PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İyi ki Doğdun Darwin!


imhotep
10-02-2009, 18:41
Evrim teorisinin kurucusu ünlü doğabilimci Charles Darwin, isminin arkasına “izm” eklenerek tarihe geçen tek bilim insanıdır. Ne Newton, ne Einstein ne de Heisenberg bu onura sahip olabildi. Kısa bir süre önce Die Zeit gazetesinde yayımlanan yazıda, insanlığın “Darwinizm”den ne şekilde yararlandığı anlatılmakta. Evrim teorisinden, sosyal biyolojiye ve Barack Obama’ya kadar uzanan yazının özetini sunuyoruz…

Doğal ayıklanmanın en önemli koşulu olan çok sayıda yeni kuşakların modern toplumlardaki yeri azalmakta.

Barack Obama, ırk köprüsünü aşmış olan en iyi örneklerden biridir. Çağımız Obama ile ırkçılık sonrası yüzünü yakaladı.

Darwin’in tarihteki başarısı tartışmasızdır. O evrensel yaşam teorisini formüle eden ilk kişi oldu. Darwin, ölümün yaratıcı gücü olmaksızın evrimsel gelişimin yaşanmayacağını anlattı. İnsanın varlığını doğal maddi temele oturttu. Evrim teorisinin yayımlanmasından bu yana canlıların dünyasını bir arada tutanın, gelişim tarihi olduğunu biliyoruz. “Ortak soy” teorisine göre tüm canlılar tek bir kökene uzanmakta.

O, evrim süreci için akla uygun mekanizmayı açıklayarak, yaşadığı dönemde türlerin kökeni için yürürlükte olan yaradılış modelini altüst etti. Darwin’e göre yaşamın çeşitliliği planlı çalışan bir tanrı tarafından değil “doğal ayıklanma” olarak açıkladığı, içinde rastlantının ve ihtiyacın birbirlerini yaratıcı bir şekilde tamamladıkları plansız bir süreçle yaratılmıştır.

Darwin, fosil ve modern türlerin değişebilirliğini evrimle açıkladıktan sonra, evrimsel süreci bitki ve hayvan üretimiyle karşılaştırarak, türlerde meydana gelen değişimlerin, evrimin çalıştırılması ve hızlandırılmasından başka bir şey olmadığı sonucuna vardı.

Ancak Darwin’in meslektaşları, yapay ve doğal “ayıklanmanın”, temelde birbirinden farklı olduğu konusunda uyardılar. Birinde insanın bilgisi ve isteği üzerine belli bir hedefe gidilirken, diğerinde ise eğer “Akıllı tasarım” yanlılarının yaptığı gibi bir yaratıcıya rol verilmediği takdirde, hedef ve düzenleyici el eksiktir.

Her kuşakta kötü uyum sağlayanlar üremeyle “elendikleri” için, doğal ortamda yapay ayıklanmada olduğu gibi pozitif değil, kural olarak negatif ayıklanma söz konusudur.

Üreticiler, doğayla aynı yoldan gidecek olsaydılar başarılı sonuçlar için çok uzun bir süre beklemek zorunda kalırlardı. Belli görevleri yerine getirebilen özel köpek cinslerini, turbo buğdayı veya süper inekleri biyolojik evrim hiçbir zaman üretemezdi. Bunlar kültürün ürünleridir.

MALTHUS VE DARWİN

Darwin bir sonraki adım olarak dedüktif akıl yürütme yolunu seçerek, ayıklanmayla ilgili bilgilerini bir ekonomistin nüfus teorisiyle birleştiriyor. Hemşerisi Thomas Malthus’ın 18.yy’ın sonlarındaki görüşüne göre insanlık bir kuşak içinde ikiye katlanarak çoğalmasına rağmen, gıda üretimi sadece doğrusal bir şekilde artarsa, herhangi bir zaman sonra herkesin yeterli besin bulamayacağı bir noktaya ulaşılacaktır.

Malthaus’a göre, hastalık, savaş ve yamyamlıkla sonuçlanacak açlık felaketleri öncelemekte. Hayatta kalma savaşını yalnızca en güçlüler kazanacaktır. Bu düşünce filozof Thomas Hobbes’ın “bellum omnium contra omnes”/”herkesin birbiriyle savaşı” teorisinde canlanmakta. Bu savaşın adı bugün rekabet toplumudur. Malthus’un analizinden çıkan politik öğreti 19.yy’ın en etkilisidir. Fransız devrimi ruhunun aksine her türlü sosyal transfere dönüktür. Nitekim yardımlar, yoksulları daha fazla üremeleri için isteklendiriyor.

Darwin, Malthus’un “struggle for existence- var olma savaşı” düşüncesini doğaya aktarmıştır. Manchester kapitalizminin ekonomik analizi biyolojik evrim teorisi için bir model oluşturur. Piyasanın ayıklanma mekanizmalarından yeni nişlerin veya ürünlerin oluşumuna kadar herkesin birbiriyle yaşadığı bir rekabet savaşıdır bu. Canlılar, biyolojik üstünlüğü dürüst ürün kontrolüne tabi kılan evrimin objelerine dönüştürülmekte.

Günümüzdeki sosyal Darwinizm temelde, erken kapitalist ekonomi ideolojisini ekonomik bir teoriyle yeniden topluma yansıtmaktan ve bu şekilde doğa yasalarına uygun temel kazandırmaktan başka bir şey yapmıyor. Darwin eserinde insana yaklaşırken, kendi keşiflerinin mantığını izlemekte. Homo sapiens “henüz tanımlanmamış bir hayvan” olarak (Nietzsche) tüm canlılar gibi biyolojik evrimin yasalarını beslediği için, insanı ilgilendiren her şey doğal ayıklanmanın değirmeninden çıkmış olmalıydı. Darwin kültürel farklılıkların genetik olarak birbirine bağlı olduğuna, davranışlarımızın genlerle çalıştırıldığına ve tam tersi olarak da davranışlarımızın genlere yansıdığına inanır. Hayatının sonlarında, kuzeni Francis Galton’un eğitim ve çevrenin zihin üzerindeki etkisi çok azdır, özelliklerimizin çoğu doğuştan vardır fikrini kabul ettiğini da açıkladı.

GÖZDEN KAÇAN

Ancak Darwin’in gözden kaçırdığı bir şey var. Nitekim insanların yerleşik düzene geçmesiyle birlikte biyolojik evrimi aşan kültürel evrimin gücünü anlamıyor. En yakın akrabalarının aksine Homo sapiens, doğadaki besin rezervlerini arttırabiliyor. Tarım ve hayvancılık ve gıda endüstrisi olmasaydı, türümüz Darwin’ın yaşadığı yıllardaki bir milyarlık nüfusa ulaşamazdı. İnsanlık o zamandan bu yana kültürel kazanımlarla, tıbbi ve teknik gelişmelerle bu sayıyı yedi milyara çıkararak, biyolojik evrimi kat be kat aştı.

Doğal ayıklanmanın en önemli koşulu olan çok sayıda yeni kuşakların (ki bunlardan sadece bir kısmı çoğalır) modern toplumlardaki yeri azalmakta. Yılda ortalama olarak iki çocuk ve yenidoğanlarda yüzde yüze yakın bir hayatta kalma şansıyla ayıklanma teorisi, Darwin’in mantığına göre çoktan geçerliliğini yitirmiştir. Bu açıdan bakıldığında biyolojik evrim, farklı etki gösteren kültürel evrimin yanında çok da önemli bir rol oynamamakta.
Darwin, doğayı kültürden, doğuştan var olanı sonradan edinilenden üstün görerek, hemcinslerine çok az gelişim alanı sunmakta. Doğa onları öyle yarattığı için, iyi veya kötüler, yoksul veya zenginler ya da üstün veya niteliksizler.

Ama bugün artık biyolojik evrimin kültürel evrimle birlikte her yeni doğan insanla son derece hassas ve her yöne doğru biçimlendirilen bir canlı yarattığını biliyoruz. Bir kişinin başarılı olup olmadığı, şiddete eğimli veya barışık ya da zeki veya daha az akıllı olması daha çok beslenmeyle, bilgiyle, sosyal çevreyle veya maneviyatın ona ne kadar erken verildiğiyle ilgilidir.
Bir insan çeşitli olanaklara ne kadar erken sahip olursa, sonraları da o kadar çok imkanlara sahip olur. Fakat Darwin’in mantığındaki Darwinizm bu fırsat eşitliğini kabul etmiyor.

ÜRKÜTÜCÜ SONUÇ

Var olma savaşı, en yararlıların, daha doğrusu en iyi uyum sağlayanların hayatta kalması düşüncesi ya da mevcut durumun tautolojik açıklaması olarak: Galip olan, yenmiş olandır formülü kâğıda dökülenlerin en ürkütücüsüdür.

Ancak Darwin’e değil sosyolog Herbert Spencer’e, dolayısıyla da yine bir toplum modeline uzanır. Sosyal Darwinizmin kurucusu olarak bilinen Spencer, kültürel evrime, uzaydan ruha, molekülden ahlaka kadar evrimin tümüne inanıyor. Hastalıklılar, zayıflar ve soysuzlaşmışlar var olma savaşında kendiliğinden siliniyor, daha iyi olanı iyinin düşmanı.

Spencer, Darwin’in “Türlerin Oluşumu” (1859) adlı eserinde kendi dünya görüşü için aradığı biyoloji parçasını buluyor. Darwin ise “survival of the fittest” düşüncesini birkaç yıl sonra telaffuz etmeye başlıyor ancak. Bu deyim, başyapıtının beşinci baskısında 1869 yılında ilk kez ele alınıyor.

Darwin bu sırada “İnsanın Kökeni” adlı kitabını yazmaya başlamıştır. Bu kitapta Malthaus’ın da düşüncelerine dayanarak, çocuklarını yoksulluktan kurtaramayacak olanların evlenmemeleri gerektiğini söylüyor. Fakirlik sadece kötü değildir, kendisinin yayılmasına da neden olur. Bununla birlikte yeni çalışmasında “Türlerin Oluşumu” adlı kitabında doğal ayıklanma veya uyum sağlayarak hayatta kalma fikrini fazla abarttığına değinmekte. Ama cin şişeden bir kez çıkmıştır ve bugüne kadar, telaffuz edilmese de toplumsal tartışmayı yönlendirmekte.

Alman biyolog Ernst Haeckel, Darwin’in öğretisini henüz yaşadığı dönemlerden itibaren özellikle kendi ülkesinde yaymıştır. Haeckel daha sonraları doğal ayıklanmayı, tüm insan bilgisini içeren “evrensel gelişim teorisi”nin bir parçası haline getirerek, biyolojik Darwinizmi politik ideolojinin hizmetine sokuyor. Ayıklanma ve rekabeti toplumsal gelişme biçiminde açıklayarak, Alman Nasyonal Devletini Darwinistik bir proje olarak algılıyor. Ve bu şekilde ırkçılığa bilimsel bir temel yaratıyor.

DARWİN KÖLELİĞE KARŞI

Lebenswundern adlı kitabında, bu doğal insanlar fizyolojik açıdan ileri uygarlık seviyesinde bulunan Avrupalılardan çok memelilere (maymun ve köpek) benzerler, bu nedenle de bireysel yaşam değerleri çok farklı değerlendirmeli diye yazıyor Haeckel. Yani Nasyonal Devlet veya zorba hükümdar rejimi Darwin’e değil, Haeckel’e uzanmakta aslında.

Nitekim Darwin’in kötü bir niyeti yoktur. Haeckel’dan farklı olarak her cilt rengine sahip tüm insanları bir türün temsilcileri olarak kabul eder ve yaşadığı müddetçe köleliğe karşı savaşır. Fakat aynı zamanda da “ırkları” farklı biyolojik gelişim aşamalarında görür.

Mesela kendi içinde bulunduğu ırkın doğal ayıklanma sayesinde daha üst seviyeye taşındığına inanır. Diğerlerinin ise kendisiyle aynı seviyeye gelebilmek için birkaç kuşağa ihtiyaçları vardır. Hatta buna kanıt olarak da uygar toplumların bir zamanlar barbar olduklarını gösterir.

Bugün artık üreticiler tarafından kullanılan “ırk” kavramının insanlar için kullanılmasının mantıksız olduğunu biliyoruz. Türümüz, öjenizm ve soykırıma rağmen hedefli üretimin bir sonucu değildir. Bizler kıtadan kıtaya değil de daha çok bir popülasyon içinde bireysel olarak daha fazla çeşitlilik gösteren melezleriz.

Avrupa kökenli bir anne ve Afrika kökenli bir babanın melezi olan Barack Obama, ırk köprüsünü aşmış olan en iyi örneklerden biridir mesela. Çağımız Obama ile ırkçılık sonrası yüzünü yakaladı. Zaferini genetik ayrıcalıklarına değil, kalıtsal yetilerine ve iyi bir eğitimle yakalamış olduğu fırsatlara borçlu. Obama, dünyamızı hoşnut edecek en önemli ilkelerden birinin doğruluğu için canlı bir kanıt sunuyor: Toplumsal hoşgörüye dayanan fırsat eşitliliği.
Obama’dan farklı olarak Darwin alttan değil, ayrıcalıklı ve varlıklı bir burjuva ailesinin bir ferdiydi. Başarısını ve ününü genlerinden çok babasının parasına borçluydu. Eğer kötü koşullarda büyümüş olsaydı yeteneklerine rağmen bir fabrikada ya da bir madende işçi olabilirdi.

SOSYAL BİYOLOJİ

Bununla birlikte bu koşulun kendi döneminde bile bir gereklilik olmadığını Alfred Russel Wallace’in yaşamı göstermekte. Yoksul bir evde büyümesine rağmen, kendi kendine doğa bilimcisi olarak yetişen Wallace, Darwin’den bağımsız olarak değişim ve ayıklanmaya dayanan evrim fikrini geliştirdi. Fakat Wallace’e göre insan bedeni evrimini tamamlamışken, insan aklı gelişmeye devam ediyor ve biyolojik ayıklanmayı aşıyordu.

Bu açıdan bakıldığında Darwin değil, onun gölgesinde kalan adam önemli bir noktayı kavramıştı: Kültürel evrim, Darwinistik olarak değil Lamarckist olarak sürmekte. Dil, alet kullanımı, tıbbi bilgiler veya mitoloji gibi özellikler genlerle değil kültürel olarak gelenekselleşmekte. Bilgiler kandan daha hızlı akıyor.

Darwinist program, modern devamını, hayvansı ve insansı davranışları evrim biyolojisiyle açıklamaya çalışan sosyal biyolojide kendini buluyor. Darwin’in fikri, bedensel özellikler dışında biyolojik evrimin mekanizmaları için zihinsel açıklamalar da getirilerek ele alınmakta ve bu şekilde kültürel olarak sınıflandırılıyor. İnsan doğasını kültüründe gösteriyor, diyor Alman biyoloji filozofu Eckart Voland. İnsanlar öğrenmeye olağanüstü yatkın, ama bu insanların bu yüzden eğitilebilir olduğu anlamına gelmez. Bu da sosyal biyoloji anlayışının özüdür. “İnsan kötüdür, başka türlü olamıyor”.

Sosyal biyologlar ve sosyal biyolojinin en yeni branşında çalışan evrim psikologları, bizi taş devri seviyesine kadar indirerek, (hiçbir kanıt gösteremeden) günümüzdeki davranışlarımızın o çağlardaki koşullara uyumla geliştiğini öne sürüyorlar. Bu görüş Darwinistik düşünceye uzanmakta: Var olduğuna göre yararlı olarak kalıcı olmuştur- bunlara açgözlülük, çocuk istismarı, yabancı veya kadın düşmanlığı gibi özellikler bile dahildir. Hatta tecavüz bile evrim tarihinde yararlı bir özellik olarak gelişmiştir. Bu şekilde tecavüz evrime mal edilmekte ki bu da adeta bir aklama anlamına gelmekte, sonuçta suçlu olan genlerdir.

Elbette ki hiç kimse doğuştan var olan güdülerin insansı davranışlar üzerindeki önemli rolünü tartışamaz. İnsan, öğretildiği için cinsel olarak uyarılmaz ya da tehlike anında adrenalin hormonunun etkisinde kalmaz. Ama salt bu yüzden insanın, atalarından aldığı tüm yararlı genlerinin kuklası olduğunu iddia etmek, uygarlığın ve kültürün etkisini görmezden gelmektir.

EGOİST GEN

İşte İngiliz biyolog Richard Dawkins 1976 yılında orijinal olduğu kadar tehlikeli de olan “egoist gen” hipotezini tartışmaya açtığında böyle bir hataya düşmüştü. “Bizler gen olarak bilinen egoist minik molekülleri körü körüne sahiplenmek için programlanmış hayatta kalma makineleri/robotlarız” diyordu Dawkins. Bu şekilde doğrudan doğruya “survival of the fittest” düşüncesini takip ediyordu. Bizi biçimlendirilen genler tüm rakipleri yenmişlerdir ve aralarında özelliklerini belirleyen organizma biçiminde savaşıyorlar.

Oysa genler gerçekte hiçbir bir şey yapmıyorlar. Tıpkı metinlerin kendi kendilerine hiçbir şey yapamadıkları gibi. Ama “okunduklarında” onlarla bir şeyler yapılabilmekte. Biyolojik sistemler kalıtımın baş aktörü olarak, yaşam fonksiyonlarını ayakta tutmak ve dış koşullara uyum sağlamaları için çalışıyorlar. Hatta örneğin “atlayan genlerle” evrim sürecini etkin olarak hızlandırarak, bazı durumlarda türlerini kurtarabiliyorlar.

Darwinbiyolojinin bu modern bakış açısını olasılıkla memnuniyetle karşılardı. O bile doğal ayıklanmanın tek evrim mekanizması olarak kalacağına inanmamış ama en önemli ve en tetikleyici kuvvet olarak görmüştü. Keşfi bugün bile geçerliliği korumakta. Hatta deneylerle kanıtlandığı gibi doğal ortamda da izlenebilmekte. Ancak düşüncesinin daha çok evrimin bir arka plan gürültüsü olarak kalması ve diğer mekanizmaların atılımlara ve gerçekten büyük gelişimlere yol açmaları belki canını sıkabilirdi.

Böylece teorinin sosyal Darwinizme uzanan diğer alanı anlamını yitirmekte: Gelişme her şeyden önce bireyler arasındaki rekabetin bir sonucudur. Günümüzde biyolojik süreçlerde, daha çok işbirliği (kooperasyon) belli başlı ilke olarak kabul edilmekte, hem de her türlü gelişim aşamasında. Moleküller, dokularda ve organlarda birlikte çalışan hücreler oluşturuyorlar. Bu dokular ve organlar ise, ekosistem ve biyosferde topluluğun bir parçası olan organizmaya hizmet ediyorlar.

Darwin, işbirliğini doğal ayıklanmanın karşıtı olarak değil sonucu olarak görmüştür. Dawkins’in ultra Darwinistik anlayışında tüm bunlar sadece genlerin seviyesine indirilmiştir. Hatta birlik/bağlılık ve altruizm bile onun dünya görüşüne göre egoist motiflere uzanmakta. Hipotezinin artan eleştirilere rağmen hâlâ güncelliğini korumasının nedeni, ayna fenomeniyle ilgilidir. Burada, kendini galipler arasında kabul eden ve sosyal Darwinizm fikrini doğal ayrıcalıklarını haklı çıkarmak için kullanan toplumun bir kesimi kendini görüyor.

Sosyal Darwinizmin henüz yürürlükte olmayan ve yaşamdaki rolün kökenden çok gelişme fırsatlarıyla biçimlendiğine dayanan bir karşıt modelinden Barack Obama yararlandı. Ve en yoksul koşullardan Harvard’a geçen oradan da başarılı bir avukatlığa adım atan eşi Michelle de tabii. Obama çifti başarılarıyla sadece ırkların değil sınıfların sınırlarını da aştı. Herkes onlar gibi aynı olanaklara sahip olsaydı eşitçilik değil herkes için aynı haklar yaratılırdı. Hem de Darwin’in yardımıyla: Tüm insanlar için açık rekabetin bulunması gerekir diyor İnsanın kökeni adlı kitabında Darwin.. Ve en yeteneklilerin yasalar veya geleneklerle, en büyük başarıları elde etmeleri ve en çok çocuk yetiştirmeleri engellenmemeli. Burada en yeteneklileriyle her şeyden önce kendisinden ve kendisi gibi yeteneklilerden söz etmekte.

Barack Obama “Change” çağrısıyla, evrimsel değişimi kampanyasının odağına taşıdı. Martin Luther King, dünyaya rüyasını açıkladığında o henüz iki yaşındaydı. Bir insan ömrü bile dolmadan Obama bu rüyayı adeta kültürel evrimin zaferini kanıtlarcasına gerçekleştirdi. Başarısını, dünya genelinde büyük bir sempatiyle karşılanan ekip ruhuna borçlu. Obama “I can” değil, hep “we can” diyerek zaferi yakaladı.


Nilgün Özbaşaran Dede

Cumhuriyet
Bilim Teknik
06/02/2009

imhotep
12-02-2009, 03:44
Doğumunun 200’üncü, başyapıtı ‘Türlerin Kökeni’nin 150’ci yıldönümü


Darwin’i doğrulayan on beş kanıt


Biyolojide ve bütün bilimlerde devrim yapan Charles Darwin 200 yıl önce 12 Şubat’ta doğdu. Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı eserinin ilk kez yayımlanmasından bu yana 150 yıl geçmesine rağmen, birçok insan evrim teorisine hâlâ kuşkuyla yaklaşmakta. Ancak, bütün bilimsel araştırmalar durmadan, Darwin’in temel tezlerini doğrulayan yeni yeni bulgulara ulaşıyor. Nature dergisi Darwin yılı nedeniyle şimdi evrim teorisini kanıtlayan 15 makaleyi bir araya getirdi. Dünyamızın, Güneş’in etrafındaki dönüşü ne kadar gerçekse, türlerin ayıklanma ve türleşmeyle ortaya çıktığı da o kadar gerçektir deniyor önsözde. On beş makale üç temel konuya göre alt sınıflara ayrılmış. Fosil buluntuları, yaşam alanlarının incelenmesi ve moleküler süreçler.

FOSİL BULUNTULARIYLA ELDE EDİLEN KANITLAR

1- Balinaların karada yaşayan atası

Balinaların memeli oldukları ve memelilerin de karada geliştikleri bilindiği için, biyologlar karadan yeniden suya geçen bir hayvan türünü arıyorlardı. 2007’de bu arayışın hiç de boş olmadığı görüldü. Aday hayvan Indohyus bulundu.

Northwestern Ohio Üniversitesi Tıp ve Eczacılık Koleji’nden Hans Thewissen tarafından gerçekleştirilen ayrıntılı inceleme, rakun büyüklüğündeki bu hayvanın çift toynaklı olduğunu bu nedenle de inek, koyun ve geyik gibi av hayvanlarıyla akraba olduğunu gösterdi. Indohyus’un kulak ve diş yapısı, kemiklerin kalınlığı ve dişlerin kimyasal bileşimi de balinalarla benzerlik gösterdiği için bilim insanları bu türün balinaların öncüsü olduğunu düşünüyorlar. Indohyus’un kalıntıları bir türden diğerine gelişimi gösteren birçok hayvan türünün geçiş biçimi için bir kanıt olarak kabul edilmekte. Bu tür buluntuların eksik olması evrim teorisinin eleştiri nedenlerinden biriydi. (Kaynak: Thewissen, J. G. M., Cooper, L. N., Clementz, M. T., Bajpai, S. & Tiwari, B. N. Nature 450, 1190–1194 (2007).)

2- Sudan karaya geçiş

Tetrapodlar insana yakın olan hayvanlardır, omurgalılar sınıfından olan bu hayvanlar aynı zamanda karada yaşarlar. Bu gruba insanlar, tüm evcil hayvanlar, yabani hayvanların birçoğu yani her çocuğun memeli, kuş, kurbağagiller ve sürüngen olarak bildikleri canlılar dahildir. Fakat omurgalılar arasında çoğunlukta olan tetrapodlar değil balıklardır. Gerçekte, tüm tetrapod türlerinin toplamından daha fazla balık türü vardır. Ancak evrimin merceğinden bakıldığında tetrapodlar, suyun dışındaki yaşama da ayak uydurabilen balık soyunun tek dalıdır.

Sudan karaya ilk geçiş 360 milyon yılı aşkın bir süre önce gerçekleşmiştir. Doğu Grönland’da yaklaşık olarak 365 milyon yıl önce yaşayan Acanthostega gibi ilk tetrapodların, gelişimini tamamlamış parmaklı ayakları vardı. Ama öte yandan solungaçları da olduğu için yaşamlarını daha çok suda sürdürüyorlardı. Anlaşıldığı üzere gelişimlerini karaya çıktıktan çok sonra tamamlamışlardı. Araştırmacılar tetrapodların, elpistostegid olarak isimlendirilen canlılardan türediklerini düşünüyorlardı. Sığ su balığı olan bu çok büyük etçil, timsaha veya büyük semendere benziyordu. Birçok açıdan tetrapodlara benzemelerine rağmen yüzgeçleri bulunuyordu. Ne var ki elpistostegidlerle ilgili bilgiler çok kötü korunagelen küçük kalıntılara dayanıyordu, bu nedenle de görüntüleri hakkında tüm bir resim elde etmek çok zordu. Fakat 2006 yılında Kanada’ya bağlı Ellesmere adasında çok iyi korunagelmiş bir elpistostegid fosili bulundu. Edward Daeschler ve arkadaşları Tiktaalik olarak isimlendirdikleri bu fosili ayrıntılı olarak inceleyerek, esnek boyun yapısı ve uzva benzeyen yüzgeç yapısıyla sudan karaya geçişin en güzel tablosunu oluşturdular.
(Daeschler, E. B., Shubin, N. H. & Jenkins, F A. Nature 440, 757–763 (2006). Shubin, N. H., Daeschler, E. B., & Jenkins, F A. Nature 440, 764–771 (2006).)

3- Tüylerin kökeni

Darwin’in evrim teorisiyle ilgili itirazlardan biri de fosil buluntuları arasında büyük bir hayvan grubunun başka bir gruba gelişimini gösteren “geçiş biçimlerinin” eksikliğiydi.

Ancak Türlerin Kökeni adlı eserin yayımlanmasından bir yıl kadar sonra Baverya’daki Solnhofen kireçtaşı kayalıklarında geç Jura devrine ait (yaklaşık 150 milyon yıllık) ilk Archaeopteryx fosili bulundu. Dişler, uzun kemikli kuyruk gibi ilkel sürüngen özellikleriyle birlikte kuş gibi kanatlara ve tüylere sahip bir canlı ilk kuş türü olarak tanımlandıysa da birçok uzman tüylü dinozor olarak kabul etti. Darwin’in bir arkadaşı olan Thomas Henry Huxley böylece dinozorlar ve kuşlar arasındaki evrim halkasını tartışmaya açtı ve paleontologlar günün birinde tüylü dinozor fosilinin bulunacağına inandılar.
Ve araştırmacılar 1980’li yıllarda haklı çıktılar. Çin’deki Nanjing Jeoloji ve Paleontoloji Enstitüsü’nden Pei-ji Chen, küçük bir teropod olan Sinosauropteryx’in tüylü olduğunu keşfetti. 2008 yılında Çin Bilimler Akademisi’nden Fucheng Zhang tarafından incelenen fosil daha ilginçti. Bedeni tüylerle kaplı olan küçük dinozor Epidexipteryx’in kuyruğunda da uzun tüyler bulunuyordu. Bununla birlikte tüylü dinozorlar uçma yetisine sahip değildi, tüyler sadece kızışma döneminde kullanılıyordu. Tüylerin uçmak için de işe yarayacağını doğa daha sonraları keşfetmişti. (Chen, P.-J., Dong, Z.-M. & Zhen, S.-N. Nature 391, 147–152 (1998). Zhang, F., Zhou, Z., Xu, X., Wang, X. & Sullivan, C. Nature 455, 1105–1008 (2008).)

4- Dişlerin evrimsel geçmişi

Gelişimle ilgili araştırmalara yön veren diğer bir alan da evrimsel değişimi yansıtan mekanizmaların keşfidir. Helsinki Üniversitesi’nden Kathryn Kavanagh ve ekibi bu mekanizmayı farelerin azı dişlerinin büyüklüğünü ve sayısını inceleyerek araştırdı. 2007 yılında yayımlanan bu araştırma dişlerin gelişimini gösteren gen ekspresyonu (gen ifadesi) için bir örneği ortaya koydu. Azı dişleri önden arkaya doğru gelişiyorlar ve her diş sonrakinden daha küçük. Farenin çene yapısındaki model, farklı şekillerde beslenen kemirgenlerin evrim sürecinde değişen çevre koşullarına uyum sağladığını gösteren bir örnektir. (Kavanagh, K. D., Evans, A. R. & Jernvall, J. Nature 449, 427–432 (2007).)

5- Omurgalı iskeletin kökeni

Bizi insan yapan önemli dokulardan biri de yalnızca embriyolarda görülen nöral kresttir. (neural crest). Nöral krest hücreleri sırt omuriliğin gelişimi sırasında oluşarak tüm bedene yayılır. Nörol krest olmasaydı yüzümüzde ve boynumuzdaki birçok kemiğe kavuşamaz ya da cilt veya duyu organlarındaki birçok işleve sahip olamazdık. Varlığı sadece embriyolarda bilinen nöral krest, omurgalıların niçin farklı kafa ve yüz yapısına sahip olduklarını açıklamakta. Fakat nöral krestin evrimsel geçmişini fosil kalıntılarıyla göstermek embriyonik verilerin eksikliği yüzünden olanaksız gibidir. En önemli sorulardan biri omurgalı kafatasının ne kadarının nöral krest hücreleriyle ve ne kadarının derin doku tabakalarıyla oluştuğudur.

Yeni teknikler araştırmacılara embriyodaki hücrelerin ne şekilde geliştiğini görmelerine izin verdi. Bu şekilde kemik çevresinin nöral krestten geliştikten sonra tek hücre tabakası olarak boyun ve omuza bağlandığını açıkladılar. Nöral krestten gelişen doku, omuz kemerinin önünü kaplayarak kafayla bağlanır. Burada iskelet mezoderm olarak bilinen dokunun daha derinindeki tabakayla enseyi ve omuzu biçimlendirir.

Canlı hayvanlar üzerinde yapılan bu tür ayrıntılı incelemeler, soyları tükenmiş hayvanlara ait cilt ve kas gibi yumuşak dokusu bulunmayan kalıntıların da kafa ve boyun yapısının gelişimini aydınlatmakta. Örneğin kara omurgalıların atalarındaki büyük omuz kemiği (cleithrum), günümüz memelilerinde kürek kemiği (scapula) olarak varlığını sürdürmektedir. Londra’daki Wolfson Biyotıp Araştırmaları Enstitüsü’nden Toshiyuki Matsuoka tarafından gerçekleştirilen bu araştırma, canlı hayvanlar üzerinde yapılan morfolojik analizin, soyları tükenmiş hayvanların evrimsel gelişimini aydınlatması açısından önemlidir. (Matsuoka, T. et al. Nature 436, 347–355 (2005).)
YAŞAM ALANLARINDAN ELDE EDİLEN KANITLAR

6- Ayıklamaya dayalı türleşme

Evrim teorisine göre doğal ayıklanmanın türleşmede önemli bir rolü bulunur. Wisconsin Üniversitesi’nden Jeffrey McKinnon, 2004 yılında dikenli balıklarla (Gasterosteus aculeatus) gerçekleştirdiği deneyler sonucunda, reprodüktif izolasyonun beden boyu üzerinde etkili olduğunu gösterdi. Araştırma Alaska, British Columbia, İzlanda, İngiltere, Norveç ve Japonya sularındaki balıkların çiftleşmelerine dayanıyor.

Moleküler analizlerle denizlerde yaşayan öncülerinden gelişen akarsu balıkları veya okyanusta yaşayan ama yumurtlamak için tatlı sulara geçen balıklar incelenmiş. Bu tür göçer balıkların bedenleri akarsularda yaşayanlardan daha büyük. Balıklar aynı boyda balıklarla çiftleşmeyi tercih ediyorlar. Bu da farklı akarsu tipleri ve bunları yakınları arasındaki reprodüktif izolasyon üzerinde olumlu etki yapmakta. Farklı dikenli balık türlerinin incelenmesi sonucunda ister akarsularda ister denizde yaşayanlar olsun, farklı çevrelere uyum sonucunda reprodüktif izolasyonun gerçekleştiği görülmüş. (McKinnon, J. S. et al. Nature 429, 294–298 (2004).)

7- Kertenkelelerde doğal ayıklama

Popüler bir evrim hipotezine göre yeni çevrelerdeki davranışsal değişimler doğal ayıklanmayı reddetmekte. Fakat Harvard Üniversitesi’nden Jonathan Losos ve arkadaşlarının 2003 yılında gerçekleştirdikleri araştırma bu teoriyi pek desteklemedi. Losos ve arkadaşları deneylerini altı küçük Bahama adasında gerçekleştirirken ilk önce küçük Anolis kertenkelelerini (Anolis sagrei) toplamış ve ölçüp işaretledikten sonra serbest bırakmışlar. Daha sonra ise yırtıcı Leiocephalus carinatus kertenkelelerini de bu adalara bırakmışlar. Altı ila on iki ay sonra kaç tane Anolis kertenkelesinin hayatta kaldığı araştırılmış. Bu şekilde av durumundaki kertenkelelerin ilk önce uzun bacaklara sahip oldukları ancak daha sonraları bacakların kısaldığı görülmüş. Sonuçlar davranışların çevreye uyum esnasında evrimsel değişimi göstermesi açısından önem taşıyor. (Losos, J. B., Schoener, T. W. & Spiller, D. A. Nature 432, 505–508 (2004).)

8- Birlikte evrimleşme için şık bir örnek

Türler rekabet içinde birlikte gelişirler. Darwin’in “Var olma Savaşı”na göre yırtıcı hayvanlar avlarına hep daha öldürücü yetenekler ve donanımlarla saldırarak rekabeti sürdürüyorlar. Biyolog Leigh van Valen 1973 yılında “A new evolutionary law” ilkesini formüle ederek, evrimin parazitler ve konakçıları arasındaki donanım rekabetiyle tetiklendiğini öne sürmüştü. Valen’in bu hipotezi ses getirdiyse de kanıtları yeterli değildi. Böyle bir şeyi kanıtlamak için parazitleri kuşaklar boyu takip etmek gerekiyordu. Evrimi tetikleyen donanım rekabeti örneğin su pirelerinde ve bakterilerde (Pasteuria ramosa) izlenebilmekte. Bunların özel bir yaşam biçimleri var. Nitekim acil durumlarda “durgunluk evresine” girerek gelişimlerini durduruyorlar, koşullar uygun olduğunda ise “uyanıyorlar”. Leuven Üniversitesi’nden Ellen Decaestecker bu özelliklerden yararlanarak tortulları kazmış. Burada “durgunluk evresindeki” kuşaklar üst üste bulunuyordu. Bunları uyandırmak ve birbirleriyle çarpıştırmak mümkündü. Parazitlerin saldırma gücü çağdaş oldukları zaman doruk noktasına ulaşıyordu.

Daha sonraki konakçılar ise ancak daha sonraki parazitlerce aşılabilecek donanımlar geliştiriyordu. Toplam bilanço hep aynı kalıyordu ama bakteriler hep daha saldırgan oluyordu. Araştırma, birlikte evrimleşme süreci için şık bir örnek sunmuştu. Nitekim parazitlerin ve konakçıların etkileşimleri, evrim teorisini, doğal ayıklanmaya bağlı dinamik donanım rekabetinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla kanıtlıyor. (Decaestecker, E. et al. Nature 450, 870–873 (2007).)

9- Yaban kuşlarının farklı dağılımı

Örneğin göçe bağlı gen akışı çevreye uyumu bozarak, gruplar içinde ve gruplar arasında evrimsel farklılaşmalara neden olabilirler. Çünkü klasik popülasyon genetiğine göre genetik benzerlik ne kadar çoksa yerel popülasyonlar daha çok göçüyor ve melezleşiyorlar. Bu kavram genel kanıyla örtüşür ve gen akışının dağılım gibi rastlantısal bir süreç olduğunu kabul eder. Fakat Edward Gray Deneysel Ornitoloji Enstitüsü’nden Ben Sheldon 2005 yılında yayımladığı araştırmasında aslında rastlantısal olmayan dağılımın bölgesel uyumu ve evrimsel farklılaşmayı desteklediğini söyledi.
Uzun vadeli bu araştırma, Oxfordshire’de bir koru içinde yaşayan baştankaraların (Parus major) incelenmesine dayanıyor. Araştırmacılar, yavru kuşlardaki genetik varyasyon tiplerinin ve miktarının koruluğun bir bölgesinden diğerine farklılık gösterdiğini bulmuşlar. Korunun çeşitli bölgelerinde farklı ayıklanmaya neden olan bu farklılaşma motifi bölgesel uyum için en önemli etken. Bu etki rastlantısal olmayan yayılımla güçlendirilmekte. Her kuş farklı yaşam alanı seçiyor ve burada kuluçkaya yatıyor, bu davranış onları daha sağlıklı kılıyor. Araştırmacılar buradan şu sonucu çıkarıyorlar: Gen akışı homojen değilse, evrimsel farklılaşma hızlanır ve şaşırtıcı bir şekilde küçük mekânsal farklılıklar ortaya çıkar. Bu sonuç Hollandalı araştırmacılar Erik Postma ve Arie van Noordwijk (Hollanda Ekoloji Enstitüsü) tarafından da desteklenmekte. Bu iki bilim insanının araştırması da rastlantısal olmayan dağılıma dayanan gen akışının küçük bölgelerde büyük genetik farklılaşmalara yol açtığını gösterdi. (Garant, D., Kruuk, L. E. B., Wilkin, T. A., McCleery, R. H. & Sheldon, B. C. Nature 433, 60–65 (2005). Postma, E. & van Noordwijk, A. J. Nature 433, 65-68 (2005).)

10- Lepisteslerin ayıklanmayla hayatta kalma çabası

Doğal ayıklanma daha sağlıklı kılmakta. Ancak bu ayıklanmanın zaman içinde daha az yararlı olan gen varyasyonlarını daha üstünleri için feda ederek genetik varyasyonu tüketmesi beklenir. Oysa doğal popülasyonlarda çok büyük bir genetik çeşitlilik görülür. Peki bu genetik çeşitlilik nasıl korunuyor? Genetik çeşitliliği açıklayan örneklerden biri erkek lepisteslerin (Poecilia reticulata) renk motifleridir. Illinois Üniversitesi’nden Kimberly Hughes ve arkadaşları Trinidad’da çeşitli ırmaklardan erkek lepistesleri topladıktan sonra renk motiflerine göre gruplara ayırmışlar. Daha sonra ise gruplar yeniden sınıflandırılarak havuzlara bırakılmış. Araştırmacılar her yeni grupta belli başlı bir renk motifine sahip lepisteslerin azınlıkta olmasına dikkat etmişler. Üç hafta sonra sürpriz bir şekilde azınlıkta olan lepisteslerden hayatta kalanların diğerlerine göre daha fazla olduğu görülmüş. Bilim insanları avcı balıkların belli başlı renk kombinasyonlarını aradıkları için alışılmışın dışındaki motiflere dikkat etmediklerini sanıyorlar. Ayıklanmanın ender tiplerin yararına işlediği bu tür hayatta kalma çabası, moleküler onarım, morfolojik ve sağlık yararına çok çeşitlilik şeklinde insanda ve diğer memelilerde de görülmekte. (Olendorf, R. et al. Nature 441, 633–636 (2006).)

11- Evrimin geçmişiyle ilgili konular

Evrim, genelde yaşamla ilgili sorular için en iyi çözümleri bulmaya yarar. Fakat doğal ayıklanma sadece maddelerle işlemekte, evrim tarihinin milyonlarca yıllık sonucu olan maddeler bunlar. Hiçbir şey boş bir çabayla başlamaz.

Eğer öyle olsaydı karaya yönelen tetrapodların yüzgeçleri ayaklara dönüşmez, kim bilir belki tekerlek biçimini alırdı. Çevreye uyum yaratıcılığı, uzun bir yılana benzeyen murana yılanbalığında (Muraena retifera) izlenebilmekte. Geçmişte kemikli balıklar avlarını yakalamak için vakumdan yararlanıyorlardı. Balık yaklaşmakta olan yemini görünce ağzını sonuna kadar açarak avı ve su akışı için büyük bir boşluk oluşturur. Gereksiz su solungaçlarca emilirken, balık yemini çene üzerinden gırtlağına emer. Ancak murana yılanbalığı ince uzun yapılı olduğu için yeterli vakumu yaratması mümkün değildi. Kaliforniya Üniversitesi’nden Rita Mehta ve Peter Wainwright 2007 yılında bu balığın yemini ne şekilde yakalayıp sindirdiğini buldu. Murana yılanbalığı ağzını açtığında gırtlağında ikinci bir çene ortaya çıkıyor. Bu yedek çene ağızdaki yemi parçalayarak boğazına itiyor. Yedek çene yakından incelendiğinde bir pençeye benziyor. Altta ve üstte avı iyice kavrayabilen sivri dişler bulunmakta.

Yanlardaki çok uzun kaslar ve çene kemerleri normalden daha küçük. Bu şekilde çene tamamen kapanıyor ve murana balığının ince bedeninde az yer kaplıyor. Araştırmacılar bu ilginç avlanma tekniği sayesinde balığın mercan resiflerinde usta avcılara dönüştüklerini düşünüyorlar (Mehta, R. S. & Wainwright, P. C. Nature 449, 79–82 (2007).)

MOLEKÜLER SÜREÇLERE DAYANAN KANITLAR

12- Darwin’in ispinozları

Charles Darwin Galapagos adalarına geldiğinde birbirlerine çok benzeyen ama gagaları farklı olan ispinozlarla karşılaşmıştı. Yer ispinozlarının gagaları derin ve geniş, kaktüs ispinozlarınki uzun ve sivri, ötücü ispinozlarınki ise ince ve sivriydi ki bunlar farklı beslenme alışkanlıklarını yansıtıyordu. Darwin tüm ispinozların kökenin adaya göçen ortak bir ataya uzandığını düşünüyordu. Sonuçta Galapagos adasındaki ispinozlar Amerika kıtasının güneyinden biliniyordu. Darwin’in ispinozları bu açıdan, doğal ayıklanmanın ortak bir atadan, çeşitli ekolojik nişlerde ne şekilde farklı biçimler yarattığını gösteren klasik bir örnektir.

Gaga biçimindeki değişimde hangi genetik mekanizmaların işlediğini bulmak isteyen Harvard Üniversitesi araştırmacısı Arhat Abzhanov, 2006 yılında yayımlanan araştırmasında çeşitli türlerde gaga biçimiyle ilişkili olan çok değişken olan genleri aramış. Abzhanov ve ekibi bu arayış sonucunda kalsiyum dengesinde de önemli bir rol oynayan kalmodulin (calmodulin) proteinini bulmuşlar. Bu protein farklı biçimlerin ve boyutların gelişmesinden sorumludur.

Araştırmacılar sonuçlarını kanıtlamak için yavru ispinozları genetik değişimden geçirerek kalmodulin seviyesini yükseltmişler. Bu şekilde yavruların gagaları uzamış. Bu deneylerle aynı zamanda gaganın genişliği ve derinliği gibi çeşitli özelliklerin genetik düzlemde ayrı ayrı işlendiği de anlaşılmış. Sonuçlar Darwin’in ispinozlarındaki farklı gaga biçimlerinin, kalmodulin etkinliğindeki değişimlere bağlı olduğunu göstermekte. (Abzhanov, A. et al. Nature 442, 563–567 (2006).)

13- Mikro evrim, makro evrimin buluşması

Darwin, evrimsel değişimin çok küçük adımlarla gerçekleştiğini düşünüyordu. “Belirsiz aşamalar” olarak adlandırdığı bu değişimler, çok uzun zamanlarda tamamlanan evrelerdi ve biçim ve işlevlerde toplu değişimlere neden oluyordu. Mikro evrim olarak isimlendirilen bu tür küçük değişimlerle ilgili çok sayıda kanıtlar var. Mesela ilaca direnç kazanmak bunlardan biri. Tabi bir türden diğerine geçiş gibi değişimler ya da makro evrimle ilgili fosiller de bulunur, ancak bu değişimleri canlı olarak izlemek çok zordur. Makro evrimin mekanizmalarını canlı olarak genlerin yapısında görebiliriz. Organizmaların gündelik yaşamında da genler bazen, hayvanlardakilerle aynı biçime ve aynı gelişime sahip olabiliyor. Bu yüzden gündelik olarak yaşanan evrimin büyük etkileri olabilir.

Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden Sean Carroll ve arkadaşları 2005 yılında Drosophila biarmipes sineğini inceleyerek ilginç bir sonuca ulaştılar. Araştırmacılar erkek sirkesineğinin kanadındaki tek bir noktanın oluşumunda katkısı olan moleküler mekanizmayı keşfetmişler. Bu şekilde nokta evriminin, atalarından kalma bir pigmentasyon genindeki ayar elementinin değişimine bağlı olarak meydana geldiğini gösterdiler. Söz konusu ayar elementi zaman içinde kanadın eski bileşenlerini geliştiren transkripsiyon faktörleriyle birleşmekte. Özellikle sarı genin ayar elementiyle birleşen transkripsiyon faktörlerinden biri “süsleme geni” / “engrailled” olarak kotlanmış, bu gen bir bütünün gelişiminde önemlidir. Bu da tek bir süreçte işleyen bir genin, diğer bir sürece de katılarak ilkede makro evrimsel değişimi çalıştırabileceğini gösteriyor. (Gompel, N., Prud’homme, B., Wittkopp, P. J., Kassner, V. A. & Carroll, S. B. Nature 433, 481–487 (2005).)

14- Yılanyarda ve deniztaraklarında zehir dirençliği

Biyologlar uyuma bağlı evrimsel değişimlerle ilgili moleküler mekanizmaları artık daha iyi anlamaya başladılar. Taricha granulosa semenderlerinin bazı popülasyonlarında örneğin hayvanlar sinir zehri tetrodoksini ciltlerinde depoluyorlar. Anlaşıldığı üzere bu zehri jartiyerli yılandan (Thamnophis sirtalis) korunmak için kullanıyorlar. Ancak tetrodotoksin üreten semenderleri avlayan jartiyerli yılanlar bu zehre karşı bağışıklık kazanmışlar. Stanford Tıp Okulu’ndan Shana Geffeney bu mekanizmayı 2005’te gerçekleştirdiği ayrıntılı bir çalışmayla çözdü. Buna göre jartiyerli yılanın dirençlik seviyesindeki oynamalar, tetrodotoksini özel bir sodyum kanalıyla bağlayan moleküler değişime yol açmakta.

Zehir dirençliğiyle ilgili benzer bir ayıklanma Kanadalı araştırmacı Monica Bricelj tarafından Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyılarında yaşayan yumuşak kabuklu taraklarda da (Mya arenaria) tespit edilmiş. Su yosunları insanlarda paralitik midye zehirlenmesine yol açan saksitoksini üretiyorlar.
Saksitoksinli bölgelerde yaşayan taraklar zehre karşı bağışıklık kazanmışlar ve bu zehri dokularında depoluyorlar. Oysa zehirsiz bölgelerde yaşayan taraklarda zehre karşı direnç gelişmemiş. Zehre karşı direnç kazanan popülasyonların genlerinde, saksitoksini sodyum kanalına bağlayan bir mutasyon gelişmekte. Bu iki araştırma birbirine çok benzer ayıklanma sürecinin tamamen farklı alanlarda işleyebileceğini göstermiştir. (Geffeney, S. L., Fujimoto, E., Brodie, E. D., Brodie, E. D. Jr, & Ruben, P. C. Nature 434, 759–763 ( 2005). Bricelj, V. M. et al. Nature 434, 763–767 (2005).)

15- İstikrara karşı değişim

Türler milyonlarca yıl değişmeden kalabilirler, bu süre fosillerdeki izleri bulmak için yeterlidir. Ama çok aniden değiştikleri de olur. Bu durum bazı türlerin ani değişimi engelleme potansiyeline sahip olduklarını ve evrime karşı direnç gösterdiklerini akla getirmişti. “Evrimsel direnç” fikri ilk kez sirkesinekleriyle deneyler yapan Suzanne Rutherford ve Suan Lindquist tarafından ortaya atıldı. Bu fikir, gelişim bozukluğuyla ilgili süreçlere, Hsp90 olarak isimlendirilen ve stres anlarında daha fazla üretilen bir proteinin “eşlik etmesine” uzanıyordu.

Buna göre Hsp90 özel durumlarda diğer süreçlerce baskılanmakta ve normalde serbest dolaşım ayarları yapan proteinler, gizlenmiş varyasyonları üretiyorlar. Albert Einstein Tıp Koleji’nden Aviv Bergman 2003 yılında evrimsel direncin gerçekten de Hsp90’a bağlı bir özellik mi yoksa daha çok genel bir özellik mi olduğunu araştırdı. Araştırmacı bu amaçta tek bir geni devre dışı bırakılan bira mayasının karmaşık gen ağları ve genom ekspresyon verilerine ait sayısal simülasyonlarından yararlandı. Bu şekilde neredeyse tüm genlerin, işlevsel olarak baskılanmaları halinde rezervlerdeki varyasyonları açığa çıkardıklarını görmüş. Yani diğer sözlerle evrimsel direnç Hsp90’den daha derine inmekte. (Bergman, A. & Siegal, M. L. Nature 424, 549–552 (2003).)


Cumhuriyet
Bilim Teknik
23.01.2009

Cem
12-02-2009, 12:02
imhotep bu güzel makaleler için teşekkürler.

Bunları evrimteorisi.org'a da aktarıyorum.

Ayejj
12-02-2009, 12:46
Teşekkürler imhotep

imhotep
12-02-2009, 14:10
İnsan nasıl insan oldu? Yeni bir öneri

İnsanın var oluşu, yani insanın öncüllerinin insana dönüşmesi, evrimselden çok, olağanüstü koşulların zorlamasıyla gerçekleşen devrimsel bir olaydır. Bu olay Rift vadisinde gerçekleşti. İnsanın öncüllerine ait fosiller, çoğunlukla Rift vadisinde bulundu. 8-10 milyon yıl önce bu vadi çöktü ve su baskınına uğrayan primat ya yok olacaktı ya da olağanüstü şartlara uyum sağlayıp neslini sürdürecekti.

Oktay Kaynak

Olağanüstü şartlara uyum sağlaması da 4-5 milyon yıl gibi bir süre içinde iki ayak üstünde yürür hale gelmek, yani belden aşağısı insan gibi olmak biçiminde gelişmiştir. Daha sonraki 4-5 milyon yıl içinde de artık modern insan gibi rahatça iki ayağı üstünde yürüyebilen bu canlı, belden üstünü de iki ayaklılığa uydurmak zorunda kalmıştır. Aksi halde belden aşağısı insan, belden üstü primat olan bir canlının doğada yaşamını ve türünü sürdürme şansı yoktur. Bu hem doğa yasaları hem de fizik yasaları gereği böyle olmak zorundadır.

1- Neden ayağa kalktı? Doğal seçme sonucu mu, yoksa yaşamsal bir zorunluluktan mı?

2- Neden bir ikisi dışında bütün Australopithecus ve Hominid fosilleri Rift vadisinde bulundu?

3- Neden dört-beş milyon yıl önce belden aşağısı insanımsı, belden yukarısı primatımsıdır? Ve belden aşağısı ne zaman insanımsı olmaya başlamıştır veya olmaya zorlanmıştır?

4- Neden en son kafatası hacminde giderek artan bir büyüme başlamıştır? Bu kafatası hacimleri farklı insansılar ayrı ayrı birer tür müdürler ve neden yok olmuşlardır?

5- Bir şempanze embriyosunu insan uterusuna koysak buradan doğum sağlasak sonuç ne olur?

Rift vadisinde bulunan Australopithecus ve Hominid fosillerinin şifreleri çözüldüğünde bu soruların yanıtı oradadır.Ve aslında bu fosillerin beden(iskelet) dili bize bu soruların cevabını vermektedir.

Bu yazıda insan sözcüğü ile akıllı canlı olan çağdaş modern insan kastedilmektedir. İnsanın akıllı canlı oluşu ile ayağa kalkma arasında bir ilişki olduğu antropoloji bilimi tarafından öngörülmüştür. (Kitap 1, 5, 9, 10, 11) Fakat ayağa kalkma olgusunun nasıl ve ne şekilde işlev gördüğü halen tartışılmaktadır. Ayağa kalktığı için elleri boş kalmış ve ellerini kullanarak beynini geliştirmiştir tezi vardır (Kitap 7, 8, 10, 13). Ama şu andaki şempanzelerin ellerini kullanma süreleri, süre/gün olarak modern insanın ellerini kullanma sürelerinden fazladır. Birbirlerinin parazitlerini temizlerler, meyve yerler, çekirdek kırarlar, yaprak ve kabuk yerler, termit avlarlar; bunların hepsi elle yapılır. Kaldıki aynı türden eşzamanlı ayrıldığımız öngörülüyor; biz ellerimizi kullanarak akıllı canlı olduk da onlar neden ellerini kullanarak akıllı canlı olamadılar?

Sonuç olarak, akıllı canlı olma nedeni ayağa kalkmakta aranmalı, ama elleri boş kaldı gibi zayıf bir argümanla savunulmamalıdır.

ÜÇ TEZ

Bu konuda üç tez var. Birincisi, tropik yağmur ormanlarında yaşayan şempanzeyle ortak atamız olan bir primat tropik ormanları yağmalayıp bitirdiğinde savana açık alanlarında kaldığı için avcılarını kollamak ve kendini savunmak üzere ayağa kalktığı görüşüdür (Kitap 1, 13, 14). Bu çok zayıf bir iddiadır. Benzer fiziksel yapıdaki başka canlılar da ayağa kalkmalıydı, neden kalkmadı? Yazının ilerleyen bölümlerinde anlatılacağı gibi, insanın geliştiği primat çok özel bir dönemeçten geçmiş ve o nedenle ayağa kalkmak zorunda kalmıştır. Ayrıca neden sadece o yöredeki yağmur ormanları yağmalanmış, Afrika Ekvator bölgesindeki diğer yağmur ormanları yağmalanmamıştır? Bu soru da yanıtlanacak.

İkincisi, Afrika'nın sıcak güneşinden vücudunu korumak üzere ayağa kalktığı. Bu sayede vücuduna gelen güneş ışınlarının dik değil de eğik gelmesini sağladığı ve bunun sonunda kızgın Afrika güneşinden korunduğu savıdır (İnternet: 1, 8, 14, 22). Eğer böyle olsaydı filler ayağa kalkardı, kanguru şimdi modern insan gibi dimdik yürüyordu.

Üçüncüsü, ayağa kalkma sonucu kafasının yerden yükseldiği, bunun sonucu olarak Afrika meltemi sayesinde beynini soğuttuğu iddiası vardır (İnternet: 7, 8, 9). Ayağa kalkınca kafanın yerden yüksekliği en fazla 40-50 cm. fark eder. Bunun sonucunda Afrika melteminin beynin ısısını düşüreceği savı pek güçlü bir sav değildir.

PEKİ NEDEN AYAĞA KALKTI?

İnsansı fosillerin çok büyük bir oranda, bir iki istisna hariç, hep Rift vadisinde bulunmasının bir nedeni olması gerekir. Bu istisnaların da, ayağa kalkma olayından sonra, insansıların bir şekilde erozyon veya başka bir jeolojik olay sonucu Rift vadisinin dışına çıkmış olmasıyla açıklanabilir.

Günümüzden 8-10 milyon yıl önce dünyanın önemli çöküntü vadilerinden biri olan Doğu Afrika'daki Rift vadisinin, üstündeki yağmur ormanları, hayvan ve bitki örtüleriyle birlikte çöktüğü bilinmektedir (İnternet: 10, 13). Bu çöküntünün öyle kritik bir yeri olmalı ki, belki Olduvai boğazı, belki başka bir yer, bu yerdeki ağaçlar üstünde yaşayan ortak atamız primat bir anlamda mahsur kalmış olmalı. Rift vadisinin özelliğinden dolayı, yağmur sularının tahliye olamadığı söylenebilir. Bu arada çökmeden dolayı yeraltı sularının da yer yüzüne çıktığı düşünülürse, çöküntünün içinde uzun süreli ve kalıcı bir su varlığından bahsedebiliriz. Zaten şu anda Rift vadisi içinde çoğunlukla sodalı göller var. Büyük bir kesim de, kurumuş göl çökeltisidir.

Şu görüşü ileri sürüyorum: Aslında insanın, insan olma özelliği kazanma sürecinin de (evriminin) kendine has olması gerekir. Australopithecusların geliştiği primatın, olağanüstü bir doğa olayından, koşullardan geçmiş olması gerekiyor. İnsanın öncülü, doğal seçilimle, evrimleşerek değil, olağanüstü bir zorlamayla, bir devrim yaparak insana dönüşmüş olmalıdır.

Ağaçta yaşayan bir canlı olan öncülümüz, belirli bir süre ormandaki yiyecek stokunu bitirinceye kadar bu duruma direnmiş olmalı. Su içmek için de aşağıya inmesi zaten gereklidir. Belirli bir direnç noktasından sonra ormandaki yaşam stokları azalınca, yüz binlerce yıl içinde, aşağıya inme zorunluluğu doğmuş olmalı. İnsansı maymun fosillerinin bulunduğu katmanların sualtı çökeltileri olmasını (İnternet: 4, 7, 10), canlıların su içinde kaldığının göstergesi olarak kabul edebiliriz. Ağaç üzerinde yaşamayan, boyu kısa veya sürüngen canlıların suda boğulmuş olmalı. Bu sayede bu sular, özellikle balıklar için çok zengin bir besi ortamı oluşturmuştur.

Öncülümüz balıkla beslenerek protein rejimine girmiştir. Darwin de, bu protein rejiminden bahseder (Kitap 10). Göğsüne kadar derinlikteki bir suda yürümek için ayağa kalkmak zorunluluğu vardır. Günümüzde şempanze ve orangutanların su içinde, karaya kıyasla daha dik durduklarını ve yürüdüklerini görürüz. Bu arada günümüzden 4-5 milyon yıl önceye gelindiğinde belden yukarısı ağaçta yaşamaya uygun primat, belden aşağısı; pelvis kemiği, bacak kemikleri, diz kapağı açısı ve ayakları insansı olan Australopithicus afarensisin (İnternet: 7, 24) anlaşılması kolaylaşıyor. Australopithecus afarensisin ataları gündüzleri yerde su içinde dik yürüyerek, geceleri ağaçta yaşamışlardır. Australopithecus afarensisin romatoit artirit olması suda yaşamanın sonucudur. Bu şekilde yaşanan 4-5 milyon yıl içinde, bu primatların belden aşağısı insansı hale gelmiştir.
Belden aşağası tamamen insansı olup, iki ayak üzerinde yürüme rahatlığı sağlanınca ve de ayak baş parmağı artık ağaç dallarını kavrayamaz şekilde insansı olunca, bir primat gibi ağaç üstünde yaşama kolaylığı bitmiştir. Belden aşağısının insansı oluşu belden yukarısını da insansı olmaya zorlamıştır.

İnsan gibi, ayaklarını yana açmadan, sendelemeden rahatça iki ayak üstünde yürüyen bir şempanze düşünün. Bu canlının yürürken düşmemesi için ağırlık merkezinin pelvis dışına çıkmaması lazım, aksi halde yürüyüş sırasında adım atarken tek ayak üstünde kalma anlarında yere düşecektir. Dolayısı ile yere düşmemek için belden yukarısını dik tutmak zorunluluğu hissedecektir.

Gövdeyi dik tutmayı beceremeseydi, bu canlı türünü sürdüremez ve yok olurdu. Yani belden aşağısı insansı olan bir canlının belden yukarısının da insansı olması, doğa yasaları gereğidir. Nitekim olması gereken olmuş, 8-10 milyon gibi bir süre içinde modern insan oluşmuştur. Ağacı terk edince, dallarda hareket etmeye çok uygun olan eller ve parmak şekillerine de gerek kalmamıştır.

GÖVDEDEKİ DEĞİŞİM

İki ayaklılık oturunca belden yukarısının iki ayaklı yürüyüşe uyarlanması için ağırlık merkezinin pelvis kemiğinin ve diz kapağının dışına taşmaması gerekmektedir. Bütün bunların gereği olarak belden yukarısının insanlaşması, konik olan göğüs kafesinin daralmaya başlayıp modern insandaki silindirik biçimi alması gerekmiştir (İnternet: 14, 15). Australopithicusun çömlek karınlılığı ve bele yakın kaburga çapı da daralmak zorundadır. Australopithecusun göğüs kafesi koniktir ve karın bölgesinde çömlek karınlılığın oluşmasını sağlamaktadır (İ: 20).

Halbuki insanda bele yakın kaburga kafes çapı daralmıştır, çömlek karınlılık bitmiştir. Bunun sonucunda Australopithecusun rahmindeki yavrunun pozisyonu ve durumu değişmeye başlamıştır. Bunu hızlandırılmış bir film gibi düşünür ve belden yukarısının 5 derecelik açılarla dikleşmesini resmedersek, rahimdeki yavrunun durumundaki değişikliği daha iyi anlarız.

Gövde her 5-10 derece dikleştiğinde, doğan yavrunun kafatası şekli ve beyin sığası değişir. Eğer 4-5milyon yıldan bu yana doğan bütün Australopithecusların fosilleri bulunmuş olsa, hem gövde dikliği hem göğüs kafesi daralması (silindirikleşmesi) ve kafatası hacmindeki büyüme çok net olarak görülürdü. Bulunan fosillerin sayılarının çok az olmasına rağmen beyin sığalarının 350-400, 450-500 . . . 600-700. . . 1000-1300 cc'ye derece derece yükseldiği görülmektedir (5).

BİR DENEY DÜŞÜNELİM

Bunun kanıtlanabilirliği açısından bir deney önermek gerekirse; döllenmiş bir şempanze yumurtasını insan rahmine emplante etsek ve doğum sağlasak, buradan doğan şempanzenin yumurta veya spermini tekrar dölleyip gene insan rahminde üretsek, insan rahminden doğmuş dişi ve erkek şempanzelerin yumurta ve spermlerini birleştirip tekrar insan rahmine emplante etsek ve bu işlemi sonsuz kere tekrarlasak, hızlandırılmış bir Ausralopithicus'tan Homo sapiens'e bir gidiş hali izleriz. İnsan rahmi son şeklini aldığı için 4-5milyon yıl önce olduğu gibi 350 cc'den birkaç cc fazla ikinci doğumda ondan birkaç cc fazla gibi yavaş bir seyir izlemeyiz.
Çünkü 4-5 milyon yıl önce rahimde kendisini dik duruşa uyarlıyordu ve Australopithecus'la modern insan arası bir yerdeydi, hatta yolun başlangıcındaydı.

İnsan rahminde fetüsün kafasının yuvarlaklaşması doğrultusunda bir baskı vardır. Bu anlamda çene geri itilmekte, çene geri itildiği için burun öne çıkmakta, çeneler dikdörtgen şeklinden ovalliğe dönmektedir. İngilizcesi chin olan bizim alt çene dediğimiz çenemiz ortaya çıkmaktadır. Bunun insan canlısına hiçbir faydası yoktur. Yani bu doğal seçilim yoluyla elde edilmiş bir özellik değildir. Sadece yüzün önden geriye doğru itilmesi sonucu oluşuyor. Muhtemelen insan rahminden doğan şempanze yavrusunun da bu anlamda çenesi ileri çıkık olacak, burun kemiği ortaya çıkacak, diş dizilimi dikdörtgenlikten oval şekle dönecektir.

İNSAN YAVRUSUNUN ÖZELLİĞİ

İnsan yavrusu hiçbir canlı ya da hiçbir memelide olmadığı gibi tamamıyla çaresiz doğuyor. Kafasını taşıyamıyor. Bütün bunların nedeni, ayağa kalkmaktan dolayı karın bölgesinin daralmış olması, iç organlara, rahime ve dolayısı ile fetüse az yer kalmasıdır. İnsanın gebelik süresinin azlığını düşünelim. İnsan yavrusu diğer bütün memelilerde olduğu gibi gelişimini tamamlayıp doğmuyor. Çünkü insan karın boşluğu dardır, insan yavrusu gelişimini tamamlamadan dışarı atılmaktadır.

İnsan rahminin bu kendine özgülüğünün biricik ve tek oluşunun bir kanıtı, yavrunun sırtı anneye dönük doğmasıdır (18). Memeli balıklar ve kanguru hariç diğer tüm memeliler yüzleri anneye dönük doğar (İ: 18, 20). Kanguru iki ayaklı da olsa bu üreme biçimiyle akıllı canlı olamaz. İnsan rahmine emplante ettiğimiz şempanze de insan yavrusu gibi sırtı taşıyıcı anneye dönük doğacak, insan yavrusu gibi tamamiyle aciz olacak, bıngıldağı olacaktır.

Bütün bunların sebebi insan rahminin mekanizmaları ve işleyiş biçimidir. İnsandan başka hiçbir memeli kafatası kemikleri birleşmemiş, yani insan gibi bıngıldaklı doğmaz. Aslında insanın da böyle doğmaması gerekir. Bunun nedeni ayağa kalkmadır, yavrunun rahimde yerleşme ve oluşum sırasındaki biçimleridir.

İnsan dışında memeli yavruları kafaları doğum kanalına yakın, gövdeleri rahmin geniş tarafına yerleşiktir. İnsanda ise yavrunun kafası rahmin geniş tarafında gövdesi dar tarafında yani doğum kanalına yakın tarafındadır.
Doğuma iki ay kala insan yavrusu ters döner ve başı doğum kanalına yaklaşır. Ausralopithicus'ların yüzlerinin annelerinin bacağına dönük doğdukları paleoantropologlar tarafından söylenmektedir. Bu olgu primattan insana doğru yürüyüşün doğum sürecindeki ara aşama olduğunun ifadesidir. Hatta paleoantropoloji bilimi australopithicus'ların doğum sırasında birbirlerinden yardım alıp almadıklarını sorgulamaktadır (İ: 18).

İNSANA GÖTÜRDÜ

Sonuç olarak gövde dikleşmesi başladıktan sonra göğüs kafesindeki daralma ve silindirikleşmenin sonucunda rahimde ve rahimdeki fetüsde başlayan değişmeler bu canlıyı insana götürdü. Sahelantropus tchadensis, Orrorin tugenensis'i doğurmuştur; Orrorin tugenensis, Ardipithecus ramidus'u; Ardipithecus ramidus, Ausralopithecus anamensis'i; Australopithecus anamensis, Australopithecus afarensis'i; Australopithecus afarensis, Australopithecus africanus'su; Ausralopithecus africanus, Homo habilis';Homo habilis, Homo erectus'u; Homo erectus, Homo sapiens'i doğurmuştur. Burada, ara türler olarak yada ara cinsler olarak tartışılan bazı tür cinsleri sıralamadım.

Paleoantropoloji bilimi bunları ayrı ayrı türler olarak kabul ettiği için neden bu kadar çok tür üretildiği ve neden bunların yok olduğu sorusuna yanıt arıyor fakat bulamıyor (İ: 5). Halbuki gövdenin dikleşmesi ve rahmin bu dikliğe uyum sağlama sürecinde yapılan doğumlar sonucunda, her insansı kendinden kafatası sığası olarak bir büyüğünü doğurdu.

Bu bir büyük beyin sığalı yavru doğurma süreci, iskeletin ayaktan başa kadar dik duruşa uyarlanması bitinceye kadar devam etti. Şu andaki modern insan dik duruşa tam uyarlıdır, belki ufak tefek uyarlanışlarımız devam etmektedir. Ve iskelet şeklimiz milyonlarca yıl içinde genetik kodumuzda kayıt olduğu için insan kendi türünü üretmektedir.

Ama genel iskelet şekli her türlü ihtiyacına cevap vermektedir. İnsanların sürat koşusu yaparken kollarını sallamaları, beyin motor merkezinde halen dört ayaklılık programının devam ettiği biçiminde yorumlanabilir.

Örneğin bacağı diz kapağının biraz üstünden kesilmiş bir kedi koşarken ayağı sağlammış gibi aynı programda koşar. Bu tür belki bazı yazılımlarımız henüz güncellenmemiştir ama iskelet halimiz tam dik duruşun en ideal şeklidir.

Hangi kara canlısını iki ayak üstünde yürütürseniz yürütün, sonuçta iskeletin alacağı şekil insan iskelet şeklidir. Belki bir fili ayağa kaldırsanız boyutları elbette devasa olucaktır; ama genel iskelet şekli insanınki gibi olmak zorundadır.

Yer çekimi ve fizik yasaları gereği bu böyledir.

Ayağa kalkmanın akıllı canlı üretmesi için üreme biçiminin insanınki gibi olmak zorunluluğu vardır. Örneğin kanguruyu ayağa kaldırsanız modern insan gibi tam dik duruşlu yapsanız akıllı canlı üretemez, çünkü üreme biçimi bunu üretmeye uygun değildir.

Kayrnaklar: Kitaplar (K);
1-Göl İnsanları Richard LEAKEY-Roger LEWIN; 2-Çıplak Maymun Desmond MORRIS; 3-Hayvanların Sessiz Dünyası Marian Stamp DAWKINS; 4-İnsan Üstüne Bir Deneme Ernst CASSIER; 5-İnsan Türünün Kökeni Ve Gelişimi V. P ALEKSEYEV; 6-Genetik Prof. Dr. Emine BİLGE; 7-İnsanın Ataları L. S. B LEAKEY; 8-Doğanın İnsanlaşması Serol TEBER; 9-İnsan nasıl İnsan Oldu M. İLİN-E. SEGAL; 10-Türlerin Kökeni Charles DARWIN; 11-Davranışlarımız Kökeni Serol TEBER; 12-Aklın Tarih Öncesi Steven MITHEN; 13-Modern İnsanın Kökeni Roger LEWIN; 14-Tarih Öncesi İnsan Robert J. BRAIDWOOD

İNTERNET KAYNAKLARI (İ)
1- Biology Human Evolution in The Yahoo; 2-Anthropological links; 3-Ucla&Beyond; 4-Human Evolution The fossil Evidence in 3D; 5-Hominid Species; 6-The Hunterian Museum and Art Gallery; 7-Long Foreground-Species Timeline-Australopithecus afarensis; 8-Hominid Evolution Survey; 9-Wiley InterScience Journal Abstract; 10-Re of Canyons Grand and Imagınary; 11-Science Daily Modern Humans; 12-L'Habitat Du Chimpanze; 13-Higbeam Encyclopedia-Search Results for Rift valley; 14-Hominid Evolution and Development; 15-Natural History Magazine; 16-Project MUSE; 17-Uterine Anomalies; 18-Evolution of Human Birth; 19-BBC-Science&Nature Animals; 20-Chimp Fetus; 21-The cave of Chauvet-Pont-d'Arc; 22-Becaming Human Paleantropology, Evolution and Human Origins; 23-Secrets of The Dead; 24-Lunatics, lucy and a little book for the school library; 25-BBC NEWS Science-Nature Upright walking 'began in trees


Cumhuriyet
Bilim Teknik
29.06.2007

imhotep
12-02-2009, 14:16
İnsan bedeni evrimin en büyük gafları ile dolu



Canlılar ilk bakışta insana ne denli tansıksal yaratıklar olarak görünseler de, yakından ele alındıklarında evrim sürecinin kusursuzluğun ne denli uzağında olduğu gözler önüne seriliyor. Claire Ainsworth ve Michael Le Page, yaşamın örtülü alanlarına el atarak evrimin görünürde kusurlu yönlerini belirlemeye çalıştılar.

CİĞERLERİMİZ YETERLİ Mİ?

İnsanoğlunun 1978 yılında 8848 metre yüksekliğindeki Everest Dağı'nın tepesine oksijen tüpsüz çıkabilmesi akciğerlerin son derece etkileyici organlar olduklarını gösteriyor. Ne var ki, akciğerlerin bu özelliği 1975 yılında 11,264 metre yükseklikte uçmakta olan bir uçağın motoruna kapılıp kaçmayı başaran kızıl akbabanın başarısı yanında solda sıfır kalıyor.

Kuşlar kısmen akciğerleri sayesinde bu denli yükseklere uçabiliyorlar. Her iki yanda yer alan içten bağlantılı hava torbacıkları tarafından pompalanan hava, kuşların akciğerlerine yalnızca bir yönden akıyor. Bu durum kuşların akciğerlerini insanınkine kıyasla birçok açıdan daha üstün kılıyor.

Memelilere özgü iki yönlü akciğerlerde taze hava akciğerlerin yeterince derinliklerine ulaşamaz ve gelen hava soluk verdikten sonra geriye kalan oksijeni kıt havaya karışıp yok olur. İnsanın akciğerlerindeki hava yollarının (bronşlar) ucunda, kuşların akciğerlerindeki tüplerden farklı olarak yeterli hava akımının sağlanabilmesi için oldukça büyük olması gereken hava keseleri, ya da alveoller bulunur.

Bu da, gaz değiş tokuşu için daha küçük bir alanın kalması anlamına gelir. Büyük alveollerin kalın çeperlerle desteklenmesi gerekir ki, bu da gaz değiş tokuşunu azaltır. Sonuçta, insanlar zarar görmeye daha yatkın olan ve amfizem adıyla bilinen hastalığa yol açan ince alveol çeperlerine sahipler.

Sonuç: Kuşların akciğerleri insanınkilerden çok daha üstün özelliklere sahip ve araştırmalar çoğaldıkça bu üstünlüklerin sayısı da giderek artmaktadır. Kuşlarınkine benzer akciğerlere sahip olsaydı, insanoğlu muhtemelen çok daha başarılı da olurdu.


DNA: ÜRETİCİ DEĞİŞİME UĞRARSA

İnsanın DNA'sı sahip olduğu en değerli unsur. Bu gerçekten yola çıkıldığında, hücreler bölündüğünde onu kopyalayan polimeraz enzimlerinin kılı kırk yaran bir titizlikle oluştuklarını sanabilirsiniz. Kimileri gerçekten de öyle olmakla birlikte, enzimlerin büyük bir bölümü için aynı durum söz konusu değil.

Bilinen 14 DNA polimerazından yalnızca dört tanesi, her milyon tabanda bir yanlışla, son derece düzgün bir yapıya sahiptir. Geri kalanlar ise, kopyalanan her 100 tabanda bir yanlışla, baştan savma bir yapı sergiler. Bunun insan genomu üzerindeki etkisini bu paragraftaki dizgi yanlışı ile gösterebiliriz.

O halde, bu polimerazlara neden sahibiz? Düzgün polimerazlar kopyaladıkları DNA tabanlarına tam tamına uyarlar. Ancak tabanlar zarar görünce biçim değiştirir ve bu zarar DNA kopyalanmadan önce giderilmezse polimeraz artık onları tanıyamaz. Bu da kopyalanma sürecinde aksamaya yol açar ve hücre ölümü riskini doğurur.

Üstünkörü polimerazlar hasarlı tabanları okuyarak günü kurtarırlar, ama DNA'nın zarar görmediği yerlerde bile çok sayıda yanlış yaparlar. Öyle ki, bölünme sırasında yüksek oranda hücre ölümünü engellemenin bedelini daha yüksek bir değişim hızıyla öderiz. Bu durum kimi zaman bir ayrıcalık olabilir.

Bu kısmen bağışıklık sisteminin yeni antikorlar üretme biçimidir. Öte yandan, kimi bakteriler gerilim durumunda, muhtemelen bir miktarının canlı kalmasını sağlayacak değişimleri sağlamak amacıyla, yanlışa-yatkın polimerazlara bel bağlarlar.

Ne var ki, değişinimlerin büyük bir çoğunluğu ya herhangi bir etki yaratmaz, ya da zarar verirler. Bu durumdan yola çıkan bilim insanları kanserin önüne geçmek için hücrelerimizdeki yanlışa yatkın polimerazları etkisiz duruma getirmenin yollarını araştırıyorlar.

Sonuç: Bir bakış açısından, kanser riskini ve çocuklarımızın genetik hastalıklara yakalanma olasılığını arttıran büyük bir gaf. Birkaçı biraz daha düzgün olduğu sürece, çoluk çocuğunuzun değişime uğramış zararlı genler taşımalarını umursamıyorsanız büyük bir başarı.

ORGANLAR: KALICI OLMAMAK ÜZERE TASARLANMIŞ

İnsanların satın aldıkları araç gereçlerin kısa sürede eskiyip bozulduklarından yakındıklarına sıklıkla tanık oluruz. Oysa, aynı durum bizler için de geçerli. Yirmili yaşlardan itibaren insan bedeni giderek yıpranmaya başlar. İyi de, neden?

Bir süre önce kurtlarda ve muhtemelen başka hayvanlarda yaşlanmayı denetleyen hücresel bir sinyal sistemi olduğu yönündeki buluş çoktan rafa kaldırılan bir görüşü destekler gibiydi.

Bu görüşe göre, yaşlanma süreci eski hayvanlardan kurtulup yeni kuşak hayvanlara yer açmak üzere evrilen bir süreçti.

Gelgelelim, dirimbilimcilerin (biyolog) büyük bir çoğunluğu yaşlanmayı salt doğal ayıklama sürecinin olumsuz bir yan etkisi olarak değerlendiriyor. Çok az sayıda birey onca süre yaşamda kalabildiğinden, yaşamın geç evresinde canlılara yarar sağlaması için seçilecek genlerin sayısının da az olacağı açıktır.

Dahası, ileri yaşlarda zararlı etkiler yaratan genler gençlikte yarar sağladıkları sürece yine el üstünde tutulabilirler. Sonuçta canlılar büyüme ve üremeye, yaşlanmaya bağlı hasarı onarmaya harcadığından çok daha fazla enerji harcamak üzere evrilmişlerdir.

Bu durum üreticilerin mutlaka belli bir zaman dilimi içinde modasının geçeceğine inanılan ürünler üretmedikleri gibi, sonsuza dek kalıcı olacak ürünler üreterek de paralarını boşa harcamadıkları görüşüne denk düşüyor.

Şimdi sinyal sisteminin yalnızca onarım ile üretim arasındaki alışverişi denetlediğine inanılıyor: daha uzun yaşayan değişime uğramış kurtlar daha az sayıda yavru üretiyor. Ne var ki, bu alışveriş farklı canlı türlerinde yaşamın farklı aşamalarında meydana geliyor.

Fare gibi, düşmanları tarafından avlanma olasılığı yüksek olan hayvanlar olabildiğince çabuk ürerler, hızla yaşlanıp, genç ölürler. Sürüngenlerle balıkların da aralarında olduğu, öteki canlılar son derece yavaş yaşlanırlar. Kimilerinin ölüm oranı gerçekte düşmekle birlikte, yaşlandıkça daha çok yavru bile doğururlar. Bu olguya ters yaşlanma adı verilir.

Nitekim, yaşlanma sürecinin özellikle memelilerde yoğun yaşandığı görülüyor. Kimilerine göre bu durum dinozorların hüküm sürdüğü dönemde ilk memelilerin hızlı üreme, genç ölme stratejisinin çöküşü önleyen kimi becerilerin yitirilmesine neden olmasından kaynaklanıyor. Örneğin, insanlar çoğu sürüngenler gibi süresiz olarak diş üretmezler, ya da kuşlar gibi zarar gören saç hücrelerini yenileyemezler.

Tam tersine, insanın son evrim aşamasında uzun ömür ayıklama sürecinde çok daha ağır basmış olabilir. "Büyükanne tezi" bilgilerini daha sonraki kuşaklara aktaran ve onlara destek olan uzun ömürlü nine ve dedelere sahip olan kişilerin çocuklarının da daha uzun ömürlü olduklarını öne sürüyor.

Sonuç: Yaşlanma süreci yaşlı hayvanları yok etmek amacıyla evrilen bir süreç olmasa gerek. Ancak evrimsel bakış açısından ele alındığında, yaşlanmanın bir yanlışlık olduğu da söylenemez. Bu açıklamanın her gün aynaya bakmak zorunda olanların hiç de hoşuna gitmeyeceği kesin.

GEN DİZGELERİ: KARMAN ÇORMAN

İnsanın bir mavi kopyasını çıkardığınızı düşünün. Bunu iri parçaların yok olmaya eğilimli olduğu anlamına gelecek bir biçimde mi, suretini çıkararak mı, yoksa sonunda tersyüz olacak bir biçimde mi tasarlardınız?

Gen dizgelerimiz kuşaktan kuşağa aktarıldığında ve genetik bozukluklara neden olduğunda, ya da bizleri hastalıklara daha duyarlı kıldığında tam da böyle bir durum söz konusudur. Görünüşte, burada oldukça ciddi bir yanlış var.

Bu karışıklığın oluştuğu temel durumlardan biri yeniden bileşim sürecinde işlerin ters gittiği zamanlardır. Yumurta ve spermlerin üretimi sırasında kromozomlar çiftler halinde dizilerek eş gruplarla yer değiştirirler. Bu süreç zararlı değişinimlerin elenmesine yardımcı olur, çünkü geriye bunlardan daha az sayıda içeren türdeşler bırakır. Oysa, evrimsel açıdan unutulmaya mahkûm olan diğerlerinde bunların sayısı daha fazladır.

Sorun, DNA'larımızdaki tüm kopyalanan ve yinelenen dizgelerin kromozomların yanlış dizilmelerine neden olabilmeleri ve sonuçta birinin fazladan bir DNA yığını alırken, ötekinin o yığını yitirmesidir. Bu da, kimi gen kopyalarından çok fazla ya da çok azına sahip olmak gibi, çeşitli sorunlara yol açabilir.

Gelgelelim, bunun beraberinde getirdiği sonuçlar her zaman kötü olmaz. Fazladan gen kopyaları evrim için gerekli hammaddeyi sağlayabilir. Bir kopya kaleyi tutup normal işlevlerini yerine getirirken, fazladan kopya değişime açık olup yeni işlevler üstlenir. Primatlarda kopyalanmış gen sayısı öteki memelilere kıyasla çok daha yüksektir ve bunların büyük bir bölümü görünüşe bakılırsa hızlı bir evrimden geçmiştir.

Sonuç: Çocukların genetik açıdan en az anababaları kadar sağlıklı olmalarını garantiye almak istiyorsanız, kopyalama korkunç bir yanlış olur. Oysa evrimin temelini oluşturan çeşitliliği sağlamanın bir yolu olarak değerlendirildiğinde, kopyalama kusursuz bir çözümdür.


GÖZ: KÖR NOKTA

Darwin'i eleştirenler göz gibi karmaşık ve görünürde kusursuz bir organın nasıl olup da yavaş yavaş evrildiği sorusunu sormaya bayılırlar. Darwin'in kendisi de "Türlerin Kökeni" adlı yapıtının daha sonraki baskılarında kendisine yönelik bu eleştirileri çürütmeye çalışmıştır. Belki de hiç dert etmesine gerek yoktu. Göz gerçekten de karmaşık bir organ, ancak bu organın yapısı evrimin plansız hesapsız doğasını yansıtıyor.

En çarpıcı yanlışa omurgalıların gözünde rastlanıyor. Gözdeki ışığa duyarlı yapı olan ağtabaka ya da retina arkadan öne doğru programlanmıştır. Işığa duyarlı hücreler, onları destekleyen sinirlerin ve kan damarlarının arkasında yer alırlar. Işık önce bu katmandan geçmek zorunda olmakla kalmayıp, sinirlerle kan damarlarının ağtabakaya dalarak her gözde kör bir nokta oluşturmaları da gerekir.

Mürekkep balığı ve ahtapot gibi kafadanbacaklılarda gözler "doğru" yöne yerleştirilmiş olduğuna göre, omurgalılarda neden öyle değildir? Bunun yanıtı, çağdaş omurgalıların atalarında gözler ilk kez evrildiğinde ağtabakanın gelişmekte olan beynin bir katmanından ortaya çıkmış olması ve ışık alıcılarını oluşturabilecek hücrelerin bu katmanın içinde yer almalarında yatıyor.

Sussex Üniversitesi göz fizyolojisi uzmanlarından Michael Land bir kez böyle bir düzen oluştuğunda bunu değiştirmenin çok güç olduğuna dikkat çekiyor.
Her zamanki gibi, evrim başarısız bir durumdan en iyi biçimde yararlanmıştır. Omurgalılarda atalarından geçen bu bozukluğun giderilmesine yarayan çeşitli uyarlamalar vardır. Bunlardan bir tanesi primatlardaki fovea'dır. Ağtabakanın bu bölgesinde sinirlerle kan damarları bir yana itilmiş olup, yerini ışık alıcıları doldurmuştur.

Bu bölgenin yeterli miktarda oksijen alabilmesi için olabildiğince küçük olması gerekir. Bu da bize keskin bir merkezi görüş kazandırırken, çevreyi bulanık görmemize neden olur. Kafadanbacaklıların gözleri bizlerinki denli gelişmiş değildir. Öte yandan, pekten adıyla bilinen bir yapı sayesinde ağtabakadan çoğu kan damarlarını eleyen kuşlar göz konusunda bizleri alt etmişlerdir. Nitekim, atmaca görme duyusu en keskin canlı olarak bilinmektedir.

Sonuç: Hangi açıdan ele alırsanız alın, arkadan öne destekli ağtabaka büyük bir yanlıştır.


MİTEKONDRİ: ENERJİ SANTRALLARINA
ZAYIF KORUMA

Hücrelerimizin her birinin içinde mitokondri adıyla bilinen onlarca minik torbacık yer alır. Bu torbacıklarda hücreleri devinime geçiren enerjinin üretilmesini sağlayan şekerler "yakılır". Ancak bu süreç sırasında serbest radikaller adıyla bilinen çok zararlı moleküller de üretildiğinden, mitokondrinin içi DNA gibi can alıcı önemde bir unsur için hiç de güvenli bir yer değildir. Öyle olmakla birlikte, 13 önemli mitokondrik protein burada barınır.

Burada çılgınca bir tasarım söz konusu. Buhar makinesinin onarım kılavuzunu ocağın yanı başında tutulması ve kılavuzun kaçınılmaz olarak kavrulup okunmaz hale gelmesine göz yumulması gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Değişime uğrayan genlerin mitokondrik DNA'da birikmesi sonucunda işlevin giderek yitirilmesi yaşlanmanın, kimilerine göre de, şeker ve Alzheimer gibi yaşlanmaya bağlı birçok hastalığın asıl nedeni olabilir.

DNA insanın evrimsel tarihi yüzünden oradadır. Mitokondriler bir zamanlar bağımsız olan ve yaklaşık 2 milyar yıl önce hücrelerimizle ortakyaşamlı bir bağ oluşturan bakterinin kalıntılarıdır. Bakterinin özgün genlerinin büyük bir bölümü zamanla yok olmuş, ya da hücre çekirdeğine sıçramış olsa bile, mitokondriler hala 13 geni içlerinde barındırmayı sürdürürler.

Yaşlanma karşıtı araştırmalarda çoktandır kalan genleri çekirdeğin güvenli alanına taşımanın yolları bulunmaya çalışılıyor. Bunu başarmak hiç de kolay olmayacak. 13 genin basit bir biçimde çekirdek genomuna taşınması söz konusu olamaz, çünkü o zaman 13 proteinin de mitokondrilerin dışında bir yerlerde üretilmesi gerekir. Bir çözüm mitokondrilere aktarılan proteinlerin mRNA reçetelerini almak ve böylelikle genlerin çekirdekte barınmalarını, ancak proteinlerin yine mitokondrilerin içinde üretilmesini sağlamak olabilir.

Sonuç: İnsanların kalıcı olmaları amaçlansa, DNA'nın yerleştirilmesi konusunda en son akla gelecek seçenek mitokondri olurdu.


YAŞAMIN APTAL DAYANAĞI: ETKİSİZ ENZİM

Gezegenimizde en bol bulunan, ancak hiçbir işe yaramayan bir protein. Yeryüzünde yaşamın hemen hemen tümü RuBisCo adı verilen bir enzime bel bağlıyor. Bu enzim havadaki karbondioksiti yaşamın yapı taşları olan karbon zincirlerine dönüştürüyor. Ancak dünyanın en miskin enzimlerinden biri olarak bilinen bu enzim aynı zamanda karbondioksit ile oksijen arasındaki farkı ayırt edemeyecek denli de aptal. Evrimin en büyük gaflarından biri bu enzimden başka bir şey olabilir mi?

RuBisCo karbondioksiti ribuloz bisfosfat adlı bir şekere iliştirmek suretiyle "ayarlıyor". Ancak çok kolay tufaya geldiğinden, kimi zaman bir oksijen molekülünün ensesine yapışıp onu şekere iliştiriyor. Bu da hem karbon, hem enerji yitimiyle sonuçlanan olumsuz bir dizi etkiye yol açıyor. Daha da beteri, RuBisCo enzimleri saniyede yalnızca üç molekülün tepkisini kolaylaştırıyor. Öteki yaygın enzimler aynı süre içinde on binlerce tepkiyi katalize edebiliyorlar.

Bu tür olumsuzluklar fotosentez sürecinin olması gerekenden çok daha elverişsiz kılıyor. Ancak bitkiler RuBisCo'nun oksijene ulaşmasını bir biçimde önleyerek, bu açığı gideriyorlar.

RuBisCo'nun başarısızlığı evrimi sırasında oksijen düzeylerinin şimdikinden çok daha düşük olmasına bağlanıyor ve öyle bir ortamda karbondioksitle oksijeni karıştırmanın bugünkü kadar önemli bir gaf olmayacağına dikkat çekiliyordu.

Ne var ki geçtiğimiz yıl yapılan bir araştırma RuBisCo enziminin, bırakın aptal olmayı, bir ökelik parıltısı bile taşıdığını ortaya koyuyor. Oksijen ile karbondioksit, enzimlerin güçlükle ayırt edebildikleri, ortak birtakım özelliklere sahip. RuBisCo bifosfat molekülünü yakalayıp bükmek suretiyle, alt maddesinin daha bol olan oksijen molekülü ile değil de, bir CO2 molekülüyle tepkimesi olasılığını en üst düzeye çıkartıyor. Sorun, bükme işleminin RuBisCo'yu son ürünü oluşturma aşamasında zorlamasından kaynaklanıyor.

Enzimin ağır aksak olması da buna bağlanıyor. Cambridge Üniversitesi bitkibilim uzmanlarından Howard Griffiths,"RuBisCo'nun işe yaramaz bir enzim olduğu görüşü tartışılabilir. Enzim olabileceği kadar iyi," diyor.

Sonuç: Bitkilerin RuBisCo'nun etkisizliğinden kaynaklanan boşluğu kapatmak üzere geliştirdikleri yöntemler bu enzimin ne denli kısıtlayıcı bir unsur olduğunu gözler önüne seriyor. Ancak bizzat proteinin geliştirilip geliştirilemeyeceğini zaman gösterecek. Yığınla genetik mühendisi bu konuda çabalayıp duruyor.


Cumhuriyet
Bilim Teknik
31.08.2007

imhotep
12-02-2009, 14:27
Eğitimde yaradılışçılığın tehlikeleri

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin (AKPM) 17 Eylül 2007 tarihli oturumunda "Eğitimde Yaradılışçılığın Tehlikeleri" başlıklı rapor ve ona bağlı karar tasarısı ele alındı. 25 aleyhte ve 3 çekimser oya karşın 48 lehte oyla kabul edilen kararlar çerçevesinde, "akıllı tasarım" gibi çeşitli şekillerde karşımıza çıkan yaradılışçılığın, bilimsel verilere dayanmadığı ve bu nedenle okullarda okutulmasının doğru olmadığı kesin bir dille vurgulandı.

Kararda üye ülke hükümetlerinden, türlerin doğal seçilimle evrim geçirdiği kuramını reddeden yaradılış fikrinin okullarda evrim yasalarıyla birlikte, hatta evrim yasalarının yerine okutulmasına karşı çıkmaları istendi. Ayrıca yaşam bilimlerinin temelinde tartışmasız evrim kuramının yattığı ve bu kuramın yerine bilimsel temele oturmayan başka fikirlerin getirilmesinin insan haklarına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısı yapıldı.

Rapor ve ona bağlı kararda şu noktalara dikkat çekildi:

1. Bu raporun amacı, inancı sorgulamak veya inanca karşı gelmek değildir, çünkü inanç özgürlüğü hakkı buna izin vermez. Amacımız, inancı bilim diye "yutturmaya" yönelik bazı eğilimlere karşı kamuoyunu uyarmaktır. İnancı bilimden ayırmak gerekir. Bunu bir husumet olarak değerlendirmemelidir. Bilim ve inanç bir arada varolmayı öğrenmelidir. Bu bilime ve inanca karşı çıkma sorunu değildir; fakat inancın bilime karşı çıkması kesinlikle engellenmelidir.

2. Bazı insanlar için yaradılışçılık, dini bir inanç olarak, yaşama anlam katar. Ne var ki Parlamenterler Meclisi, eğitim sistemimiz içinde yaradılışçı fikirlerin yayılmasının olası zararlı etkilerinden ve demokrasimiz için sonuçlarından kaygı duymaktadır. Eğer dikkatli olmazsak, yaradılışçılık, Avrupa Konseyi'nin en önemli yükümlülüklerinden biri olan insan haklarına yönelik bir tehdit haline gelebilir.

3. Türlerin doğal seçilim yoluyla evrimini reddeden yaradılışçılık, uzun süre bir Amerikan olgusu olarak görülüyordu. Bugün yaradılışçı fikirler Avrupa'ya sızmaya çalışıyor ve bu fikirlerin yayılması Avrupa Birliği'ne üye pek çok ülkeyi ilgilendiriyor.

4. Günümüzün yaradılışçılarının -Hıristiyan veya Müslüman- başlıca hedefi eğitimdir. Yaradılışçılar fikirlerinin okul bilim müfredatına girmesini istiyorlar. Ancak yaradılışçılık bilimsel bir disiplin olma iddiası taşımamaktadır.

5. Yaradılışçılar, bilginin bazı kısımlarının bilimsel niteliğini sorgularlar ve evrimin yalnızca bir açıklama olduğunu ileri sürerler. Bilim adamlarını, evrim kuramını bilimsel olarak doğrulamak için yeterli miktarda kanıt bulmadıkları gerekçesiyle suçlar. Aksine, kendi ifadelerinin bilimsel olduğunu savunurlar. Bu iddiaların hiçbiri nesnel analizlerle desteklenmemiştir.

6. Doğa, evrim, kökenimiz ve evrendeki konumumuz ile ilgili yerleşik bilgi dağarcığımıza meydan okuyan bir düşünce şekli ile karşı karşıyayız.

7. Çocuklarımızın kafasında inançları ve bilimi nereye oturtacakları konusunda ciddi bir karmaşa riski belirmiştir. "Her şey eşittir" tavrı bir hoşgörü belirtisi gibi görünse de, aslında tehlikelidir.

8. Yaradılışçılığın birbiriyle çelişen pek çok yönü vardır. En sonuncusu olan "akıllı tasarım" fikri, yaradılışçılığın daha rafine edilmiş bir şeklidir. Ancak kurnazca devreye sokulan akıllı tasarım, bilimsel bir yaklaşım olarak sunulduğu için daha büyük bir tehlike oluşturur.

9. Meclis sürekli olarak ve inatla bilimin temel alınması gerektiğini vurguluyor. Bilim sayesinde yaşam ve çalışma koşulları büyük ölçüde düzeltilmiş ve gelişmiştir. Ayrıca bilim ekonomik, teknolojik ve sosyal gelişmelerde de çok büyük bir rol oynamıştır. Evrim kuramı gökten inmiş tanrısal bir bildiri (vahiy) değildir; tümüyle gerçeklere dayanır.

10. Yaradılışçılık, bilimsel bir temele oturtulduğunu iddia eder. Aslında yaradılışçılar fikirlerini savunurken üç yöntemden yararlanır.
° tümüyle dogmatik iddialar
° bilimsel alıntıları çarpıtarak ve genellikle çarpıcı fotoğraflar eşliğinde kullanmak
° az tanınmış ve genellikle bu konularda uzman olmayan bilim adamlarının görüşlerine yer vererek destek sağlamak
Yaradılışçılar bu yöntemlerden yararlanarak bu konuda yeterli bilgiye sahip olmayanların beyinlerine kuşku tohumlarını eker.

11. Evrim yalnızca insanların ve toplumların evrimini ilgilendiren bir konu değildir. Bu kuramı reddetmek toplumun gelişmesinde çok ciddi sonuçlar doğurur. Eğer evrim reddedilseydi AIDS gibi enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele etmek için yapılan tıbbi araştırmalar mümkün olmazdı. Ayrıca evrim mekanizmaları anlaşılmamış olsaydı, biyo çeşitlilik ve iklim değişikliği ile ilgili risklerin farkına varamazdık.

12. Modern dünyamız çok uzun bir tarihe sahiptir. Bu tarihte bilim ve teknolojinin gelişimi çok önemli bir yer tutar. Ancak bazılarının bilimsel yaklaşımı hâlâ tam olarak anlaşılmamıştır. Bu bilgi eksikliği köktendincilik ve aşırı akımların beslendiği bir kaynak haline gelmiştir. Bilimin tümüyle reddi insan haklarına yöneltilmiş en tehlikeli tehditlerden biridir.

13. Evrime ve evrim savunucularına karşı savaş açanlar çoğunlukla aşırı dincilerdir. Bu kişiler aşırı sağ-kanat siyasi akımlarla işbirliği içindedir. Yaradılışçı akımlar gerçek bir siyasi güce sahiptir. Ayrıca pek çok kereler tanık olunduğu üzere, yaradılışçılığı en şiddetli şekilde savunanlar demokrasiyi teokrasiye dönüştürmeye hazırdır.

14. Tek tanrılı dinlerin önde gelen temsilcileri çok daha ılımlı bir yol izlerler. Örneğin Papa Benedict XVI, insanlığın evriminde bilimin rolünü över ve evrim kuramının "varsayımdan öte" olduğunu kabul eder.

15. Temel bilimsel kuram olarak evrim ile ilgili tüm olguların öğretilmesi, toplumumuzun ve demokrasimizin geleceği için çok kritik bir rol oynar. Bu nedenle, evrim kuramı, bilimsel olarak yanlışlanmadığı sürece, başta bilim derslerinin içeriği olmak üzere müfredatta sağlam bir yer edinmelidir. Evrim her yerde karşımıza çıkar. Örneğin antibiyotikleri gerekli gereksiz kullanmak, dirençli bakterilerin oluşmasına zemin hazırlarken, böcek öldürücü ilaçların gereğinden fazla kullanılması böceklerin mutasyon geçirip ilaçlardan etkilenmemesine yol açar.

16. Avrupa Konseyi kültür ve din ile ilgili derslerin öğretilmesinin öneminin bilincindedir. İfade özgürlüğü ve kişisel inanç adına yaradılışçı fikirler kültürel ve dini eğitime ilave olarak okutulabilir. Ancak bunların bilimsel bir saygınlık talebi olamaz.

17. Bilim, aklı sistematik bir yapıya kavuşması için eğitir. Bilim olguların niçin olduğunu değil, nasıl olduğunu açıklar.

18. Yaradılışçıların giderek artan etkisinin nedenleri araştırıldığında, yaradılışçılık ve evrim arasındaki savunmaların entelektüel tartışmaların ötesine geçtiği görülür. Eğer dikkatli olmazsak Avrupa Konseyi'nin önemle üzerinde durduğu değerler, yaradılışçı köktendincilerin tehdidi altına girer. Dolayısıyla Konsey'in parlamenterleri çok geç olmadan önlem almalıdır.

19. Parlamenterler Meclisi, üye ülkelerin eğitim yetkililerini şu konularda dikkatli olmaya çağırıyor:

19.1. Bilime dayalı bilgiyi savunmak ve teşvik etmek

19.2. Nesnel bilimsel bilginin öğretilmesinin yanı sıra, bilimin temelleri, tarihi, epistemolojisi ve yöntemleri konusundaki eğitimi güçlendirmek

19.3. Bilimi daha anlaşılabilir, daha çekici, çağdaş dünyanın gerçeklerine daha yakın bir hale getirmek

19.4. Yaradılışçılığın, evrim kuramı ile eşit düzeyde, bilimsel bir disiplin olarak okutulmasına kararlı bir şekilde karşı çıkmak ve genel olarak yaradılışçı fikirlerin din dışında herhangi bir disiplin içinde sunulmasına izin vermemek

19.5. Okul müfredatında evrimin temel bilimsel kuram olarak okutulmasını teşvik etmek

20. Meclis, Avrupa Konseyi'ne üye 27 ülkenin bilim akademilerinin Haziran 2006 tarihinde evrimin okutulmasına ilişkin deklarasyonu imzalamasını büyük bir memnuniyetle karşılarken, bu deklarasyonu henüz imzalamamış olan bilim akademilerini de imzaya davet ediyor.

TÜRKİYE'DE YARADILIŞÇILIK AKIMI

Başta Türkiye, Fransa, İsviçre Belçika, Polanya, Rusya, İtalya, Yunanistan, İngiltere, Hollanda, İsveç, Almanya, İspanya'dan örneklerin yer aldığı raporda, Lüksemburg'un eski eğitim bakanı olan raportör Anne Brasseur, oylamadan sonraki açıklamasında yaradılışçı fikirlerin Avrupa'da kendisine zemin bulmaya çalıştığına ve bu fikirlerin yayılmasının pek çok Avrupa Konseyi ülkesini etkilediğine dikkat çekti. Hıristiyan yaradılışçılığının yanı sıra artık Müslüman yaradılışçılığının de giderek etkin bir hale geldiğini ileri süren Brasseur, bu alanda Türkiye'de yaradılışçılık fikirlerini yaymaya çalışan Harun Yahya'nın (gerçek adı Adnan Oktar), Fransa, İsviçre Belçika ve İspanya'da da Yaradılış Atlası aracılığı ile propaganda yaptığını ileri sürüyor.

Müslüman ülkelerin içinde resmi olarak laikliği savunan birkaç ülkeden biri olan Türkiye'nin İslami bilimsel yaradılışçılığın beşiği olduğunu iddia eden Brasseur, Türkiye'de ders kitaplarında yaradılış fikirlerinin yer aldığına dikkat çekiyor ve lise öğrencilerinin %75'inin evrim kuramına inanmadığını belirtiyor.

Brasseur Türkiye'de Yaradılışçılık başlığı altında yaptığı açıklamada şu bilgileri veriyor: "Gerçek adı Adnan Oktar olan Harun Yahya (Adnan Hoca olarak bilinir) bu akımın en sembolik isimlerinden biri. 50 yaşlarında olan Harun Yahya, 20 yıldır yaradılış veya din ile ilgili çalışmaları kitap haline getirip, basıyor. Global adlı bir yayınevinin de sahibi olan Harun Yahya, 1991 yılında kısa adı BAV olan bir bilim ve araştırma vakfı kurdu. Kuruluşundan bu yana BAV, Türk eğitim sisteminden evrim ile ilgili tüm ifadelerin ders kitaplarından çıkartılması için sıkı bir şekilde çalışıyor. Ayrıca Türkiye'nin belli başlı yerleşim merkezlerinde yaradılışçılık ile ilgili konferanslar düzenliyor. BAV'ın Amerikan Yaradılış Araştırmaları Enstitüsü (American Institute for Creation Research - ICR) ile yakın ilişkisi olduğu düşünüyorum."

"Harun Yahya'nın en son çalışması, 'Yaradılış Atlası' Aralık 2006 tarihinde piyasaya çıktı. Yedi ciltlik serinin ilki olan 772 sayfalık kitap, özetle Darwin'in evrim kuramını çürütmeyi hedefliyor. Kitabın çıkarttığı sonuç şu: 'Yaradılış bir olgudur' ve 'evrim bir aldatmacadır'. Dahası, yazar kesin bir dille 'Darwinizm ile faşizm ve komünizm gibi ellerine kan bulaşmış ideolojiler arasında bir ilişki vardır ve ben bu ilişkiyi kınıyorum' diyor. 2007 yılının başlarında Yahya bu atlası Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerine dağıtmak için bir saldırı başlattı."

"Yahya'nın bu saldırılarına karşı Türkiye'de bazı hareketler de göze çarpıyor. 1998 yılında Yahya'nın eleştirilerine cevap vermek ve evrime yöneltilen saldırılara karşı kamuoyunu uyarmak için bir komisyon kuruldu. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ve TÜBİTAK da evrim kuramının yanında yer alarak bu karşı akımı önlemenin yollarını arıyor."

YARADILIŞ ATLASI DİĞER AVRUPA ÜLKELERİNDE

FRANSA- 2007 yılının başlarında yaradılışçı Harun Yahya "Atlas of Creation" adlı yaradılış atlasını çok sayıda Fransız okuluna ve araştırma merkezine gönderdi. Tepki olarak Eğitim Bakanı Gilles de Robien, "Bakanlığın belirlediği müfredat ile uyuşmadığı için okullarda okutulamaz" kararı verdi. Paris Üniversitesi IV'den Evrim Biyoloğu Herve Le Guyader , atlası incelemek üzere bakanlık tarafından görevlendirildi. Kitabın daha önceki Anglosakson kökenli yaradılışçı çalışmalardan daha tehlikeli olduğuna karar veren Guyader, "Bu kitap ilgi çekici resimleri ve parlak baskısı ile yetersiz bilgiye sahip kişileri etkileyebilir. Ayrıca kitabın bilimsel içeriği son derece yetersiz" diyor. Atlas ayrıca çok sayıda gazeteciye de gönderildi.
Fransa'daki İslami örgütlerin Yahya'nın atlası ile ilgili görüşleri genellikle evrimin İslam dini ile çelişmediği yönünde. Fransız Müslüman Konseyi adlı kuruluşun başkanı Dalil Boubakeur, "Yahya'nın bu girişimi son derece zararlı. Biz evrimin bilimsel bir olgu olduğunu kabul ediyoruz" diyor. Şubat 2007'de Le Monde'un söyleşi yaptığı sosyolog Malek Chebel ise "İslam hiçbir zaman bilimden korkmamıştır. Atlas Türkiye'deki aşırı sağcılara yakın bir örgütün ürünüdür" diyor.

İSVİÇRE- Mart 2007'de yaradılış atlası, ülkenin Fransızca konuşan bölgesindeki çok sayıda okula gönderildi. Cenevre Kantonu yetkililerinden Georges Schürch , bu kitabın titiz bir incelemeden geçirilmeden okullarda okutulmasının mümkün olmadığını söylüyor. Ayrıca Eğitim Bakanlığı'ndan Jacqueline Horneffer , "Kitap geçerli bilimsel kuramlara yanıt vermiyor ve ayrıca laik ve dini eğitimin ayrılık ilkesine ters düşüyor" diyor.

BELÇİKA- Fransa'dan sonra Mart 2007 tarihinde atlas bu sefer de Belçika'daki okullara gönderildi . Sosyal Gelişme ve Eğitim'den sorumlu bakan Marie Arena şu uyarıda bulundu: "Tüm öğretmenler bu belgelerin yaydığı değerlere karşı uyarılmalı ve bu kitabın öğrencilerin eline ulaşması engellenmeli."

İSPANYA- Fransa'dan bir ay sonra Yahya'nın atlası Barselona Üniversitesi'ndeki biyoloji bölümüne gönderildi.

KARAR BAĞLAYICI MI?
AKPM kararları bağlayıcı değil ama bu hiçbir gücü yok anlamına gelmiyor. Eğer bir ülke AKPM kararlarına ısrarla uymazsa parlamentodan atılabiliyor. Bu durum bir sürü sorunu da beraberinde getirebiliyor. Ülkenin AKPM üyeliği sona ererken, Avrupa Konseyi üyeliği de askıya alınıyor ve söz konusu devlet bu durumda üye olmanın maddi ve siyasi avantajlarını kaybediyor.


Derleyen: Reyhan Oksay

Kaynak: http://assembly.coe.int/documents/adoptedText/ta07/ERES1580.htm
http://assembly.coe.int/documents/WorkingDocs/Docs07/EDOC11375.htm


Cumhuriyet
Bilim Teknik
26.10.2007

imhotep
12-02-2009, 14:38
İnsan: Mükemmel bir fabrika, evrimsel büyük hatalarla dolu


Balıktan modern insana uzanan uzun evrim sürecinde iki ayak üzerinde yürüme, konuşma, düşünme ve kavrama becerilerine kavuşan insanoğlu, bütün bunların karşılığında ağır bir bedel ödüyor. Vücudumuzdaki bazı sistemlerin doğru çalışmaması, bütün bu uzun ve sancılı dönüşümün sonucu. İnsan evrim geçirmesinin bedelini ağır ödüyor. Vücudumuzdaki hatalı sistemler evrimin kanıtı.

İnsanın kusursuz bir tasarım olduğunu iddia eden yaradılışçıları yalanlayan bir dizi hastalık, aslında insanın evrimsel gelişmesinden kaynaklanıyor: İşte bir kısa liste: • Obezite • Kalp hastalıkları • Hemoroit • Uyku apnesi • Hıçkırık • Fıtık -Mitokondriyal hastalıklar

İnsanlarda ölüm nedenlerini sıralarsak, ilk on nedenin dördünün –kalp hastalıkları, diyabet, obezite ve inme- bir çeşit genetik temele dayandığını görürüz Ve bu genetik temel de çok eskilere dayanır. Bu hastalıkların büyük bir kısmının nedeni, aktif bir hayvana uygun olarak geliştirilen bedenin bugün boş bir çuval gibi hareketsiz kalmasıdır.

Balık, muazzam bir değişim sürecinden geçerek, iki ayak üzerinde yürüyebilen, konuşabilen, düşünebilen ve parmaklarını hassas bir şekilde kullanabilen bir memeli haline dönüştü ve ortaya biz insanlar çıktık. Böyle köklü bir değişim geçiren organizmanın, en sonunda kusursuz bir yapıya sahip olması doğal olarak beklenemez. İşte evrim sonucu insan şekline dönüşen balık, bugün ne yazık ki vücuduyla ilgili pek çok sorun ile baş etmek zorunda.

Balıktan insana dönüşüm sürecinde damarlar, sinirler, kaslar eğilip bükülerek şekilden şekle girerek bugünkü şeklini aldı. Bazı sinirlerin izlediği yolu incelediğiniz zaman, organların çevresinde tuhaf halkalar oluşturduğunu, tek bir yöne doğru ilerlerken, beklenmedik bir yerde sona erdiğini fark edip şaşırabilirsiniz.

Dolambaçlı bir yol izleyen kan damarları veya sinirler işte bu uzun ve sancılı dönüşüm sürecinin ürünüdür. Kaldı ki adına evrim dediğimiz bu dönüşüm sürecinin izleri yalnızca bunlar değil; hıçkırık ve fıtık gibi bazı fizyolojik sorunlar, evrimin bize kazandırdığı üstün niteliklere karşılık olarak ödemek zorunda kaldığımız bedellerdir.

İnsan evriminin büyük bir kısmı, bürolarda, televizyon önünde veya tenis kortlarında değil, eski denizlerde, küçük nehirlerde ve savanlarda geçti. Futbol oynamak, hamburger yemek, masa başında 10 saat oturmak veya 80 yaşından uzun yaşamak üzere evrilmediğimizi anlamak için insanın bugünkü haline bakmak yeterli. Sonuçta geçmişteki ve şu anki halimiz arasında gözümüze çarpan derin uyumsuzluklar, bugün hastalık olarak nitelendirdiğimiz bazı sistem arızalarının ana kaynağını oluşturuyor.

Görülüyor ki yakalandığımız hastalıkların tümünün geçmişimizden kaynaklanan bir yönü var. Burada vereceğimiz örnekler, içimizdeki yaşam ağacının bazı dallarının –ilkel insanlardan amfibiklere, balıklara ve en sonunda mikroplara- bugün bizlere kadar nasıl uzandığını gösteriyor. Bu örneklerden her birini, insanoğlunun akıllı bir tasarımın ürünü olmadığının somut bir kanıtı olarak da değerlendirmek mümkün.

I. AVCI-TOPLAYICI GEÇMİŞİMİZ: OBEZİTE, KALP HASTALIKLARI VE HEMOROİTLER

Balık şeklindeyken eski denizlerde ve nehirlerde avının peşinde koşan aktif avcılardık. Daha sonra hem karada hem de suda amfibik olarak yaşadığımız dönemlere sıra geldi. Bunu sürüngen ve memeli olduğumuz dönemler izledi. Bu dönemlerde de böcek ve solucan gibi küçük hayvanları aktif bir şekilde avlayarak yaşamımızı sürdürdük. En son primat olarak ağaç tepelerinde aktif bir şekilde meyve ve yapraklarla beslendik. İlk insanlar aktif avcı-toplayıcılardı. Daha sonra aktif birer çiftçi oldular. Dikkat ederseniz bütün bu evrelerde ortak olan tek özellik “aktif” olmaktı.

İşte bu noktada, modern insanın geçmişiyle hiç ilgisi olmayan, tümüyle farklı bir yaşam tarzını benimsediğini görüyoruz. Çoğumuz günümüzün büyük bir kısmını hareketsiz bir şekilde oturarak veya yatarak geçiriyoruz. Oysa balıktan ilk insana geçiş süreci, bizleri bu hareketsiz yaşam tarzına uyum sağlayacak şekilde hazırlamadı. Sonuçta geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki bu uyumsuzluk modern yaşamda karşılaştığımız pek çok hastalığında kendini gösteriyor.

İnsanlarda ölüm nedenlerini sıralarsak, ilk on nedenin dördünün –kalp hastalıkları, diyabet, obezite ve inme- bir çeşit genetik temele dayandığını görürüz Ve bu genetik temel de çok eskilere dayanır. Bu hastalıkların büyük bir kısmının nedeni, aktif bir hayvana uygun olarak geliştirilen bedenin bugün boş bir çuval gibi hareketsiz kalmasıdır.

1962 yılında antropolog James Neel bu görüşü yediğimiz yiyecekler açısından ele aldı. Neel, bugün “Tutumlu genotip” olarak bilinen bu varsayımı şöyle açıklıyor: “ Bizim insan atalarımızın yaşamı bolluk-kıtlık (boom-bust) ekonomisi üzerine kuruluydu. Avcı-toplayıcı insanların yaşadığı tarihlerde avın çok bol olduğu dönemleri kıt dönemleri izliyordu” . Neel bu bolluk ve kıtlık döngüsünün, insanların genlerinde izler bıraktığını ileri sürüyordu. Başka bir deyişle Neel, atalarımızın vücutlarında bolluk zamanında depoladıkları kaynakları, kıtlık zamanında tükettiklerini varsayıyordu. Bu bağlamda yağ depolanması çok yararlıydı. Bu paylaşım bolluk-kıtlık ekonomilerinde yarar sağlarken, ne yazık ki her an yiyecek bulma şansına sahip olan modern insana zarar veriyor. Obezite ve aşırı şişmanlığın beraberinde getirdiği hastalıklar –yaşa bağlı şeker, yüksek tansiyon ve kalp hastalıkları- günümüzün yaygın hastalıkları arasında. Tutumlu genotip varsayımı ayrıca yağlı gıdaları niçin sevdiğimizi de açıklıyor.

Modern insanın hareketsiz yaşam tarzı başka şekillerde de bizlere zarar veriyor, çünkü insanın kan dolaşım sistemi ilk başta daha aktif hayvanlar için evrilmişti. Kalbimiz kanı pompalar; kan atardamarlar yoluyla organlara gider; toplardamarlar yoluyla kalbe geri döner. Atardamarlar pompaya daha yakın olduğu için bunların içindeki kan basıncı, toplardamarlarınkinden daha fazladır. Bu da, bacaklarımızdan gelen kanın kalbe dönmesi sırasında sorun yaratır. Bacaklardan gelen kan kalbe dönerken “yokuş çıkmak” zorunda kalır. Eğer kanın basıncı çok düşükse yukarıya çıkamaz. Sonuçta kan, yukarı doğru yol alabilmek için iki yöntemden yararlanır. İlki, kanın yukarı çıkmasına izin veren, ancak geri kaçmasını engelleyen küçük supaplardır. İkincisi bacaklardaki kaslardır. Yürüyüş sırasında biz bu kasları kasarız ve bu kasılma kanın yukarı doğru tırmanmasını kolaylaştırır.

Bu sistem, bacaklarını yürümek, koşmak ve zıplamak için kullanan aktif hayvanlarda sorun çıkartmadan çalışır; ancak hareketsiz oturan kişilerde ayrı performansı göstermez. Eğer bacaklar az kullanılırsa, kanı toplardamarlara gönderemez; kanın toplardamarlarda havuzlanmasına ve varislerin oluşmasına yol açar. Toplardamarlar giderek genişler, şişer ve ağrılara yol açar.

Ayrıca toplardamarların çalışma düzeni, zamanının büyük bir kısmını oturarak geçiren kamyon şoförleri gibi meslek sahiplerinde de sorun yaratır. Uzun oturmalar sonucu kan rektum bölgesinde ve o bölgedeki toplardamarlarda birikim yapar. Hemoroit denilen bu hastalık, hareketsiz yaşamın modern insana ödettiği bir başka bedeldir.

II. PRİMAT GEÇMİŞİMİZ: KONUŞMANIN BEDELİ YÜKSEK

Konuşma becerisine kavuşmak insana pahalıya mal oluyor. Konuşabilen insan bunun karşılığında uyku apnesi gibi sorunlarla baş etmek zorunda kalıyor.
İnsanlar dil, gırtlak ve boğazın arkasındaki hareketleri kontrol altında tutarak konuşur. Bütün bunlar görece olarak basit modifikasyonlardır. İnsan gırtlağı solungaç kemeri kıkırdağından evrilmiştir. Gırtlağın arkası, açılır-kapanır esnek duvarlara sahiptir. İnsanlar dili hareket ettirerek, ağzın şeklini değiştirerek ve bu duvarların esnekliğini kontrol eden kasları kasarak ses çıkartır.

Uyku apnesi konuşabilme yeteneğini kazanmanın karşılığında insanın baş etmek zorunda kaldığı bir sistem arızasıdır. Uyku sırasında boğaz kasları gevşer. Pek çok insanda bu sorun yaratmaz. Ancak bazılarında havanın geçtiği pasaj çöker ve sonuçta insan göreceli olarak uzun süre soluksuz kalır. Bu, özellikle kalp hastalığı olanlarda tehlike yaratır. Bize konuşma becerisini kazandıran esnek boğaz yapısı, hava geçidinin kapanma riskini de beraberinde getirmiştir.

Bu tasarımın bize ödettiği bir diğer bedel de boğulma riskidir. Ağzımız bir yandan soluk aldığımız nefes borusuna, diğer yandan da yemek borusuna açılır. Dolayısıyla aynı geçidi kullanarak yediklerimizi yutarız, soluk alırız ve konuşuruz. Bu üç fonksiyon bazen birbirine karışarak sorun yaratır. Örneğin bir parça yiyeceğin soluk borusuna kaçması boğulma riskini doğurur.

III. KURBAĞA GEÇMİŞİMİZ: HIÇKIRIK

Hıçkırığın kökleri kurbağa (iribaşlar) ve balıklarla paylaştığımız geçmişimizden kaynaklanır. Hıçkırık konusunda tek tesellimiz bu sorunun diğer memelilerde de sıkça görülmesidir. Kedilerin beyin kökündeki küçük bir doku parçasına, elektrik impulsu gönderildiği zaman hıçkırmaya başlar. Beyin sapındaki bu bölgenin hıçkırık dediğimiz karmaşık refleksi kontrol eden merkez olduğu düşünülüyor.

Hıçkırık refleksi, diyafram, boyun ve boğazdaki kaslarla ilgilidir. Soluk almayı kontrol eden bir veya iki ana sinirdeki spazm bu kasların kasılmasına neden olur. Kasılma sonucu içeri giren havanın keskinleşince yaklaşık 35 milisaniye sonra boğazın arkasındaki bir doku kapağı (glottis), hava girişinin üstünü kapatır. Hızla alınan bu soluğu, boğaz tüpün kısa süreli kapanması izler ve sonuçta ortaya “hıçk” sesi çıkar. Ancak hıçkırık bir kerede bitmez. Hıçkırığı kesmek için karbon dioksit solumak (kesekâğıdı içine solumak), diyaframı germek (derin bir soluk alıp tutarak) yararlıdır. Ne var ki patalojik boyuta ulaşan hıçkırıklarda bu yöntemler işe yaramaz.

Hıçkırık da geçmişimizden bize kalan bir mirastır. Bu rahatsızlık iki etmenden kaynaklanır. Birincisi sinirlerdeki spazma neyin yol açtığı ile ilgilidir. İkincisi ise glottis’in aniden kapanmasını neyin tetiklediğidir. Sinir spazmı balık geçmişimizden kaynaklanırken, hıçkırık kurbağa gibi başka hayvanlarla paylaştığımız geçmişimizin bir ürünüdür.

Soluk alıp vermeği kontrol eden sinirler beyin kökünden çıkar. Bu düzen balıklarda sorunsuz çalışır, çünkü balıklarda bu sinirin beyin kökünden çok uzaklara gitmesine gerek kalmaz. Ancak memelilerde soluk alıp verme göğüs duvarındaki kaslar ve diyafram tarafından kontrol edilir. İnsanlarda diyaframı kontrol eden sinirler beyin kökünden, boynumuza yakın bir bölgeden çıkar.
Bu sinirler göğüs boşluğunu kat ederek diyaframa ulaşır. Sinirin böyle dolambaçlı bir yol izlemesi sorunları da beraberinde getirir. Daha rasyonel bir çözüm bu sinirin boyundan değil, diyaframın yakınlarındaki bir bölgeden çıkmasıdır. Bu koşullarda sinirlerden birinin yolu üzerinde bir sorun olduğu zaman işlevlerini yapamazlar ve spazm meydana gelir.

Hıçkırığın meydana gelmesi ise amfibik atalarımızdan bize kalan bir mirastır. Ancak bu herhangi bir amfibik değil, iribaşlardır. Çünkü iribaşlar soluk almak için hem akciğerlerini hem de solungaçlarını kullanır. Bunlar soluk alırken suyun akciğerlerine girmesini istemediklerinden glottis’leri otomatik olarak kapanır. Bizde glottis’in ani kapanıp “hıck” sesini çıkartmamızın nedeni buna dayanır.

IV. BALIK GEÇMİŞİMİZ: FITIK

Fıtık olma riski , özellikle kasık bölgesinde olanlar, balık vücudunun memeliye dönüşmesinin bir sonucudur. Balıklarda yumurtalıklar göğüste, kalbe yakın bir bölgede yer alır. Oysa insanlarda üreme organları kalbe yakın olsaydı, bebek sahibi olma şansımız sıfırlanırdı.

İnsanlarda erkekler yaşamları boyunca sperm üretir. Bunların üç ay boyunca hayatta kalabilmeleri için hep aynı sıcaklıkta kalmaları gerekir. Erkek memelilerde bu sıcaklığı belirli bir düzeyde tutabilmek için skrotum (erbezi torbası) denilen özel bir kontrol mekanizması vardır. Bu mekanizma soğuğa maruz kalınca kasılarak küçülür, sıcakta genişler. Böylece spermler kontrollü bir sıcaklıkta muhafaza edilir.

Ancak bu mekanizmanın varlığı spermin dışarı çıkarken çok dolambaçlı bir yol izlemesine yol açar. Bu absürd rotanın nedeni gelişimsel ve evrimsel geçmişimizdir. İnsan yumurtalıkları gelişme evresinde balıklarda olduğu gibi karaciğerin çevresinde yer alıyordu. Evrim süreci içerisinde bunlar dişilerde aşağı inerek rahim ve fallup tüpleri yakınlarına yerleşti. Böylece yumurtanın döllenmek için çok uzağa gitmesine gerek kalmadı. Erkeklerde ise üreme organları dişilere göre daha da aşağılara indi.

Üreme organlarının aşağı inişi, özellikle erkeklerde, vücut duvarında zayıf bir nokta yarattı. Bu noktalarda kasık yırtıklarının oluşma riski oluştu. Bazı kasık fıtıkları doğuştandır. Bazıları ise sonradan, karın kaslarının aşırı kasılmasıyla, bağırsakların vücut duvarına baskı yapması sonucu ve vücut duvarındaki zayıf noktadan dışarı kaçmasıyla oluşur. Dişilerin vücutlarının bu bölgesi, erkeklerinkinden daha sağlamdır. Bu olumlu bir özelliktir; çünkü hamilelik sırasında dişinin vücudunun karşı karşıya kaldığı basınç, tamiri imkânsız fıtıklara yol açabilirdi.

V: MİTOKONDRİYANIN BAKTERİYEL MİRASI

Mitokondriya vücudumuzdaki tüm hücrelerin içinde bulunur ve bunların çok sayıda işlevi vardır. En önemli işlevi oksijeni ve şekeri, hücrenin içinde kullanacağımız bir enerji haline dönüştürmesidir. Diğer işlevlerinin arasında toksinlerin karaciğerde metabolize etmek ve hücre fonksiyonlarının değişik kısımlarını düzene sokmaktır. Ancak işler yolunda gitmediği zamanlarda insanların aklına mitokondriya gelir.

Ne yazık ki mitokondriyanın yol açtığı hastalık listesi buraya sığmayacak kadar uzun ve karmaşıktır. Oksijenin tüketildiği kimyasal reaksiyonlarda bir sorun oluşursa, enerji üretimi durur. Bu bozukluk tek bir doku ile sınırlı kalabilirken –örneğin gözler- vücuttaki tüm sistemleri etkileyebilir. Hasarın büyüklüğüne ve yerine bağlı olarak halsizlikten ölüme kadar uzanan çok geniş bir spektrum etki altında kalabilir.Hayatta kalmak için yararlandığımız pek çok süreç mitokondriyamızın geçmişini yansıtır. Şeker ve oksijeni yararlanılabilir enerji ve karbon dioksit şekline dönüştüren kimyasal olayların zincirleme reaksiyonu, milyarlarca yıl önce meydana gelmişti ve bunların bazı versiyonları hâlâ birtakım mikroplarda görülüyor. Mitokondriya işte bu bakteriyel geçmişi içinde barındırıyor. Bakteriye benzer genetik yapısı ve hücresel mikro-yapısı ile bir milyar yıl önce serbest yaşayan mikroplardan oluştuğu düşünülüyor. Aslında mitokondriyamızın enerji üreten tüm mekanizması bu eski bakterilerden birinde başlamıştı.

Bu bakteriyel geçmiş mitokondriyal hastalıkların incelenmesinde çok büyük yarar sağlar, çünkü insan hücreleri üzerinde yapamadığımız pek çok deneyi bakteriler üzerinde gerçekleştirebiliriz. Bu konuda en can alıcı çalışmalar İtalya ve Almanya’da çocuk ölümlerine yol açan “Kardiyoensefalomiyopati” adı verilen bir hastalık üzerinde yapıldı. Bu hastalık mitokondriyanın normal metabolik işlevini engelleyen genetik bir değişiklikten kaynaklanır. Hastalık üzerinde araştırma yapan bilim adamları, genleri ve kimyasal yolları mitokondriyaya benzeyen hastalık mikrobunu incelediler. Çalışmanın sonucunda hastada görülen değişikliğin benzerini bakterinin genlerinde gerçekleştirdiler. Mitokondriyanın geçmişini bildikleri için bu verilerden büyük yarar sağladılar.

Buna benzer çalışmalar 2002 ve 2006 yılında Nobel Ödülü’ne layık görüldü. C.elegans adı verilen küçük kurtçuğun, mayanın, sineğin üzerinde sürdürülen bu çalışmalar hücrelerin temel biyolojisini anlamamıza yardımcı oldu. Sonuçta vücudumuzun nasıl çalıştığını, pek çok hastalığın nedenlerini ve uzun yaşamın yollarını mitokondriyaya benzer organizmalardan öğrenmiş olduk.

Derleyen: Reyhan Oksay

Kaynak: University of Chicago Magazine, Ocak-Şubat 2008


Cumhuriyet
Bilim Teknik
04.04.2008

imhotep
12-02-2009, 14:58
EVRİM KURAMINDAN GÜNCEL YANSIMALAR

Biyolojide yaratılış, Jeolojide dünya düz, astronomide astroloji, kimyada da simya mı okutulmalı!...

"Sağduyu ve akıl için ana tavır, şüphe etmektir" Evrim teorisi, bir fikirler bütünü olup bu gezegendeki yaşamın tarihini anlama ve açıklama yollarını arar. Evrime inanmayanların pek çoğu bu fikri dinsel inançlarına ters düştüğü için reddeder. Hıristiyan, Müslüman ve bazen Musevi kökten dincilerin pek çoğu kutsal metinlere bağlı kalarak itirazlarda bulunurlar.

Kimi dinsel gruplar yerin ve tüm evrenin çok eski yaşını kabul ederler. Tüm bu dinsel evrim inanç çeşitliliği arasında "yaratılış bilimi" ve son olarak ta "bilinçli (akıllı) tasarım" gibi akımları da sayabiliriz. Son zamanlarda yurdumuzda yaygın olarak gündeme gelen 'akıllı tasarım' görüşünü ileri sürenler, bunu dinsel değil de, bilimsel olarak tanımlasa da, "tasarımcı" maddesel değil bir doğaüstü kimlik olarak algılanmaktadır.
Evrim, bir gerçek mi ya da bir teorem midir? Başlangıçtaki hipotez, 'tüm türlerin türeyişi ortak atalardan modifikasyonla olmuştur' şeklindeydi. Bu görüş yaklaşık son 150 yıldır çok sayıdaki kanıtla desteklenmiştir; tüm karşı koymalara başarı ile direnmiştir ve böylece teori bir gerçeğe dönüşmüştür.

Ali Nihat Bozcuk (*)

Evrim teorisi, bir fikirler bütünü olup bu gezegendeki yaşamın tarihini anlama ve açıklama yollarını arar. Evrime inanmayanların pek çoğu bu fikri dinsel inançlarına ters düştüğü için reddeder. Hıristiyan, Müslüman ve bazen Musevi kökten dincilerin pek çoğu kutsal metinlere bağlı kalarak itirazlarda bulunurlar. Bilindiği üzere İncili yorumlarken (özellikle genesis'in ilk bölümlerini) cennetin, yerin, bitkiler, hayvanlar ve insanların 6 günde yaratıldığı yorumu ile evrim bilimi birbiri ile uyuşmaz (1).

Ne ilginçtir ki birçok koyu dindar insan da evrimin doğal bir mekanizma olarak yaratılışın ilerlemesi için tanrı tarafından var edildiğine inanır.

Aynı şekilde, kimi din adamları evrim gerçeğini benimsediklerini açıklamışlardır. Örneğin, Papa John Paul II 1996'da evrimin geçerliğini kastederek Katolik kilisenin teolojik doktrini ile evrim arasında çatışma olmadığını vurgulamıştır. Papanın bu mektubu tanınmış bir uluslararası bilim dergisinde yayımlandı.

Yaratılışçı inançta olanların görüşleri de birbirine uymaz. Kimisi yerkürenin ve evrenin yaşının genç olduğuna (10.000 yıldan daha küçük), ve özel yaratılış'a inanırlar. Buna göre özetle, yaşayan veya ortadan kalkmış her tür ayrı ayrı tanrı tarafından yaratılmıştır. (Hazreti Nuh'la birlikte anılan tufan ve gemisine alınan her canlı türünün birer çifti, bu inanışın en önemli kanıtı olarak değerlendirilir).

Bu temele dayanılırsa, yalnız biyolojik evrimi değil, jeoloji'yi ve fiziği de (radyoaktif yaş saptanması ve yerin yaşına ait astronomik kanıtlar dahil) reddetmiş olurlar.

Kimi dinsel gruplar yerin ve tüm evrenin çok eski yaşını kabul ederler. Tüm bu dinsel evrim inanç çeşitliliği arasında "yaratılış bilimi" ve son olarak da "bilinçli (akıllı) tasarım" gibi akımları da sayabiliriz. Son zamanlarda yurdumuzda yaygın olarak gündeme gelmiş olan 'akıllı tasarım' görüşünü ileri sürenler bunu dinsel değil de, bilimsel olarak tanımlasa da, "tasarımcı" maddesel değil bir doğaüstü kimlik olarak algılanmaktadır. (Ayrıntıları bu yazının dışında ele alınması gereken bir konudur).

ABD' nin Kansas senatosunda 2003' te kabul edilen bir yasa ile okulların yaşamın kökeni ve çeşitliliğini destekleyen bilimsel kanıtlarını nesnel olarak, dinle ilişkisiz, doğal ve filozofik ikilemden uzak olarak verilmesini zorunlu kılıyor.

HİPOTEZ, GERÇEK VE TEORİ

Bilimsel araştırma, hipotezleri deneysel ve gözlemsel verilere dayanarak test etme yollarına sahip olmayı gerektirir. Bilimsel hipotezin (önerme, varsayım) en önemli niteliği, ilke olarak test edilebilir olmasıdır. Doğal olanlar hakkında dinin evrimsel mekanistik açıklamalar sağlamadığını bilmek yanında, bilim de doğal olay olmayan sorulara yanıt bulamaz.

Bilim, neyin güzel ya da çirkin, iyi yada kötü, ahlaki ya da ahlak dışı olduğunu bize söylemez. Bilim aynı zamanda yaşamın anlamını, doğaüstü yaratıklar bulunup bulunmadığını bize söylemez.

Bilim insanları, özel yaratılış'a ait bazı iddiaları test edip yanlışları ortaya çıkarabilir; örneğin dünya çapında bir tufan olup olmadığını ya da yerkürenin ve tüm organizmaların ortaya çıkışının 10.000 yıldan daha genç olup olmadığını kanıtlayabilir.

Fakat tanrının varlığı ya da her şeyi yarattığı hakkındaki bir hipotezi test edemez.

"Gerçek" basit olarak bir hipotezin yeterli kanıtlarla desteklenerek onun doğru olduğuna güven duymamızı sağladığı aşamadır. DNA'nın kalıtsal madde olduğu 1944'ten önce bir hipotezdi. Şimdi eldeki kanıtlarla bir gerçek olarak kabul edilir.

Oxford İngilizce sözlüğüne göre bir "teori"nin tanımı:

"Bir grup fikirleri ya da olayları açıklamak ya da bunlar hakkında yorum yapmak için ileri sürülen fikirler ve ifadelerin şeması ya da sistemidir. Neyin genel yasalar ve ilkeler olarak bilindiğinin ifadesi yada herhangi bilinen veya gözlenen bir şeyin sebepleridir".

Atom teorisi, kuantum teorisi ya da levha tektoniği teorisi yalnızca birer spekülasyon ya da düşünceler olmayıp, fakat güçlü fikirlerdir ve çok çeşitli olayları açıklar. Biyoloji'de teoriler vardır; bunlar arasında kromozom teorisi gibi evrim teorisi de kesinlikle en önemli olanlarıdır.

O zaman evrim, bir gerçek mi ya da bir teorem midir?

Bu tanımlamalar ışığında evrim bir bilimsel gerçektir.

Başlangıçtaki hipotez, 'tüm türlerin türeyişi ortak atalardan modifikasyonla olmuştur' şeklindeydi.

Bu görüş yaklaşık son 150 yıldır çok sayıdaki kanıtla desteklenmiştir; tüm karşı koymalara başarı ile direnmiştir ve böylece bir gerçeğe dönüşmüştür.
Ancak, bu evrimsel değişim tarihi, evrimsel teori ile birlikte organizmaların ugradığı çeşitli değişimleri açıklayan birçok kavramla yorumlanır (mutasyon, seçilim, genetik sürüklenme, genomik, gelişimsel baskılar, ekosistem, vb.).
Ünlü bilim dergisi SCIENCE 2005 yılının en önemli 10 bilim olayı arasında birinci sıraya "evrimin mekanizması bulundu" konusunu koymuştur.

Genomların insan, şempanze ve Drosophila'da (sirke sineği) açıklanması ile DNA'daki nükleotid sıralanması ve genler karşılaştırılınca moleküler genetik veriler evrime ışık tutuyor. Darwin teorisini kuvvetle destekliyor.

İnsan sağlığı açısından bu bulgular insanların AIDS, koroner kalp hastalığı, kronik viral sarılık gibi hastalıklara yatkın olurken şempanzelerin yatkın olmaması konusunda önemli genetik bilgilere erişmemize yol açabilecektir. Böylece Darwin tarafından ortaya atılan doğal seçilim teorisinin giderek genetik mekanizması daha netlik kazanıyor, teori gücüne güç katmaya devam ediyor.

YARATILIŞ VE EVRİME EŞİT ZAMAN MI?

Biyolojik çeşitlilik ve canlıların karakteristik özellikleri için ileri sürülen yaratılışçı açıklamalar bilimsel yöntemle uyuşamadığından yaratılışcı görüş ile evrimsel teoriye eğitimde eşit zaman verilmeli midir?

Nasıl ki bugün kimya derslerinde öğretmenler simyayı öğretmiyorlarsa, yerbilimi derslerinde yerkürenin düz (tepsi biçimli) olduğuna dair eski kaydı hiç zikretmiyorsa, biyoloji disiplini içinde de evrim dersini anlatırken de dinsel görüşlere eşit ağırlık verilmemelidir. Bu konular "din kültürü ve ahlak bilgisi" dersinde anlatılmalıdır.

Günlük yaşamda, bilim insanları olarak doğal olanı (doğaüstü olanı değil) üzerimize alırız ve ona bağlı açıklamalar yaparız. Bilimsel açıklamalara bağlıyız, çünkü bilim kudretini ispatlamıştır ve bilim ilerlemeye, işlemeye devam ediyor (1).

İKİ HABERİN YORUMU

Şimdi yeri gelmişken basından iki haberi anımsayalım: "Mersin'de bir mahalle imamının şikâyeti üzerine derste "evrim kuramı" anlattıkları gerekçesiyle sürgün edilen beş öğretmen" (Cumhuriyet 29 Ocak 2005) söz konusu ediliyordu.

Daha önce de Ankara'da öğrencilerine Darwin ve evrim konularını anlattığı için soruşturma geçiren öğretmen haberlerini basında okumuştuk. İlgililer tarafından evrim dersi ile öğrencilerin beyinlerinde tahribat yapıldığı iddia edilmiştir.

Evrim ve eğitim sistemimiz arasındaki bağnazlıkların yol açtığı çatışma bu kadar değil: "Ders kitabı yerine hazırladığı notları okutan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin öğrencilere yönelttiği sorular laik eğitimi yok sayıyor" (Cumhuriyet 5 Şubat 2006).

Haberde öğretmenin "evrenin varoluşu", "Kuran'da ilk insanın/insanların yaratılışı" v.b. soruları sorarak, cevapları da kendisinin şeriata uygun tarzda öğrettiği anlaşılıyor. Nitekim daha sonra (12 Şubat 2006) "Milli Eğitim Bakanlığı'nın harekete geçerek şeriat sorununa soruşturma başlattığı" haberini okuyoruz.

Başka bir gazete haberinde (10 Şubat 2006) "İstanbul'daki Bahçelievler ve Zeytinburnu öğretmenevlerinde birer mescit bulunmasına karşın kütüphane olmamasından"; ayrıca Zeytinburnu Öğretmenevi'nde her odanın duvarında asılı bulunan seccade ve tespihten" söz ediliyor. Aynı yazıda "öğretmenevlerinin; kültürel, sanatsal ve bilimsel etkinliklerle öğretmenlerin dinlenebileceği kurumlar olması gerekirken, tarikatların örgütlendiği, bilimsel ve edebi içerikli yayınlar yerine ırkçı ve dinci yayınların bulunduğu kurumlar haline dönüştüğü" kaydediliyor.

BİYOLOJİ KİTAPLARINDA YARATILIŞ VE EVRİM

Yurdumuzda yaratılış görüşünün biyoloji müfredatına ve ders kitaplarına girişi 1985 yılına rastlamaktadır. 1962, 1968, ve 1982 yılında basılan biyoloji kitapları evrim konusunu genelde bilimsel ölçütler içinde vermiştir.


Ancak 1985'ten 1998 yılına kadarki dönemde ise yaratılış görüşü evrim kuramına bir alternatif olarak sunulmaktadır. 1995 yılındaki hariç tutulursa (yaratılış görüşü yer almaz) 1985, 1992 ve 1998'de basılanlar, evrim kuramının eleştirisine ayrı bir başlık altında yer verirken, yaratılış görüşü eleştirilmemiştir. 2000 ve 2003 yıllarının kitaplarında yaratılış görüşü eleştirilerek sunulmuştur.

2004 yılında basılan ve öğrencilere bedava dağıtılan Fen Bilgisi 8. sınıf kitabında evrim teorisi ile ilgili bilgiler dengesiz olarak verilirken bu teorinin adı kullanılmamış, yalnızca üç kez "evrim" sözcüğü kullanılmıştır.

Lise 3. sınıf biyoloji kitabında ise, önce "Yaratılış Görüşü" anlatılmıştır: "Tüm canlı ve cansız varlıklar Tanrı tarafından yaratılmıştır. Evrendeki her bir varlık bir amaca yönelik olarak yaratılmıştır. Bu amacı belirleyen de Tanrı'nın kendisidir" denerek daha sonra yer alan "canlıların evrimi" ile ilgili görüşler zayıf düşürülmüştür. Net olmayan ve zayıflatılmış ifadeler kullanılmıştır.

Bu noktada Charles Darwin'in torunu Matthew Chapman'ın dedesi ile ilgili olarak söylediklerini hatırlayalım (Hürriyet Pazar, 25 Aralık 2005, s:10): "Kökten dinci Hıristiyan Amerikalılar, Darwin'i maddecilikle suçluyor...

İddiaları doğru olsa bile, bilim adamının doğayla ilgili gerçekleri saklaması beklenebilir mi? Gerçek sonunda ortaya çıkar. Bilimsel verilerle dinsel veriler gittikçe birbirinden uzak noktaya sürükleniyor. Dinle bilimi çatıştırmak doğru değil, 11 Eylül'e bakın. Din hep iyiyi temsil etmez. O uçakları düşürenler, ödülün cennet olacağına inanmasa bu işi yapar mıydı?"

ÜNİVERSİTELERİMİZDE EVRİM DERSLERİ

Bilime ve dolayısıyla evrim teorisine karşı çıkanlar, yalnızca ilköğretim ve lise düzeyinde kalmıyor, doğal olarak bu üniversitelerde de yer yer kendini gösteriyor. Öncelikle, üniversitelere yeni gelen öğrenciler (genellikle) bu eğitim sistemi içinde bilgisiz, düşünce olarak bağnazlaşmış ve evrime tepkili olarak yetiştirilmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Bunun yanında, üniversiteler son çeyrek yüzyıldır hızla çoğalınca, evrim gibi üst düzeyli sentez gerektiren bir dersi verebilecek öğretim üyesi sayısı yetersiz olduğundan, eğitsel anlamda evrim bilimi desteksiz kalmıştır.
Üniversitelerimizin bazılarında eski metin, risale ve tarikat görüşlerinden yararlanarak evrim dersleri verildi. Bu dersi veren çağdışı zihniyetle yaklaşık 20 yıldır ya ciddi bir denetleme yapılmadı, ya da yapıldı ise etkisini göstermedi.

Yalnızca 2005 yılında, evrim dersini yazdığı çağdışı kitabından okutan bir öğretim üyesi hakkında Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının inceleme başlattığını duyduk. Kimi TV programlarında belgesel çevirilerinin yanlış-yönlendirici- olarak yapıldığı ve böylece halkımızı yanıltarak sunulduğunu izliyoruz.

Uyduruk ve meslek dışı kimi sözde- uzmanların evrim konusu hakkında açık oturumlarda saatlerce konuşturulduğunu, konuyu bilmeyen ve çoğu eğitilmemiş halkımıza yanlış ve saptırılmış bilgiler verdiğini, yalnızca evrim teorisinin kimi eksik kanıtlarını, bilir-bilmez üslupla anlattıklarına ne yazık ki hep birlikte tanık oluyoruz.

KİMİ TÜRK-İSLAM DÜŞÜNÜRLERİNDE EVRİM YAKLAŞIMI

Bilimin karşısına dinimizi çıkarmak amaç olamaz, olmamalı. Öyleyse, bilimin gözlem ve deney sonuçlarını (bulgularını) ele alıp incelemeye ve öğretmeye hangi saikle karşı çıkılıyor?

Bunun iyice anlaşılması gerekir. Bir doğal bilim olan fiziğin, kimyanın, yer bilimlerinin, astronominin kurallarını, bulgularını, teorilerini kabul edip biyolojininkini (siyasamıza aykırıdır diye) kabul etmemek bir çelişki değilmidir?
Bilimsel yöntemle araştırılıp sınanan, gözlem ve deneylere dayanan ve onlarla desteklenen bir teori, başka başka soruları da açıklamaya katkıda bulunuyorsa, tüm biyoloji dünyasında evrim teorisi kabul görüyorsa biyolojinin eksensel bir teorisi olarak neden "doğal seçilim teorisi"ni biz de kabul etmeyelim?

Biz tüm dünyadaki çağdaş bilimin gittiği yöne uygun şekilde yeni moleküler genetik bulgularla desteklendikçe giderek güçlenen evrim teorisine neden güvenmeyelim?

Bu işin içinde başka şeyler var gibi görünüyor. ABD'de son zamanlarda ortaya atılmış olan yaratılışçılık (creation science) ve devamı olan akıllı tasarım (intelligent design) akımı Hıristiyan dinci radikallerin geliştirdiği ve yatırım yaptığı akımlardır.

Biz bu akımlara kanıp onların savunucusu, ya da yardakçısı olacağımıza kendi geçmişimizde iz bırakan (ancak çoğu deneye dayanmayan ve kimi gözleme dayalı) Türk ve İslam düşünürlerinin evrim için söylediklerine baksak ve bugünkü bilimsel görüşle karşılaştırıp varsa artılarını ve eksilerini anlamaya çalışsak daha isabetli olmaz mı?

Bunlar arasında Nazzam (ölümü 835 veya 845), ve Cahız(776-869)'dan başlayarak İbn-i Miskeveyh (970-1035), İbn-i Sina(980-1037), Mevlana(1207-1273), İbn-i Haldun(1332-1406), Kınalızade Ali Efendi(1510-1572) ve Erzurumlu İbrahim Hakkı(1703-1772)'ye kadar birçok ismi sayabiliriz.

Bu Türk ve İslam düşünürlerin her birisi değişik görüşlere sahip olsa da, büyük canlı grupları (alem) arasındaki evrimsel geçiş formlarını merak etmişler ve bazıları bu ara türleri vermişlerdir. Örneğin, madenler aleminden bitkiler alemine geçişte mercanlar, bitkiler aleminden hayvanlar alemine geçişte hurma ağacı, hayvanlar aleminden insanlar alemine geçişte maymun ara tür olarak kaydedilmiştir. Cahız ve Mevlana'ya göre maymunun bizzat insana dönüşümü söz konusudur. Mevlana özümleme yoluyla evrim fikrini işlemiştir(2).

Dünyayı bilimden ve teknolojiden aldığı güçle yönetmeye kalkan ABD'nin ve onun Tanrı tarafında görevlendirildiğini iddia eden evangelist görüşteki Başkanının, bilim dışı Hıristiyan öğretilerini geri kalmış ülkelere ihraç etmesi eylemi sürüyor. "Haçlı seferi" diyerek uygarlıkların çatışmasını savunan bir liderin çağdaş, laik ve bilimi temel alarak kurulmuş Gazi Mustafa Kemal'in Türkiye'sine dinsel öğreti ihracı ve bunun boy sürmesi akılla bağdaşır mı?

ÖĞRENCİ ANKETİ SONUÇLARI

2005'te yapılan bir araştırmadan çıkan sonuç dikkat çekicidir: Öğrencilerin okullarına göre, insanın doğadaki (canlılar dünyasındaki) yerine ilişkin görüşleri karşılaştırıldığında çok çarpıcı bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Ankara Kurtuluş'ta okuyan öğrencilerin %66.7'si insanı diğer canlılarla birlikte (memeli ve primatlar) sınıflandırırken, Mamak'taki öğrencilerde bu oran %29.2'de kalmaktadır" (bunlardan ilki bugünkü sınıflandırma-biyoloji- biliminin saptamasıdır).

Öğrenciler, ilköğretimdeki kimi derslerden yada aile ve çevresinden bu konuyu öğrenmiş olmalıdırlar; ancak, Lise 3. sınıf Biyoloji'de ÖSS sınav hazırlığı, konunun müfredatın sonunda olması vb. nedenlerle öğrenciler bu konuları okumadıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca kimi kültürel farklar, okullardaki öğretmenlerin genel eğilimleri vb nedenlerle iki semt arasında önemli farklar ortaya çıkmış olabilir. Özetle ve genel olarak Mamak'taki çocuklar yaratılış görüşüne uygun cevaplar vermişlerdir. Bu araştırma sonuçlarından çıkarılan sonuç şu olmaktadır: "Eğitimin değişen ideolojik işlevlerini belirleyen unsur, ülkenin içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik koşullar ile iktidar sahiplerinin hedefleridir"(3).

Oysa asıl eğitim, insanlara bilgi aktarmaktan çok onlara kafalarının içini aydınlatmaya, yani düşünme disiplini kazandırmaya yönelik eğitimdir.

(*)Prof.Dr.

bozcuk@hacettepe.edu.tr

Kaynaklar
1- Futuyma, J.D., (2005), Evolution, Sinauer Ass., Inc., Massachusets, U.S.A.
2- Bayrakdar, M., (2001), İslam'da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat, Ankara.
3- R.Nazlı Öztürkler, (2005), Türkiye'de Biyolojik Evrim Eğitiminin Sosyolojik Bir Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara.


Cumhuriyet
Bilim Teknik
01.04.2006

imhotep
12-02-2009, 15:09
AKILLI TASARIMCILAR BÜYÜK PARALAR HARCIYOR VE OKULLARI SATIN ALIYOR

Evrim Kuramı'nda sona doğru büyük adımlar

Amerikalılar "Akıllı Tasarım" düşüncesini Avrupa'ya da yaymaya başladı. Muhafazakâr "Discovery Enstitüsü" tarafından desteklenen akıllı tasarım yanlıları, Avrupalı insanın beynini yıkamak için misyonerler gibi harıl harıl çalışıyorlar. Köktendinci zenginler, büyük bağışlar yaparak ve paralar harcayarak, okullarda yaratılışın nesnel bilimmiş gibi okutulmasını sağlıyor, En son İngiltere'de bir zengin, bağış yaparak bazı okullarda bunu başardı..

Biri evrimin eskimiş bir masal olduğuna, diğeri insan ve maymunun ortak bir atadan türemediğine, üçüncüsü ise dünyanın en fazla 10.000 yıllık bir geçmişi olduğuna inanıyor.

Connie Morris, Kathy Martin ve Steve Abrams, Kansas eyaletinin eğitim danışmanları ve yedi meslektaşıyla birlikte Amerikan eyaletinde öğrencilere neyin nasıl okutulacağına karar veriyorlar.

Çoğu yaratılış yanlısı olan bu danışmanlar geçen kasım ayında şu karara vardılar: Kansas'taki biyoloji dersinde evrim teorisiyle birlikte akıllı tasarım da okutulmalı.

Pennsylvania eyaletinde velilerce açılan bir mahkemede akıllı tasarımın okullarda okutulamayacağı kararı alınması bile onları rahatsız etmiyor.

Sonuçta Amerikalıların %31'i insanın milyonlarca yıl içinde diğer yaşam biçimlerinden gelişirken bu sürecin Tanrı tarafından çalıştırıldığına ve %53'ü de Tanrı'nın insanı tıpkı İncil'de yazılı olduğu gibi yarattığına inanıyor.

Ve akıllı tasarım fikrinin bir temsilcisi geçen yıl bir makalesini bir biyoloji dergisinde yayımlatmayı başardı. Stephen C. Meyer 'in "The origin of biological information and the higher taxonomic categories" adlı makalesi gerçi pek de saygın bir dergide yayımlanmadı, ama eleştirmenler bilimsel rasyonalitenin gözden düştüğünden söz edince akıllı tasarım yanlıları önemli bir başarı yakaladıklarına inandılar.

AKILLA AÇIKLANABİLİRMİŞ

Makalesinde, gelişkin canlılara ait yapı planlarının temelini oluşturan genetik bilgilerin ne şekilde oluştuğu sorusunu yanıtlamaya çalışan Meyers şu sonuca varmış: Evrim teorisi, gelişkin canlıların kökenini açıklayamıyor. Akıllı tasarım, gelişkin yapı planlarının oluşumu için en uygun açıklama.
Bu şu anlama geliyor: Bilgilerin kökeni maddesel süreçlerle değil, akılla açıklanabilir.

Akıllı tasarım düşüncesine geçen ağustos ayında Amerikan Başkanı bile destek verdi. Bush, okullarda akıllı tasarımın okutulmasını önermişti.
Bush'tan destek alan bazı Amerikan eyaletleri şimdi evrim teorisinin yaygın olarak okutulmasını engellemek için bir kampanya başlattılar.

Dünyanın en büyük bilim insanları birliği AAAS, hazırlanmakta olan yeni yasaları protesto etti. Farklı disiplinlerden gelen bilim insanlarından oluşan birliğin açıklamasına göre Alabama, Arkansas, Georgia, Kansas, Michigan, Mississippi, Missouri, New York, Ohio, Oklahoma, Pennsylvania, South Carolina, Texas ve Utah eyaletleri, evrim kuramını eğitim programlarından çıkarmak için çalışıyorlar.

AAAS Başkanı Gilbert Omenn , birliğin son konferansında, "Evrim teorisini okumayan öğrenciler otomatik olarak biyoloji, fizik ve jeoloji gibi dersleri de kavrayamayacaklar" diye konuştu.

ORTAÇAĞ ZİHNİYETİ

Ülkemizde 1985 yılında Milli Eğitim Temel Kanunu'nda yapılan bir değişiklikle "Yaratılış" fikri müfredata girmişti. Yaratılış düşüncesi o zamandan beri evrim teorisiyle birlikte sanki bilimsel bir tezmiş gibi aktarılıyor öğrencilere.

Geçen günlerde evrim teorisi yanlısı 700 akademisyen bu 21 yıllık uygulamaya son verilmesi için hazırladıkları bir protesto metnini Milli Eğitim Bakanlığı'na sundu. Girişimi başlatan Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD), Milli Eğitim Bakanlığı'nın olumsuz yanıt vermesi halinde dava açacak.

Bakanlığa sunulan metinde, evrim kuramının gerici iktidarlar tarafından hedef alınmasının Türkiye ile sınırlığı olmadığı, ABD'nin birçok eyaletinde de Darwin kuramına karşı girişimlerin bulunduğuna dikkat çekilmekte. Akademisyenler, evrim kuramına karşı başlatılan saldırının, ortaçağ zihniyetinin ürünü olduğunu ve evrimin hedef alınarak başlatılan tartışmanın, bilimsel düşüncenin reddedilmesine yol açtığını söylüyorlar.

Amerikalıların, evrim teorisini bir türlü kabul edememeleri sosyobiyolog Edward Wilson 'a şaşırtıcı geliyor. Sonuçta 150 yıldan bu yana binlerce bilim adamı tarafından sunulanların, kanıtlananların ve kontrol edilenlerin haddi hesabı yok. Soyaçekim öğretisi günden güne yeni kalıtım analizleri ve fosil bulgularıyla yeniden kanıtlanmakta.

ÇIĞIR AÇAN GELİŞMELER

Daha birkaç hafta önce Almanya'nın güneyinde bulunan bir Archaepteryx fosili büyük bir heyecan yaratmıştı. Çok iyi korunagelen fosilin bir parmak kemiği, benzer bir şekilde yırtıcı pençelere sahip olan ilkel bir kuş türünde (Veliciraptor) de bulunmakta.

Özellikle son iki hafta içinde keşfedilenler evrim teorisine büyük destek verdi. Hem denizden karaya çıkan canlılarda eksik halka bulundu hem de moleküler düzeyde evrimin gerçekleştiği gösterildi. Bunları önceki haftaki dergimizde duyurduk.

Bilim adamları yeni açıklamalar için araştırmalara devam ederken durmadan dünyadaki yaşamın gerçekleriyle ilgili yeni bulgulara ulaşıyorlar. Ve Amerikalılar akıllı tasarımcıya inanmaya devam ederken ülkelerindeki en saygın bilim dergilerinden biri olan "Science" evrim teorisini kanıtlayan yeni bulguları 2005 yılının çığır açan gelişmeleri olarak seçti.

Sonuçta evrimle ilgili yeni bilgiler edinildikçe, büyük evrim bilmecesinin yanıtına da yaklaşılmakta. Genetikbilimciler son zamanlarda organizmaların kalıtımlarını daha hızlı bir şekilde okumaya başladılar. Eylül ayında şempanze kalıtımı çözüldü. Böylece, bizi şempanzelerden ayırarak zeki, hırslı, yaratıcı vb. özellikler kazandıran %1.2'lik kısım da açıklanmış oldu. Bilim şimdi bu verilerden bizi insan yapan moleküler özü, filtre etmeye çalışıyor. Atalarımıza dik yürüyüşe, konuşmaya ve bilince giden yolu açan şalterler tam olarak nerede?

EN ENTELEKTÜEL DEVRİM

Bunlar gibi henüz yanıtlanmayı bekleyen sorular bile biyolojik evrimin, bilimdeki en aydınlatıcı ve en kabul edilebilir bir olgu olmasını engellememekte. Hatta biyolog, ornitolog ve taksonomi uzmanı Ernst Mayr, evrim teorisini "insanoğlunun yaşamış olduğu en entelektüel devrim" olarak nitelendirmiş ve Rus doğabilimcisi Theodosius Dabzhansky de "Evrimin ışığı olmadan biyolojideki hiçbir şey anlam kazanmıyor" demişti.

İnsanlığı böylesine büyüleyen evrim teorisi ilginç bir şekilde aynı zamanda başka hiçbir bilgide olmadığı kadar derinden yaraladı.

Birçok kişi soyunun maymuna uzandığını bir türlü kabul edemiyordu. Dahası yüzyıllar boyu insanın yaratıcısı olarak kabul edilen Tanrı'nın bu işte parmağının olmaması da mucizeyi yok ediyordu. İnsan, plansız ve programsız bir biçimde rastlantısal süreçlerle bugünkü haline gelmişti.

Oysa bu şekilde ruhsuzlaştırılan doğaya bir varlık, bir akıllı tasarımcı yerleştirmek ne iyi olurdu. Seattle'daki muhafazakâr Discovery Enstitüsü şimdi 40 akademisyen ve yazarı, akıllı tasarım fikrini tüm dünyaya yayması için desteklemekte.

Ve enstitüsünün misyonerleri akıllı tasarım saçmalıklarını Avrupa'ya kadar taşıdılar. Enstitü, Avusturyalı başpiskopos Christoph Schönborn 'un evrimle ilgili bir eleştirisinin "New York Times" gazetesinde yayımlanmasına yardımcı oldu. Sponsorluğunu yine aynı enstitünün üstlendiği Prag konferansına 700 kişi katıldı.

ALMANLARIN YÜZDE 16'SI

Anketler Almanların sadece %16'sının İncil'deki yaratılışa inandıklarını gösterse de, Thüringen eyalet başkanı Dieter Althaus , bir Alman akıllı tasarım temsilcisini kamuoyu önünde bir tartışmaya davet ettiğinde, dinleyici sayısının hiç de azımsanmayacak kadar çok olduğu görüldü. Akıllı tasarım yanlıları her ne kadar kısa süreli olsa da Hollanda ve İtalya'da başarılı oldular.

Ve tam da Darwin'in doğum yeri olan İngiltere'de yaratılışçılar, akıllı tasarım teorisini, devlete bağlı okulların doğa bilimleri dersine sokmaya başardılar. Tıpkı Amerika'da olduğu gibi İngiltere'de de köktendinci Hıristiyan zenginleri okullara büyük bağışlar yaparak, eğitim müfredatını etkileyebiliyorlar. Örneğin otomobil tüccarı Peter Vardy bu sayede üç okulda söz sahibi.

Oysa doğruluğu doğa bilimleriyle kanıtlanabilen tek yaratılış öyküsünü yazan Charles Darwin 'di.

BİR GEZİNİN MUHTEŞEM SONUCU

Aslında genç teolog ve amatör araştırmacı da 1831 yılında hayatında bir dönüm noktası yaşamasaydı belki ömrünü sadece bir papaz olarak tamamlayacak ve unutulup gidecekti. Ama öyle olmadı, Darwin, araştırma için gerekli bir yığın malzeme ve kitapla dünya gezisine çıktı.

Üç yıllık gezinin ardından 700 sayfalık bir günlük ve 2000 sayfayı aşan notlar tuttu. 1529 canlı türünü alkole yatırdı, 3907 deri, kemik ve diğer buluntu parçalarını etiketledi.

Darwin, yavaş yavaş türlerin değişimiyle ilgili konseptine yaklaşırken, özellikle de Galapagos kuşları yol gösterici olmuştu. Çit kuşu, ardıçkuşu ve kocabaş gibi önceleri farklı türlere ayırmış olduğu kuşların birbirlerine çok yakın olduğunu ve tek bir atadan türediklerini buldu.

Ama bunu topluma açıklaması kolay değildi, sonuçta Tanrı'nın yaratılışçılığından kuşku duyanların başına neler geldiğini çok iyi biliyordu.
Darwin böylece 1842 yılında teorisinin ilk taslağını hazırladıktan sonra dünyayı tam 17 yıl bekletti. Tabii bu arada teorisini kabul ettirmek için ilginç taktikler buldu. Mesela at, köpek ve insanın soyuna değinilmeyecekti. Bu üç türde büyük bir hassasiyet söz konusuydu.

Darwin kendisine yandaş bulması gerektiğini kavradı. Ve düşüncelerini yavaş yavaş botanikçi Joseph Dalton Hooker, Charles Lyell ve Thomas Henry Huxley gibi araştırmacıların beynine aşıladı. Böylece 1859 yılında "Türlerin Oluşumu" adlı büyük eseriyle sahneye çıktığında karşıtlarının bileğini bükmekte hiç zorlanmadı.

GİZLERİ DOĞADA

Yaratıcı Tanrının varlığı Avrupa'daki bilim camiasında kısa bir süre sonra silinmiş ve yaratılışın gizlerini sadece doğada arayan bir bilim adamı nesli doğmuştu. Bu araştırmacılar bilgilerini ve teorilerini en başından itibaren Darwin teorisine göre kuruyorlardı. Ve hiçbiri artık insan ve maymunun ortak atasından kuşku duymuyordu.

Bu konuda günümüzde sayısız kanıtlar çıkarıldı ortaya. Etiyopya, Tanzanya, Java ve Çin'de bulunan öncü insan fosilleri insana giden yolu aydınlatmakta.
Tüm bu kalıntılar modern insanın (Homo sapiens) Afrika kökenli olduğunu göstermekte. Darwin, en yakın akrabalarımızın şempanze ve goril olduğunu tahmin ettiğinde Afrikalı olduğumuza karar vermişti. Soyağacımızdaki boşluklar birer birer doldu.

Sahelanthropus gibi maymuna benzer canlılardan Australopithecus ve Homo erectus ve en sonunda da Homo sapiens'e doğru uzun bir yol katetmişti insan.

Hatta 90 yıllık bir gecikmeyle Hıristiyanlığın temsilcisi bile Darwin'in o kadar hatalı olmayacağını gördü. Papaz Pius XII, 1950 yılında, Darwin öğretisinin "ciddiye alınabilecek bir hipotez" olabileceğini kabul etti. Hatta Vatikan bile evrimi "üzerinde düşünülmesi gereken bir araştırma" olarak görüyordu.

AMERİKALI KÖKTENDİNCİLER

Ne var ki Atlantik'in öbür yakasında durum farklıydı. Florida Eyalet Üniversitesi filozofu Michael Ruse , Beyaz Amerika dini ideolojilere sahip insanlar tarafından kuruldu diyor.

Puritanlar, Menonitler ve diğer dinci gruplar inançlarını yaşayabilmek için ülkenin içlerine kadar sızmışlardı. Çocuklarını kendi okullarına ve kendi üniversitelerine gönderiyor ve doğu kıyısındaki elitlerden uzak duruyorlardı. Bu şekilde Amerika'nın güneyinde ve batısında "fundamentalist" (köktendinci) olarak adlandırılan bir din akımı yaygınlaşmıştı.

Bu akımın ardılları bugün dindar Avrupalılardan daha sık Kiliseye gidiyor ve her şeyden önce İncil'le yemin ediyor ve bu nedenle de İncil'deki yaratılış öyküsünü türlerin değişimiyle değiştirmek zor geliyor.

1950'li yılların sonunda yaşanan Sputnik şokuna kadar yaratılış yanlıları üstünlüklerini korudular. Fakat Rusların uzaya açılmalarından sonra Amerikan hükümeti okullarda doğa bilimleri eğitimine önem vermeye başladı ve böylece evrim karşıtlarının yıldızı söndü.

Ama yine de bazı eyaletlerde seksenli yıllarda "maymunlarla ilgili şeyleri" , İncil versiyonu olmadan okutulmasına izin verilmiyordu. Yaradılış efsanesi 1987 yılında nihayet mahkeme kararıyla biyoloji kitaplarından tamamen uzaklaştırıldı.

İşte bu karardan sonra yaratılış masalı "Akıllı tasarım" hikâyesine dönüştürüldü. Akıllı tasarım yanlıları doğadaki tüm evrimsel güçleri yok saymak yerine modern biyolojinin dolduramadığı boşlukları doğaüstü bir tasarımcıyla açıklamaya çalışıyorlar.

Aslında yeni ve eski akım arasındaki fark, Tanrının yerini Akıllı tasarımcının almasından başka bir şey değil.

4 MİLYON DOLARLIK BAĞIŞ

Discovery Enstitüsü'nün girişimleri, Amerikan Din (veya Tanrı) Devleti rüyasının bir parçası. Enstitü belli ölçüde George W.Bush'u Beyaz Saray'a taşıyan Hıristiyan konservatifler tarafından finanse edilmekte. New York Times gazetesine göre sadece 2003 yılında yaklaşık olarak 4,1 milyon Dolarlık bağış dinsel amaçlarda kullanıldı.

Discovery Enstitüsü'nün bir manifestosu gerçek motifleri açıklamakta. "Realitenin materyalist bakış açısı kültürümüzün her alanına, politika ve ekonomiden, edebiyat ve sanata kadar her yere bulaşmakta." Bu nedenle hedef 20 yıllık kampanyayla akıllı tasarımı insanların aklına yerleştirmek.
Oysa mikrobiyoloji alanında yaşanan gelişmeler sayesinde bilim adamları laboratuVarda, evrim sürecini doğrudan doğruya izleyebiliyorlar.

Bilim adamları binlerce nesil bakteriyi sıvılarda çoğaltırken birbirinden farklı çevre koşulları yaratıyorlar ve bu tür deneylerle türleşme ve ayıklanma ilkesi kanıtlanmakta. Ve bilim kısa bir süre önce köpek kalıtımını da çözdü. Köpeğin kalıtımı, köpeğin evrimi, köpek ırkları arasındaki farklılıkları ve hangilerinin insanlara daha yararlı olduğu ve hangi hastalıklara karşı daha duyarlı oldukları hakkında bilgiler verecek.

ORTAK YAŞAM AĞACI ÇALIŞMALARI

Dahası evrim biyologları uluslararası gen verileriyle dünyadaki tüm canlıları bir soyağacına ("Tree of Life"/ "Yaşam ağacı") yerleştirmeye başladılar. Kalıtım analizleri öte yandan evrimin daha iyi anlaşılmasına da yardımcı olacak.
Bacaklar kanatlara, yüzgeçler bacaklara tam olarak ne şekilde dönüşmekte? Dünyada yüz binlerce böcek türü varken neden sadece 300 primat türü yaşıyor?

Doğa haddi hesabı olmayan çeşitliliği nasıl yarattı?

Bu soruların yanıtı seks. Bazı canlılar kendi türlerindekileri çekici bulmamaya başlayarak birbirlerinden bağımsız olarak üremeye devam ediyorlar. Mesela Afrika'daki Victoria gölündeki 500 hani balığı türü bu şekilde oluşmuş olmalı diyor bilim adamları.

Türleşme ustası balıklar evrim bilimcilerine olağanüstü bilgiler sunarak teori yapısındaki bazı boşluklardan birini doldurdular.

Yaratılış yanlıları bu konuda Tanrının parmağını kullanmayı pek seviyorlar. Çünkü bazı hayvan gruplarında niçin bu kadar büyük türleşmelerin olduğu bugüne kadar bilinmiyordu. Örneğin ışın yüzgeçlilerin (Actinopterygii) tam 25.000 türü bulunuyor. Son araştırmalar bu balıkların atalarının kalıtımlarını yaklaşık olarak 350 milyon yıl içinde ikiye katladıklarını gösterdi.

TÜRLEŞMENİN SIRRI

Balık uzmanı Meyer, çift kalıtıma dayanan türleşme ilkesini şu şekilde açıklıyor: A kopyası normal görevini yaparken, B kopyası türleşiyor. Kalıtımlardan biri bildik üremeyi ve hayatta kalmayı garantilerken, balıklar kopyayla diledikleri gibi "oynayabiliyorlar".

Ve Meyer bu şekilde türleşmek için 20.000 yılın yeterli olduğunu buldu, ki bu doğa tarihinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre yalnızca.
Üreme ve çift kalıtım, doğa sanki bir an önce yeni türler yaratmak için geliştirmiş bu iki mekanizmayı. Aynı şaşırtıcı ilke başka bir bulguda da rastlandı ve şu sıralar evrimin anlaşılmasında yardımcı olacakların başında geliyor.

Bilim adamları en azından 500 milyon yıldır hayvanların bedenini biçimlendiren bir gen saptadılar ve bu ister medüz ister yassı kurt ya da insan olsun hepsinde işlemekte.

Homeobox olarak adlandırılan bu genler adeta usta mimarlar gibi hareket ederek büyük planlar çiziyor, embriyodaki hücrelere kafa veya kuyruk olarak gelişeceklerini ve hangi kalıtım sekanslarının okunacağını, hangilerinin devre dışı kalacağını söylüyorlar. Aynı gen hem insandaki mercek gözde ve hem de kelebekteki petek gözde işliyor.

SONA DOĞRU

Bu yapı genlerinden sadece birinde yapılan bir değişiklikle Kanada gölünde iki dikence türüne farklı yaşam alanı kazandırılmış. Biri açık sularda dikenleriyle düşmanlarını kovalarken, diğeri dipte dolaşıyor. Burada ise saldırgan yusufçuk larvaları, yavru balıkları dikenlerinden yakalıyorlar.

Yeni yapıların gelişmesi için aynı anda yüzlerce genin değişmesi gerekmiyor, yapı genlerini bazen az bazen biraz daha fazla, bazen de bedenini başka bir yerinde veyahut da başka bir zamanda okumak yeterli, diye açıklıyor bu durumu Wisconsin Üniversitesi'nden Sean Carroll. Ve bilim adamları insan ve şempanze arasındaki küçük farklılıkların da bu şekilde açıklanabileceğini umuyorlar.

Çünkü kısa bir süre önce, insan beyninde, şempanze beynindekinden farklı işleyen bir mekanizma keşfedildi. İnsan beynindeki hücreler, belli başlı bir maddeyi çok daha büyük miktarda üretiyorlar. Çeşitli nöropeptitlerin bir ön aşaması olan bu madde, algılama, davranış, hatırlama ve sosyal bağlar gibi bilinç süreçleri üzerinde etkili.

Maymundan Homo sapiens'e giden yolda maddenin yapı planı değil, sadece bu maddeden nerede ve ne zaman ne miktarda üretileceğini ayarlayan kalıtım sekansları değişmiş.

Amerikalı evrim genetikçisi Bruce Lahn'e göre bu değişimin, bizi insan yapan ana faktör olduğunu söylemek için henüz erken ama en azından mantıklı bir hipotez.

Nilgün Özbaşaran Dede


Spiegel 52/2005'den derleme

s.139
Galapagos kaplumbağaları
Darwin, Galapagos adalarında karşılayan taşlı çorak arazinin en önemli sakinleri dev kaplumbağalardı. İlk önce pek üzerinde durmadığı bu hayvanlarda Darwin, daha sonra ilginç farklılıklar saptadı. Her adadaki kaplumbağa kendi evrimini geçirmişti. Mesela kaktüsle beslenen kaplumbağanın kabuğunda, hayvanın kafasını bu lezzetli bitkilere uzatmasına izin verecek şekilde bir çıkıntı oluşmuştu.

s.140-141
Dünden bugüne evrim teorisi

1794 Charles Darwin'in büyükbabası Erasmus Darwin "Zoonomia" çalışmasında olası bir soyağacını ele alıyor.

1809 Jean-Baptiste Lamarck, "Philosophie zoologique" eserinde hayvan ve bitki türlerinin değişebilirliğinden söz ediyor. Organların kullanılıp kullanılmamasına göre meydana gelen değişimler kalıtımla yeni nesillere geçiyor. Lamarck'a göre zürafanın boynu besin arayışına bağlı olarak nesilden nesle uzamıştı.
1859
Charles Darwin "Türlerin kökeni" adlı çalışmasıyla modern evrim teorisini kuruyor. Evrimin motoru, canlıların çevrelerine en iyi şekilde uyum sağlayarak hayatta kalmalarını ve özelliklerini gelecek nesillere aktarmalarına izin veren doğal ayıklanmadır.
1860
Anglikan kilisesinin piskoposu Samuel Wilberforce, Darwin'in arkadaşı Thomas Henry Huxley'i yargılıyor.
1864
İngiliz başbakan Benjamin Disraeli, Darwin'in soyaçekim öğretisiyle ilgili tartışmada meseleyi kendince şu şekilde özetliyor: "İnsan maymun mu, melek mi?"
1865
Gregor Mendel neredeyse hiç fark edilmeden, bezelyeyi melezleştirme deneyini yayımlıyor. Mendel'in kalıtım yasaları, genler hakkındaki ilk bilgileri sunar.

1890
Dinci ve muhafazakar kongre kampanyasından sonra Amerikalı evrim araştırmacısı Othniel Marsh tüm makamlardan kovuluyor.
1901
Mendel kanunlarını yeniden keşfeden Hollandalı Hugo de Vries "Mutasyon teorisi" ile kalıtımdaki değişimleri evrimin baş tetikleyicisi olarak açıklıyor.
1925
Biyoloji öğretmeni John Scopes (Dayton, Tennessee) evrim teorisini yaygınlaştırmak için çalıştığı gerekçesiyle 100 dolar para cezasına çarptırılır. Ceza daha sonra bir biçim hatası nedeniyle geri çekilir.
1940
Theodosius Dobzhansky und Ernst Mayr, yeni evrim teorisini kurarlar: Rastlantısal mutasyonlar ve Darwin ayıklanması birbirini tamamlamakta. Yeni türlerin oluşumu birbirinden ayrı kuşaklarda gerçekleşiyor.
1953
James Watson ve Francis Crick, kalıtım molekülü DNA'nın çift sarmal biçimini keşfediyorlar.
1987
Amerika'daki okullarda yaratılışın okutulması yasaklanıyor. Yaratılışla ilgili fikirleri "Akıllı tasarım" kılıfıyla yaymaya çalışan bir akım ortaya çıkıyor.
1995
Alabama eyaletindeki okul kitaplarında değişiklikler yapılıyor ve evrim teorisinin tartışmalı bir teori olduğunu ve gerçek olarak görülmemesi gerektiğini açıklayan bölüm çıkarılıyor.
1996
Papa Johannes Paul II, Kiliseye bağlı bilimler akademisine verdiği demeçte evrim teorisinin bir hipotezden öte olduğunu ve İncil'deki yaratılış öyküsüne uyduğu mesajını veriyor.
1999
Kansas'daki eğitim danışmanlığı, "ilk patlama" ve "evrimle" ilgili konuların sınavlarda değerlendirilmemesi kararını alıyor.
2005
Pennsylvania'da veliler tarafından açılan dava sonucunda mahkeme, akıllı tasarımın derslerde okutulmasını yasaklıyor.


s.143
Orangutan
Darwin 28 Mart 1838'de ilk kez bir insansı maymun gördü. Elbiseler içindeki dişi orangutan Londra hayvanat bahçesinde yaşıyordu. Bakıcı maymuna istediği elmayı vermeyince, maymunun sırt üstü yatıp ayaklarıyla tepinmeye başladığını gören evrim bilimci "tıpkı yaramaz bir çocuk gibi" diye not almıştı. Ancak Darwin, Afrika'daki insansı maymunların insanlarla çok daha yakın olduğunu yıllar sonra anladı.

s.144
Galapagos ispinozları
Darwin Galapagos adalarından toplayıp getirmiş olduğu ispinozları daha sonra Londra'da incelediğinde birçokların birbirleriyle yakın akraba oldukların ve sadece farklı nişlere uyum sağlamış olduklarını gördü. Bu arada Darwin ispinozları hakkında yeni ayrıntılar keşfedildi. Bazıları büyük su kuşlarının tüylerine tutunarak, sivri gagalarıyla saldırıyorlar.


s.146
Güney Amerikan yerlileri
Diğer doğa bilimcilerinin aksine Darwin, yerli halklarla da ilişki kurmuştur. Güney Amerika'nın en güney ucunda yaşayan ilkel kabileleri gören Darwin'in aklına "acaba atalarımız da böyle miydi ?" sorusu geldi.


s.147
(soyağacı grafiği)
Köklerimiz aynı
DNA analizlerinden anlaşıldığı üzere Afrika'daki insansı maymunlar yaklaşık 9 milyon yıl (goril) ve 7 milyon yıl arasında (şempanze, bonobo) hominidlerin soyağacından ayrılmışlar. İnsan öncesi kemik buluntular da aşağı yukarı aynı dönemlere ait.


Cumhuriyet
Bilim Teknik
29.04.2006

imhotep
12-02-2009, 15:15
İnsan evriminin öyküsü bitmedi ve bitmeyecek

Bazıları evrimin artık durduğunu söylerken, diğerleri her zamankinden daha hızlı ilerlediğine inanıyor. Hangisi doğru?
"1000 yıl içinde insanlar, zararlı mutasyonlara karşı gerçekleştirilen genetik taramalar sayesinde daha güzel, daha akıllı, daha simetrik, daha sağlıklı ve duygusal açıdan daha dengeli olacak"

"Çok farklı bir gelişim göstermemiz için başka gezegenlere yerleşmiş olmamız gerekiyor. Bu yerleşimciler ve yanlarında götürdükleri bitki/hayvanlar, tümüyle farklı ortamlara uyum sağlamaya çalışırken, dramatik evrimsel değişiklikler geçirecekler. Öyle ki bu insanlar, Dünya'da kalanlarla bir daha çiftleşmezlerse tümüyle farklı bir tür oluşturabilirler."

Harvard Üniversitesi'nden evrim biyoloğu Steven Pinker , insanların kültürel değişiklikler açısından geliştiğini ancak biyolojik açıdan evrimini tamamladığını düşünüyor. "Aralarında benim de bulunduğum pek çok insan, ırksal farklılaşma başlamadan önce temel biyolojik evrimin 50.000 ve 100.000 yılları arasında durduğuna inanıyor" diye konuşan Pinker, "İnsan evrimini izlemek olanaksız değilse bile çok zordur" diyerek önemli bir noktaya parmak basıyor.
Ne var ki evrimin durduğunu bilimsel olarak savunmak da kolay değildir. Son bulgular, insan evriminin 50.000 yıl veya daha önceden durduğu fikrinin doğru olmadığını gösteriyor. Aslında evrimin halihazırda süregeldiğine inanmak için her türlü neden mevcut.

Evrimin sürdüğünü gösteren çalışmaların başında, Chicago Üniversitesi'nden Bruce Lahn 'ın insan beyninin gelişiminde önemli bir rol oynayan iki geni keşfi geliyor. Bu genlerden biri "mikrosefalin" denilen genin bir versiyonudur.

Bu genin 14.000 ve 60.000 yıl önce ortaya çıktığı; bugün de insanların yüzde 70'inde bulunduğu belirtiliyor. Genlerden bir diğeri de ASPM geninin bir versiyonudur. Bu genin 500 ile 14.000 yaşında olduğu söyleniyor ve dünya nüfusunun dörtte birinde bulunduğu kaydediliyor.

Kimse bu genlerin ne işe yaradığını bilmiyor. Fakat Lahn'ın keşfi bir buzdağının yalnızca görünen kısmı. Şempanze genomunun yayımlanmasıyla (Nature, vol 437, p 69) genetikçiler son 7 milyon yılda insan genomunda meydana gelen değişiklikleri listeleme şansına kavuştular.

Bilim adamları, ayrıca, bu genom sayesinde mutasyonların ortaya ilk çıkış tarihini ve türümüzün evriminde bu mutasyonların oynadığı rolü de tespit edebiliyor.

İNSANIN EVRİMİ İLE İLGİLİ SORULAR

İnsan evriminin sürmekte olduğunun ortaya çıkışı pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. Bu sorular şöyle:

3 Doğal seçilim insanlarda hâlâ itici bir güç mü?

3 Bizim hayatta kalmamız genlerden çok teknolojiye mi bağlı?

3 Değişen bir genom, zekâ gibi bizim için değer taşıyan özelliklerde nasıl bir değişim yaratabilir?

3 Bundan 1000 yıl sonda bizim türümüz neye benzeyecek?

Çağdaş insan evrimini bir mayın tarlasına benzetebiliriz. Ancak bu mayın tarlasını artık gözardı edemeyiz.

Bilim adamlarının çoğu, hâlâ evrimleşip evrimleşmediğimiz sorusunu Pinker gibi evrim ile ne anladığımıza bağlı olarak yanıtlıyor. En basit anlamıyla evrim,
Zaman içinde bir türün gen havuzunda meydana gelen değişikliklerdir.

Bir türün gen havuzu, spesifik bir zaman dilimi içinde hayattaki tüm bireylerin tüm genleridir. Bu anlamda bütün türler evrim geçirir; hatta klonlama yoluyla üretilenler bile. Çünkü DNA, kaçınılmaz olarak, gelişigüzel mutasyonlarla zaman içinde değişim geçirir.

EVRİM SENARYOLARI

Ancak bu noktadan sonra işler giderek karmaşık hale gelir. Evrimin nasıl oluştuğunu araştırırken, "gen havuzu" yerine "gen teknesi" kavramını kullanmak daha doğru olabilir.

Bu kavram, insan popülasyonunun bir zaman dilimi içinde sahip olduğu tüm genleri daha iyi açıklayabilir. Bu teknenin olası tüm genlerin oluşturduğu bir denizde yüzdüğünü varsayın. Ve teknenin altındaki su, spesifik bir zamanda türlerin sahip olduğu bileşimi temsil etsin. Kendi haline bırakıldığında bu tekne suyun üzerinde sürüklenir gider. Bu "genetik sürüklenme"dir. Bu ortamda tür, çevresindeki en ufak bir itici kuvvetin yardımı olmadan gelişigüzel bir şekilde değişime uğrar.

Şimdi teknenin bir yelkeni olduğunu düşünün. Dolayısıyla rüzgâr estiği zaman, gözle görünen bir amaç doğrultusunda yol alır. Bu da dış kuvvetlerin teknenin yönünü tayin ettiği doğal seçilim veya cinsel seçilime benzer. Doğal seçilimde , itici güç çevresel koşullardaki değişikliklere uyumdur. Cinsel seçilimde ise, itici güç arzulanabilir özelliklere sahip bireylerle çiftleşmek isteyen türün üyelerinin neden olduğu süreçtir. Söz konusu özellik daha sonra topluluk içinde yayılır.

Şimdi bu teknenin bir dümen yekesi olduğunu, birisinin bu dümenin başında oturduğunu varsayın. Bu da bitki veya köpek yetiştirmeye benzeyen yapay seçilime eşdeğerdir. Gen teknesi genetik müdahale yoluyla yapay seçilimi de içerir. Bütün bunlar birer olasılıktır. Fakat türümüzün evrimi bu değişik kuvvetler tarafından nasıl şekillenir?

DOĞAL SEÇİLİMİN AZALAN ÖNEMİ

Genetik sürüklenme kuşkusuz evrim sürecinde bir rol oynar. Ne var ki bu rolün ne denli etkili olduğunu ölçmek zordur. Yine de bu sürüklenmenin türün görünüşünde veya davranışlarında bir değişiklik yaratmadığı varsayılır.

Bazı uzmanlar doğal seçilimin zaman içinde önemini yitirdiğini ve doğal seçilim önemsizleştikçe genetik sürüklenmenin öne çıktığını ileri sürüyor. Bu tartışmalı bir iddia, ancak doğru olması durumunda amaçsız sürüklenmenin çok fazla ilgi çekmeyeceği düşünülüyor.

Bu da doğal seçilime dönmemize yol açıyor. Kesin olan, seçilimin üzerinde etkili olacağı ham genetik malzemenin sürekli olarak üretilmesi. Kısaca insan genomunu mutasyonlardan arındırmak mümkün değildir ve bu mutasyonların bazıları seçici bir avantaj sağlar. Bu aşamada şu soruyu sormakta fayda vardır: Herhangi bir seçilim baskısı iş başında olabilir mi?

University College London'dan genetikçi Steve Jones, insanlar için doğal seçilimin artık önemini yitirdiği iddiası ile ünlüdür. Jones, doğal seçilimin çalışma şeklini şöyle özetliyor: Doğal seçilim, çevresine en uyumlu genlere sahip bireylerin hayatta kalma ve üreme şansını garantiler.

Buna karşın Jones'a göre gelişmiş bir dünyada hayatta kalmak artık genlere bağlı değildir. "500 yıl önce *evrimsel açıdan göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre- bir İngiliz bebeğinin üreme çağına gelme şansı yüzde 50 idi.
Şimdi bu oran yüzde 99'lara tırmanmış durumda" diye konuşan Jones, "Artık Ortaçağ'daki gibi zenginlerin çok sayıda çocuğa sahip olduğu, yoksulların savaş meydanlarında öldüğü veya manastırlarda süründüğü dönemler sona erdi. Üreme başarısını ölçmek, özellikle erkekler için, zordur.

Ancak hayatta kalma ve üreme oranlarındaki değişiklikler, doğal seçilimin bugün etkili olma şansını yüzde 70 oranında azaltmıştır.

Oysa atalarımızın köylü çiftçiler olarak yaşadığı zamanlarda doğal seçilimin şansı daha yüksekti" diyor.

Ancak Jones, bazılarının iddia ettiği gibi, doğal seçilimin "sıfır" noktasına geldiğini söylemiyor. Öyle ki genlerin hayatta kalma ve üreme konusunda etkisini az da olsa sürdürdüğüne inanıyor. Bunun en belirgin örneği yeni çıkan hastalıklara karşı direnç oluşturan genlerdir. Örneğin Afrika'nın bazı kesimlerinde HIV-1 enfeksiyonuna karşı -az da olsa- koruma sağlayan CCR5-A32 denilen bir gen oldukça yaygındır.

Aslında daha şaşırtıcı başka örnekler de vardır. DRD4 denilen dopamin reseptör geninin bir şekli son birkaç bin yıldır giderek yaygınlaşıyor. Artış hızı, bu genin pozitif olarak seçildiğini gösteriyor. Ancak bunun nedeni net değil. Bilinen tek şey bu varyantın dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ile ilgili olmasıdır.

DOĞAL SEÇİLİM HL İŞBAŞINDA

Dolayısıyla doğal seçilim hâlâ etkili. Ve bazı evrim biyologları bunun daha pek çok örneğinin çevremizde görüldüğünü belirtiyor. Bilim adamları teknolojik ilerlemenin çok hızlı olduğu bir çağda yaşadığımızı işaret ederek, çevrenin de hızlı bir değişim geçirdiğini ve buna bağlı olarak doğal seçilimin etkili olması için gerekli olan koşulların bu şekilde oluştuğunu ileri sürüyor. Geçmişte teknolojik değişiklikler doğal seçilimi açıkça tetikliyordu.

Örneğin süt ürünleri için besi hayvancılığının gelişmesi, yetişkinlerde süt şekerlerini sindirmeye yarayan bir genin gelişimini tetikledi. Buna benzer değişiklikler bugün niye olmasın? Bugün seçilimin itici gücü hakkında tahminde bulunmak zor değildir.

Örneğin sezaryen doğumlarının etkisiyle, bebeklerin ana karnında daha fazla gelişmesine izin veren bir genin seçilmiş olması büyük bir olasılıktır.

TERS EVRİM

Aralarında Pinker'ın da olduğu bazı uzmanlar teknolojik değişikliğin doğal seçilimi tetiklemediğini ileri sürüyor. Bunların görüşüne göre kültür bir kez ortaya çıktığı zaman değişikliğe uyum sağlamak için genetik ile ilgisi olmayan olanaklar kültür tarafından yaratılabiliyor.

Bunlara örnek daha fazla teknoloji veya davranışlara miras yoluyla geçen kültürel değişikliklerdir. Bu pek çok açıdan doğru olmakla birlikte, evrimin durduğu anlamına gelmez. Hemen hemen herkesin çocuk sahibi olmasına olanak tanıyan teknoloji ve tıp, gen havuzundan uyumsuz genlerin temizlenmesini önleyerek "ters evrim"e yol açabilir.

Salt Lake City'deki Utah Üniversitesi'nden antropoloji profesörü Gregory Cochran, "Yüksek mutasyon hızı ile birleştirilmiş gevşek seçilim, pek çok fonksiyonun, başta hastalık savunması olmak üzere kademeli olarak bozulmasına yol açabilir" diyor.

İTİCİ GÜÇ KÜLTÜR

Kültürün doğal seçilimi tetiklediğine ilişkin bazı makul yollar da söz konusudur. Bu fikri özellikle San Diego'daki California Üniversitesi'nden Christopher Wills savunuyor. "The Runaway Brain" adlı kitabında Wills, kültürümüz ile genlerimiz arasında pozitif bir geri besleme olduğunu savunuyor. Wills'e göre bu pozitif geri besleme insan aklının hızlı bir şekilde evrimine yol açar.

Evrim, atalarımızın görece olarak gelişmiş beyinleri sayesinde fiziksel özelliklerinden değil, zekâlarından yararlanarak başarılı olmalarıyla başladı. Wills, "Hiç şüphesiz, en önemli seçilim baskısı beyin fonksiyonlarımız üzerinde devam ediyor" diyor.

Lahn'ın beynin evrimi ile ilgili son keşfinin bu kadar sansasyon yaratmasının nedenlerinden biri de bu. Wills'in görüşlerini paylaşan Lahn, insan evriminin tanımlayıcı özelliğinin aklımızın çevreyi şekillendirmesi ve bunun karşılığında çevrenin de evrimsel değişiklikleri yaratması olduğunu düşünüyor. Lahn bu sürecin devam ettiğine inanıyor.

Wills bir adım daha ileri giderek, modern dünyamızda, herkesin her şeyi yapamadığını, dolayısıyla bazı insanların bazı şeyleri diğerlerinden daha iyi yaparak, üstünlük sağlamaya çalıştığını ileri sürüyor. Wills bu konuda şöyle konuşuyor: "Benim öngörülerime göre basitçe giderek akıllandığımıza inanmıyorum.

Yalnızca davranışlarımızda daha fazla çeşitlilik olması için seçme şansımızı kullanıyoruz." Wills'ın bu öngörüsünde haklı çıkması gen teknesinin giderek büyümesi anlamına geliyor.

AŞKENAZİ YAHUDİLERİ NİÇİN DAHA AKILLI?

Lahn'ın buluşları ayrıca bazı tartışmalı fikirleri da ön plana çıkartıyor. Geçen yıl Cochran ve meslektaşı Henry Harpending birlikte bir çalışma yaptılar. Bu çalışmada, doğal seçilimin Aşkenazi Yahudilerinin son 1000 yılda zekâlarının gelişmesine zemin hazırladığını ileri sürdüler (Journal of Biosocial Science, vol 37, p1).

Zekânın ölçülmesinin ne denli zor olduğu bilinmesine karşın, bu etnik grubun aldığı test sonuçları ortalama IQ testlerinin 12 ile 15 puan üzerindeydi. Cochran ve Harpending Aşkenazi Yahudilerinin MS 800 ile 1700 yılları arasında ticaret ile uğraşmalarının yasaklandığını ve finansman gibi daha entelektüel uğraşlarla para kazanmaya zorlandıklarını kaydediyor.

En başarılı olanların daha fazla çocukları olduğunu ve dolayısıyla zekâlarının gelişmesinde doğal seçilimin işlerlik kazanmış olduğunu belirtiyorlar. Cohran ve Harpending bu görüşlerini destekleyecek genetik kanıtlara da sahip olduklarını açıklasalar da, henüz bu kanıtlar yayımlanmadı.

Benzer şekilde Lahn'ın kendisi, yararlı bir işlev gördüğü iddia edilen yeni "mikrosefalin" geninin Sahra Çölü'nün güneyinde çok az görüldüğünü ortaya çıkarttı. Bunun yanı sıra ASPM'in yeni şeklinin Avrupalılarda ve Ortadoğulularda çok yaygın olduğunu keşfetti. Bu iki mutasyonun atalarımızın Afrika'dan göç ettikten sonra doğan Afrikalı olmayanlarda ortaya çıkmış olduğu düşünülüyordu. Ancak Lahn bu iki genin Afrika'dan çıkmış olmasının daha büyük bir olasılık olduğunu iddia ederek, bunların sayesinde beynimizin bazı ortamlara daha iyi uyum sağladığını düşünüyor. Kaldı ki Lahn'a göre "daha uyumlu" olmak "daha iyi" olmak anlamına gelmeyebilir.

BENZERLERİN ÇİFTLEŞMESİ

Gelgelelim, bir genin yaygınlaşmasında rol oynayan tek etmen doğal seçilim değil. İtici gücün cinsel seçilim olma olasılığı da büyük. Bu fikrin en şiddetli savunucularının başında Albuquerque'deki New Mexico Üniversitesi'nden Geoffrey Miller geliyor. "Mating Mind" isimli kitabın yazarı Miller, insan evriminin hızının giderek arttığını ve dolayısıyla cinsel açıdan arzulanan özelliklerin seçiminin tetikleyici bir güç olduğuna inanıyor. Miller, "Göç hızındaki artış, gereğinden fazla çocuk sahibi olmak, etnik gruplar arasındaki evlilikler gibi etmenler genlerin daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde birbirine karışmasına yol açıyor" diyor.

Dahası insan nüfusunun artması gen teknesinin her zamankinden daha hızlı bir şekilde yeni mutasyonlara yer açtığı anlamına geliyor. Miller ayrıca insanların kendilerine benzer kişilerle karşılaşma olasılığının arttığını ve bu kişilerden çocuk sahibi olduklarına dikkat çekiyor. "Birbirine benzeyenlerin *zekâ kişisel özellikler, zihinsel sağlık, fiziksel sağlık ve cazibe gibi unsurların benzeşmesi- evlenmesi", eğitim düzeyinin artması, kentleşme, gönül postasında eş arayanların artması, internet flörtleri ve kısa süreli flörtlerin yaygınlaşmasıyla giderek daha etkin bir hale geldi.

Bütün bu gelişmeler bir araya geldiği zaman, avantajlı yeni mutasyonların popülasyonda sabitlenme şansları yükselmiş oldu.

Benzerlerin evlenmesi ayrıca doğum kontrol yöntemleri ile de teşvik ediliyor.Ve diğer üreme teknolojileri de insan evrimi üzerinde etki yaratıyor olabilir. Miller, "Sperm veya yumurta donörü olma arzusunu koşullar teşvik ediyor" diyor. Ve eğer genetik mühendislik yaygınlaşırsa, bunun etkisi daha da kalıcı olabilir. Lahn bu konudaki görüşlerini şöyle dile getiriyor: "Bu şekilde bir sonraki milenyumdan önce gendi genomumuza müdahale etme şansına sahip olacağız. Öyle ki evrim, Darwin'in bile öngöremediği bir şekilde yeni kurallar çerçevesinde hükmünü sürdürecek. Birkaç nesil sonra piyasa-odaklı genetik teknoloji, insan evriminde itici güç olarak sosyo-seksüel seçilimi gölgede bırakacak"

FÜTÜROLOGLARA GÖRA EVRİM

Miller'a göre gelecekte ebeveynler istemedikleri, uygun görmedikleri özellikleri yok edebilecekler. Ancak bu yaklaşımın gelecekte insan gen havuzunu nasıl etkileyeceğini tahmin etmek şimdiden olanaksız. Ancak bazı insan özelliklerinin her zaman arzulanır olma özelliğini koruyacağını ileri süren Miller, "1000 yıl içinde insanlar, zararlı mutasyonlara karşı gerçekleştirilen genetik taramalar sayesinde daha güzel, daha akıllı, daha simetrik, daha sağlıklı ve duygusal açıdan daha dengeli olacak" diyor. Ray Kurzweil gibi fütürologlar haklı çıkarsa, insanlar teknoloji ile iç içe geçip "cyborg"lar oluşturdukça, gen teknemize bazı parlak yeni ileri teknoloji ürünleri ilave edilecek. Dolayısıyla biyolojik evrim modası geçmiş bir kavram olarak tarihin çöplüğüne atılacak.

Gelecekte gen teknemiz büyük bir olasılıkla yeni sulara yelken açacak. Wills bu konudaki öngörülerini şöyle açıklıyor: "Çok farklı bir gelişim göstermemiz için başka gezegenlere yerleşmiş olmamız gerekiyor. Bu yerleşimciler ve yanlarında götürdükleri bitki/hayvanlar, tümüyle farklı ortamlara uyum sağlamaya çalışırken, dramatik evrimsel değişiklikler geçirecekler. Öyle ki bu insanlar, Dünya'da kalanlarla bir daha çiftleşmezlerse tümüyle farklı bir tür oluşturabilirler."

Peki, nereye gittiğimiz hakkında kimsenin bir fikri var mı? Pek çok uzman evrimin gidiş yönü hakkında herhangi bir öngörüde bulunmanın olanaksız olduğunu kabul ediyor. "Evrim aslında tahminlere açık bir bilim dalı değil" diye konuşan Jones, "Ayrıca gittiğimiz yeri beğenmeyebiliriz. Kaldı ki gezegenimizi o kadar kötü kirletebiliriz ki ancak yeraltında solucanlar gibi yaşayabilenler hayatta kalabilir. Bu işin sonu nereye varırsa varsın, kesin olan şu ki insan evriminin öyküsü daha yeni başlıyor" diyor.

Reyhan Oksay

Kaynak: New Scientist, 11 Mart 2006


Cumhuriyet
Bilim Teknik
13.05.2006

imhotep
12-02-2009, 15:19
Zaman içinde insanın kısa özeti

6.5-7 milyon yıl önceleri gerçekleştirmeye başladığı evrim sonucu insanın, ilk "insansı" aşamalardan başlayarak gerçek anlamda "insan" durumuna gelmesi uzun bir zaman sürecinin ürünüdür. Doğadaki tüm canlılar içinde kendi evrimine bizzat kendi çabalarıyla katkıda bulunan ve hatta yönlendiren tek örnek insandır. Ayrıca, insanın bugünkü bedensel durumu evrimsel anlamda son aşama de değildir. Güven Arsebük

Ülkemizde ele geçirilen ilk ve şimdilik en eski fosil insan kalıntısı da Neandertal'e aittir. Bir yaklaşıma göre Neanderthal insanı zaman içinde de yokolması nedeniyle bizlerin oluşumuna katkıda bulunmadı.. Tam aksi görüşe göre, Neanderthal'ler ile aramızda ata-torun ilişkisi va ve bizler doğrudan Neanderthal'lerden türedik.

Bir başka varsayım, Homo sapiens'in 40.000 yıl kadar önceleri, dünya üzerinde yaşamakta olan Neanderthal'lerin yerel anlamda gerçekleşen evrimsel değişimleri suretiyle, Eski Dünya'da farklı yerlerinde oluştuklarıdır


Günümüzde, bitkiler dışında, dünyada yaşamakta olan büyüklü küçüklü bir milyonu aşkın canlı türü içinde yalnızca tek bir Memeli türü devamlı olarak iki ayağı üzerinde hareket etmekte, aynı ortamı paylaştığı diğer tüm canlılarla olan ilişkileri çerçevesinde yaşamını devam ettirebilmek için araç-gereç oluşturmakta, neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde düşünebildiği ve buna ilave olarak düşüncelerini soyut düzeye taşıyabildiği için simgelerle dolu bir yaşam sürdürmekte, üstelik konuşmak suretiyle hemcinsleriyle de anlaşmaktadır.

Dünyada eşi-benzeri olmayan bu canlıya "insan" denir. İnsan, uzaydan dünyaya bugünkü bedensel görünümüyle doğrudan ışınlanmadığına göre, doğadaki diğer tüm canlılar gibi onun da evrimsel bir geçmişi vardır ve günümüzdeki durumuna da zaman içinde değişmek ve çeşitli aşamalardan geçmek suretiyle ulaşmıştır.

Güncel verilerin ışığında "insan evriminin" Afrika kıtasında başladığı (Conroy, 1997:128-173) ve hayli uzun bir süre boyunca da yalnız bu kıtada süregeldiği anlaşılmaktadır. İnsan ancak belirli bir aşamaya ulaştıktan sonra Afrika'nın dışına da yayılmış ve zaman içindeki evrimsel değişimlerine bu defa Asya ile Avrupa kıtalarında da devam etmiştir (op.cit: 283¯363).

Çok daha geç bir dönemde, insanın ancak bugünkü evrimsel aşaması olan Homo sapiens düzeyine geldikten sonra sırasıyla Avustralya ve Amerika kıtalarını iskân ettiği (Feder, 2003:251-286), başka bir deyişle adı geçen bu son iki kıtanın söz konusu canlının bedensel evrimi aşamalarında mekânsal anlamda bir görev görmediği saptanmıştır. Özetle, insanın evrimsel anlamdaki bedensel değişimlerinin gerçekleştiği alan yalnızca Eski Dünya ile sınırlıdır.

Günümüz verilerine göre, kendisi de bir Primat olan insanın evrim çizgisi, en yakın soydaşları olan iri maymunlarınkinden 7-7.5 milyon yıl kadar önceleri ayrılmış ve biyolojik evrimini kendi doğrultusunda sürdürmeye başlamıştır. Böylesine bir evrimsel değişimin gerçekleşmesi, zaman içinde insanın giderek insanlaşması ve tabii diger Primat'lardan da ayrılması sonucunu doğurmuştur. İnsanın bedensel anlamda insanlaşma aşamalarının en eskisinin günümüzden yaklaşık 7 milyon yıl önceleri (veya kısa bir süre sonra) yer almaya başlamış olması gerekir. Bu da insanın devamlı olarak iki ayağı üzerinde ve bel kemiğinin yere 90 o 'lik bir açı oluşturmak suretiyle, yani dik olarak yürümeye başlamasıdır.

İnsan evrimi "mozaik evrim" adı verilen bir gelişim türü gösterir. Başka bir deyişle, nasıl mozaik yapım sanatında sırayla ve tek tek mozaik taneciklerinin yana yana yerleştirilmesi suretiyle resimler oluşturulursa, insan evriminde de bedeninin farklı organlarının tek tek ve/fakat farklı zamanlarda değişiklikler gösterdiği bilinir.

Anlaşılan bunların ilki (en eskisi), insanın dört ayağı üzerinde değil de, yalnız iki ayağı üzerinde ve dik olarak yürümeye başlamasıdır (Rice-Molohey, 2005:107-112). Zaman içinde bunu diş yapıları ile beden kemikleri ve kafataslarının boyut ve biçimlerinin değişmesi, ayrıca beyin oylumunun artması gibi anatomik kökenli pek çok değişkenin izlediği de bilinir (Wolpoff, 1999:134-177).

EN ESKİ ÖRNEKLERİMİZ

Şu aşamada taksonomik durumları konusunda fikir birliğine bütünüyle ulaşılamamış olan az sayıdaki tartışmalı veriler dışında, "insansıların" bugün için genelde kabul edilen en eski örnekleri arasında Afrika'da, Çad'da (Chad), 2002 yılında ele geçen ve arkeometrik yöntemlerle yaklaşık 7 milyon yıl öncelerine tarihlenen Sahelanthropus tchadensis ile, biraz daha geç bir döneme, 6 milyon yıl öncelerine ait olduğu saptanmış olan Kuzey Kenya'daki Orrorin tugenensis gösterilebilir.

Bu bulguları gene Afrika'da, ancak bu sefer Etiyopiya'da, ele geçen ve 5.8 ile 5.2 milyon yıl öncelerine ait olduğu anlaşılan Ardipithecus ramidus türü fosiller izler. Tüm bu en eski örneklerin bedensel anlamda insana özgü çeşitli özelliklere sahip olmaları yanında, bazı ilkel vasıflar da göstermeleri bunların zaman ekseni boyunca devam eden insan evriminin en alt (ilk) basamaklarına yerleştirilmesine neden olmuştur.

Adı geçen bu örnekleri, gene Afrika'da, ancak bu defa Turkana Gölü'nün güneybatısında ele geçen ve potassium-argon yöntemiyle 4.2 ile 3.8 milyon yıl önceleri arasına tarihlenen Australopithecus anamensis türü fosil örnekler izler. Bir sonraki aşama ise 3.8 ile 2.9 milyon yıl öncelerine ait olan Hadar'da (Afrika) ele geçen Australopithecus afarensis ile temsil edilir. Laitoli'de (Afrika) ele geçen ve 3.6 milyon yıl öncelerine ait olduğu saptanan, yan yana ve iki ayağı üzerinde, dik olarak yürüyen iki kişiye ait ünlü ayak izlerinin bu türe ait olması gerekir. Yaklaşık aynı zaman diliminde, 3.5 ile 2.8 milyon yıl önceleri, Kenya'da Kenyanthropus platyops adı verilen fosil bir insan türü ile de karşılaşılır. Kısa bir süre sonra, 2.6 milyon yıl öncelerini izleyen süre içinde ise gene Afrika'da farklı iki ana türün (Australopithecus robustus ile birlikte Australopithecus africanus ve ayrıca doğrudan bizlerin atası olan Homo' nun) ortaya çıktığı görülür.

İLK ALET: HOMO HABİLİS

Zamansal olarak birbiriyle kabaca örtüşen bu iki ana türden (Australopithecus'lar ile Homo türlerinden) Homo habilis'in (becerili / yetenekli insan'ın) günümüze ulaşabilen en eski (taştan yapılma) aletleri oluşturan insanlar olduğu saptanmıştır; bu aletler yaklaşık 2.5 milyon öncelerine aittir. Alet yapımı insan için çok büyük önem taşır ve kültürel anlamda "insanın" zaman içinde "insanlaşma" nedenlerinin başında gelir. İşte bu nedenle de (1) "alet neye denir?", (2) "aletin yapılış amacı nedir?" ve (3) "alet mutlaka kime gereklidir?" gibi birbiriye yakından ilgili üç önemli sorunun açık-seçik yanıtlanması zorunludur.

Konunun uzmanlarına göre (1) alet, hammadde veya maddeleri doğada bulunan bir nesnenin insan tarafından bilinçli olarak, geleceğe yönelik bir amaç doğrultusunda biçimsel anlamda değiştirilmesi suretiyle oluşturulan şeydir. (2) Aletin amacı, insanın doğa ile olan mücadelesini kolaylaştırmak ve böylece yaşamını başarıyla sürdürebilmesine olanak sağlamaktır. (3) Alet, mutlaka ona gereksinim duyan, onsuz yapmasına olanak bulunmayan için gereklidir.

Bu aşamada vurgulanması gereken husus, özetlenen bu koşullara dünya üzerinde uyan tek canlının da insan olduğudur (Arsebük, 1999:35).
Daha geç bir dönemde, 2 milyon yıl kadar önce Afrika'da Homo ergaster/erectus türü insanla karşılaşılır. Homo egaster/erectus ilk defa Afrika kıtasının dışına çıkan, Avrupa (Mauer, Hoxne, Abbevlle, St.Acheul ve Gran Dolina) ve Asya (Dmanisi, Yiyuan, Nihewan, Zhoukoudian, Lantian, Nanjing, Hexian) kıtalarına yayılan (Klein * Edgar, 2002:111) böylece zaman içindeki evrimsel değişimlerinin bir bölümünü bu kıtalarda sürdüren ilk fosil insan türüdür.

Homo ergaster/erectus 'un ateşi kontrol altına almış olması gerekir (James, 1989:1-26). Kültürel olarak Alt Paleolitik Çağ'a ait olan Homo ergaster /erectus'un ülkemizde şimdiye kadar bedensel kalıntısına rastlanılmamış olmasına rağmen, bu insan türünün oluşturduğu Alt Paleolitik taş alet endüstriler Anadolu ve Trakya'da bol miktarda mevcuttur (Kuhn, 2002:200-202).

TARTIŞMALI İNSAN: NEANDERTAL

İnsanın evrim tarihi süreci içinde, yaklaşık 220.000 yıl ile 28.000 yıl arasındaki dönemde karşılaşılan fosil insan türlerinden biri de Neanderthal insanıdır. Neanderthal'ler insanın evrimsel gelişimi sürecinde en yaygın olarak bilinen, ancak aynı zamanda da bilimsel açıdan tartışmalı olan fosil insan türüdür (Arsebük, 2003:21-31). Sağlam (güçlü) bir beden yapısı gösteren

Neanderthal türü fosil insana Eski Dünya'da, özellikle Yakındoğu ve Akdeniz'in kuzeyinde rastlanır. Ülkemizde ele geçirilen ilk ve şimdilik en eski fosil insan kalıntısı da Neandertal'e aittir (Şenyürek, 1949:833-834).
Neanderthal insanında karşılaşılan (bazı) ölülerini gömme kavramının oluşumu, hasta veya sakat kişilere başkalarının bakması, ortaklaşa iş görme, anatomik anlamda gelişkin konuşma yeteneği, kartal gibi bazı iri kuşların kemiklerinden oluşturulan kaval türü aletlerle müzik yapılması ve belki süs eşyası, hatta statü sembolü türünden simgesel nitelikte olabilecek kolye benzeri bazı nesneleri yapıp-kullanma gibi insanı insan yapan çeşitli sosyal ve tinsel özellikler dikkat çekicidir. (Arsuega, 2002:307-211).

Arkeolojik yönden böylesine özelliklere insanın zaman içindeki biyokültürel gelişimi süresi boyunca somut olarak ilk defa Neanderthal aşamasında, kültürel anlamda Orta Paleolitik adı verilen dönemde, rastlanıldığı unutulmamalıdır.

Neanderthal insanı ile bizler (Homo sapiens) arasındaki filogenetik ilişki çağdaş paleoantropolojinin tartışma konularından biridir. Bir yaklaşıma göre Neanderthal insanı kökü kuruduğu ve zaman içinde de yok olması nedeniyle bizlerin (Homo sapiens'in) oluşumuna katkıda bulunmamış olan bir fosil insan türüdür (Stringer-Andrews, 1988:1263-1268).

Buna karşılık tam aksi görüşü savunan, Neanderthal'ler ile aramızda gensel anlamda bir ata-torun ilişkisi olduğunu ve bizlerin doğrudan Neanderthal'lerden türediğini ileri süren bir başka görüş de mevcuttur (Arsebük, 2003:23-28). Günümüzde bu konuda bilimsel tartışmalar devam etmektedir. Ancak, kesin bir sonuca ulaşılamamış olmasına rağmen, yakın gelecekte, yeni verilerin ışığında bu konuda da uzlaşmaya gidileceği kuşkusuzdur (Rice * Moloney, 2005:260),

HOMO SAPİENS EVRE

İnsan evriminin yaklaşık 7 milyon yıllık bir süreci kapsayan zaman ekseni boyunca devam edegelen ve gerçekleşen çeşitli değişimlerden sonra bugün için ulaşılmış olan son aşama, günümüzde dünyadaki bütün coğrafyalarda yaşayan tüm insanların dahil olduğu Homo sapiens evresidir. Homo sapiens türü insanın ilk defa 150.000 yıldan daha eski bir tarihte Afrika kıtasında ortaya çıktığı ve oradan da, 70.000 yıl kadar önceleri önce Eski Dünya'ya, daha sonra da Avusturalya ve Amerika kıtalarına yayıldığı öne sürülen varsayımlardan biridir.

Diğer (ikinci) varsayım, Homo sapiens'in 40.000 yıl kadar önceleri, dünya üzerinde yaşamakta olan Neanderthal'lerin yerel anlamda gerçekleşen evrimsel değişimleri suretiyle, Eski Dünya'da farklı yerlerinde oluştuklarıdır (Thorne * Wolpoff, 1992:28-33).

Kendisinden daha önce yaşamış olan bütün fosil insan türlerine kıyasla Homo sapiens'in daha az adaleli, daha narin yapılı, daha ince-uzun kemikli bir beden yapısı vardır. Böylesine bir bedensel yapı göstermelerinin olası nedeni, bu aşamada insanın gündelik yaşamını sürdürebilmek için oluşturduğu gelişkin endüstrilerden (teknolojilerden) yoğun bir biçimde yararlanması, dolayısıyla da artık bedensel olarak fazla güç gerektirmeyen bir yaşam tarzını sürdürmeye başlamış olmasıdır (Arsebük, 1999:41). Soğuktan korunmak için oluşturulan ilk kulübemsi yapılar bu döneme aittir.

HER İŞ İÇİN FARKLI ALET

Homo sapiens türü insanın oluşturduğu ve yaklaşık 40.000 ile 11.500 yıl öncelerine ait olan endüstriler Üst Paleolitik olarak adlandırılır. Taş aletlerin yanında, daha önceki dönemlere kıyasla yoğun bir biçimde kemik, fildişi, geyik ile diger bazı hayvanların boynuzlarından yararlanılmak suretiyle değişik amaçları için farklı aletler oluşturulması dikkati çeker.

Artık her işe yarayan tek alet kavramı sona ermiş ve artık neredeyse her farklı işe yönelik yeni bir alet oluşturulmaya başlanmıştır. Bu dönem insanı hayvanları avlayabilmek için tuzaklar yapmış, hayvanların göç yolları üzerinde kamp yerleri oluşturmuş, akar su ve deniz kıyılarındaki su ürünlerinden de yararlanmıştır. Kemikten yapılma zıpkınların mevcudiyeti, Homo sapiens insanının bu dönemde sal/sandal türü araçlarla açık denize doğru açıldığı ve bazı iri balıkları da avladığına işaret etmektedir. Tinsel olması gereken mağara resimleri ve insan ile hayvan heykelcikleri de gene ilk defa bu dönemde ortaya çıkar.

Görüldüğü gibi, 6.5-7 milyon yıl önceleri gerçekleştirmeye başladığı evrim sonucu insanın, ilk "insansı" aşamalardan başlayarak gerçek anlamda "insan" durumuna gelmesi uzun bir zaman sürecinin ürünüdür. Doğadaki tüm canlılar içinde kendi evrimine bizzat kendi çabalarıyla katkıda bulunan ve hatta yönlendiren tek örnek insandır. Ayrıca, insanın bugünkü bedensel durumunun evrimsel anlamda son aşama olmadığı, bunun gelecekte de değişeceğini ileri sürmek bir "kehânet" değildir.

SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA

Arsebük, G., "İnsanın evrim süreci ve en eski kültürleri",
(1999) TÜBA-AR / Türkiye Bilimler Akademisi Arkeoloji Dergisi. 2: 31-49.
Arsebük, G., "Kim bu Neandertal'ler: Kökleri kurumuş
(2003) uzak soydaşlarımız mı, küçümsenen ve reddedilen atalarımız mı, yoksa hiçbir şeyimiz
mi?" (Derl. M.Özdoğan, H.Hauptmann, N.
Başgelen), Köyden Kente- Yakındoğu'da İlk
Yerleşimler/ Ufuk Esin'e Armağan. Arkeoloji
ve Sanat Yayınları, İstanbul, (s.21-31).
Arsuega, J.L., The Neanderthal's Necklace. Four Walls
(2002) Eight Windows, New York.
Conroy, G.C., Reconstructing Human Origins * A Modern
(1997) Synthesis. W.W.Norton and Comp., New York.
Feder, K.L., The Past in Perspective- An Introduction to
(2003) Human Prehistory. McGraw-Hill, Boston.
James, S.R., "Hominid Use of Fire in the Lower and
(1989) Middle Pleistocene", Current Anthropology.
30/1: 1-26).
Klein, R.G. * B.Edgar, The Dawn of Human Culture.
(2002) John Wiley and Sons,Inc., New York.
Kuhn, S.L., "Paleolithic Archaeology in Turkey",
(2002) Evolutionary Anthropology. 11: 198-210).
Rice, P.C. * Moloney,N., Biological Anthropology and
(2005) Prehistory- Exploring Our Human Ancestry.
Pearson, Boston.
Stringer, C.B. * P.Andrews, "Genetic and fossil evidence
(1988) for the origin of modern humans", Science,
239:1263-1268.
Şenyürek, M.S., "T.T.K. adına yapılan Karain kazısında
(1949) bulunan iki fosil dişe dair ön rapor",
Belleten. 13/52: 833-34.
Thorne,A.G. * M.H.Wolpoff, "The multiregional
(2003) evolution of humans", Scientific American,
226:28-33.
Wolpoff, M.H., Paleoanthropology. McGraw-Hill, Boston
(1999) Massachusetts.


Cumhuriyet
Bilim Teknik
14.07.2006

dilaver
12-02-2009, 17:52
BASIN ACIKLAMASI:
DARWiN YILI ETKiNLiKLERi
Darwin 2009
http://www.darwinyili.org (http://www.darwinyili.org/)

Bugun 12 subat, “Uluslararasi Darwin Gunu”. Bundan 200 yil once, 12 subat 1809’da buyuk doga bilgini Charles Darwin dogmustu. Bunu goz onune alan Uluslararasi Biyolojik Bilimler Birligi (IUBS) ve UNESCO, bugunu “Darwin Gunu” ilan etti. Bu yuzden, “Darwin Gunu” su anda dunyanin pek cok yerinde kutlaniyor.

Icinde bulundugumuz yil ayni zamanda, Darwin’in yeryuzundeki canli cesitliligini aciklayan “Turlerin Kokeni” adli yapitinin yayinlanisinin da 150. yildonumudur. Dolayisiyla, 2009 yili dunyada “Darwin Yili” ilan edilmistir. DegisIk ulkelerde farkli etkinlikler yapilmakta; cesitli universitelerde, her turden egitim kurumunda, herkese acik konferans ve toplantilarda, cesitli kuruluslarin etkinliklerinde Darwin ve evrim kurami ele alinarak, kutlamalar yapilmaktadir. Benzer etkinlikler ulkemizde de gerceklestirilecektir.

Darwin’in, canlilarin dogal secilim yoluyla ortak bir kokenden gunumuzdeki cesitlilige ulastigi gorusunu ortaya attigi evrim kurami, o denli buyuk bir dusunsel devrimdir ki, insanin dogaya ve kendine bakisini degistirmistir. Darwin’in dusuncesi bununla da kalmamis, tiptan tarima, teknolojiden sanata, sosyolojiden politikaya butun alanlari derinden etkilemistir. Darwin’in yapiti, insanligin bilgi birikiminin artirilmasi ve refah ve mutlulugunun gelistirilmesinde onemli rol oynamistir. Bilim insanlari tarafindan, biyolojinin olmazsa olmazi olarak kabul edilen evrim kurami, insanin kokeninin kavranmasi; hastaliklarinin anlasilmasi; binlerce yildir kullandigimiz tarimsal urunlerin verimliliklerinin artirilmasi; biyoteknolojik yontemlerin insan ve doga yararina akilci kullanimi; akilci cevre ve doga koruma programlarinin olusturulmasi gibi baglamlariyla kacinilmaz olarak modern gundelik yasamin bir parcasi olmustur.

Buna karsin evrim kurami bir tur bilim dusmanliginin ana hedefi haline gelmis bulunmaktadir. Dini inanclara dayandirilmak istenen bu evrim karsitligi, gunumuzde uluslararasi bir boyut kazanmistir. Farkli dinlerin en yetkili temsilcileri evrim kuraminin dini inanclarla celismek zorunda olmadigini ifade etmelerine karsin, buyuk kaynaklarla beslenen yogun bir kampanya, ulkemizde de yurutulmektedir. Bir bilimsel kuram, bir tur tahmin ya da sezgiden farkli olarak, maddi olgular uzerine temellendirilmis bir yapidir. Bilimsel okur-yazarligin dusuk oldugu toplumlarda bu gercegin genelde yeterince anlasilmamasindan da yararlanan bu saldiri, dinsel yaratilis inancini bilimsel gerceklerin karsisina cikarmaktadir. Boylece kisileri, icinde yasayip araclarindan yararlandiklari modern bilim dunyasi ile inanclari arasinda bir secim yapmaya zorlamaktadir.

Bu genel bakis cercevesinde, bilim insanlari olarak, 2009’da Darwin ve evrim konulu etkinlikler duzenlemek; bunlari ulkeye yayginlastirmak; ulkemizde bilimsel - akilci dusunceye, evrimsel biyolojinin kanitlarina karsi olusturulan bilgi kirliginin onune gecmek icin bir araya geldik. Darwin2009 adini verdigimiz olusumumuz, basta buyuk kentler olmak uzere ulkenin pek cok yerinde butun bir yil boyunca degisIk etkinlikler duzenleyecek, duzenlenmekte olanlara da yardim edecektir.

Darwin ve evrim kuramina karsi yurutulen kampanya yalnizca biyolojinin bu temel kuramina degil, bilime ve bilimsel yonteme, akilci dusunceye, aydinlanmaya da karsidir. Bu nedenle, ulkemizin akilci dusunceden yana kisi ve kurumlarini birlikte calismaya cagiriyoruz.

DARWIN2009
DARWIN2009 ICINDE YER ALAN BILIM INSANLARI (*)

Prof. Dr. Adnan Gumus (Sosyoloji, Cukurova Universitesi)
Prof. Dr. Aslihan Tolun (Molekuler Biyoloji - Genetik, Bogazici Universitesi, TUBA uyesi)
Yrd. Doc. Ata Soyer (Tip – Halk Sagligi, 9 Eylul Universitesi)
Prof. Dr. Aykut Kence (Ekolojik Genetik ve Evrim, ODTU)
Prof. Dr. Ayse Erzan (Fizik, ITU, TUBA uyesi)
Prof. Dr. Celal Sengor (Yer Blimleri, ITU, TUBA uyesi)
Prof. Dr. Cem Terzi (Tip-Cerrahi, 9 Eylul Universitesi)
Prof. Dr. Demet Ozbabalik (Tip- Noroloji, Eskisehir Osmangazi Universitesi)
Prof. Dr. E. Rennan Pekunlu (Astronomi ve Uzay Bilimleri, Ege Universitesi)
Doc. Dr. Ergi Deniz Ozsoy (Evrimsel Biyoloji ve Genetik, Hacettepe Universitesi)
Prof. Dr. Gencay Gursoy (Tip-Noroloji, TTB Baskani)
Gunseli Bayram (Biyomuhendislik, Sabanci Universitesi)
Yrd. Doc..Dr. Handan Ustundag (Antropoloji, Eskisehir Anadolu Universitesi)
Prof. Dr. Haydar Sengul (Ziraat, Cukurova Universitesi)
Prof. Dr. Ilhan Ozgunes.(Tip-Enfeksiyon Hast., Eskisehir Osmangazi Universitesi)
Prof. Dr. Irfan Acikgoz (Fizik, Dicle Universitesi)
Prof. Dr. Izge Gunal (Tip-Ortopedi, 9 Eylul Universitesi)
Dr. Kenan Ates (Molekuler Hucre Biyolojisi - Genetik, Tip, Sabanci Universitesi)
Kudret Emiroglu (Tarih, Bilkent Universitesi)
Doc. Dr. Mahmut Togrul (Kimya, Dicle Universitesi)
Doc. Dr. Meral Kence (Molekuler Biyoloji- Genetik, ODTU)
Yrd. Doc. Meral Turk (Tip-Halk Sagligi, Ege Universitesi)
Prof. Dr. Ridvan Sesen (Biyoloji, Dicle Universitesi)
Doc. Dr. Suavi Aydin (Antropoloji, Hacettepe Universitesi)
Prof. Dr. Sahin Kocak (Matematik, Eskisehir Anadolu Universitesi)
Prof. Dr. Sevket Ruacan (Tip-Patoloji, Hacettepe Universitesi, TUBA uyesi)
Prof. Dr. Yaman Ors (Felsefe, Tibbi Deontoloji, Akdeniz Universitesi)
Prof. Dr. Yilmaz Selim Erdal (Antropoloji, Hacettepe Universitesi)
EGITIM VE BILIM EMEKCILERI SENDIKASI (Egitim Sen) Genel Merkezi
TURK TABIPLERI BIRLIGI (TTB) Merkez Konseyi
TURKIYE YAZARLAR SENDIKASI (TYS)
ULUSLARARASI YAZARLAR BIRLIGI PEN TURKIYE MERKEZI
(*): Isimler alfabetik olarak siralanmistir.

evrensel-insan
12-02-2009, 19:41
Saygideger arkadaslar;

Neden, insanoglu; gecmiste olan-insanin disinda- bir olgunun, bugun olamayacagini, veya bugun olanin; gecmiste olmadigini; yani-olusumun; degisim-donusum-baskalasim- ozelliliginin kaliciligini ve bunun bir evrensel degismezlik oldugunu algilayamiyor? Insanoglu, yine insanoglundan dogar. Neden, topraktan, camurdan kilden, kaburga kemiginden v.s. olsun ki! Neden; dusunce; gunumuzu inceleyerek ve nedenleyip-sorgulayarak; gecmis hakkinda bilgi edinecegine; gecmise, baska ve ayri bir gozle bakarki.

Bence, bu turlu yanasim; insanoglu ayrimciligini kalici bir temele oturtma cabalaridir.

BUGUN NE OLUYORSA; GECMISTEDE AYNISI OLUYORDU. BUGUNKU OLUSUM; GECMISTEKI; DEGISIM-DONUSUM-BASKALASIM OLUSUMLARININ BIR DEVAMIDIR.

Hersey biribirine; zincirin halkalari gibi baglidir. Bugunle, gecmis arasinda; ayrim, kopukluk, farklilik yoktur. Sadece, olusum evrelerinin; degisim-donusum-baskalasim- farki vardir. Bu farkta, ayniyi ayirarak ortaya konmus, bir insanoglu urunudur. Doganin kendisinde; ne bir ayrim, ne de bir fark yoktur.

Bugun, insanoglunun tek bir tur oldugunu kim iddia edebilir? Tum yasayan insanoglu turunun;yalnizca; homo sapiens oldugunu, neandertal' lerin aramizda yasamadigini-ki kisi buna bilemez- veya; gelismekte olan bir maymun turunun; geliserek; insanoglu sifatina erismedigini v.s. kim ve neye gore, kanitlayabilir? Neden, insanoglu herseyiyle, tek bir tur olsun? Insanoglunu, tek yasayan bir tur yapmak istemenin altinda yatan neden nedir?

Saygilarimla;
evrensel-insan

dilaver
13-02-2009, 12:44
Darwin’in 200.doğum günü
DARWİN’in 200.doğum günü dolayısıyla İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Adana ve Diyarbakır olmak üzere 6 kentte aynı anda basın toplantıları düzenlendi.

Basın toplantılarında 28 bilim insanı ile Eğitim Sen , Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi ve Türkiye Yazarlar Sendikası tarafından hazırlanan bildiri kamuyouna açıklandı.

İZMİR’deki BASIN TOPLANTISI
http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=2676 (http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=2676)
200 yıldır Darwin’in izinden…
ANF
16:07 / 12 Şubat 2009
İZMİR - Büyük doğa bilgini Charles Darwin’in 200. doğum günü dolayısı ile İzmir’de Elektrik Mühendisleri Odası’nda bir basın toplantısı düzenlendi.

Toplantıya, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Terzi, Ege Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayhan Kantarlı, Ege Üniversitesi Astronomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Renan Pekünlü, Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Tümel Tanju Kaya, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yeşim Edis Şahin, Bilim ve Gelecek Dergisi İzmir Temsilcisi Mimar Levent Gedizlioğlu, Ege Üniversitesi Biyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Serdar Mayda, Dr. Zeki Gül, Şair ve Yazar Asım Gönen, Elektrik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Ertan Beyazıt ve Emek Partisi Eski İl Başkanı Hasan Hüseyin Evin katıldı.

Darwin 2009 Komitesi adına basın metnini okuyan Kimya Mühendisleri Odası Ege Bölge Başkanı Ertuğrul Barka, Charles Darwin’in bilime yaptığı katkıları dile getirerek 2009 yılı boyunca düzenlenecek olan Darwin Yılı etkinlikleri konusunda bilgi verdi.

Toplantıda konuşan Prof. Dr. Cem Terzi, 12 Şubat Uluslararası Darwin Günü’nün, Darwin’i topluma yeniden anımsatmanın, bugünü, geleceği ve insanlık tarihini anlamada Darwin’in yaktığı ışığı izlemenin ve 200 yıl öncesine dönüp yazdığı kitap aracılığı ile yeniden anlamlandırmanın başlıbaşına bir amaç olduğunu dile getirdi.

Darwin’in, “Türlerin Kökeni” isimli çalışmasının, savsaklandığını ve saldırıya uğradığını ifade eden Terzi, ancak bu çalışmanın insanlık tarihinin en önemli çalışmalarından birisi olduğunu belirtti. “Bir yıl boyunca çeşitli sergi, söyleşi, bilimsel toplantılarla, Darwin’in ve buluşunun önemini, geleceğe yaptığı katkıları anlamaya, toplumu bu konuda düşünmeye çağıracağız” diyen Terzi, dileklerinin bu tür etkinliklerin çoğalması ve bilimin toplumsallaşması olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Kayhan Kantarlı da, “Bugün Darwin’in Evrim Kuramına saldırı, bilime saldırının bir sembolü olarak karşımızda duruyor” diyerek başladığı konuşmasında, bu bilimsel düşüncenin ve bu kuramın kanıtları ile evrimdeki birçok eksik halkanın son yıllarda nasıl tamamlandığını, yeni bilimsel bulgularla ve moleküler biyolojide nasıl yer bulduğuna dikkat etmek gerektiğini belirtti. “Bu bilim gözleme ve kanıta dayanıyor. Dolayısıyla bunun karşısına çıkartılan yaratılış gibi bir safsatanın tamamen karşısındayız. Maalesef bugün ülkemizde üniversitelerde dahi Yaratılış Kuramı’nı Akıllı Tasarım adı altında bilimle birleştirmeye çalışanlar var. Öyle ki toplum gerçekten bu konuda bir gaflet içinde” diyen Kantarlı, üniversitelerin ise gaflet içinde olmaması gereken kurumlar olduğunu vurguladı.

Türkiye’de parasal olarak desteklenen Harun Yahya isimli zatın girişimleriyle düzmece, sözde bilimsel veriler diye dolaştırılan sergilerin üniversitede bile bir haftalık bir yaşam şansı bulabildiğini belirten Kantarlı şunları söyledi: “Bizim fark etmemizle birlikte kaldırıldı. Toplumun bu konuda bilinçlendirilmesi görevini yapmak durumunda olanlar da gaflet içerisinde. Bu tabii ki çok büyük bir çelişki oluşturuyor. Bize düşen görev bilim ve aklın üstünlüğünün savunulmasıdır. Gençlere ve halka anlatılması için Darwin’in 200. doğum yılı bir fırsattır. Etkinliklerle değerlendirilmelidir. Biz üniversitede özellikle öğrencilerimize yönelik bir takım etkinlikler düzenlemeye çalışacağız.”

ANF NEWS AGENCY
‘İYİ Kİ DOĞDUN DARWIN’ SİTESİ
Darwin’in doğumgünü nedeniyle http://www.discoverdarwin.co.uk/happy-birthday/ (http://www.discoverdarwin.co.uk/happy-birthday/) adlı bir internet sitesi açıldı. Sitede Darwin’in yaşamı ve yapıtları hakkında bilgiler yer alırken, isteyenler sanal ortamda Darwin’e doğumgünü mesajı yollayabiliyor

KızıL
13-02-2009, 15:43
Bilimin savunucuları görev başına!



Bu yıl boyunca doğa bilimci Charles Darwin’in 200. yaşı ve yeryüzündeki canlı çeşitliliğini açıklayan kitabı Türlerin Kökeni’nin yayınlanışının 150. yılı kutlanacak. 2009 bilimden yana olanlar için önemli bir yıl olacak.

soL (HABER MERKEZİ) Evrim karşıtı gerici düşüncenin hızla yayıldığı, yaratılışçıların siyasi desteklerini arttırdığı bir gündemde, evrim savunucuları önemli bir yıl dönümü kutlamasıyla akla ve bilimsel düşünceye çağrıda bulunuyorlar. Ünlü doğa bilimci Charles Darwin’i ve onun en önemli eseri olan Türlerin Kökeni kitabını yıl boyunca çeşitli etkinliklerle anacak olan bilim insanları, Darwin Yılı ilan edilen 2009’da evrim karşıtlarıyla mücadelelerini sürdürecekler. Bilim insanları ve ilerici örgütlerin bir araya gelmesiyle kurulan Darwin2009 oluşumu, yıl boyunca düzenleyecekleri ve destek verecekleri etkinliklerle insanlığı aklın ve bilimin yanında olmaya çağıracaklar.

Darwinizmin 150. yılı
12 Şubat 1809 tarihinde doğan ünlü doğa bilimci Charles Darwin, doğumunun 200. yılında birçok etkinlik, panel, konferans ve kutlamalarla anılıyor. 2009 aynı zamanda Darwin’in canlı çeşitliliğini anlattığı önemli kitabı Türlerin Kökeni’nin yayınlanışının da 150 yılı. Uluslararası Biyolojik Bilimler Birliği (IUBS) ve UNESCO tarafından “Uluslararası Darwin Günü” ilan edilen 12 Şubat’ta dünya çapında çeşitli kutlamalar yapıldı. Hem Darwin’in 200. yaşı, hem de Türlerin Kökeni’nin 150. yılı nedeniyle bu yıl aynı zamanda dünyada “Darwin Yılı” ilan edildi. Bu amaçla, birçok ülkede çeşitli üniversitelerde, eğitim kurumlarında, herkese açık konferans ve toplantılarda, çeşitli kuruluşların etkinliklerinde Darwin ve evrim kuramı ele alınarak, kutlamalar yapılıyor. Türkiye de benzer etkinlikler düzenleniyor.

Çeşitli alanlardan bilim insanlarının ve ilerici örgütlerin bir araya gelerek başlattığı kampanya, Darwin Yılı’nda ülkemizde düzenlenecek etkinliklerde bilim ve aklın savunucularını düşüncelerini ortaklaştırmaya davet ediyor. TÜBA üyeleri Prof. Dr. Aslıhan Tolun, Prof. Dr. Ayşe Erzan, Prof. Dr. Celal Şengör, Prof. Dr. Şevket Ruacan başta olmak üzere, Prof. Dr. Aykut Kence, Prof. Dr. Cem Terzi, Prof. Dr. İzge Günal ve bilim dünyasından birçok ismin yer aldığı oluşuma Eğitim Sen Genel Merkezi, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) Türkiye Merkezi gibi ilerici örgütler de destek veriyor.

Evrim olmadan bilim olmaz
Kampanyanın basın duyurusunda, Darwin’in canlıların doğal seçilim yoluyla ortak bir kökenden günümüzdeki çeşitliliğe ulaştığı görüşünü ortaya attığı evrim kuramının,büyük bir düşünsel devrim olduğu ve insanın doğaya ve kendine bakışını değiştirdiği belirtiliyor. Darwin’in düşüncesinin tıptan tarıma, teknolojiden sanata, sosyolojiden politikaya bütün alanları derinden etkilediğine değinilen açıklamada, biyolojinin olmazsa olmazı olarak kabul edilen evrim kuramının, insanın kökeninin kavranması, hastalıklarının anlaşılması, binlerce yıldır kullandığımız tarımsal ürünlerin verimliliklerinin artırılması, biyoteknolojik yöntemlerin insan ve doğa yararına akılcı kullanımı ile akılcı çevre ve doğa koruma programlarının oluşturulması gibi bağlamlarıyla kaçınılmaz olarak modern gündelik yaşamın bir parçası olduğuna değiniliyor.

Gericiliğe karşı bilimin aydınlık yüzü
Basın açıklamasında, evrim kuramının bilim düşmanlığının ana hedefi haline geldiğinin altı çizilerek, dini inançlara dayandırılmak istenen evrim karşıtlığının, günümüzde uluslararası bir boyut kazandığı ve özellikle bilimsel okur-yazarlığın düşük olduğu toplumlarda bu saldırının, dinsel yaratılış inancını bilimsel gerçeklerin karşısına çıkarmaya çalıştığı belirtildi. Bu şekilde insanların içinde yaşayıp araçlarından yararlandıkları modern bilim dünyasıyla inançları arasında bir seçim yapmaya zorlandığının ifade edildiği açıklamada, Darwin ve evrim kuramına karşı yürütülen kampanyaların, yalnızca biyolojinin bu temel kuramına değil, bilime ve bilimsel yönteme, akılcı düşünceye, aydınlanmaya da karşı olduğunun altı çizildi.

Aklın ve bilimin yoluna çağrı
Kampanyanın ilk imzacıları arasında bulunan bilim insanları ve örgütler, 2009 Darwin Yılı kutlamalarıyla ilgili olarak akılcı düşünceden yana kişi ve kurumları birlikte çalışmaya davet ediyorlar. Bu amaçla evrim konulu etkinlikler düzenlemek, bunları ülkeye yaygınlaştırmak, Türkiye’de bilimsel - akılcı düşünceye, evrimsel biyolojinin kanıtlarına karşı oluşturulan bilgi kirliğinin önüne geçmek için bir araya gelen bilim savunucuları, Darwin2009 adını verdikleri oluşumla, başta büyük kentler olmak üzere ülkenin pek çok yerinde bütün bir yıl boyunca değişik etkinlikler düzenleyeceklerini, düzenlenmekte olanlara da yardım edeceklerini açıkladılar.

Oluşum hakkında daha fazla bilgiye www.darwinyili.org (http://www.darwinyili.org/) sitesinden ulaşılabilir.

cigi
13-02-2009, 17:08
Bu basliga, katkilarindan dolayi herkese, özellikle sevgili imhotep'e tesekkürler.

Bende Time dergisinin Photos: Happy 200th Darwin Day! den bir kac resim asip, tembel calismasi ile bu basliga katkida bulunmaya calisayim.

http://www.time.com/time/photogallery/0,29307,1878478_1842277,00.html

Saygilar.

http://img.timeinc.net/time/photoessays/2009/darwin/darwin_01.jpg (http://www.time.com/time/photogallery/0,29307,1878478_1842285,00.html)

http://img.timeinc.net/time/photoessays/2009/darwin/darwin_08.jpg (http://www.time.com/time/photogallery/0,29307,1878478_1842300,00.html)

http://img.timeinc.net/time/photoessays/2009/darwin/darwin_09.jpg (http://www.time.com/time/photogallery/0,29307,1878478_1842303,00.html)

http://img.timeinc.net/time/photoessays/2009/darwin/darwin_12.jpg (http://www.time.com/time/photogallery/0,29307,1878478_1842308,00.html)

http://img.timeinc.net/time/photoessays/2009/darwin/darwin_15.jpg (http://www.time.com/time/photogallery/0,29307,1878478_1842311_last,00.html)

karadenizli
13-02-2009, 19:10
Darwin dedemin doğum gününü kutlarım
ona layık olmaya çalışın uşaklar
ben kıymetini bilemedim siz bilin
hadi nice yıllara

ozgur_beyin
14-02-2009, 00:51
Darwin dedemin doğum gününü kutlarım
ona layık olmaya çalışın uşaklar
ben kıymetini bilemedim siz bilin
hadi nice yıllara KARADENİZLİ

sevgili karadenizli kutlu doğum haftasına bunu alternatif olarak kabulet.
muhammedin doğum yılı bile kesin değilken .siz kutlu doğum haftası kutluyorsunuz müsade et bizde bu adamın doğum gününü kutlayalım. çünkü darvin muhammede göre daha ayan beyan bir hayat

Ki-Adi
14-02-2009, 00:58
Eminim ki gelecekte Darwin'in gerçek değeri tüm insanlar tarafından bilinecek ve Doğum günleri daha iyi birşekilde kutlanacak
İyiki Doğmuşsun Darwin yoksa biz hala adem masalına inandıracaklardı

aydoe
14-02-2009, 16:58
Prof.Richard Dawkins Charles Darwin'in önemini anlatıyor
http://natgeochannel.co.uk/programmes/dawkins-darwin-evolution/videos

imhotep
14-02-2009, 20:26
En büyük mucit evrimin 10 büyük buluşu
Yaşamın kurallarını evrimin icatları belirler. Evrimin, bu icatları nasıl, ne zaman ve niçin yaptığı konusunda tartışmalar süredursun, herkes bilinen evrendeki o ince ve hassas mekanizmanın temelinde bu icatların yattığını kabul ediyor. Çok hücrelilik, göz, beyin, lisan, fotosentez, seks, ölüm, asalaklık, süper organizmalar, sembiyoz, doğanın bugünkü koşullarının oluşumunda en büyük rolü oynayan icatlar

ÇOK HÜCRELİLİK

Süngerler çok hücreli yaşama en iyi örnektir. Yaşam tek hücreli yalnızlıktan kurtulup, karmaşık yapılar haline çok hücrelilik sayesinde dönüşebildi. Uzmanlar bu büyük hamlenin, en az 16 kez evrimleşmiş olduğunu düşünüyor. Hayvanlar, yosunlar, kara bitkileri ve mantarların da aralarında bulunduğu tüm canlılar bu gidişata ayak uydurarak bugünkü yapılarına kavuştu..

Hücreler milyarlarca yıldır güçlerini birleştiriyor. Bakteriler bile bu modaya ayak uydurarak, üç boyutlu yapılar olarak gelişmiş koloniler kurdular. Ancak yüzlerce milyon yıl önce ökaryotlar *DNA'larını bir çekirdeğin içine sığdıran daha gelişmiş hücreler- canlı yaşamı bir üst düzeye taşıdılar. Bunlar kalıcı koloniler kurarak, bazı hücrelerin dışkılama veya beslenme gibi kendilerini spesifik bir göreve adamalarına neden oldular. İşin ilginç yanı, bütün bu faaliyetlerin çok büyük bir eşgüdüm içinde gerçekleştirilmesiydi.

Ökaryotların bu büyük hamleyi başarmalarının altında, farklı amaçlar için gerekli olan özellikleri evrimleştirmiş olmaları yatıyor. Çok sayıda tek hücreli ökeryot, başka hücrelerle eşleşmek gibi spesifik görevleri üstlenen hücre tipleri için uzmanlaşabilir veya başkalaşabilir. Bunlar, kimyasal sinyalleme sistemleri ile çevrelerini hissederler. Bu sistemlerin bazıları çok hücreli organizmalardakine benzer.Ökaryotların avlarını tespit edip yakalamalarını sağlayan yapışkan yüzeyli moleküller, diğer çok hücrelilerde hücreleri bir arada tutmayı sağlar.

Çok hücreliliği tetikleyen nedir? Bir görüşe göre hücreler birbirine yapışarak, tek hücreli düşmanları için yutamayacakları kadar büyük bir "lokma" haline gelirler. Bir diğer görüş ise, tek hücrelilerin kapasitelerinin çoğunlukla sınırlı olmasıdır. Sözgelimi pek çoğu, üreme faaliyetini ve hareket etmekte kullandıkları kamçı geliştirme faaliyetini aynı anda yürütemez. Ancak bir kolonide her hücre farklı bir görevi üstlenirse hem hareket edebilir, hem de çoğalabilir.

Bilim adamları, çok hücrelilerin en yakın akrabalarının genomlarını inceleyerek, ilk çok hücreli yaratıkların biyolojisini yeniden oluşturmaya çabalıyor. "Yüzlerce milyon yıl geriye gitmeye çabalıyoruz" diye konuşan Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden moleküler biyolog Nicole King, "Şimdi tek hücreli protozoanları inceleyerek, 600 milyon yıl önce tek hücreliden çok hücreliliğe geçişi anlamaya çalışıyoruz" diyor.

Ancak daha büyük ve daha karmaşık olan mutlaka daha iyi değildir. Tür sayısı ve biyo-kütle bakımından tek hücrelilerin hâlâ çok hücrelilerin ilerisinde olduğuna dikkat çeken King, "Bu durumda tek hücreli yaşamın en başaralı yaşam şekli olduğunu söyleyebilirsiniz. Ancak çok hücreli yaşam daha güzel ve daha dramatiktir" diyor.

GÖZ

Gözün evrimi yaşamın kuralların sonsuza dek değiştirdi. Gözlerden önce yaşam, denizlerde tembel bir şekilde dolaşan yumuşak gövdeli solucanların egemen olduğu, daha sakin bir süreçti. Gözlerin icadından sonra yaşam vahşileşti ve rekabet başladı. Görme duyusu ile birlikte hayvanlar vahşi avcılara dönüştüler. Bu şekilde başlayan evrimsel silahlanma yarışı, gezegenin çehresini temelinden değiştirdi.

İlk gözler bundan 543 milyon yıl önce, Redlichia adı verilen trilobit'lerde ortaya çıktı *Kambriyan döneminin başlangıcı-. Bunların gözleri, modern böceklerdeki gibi bileşikti. Ve fosil kayıtlarına göre gözün ortaya çıkışı çok ani olmuştu. Sözgelimi 544 milyon yıl önceki trilobit türünde göz yoktu.

543 ile 544 milyon yıl arasındaki bir milyon yılda ne olmuştu da gözler ortaya çıkmıştı? Oysa gözler birdenbire ortaya çıkamayacak kadar karmaşık ve gelişmiş bir organ olarak biliniyor. İsveç'teki Lund Üniversitesi'nden Dan-Eric Nilsson'a göre gözler birdenbire ortaya çıkmadı. Nilsson'ın hesaplamalarına göre ışığa-duyarlı hücreler, yarım milyon yılda bileşik gözlere dönüşmüştür.

Işığa-duyarlı hücre gurubu büyük bir olasılıkla Kambriyan döneminden önce de vardı. Bu hücreler sayesinde ilk hayvanlar ışığı algılayabiliyor ve ışığın hangi yönden geldiğini anlayabiliyordu. Bu ilkel duyu organları hâlihazırda denizanaları, şerit solucanlar ve diğer ilkel guruplar tarafından hâlâ kullanılıyor. Kesin olan şu ki bunlar hiç olmamasından iyidir. Ancak bunlar gözün yerini tutmaz. Gerçek bir gözün, göz niteliğini kazanması için ışığı görüntü oluşturacak şekilde odaklayan merceğe ihtiyacı vardır. Oxford Üniversitesi'nden zoolog Andrew Parker 'a göre bir merceğin varlığı görme duyusunu yüzde 1'den yüzde 100'e çıkartır.

Bu icadın nimetlerinden yararlanan yalnızca trilobit'ler değildi. Biyologlar birbirinden bağımsız olarak başka organizmaların da göze kavuştuklarına inanıyor. Oysa genetik kanıtlara göre tüm gözler için tek bir atanın varolması gerekir. İki şekilde de trilobitler göze sahip olan ilk canlılardı.

Gözler ne gibi bir farklılık yaratmış olabilir? Görüntünün olmadığı erken Kambriyan dünyasında, görme süper güç anlamına geliyordu. Trilobitler,gözleri sayesinde ilk aktif avcı gurubunu oluşturdular. Böylece kendilerinden önce hiçbir hayvanın beceremediği bir şekilde avlarını kovalayıp mideye indirme şansına kavuştular. Doğal olarak bunların avları da karşı atağa geçerek evrimleşmeye başladı. Birkaç milyon yıl sonra gözler yaygınlaştı ve hayvanların hareket yeteneği arttı. Gözlerin giderek yaygınlaşması bugün Kambriyan patlaması olarak bilinen olguya temel oluşturdu.

Ne var ki görme duyusu evrensel değildir. Çok hücreli hayvanların 37 kolundan yalnızca 6'sı gözü evrimleştirebildi. Dolayısıyla göze sahip olan bu 6 kol (omurgalılar, eklembacaklılar, yumuşakçalar gibi) dünya üzerindeki en yaygın, en başarılı hayvanlardır.

BEYİN

Beyin, genellikle evrimin en büyük başarısı olarak değerlendirilir. İnsanoğlu ayrıca lisan, zekâ ve bilinç gibi özelliklere beyin sayesinde kavuşmuştur. Ancak her şeyden önce, beynin evriminin en önemli başarısı, yaşamı bitkisel düzeyden çıkartıp daha ileri bir düzeye taşımasıdır. Beyin sayesinde organizmalar çevresel değişikliklere bir nesilden daha kısa bir süre içinde tepki vermeye başladılar.

Sinir sistemi iki önemli şeyin meydana gelmesine neden oldu. Bunlardan biri hareket, diğeri bellektir. Eğer bir bitki iseniz ve yiyecek kaynağınız tükendiyse, yapacağınız fazla bir şey yoktur. Ama kaslarınızı kontrol eden bir sinir sisteminiz varsa çevrede dolaşarak yiyecek, eş ve barınak arayabilirsiniz.

En basit sinir sistemi selenterelerdeki (mercan, denizanası, denizkestanesi ve anemon gibi torba vücutlu hayvanlar) halka şeklindeki devrelerdir. Bu sistemler çok akıllı olmayabilir, ancak bu organizmalar yine de ihtiyaçları olan şeyleri bulabilir ve bir bitkiden daha becerikli bir şekilde çevreleriyle etkileşim kurabilir.

Bir sonraki evrimsel aşamada *büyük bir olasılıkla Kambriyan dönemindeki şerit solucanlarda ortaya çıkmıştır- hareketleri biraz daha güdümlü kılmak için bir tür kontrol sistemi gelişti. Böyle bir ilkel beyinde bağlantı şebekesi biraz daha gelişmiş oldu.

Bu yeni donanımın desteğinde, suda yaşayan yaratıklar için yiyecek bulmak her şeyden önemliydi. Organizmalar toksik yiyeceklerin arasından besin değeri yüksek zararsız olanları ayıklamak zorundaydı. Bu bağlamda çevrenizdeki hayvanların pek çoğunda beyinlerinin ağız kısmına yakın olduğunu görürsünüz. En ilkel omurgasızların pek çoğunda yemek borusu beynin tam içinden geçer.

Beyin ile birlikte duyular ve bellek de oluştu. Bu ikisinin yardımı ile hayvan gerçek zamanda çevresindeki koşulların daha iyiye mi yoksa kötüye mi gittiğini kontrol edebilir. Bunun karşılığında basit bir öngörü ve ödül sistemi ortaya çıkar. Çok basit bir beyni olan hayvanlarda bile *böcekler, sümüklüböcek ve yassı solucanlar- bir sonraki aşamada neler olacağını deneyimlerine dayanarak tahmin edebilirler. Bu hayvanlarda bulunan ödül sistemi de yaptıkları seçenekler doğru ise ödüllendirme mekanizmasını devreye sokar.

İnsan beyninin daha gelişmiş fonksiyonlarının -sosyal etkileşim, karar verme ve empati gibi- bu basit sistemlerin evrimleşmesiyle oluştuğu sanılıyor. İnsanlarda karar verme ve sosyal etkileşim ile ilgili frontal korteksin en gelişmiş kısımları, koku ve tat, ağız/dil ve bağırsak hareketleri ile ilgili kısımların hemen yakınlarındadır. Sözgelimi insanoğlunun, potansiyel eşini öpmesi, bilgi toplama ve kontrol etme amacını taşır.

LİSAN

İnsanlar açısından lisan evrimin en muhteşem icadıdır. Bizi özel kılan her şeyin * bilinç, mistisizm, sembolizme uzanan zihinsel yolculuk, empati ve ahlak- başında lisan gelir. Lisan bizim türümüzü tanımlayan bir faktördür. Bütün bunlara karşın evrim sünecinde lisan ne kadar önemlidir?

10 yıl önce İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde biyoloji profesörü olan John Maynard Smith ve Budapeşte'deki İleri Çalışmalar Enstitüsü'nden Eors Szathmary, "The Major Transitions in Evolution-Evrimde Ana Geçişler" adlı çalışmalarında evrimdeki büyük adımları tanımladılar. Bu önemli adımları bilginin bir nesilden diğerine aktarılması olarak tanımladılar. Bu bağlamda bu süreci yaşamın kökeninden başlattılar, lisanın oraya çıkışı ile sonlandırdılar.

Szathmary yaşamın başlangıcından lisanın ortaya çıkışı arasında geçen aşamayı bilimin en zorlu sorunlarından biri olarak yorumluyor. Szathmary, kompleks lisanın yalnızca bir kez evrimleştiğini ileri sürüyor. Bilim adamına göre yalnızca insan beyni lisan üretebilir; ayrıca yaygın kanının tersine, bu yetenek Broca ve Wernicke bölgeleri gibi beynin spesifik bölgeleriyle sınırlanmış değildir. Eğer bu bölgeler hasar görürse, başka bölgeler bu eksikliği telafi eder. Lisanı bir amibe, insan beynini de bu amibin yaşam alanına benzeten Szathmary,

"Beynimizin şaşırtıcı derecede geniş bir kısmı lisan ile ilgilidir" diyor.

Ancak bu benzetme akla şu soruyu getiriyor: Bu lisan amibi niçin diğer hayvanların *özellikle primatların- beyinlerini istila etmiyor? Szathmary'ye göre bu sorunun yanıtı yalnızca insanlarda görülen sinirsel ağda gizli. Lisan için gerekli olan karmaşık hiyerarşik işlemlerin gerçekleşmesini sağlayan bu ağ, hem genlerimiz hem de deneyimlerimiz tarafından şekillendiriliyor. Dil ile ilgili olan FOXP2 adı verilen ilk gen 2001 yılında saptandı. Diğerlerinin de yakında saptanacağı umut ediliyor.

Peki, insanoğlunun en yakın akrabaları olan şempanze ve diğer primatlarda bu yetenek niçin bulunmuyor? Son yapılan araştırmalara göre bunun yanıtı şöyle: İnsanlar ve şempanzeler çok sayıda ortak gene sahip olmakla birlikte, insan beyninde ifade bulan gen versiyonlarının, şempanze beynindekilerden daha aktif olduğu düşünülüyor. Dahası yeni doğmuş insan bebeklerinin beyinleri, yeni doğmuş şempanze yavrularının beyinlerinden daha az gelişmiş durumda. Dolayısıyla insan beyninde sinir ağlarının oluşumu uzun süren bir süreç gerektiriyor. Bu süreç içinde insan beyni daha fazla miktarda "lisanlı bir çevreye" maruz kalıyor.

Bir anlamda lisan, biyolojik evrimin son aşaması. Çünkü bu icat sayesinde, konuşma yeteneğine sahip olanlar saf biyolojik dünyanın ötesine geçme şansını elde edebiliyorlar. Atalarımız lisan sayesinde kendi çevrelerini *biz buna kültür diyoruz- yaratma olanağına kavuştular ve genetik değişikliklere gerek kalmadan bu çevrelere uyum sağlayabildiler.

FOTOSENTEZ

Yaşam üzerinde çok az icat, güneş ışığından enerji sağlama yeteneğinin doğurduğu sonuçlar kadar derin izler bırakır. Gerçekten de gezegenin yüzünü değiştiren çok önemli bir olgu olan fotosentez, atmosferi değiştirerek, Dünya'nın koruyucu bir tabaka ile öldürücü radyasyondan korunmasını sağlar.

Fotosentez olmasaydı, atmosferde çok az oksijen olurdu. Dolayısıyla bitki ve hayvan da bu ortamda olamazdı.Dolayısıyla fotosentezin yarattığı oksijen, yaşamın gelişmesi için uygun ortamı yarattı.

Fotosentezden önceki dönemde yaşam tek hücreli mikroplardan oluşuyordu. Bunların enerji kaynakları kükürt, demir ve metandı. Daha sonra, yaklaşık 3.5 milyar yıl önce *belki daha da önce- bir mikrop gurubu, gelişmeleri ve yakıt ihtiyaçları için gerekli olan karbonhidratı sağlamak için, güneş ışığından enerji alma yeteneğini geliştirdi. Bu yeteneği nasıl geliştirdikleri bilinmese de, genetik çalışmalara göre ışıktan yararlanma becerisi, moleküller arasında enerji nakletme yeteneğine sahip bir proteinden evrimleşmiş olabilir. Sonuçta ortaya fotosentez çıkmış.

Ancak fotosentezin bu ilk versiyonu oksijen üretme yeteneğine sahip değildi. Hidrojen sülfid ve karbon dioksit gibi hammaddeleri girdi olarak kullanarak, karbonhidrat ve kükürt gibi maddeler üretiyordu. Bir süre sonra *zamanı hakkında bilgimiz yok- yeni bir fotosentez tipi evrimleşti. Bu yeni tip, ana girdi olarak sudan yararlanıyor ve çıktı olarak oksijen üretiyordu.

Bu ilk dönemde oksijenin yaşam üzerinde zehirleyici bir etkisi vardı. Ancak atmosferde oksijen birikimi, bazı mikropların oksijenden olumsuz etkilenmemek için spesifik bir mekanizma geliştirmesine kadar sürdü. Öyle ki, bir süre sonra mikroplar oksijeni enerji kaynağı olarak kullanmaya başladı.

Bu, çok önemli bir gelişmeydi, çünkü enerji için oksijenden yararlanarak karbonhidratları yakmak, oksijen kullanmadan karbonhidratları yakmaktan 18 misli daha etkiliydi.

Bu noktada Dünya üzerindeki yaşam, doping almış gibi çok hücreli yaşam şekillerine dönüştü. Bugün doğrudan veya dolaylı olarak fotosentez, Dünya'daki yaşamın kullandığı enerjinin tümünü üretir. Yakıt olarak kullanılan maddeleri yakmak için etkili bir araç olmasının yanı sıra, fotosentez tarafından üretilen oksijen, yaşamı koruyucu bir rol daha üstlenir. Dünya güneşten gelen morötesi radyasyonun bombardımanı altındadır. Oksijenli atmosferimizin yan ürün olarak ürettiği ozon tabakası * Dünya'nın yüzeyinden 20-60 kilometre yukarısına uzanır- bu zararlı radyasyonun çoğunu filtre eder. Bu koruyucu şemsiye sayesinde yaşam, denizlerin koruyucu ortamının dışına çıkarak karalarda gelişme şansını yakalayabilmiştir.

Bugün, gezegenimizin üzerindeki hemen tüm biyokimyasal süreçler güneş enerjisinden yararlanır. Dolayısıyla Dünya üzerindeki tüm canlılar, oksijenden nefret eden ilk mikropların biyokimyasal yaratıcılığına çok şey borçludur.


Cumhuriyet
Bilim Teknik
07.05.2005

imhotep
14-02-2009, 20:28
İnsan müdahalesi evrimin hızını arttırıyor

Evrimin aşama aşama, yavaş ilerleyen bir süreç olduğu yönündeki yaygın görüş artık geçerliliğini yitirdi. İnsan faaliyetlerinin etkisiyle hızını artıran evrim, birkaç on yıl içinde belirgin değişikliklere yol açıyor. Sözgelimi denizlerde balık türlerinin yok olmasının, bazı kara hayvanlarının hızla şekil değiştirmesinin nedeni evrimin ivmesinin artması

Amatör balıkçılar oltalarına takılan küçük balıkları genellikle suya geri bırakırlar. Benzer şekilde ticari balık avcıları da büyük delikli ağlar kullanarak küçük balıkların ağlarına takılmasını engellerler. Burada amaç, balık popülasyonunun azalmasını önlemek ve sağlıklı bir şekilde gelişmelerini sağlamaktır. Ancak bunu yaparken çok büyük bir hataya da yol açıyor olabilirler. Artık kesin olarak biliniyor ki bütün bu iyi niyetli stratejiler, istenilenin tam tersi sonuç verebiliyor, çünkü geriye bırakılan küçük balıklar asla yakalanan büyük balıkların boyutuna erişemiyor ve nüfusun devamını sağlayacak miktarda yumurta bırakamıyor.

Balıkçıların ve pek çoğumuzun burada bilmediği bir şey var. O da evrimin işleyiş şekli. Ancak burada söz konusu olan evrim, ders kitaplarımızda tanımlanan milyonlarca yıl süren, aşama aşama ilerleme kaydeden bir süreç değil. Bu, birkaç on yıl içinde meydana gelen değişikliklerdir. Balıkçılar küçük balıkları suya geri atarak balık türlerini yeniden şekillendiriyor olabilir. Biyologlar "çağdaş evrim" adını verdikleri bu olayın dört bir yanımızda kesintiye uğramadan devam etmekte olduğunu düşünüyor. Balıkçıların iyi niyetli girişimlerinin sonucunda ortaya çıkan hızlı evrim, soyu tükenmekte olan türleri kurtarmaya çalışan biyologların işini zorlaştırıyor.

Dahası, yakın gelecekte insan faaliyetleri Dünya'yı değiştirirken, evrimin adımları giderek daha da hızlanabilir. Bu süreçte hangi güçlerin etkili olduğunu anlamak, türlerin hayatta kalma mücadelesinde giderek önem kazanıyor. Eğer neler olup bittiğini anlarsak, evrimi kontrol altında tutmanın yollarını da bulabiliriz; hatta çıkarlarımıza hizmet edecek şekilde şekillendirebiliriz.

Evrim biyologları uzun zamandır evrimin hızını artırdığının farkında. Hatta Darwin'in kendisi bile, köpek yetiştiricilerinin ürettiği köpeklerdeki gözlenebilir değişikliklere dikkat çekiyordu. Bir yüzyıl sonra biyologlar İngiltere'nin sanayi merkezlerindeki güvelerin, is ile kararmış ağaçlarda kendilerini daha iyi kamufle edebilmek için renklerini koyulaştırdığını keşfetti. Ve 20.Yüzyıl'ın sonlarında herkes bakteri, böcek ve otların birkaç yıl içinde antibiyotiklere ve böcek öldürücü ilaçlara direnç kazandığını öğrenmişti. Ancak sayıları az da olsa bazı bilim adamı bunun istisnai bir durum olduğunu düşünüyordu.

EVRİM İLE İLGİLİ YAYGIN GÖRÜŞ

"1970'li yıllarda ben üniversitede öğrenciyken, yaygın olan kanı evrimin aşama aşama ve yavaş olmasıydı" diye konuşan Riverside'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden David Reznick , "Hepimiz gözle görünen değişikliklerin meydana geldiğini biliyorduk ama bunların özel durumlar olduğunu, genelleme yapılamayacağını düşünüyorduk" diyor.

Uzmanların, evrimin hızlı bir şekilde oluştuğu yönündeki iddialara kuşku ile yaklaşmaları sağlam nedenlere dayanıyordu. Her şeyden önce evrimi, organizmanın gereksinimleri ve bu gereksinimleri tatmin etme becerileri arasındaki uyumsuzluk tetikler. Yaygın görüşe göre halihazırdaki organizmaların çoğu çevrelerine gayet iyi uyum sağlamışlardı. Herhangi bir tür popülasyonu içinde bireysel farklılıklar olmakla birlikte, belirli bir gen kombinasyonun diğerinden daha iyi uyum sağlamış olduğunu söylemek söz konusu değildi. Dolayısıyla doğal seçilimin bazı bireyleri kayırması için ortada itici bir güç olduğunu söylemek zordu. Başka bir deyişle seçilim düşük, evrim yavaş adımlarla ilerliyordu.

EVRİM MODELİNDE KÖKLÜ DEĞİŞİKLİKLER

Fakat 1980'li yıllarda biyologlar uyumun düşündüklerinden daha dinamik bir süreç olduğunu fark etmeye başladılar. Sözgelimi Galapagos Adaları'ndan birinde araştırmalar yapan Princeton Üniversitesi'nden Peter ve Rosemary Grant , bir ispinoz türünde kısa sürelerde küçük değişikliklerin ortaya çıktığını fark ettiler. Küçük tohumlu bitki türlerinin daha iyi geliştiği yağışlı yıllarda, küçük gagalı kuşlar daha başarılı bir üreme performansı sergilerken, daha büyük tohumlu bitkilerin yaygınlaştığı kurak yıllarda, daha büyük gagalı kuşlar adada üstünlük sağlıyordu. Sonuç olarak gaga boyu tahterevalli gibi hızlı bir şekilde büyüyüp küçülüyordu.

Son yıllarda Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden Barry Sinervo, güneybatı Amerika'da yaşayan lekeli kertenkele türünde benzer bir değişimi ortaya çıkarttı. Erkek kertenkeleler her biri boyun rengiyle belirlenen üç çeşit çiftleşme stratejisinden birini benimser. Turuncu boyunlu erkekler iri ve saldırgandır ve daha çekingen bir tür olan mavi boyunlu erkeklerin eşlerini çalmak için zorbalığa başvurur. Sarı boyunlu erkekler ise dişi taklidi yaparak, kabadayılık yapan turuncuların arasına sinsice karışır ve bunların çiftleşme girişimlerini baltalar. Ne var ki sarı boyunlu erkekler mavi boyunlu erkekleri kandıramazlar, çünkü mavi boyunlular dişileri ellerinden kaçırmamak için pür dikkat kesilmişlerdir. Bunun sonucunda bu üç her stratejiden birinin 4-5 yılda bir baskın hale geldiği izlenir.

ÇAĞDAŞ EVRİM MODELİ

Kimse bu tür çağdaş evrimin ne kadar yaygın olduğunu bilmiyor, çünkü bunu doğal yaşamda izlemek son derece zor. Değişiklik o kadar hızlı bir şekilde meydana geliyor ki, biyologların çok ayrıntılı bir kayıt tutmadıkları sürece bu değişiklikleri gözden kaçırmaları işten bile değildir.

Kaldı ki hızlı evrim, aynı özelliğin farklı versiyonlarının dönüşümlü olarak ortaya çıkmasıyla sınırlı değildir. Bazen evrim tek bir yöne doğru kararlı bir şekilde yol alır. Bu, özellikle istilacı türlerin biyolojisini anlama yolunda çok önemli bir adımdır. ABD'de zebra midyesi veya hardal otu gibi türlerin zararlı istilacılar oldukları fark edilmeden çok önce, bu zararlı istilacıların yeni evlerine gizlice sızmış olabilecekleri tahmin ediliyor. Bunun bir açıklaması, istilacıların çevrelerine tam uyum sağlamadan ortaya çıkmayı geciktirmiş olmalarıdır. Ve bir kez de ortaya çıktıkları zaman, sonuç dramatik olabiliyor. "Bu istilalardan bazıları istila eden popülasyonda genetik bir değişikliği yansıtıyor olabilir" diye konuşan Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Donald Waller , "Pek çok organizma çok küçük bir değişiklikle çok farklı bir yapıya bürünebilir" diyor.

İnsan faaliyetleri bazı ekosistemleri eskisine göre daha hızlı ve daha dramatik bir şekilde değiştiriyor olabilir. Dolayısıyla doğrusal bir seçilim bu tür olaylarda belirgindir. Michigan State University'den Andrew McAdam , "İnsanların yol açtığı değişiklikler yalnızca daha büyük değil, aynı zamanda daha kalıcı ve daha süreklidir. Bunlar daha hızlı değişikliklere neden olmasının yanı sıra süreklilik gösterir. Sözgelimi fildişi avcılığı, Afrika ve Asya'da dişsiz fillerin evrimini destekler niteliktedir" diyor.

KOÇ BOYNUZLARINDA KÜÇÜLME

Evrimsel değişimin en belirgin olduğu bölgelerden biri de Kanada, Alberta'daki Kayalık Dağları'dır. Bu bölgede Kuzey Amerika'nın en büyük boynuzlu koyunları yaşar. Profesyonel avcılar büyük boynuzlu bir koçu avlamak için çok büyük bir bedel ödemek zorundadır. Bu dağların Koç Tepesi adı verilen bir bölgesinde koçların yasal olarak avlanabilmesi için, boynuzlarının 360 derecelik bir kıvrıma erişmesi gerekir. Bu boyutta bir boynuza sahip bir koçun yaşama şansı bir veya iki yıldır, çünkü avcılık bu bölgede çok yaygındır. Beklenildiği üzere evrimsel değişim, boynuzları yasal avlanma boyutuna ulaşmayan koçların gelişimini destekler nitelikte olmalıdır.

Edmonton'daki Alberta Üniversitesi'nden Dave Coltman ortalama boynuz boyutlarının son 30 yılda yüzde 25 oranında küçüldüğünü keşfetti (Nature, vol 426, p 655). Genetik erozyon burada da son bulmaz, çünkü daha büyük boyutlu boynuza sahip olan koçlar genel olarak daha kaliteli genlere sahip olma eğilimindedir. Bu durumda avcılar uzun vadeli çıkarlarına ters düşün bir tutum içinedir. Coltman bu konuda şöyle konuşuyor: "Bu yapay bir seçilim modelidir. Burada istediğinizi daha fazla almak yerine, daha azı ile yetinmek zorunda kalıyorsunuz."

BALIKÇILIKTA STRATEJİ HATASI

Denizlerde balıkçıların tetiklediği değişiklik de buna benziyor. Ticari balık avcılığında, balıkçılar balıkların belirli bir boyda olanlarını tercih ediyor. Üç yıl önce New York'taki Stony Brook Üniversitesi'nden David Conover, bu durumun nasıl geliştiğini anlamak için laboratuar ortamında Atlantik gümüş balığı denilen bir tür üzerinde incelemeler yaptı. Bu çalışmada dört nesil sonra "avlanan balık popülasyonu"nun *ki bunların en irilerinin yüzde 90'ı havuzdan çıkartıldı- boyutları ortalama olarak "avlanmamış balık popülasyonu"nun *ki bunların en küçüklerinin yüzde 90'ı havuzdan çıkartıldı- yarısı kadardı. Boyut farklılığının neticesinde, havuzdan çıkartılan balığın (avlanan balıklarla paralellik kurulması için) toplam ağırlığı, beşinci nesil avlanan balıklarda, avlanmayan balığın yarısı kadardı.

Bu tarihten sonra diğer bilim adamları Newfoundland açıklarında avlanan morina balıklarının giderek daha küçük boyutlara indiğini ortaya çıkarttı. Bu sonucun nedeni büyük olanlarının avlanmasıydı. Bu değişiklik ne yazık ki balıkçılığın lehine bir durum değil, çünkü küçük balıkların yumurtlama kapasitesi büyük balıklardan daha düşüktür.

Eğer çağdaş evrim, gerçekten de yoğun bir şekilde avlanan balık popülasyonlarında baskın bir belirleyici ise, balıkçılar farkında olmadan kendi kuyularını kazıyor olabilirler. Bu şekilde kendi elleriyle sağlıklı balık sürülerinin önünü kesiyor olabilirler. Balıkçılar, en büyük balığı avlayıp, geriye kalanı suya bırakacakları yerde, büyük balıkların en iyi genleri taşıdığının bilincinde olup onları suya bırakmaları gerekirdi. Conover'a göre bunun çözümü balıkçıların orta boy balıkları avlamasıdır. Conover bu konuda şöyle konuşuyor: "Orta boy balıkları tutarlarsa, balığın benimseyeceği en iyi strateji mümkün olduğunca hızla büyümektir. Bu durumda doğal seçilim, seçimini en hızlı büyüyenden yana kullanacaktır. Bugünkü sisteme göre bu strateji daha yararlıdır, çünkü bugünkü sistemde denize geri bırakılan küçük balıkların minimum avlama boyutuna erişmesi çok zordur."

ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

Evrimin balıkçılıkta yarattığı bu olumsuzluğu tersine çevirmek mümkün mü? Uzmanlar bunun mümkün olduğunu, ancak kolay olmadığını söylüyorlar. "Maksimum boyut sınırlaması getirilirse, bugünkü trol teknolojisinde büyük balıkları denize geri bırakmak pratik olarak mümkün değildir. Bugünkü koşullarda büyük balıkları denize bırakmak için önce güverteye almanız gerekir. Ancak bu da balıkların yaşam şanslarını azaltır" diye konuşan Conover, "Ancak modern troller, deniz kaplumbağalarını avlalamak için büyük delikli metal ızgaralardan yararlanır. Bu mekanizma büyük balıkların salıverilmesinde yararlı olabilir" diyor.

Bu arada, evrimi frenleyecek başka daha köklü yöntemler de var. Sözgelimi bazı bölgelerde balıkçılık yasaklanabilir. Bu koruma alanlarında büyük balıklar bol miktarda yumurta bırakıp, küçük balıklara doğru yönelen evrimi "sulandırabilirler". Büyük boynuzlu koçların avlanmasının yasaklanması da, küçük boynuzların lehine gelişen seçilimi durdurabilir.

Çağdaş evrim bu örneklerde görüldüğü gibi her açıdan kötü değildir. Halihazırda mikropların yararlı alanlarda kullanılmasının yolunu açan bu evrimsel gelişmedir. İnsan faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan iklim değişikliği doğayı tehdit ederken, bitki ve hayvanların değişikliğe hızla uyum sağlaması gerekir. Biyologlar çeşitli türlerin daha yüksek sıcaklıklara "alıştığını" fark ediyor. Dolayısıyla son yıllarda tanık olduğumuz "erken ilkbaharlara" uyum sağlamak için doğanın göç ve üreme tarihlerini daha öne çektiği de görülüyor.

Sözgelimi Alberta Üniversitesi'nden Stan Boutin Kanada'nın Yukon bölgesindeki kırmızı sincapların 10 yıl öncesine göre 18 gün önce yavruladıklarını tespit etmiş. Ve bu değişikliğin davranış esnekliğinden değil evrimsel değişimden kaynaklandığını ileri sürüyor.

GERİYE DÖNÜŞÜ OLMAYAN NOKTA

Evrimin iklim değişikliğinin hızına ayak uydurup uyduramayacağı konusunda henüz kesin bir şey söylenemiyor. Kesin olan, bir türün yeni bir ortama uyum sağlamaya yönelik evrimleşmesi doğru genlere sahip olmasına bağlıdır. Ve büyük popülasyonların bu genetik sermayeye sahip olma şansı, küçüklere göre daha fazladır. Bu da iklim değişikliklerinin neden olduğu karmaşa içinde, kaybetme olasılığı en yüksek olan türlerin, halihazırda sayıları en az olan türler olduğu anlamına gelir. Soyları tükenmekte olan türleri kurtarmaya soyunan çevreciler, bazı marjinal popülasyonların kurtarılması için sarf edilen gayretlere son verilip, başarılı bir evrim geçirme potansiyeline sahip olan türler üzerine yoğunlaşmanın daha doğru bir strateji olduğunu düşünüyor. Boutin bu konuda şöyle konuşuyor: "Bu da, Kanada'daki tüm ren geyiği türlerini kurtarmamız gerekmediği, ancak başarı şansı yüksek türleri tercih etmemiz gerektiği anlamına geliyor."

Bazı bilim adamlarının kuşkulandığı gibi hızlı evrim giderek yaygınlaşıyorsa, başka bir olumsuz etkisi daha ortaya çıkacaktır. Çevreciler, soyu tükenmekte olan türleri kurtarma bağlamında, "koruma" kavramını bir daha gözden geçirmek zorunda kalacaklar. Çünkü bu türleri koruma altına almak veya yaşam koşullarını gelişmeye daha uygun hale getirmek, bu türlerin farklı bir yöne doğru evrimleşmesine yol açabilir.

Bu da ilginç bir felsefi soruyu gündeme getiriyor" diye konuşan McAdam, "Kurtarmaya çalıştığımız nedir? Spesifik bir türü mü kurtarmaya çalışıyoruz, yoksa o türle ilgili bir şeyi mi kurtarıyoruz? Bugün sahip olduğumuz türlerin hepsini koruma altına almak bizi mutlu edecek mi?" diye soruyor.

Reyhan Oksay

Kaynak: www.newscientist.com/channel/life/evolution (http://www.newscientist.com/channel/life/evolution)


Cumhuriyet
Bilim Teknik
30.07.2005

imhotep
14-02-2009, 20:32
KÖKTENDİNCİLERİN BİLİME YENİ SALDIRISI TEMELSİZ

'Akıllı tasarım' Teorisi, olmayan mükemmelliği abartıyor


Yaradılış yanlıları tarafından yeniden topluma inandırılmaya çalışılan "Akıllı tasarım" (Intelligent design) teorisi, dünyadaki yaşamın sadece evrimle açıklanamayacağını savunur. Ancak Darwin, "Türlerin kökeni" adlı çalışmasında tek bir örnekle bile biyolojik yapıların hiç de mükemmel olmadığını kanıtlamıştı.

Evrim için mükemmellik gereksizdir. Zaten akıllı tasarımcıların öne sürdükleri mükemmel organlar aslında mükemmel değildir. Karmaşıklık ve mükemmellik bizim bakışımızda oluşur. Ve yaradılış yanlıları bunu akıllı tasarım olarak göstermek için örnek üzerine örnek sunmalarına rağmen, kanıtlar bunların doğru olmadığını gösteriyor.
Gözlerin evrimsel gelişimi büyük bir tasarımcının değil, bilinçsiz bir işçi hayvanın eseridir. Gözleri ve dünyadaki yaşamın hiçbir şeyini dev bir mühendis yaratmadı. O sadece bir kazan tamircisiydi. Büyük bir tasarımcının var olup olmadığı bilimin konusu değildir. Eğer varsa bile, evrim onun işini berbat bir şekilde yaptığını kanıtlamakta.

Evrim başarılı hataların bir dizisidir. Bu hatalar dizisi doğal ayıklanma, kalıtsal farklılıklar ve yenileme yetisine dayanır. Sonuç mükemmel gibi görünse de aslında tam tersidir. Farklı göz tipleri 50 kez veya çeşitli hayvan türlerinde çok kez birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir. Çevredeki ışığı algılama sorunu farklı yollarla çözülmüştür. Doğadaki tüm gözler sadece gerektiği kadar karmaşıktır ve her gözün büyük bir kusuru vardır.

Amerikan başkanı Georg W. Bush geçen haftalarda gazetecilerle konuşurken, okullarda evrim teorisiyle birlikte "Intelligent Design" (Akıllı tasarım) teorisinin de okutulacağını söyledi. Bush, buna gerekçe olarak, eğitimde "farklı teorilerin" yer alması ve dünyanın ne şekilde oluştuğunun "farklı düşüncelere" göre öğretilmesi gerektiğini gösterdi.

"Akıllı tasarım" teorisi bir kamuoyu araştırmasına göre Amerika'da son yıllarda iyice yaygınlaşmakta.

Geleneksel yaradılış teorisinin aksine, bu teori dünyanın dört milyarı aşkın bir süre içinde geliştiğini yalanlamıyor, ama doğadaki karmaşık yapıların, bunların arkasında üstün bir zekânın barınması gerektiğinin bir kanıtı olduğunu vurguluyor.

Amerika'daki birçok eyalette şimdi "Akıllı tasarım" teorisinin, Charles Darwin tarafından kurulan Evrim teorisiyle birlikte eğitim programına alınıp alınmaması konusunda tartışmalar yaşanmakta.

KÖKTENDİNCİ ATILIM

Bu konuda kaygılı olanlar da var tabii. Rhode Island, Brown Üniversitesi'nden Kenneth Miller örneğin, Anti-Darwin kampanyalarının her yerde başarılı olmamasına rağmen köktendincilerin, insanlarda evrim teorisine karşı bir güvensizlik yarattıklarını hatırlatarak, yaradılışçıların istekleri günümüzde daha radikal ve tehlikeli bir hale geldi, diyor.

Miller'e göre Neo-yaradılışçılar bilimi kendi kafalarına göre yorumlayarak, dünya dışı fenomenleri doğal süreçlerin açıklanmasında kullanmaya çalışıyorlar.

Amerikan eğitim sistemine Adem ve Havva mitosunu yerleştirerek biyoloji kitaplarını değiştirme çabası en az elli kez tekrarlanmıştır. Ancak bu girişimler din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulmasını öngören yasalar sayesinde engellenebilmiştir. Yasalara göre yaradılış, dinsel bir inanış olduğu için okullarda okutulması yasaktır.

Akıllı tasarım teorisi yanlıları şimdi bu düşünceyle, yasalara takılmadan doğa bilimleri derslerine dinsel inanışları eklemek için farklı bir etiket kullanıyorlar: Akıllı tasarım teorisi, yaşamın sadece evrimle gelişmeyecek kadar karmaşık olduğunu kabul ediyor. Bu yüzden bir tür güçlü bir tasarımcı tarafından tasarlanmış olması gerekir.

O, KİM?

İngiltere'nin en ünlü bilim adamlarından biri olan Steve Jones, die Zeit (33/2005) gazetesindeki makalesinde, "ama başları yasalarla derde girmesin diye, hiçbir zaman "güçlü tasarımcının" kim olduğunu açıklanmıyorlar, diyor.

Akıllı tasarım yanlıları, Darwin'in sadece gerekli olduğu durumlarda öğretilmesini ve akıllı tasarım teorisinin de bilimsel bir hipotez olduğunu söylüyorlar. Ve Jones, ABD'deki bazı okullarda akıllı tasarım teorisinin, Darwinizm'e alternatif olarak okutulduğunu açıklıyor.

Oxford tartışmasında ilk kez 1860 yılında Darwin teorisine karşı bayrak açan piskopos Wilberforce şöyle demişti: Büyükannelerinizin ve büyükbabalarınızın soyunun maymunlara uzanıyor olması hoşunuza gidiyor mu?

İşte böylece, evrim teorisine karşı, dünyayı bir yaratıcının yarattığı düşüncesinin ortaya atıldığı bir tür "evrim savaşı" başladı. Bu konunu özü sadece "bilime karşı savaş" da değildir. Burada amaç geniş kapsamlı bir fenomenin, bilimdışı araçlarla yürütülen politik bir tartışma olarak sunularak, Amerikan toplumunun büyük bir kısmının sosyal ve kültürel kararlarına dokunmaktır.

New Scientist dergisindeki yazıda da (www.newscientist.com (http://%28www.newscientist.com/), 9.7.05) açıklandığı gibi, bu karar 1925 yılında tüm ülkede dikkat çeken Scopes veya Monkey Trial vakasıyla bir yara almıştı. Dayton'daki (Tennessee) bir ortaokulda fizik öğretmenliği yapan Thomas Scopes, bir arkadaşının yerine biyoloji dersine girip Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı öğretisini anlatınca kendisini bir anda mahkemenin önünde bulmuş ve 100 Dolarlık para cezasına çarptırılmıştı.

BİLİMDE TANRIYA İHTİYAÇ

Bu olayın üzerinde evrim karşıtları ve Tennessee'deki köylüler ve inançlı insanlar alaya alındı. Ve her ne kadar Skopes davayı kaybettiyse de (suçlama daha sonra geri alınmıştı), Darwin ve bilim sanki zafer elde etmiş gibi görünüyordu. Bu olaydan birkaç yıl sonra sessizlik hüküm sürdü. Fakat maymun olayı Amerikan toplumu üzerinde önemli bir etki yapmıştı.

Oysa doğal ayıklanma ve mutasyon, dünyadaki tüm yaşamların gelişimi için bir açıklama getirmekte. Doğa bilimlerinde Tanrıya, açıklayıcı bir parametre olarak ihtiyaç duyulmamakta. Ne var ki insanın sadece evrimsel rastlantılarla geliştiğini ve evrimin gelişim çizgisinde özel bir statüye sahip olmayışına dayanan teoride, inanların birçoğu etik ve moralin yok olduğunu düşünüyorlar.

Doğanın, büyük bir gücün etkisi olmadan oluşabilmesi için çok karmaşık olduğu düşüncesinden Darwin de haberdardı.

Türlerin Kökeni adlı çalışmasındaki bir bölümde "The origin of extreme complexity and perfection başlığı altında bundan yararlanmıştır da.
Darwin'in iddiası, özellikle de biyolojiyi daha iyi anlamaya başladığımızdan bu yana gayet basit ve akılcıdır. Darwin, gözü örnek veriyor ve bu da akıllı tasarım teorisini çürüten mükemmel bir açıklamadır. Gerçi gözler karmaşık sistemler ve bugün bile hâlâ tüm işlevlerin detaylarını bilmiyoruz. Ama bunların rastlantısal olarak ortaya çıktıklarını gösteren kanıtlar çoktur.

BAŞARILI HATALARIN DİZİSİ

Evrim başarılı hataların bir dizisidir. Bu hatalar dizisi doğal ayıklanma, kalıtsal farklılıklar ve yenileme yetisine dayanmakta. Evrimin türlere ihtiyacı vardır ve sadece raslantısal mutasyona izin verenlerle çalışabilir. Sonuç mükemmel gibi görünse de aslında tam tersidir.

Farklı göz tipleri 50 kez veya çeşitli hayvan türlerinde çok kez birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.

Çevredeki ışığı algılama sorunu farklı yollarla çözülmüştür. Doğadaki tüm gözler sadece gerektiği kadar karmaşıktır ve her gözün büyük bir kusuru vardır. Hayvanların birçoğu, ışığı, sinir uyartılarına dönüştüren hücrelerden oluşan bir düzleme yansıtan mercekli gözlere sahipler.

Tüm göz yapıları, evrimsel süreç içindeki çevresel zorunlulukların bir sonucudurlar. İnsan gözü de gerektiği kadar karmaşıktır. Zayıf ışığı görebilmemizi sağlayan yüz milyon çubuk ve renkleri görmemizden sorumlu üç milyon kozalak bulunuyor gözlerimizde.

Her kozalak ışığı biyokimyasal sinyallere dönüştüren proteinler içermekte. Üç pigment, mavi, yeşil ve kırmızı renkleri kaydederek, renkli dünyayı görünür kılıyor.

Bu dünya, beyaz çiçeklerle dolu ama sadece bizim için.

Arılar kızılötesi ışıkta bizim göremediğimiz ayrıntıları görürler. Sonuçta gözlerimiz mükemmellikten çok uzak, ama neyse ki biz gözümüzün kusurlarını hissetmiyoruz.

MÜKEMMELLEŞME YOK

Evrim tüm biyolojik sistemleri her zaman değiştirdi ama asla mükemmelleştirmedi. Gözümüzün evrimi cildimizin üzerinde ışığa duyarlı bir leke olarak oluştu, daha sonra bir kap gibi derinleşti ve en sonunda da basit bir kamera sistemine dönüştü.

Ancak gözümüzdeki ışığın ağ tabakasına ulaşabilmesi için önce görsel verileri beyne ileten sinir liflerini geçmek zorunda. Bu sistem ise ışığa duyarlı tarafı ters duran bir kamerayla karşılaştırılabilir.

Böcekler dünyayı daha farklı görürler. Gözlerinde bir değil binlerce mercek vardır ve bunlar ışığı bir sensor üzerinde odaklarlar. Çok sayıda küçük ve basit kameralardan bir araya getirilmiş bir petekgöz, evrimin neler yapabileceğini ve yapamayacağını gösteren mükemmel bir örnektir.

Böceğin gözleri geniş bir alanı görecek şekilde uzmanlaşmıştır, ama ayrıntılı çok kötü görür. Her ne kadar bu göz yapısı sadece sınırlı yetilere sahip olsa da, doğal ayıklanma böceklerin görme yetisini iyileştirmek için tüm olanakları kullanmıştır.

Gece uçan kuşlar, ışığa karşı duyarlılığı yüz misli arttıran büyük merceklere, pervaneler havada uçan avını takip edebilmek için birçok kameralı petekgöze sahiptir.

Kusurlu bir tasarımı iyileştirmek için evrim elinden geleni yapıyor. Ama ne var ki evrimin en iyisi mükemmel değildir. Pervanelerin gözleri bugünkü biçimine diğer tasarımların çok daha kötü olması nedeniyle kavuşmuştur. Böcek, insan ve diğer tüm biyolojik sistemlerin gözleri için mükemmellik göreceli bir kavramdır ki bu nedenle de gözlüğü, teleskopu ve mikroskobu geliştirdik.
Evrim için mükemmellik gereksizdir. Karmaşıklık ve mükemmellik bizim bakışımızda oluşur.

Ve yaradılış yanlıları bunu akıllı tasarım olarak göstermek için örnek üzerine örnek sunmalarına rağmen, kanıtlar bunların doğru olmadığını gösteriyor. Gözlerin evrimsel gelişimi büyük bir tasarımcının değil, bilinçsiz bir işçi hayvanın eseridir. Gözleri ve dünyadaki yaşamın hiçbir şeyini dev bir mühendis yaratmadı. O sadece bir kazan tamircisiydi.
Büyük bir tasarımcının var olup olmadığı bilimin konusu değildir. Eğer varsa bile, evrim onun işini berbat bir şekilde yaptığını kanıtlamakta.

Nilgün Özbaşaran Dede

http://science.orf.at (http://science.orf.at/) 3.8.05, www.newscientist.com (http://www.newscientist.com/) 9.7.05, www.heisse.de (http://www.heisse.de/), Die Zeit 33/2005


Cumhuriyet
Bilim Teknik
10.09.2005

imhotep
14-02-2009, 20:35
DNA'mızın yüzde 98.5'ini şempanzelerle paylaşıyoruz

Sıçandan kirpi balığına kadar çok sayıda hayvanın gen haritası çıkartıldı. Şimdi insanın en yakın akrabası şempanze de bu gruba katıldı. Şempanze genomunun haritalandırılması ile ilgili bulgular saygın bilim dergisi Nature'ın 1 Eylül tarihli sayısında yer aldı. Bulgulara göre insanlar şempanzelerle DNA'sının yüzde 98.5'ini paylaşıyor. Bu iki genomu karşılaştıran bilim adamları, özellikle aradaki farklılıklara odaklanarak, insan genomunun nasıl evrildiğini ve kanser gibi şempanzelerde nadiren görülen hastalıkların insanlarda nasıl geliştiğini ortaya çıkartmaya çalışıyor.

Şempanzenin tüm genomunu ortaya çıkartma misyonunu dünyanın dört bir yanından gelen 67 bilim adamının oluşturduğu Şempanze Genomu ve Analiz Konsorsiyumu üstlendi. Bu genomun 3 milyar civarında baz çiftinden oluştuğu düşünülüyor. Bilim adamları Atlanta'daki Yerkes Ulusal Araştırma Merkezi'nde yaşayan Clint adındaki bir erkek şempanzeyi 24 yaşında ölünceye kadar incelediler. "Shotgun" dizilim yönteminden yararlanarak genomun yüzde 94'ünü büyük bir doğruluk payı ile haritalandırdılar.

FARK:1,2

Bilim adamları şempanze genomunu insan genomu ile karşılaştırırken ikisinin arasındaki farklılıklara odaklandılar. Elde ettikleri sonuçlara göre yaklaşık genomların yüzde 1.2'si farklıydı. Bu da şempanze ve insan DNA'sının yüzde 98.5'inin aynı olduğu tezini doğruluyor.

Ancak bilim adamları genetik kodun daha geniş bölümlerinin yeniden yapılanması ve kendini kopyalaması olgusuna bağlı olarak, daha yüzde 2.7 oranında farklılık bulunduğunu tespit ettiler. Şempanze genomu projesinde görev alan Washington Üniversitesi'nden Richard K. Wilson , "Son birkaç yıl içinde bu tür karşılaştırmalar insan genomunun nasıl evrildiği konusuna açıklık getirecek ve kanser gibi şempanzelerde görülmeyen bazı hastalıklara niçin yakalandığımızı anlayabileceğiz" diyor.

İnsanların şempanzelerden kabaca 6-7 milyon yıl önce ayrıldığı düşünülüyor. Bilim adamları şempanze genomunu inceleyerek bizleri farklı kılan biyolojik yapımızı daha ayrıntılı bir şekilde ortaya çıkartmayı planlıyor. Şimdiye dek bilim ekibi insan genomundaki 6 bölgenin şempanzelerden farklı mutasyonlar geçirdiğini tespit etti.

Bu mutasyonlar o denli yararlı idi ki birkaç yüz nesil içinde tüm popülasyona yayıldı.

İNSAN EVRİMİ İLE İLGİLİ TEMEL SORULAR

"Düşlerim gerçek oldu" diye konuşan şempanze genomu projesinde görev alan evrim biyoloğu Caro-Beth Steward , şempanzenin gen haritasının kendi yaşamı süresince çıkartılabileceğine ihtimal vermiyordu. New York Eyaleti'ndeki Albany Üniversitesi'nden araştırma görevlisi Steward'ı bu kadar heyecanlandıran yalnızca şempanze genomunun çıkartılması değil; orangutan ve rhesus makak maymununun gen haritasının da tamamlanmak üzere olması, insan evrimi ile ilgili bugüne dek yanıtlanmamış pek çok temel soruyu yanıtlanacak. Yanıtlanmayı bekleyen temel sorular şunlar:

°İnsanlar, maymunlar ve diğer primatlar arasındaki farklılıkların temelinde ne yatıyor?

°Atalarımızın genom içeriği ve fiziksel yapısı, primatların evrimini nasıl etkilemiştir?

°Şempanze genomu evrimin nasıl çalıştığını daha iyi anlamamızı sağlayacak mı?

BAŞLANGIÇ NOKTASI ŞEMPANZELER

İnsanlardaki DNA dizilimini daha iyi anlamanın en kestirme yolu yaşayan en yakın akrabamız olan şempanzelerin genomunu incelemek. Fakat insan genomunun şempanze genomuna çok yakın olması, yalnızca şempanze genomunu inceleyerek yukarıdaki soruları yanıltabileceğimiz anlamına gelmez. Şu anda elde bulunan verilere dayanarak, insanlarda olduğu halde şempanzelerde eksik olan bir DNA diziliminin insan evrimi sırasında ilave olup olmadığını söylemek olanaksız. Kaldı ki kayıp DNA dizilimi şempanze soyunda kaybolup gitmiş de olabilir.

Diğer bir sorun da, şempanze ile insan genomu arasında tespit edilen farklılıkların önemli olmama olasılığıdır. "Bulduğunuz farklılık sizi heyecanlandırabilir.

Ancak bir süre sonra bunun tek bir tür içindeki doğal bir varyant olduğunu fark edersiniz" diye konuşan San Diego'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden Ajit Varki, "Şempanzeler, insanlar gibi, birbirlerinden genetik olarak ayrılırlar. Ancak bu ayrılığın boyutları tartışılabilir. Alt türlerden başka maymunların daha gen haritasının çıkartılması gerekir. Ancak bu şekilde türler arasındaki dizilim farklılığını anlayabiliriz" diyor. Ayrıca unutulmamalı ki şempanze genom dizilimi halihazırda daha taslak halindedir. Farklılıkların gerçekliğini garanti altına almak için, şempanze diziliminin, insan genomunda olduğu gibi "nihai" standartlara göre "cilalanması" gerekir. Bu işlem halen sürmektedir.

SIRADA DİĞER MAYMUNLAR

İşlem bununla da bitmiyor. Bilim adamlarının bir genetik değişikliğin insanlara özgü olup olmadığını kesin olarak söylemesi için diğer primat genomlarının daha çıkartılması gerekiyor.

Rhesus makaklarının genomu *bir Eski Dünya maymunu- hemen hemen hazır. Bunların genom diziliminin birleştirilmiş ilk hali, bu yılın başlarında kamuya açık veritabanına yüklendi ve bunun düzeltilmiş versiyonunun bu yılın sonlarında yayımlanması bekleniyor. Rhesus makaklarının gen haritalarının çıkartılmasının bu kadar öne alınmasının nedeni, tıbbi araştırmalarda yaygın bir şekilde kullanılmalarından kaynaklanıyor.

Bilim adamları bu genomdan faydalanarak, farklılıkların 6 milyon yıl önce en son ortak atadan ayrıldıktan sonra modern şempanzelere veya insanlara uzanan soydan kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlayabilecek. Makaklar yararlı bir referans olmakla birlikte, insan/şempanze farklılaşmasından sonraki genetik değişikliklerin saptanmasında en ideal kriter değil.

ORANGUTAN İLE EVRİMİ ANLAMAK

İnsan genomunun evrimini daha iyi anlamak için bilim adamları, insan ve şempanzelerden yeterince farklı, ancak daha yakın bir ortak atadan gelme bir primatı incelemeyi tercih ediyor. "Bu türe en yakın aday orangutandır" diye konuşan Varki, orangutanın şempanze ve insan ile ortak bir atadan geldiğini ve farklılaşmanın 12 milyon yıl önce başladığına dikkat çekiyor. Orangutan genomunun incelenmesi halihazırda devam ediyor ve bu çalışmanın ilk sonuçlarının gelecek yılın başlarında tamamlanması bekleniyor.

Kaliforniya, Walnut Creek'deki Joint Genome Institute'un direktörü Eddy Rubin , orangutan genomunun sağlayacağı faydaları şöyle açıklıyor: "İnsan, şempanze ve orangutanda ortak, ancak rhesus makaklarında farklı dizilimler keşfedersek, büyük maymunları diğer primatlardan ayıran geneomik özelliklere ilişkin çok önemli ipuçları elde ederiz."

GORİL GENOMU DA GEREKLİ

Ancak bazı bilim adamları şempanzeden sonraki en yararlı genomun gorillerinki olması gerektiğine inanıyor. Goril şempanzeden sonra insanın en yakın akrabasıdır ve goril genomunun bazı kısımları insanlara şempanze genomundan daha yakındır. Almanya, Leipzig'deki Max Planck Enstitüsü Evrim Antropolojisi bölümünden Svante Paabo , "Dizilim goril, şempanze ve insana uzanan süreç içinde türlerin nasıl gelişim geçirdiğini anlamamıza yardımcı olacak" diyor.

Genel olarak, bir primatın genomu insana ne kadar yakınsa, insanlara özgü son özelliklerin anlaşılmasında daha önemli bir rol oynayabilir. Ve bu karşılaştırma ne kadar fazla sayıda tür genomu ile yapılırsa sonuçlar o kadar güvenilir olur. Örneğin orangutan, goril ve şempanze bir DNA pozisyonunda birbirinin eşi ise ve insanlar farklıysa genetikçiler bu değişikliğin insan soyunun en ileri tarihlerinde gerçekleşmiş olduğuna kanaat getirirler. "Gorilin gen haritasının çıkartılmasına bu ekim ayında başlayacağız" diye konuşan İngiltere, Cambridge'deki Wellcome Trust Sanger Institute'dan Jane Rogers, bir araya getirilmiş taslakların birkaç yıl içinde hazır olacağını belirtiyor.

KÖKLERİMİZE GERİ DÖNERSEK...

Bazı bilim adamları primat ailesinin en genç ve körpe üyeleri ile uğraşadursun, bazıları da köklere inerek en eski primat genomlarının neye benzediğini ortaya çıkartmaya çabalıyor. Bu amaca yönelik olarak moleküler paleontologlar belli başlı primat soylarının her birinden bir örnek alarak genomunu çıkartmayı planlıyor.

Örneğin Yeni Dünya maymunlarından marmoset'in gen haritasının çıkartılmasına başlandı. Japonya, Tokyo'daki Ulusal Enformatik Enstitüsü'nden Asao Fujiyama "Lemur'un da gen haritasının çıkartılmasını arzu ediyorum" diyor. Fujiyama geçen yıl ilk şempanze kromozomunun dizilimini çıkartan ekibin bir üyesi. Lemur'lar maymunlara uzanan daldan önce ortaya çıkan bir alt gruptan geliyor.

PLASANTALI HAYVANLAR

Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden David Haussler ve meslektaşları daha eskilere uzanmayı planlıyor. Bu ekip 75 milyon yıl önce dinozorlarla aynı dönemde yaşamış plasentalı memelilerin genomunu çıkartmak için hayvanlar aleminde geniş bir tarama yapmak niyetinde. "Hedefimiz DNA değişikliklerinin plasentalı atalarımızdan modern insanlara uzanan tam bir tarihçesini çıkartmak" diye konuşan Haussler, "Bu genomu yeniden kurarak insan genomu ile karşılaştırırsak evrimimizdeki kilit genetik değişiklikleri saptayabiliriz. Bu verilere primat genom bilgilerini de ilave edersek aralardaki kayıp ayrıntıları tamamlayabiliriz" diyor. Şimdi atalarımızın yeniden organize edilmiş DNA diziliminin ilk taslaklarını birleştirmekle meşgul olan Haussler ve ekibi, "Sonuçlar daha hazırlık safhasında olmasına karşın, bulguların en azından bilgisayar ortamında düzenlenebileceğini anladık" diyor.

GİBBONLARIN KARIŞIK GENOMU

Soy ağacının köklerinden dallarına doğru uzanan bu girişimler, genomların nasıl evrimleştiğini ve içlerindeki genlerin nasıl çalıştığına ilişkin görüntüyü tamamlayacak. New York Üniversitesi'nden moleküler antropolog Todd Disotell , büyük maymunlarla ortak bir atadan gelen gibbonların genomunun çok farklı özellikler taşıdığını ve bunların kromozomlarının diğer maymunlardan daha hızlı değiştiğini ve evrildiğini düşünüyor.

"Gibbonların genomu sanki bir karıştırıcının içine konulup karıştırılmış gibi" diye konuşan Disotell, "Bunların DNA içerikleri insan ve şempanzelerle büyük benzerlik taşıyor, ancak birbirinin içine geçmiş durumda. Genlerin yeni kromozomal pozisyonlarında işlevlerinin değişip değişmediğini öğrenmek ilginç olabilir" diyor.

TEK BAZ DEĞİŞİKLİĞİ Mİ?

Kromozomlar kırılıp yeniden birleştiği zaman, bu süreçte etkin olan moleküler mekanizma dizilimin içinde yok olup gidiyor. Gibbon genomu çok fazla miktarda yeniden düzenlenme sürecinden geçtiği için, bu süreç içindeki mekanizmaların izlerini sürmek mümkün olabilir. Maryland, Bethesda'daki Amerikan İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü bu yılın başlarında yeniden düzenleme süreci ile ilgili mekanizmaları daha iyi anlamak için çalışmalara başlayacağını duyurdu.

Bunun gibi yapısal değişiklikler, insan evrimini neyin tetiklediğini ortaya çıkartma konusunda yol gösterici olabilir. Şempanze genomu çalışması, şempanze genomunun kendi kendini kopyalama sürecine bağlı olarak yüzde 2.7 oranında in san genomundan farklı olduğunu gösteriyor. Oysa bu fark, ek baz çiftlerinde yüzde 1.2 civarında seyrediyor. Kendi kendini kopyalama gibi yapısal değişiklikler, yeni genlerin ortaya çıkmasında çok önemli bir rol oynuyor. Ancak şu anda insanların evriminde tek baz değişikliklerinin mi, yoksa yapısal varyasyonların mı daha önemli rol oynadığını söyleyemiyoruz.
Primat genomları, görüldüğü üzere çeşitli mekanizmalar üzerinden şekillendiriliyor. Bazı değişiklikler tek baz değişiklikleri olarak ortaya çıkarken, bazıları yapısal varyasyonlar şeklinde *kopyalama, iptal etme veya ekleme- kendini belli ediyor. Ve dönemsel olarak yeri değiştirilebilir bir unsur *parazit bir DNA dizilimi- genom içinde yayılabilir. Buna ek olarak genomun tümü eşit bir hızda değişmez. Çeşitli primatlar karşılaştırıldığı zaman farklı genomik bölgelerin farklı hızlarda evrildiği ortaya çıktı.

EVRİMİN ÖTESİ...

Primat genomları, ilgi çekici bir tarih dersinden daha farklı bilgiler içerir. Örneğin, insan hastalıklarına ışık tutabiliyor. Rubin, benzer genomları karşılaştırmak, fonksiyonel genleri tespit etmek, 'çöp DNA'ların dizilimlerini kontrol etmek için bir yöntem geliştirdi. "Filogenetik gölgeleme" adı verilen bu teknik, çok sayıda farklı primat DNA dizilimlerini (insan dahil) karşılaştırma ve evrimin son dönemlerinde aynı kalan DNA uzantılarını tespit etme olanağı sağlıyor. Bu çalışma, söz konusu bölgelerin dizilimlerinin ortaya çıkartılmasının önemini ortaya çıkartıyor, çünkü bu bölgeler organizmanın hayatta kalması için kritik bir öneme sahip.Bu çalışmanın sonucunda elde ettiği bulguları Rubin şöyle özetliyor: "Bir avuç dikkatle seçilmiş primat genomu genetik unsurların ortaya çıkartılmasında önemli rol oynuyor."

Şempanze genomundan yarar sağlayacak olanlar yalnızca moleküler biyologlar değil. Pek çok primatın atası *insanlardan farklı olarak- arkada çok az sayıda fosil bırakmıştır. Bunun nedeni bu hayvanların fosilleşmeye uygun olmayan ortamlarda yaşamış olmalarıdır. "İnsanların fosillerinin korunabileceği ortamlarda evrilmesi çok büyük bir şanstır" diye konuşan Yeni Zelanda, Palmerston'daki Massey Üniversitesi'nden David Penny , "Bazı primat soylarının ne zaman ayrılmaya başladığı ve ayrılma sırasındaki popülasyon boyutları konusunda kesin bilgi sahibi değiliz. Daha fazla sayıda genomun haritalanması ayrılma zamanlarının saptanmasına ve filogenetik farklılıkların çözümlenmesine yardımcı olacak" diyor.

GENOM ÇALIŞMALARINDA KISITLAMALAR

Penny, genom çalışmalarının bazı sınırlamaları olduğuna dikkat çekerek şöyle konuşuyor: "Primatlar arasındaki genom farklılıklarının anlamlı olması için genlerin farklı dokulardaki ifadesine ve ailenin geçmişindeki genetik varyasyonlarına ilişkin bilgilere gereksinim vardır. Bu bağlamda soyu tükenmekte olan primatlardan etik kuralları çiğnemeden örnek toplamak çok önemlidir. Vahşi doğada yaşayan sayıları gittikçe azalan büyük maymunlardan kan ve doku örneği toplamak için bilim adamlarının çok fazla zamanı kalmadığı kanısındayım."

Reyhan Oksay


Cumhuriyet
Bilim Teknik
17.09.2005

aydoe
15-02-2009, 16:51
Araştırmalarına, Tanrı’nın tahtını güçlendirmek amacıyla başladı

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11006497.asp?yazarid=218&gid=61

Serdar
16-02-2009, 02:20
İyi de hoş da. Hergün bir sürü haber duyuyoruz. Bilim adamları şöyle şöyle yaptı diye. Peki nasıl yaptı biliyor muyuz? Yaptı mı belki onu da bilmiyoruz. Bizim tek yaptığımız, "bilim adamları şöyle şöyle yaptı", "bilim adamları bugün şunları buldu" laflarına, vayyy be deyip büyük bir hayranlıkla bakmak. Bu mudur bilim takipçiliği? O halde yeni bir "din"in başlangıcıdır bu. İyi, hoş, tamam, şempanzelerle aramızda bağ var da, peki nasıl saptanmış bu %98'lik benzerlik? Bu testlerde kullanılan yöntemler neler? Gözümüzle gördük mü? Ne kadar güvenilir? Kim bulmuş, nasıl bulmuş? Yok.

Her gün gazetelerde, dergilerde "bilim adamları şunları şunları buldu" türünden birsürü saçma haber, ayrıntısız, içeriksiz, "ilim irfan adamları yarın uzaya gök daşı çarpacağını söyleeeyor." türünden dinimsi, dogmamsı, hiç eleştirilmeden inanılan boş inançlar, bulgular kol geziyor.

Peki içerik olarak ne kadarından haberdar ediliyoruz? Yöntem olarak nelerinden haberdar ediliyoruz? Hiç birşeyinden. Birçok haber başlığı da sırf haber olsun dergi, gazeteleri doldursun diye, bilgisiz, cahil, haber dairesi çalışanlarınca uyduruluyor. O meşhur kalıplaşmış cümleyi duyduğumda içimden kan kusasım geliyor, çileden çıkıyorum.

Daha geçende okudum: meğer bize üniveristelerde, okullarda, gazetelerde, televizyonlarda gözümüzü korkuta kortuta, insanları canından bezdirerek, kimisine de ezberleterek, üstelik de parasını sömürerek dayattıkları HIV vüsürü hiç bir zaman izole edilememiş ki.

Gerçek olmayan, o kadar çok doğru var ki, saymaka bitmiyor açıkçası. Artık dünyanın yuvarlak olup olmadığından bile, açıkça söylüyorum, şüphe duyuyorum.

Ben buna, haddim olmayarak, bilimin dinleştirilmesi, yozlaştırılması adını verdim. Siz ne verirseniz verin.

evrensel-insan
16-02-2009, 03:04
Saygidege serdar;

Tanrisal zihniyetten, bilimin kurtuldugunumu zannediyorsun? Bilim, neyle mesgul; hicbir zaman emin olamayacagi ve sonucuna varamayacagi olgularla. Peki, neden? Tanriyi gundemde tutsun diye. Neden, bilim; hicbir zaman; ilk oldugundan emin olamayacagi bir ilk arar, dersin? Neden, herseye bir cevap vermek gibi; gereksiz bir izin pesine duser. Sence amac ne? Bilimde, herseyin yanlislanabilecegi mumkun olduguna gore? O zaman, bilimin "dogrusu" varmidir?
Bilim, neyi ispatlamaya calisiyor ve kime?

Saygilarimla;
evrensel-insan

aydoe
16-02-2009, 18:51
Darwin Yanılmış Olabilir mi?..
Cumhuriyet 16.02.2009
2000’Lİ YILLARDA
ERDAL ATABEK

Darwin Yanılmış Olabilir mi?..
Charles Darwin’in 200. doğum yılını kutluyoruz. Doğum tarihi 12 Şubat 1809.
Dünya uygarlığının temel taşlarından birisi de ‘evrim kuramı’.
Evrimin dünyadaki gelişimin temel ilkesi olduğu kesin.
Ama bir noktada ben kuşkuya düşmekten kurtulamıyorum.
İnsanın evriminde maymunlarla ortak bir atadan geldiğimiz bulgusu var.
Ben, bütün insanların ortak atasının maymun olduğundan kuşku duyuyorum.
Şempanzelerle DNA farkımız yüzde yarım da olsa biz çok farklıyız.
Sonuçta maymunlar koşar, atlar, birbirini bitler, şakalaşırlar.
Gördüğüm insanların bir bölümünün ortak atası ‘çakal’ olmalıdır.
Çünkü bu insanlarda ‘çakal özellikleri’ çok belirgin.
Tilkiler var, kurnaz, tuzakçı, hileci, hinoğlu hin.
Bingolar var, vahşi köpekler, önüne geleni parçalayanlar.
Kurtlar var. Fırsatçı. Acımasızca saldıran.
Yılanlar var. Yerde sürünüp sinsice saldıran.
Ben, ortak atamın keçi olduğunu düşünüyorum.
İnatçı, başına buyruk. Sürüleşemeyen.
Ota samana bakmadan dağlarda yeşil yaprak peşine düşen keçiler.
Başları beladan kurtulamayanlar.
Ataları koyun olanlara imreniyorum.
Koyunlar, tasasız, gamsız, sürüye uy, otlayıp dur.
Ağılın var, çobanın var, bekçi köpeğin var.
Sürü sürü koyun.
Koyunlardan en çok yararlananlar da kurtlarla çakallar.
Kurt, çakal, tilki, sırtlan.
Bunlar dünyanın efendileri olmuşlar.
Koyunlar, kuzular, inekler, tavuklar.
Onlar da dünyanın sömürülenleri.
Onun için de içime kuşku düşüyor.
Charles Darwin o noktada yanılmış olabilir mi?
İnsanların ortak ataları ayrı ayrı hayvan türleri olabilir mi?
Hatta belki bitki türleri bile olamaz mı?
Ot gibi insanlar yok mu?
Isırganlar.
Katırtırnakları.
Devedikenleri.
Baldıran otu.
Say say bitmez.
Çeşit çeşit insan.
Develer.
Öküzler.
Ayılar.
Solucanlar.
Bokböcekleri.
Sümüklüböcekler.
Kabaklar.
Çeşit çeşit kabak. Sukabağı, kestanekabağı, balkabağı.
Aslanlar da var sahi.
Ormanların kralı.
Erkekleri yeleli.
Bayraklara konan aslanlar.
Onların sayıları azaldı Sevgili Darwin.
Aslanların soyu tükeniyor.
Onları artık kafeslere koyuyorlar...

aydoe
16-02-2009, 23:33
Darwin sergisi İstanbul’a gelsin!
http://www.hurriyet.com.tr/magazin/yazarlar/11009815.asp?yazarid=113&gid=61

Ayejj
20-02-2009, 12:00
Evrimin babası bugün yaşasaydı, teorisinin esin verdiği bilim karşısında heyecan duyardı.

Charles Darwin, ölümünden sadece iki hafta önce, İngiltere’nin orta kesimlerindeki bir gölde bulunan, bir suböceğinin bacağına sıkı sıkı yapışmış minik bir midye hakkında kısa bir makale yazmıştı. Bu, son makalesiydi. Böceği ona yollayan kişi, genç ayakkabı ustası ve amatör doğabilimci Walter Drawbridge Crick idi. Daha sonra bu ayakkabıcı evlendi ve bir erkek çocuk sahibi oldu: Harry. Sonra Harry de bir erkek çocuk sahibi oldu ve ona Francis adını verdi. Ve Francis Crick, 1953’te, James Watson adında genç bir Amerikalı ile birlikte, Darwin’in evrim hakkındaki neredeyse tüm düşüncelerinin büyük başarı ile doğrulanışına neden olacak bir keşif yaptı.
http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0902/konu.aspx?Konu=3

aydoe
01-03-2009, 10:08
Bilim Teknik 27.02.2009Evrim’e karşı inanç
Darwin’in 200, üncü doğum yılı ve “Türlerin Kökeni” adlı yapıtın 150 inci yılında bütün dünyada evrim kuramına karşı kuvvetli bir karşı duruş oluşmuştur. Bu karşı duruşu yaratan ve besleyen şey evrim kuramının bilimsel olarak yanlışlanması değil, dünyanın egemen güçleridir. İnanç kurumlarını ve siyaseti araç olarak kullanan bu güç, eğitim kurumlarını basamak yaparak amacına kolayca ulaşmaktadır. Timur Karaçay, Başkent Üniversitesi, tkaracay@baskent.edu.tr (tkaracay@baskent.edu.tr?subject=YoreNet e-MEDYA ${TARIH}-${YAYIM_ADI}-${HKODU})
Darwinizm’e ve daha genel olarak değişime karşı duruş, egemenler için kaçınılmazdır. Bir yandan hızlı nüfus artışı yaşam kaynaklarının hızlı tüketimine yol açarken, bilgiyi ve üretim araçlarını ellerinde tutan ülke halklarının yaşam düzeyleri ile bunlara sahip olamayan ülke halklarının yaşam düzeyleri arasında aşılamaz uçurumlar doğmuştur. O kadar ki, bugün Avrupa ve Kuzey Amerika kıtasında yaşayan insanların tüketim alışkanlıkları bütün dünya insanlarına yayılacak olursa, dünya nimetleri (besin, su, enerji, maden vb) yetersiz kalacaktır. Yaşam düzeylerinden fedakârlık etmeyen gelişmiş ülke halkları, dünyanın mevcut sosyo-ekonomik düzenini mümkün olduğunca uzun süre devam ettirmeye çalışacaklardır. Değişime karşı duruşun asıl nedeni budur. İronik olan şey, değişime karşı duruşun Tanrı’nın buyruğu olduğu yalanına en çok inananlar, dünya nimetlerinden en az pay alan yoksul ve eğitimsiz kitlelerdir. Kenya’nın kurucu Devlet Başkanı Jomo Kenyatta’nın şu sözünü anımsayalım:
“Beyazlar geldiğinde onların elinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.”
Şimdi yoksul halkların ellerinde kalan tek şey ellerindeki kutsal kitaplarıdır.Ona sımsıkı sarılıyorlar; çünkü o kutsal kitap, onlara, bu dünyada elde edemediklerini öteki dünyada elde edeceklerini söylüyor. Görünüş odur ki, insanlar, yoksul ve eğitimsiz kaldığı ölçüde bilimsel gerçeklerden uzaklaşıp hurafelere sığınmaktadır. Din-siyaset-finans koalisyonu, dünyanın bir yarısında sürüp giden cehaletin ve yoksulluğun sürüp gitmesi için ellerindeki bütün olanakları kullanmaya devam edecekler. Bunu yaparken eğitimi, sanatı ve edebiyatı da akıllıca kullanıyorlar. Sanat, son 2000 yılda yaratılış kuramına verdiği desteğin çok azını bilime verme cömertliğinde bulunursa, insanoğlu bilimsel bir çağa girebilir. Bilim adamları bunu yalnızca umut etmekle kalmayıp, talep etmeliler.

İNANÇ, BİLİMİ SUSTURUR
Bilimin asıl görevi doğa olaylarının neden ve nasıl olduğunu açıklamaktır. Eğer bazı doğa olaylarını yaratan doğaüstü bir güce inanırsak, bilim orada susar. Çünkü doğaüstü gücün varlığını iddia edenler, o güce asla erişilemeyeceğini, onun yaptıklarına insan aklının hiçbir zaman eremeyeceğini söylemekle kalmazlar, o gücü araştırmanın veya sorgulamaya kalkmanın affedilemez günah olduğuna bağnazlıkla inanırlar. Eğer bu inanca bağlı kalınsaydı, biyolojide, fizikte, kimyada yapılan büyük buluşların hiçbirisi elimizde olmazdı. Onlar olmadığında, bugün içinde yaşadığımız teknoloji ve ona dayalı uygarlık kurulamazdı.
Özellikle inanç kurumlarının görüşü olan yaratılış teorisi, içinde yaşadığımız doğanın (toprak, su, bitki, canlı) altı günde yaratıldığını; canlılığın 6000-8000 yıllık bir geçmişi olduğunu, bu sürenin Darwinizmin iddia ettiği evrimin oluşması için yetersiz olduğunu savunur.
Oysa, evrenin yaşı yaklaşık 15 milyar, dünyanın yaşı 6.5 milyar, canlı hücrenin oluşumu ise 3.7 milyar yıl geçmişe sahiptir. Dünyadaki son buzul çağı 10 bin yıl önce sona ermiştir. Bu 10 bin yılın son 2 bin yılını çok iyi biliyoruz. Son yarısını şöyle böyle biliyoruz. Bu dönem içinde insanın toplumsal yaşamı çok değişti. Ancak bu dönem içinde, insan tür değiştirecek bir biyolojik evrim geçirmedi. Öteki canlılar da biyolojik evrim geçirmedi. Bize çok uzun gelen ve ilkyarısını bilemediğimiz bu dönem, evrenin yaşına göre o kadar kısadır ki, o kısa dönemde Darwinizmin söylediği biyolojik tür değişimi oluşamaz. Evrim, çok çok uzun zamanlar içindeki değişimdir. Bir canlı kendi yaşamı boyunca biyolojik evrim geçirmez; ancak milyonlarca yıllık zaman dilimi içinde türler biyolojik değişime uğrar.
Bugün yeterince öğrenim görmüş olanlar bile, “Evrim nedir?” sorusuna “İnsanın maymunun soyundan geldiği” biçimindeki yanlış yanıtı veriyor. Üstelik bu yanıtı verirken büyük bir bilimsel bulgudan haberdar olduğunu belirtiyor olmanın gururu yanında, maymundan türemiş olma düşüncesine antipati beslediğini de jest ve mimikleriyle belli eder. “Mutlak yaratan”a erişme çabası içinde olan yaratılış kuramının taraftarları bu sonuca ulaşılmasında pek zorluk çekmediler. Evrim kuramının ne olduğunu esastan kavramamış mantıklı bir insanın o kıllı, eğri büğrü sevimsiz (isterseniz sevimli deyin) yaratıktan türediğini kabullenmesi kolay değildir. Üstelik bu saptırılmış düşünceyi kabullenmesi için bir neden olmadığı gibi, kendini şempanzeden epeyce üstün görmesi ona duyusal doyum sağlar.
Bilim adamı “maymun ile insanın evrimsel geçmişlerinin %99 dan fazlası ortaktır” diyor. Bu sözün insanın maymundan geldiği anlamına gelmeyeceğini ancak ikisinin soy ağacının milyonlarca yıl gerideki bir ortak ataya sahip olduğunu anlatmıyor. Çünkü onu geniş halk kitlelerine anlatmak bilim adamının işi değildir. O, evrensel bir gerçeği bulmuş ve orta yere koymuştur. O bilimsel bulguyu, o nadide bilgiyi toplumun kültürü haline getirmek sosyal kuramların, eğitimin ve sanatın işi olmalıdır.

BÜYÜDEN RUHLAR ÂLEMİNE
Önce büyü vardı. O, bütün kültür biçimlerinden önce gelir. Voltaire göre büyücü, “Doğanın yapamadığı şeyi yapmanın sırrını elinde tuttuğunu iddia eden” kişidir. Basit mantık, doğanın yapamadığını yapabilen biri varsa, onun doğaüstü bir güce sahip olmasını gerektirir. Bu basit mantık, insan düşüncesini önce ruhlar âlemine ve sonra kaçınılmaz olarak mutlak yaratıcı’ya götürmüştür. Bu yolda ilerleyen insanoğlu uygarlıklar kurup yıkarak farklı kültürler yaratmıştır. Giderek bir kolu inanca, bir kolu bilime dönüşen büyü, kültürlerin kaynağıdır. Mutlak yaratıcının eseri varsayılan her din, ulaşabildiği her yerde kendine özgü bir düşünce sistemi ve ona dayalı bir toplumsal düzen yaratacak güce erişti. Örneğin, kilise insanlığı ortaçağ dediğimiz karanlığa sürükleyecek kadar düşünsel ve toplumsal güce erişti. Bu aşırı gücü, bir yerde geri tepti ve aydınlanma (Rönesans) dönemini yarattı. Kilisenin söylemlerinin aksini ispatlayan bilimsel bulgularla beslenen bu dönem, kiliseyi ciddi zaafa uğrattı.
Aydınlanma çağından sonra eski gücünü toplamak isteyen kilise, bir yandan bilimin verilerini bir bir kabullenmek zorunda kalırken (örneğin, Galilo’dan özür dilemesi) eski gücünü tekrar kazanabilmek için bitmez bir çabaya girmiştir. Bu çabada onun en sadık silahı ölümden sonraki hayattır. O bilinmez hayatta vaat edilen cennete (veya cehenneme) girecekleri seçecek doğaüstü bir güce ve onun ilahi adaletine gerekseme vardır. Bütün dinler mutlak yaratıcı gücü, yani yaratılış teorisini ortaya koyar. Ondan vazgeçildiği anda, yaratılan o muazzam ruhlar âlemi birden çökecektir. Yaratılış teorisi ile Darwin’in evrim teorisi bağdaşamadığına göre, inanç kurumları evrim teorisine karşıt olmayı sürdürmek zorundadırlar.

NEDEN EVRİME KARŞI AKIMLAR
GİDEREK HIZ KAZANIYOR?
Bugün bütün dünyada evrim kuramına karşı gelişen hareketin, çeşitli dinlere mensup fanatik bir azınlığın ortaya koyduğu ve ısrarla savunageldiği bir hareketten ibaret olduğunu kimse iddia edemez. Çünkü, hareketin cesameti fanatik bir azınlığın yaratamayacağı boyutlara ulaşmıştır. Öte yandan, yaratılış kuramının arkasındaki gücün, siyaset adamlarının iddia ettiği gibi, yalnızca, sade vatandaşın kültürüne işlemiş olan inanç özgürlüğü isteminden kaynaklandığını söylemek de çok yanıltıcı olur. Gerçekte, bugün bütün dünyada ve özellikle gelişmemiş ülkelerde halkların öncelikli talebi haline getirilen ve “inancını özgürce yaşa” sloganı altına gizlenen büyük oyunun, bütün insanlık için yaratabileceği tehlikeleri görmemiz gerekiyor.
Kökten dinci hareketin içinde yer alan fanatik ayaktakımı, inançları ve inançlarının içerdiği kutsal değerler için savaştıklarını söylerler. Bu olgu hemen her dinde vardır. Bu fanatiklerin çoğu, söylemlerinde samimidir. Ama onların dizginlerini ellerinde tutan liderlerin amacı bambaşkadır. Rönesansla birlikte ortaya çıkan büyük aydınlanma hareketinden çok sonra gelen evrim kuramı, her şeyin sürekli değişmekte olduğunu, dolayısıyla mevcut sosyo-ekonomik düzenin de değişebileceğini ve hatta hızla değiştirilmesi gerektiği fikrini geniş halk tabakalarına yaydı. Dünyanın sosyo-ekonomik düzenini altüst edecek bu düşüncenin önü alınmalıydı. Evrim karşıtı hareketlerin doğuşu ve beslenişinin gerisinde yatan olgu budur.
Yukarıda belirttiğimiz gibi tarih boyunca, inanç, insan topluluklarını kolay yönetmenin iyi bir aracı olarak kullanılmıştır. Çok eski zamanlarda büyücülükle başlayan ve gelişerek bugünkü ruhani düzeye ulaşan inanç sistemleri, hiçbir liderin, hiç bir devlet yönetimin başaramayacağı zor işi kolayca başarmaktadır. O nedenle, dünyada hiçbir siyasetçi bu akımın önünde durmak istemez.
Dünya düzeninin değişmesini istemeyenler, özellikle son iki yüzyılda bilimsel araştırmaların sonucunda ortaya konan ve insanların yaşamını büyük ölçüde kolaylaştıran teknolojinin karşısında durmanın imkânsızlığını gördüler. O nedenle, akıllıca bir stratejiyi ortaya koydular. DI ve benzeri kuruluşlar, doğrudan doğruya bilime ve bilimsel metotlara karşı durmak yerine, bilimsel materyalizme karşı olduklarını söylemeye başladılar. Bunu yapabilmek için Darwinizm, Marksizm, Freudian psikoloji ve Einstein’in görelilik kuramı gibi kuramlara karşı çıkmaya başladılar. Çünkü bu kuramlar bir bütün olarak ele alındığında evrenin ve canlıların oluşumu hakkında kutsal kitapların söylediklerini altüst ediyordu. O nedenle, geniş halk tabakalarına yayılması, mevcut düzeni kısa zamanda sarsabilirdi.
Peki bu düşüncelerin halk tabakalarına yayılması nasıl önlenebilir? Çok kolay, bilimsel düşünceyi yayan kurumları ve araçları dizginlemekle. Nedir onlar? Elbette, geniş halk kitlelerini eğiten örgün eğitim kurumları ve yaşadığımız çağda her bariyeri aşan iletişim araçlarıdır. Adına medya demeye başladığımız gazete, dergi ve TV gibi iletişim araçlarını zapturapta almak kolaydır. Bütün dünyada medya parayla kontrol edilebilir ve hatta yönlendirilebilir araçlar haline getirilmiştir. Onun için hemen her TV kanalı, sosyal yaşamı dini kurallara bağlamanın yollarını arayan ulemalara kapılarını sonuna kadar açmıştır. Dindar Cumhurbaşkanı talebini, doğal olarak, dindar belediye başkanları talebi izlemektedir. Okullara gelince, artık evrim kuramı “out”, yaratılış kuramı “in” olmak üzeredir.
Neden Darwinizm ilk hedeftir? Bunu yorumlamak zor değildir. Darwinizm bütün kutsal öğretilerdeki yaratıcı (Tanrı) kavramı yerine evrimi koymuştur. Çevre koşullarının değişimine bağlı olarak canlı türlerinin biyolojik değişime uğradığını söylüyor. Başka bir deyişle, evrimi yani değişim kavramını esas alıyor. Değişim kavramı, türlerin değişimi gibi masum bir düşünceye hapsedilemeyecek bir potansiyele sahiptir. O potansiyel, dünyanın sosyo-politik ve sosyo-ekonomik yapısını değiştirecek gizil bir güçtür. Yerküreyi yöneten büyük güçler bu tehlikenin farkına varmıştır ve o tehlikeyi önleme çabası içine girmiştir. Bunun için gerçekten akıllıca bir tasarım yaptılar. Evrim kuramı, kitlelerin kültürlerine sinmiş inançlara ters düştüğü için, bir yerde bilimin, toplum katlarına yaygınlaşması sürecindeki zayıf bir halkadır. Adına “kama” (wedge) dedikleri bir taktiği uygulamaya koydular.
Baltayla odun kıyanlar iyi bilirler. Lifleri iç-içe geçmiş odun kütüklerini parçalamak çok zordur. Öyle durumlarda kama kullanılır. Kütüğün kenarlarında zayıf görülen bir yerine kama çakılır. Kama o zayıf parçayı kütükten koparır. DI bunu bilime ustalıkla uyguluyor. Darwinizm, Marksizm, Freudian psikoloji ve Einstein’in görelilik kuramı gibi yerleşik kültürlerle uyuşmayan kuramların üstüne gidiyor ve onları bilimden birer birer koparmaya çalışıyor. Darwinizm, onlara göre, kütükten koparılması gereken ilk parçadır.
DI psikolojik materyalizm yerine idealizm ’i koymak üzeredir. İdealizm, yeni bir kadercilik anlayışıdır. Herkes akıllı tasarımcının verdiğine razı olmalı, dünya düzenini değiştirmeye uğraşmamalıdır. Günümüzde, söz konusu değişimi yavaşlatmak veya mümkünse tamamen durdurmak için, küresel güç bütün iletişim ve eğitim araçlarıyla vahşi bir taarruzu gerçekleştirmektedir. Geniş halk kitlelerini bilimsel görüşlerle (bilimsel materyalizm) değil, idealizm ile beslemenin yolları aranmalıdır. Öncelikle, değişim yerine statükoyu, bilim yerine fantaziyi, evrim yerine kutsal inançları koymak gerekir. Bunu bütün dünyada başarıyla gerçekleştirmektedirler.