Turan Dursun Sitesi Forumları
  #1  
Alt 30-03-2018, 09:45
pianola - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pianola pianola isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
Üyelik tarihi: 22 Oct 2014
Bulunduğu yer: Platon'un Mağarası
Mesajlar: 2.358
Standart objet [petit] a



Juan D. Nasio Diyor ki
Lacan obje a'yı kurduğunu ve icat ettiğini düşünür. Bu, bir sembolle, "a" harfi ile yazılma niteliğine sahip bir nesnedir. Bu "a" sembolü, alfabenin ilk harfini değil, ama "öteki" (autre) kelimesinin ilk harfini temsil eder.

Lacancı kuramda, bir küçük "a" harfiyle gösterilen öteki (autre) , bir de büyük "A" harfiyle gösterilen Öteki (Autre) vardır. Büyük Öteki gösteren zincirinin üstbelirlenimlerinin gücünün insanbiçimsel figürlerinden biridir. Oysaki a harfinin nesnemizi nitelediği küçük öteki, benzerimizi, alter ego'yu [öteki ben] ifade eder.
***

Yas ve Melankoli adlı makalesinde, yitirdiğimiz ve yasını tuttuğumuz kişiye göndermede bulunduğu zaman, Freud "obje" [objet] kelimesini yazar, "kişi" [personne] kelimesini değil. Freud önceden Lacan'a "öteki kimdir? " sorusuna cevap vermesi ve obje a kavramını kurması için temel sağlamıştır.

Sevilen ve artık yasını tuttuğum yitirilmiş olan bu öteki kimdir? Freud ona "obje" der, Lacan ise "obje a" diyecektir. "Yas ve Melankoli'yi okudum" der Lacan, "obje a'yı bulmak için kendimi bu metnin rehberliğine bırakmam yetti."

Bu, yitirilen ötekiye obje a ismi verildiği anlamına değil, ama obje a'nın "öteki kimdir?" sorusuna yanıt verdiği anlamına gelir. Neden? Kendimizi daha anlaşılır kılabilmek için, ötekine dair soruyu çoğaltalım ve kendimize şunları soralım: "Karşımdaki kimdir? Kimdir o? Bir beden midir? Bir imge midir? Sembolik bir temsil midir?" Kendimizi, divana uzanmış analiz edilen kişinin yerine koyarak şunu soralım: "Arkamdaki bu mevcudiyet nedir? Bir ses midir? Bir soluk ' mu? Bir düş mü? Düşüncenin bir ürünü müdür? öteki kimdir? "

Psikanaliz "öteki ...dir" diye cevap vermeyecektir, ama "böyle bir soruya cevap vermek için obje a'yı kuralım" demekle yetinecektir. a harfi zorluğu adlandırmanın bir biçimidir; bir cevapsızlık yerine geçer.
***

Obje a nedir? Obje a sadece bir harftir, a harfinden başka bir şey değildir, merkezi işlevi çözümsüz bir problemi adlandırmak, ya da daha iyisi, bir namevcudiyeti belirtmek olan bir harftir. Hangi namevcudiyeti? Durmadan tekrarlanan bir sorunun cevabının namevcudiyetini. Beklenen ve gereken çözümü bulamadığımız için, bilgisizliğimizin ışık geçirmez deliğini yazılı bir işaretle -basit bir harfle- belirtiyor, verilmemiş bir cevabın yerine bir harf koyuyoruz. Obje a o halde bir imkansızlığı, kuramsal gelişime bir direniş noktasını ifade eder. Bu işaret sayesinde —sürçmelerimize rağmen— bilgi zinciri kopmaksızın araştırmayı sürdürebiliriz. Gördüğünüz gibi; nesne a sonuçta imkansız kayasının çevresinden dolaşmak için analitik düşüncenin bulduğu bir hiledir: Gerçeği 'bir harfle temsil ederek daha uzağa gideriz. Ancak, cevabı a olan, yani anlamsal olarak boş bir harf olan soru nedir? Bu soru kuramsal bağlamlara göre farklı şekillerde ifade edilebilir, ama hemen obje a'ya açılan soru şudur: "Eşim olan, sevilen kişi olan, öteki kimdir?"

Freud, öznenin yitirilen nesnenin yasını tuttuğunu yazarken "sevilen ve yitirilen kişinin" değil "objenin" der.

— sevilen ya da sevilmiş olan "öteki" bizim için ne ifade eder? Sevilen "kişi, bizim için hangi yeri doldurur? Ama bu gerçekten bir kişi midir? Birisi şunu ileri sürebilir: "Bu, bir imgedir; sevilen kişi sizin tarafınızdan sevilen kendi imgenizdir". Bu, doğrudur, ama yeterli değildir. Bir başka cevap: "Sevilen kişi bir imge değildir, sevilen kişi sizin bedeninizi sürdüren bir bedendir". Yine doğrudur, ama hala yetersiz kalır. Nihayet üçüncü cevap sevilen kişiyi, bize bir hikayenin, geçmiş deneyimlerin bütününün temsilcisi olarak tasvir eder. Daha kesin olarak, bu kişi ortak bir damga taşıyacaktır, bir yaşam boyunca sevilen tüm varlıkların ortak niteliğini yansıtmaktadır. Bu konuda, Freud'un, öznenin nesnenin bir niteliğine özdeşimi, yani sevmiş olduğumuz tüm varlıkların bir niteliğine özdeşimi olarak tanımladığı üç tip özdeşleşme ayırt ettiği Kitlelerin Psikolojisi ve Benin Analizi adlı metnine başvurabiliriz. Freud bu metinde bir kadın-erkek çiftinin nasıl oluştuğunu anlamak bakımından önemli bir gözlemi açıklar; daha önce sevilmiş nesnenin niteliğini taşıyan kişiyi severiz; böyle bir noktada, bir yaşamda sevmiş olduğumuz kişilerin bir nitelikle birbirlerine benzediklerini öne sürebiliriz. Gerçekten, yeni biriyle tanıştığımızda, sık sık onun evvelce sevilmiş olan kişinin damgasını taşıdığını fark ederek şaşırırız. Freud'un buradaki harika fikri, bu damganın birincide, ikincide ve bir tarihte arka arkaya gelen tüm öteki eşlerin hepsinde varlığını sürdürdüğünü ve yinelendiğini; ve bu damganın bir nitelik olduğunu, bu niteliğin bizim kendimizden başka birşey olmadığını ortaya çıkarmaktı. Özne bir yaşam boyunca sevilen ve yitirilen nesnelerin ortak niteliğidir. Lacan'ın "birleştirici nitelik" adını vereceği şey tam da budur.

***

[verilen] üç cevabın hiçbirinde -ilki imgesel (imge olarak öteki) , ikincisi düşlemsel (beden olarak öteki) ve üçüncüsü sembolik (bir hikayeyi özetleyen bir nitelik olarak öteki) sevilen ötekinin özü ortaya çıkmaz. Sonuçta seçilmiş ötekinin kim olduğunu bilmiyoruz. Ancak, işte tam burada, cevapsızlığın yerinde obje a görünüverir.

Yine de ötekini tanımlamak için imgesel, düşlemsel, sembolik şeklindeki olası üç yaklaşımdan en doğrudan Lacancı obje a kavramına gönderen ikincisidir: Seçilmiş öteki beni sürdüren ve benden kaçan bedenimin düşlemsel ve zevklendirici kısmıdır.
***

Eğer "öteki kimdir?'" sorusunu ileri sürüyorsam bu, obje a'nın icadının bir yazarın keyfi kararından ileri gelmediğini, ama bir zorunluluğa, klinik bir gereğe cevap verdiğini daha iyi anlatmak içindir. "öteki kimdir? " sorusu bir kez soruldu mu, analitik kuram, yalnızca "obje a" şeklindeki biçimsel işaretle çalışmak için bu soruyu unutur. Esas olan basit sorulardır, çünkü bunlar bir kavramın kökeninde yer alırlar ve gene de sanki başlangıçtaki soru hiç yokmuş gibi sadece biçimsel kendilikle çalışabilmek için terk edilmeleri gerekir.

(...) bilinçdışının farklı mantıksal şemalarını temel bir soruda özetlemiştik: "Geçmiş nedir?"

— kurgusal olan bu soruyu, yalnızca S₁, S₂ gösteren çiftiyle çalışmak için geride bırakmıştık; şimdi de "öteki" ve "obje a" muammaları bakımından aynı yöntemi izliyoruz.

O halde bu öteki problemini geçici olarak bırakalım ve bir zaman obje a'nın biçimsel statüsüyle çalışalım. O zaman, a'nın gösterenler bütünüyle ve "Bir" göstereniyle olan ilişkisine dair soru cevaplanacaktır. Başlamak için, obje a, biçimsel olarak gösteren ağı içinde ayrı türden olarak tanımlanır. Yani sistem kendisiyle ayrı türden olan ve kendisine yabancı, artık bir şey üretir. Böylesi bir oluşum, bambaşka bir düzende olmakla beraber, S₁ göstereninin dışsallaştırılması işlemine benzerdir. Objeye ilişkin olarak, artık dış öğeden değil, ama tortu üründen, sistemdeki bir " fazla"dan bahsedeceğim. Obje a gösterenlerin biçimsel sistemi tarafından meydana getirilen artık olarak ayrı türdendir. Bu, bütüne, kenar olarak istikrar veren gösteren elemandan çok farklı, artık olarak ortaya çıkan bir oluşumdur. Obje a gösteren bütünle aynı türden değildir, ama bu bütüne istikrar veren ayrı türden bir üründür. O halde sistemin istikrarlı olmak için iki etkene ihtiyacı vardır: Bir dış eleman (S₁), sonra da "dışarıda bırakılan bir ürün" (a). S₁ dış göstereni, gösteren bütünle aynı türdendir; onunla ilişkisi semboliktir; buna karşılık, tortu ürün a, gerçek doğadan olup gösteren bütünle aynı türdendir. Sembolik düzen, sınırı oluşturan bileşen (S₁) de dahil olmak üzere, tüm bileşenlerin aynı türden olduğu, yani gösteren mantığının yasaları tarafından yönetildikleri anlamına gelir. Oysaki tek obje a, aksine, bu mantıktan kaçandır.
"Obje a zevk-fazlası gösteren sisteminin nedenidir"

Obje a'yı bilinçdışının yapısı içinde deliğe, yani kenar haline gelen zincir göstereni tarafından boş bırakılan yere özdeşleştirebileceğimiz doğrudur. Ama objenin deliğe özdeşimi ancak deliği durağan bir görünüm içinde değil de soğuran bir delik olarak anlamak koşuluyla meşru olacaktır. Obje a, eğer onu gerçekte gösterenleri çeken, onları canlandıran ve zincire istikrar veren soğurucu bir gücün kaynağı olarak imgelerseniz yapının deliğidir. Ancak, objeyi öylesine canlı bir delik olarak imgeleyebildiginiz zaman, bu, kendisini bize sunan zevkin (zevk-fazlası) figürüdür.

(...) zira obje a'nın deliğe ilişkisi küçük ayrımlarla doludur. Obje a, bilinçdışının yapısı içindeki deliktir.

— Delik, sistemi canlandıran çekici kutuptur (neden) ; bu deliğin gücü zevk (zevk-fazlası) olarak adlandırılır; ve nihayet, zevk, potanın merkezindeki enerji burgacı olmaktan ziyade, deliğin kenarında dolaşan sabit bir akımdır.

(...)
(sürecek)


Ben de içgözlemin kurbanıyım.
Sylvia Plath

Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi...
Samuel Beckett

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece...
Aşık Veysel

Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür.
Maurice Blanchot

İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir.
Lacan

Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..?
Marilyn Monroe

ex nihilo nihil fit
il n'y a pas de hors-texte
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 30-03-2018, 09:59
pianola - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pianola pianola isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
Üyelik tarihi: 22 Oct 2014
Bulunduğu yer: Platon'un Mağarası
Mesajlar: 2.358
Standart



BlueSpectacles isimli youtube kullanıcısının yukarıdaki videosuna dün denk gelmiştim, araya eklemek istiyorum , kısmen Freudcu bir girişle iyi ve kısa bir değini konu için (video malesef İngilizce) .. bu arada commentlerde birisi Sean Homer'ın kitabından da bir alıntı yapmış, onu da aşağıya tercüme ettim...

"The objet a represents the Other's lack not in the sense of a specific object that is lacking but as lack itself. Desire, strictly speaking, has no object. Desire is always the desire for something that is missing and thus involves a constant search for the missing object. Through fantasy, the subject attempts to sustain the illusion of unity with the Other and ignore his or her own division. Although the desire of the Other always exceeds or escapes the subject, there nevertheless remains something that the subject can recover and thus sustains him or herself. This something is the objet a.


The objet a is not, therefore, an object we have lost, because then we would be able to find it and satisfy our desire. It is rather the constant sense we have, as subjects, that something is lacking or missing from our lives. We are always searching for fulfilment, for knowledge, for possessions, for love, and whenever we achieve these goals there is always something more we desire; we cannot quite pinpoint it but we know that it is there."
Öteki'nin yoksunluğunu temsilen obje a, belirli bir objenin yoksunluğu değil, ancak yoksunluğun kendisidir. Arzunun, kesin konuşmak gerekirse, objesi yoktur. Arzu herzaman için kayıp objenin arzusudur ve bunun için ona yönelen bir arayıştır. özne, fantazi içerisinden Öteki'yle birleşme ilüzyonunu besleme girişiminde bulunur ve kendi bölünmüşlüğünü görmezden gelir. Öteki'nin arzusu her zaman özneden taşmasına ya da ondan kaçmasına rağmen, orada ise her zaman birşeyler kalır öznenin kendisini beslemesi için. işte bu birşey "obje a"dır.

obje a bunun için, yitirdiğimiz bir obje değildir; öyle olsaydı onu bulabilir ve arzuyu tatmin edebilirdik. o daha çok bizdeki süreğen bir duyum, yaşamımızda eksik olan birşeydir. her zaman için doyumu, bilgiyi, sahip olunacak şeyleri, sevgiyi vs. aramaktayızdır, bunlardan birini ele geçirdiğimizde ise daima arzuladığımız başka şeyler ortaya çıkarlar; ona tamamen işaret edemeyiz, ama orada olduğunu biliriz...

***


Ben de içgözlemin kurbanıyım.
Sylvia Plath

Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi...
Samuel Beckett

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece...
Aşık Veysel

Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür.
Maurice Blanchot

İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir.
Lacan

Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..?
Marilyn Monroe

ex nihilo nihil fit
il n'y a pas de hors-texte
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 30-03-2018, 13:23
pianola - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pianola pianola isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
Üyelik tarihi: 22 Oct 2014
Bulunduğu yer: Platon'un Mağarası
Mesajlar: 2.358
Standart

Nasio'dan yapılan alıntıda belirtildiği gibi obje a, Lacan tarafından öne sürülmüş olup , Freud'un yazmalarında böyle bir kavram yer almamaktadır... obje a'yı psikanalitik olarak kavramanın pek çok yolu olduğu söylenebilir, ancak o ilkin Lacan tarafından, Freud'un , "seksüel yetersizlik" problemine karşı süreğen olarak beyhude çabalara giren analistin her daim çarptığı "kaya"ya benzetilmiştir... Freud, obje a olarak kavranacak şeyin dışsal niteliklerini kısmen de olsa serimlemiş, ancak onu "belirtmekte" çok da başarılı olamamıştır Lacan için, bir anlamda onun "eşiğinde" kalmıştır.. Lacan ise onu alıverir ve ilk olarak "arzunun nedeni obje" olarak tanımlar , bu tanımlamayı açımlamak için ise, son ikisi Lacan tarafından psikanalize eklemlenen dört adet obje a kökünden bahsedildiğini görüyoruz seminerlerde: (1) meme, (2) bok —bu ikisi Freudcu objelerdir— (3) bakış , (4) ses... bu içeriklendirmeyi takip eden süreçte ise Lacan, analistin de kendisini, "analizanın arzusunun nedeni olan obje" olarak kavrama dürtüsüyle hareket edeceğini "analiz" fenomenine eklemliyor. burada anlaşılacağı gibi, bu koyutlamalar Lacancı analist tarafından teorik bağlamda merkeze alınmazlar iseler , "obje ilişkileri"nden sistematik olarak birşeyler soyutlamak zorlaşacak, bu da analitik deneyimi oldukça ve gereksizce yavaşlatacaktır , zira Lacancı teoride obje a, geleneksel olarak, arzunun "erekselliği" içerisindeki "arzunun objesi olan obje" olarak açımlanmaktadır , ancak buna eklemlenen bir diğer önemli tasavvur ise onun "arzunun gerisinden de geldiği-dir" (zira o aynı zamanda kavram içerisinde Öteki'yi kuşatan yoksunluktur)... böylece indirgenemez bir yitim olan obje, "tortu" pozisyonundadır , "Öteki"nin "göstereniyle" kendisini imleme sürecine giren öznenin , "simgesel kozalite"yi saptama girişiminin bir artığıdır. bunun için obje küçük a Öteki'nin "öteki oluşunun" yegane belirleyenidir de özne için. İşte, Lacan'ın niçin tüm analitik kariyerinde bu kavramı merkeze alıp durduğunun sebebini de böylelikle görebiliriz...

obje a analitiğinin oluşumunda iki temel tarihe işaret etmek gerekir: 11. seminer ve 17. seminer'deki iki ayrı konuşma, obje a'nın niteliksiz tarafı ile dolun taraflarını ayrı ayrı göstermektedir bize..

11. Seminer'de Lacan'ın, Freudcu bir söylemde bulunarak obje a'yı "içdügüsel/dürtüsel obje" olarak tanımladığı kayıtlıdır (biz bu objeyi Freud'un "Dürtü ve Çatışmaları"ndan zaten bilmekteyizdir).. bu konuşmada obje a ile "dürtü" (dürten), sahiden de "rasyonal" ontolojik pozisyonlardadır ; (Lacancı analitikte bir diğer önemli kavram olan) arzuyu kendisine doğru çeken, aldatıcı karakterdeki, arzunun kendisini peşine taktığını sandığı, ancak erişilemeyeceği için içsel ereğinden de koparak daima etrafında dönüp durduğu "Şey"in (la chose¹) bir parçası durumundadır..

***

Lacancı sürece devam edersek ; öznenin bilinçsizliği (bilinçdışı) üzerinde, Şey'e ise yapısını "gösteren" dayatır (öznede, skopik doyumu arzulayan "bakış" kanalıyla) —, tam da bu noktada, öznenin "görmezden gelme içgüdüsünü" kendisi üzerinde[n] harekete geçirdiği dışsal bir bölümlenme gerçekleşir.
zira , obje a anlamındaki "bakış", kastrasyon fenomeninde biçimine erişen yoksunluğu simgeleştirir. böylelikle de obje a, bir yitim-fonksiyonuna eşitlenmiş olur. bu bağlamda o, özneyi, alımlananın ötesinde arzuyu titreştirecek birşey olup olmadığı tekinsizliği altında bırakmaktadır, ve buradaki eminsizlik / bil[e]meyiş durumu ise bizim "felsefe" dediğimiz şeyin dahi koşulunu oluşturur. İlgilenimin temelindeki bu koşul-olmaklık ise bize şunu göstermektedir: obje küçük a, jouissance²'ı nitelediği gibi, gösterenin de bir niteliği oluverir.. Lacan ise burada tekrar Freud'a bir gönderme yapıyor: "İçgüdüye dair olarak objeyle ilgili ne biliyorsak, o da bunun en ufak bir önemi olmadığıdır, objenin ne olduğu değildir mesela, bu işleyişsel bir fark yaratmaz"... demek ki ; somuttaki algı cismi herhangi bir fark oluşturmamaktır içgüdü açısından , o sadece bir değişkendir , içgüdü sadece kendisini konuşlandırma "içgüdüsüyle" hareket eder, algıyı sadece bir enstruman haline getirir. bunun nedeni ise tamamen yapısaldır , zira, görüleceği gibi "içgüdünün [temaları olmakla beraber] sahih bir objesi" zaten yoktur .. bu yokluk ise, uzaysal bir boşluk, yani bir boş alan değil, ancak ardında çoğul objeler için boş bir alan bulunmaması demektir. dolayısıyla , "oral dürtünün temel objesi yemek değil, memedir".. dediğinde Freud'un bu ifadesinden , büyük ihtimalle memeyi "obje fonksiyonuyla" yeniden anlamamız gerekmektedir: "asli bir niteliği bulunmayan obje"nin yapısı, onun bir yansıma olmadığını gösterir (bunu bir başka ifadeyle söylersek; "evren bir ayna" değildir, objeler-bütünü ancak "aynalar gibi davranırlar"). işte, bu bölünme içerisinde, düşüncenin öz-bölünmüşlüğüyle olan ilgilenim tarzını belirleyen, gerçeğin (la reel) yakınlaşmasının sebep olduğu bir "öz-sakatlama"dan neşet eden, ve her daim kendi ayrıcalığının yedeğinde hareket eden obje a'dan başkası değildir...

***

Lacan'ın böylece keskin bir viraj aldığını görürüz; "arzunun nedeni, ıskaladığını tekrar etme arzusundan başka birşey değildir, onun ereği budur" (obje a, bir tür "bilinçdışı-erişilemezlik"tir).. derinlerdeki ereğin "ıskalamak" olduğu bir kez anlaşılınca, objenin analizdeki konumu da iyice belirginleşir, artık obje a'nın, arzunun niçin nedeni olduğu çok daha kolay şekilde görülebilmektedir: "ıskalayış" der Lacan; "objedir" ; "obje ıskalanır, onun kökeni tam da ıskalanmaktır". demek ki içgüdüsel obje, o bildiğimiz somut nesneler düzlemindeki herhangi bir obje değildir, o sadece "yapısal" bir yoksunluğun adıdır, o tam da içgüdünün hareket etmeye çalıştığı toprak üzerinde kazdığı oyuktur; "içgüdü , objenin çevresinden dolandırır" dediğinde Lacan , durumun en doğru ifadesini de keşfettiğini ekler.. ancak burada iyice vurgulamak gerekiyor ki obje a'yı döngüsel olarak türeten "içgüdü" değildir, Lacancı bir ifadeyle, o sadece onun "etrafından dolanan"dır , obje a ise burada bir iştahsız'ın yediği bir "hiçlik" gibidir.. böylesine bir hiçliği düşündüğümüzde, onu duyumlayan bir içgüdünün "bilinçdışı episteme" (_ki "bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır") içerisinde seksüel karakteri temsil edegelişi de, bu bağlamda, onun, verili objeyi, kendi içsel-konuşmasından dolayı yitirdiği bir atık olarak kavramasına tekabül etmektedir. Demektir ki obje a, aslında öznenin "kendisine dair" imleyecek birşeyler oluşturabilmesi için, kendisinden ayrımladığı birşeye benzer. böylece o, yitimin, ya da "fallusun simgesi"nin yerine geçer , ancak ifade ettiğimiz gibi ona "benzediğinden" değil, sadece bir yitim olduğundan, bir yitik olarak kavrandığından dolayı. özetlersek; önsel bir "obje" olması gerekir ki, bir tarafta ayrımlanabilir olan bir obje, diğer tarafta ise bu ayrımlamadan doğan yoksunluğu dile getirecek bir "obje olarak süje" imkan kazanabilsin. işte bunun içindir ki, tepkisel çalışan içgüdüsel istenç, seksüaliteyi sadece kısmen var eder, bu kısmilikte ise obje a ile paralel olarak kavranan Öteki[ler]deki boşluk, Lacan'ın "oyuk" (delik) dediği şeyin ta kendisini farketmemizi sağlar;

Nasio Diyor ki
(...) Obje a gösterenlerin biçimsel sistemi tarafından meydana getirilen artık olarak ayrı türdendir. Bu, bütüne, kenar olarak istikrar veren gösteren elemandan çok farklı, artık olarak ortaya çıkan bir oluşumdur. Obje a gösteren bütünle aynı türden değildir, ama bu bütüne istikrar veren ayrı türden bir üründür. O halde sistemin istikrarlı olmak için iki etkene ihtiyacı vardır: Bir dış eleman (S₁), sonra da "dışarıda bırakılan bir ürün"
özne içerisinde zihinsel bir fazlalık deyebileceğimiz "tıkan[a]maz" olan oyuk, aslında tamamen organik bir fenomendir, ve Lacancı terminoloji içerisinde, bir anlamda Marxist artı-değer'e benzemektedir.. o obje küçük a'ya kütlesini ve işlevini (yani değerini) verir, onun sayesinde ise özgün topolojiler oluşur. topoloji içerisinde ise jouissance "nitelikli" duruma gelerek, istencin onun için ödediği bedel ile arasındaki farkı açığa çıkarır (bir başka deyişle ; tüm bir "psiko-lojik süreç" kendisini olumlar, biçim kazanır..).

(sürecek..)

_____________________________________


¹la chose: şey, "psiko-lojik" aktivitenin çeperi niteliğindedir, yani, ereksel olmadığı halde, kendisini erek olarak bilince vuran, böylece arzuyu çevresinde dolandıran, yasa-k olduğu imgelenen irite edici objedir.

²jouissance: belki de Lacancı teorinin merkezinde olduğunu söyleyeceğimiz bu terimi tam olarak Türkçe'ye çevirmek mümkün görünmüyor. jouissance, temel olarak Freud'un "haz ilkesi"yle ilişkili, ancak kendi içinde "sınırlanma", "boşalma", "tatmin", "ölüm itkisi", "mazoşizm", "aşkınlık", "sükunet", "zevk", "erme", "özdeşim" vs. gibi psikontik birimleri bünyesinde barındıran bir kavramdır, sanıyorum ona "bağlamsal olan haz istencinin kendini tanıtlama olanağına erişmişliği, böylece, Öteki'ne özdeşim yoluyla kendi içerisine boşalmışlığı" şeklinde bir içerik verebiliriz.



Ben de içgözlemin kurbanıyım.
Sylvia Plath

Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi...
Samuel Beckett

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece...
Aşık Veysel

Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür.
Maurice Blanchot

İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir.
Lacan

Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..?
Marilyn Monroe

ex nihilo nihil fit
il n'y a pas de hors-texte
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 05-06-2018, 11:46
pianola - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pianola pianola isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
Üyelik tarihi: 22 Oct 2014
Bulunduğu yer: Platon'un Mağarası
Mesajlar: 2.358
Standart

yukarıda sözü edilen bilinç-biçim süreçleri içerisinde obje a'nın vurgun niteliklerinden biri de, onun "temel eksilme" olarak varlığa-gelmeye (anneden doğmaya/bilincin oluşmasına) binaen türeyen "ihtiyaç" ve "istem" arasında sıkışmış istenç tarafından duyumsanan bir "dil boşluğu" içerisinde, hakikatte var olmadığı —ve tam da hakikatte var olmadığı— için kurgulanmak durumda kalan —ki özne bu kurgulluğun içsel olarak farkındadır— fantazilerin "merkez-objesi" oluşudur; sosyolojik tabanda, idin arzularını muhafaza görevini üstlenen egonun, bilincin sürekli kaçındığı temel eksiğe rağmen süreğen olarak olumlanması, söz konusu fantaziler aracılığıyla mümkün olabilmektedir..

***

bu bağlamda, jouissance bağlamında sapkınlığa değinecek olursak, verili bellek durumu içerisinde, bilinçdışı jouissance hareketinin kavramsallaşma yolunun, öznenin, bilincini, üzerinden tanımladığı süperego dizgesinden sap-ma olarak imleyebileceğimiz bir zihinsel eğimin içinden geçtiğini söyleyebiliriz. bu durumda ("sap-kın" bilincin sürecinde) böylesi bilincin direkt olarak kendisi obje a ile özdeşleşir duruma gelmektedir. bu bellek durumu içerisinde bilinç, "gösteren" tarafından yoksun bırakıldığı objeyi Öteki'ne iade etme stresi altında "yönünü aramaktadır" , zira, Öteki'nin, öznenin bilincinde kavranmış durumdaki objeden yoksunluğu giderilmeden, sap-kınlık, kendi jouissance'ının önünde bir engel teşkil etmeye devam edecektir.....Lacan: "kuşkusuzca söylüyorum; sapkınlığın fonksiyonu, Öteki'ne dair bir küçümseme üzerinde çalışmaz, bilakis, o kendisini Öteki'ndeki oyuğu tıkamak üzere konumlandırır"... demek ki, sapkın, kendini bir tür "giderici" olarak da kavramaktadır.. obje küçük a'nın buradaki niteliği ise, anlaşılacağı gibi onun bizatihi "Öteki'nin yitirmiş olduğu, böylece onu jouissance'tan yoksun bırakmış obje" oluşudur. bu durumda, eğer Öteki, gösteren tarafından "joussiance'tan yoksun bırakılmış bölge"yi temsil ediyorsa , obje a, "Öteki'ndeki gösteren"den taşmakta olan bir tür otonom jouissance birimidir, etrafı demir tellerle çevrili bir sığınaktır , "gösterenin hesabı dışında kalan"dır. sap-kın bilinç bunu en derinlerde duyumsar, onun dilinden düşünecek olursak: "jouissance, sadece yabancı (bilinmeyen) bir haz değildir, o aynı zamanda haz istencinin serbestisine yönelir".....

öte yandan sapkın bilincin, bu aşamada kendisini kendi-özüne ikna edişi , ona Öteki'ne doğru hareket iştahını sağlar, işte bu hareketin ardındaki iz'e verilen isim de yine obje a'dır; böylece, Freud'un haz ilkesinin himayesinden kendisini kurtarmış bulunan jouissance da, bu izi takip ederek kendisini olumlama fırsatını yakalar. (bu durumda sapkın edimin özü, "obje a ile tanışıklık" olarak düşünülebilir..)

böylelikle , kendisini "obje a" olarak kavrar durumdaki sap-kın bilinç, Öteki'ndeki oyuğu doldurma "hareketini" gerçekleştirir: "sapkınlık, a'nın A'ya ram edilişinden, böylece tekrar yapılanmasından neşet eder".. obje a'yı, büyük Öteki'ne iade etme istenci sapkınlığın esasıdır. bunun için Lacan'ın sap-kı'yı "bir obje a oyunu" olarak nitelendirdiğini görürüz ; kendisini a olarak kavrayan sap-kın, Öteki'nin kastrasyonundan sorumlu olan oyuğu doldurma görevini üstlenir: "Tanrı'yı Tanrı kılan —değil mi ki Tanrı, Öteki'nin kusursuz ve mutlak halidir—, eylemeyi "bildiği" varsayılan öznenin ta kendisidir." beden, tam da bu aşamada joussiance'ı tekrar elde etmeye çalışır, çünkü görüldüğü gibi objenin dolun tarafı, yani "jouissance" tarafı bundan ibarettir...

***

ek video:


Ben de içgözlemin kurbanıyım.
Sylvia Plath

Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi...
Samuel Beckett

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece...
Aşık Veysel

Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür.
Maurice Blanchot

İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir.
Lacan

Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..?
Marilyn Monroe

ex nihilo nihil fit
il n'y a pas de hors-texte
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 08-06-2018, 13:42
pianola - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pianola pianola isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
Üyelik tarihi: 22 Oct 2014
Bulunduğu yer: Platon'un Mağarası
Mesajlar: 2.358
Standart

Zizek'in Yamuk Bakmak adıyla Türkçe yayınlanan kitabından konuyla ilgili alıntıdır.

(...) Belli bir anda, mekanda belli bir noktayı işgal ettiği için hareket etmesi mümkün olmayan okla ilgili paradoks: Milner'a göre, bu paradoksun modeli Odysseia'nın XI. Kitabı'nın 606.-607. satırlarında anlatılan bir sahnedir, Herakles'in yayıyla sürekli ok attığı sahne.

Herakles bu eylemi tekrar tekrar yapar, ama sürekli bu faaliyeti yapmasına rağmen, ok hareketsiz kalır. Bunun da rüyalarda sık yaşanan "hareketli hareketsizlik" deneyimine ne kadar benzediğini hatırlatmak neredeyse ayıp kaçacak. Çılgınca debelenmemize rağmen, aynı yere çakılıp kalırız ya hani. Milner'ın işaret ettiği gibi, bu Heraklesli sahnenin en önemli özelligi geçtiği yerdir: Odysseus'un, sürekli aynı hareketi yapmaya mahkum edilmiş -aralarında Tantalos ile Sisyphos'un da bulunduğu- birkaç açık şahsiyetle karşılaştığı yeraltı dünyasında geçer bu sahne. Tantalos'un çektiği eziyetlerin libidinal ekonomisi dikkate değer: Bu eziyetler Lacan'ın ihtiyaç, talep ve arzu arasında yaptığı ayrımı; yani, ihtiyaçlarımızdan birini karşılaması beklenen sıradan bir nesnenin, talep diyalektiğine yakalanır yakalanmaz bir tür dönüşümden geçip arzu üretir hale gelmesini örneklerler. Birinden bir nesne talep ettiğimizde, o nesnenin "kullanım değeri" (bazı ihtiyaçlarımızı karşılamaya hizmet ediyor olması), eo ipso, "değişim değeri"ni ifade etmenin bir biçimi haline gelir; söz konusu nesne bir öznelerarası ilişkiler ağının bir göstergesi işlevini görür. Talepte bulunduğumuz kişi isteğimize uyduğunda bize karşı belli bir tavır sergilemiş olur. Demek ki belli bir nesneyi talep etmemizin nihai amacı, o nesneye bağlı bir ihtiyacı karşılamak değil, ötekinin bize karşı tavrını onaylamaktır. Mesela bir anne çocuğuna süt verdiğinde süt sevgisinin bir nişanesi olur. Yani zavallı Tantalos, ele geçirdiği her nesne "kullanım değeri"ni yitirip "degişim degeri"nin saf, işe yaramaz cisimleşmesine dönüştüğünde, tamahkarlığının ("degişim değeri" peşinde koşmasının) bedelini ödemektedir: ısırdığı yiyecek, 'anında altına dönmekte'dir.

Gelgelelim burada bizi asıl ilgilendiren Sisyphos'tur. Onun tekrar tekrar aşağı yuvarlanan kayayı sürekli tepeye taşıması, Milner'a göre, Zenon'un paradokslarının üçünüsünün edebi modeli işlevini görmüştür: Verili bir X mesafesini hiçbir zaman kat edemeyiz, çünkü bunu yapmak için önce bu mesafenin yarısını kat etmemiz, onu kat etmek için de çeyreğini kat etmemiz gerekir ve bu sonsuza kadar gider. Bir hedef, bir kere ulaşıldıktan sonra, her zaman yeni baştan geri kaçar. Bu paradoksta, psikanalizdeki dürtü kavramının doğasını, daha doğrusu Lacan'ın dürtünün amacı ile hedefi arasında yaptığı ayrımı görmüyor muyuz? Hedef nihai varış yeridir, oysa amaç yapmak istedigimiz şey, yani yolun kendisidir. Lacan'ın söylemek istediği, dürtünün gerçek maksadının hedefi (tam olarak tatmin edilmek) değil, amacı olduğudur: Dürtünün nihai amacı dürtü olarak kendini yeniden üretmek, dairesel yoluna dönmek, hedefe gidip gelen yolunu sürdürmektir. Asıl keyif kaynağı bu kapalı dairenin tekrara dayalı hareketidir.

Sisyphos'un paradoksu da burada yatar: Hedefine bir kere ulaşınca, eyleminin asıl amacının yolun kendisi olduğunu, bir inip bir çıkmak olduğunu kavrar. Peki, iki eşit kütlenin zıt yönlerde hareket etmelerinden, belli bir zaman miktarının yarısının bu zamanın iki katına eşit olduğu sonucuna varan son Zenon paradoksunun libidinal ekonomisi nasıldır? Ne zaman bir nesne küçültülmeye ve yok edilmeye çalışılsa libidinal etkisinin artması şeklindeki paradoksal deneyimle nerede karşılaşırız? Yahudi figürünün Nazi söyleminde nasıl işlev gördüğünü ele alalım: Yahudiler ne kadar imha edilir, yok edilir, sayıları ne kadar azalırsa, adeta tehditleri gerçeklikteki azalmalarıyla orantılı olarak artıyormuşcasına geri kalanlar da o kadar tehlikeli hale gelir. Öznenin, artı/fazla keyfini cisimleştiren korkunç nesneyle kurduğu ilişkinin de numunelik bir örneğidir bu: Ona karşı ne kadar savaşırsak, üzerimizdeki gücü o kadar artar.

Bütün bunlardan çıkarılacak genel sonuç, Zenon'un paradokslarının bütünüyle geçerli olduğu belli bir alanın olduğudur: Öznenin kendi arzusunun nesne-nedeni ile kurduğu imkansız ilişkinin alanı, sonsuzca bu nesne-nedenin etrafında dönen dürtünün alanı. Gelgelelim, burası tam da Zenon'un felsefi Bir'in hükümranlığının kurulabilmesi için "imkansız" diye dışlamak durumunda kaldığı alandır. Yani, dürtünün ve etrafında dolandığı nesnenin gerçeğinin dışlanmasıdır felsefeyi kuran şey; işte bu nedenledir ki Zenon'un hareket ve çokluğun imkansızlığını ve dolayısıyla yokluğunu kanıtlamaya çalışırken başvurdugu paradokslar, ilk gerçek filosof olan Parmenides'te Bir'in, hareketsiz Varlığın öbür yüzünü oluştururlar. Lacan'ın, "objet petit a, felsefi düşüncenin kendini bir yere oturtabilmek, yani hükümsüzlügünü tahkik edebilmek için yoksun olduğu şeydir," derken neyi kastettiğini belki şimdi anlayabiliriz...


Ben de içgözlemin kurbanıyım.
Sylvia Plath

Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi...
Samuel Beckett

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece...
Aşık Veysel

Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür.
Maurice Blanchot

İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir.
Lacan

Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..?
Marilyn Monroe

ex nihilo nihil fit
il n'y a pas de hors-texte
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 09-06-2018, 00:43
pianola - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pianola pianola isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
Üyelik tarihi: 22 Oct 2014
Bulunduğu yer: Platon'un Mağarası
Mesajlar: 2.358
Standart

Zizek Diyor ki
Yani, dürtünün ve etrafında dolandığı nesnenin gerçeğinin dışlanmasıdır felsefeyi kuran şey; işte bu nedenledir ki Zenon'un hareket ve çokluğun imkansızlığını ve dolayısıyla yokluğunu kanıtlamaya çalışırken başvurdugu paradokslar, ilk gerçek filosof olan Parmenides'te Bir'in, hareketsiz Varlığın öbür yüzünü oluştururlar.
nesnenin-gerçeğinin-dışlanması olarak "düşünme edimi"nden ne anlamak gerekiyor?....Lacan'ın meşhur "bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır" kavramının özü tam da burada yatıyor olabilir mi? istem-dışı fizyolojik süreçlerin toplamı demek olan bilinçdışının --ki bilinçdışı Lacancı terminolojide bir sıfattır-- yüzeyinde fenomenleşen "semptom"lar bütününü "öznenin psikolojisi" değil de, "öznenin psikolojikleşmesi" olarak okumak gerekiyor belki de.bu durumda , Lacan'ın obje a hakkındaki [Freudcu] anti-psikoloji hareketinin niçin "yapısalcı" olduğunun cevabı da; öznenin psikolojikleşmesinin, ancak a'nın A içerisinde tanımlanması aşamasında ortaya çıkan yapısal eksiğin duyumsanmasının sonucundan ibaret olduğudur, bir başka ifade kullanırsak; psikoanalizi yapısal bir fenomenoloji olarak düşünürsek eğer, hiçbir yapı içrek bir olgu değildir. bunun için "jouissance" dediğimizde, o tam da sapkınlık açıklaması paragrafında değinilen "öz-ikna"nın sosyolojik düzeneğe ait bir fenomen oluşuna işaret ediyor, çünkü; aşkın gösteren olarak A, jouissance önündeki engeli temsil ettiği gibi onun koşuludur; bilinci kendi etrafında dönmeye --ıskalamaya-- yöneltecek yegane ontik unsurdur. demek ki öznenin psikolojikleşmesinin son-ucu olarak içerik kazanan "Ben", "eksikliğin [özgün bağlamların yedeğinde] dile --ve dolayısıyla düşünceye--" gelmesi"dir, hatta "konuşma" ediminin özü de budur, yani "konuşan" varsa, orada "bilinçdışı" vardır...

***

bilinçdışı üzerine Freud'a kısa bir dönüş yapmak gerekiyor. belirli içerikleri konuya sağladıktan sonra obje a'nın daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum /sürecek..


Ben de içgözlemin kurbanıyım.
Sylvia Plath

Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi...
Samuel Beckett

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece...
Aşık Veysel

Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür.
Maurice Blanchot

İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir.
Lacan

Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..?
Marilyn Monroe

ex nihilo nihil fit
il n'y a pas de hors-texte

Konu pianola tarafından (03-11-2018 Saat 17:17 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 03-11-2018, 17:05
pianola - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pianola pianola isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
Üyelik tarihi: 22 Oct 2014
Bulunduğu yer: Platon'un Mağarası
Mesajlar: 2.358
Standart

Pyrrón´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster


(...)

bilinçdışı üzerine Freud'a kısa bir dönüş yapmak gerekiyor. belirli içerikleri konuya sağladıktan sonra obje a'nın daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum

Bilinç Hakkında

— Psikoanalizin temel niteliği, öznel olanın, Freud tarafından öne sürüldüğü haliyle bir "bilinçli" / "bilinçsiz" dikotomisi içerisinde yorumlanmasından ibarettir ; öyle ki "duygudurumsal" varoluş içerisinde, tüm patolojik süreçlerin analitiği bu ayrıma dayandırılmaktadır , özetlersek psikoanaliz, psikolojik yaşantının içsel düsturunun bilinç tarafından kavranmasını sağlamaktan ziyade bilinç kiplerini --ki kipler olmaksızın "salt bilinç" diye birşey yoktur-- duygunluğun belirlenimsel birer niteliği olarak kavrar, yani; o diğer yaşamsal nitelik ve ilkelere muhtelif tarzlarda ilişkilenmektedir... Psikolojik etkinlik ve tepkinliğin iç-doğası, anlaşılacağı gibi bu ilişkilenmelerden oluşmaktadır.

— Freud'un düşüncesinde, geleneksel felsefe için bilincine varılmamış duygudurumsal içsellik ve işleyişler çoğunlukla hesap dışı kalmakta , denkleme gerektiği şekilde dahil edilmek yerine muhtelif rasyonalistik hamlelerle devre dışı bırakılmaktadırlar. freud için bu durumun koşulu, belki bir filosofun düşsel fenomenlerin analizine yeterli zamanı ayırmaması ya da onlar hakkında tamamen bilgisiz olması olarak düşünülebilir. o halde freud için ontolog ve epistemolog dilleri, bilinç psikolojisindeki problematikleri ele almak için yeterli değildir.

— Freudcu bağlamda söylersek "bilinç", dolaysız olarak kendisini dayatan "algının kesinliğini" betimlemeye yarayan analitik bir terimdir. analitik deneyim ise, verili duygunluk tarzının, onun bilincine varılmasından çok daha önceden işleyişe girdiğini göstermektedir bize. bu bağlamda bir bilinç kipinin dinamizmi --geçiciliği-- analistin en tanışık olduğu durumlardan biridir. Biraz açmak istersek; bilincine varılan mental bir tasarım, arkaplandaki bilinçdışının süreğen yapılaşmasına endeksli olarak sürekli gelişir ve kendisini günceller. tasarımların bu geçiş aralıklarında ne tür içerikler kazandığını direkt olarak saptamak ise pek olası değildir, ancak böylelikle emin olunabilen durum ise, bazı içeriklerin "bilince vurma" yeteneğine sahip olma yönünden daha etkili olduklarıdır. "bilinçsiz geçişlerden" bahsettiğimizde ise bilinçdışının yapılaşması hakkında daha fazla bağlam kurabilme olanağına sahip olduğumuzu söylemiş oluyoruz. böylece; hem derinde hem de yüzeydeki mental fenomenleri, içerik yönünden olmasa da etkileri dolayıyla nitelik yönünden tanıtlayabilmek mümkün hale gelmektedir. serbest felsefe ise [bilinçdışına koşullanan mental rezistans ve geçirgenliklerin doğru aralıklarını çoğunlukla belirleyemediği için] bu duruma karşı çıkacaktır, zira olgular, "anlık konuşma" yerine, "etimolojik" ya da "anlığa çekimli gramatik dil" içerisinde yorumlandıklarında, tespit edilmemişliklerinden ötürü henüz bilincine varılmamış mental tasarımların mümkün olmadıkları koyutlanacaktır , böylelikle felsefe dilinin, karakter ve tarz analizlerinde analitik deneyimin saptayabildiği süreç ve kalıntıları ıskalama olasılığı kısmen yüksektir. belki de bunun için psikoanalitik kuramın, felsefi tartışmalardan mümkün mertebe uzak durduğunu ve "analitik deneyimi" ön-koşul saydığını söyleyebiliriz analist için...

—Freud, bizatihi "bilindışı" kavramına psikoanalitik yöntem ile ulaşmıştır, bilinçdışı süreçlere koşullu olan mental tasarımların varoluşları bu yöntem ile doğrulanabilmiştir. bu bağlamda bilinçdışı-tasarımların bilinçlerine varılamamasının sebebi olarak düşünülen belirli "öz-muhafaza itkileri" --diğer tabiriyle egonun işlevi-- olmaksızın onların bilincine varmanın imkanı düşüncesi, böylece onların da aslında duygunluğa dahil oldukları düşünümü, sahiden de psikoanalizin düşmediği tuzaklardan biridir; bunun için, analitik psikoloji uygulamasında, sözünü ettiğimiz öz-muhafazayı aynı zamanda bir "rezistans" olarak işaretleyen ve kendiliğinden evrilen analiz süreçleri sonrası tasarımın bilincini oluşturmayı başaran analistin varlığı, hem bilinçdışının, hem de psikoanalizin çürütülemezliğinin birincil kanıtı olarak düşünülebilir.. buraya eklemek gerekirse; psikoanaliz geleneğinde, bilinçdışı tasarım analist tarafından "baskı [döngüsü]" olarak da adlandırılır; yerleşik ve süreğen bir işleyişe sahip bu kuvvetin kendi psikolojik niteliği dolaylı oluşturduğu atılımların ise "direnç" olarak görülmeleri analiz açısından oldukça işlevseldir..

—analist, o halde, bilinçdışı içeriği büyük ölçüde sözünü ettiğimiz baskı döngüleri sayesinde belirler; baskılanan ise, anlaşılacağı gibi bilinçdışının [a priori] imgeleridir ki, bu imgeler id'in karakteristik bir resmini verirler aynı zamanda. bir parantez açarsak, farklı bilinçdışı içeriklerin eş-zamanlı yapılandıkları sıklıkla görülmektedir , yukarıda da değinildiği gibi bilince vurmaya yetenekli olanlar ve baskı tarafından kafeslenerek gizil durumda kalanlar olmak üzere, ne idüğü belirsiz zihinsel ilişkiler karşımıza çıkar, ne idüğü belirsizlerdir ancak orada oldukları kesindir... bunun için "bilinçdışı" gibi ya da ona bağıntılı kavramların da psikoloji terminolojisinde tanınmak durumunda olduklarını söylemeliyiz, nitekim; gramerik sebeplerle bilinçdışının işleyişini betimlemek için bazen "ön-bilinç" gibi kavramlar kullanılır, önbilinç kavramının içeriğindeki imlemeler ise oluşturdukları bağlamlarla "direkt olarak" baskı döngülerini farketmemizi, ve hatta tanımlamamızı sağlayabilirler. Buraya "dilsel" bir açımlama getirecek olursak; mesela ön-bilinç bilince, bilinçdışından daha yakın bir süreç teşkil ederken, bilinçdışı da bizatihi "psikolojik yapılaşmanın bir niteliği" olarak kabul gördüğü için, kendini gizleyen bir önbilincin an içerisindeki psikolojik yapılaşmanın içsel sürecine dahil olmayabileceği, buna karşılık diğer dışsal alımlardan doğabileceği de göz ardı edilemez. peki burada niçin geleneksel rasyonalist düşünce ile uzlaşmazlık doğmaktadır? niçin formal mantığı kullanarak önbilinci de [tıpkı bilinçdışı gibi] bilinç-psikolojisinden ayırt etmeyiz? bir zihin filosofu muhtemelen burada dualizme saparak şunu söyleyecektir; "önbilinç ve bilinçdışı, öznenin verili psikolojik durumunun iki tarzı olarak nitelenmelidir, böylece aradığımız işleyişsel bütünlük sağlanabilir". Psikoanalitik perspektiften bakarsak bu kavrayış tarzı, verili bilişselliğin formal kavramlara indirgenemezliği düşünüldüğünde saçmadır , bilinçdışı ise "zaten bilincinde olunmayan", ancak buna mukabil "yapılanan" ve duygunluğu niteleyen bir olgudur..

(devam edecek)


Ben de içgözlemin kurbanıyım.
Sylvia Plath

Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi...
Samuel Beckett

Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece...
Aşık Veysel

Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür.
Maurice Blanchot

İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir.
Lacan

Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..?
Marilyn Monroe

ex nihilo nihil fit
il n'y a pas de hors-texte

Konu pianola tarafından (03-11-2018 Saat 19:29 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 11-04-2021, 15:27
Yıldıztozu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yıldıztozu Yıldıztozu isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 22 Sep 2014
Mesajlar: 4.155
Standart

pianola'nın bu paylaşımını anlayamadım açıkçası.
ilginç terimler kullanmış.
psikanaliz apayrı geniş bir alan.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Başlık Düzenleme Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:16 .