PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Neler oluyor diye sorma, parçaları birleştir...(Yakın tarihimizin perde arkası)


hakdogan
05-07-2009, 15:14
Bu isimle böyle bir başlığı, aynı içerikle daha önce iki kez, iki farklı ortamda, Türkiye'nin 2007 Haziran ayı ile birlikte müşerref olduğu Ergenekon Operasyonu'nu doğru okuyamayıp yanlış değerlendiren, yanlış değerlendirmek dışında cephe alan, operasyonun hedefindeki mekanizmaların bilerek yada bilmeyerek gönüllü müdafiiliğine soyunan, kendilerini anti-abdci/anti-israilci/anti-emperyalist olarak isimlendirdikleri halde, bu isimlerle müsemma olmayan, bunları suratlarında maske olarak da kullanan bir kısım imitasyon solcu, çakma devrimciyi terbiye etme adına açmış, zihinlerinde depremler meydana gelmesine ve karşılaşmaktan hiç hoşlanmadıkları acı gerçeklerle yüzleşmelerine vesile olmuştum.

Bu gün, bu forumda da, içi yalan ve hurafelerle dolu, söz konusu operasyonu karalamayı şiar edinmiş, "Özel Harp/Örtülü Harekat Konsepti"ne fransız kalınmışlığı ele verir bir başlığı görünce, bu başlığı tekrar açmayı uygun gördüm.

Kim bilir, belki burada, 1 Temmuz 2008 sonrasından devam etmeyi de gerekli görürüz.

Evet, başlıyoruz...

hakdogan
05-07-2009, 15:39
Meşakkatli bir işe başlıyoruz, parçaları birleştirmek üzere işe koyuluyoruz.

Bu gün Türkiye'de yaşananları tam olarak anlamak için kamera ve mikrofonlarımızı 1940'lı yıllara götürmemiz gerekiyor.

Fonda SSCB'nin Stalin marifetiyle Boğazlarda hak iddia etmesi ve Kars ile Ardahan'ı talep etmes var. Bu dekor önünde sahnelenen piyesin finali, Türkiye ABD'nin kollarına teslim edilmesi olacaktır. Bir kısım imitasyon devrimci solcuları her ne kadar örtbas etmeye çalışsa da süre, gayr-ı milli şef İnönü döneminde start almıştır. Türkiye'nin ABD'nin kollarına teslim edilişi sürecinin sembolü, Missouri Gemisi'nin boğazlarda demirlemesi olmuştur.

II. Dünya Savaşı yaşanmış, savaş sonrası yeni/yeniden oluşan güçler dengesi, Dünya'yı iki kutuplu bir paylaşımla bölmeye karar vermişti. Bu tarihi kırılma anında Türkiye'yi yönetenler, bu iki kutuptan "Batı Kutpu"nu tercihe şayan görmüştü.

Bu bölünme hadisesinin "Güvenlik" ayağında, Batı Cephesinde NATO sahne alacakken, Doğu Cephesinde ise karşımıza Varşova Paktı çıkacaktı.

NATO 4 Nisan 1949 yılında SSCB'nin yayılmacı politikalarına karşı bir güvenlik şemsiyesi oluşturmak amacıyla kuruldu, bu amaca hizmet etmek için üye ülkelerin tamamında hatta İsviçre gibi üye olmayanlarda dahi NATO şemsiyesi altında Gladio/Kontrgerilla örgütlenmesine gidildiğinden dünya kamuoyu yıllar sonra haberdar olacaktı. İspanya, Portekiz ve Avusturya'da, bu ülkeler henüz NATO'ya üye değilken dahi bu yapılanma teşekkül ettirilmişti.

SSCB'nin Avrupa'yı işgal edebileceği varsayımından hareketle ABD güdümünde her üye ülkede kurulan bu derin mekanizmalar, Brüksel'deki NATO karargahından yönetiliyor; kontrgerilla operasyonlarını bizzat CIA düzenliyordu. Zamanla bu yapılanmalar ABD muhalifi unsurları yok etmek adına, ülkelerin iç siyasetine müdahale eder bir yapıya da dönüşecekti.

Bu mekanizmalardan yer aldıkları devletlerdeki bütün yöneticilerin haberi olmuyordu. Parlamentolardan gizleniyor. Her başbakan veya cumhurbaşkanı bu mekanizmaları bilmiyordu.

Meraklısı, yakın dönemde Sabah Gazetesinde Francesca Cossiga ile yapılan röportaj'a müracat edebilir.

Söz, Cossiga dolayısı ile İtalya'ya gelmişken, Felice Casson'nun Türkiye'de bir konferansta söylediği sözleri de not edelim: "Kimin haberdar olacağı tamamen CIA'e bağlı. Amerika kime güveniyorsa Gladio'yu o biliyordu!"

Kaldığımız yerden devam edelim.

Türkiye NATO'ya 1952 yılında katılıyor, bir yıl sonra 1953 tarihinde Özel Harp Dairesi temel işlevini anlatmaya çalıştığım mekanizma adına bir container vazifesi görmek üzere kuruluyor, Türkiye’de "Özel Harp Konsepti"ne bağlı operasyonlar ve Darbeler süreci de böylece başlayıveriyor. Gerçi Cumhuriyet öncesi Cuntacı geleneğimiz mevcuttur fakat Cumhuriyet Tarihi özelinde bunun miladını 1953 olarak saptamak haksızlık olmasa gerek.

"Özel Harp Konsepti"ne uyan ilk operasyonlardan biri 1955'te 6-7 Eylül olayları oluyor.

Bir sonraki postta, Türkiye'nin NATO üyeliği ve ÖHD'nin kuruluşunun sonrasına denk düşen, bu provokasyona "zoom" yapacağız...

brakisefalp
06-07-2009, 22:33
Neler oluyor ?

Pardon, bunu sormamam gerekirdi..

Parçaları birleştir demişsin de parça yok ortada be kardeş. Dizi dizi, taksit taksit yazacağına yaz şöyle peşin peşin de okuyalım.

aydoe
06-07-2009, 23:39
Sormuyorum zaten bahtiyarım.

''Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.''

Psiko
07-07-2009, 08:07
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=78
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=79
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=80
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=81
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=82
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=83
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=84
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=85
http://www.nazimhikmet.info/nazim.hikmet.asp?id=86


DİYET

Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
iki hayın,
ve zeytini yağlı iki gözünüzle
bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli
ve topraklarına çiftliklerinizin
ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
iki ak,
vıcık vıcık terli iki elinizle
okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
dövizlerinizi,
ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız
iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
çığlığımı duymamanız için
kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
kopuk ellerim,
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.


VATAN HAİNİ

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.


"AMELler,NİYETlere göredir."

hakdogan
09-07-2009, 16:03
1955 yılındayız. Kıbrıs'ta Türkler'e uygulanan baskı, şiddet ve zulüm, Türk kamuoyunda gündemin birinci sırasını işgal ediyor ve yaşananlar büyük tepkilere sebep oluyordu. 6 Eylül 1955'te, yani Londra'da Kıbrıs üzerine ilk önemli diplomatik toplantının yapıldığı tarihte, Fatin Rüştü Zorlu, Yunan ve İngiliz dışişleri bakanlarıyla bir araya gelmişken, Radyo'da 13 Ajansında duyurulan, "Atatürk'ün Selanik'teki evi kundaklandı" haberi İstanbul'a bomba gibi düşmüştü. Bu haberden sonra, olayların içinde kilit noktada rol alanların sonradan gizemli bir el tarafından ödüllendirileceği ve tarihe 6-7 Eylül olayları olarak mal olacak, hadiselerin fitili ateşlenmiş oldu.

Radyo'dan verilen "Atatürk'ün evinde bomba patladı"haberi üzerine, İstanbul Ekspres Gazetesi ikinci bir baskı yapar. Tam bu noktada kamera ve mikrofonlarımızı, konuya dair yıllar sonra Sabah Gazetesinden Tayfun Hopalı'ya konuşan, İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat Perin'e çeviriyoruz: "Gazete, Tan Maatbası'ndaydı. Ben Merkez Han'daydım. Gökşin (Sipahioğlu) bana telefon açtı. Böyle böyle bir haber var dedi. 'İkinci baskı yapalım' dedi. 'Yapmayalım' dedim. 'Hava da kötü, elde kalıyor' dedim. 'Peki' dedi. Biraz sonra bayi telefon açtı. Gazetelerin parasını peşin vereceğim dedi. / (..) Fuat Büke.. Başbayi.. Matbaaya girdiğimde 180 bin basılmış bile.. Haberim yok. 'Kâğıt nereden buldunuz' dedim. 'Bulduk' dediler. Kâğıdımız çok kısıtlıydı. Anormal birşey olduğunu anladım. Gittim rotatifte kâğıdı kestim. 'Ne yapıyorsun' dediler. Kâğıdı kestim ama kalıpları kesmek aklıma gelmedi. 'Bundan sonra basmayın' dedim. 'Peki' dediler. Ben oradan çıktıktan sonra yine bağlamışlar kâğıdı."

07 ve 09 Eylül 2005 tarihli yazılarında Taha Kıvanç, Mithat Perin'in yukarda 'Benim haberim yoktu' modunda çektiği harekete karşı, Perin'in bir zamanlar bu hadiseden kendine pay çıkartmaya çalıştığını gösterir, MİT Müsteşarı Fuat Doğu'ya 1962 sonlarında yazıp gönderdiği ve 19 Ocak 1971 tarihinde Devrim Gazetesinde yayınlanan mektubundan söz ederek şu alıntıyı paylaşıyordu: "25 seneyi bulan gazetecilik hayatımda açık veya gizli hiçbir faaliyetten geri durmadığımı herkesten evvel servisin bildiği kanaatindeyim."


Haberi yapan AA muhabiri Cemile Sara Korle idi. Korle'nin vefatı dolayısıyla 20 Mayıs 2004 tarihinde Hürriyet Gazetesinde şu haberi okuduk: "Eşi Atina'ya atanınca yaptığı, 'Atatürk'ün evi bombalandı' haberi Türkiye'yi sarsan 6-7 Eylül olaylarını başlatmıştı. Anadolu Ajansı'nın muhabirliğini de yapan Korle, Atina'da yaptığı haberi şöyle anlatmıştı: 'Atatürk’ün Selanik'teki evine bomba atıldı haberini veren bendim. Atina’da iken yardımcı olarak Yunan birini tutmuştum. Rumca bilmediğim için bazı konuları o takip ediyordu. Bir gün bana geldi ve ‘Selanik’te Atatürk evinde bomba patladı’ diye haber verdi. Patlayan bomba değildi. Benim de verdiğim haber, gazete kağıdına sarılmış iki tane dinamit lokumuydu. Kocaman bomba değil. O zamanlar bilmiyorum, her nedense bazı gazeteler büyük manşetlerle verdi. O zaman 6-7 Eylül olayları çıktı. Kıyametler koptu. Yaktılar, yıktılar.'"

Tetiklenen provokasyonla galeyana gelen kitleler üzerinde Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin ve yayınladıkları bildirinin etkisi dikkat çekiciydi. Cemiyetin ikinci başkanı ve yaşanan olaylarda büyük etkisi olan Cemiyet Bildirisini kaleme aldığını Vatan Gazetesinden Sanem Altan'a itiraf eden Orhan Birgit'ten başksaı değildir.

Birgit'in hayatında 6-7 Eylül olaylarına benzer bir başka tecrübe daha vardır. Aralık 1945'te gerçekleşen Tan Matbaası Baskının da katılımcılarındandır Orhan Birgit. Aynı olayda kalabalıklar arasında oldukları yıllar sonra afişe edilecek dikkat çekici iki isim daha vardır: İlhan Selçuk ve Süleyman Demirel.

Yukarda belirttiğim gibi, İstanbul'da galeyana getirilen halk, gayr-ı müslimlerin ev ve işyerlerini talan edip, utanç verici manzaralar doğmasına sebebiyet verirken, Türk hariciyesi de Londra'da Kıbrısın geleceğini müzakere ediyordu. Yaşanan olaylar Türkiye'nin diplomatik manevra alanını kısıtlamışken, aynı anlarda İstanbul'da esrarengiz bir isim de bulunmaktadır: Ian Fleming.

MI6 mensubu Fleming, II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan Deniz İstihbarat Başkanı Amiral Godfrey'in asistanıdır ve 1941’de yeni bir istihbarat servisi kurulması için 72 sayfalık taslak çalışması yapmıştır. Bu çalışması sebebiyle, "CIA’in kurulmasına yaptığı katkı" etiketiyle, Stratejik Servisler Ofisi'nin başı General Donovan, Fleming'e, üzerinde 'özel servis için' yazan 38'lik bşr tabanca bile hediye etmiştir. İşte bu Fleming, aynı zamanda ünlü James Bond serisinin de yazarıdır.

Fleming İstanbul'a "İnterpol Mensubu" kamuflajıyla, İnterpol Toplantısı için gelmiştir. 6-7 Eylül olaylarını Sunday Times gazetesine "İstanbul'da büyük ayaklanma" gözlemi ile sıcağı sıcağına yazan Fleming’tir. Fleming İnterpolcu kamuflajıyla geldiği İstanbul'daki toplantıyı ektiğini ve yağmalama sırasında Beyoğlu2nda olduğunu hiç inkar etmemiştir.

Gariplikler zincirinin halkaları Fleming'in İstanbul'da oluşu ile de sınırlı değildir. Kamera ve mikrofonlarımızı, 6-7 Eylül olayını doktora tezi konusu seçen Dilek Güven imzalı, 7 Eylül 2005 tarihinde Radikal Gazetesinde yayınlanan yazıya çeviriyoruz : "Yunan basınına göre olayların sorumlusu İngiltere'dir; nitekim arşivlerde İngiltere'nin 6-7 Eylül olaylarının planlanmasında bir katkısı olduğuna dair ipuçları mevcuttur. Örneğin Atina'daki İngiliz Büyükelçiliği'nin Yunan-Türk dostluğunun çok yüzeysel bir vaka olduğuna değinen ve küçük bir şokun, örneğin Selanik'teki Atatürk'ün evinde meydana gelecek küçük bir tahribatın derhal ilişkiyi zedeleyeceğinden bahseden Ağustos 1954 tarihli bir beyanı söz konusudur. İngiliz Dışişleri'nden bir bürokrat ise daha açık ifadeyle 'Ankara'da meydana gelecek birkaç olayın aslında işlerine çok yarayacağını' belirtir. İngiliz Milletvekili John Strachy de Türkiye'nin aslında Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesinden çekinmemesi gerektiğini, çünkü garanti olarak İstanbul'da büyük bir Rum azınlığı olduğunun altını çizer."

Yukarıda belirttiğim gibi, 6-7 Eylül provokasyonu içinde kilit noktada rol alanlar, sonradan gizemli bir el tarafından ödüllendirilmiştir:

-Atatürk'ün evine bomba koyan Oktay Engin Yunanistan'dan kaçırılır ve sonraları Emniyet'te güvenlik dairesi başkanlığı ile Nevşehir valiliği yapar.

-Gazetesine ikinci baskı yaptıran İstanbul Ekspres'in yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu, Paris'te SİPA adlı uluslararası bir ajans sahibi olur.

-İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat Perin AP Milletvekili olarak Meclis'e girer.

-Cemile Sara Korle'nin eşi Sinan Korle Birleşmiş Milletler'e protokol müdürü olur, hanım efendi de eşi ile birlikte New York'a yerleşir.

-KTC ikinci başkanı ve yaşanan olaylarda büyük etkisi olan Cemiyet Bildirisini kaleme alan Orhan Birgit CHP Milletvekili olarak Meclis'e girer, ilerleyen yıllarda bakanlık vazifesi alır. Birgit bu gün, Aydın Doğan Vakfı üyesidir.

Yaşanan trajedide küçümsenmeyecek katkıları bulunanlar hesap vermek yerine böylece kademe kademe ödüllendirilecektir. Son olarak, olaylar yaşandığında Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görev yapan Org. Sabri Yirmibeşoğlu'na kulak verelim: "6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."

6-7 Eylül olayları DP iktidarı için yakında çalacak çanları afişe eden bir işaret fişeği de olmuştu, Yassıada'da sergilenecek mizansende olaylarla DP iktidarı ilişkilendirilmek istenecekti.

Kıbrıs meselesi Türkiye'nin gündeminden 1955 sonrası da düşmedi, Londra Anlaşması için THY'nin Viscount tipi SEV adlı uçağına atlayan Adnan Menderes 17 Şubat 1959 'da ölümden döner, uçak Gatwick Havaalanı yakınlarında düşmüştür. 21 kişiden 14'ünün öldüğü kazadan Başbakan Menderes yaralı kurtulmuştur.

Bir yıl sonra, 14 Şubat 1960 tarihinde Menderes hükümeti SSCB ile ticaret anlaşması imzalar, bir hafta sonra Türk hariciyesi Başbakanın Temmuz ayında Moskova'yı ziyaret edeceğini ilan eder.

Fakat bu ziyaret gerçekleşemez.

Zira 27 Mayıs 1960'ta, ilk açıklamasında "Nato’ya Cento’ya bağlıyız" deklarasyonu yer alan, Türkiye'de özgür seçimlerle seçilmiş ilk sivil/siyasi İktidar ve kadrolarını tasfiye edip, ülkeyi darbeler anaforuna sokan 27 Mayıs darbesi gerçekleşmiştir...

hakdogan
01-08-2009, 16:05
Evet, nerede kalmıştık?

Türkiye'de "Özel Harp Konsepti"ne uyan ilk operasyonlardan biri olan 6-7 Eylül olayları ve sonrasında Sam Amca'nın reji ve finansörlüğünde sahnelenen Darbe konulu senaryoların ilki "27 Mayıs" filminde.

Sam Amca'nın ilk darbe konulu senaryosu 1960’da "27 Mayıs" adıyla vizyona giriyor, filmin kahramanlarının ilk açıklaması çok manidar olarak "Nato’ya Cento'ya bağlıyız" oluyordu.

27 Mayıs'ın hemen ardından ABD'nin Ankara Büyükelçisi Warren mektubunda "Bir kez ordu isyan edince, bir daha ordunun isyan etmek için haklı bir neden bulunmayacağı konusunda muhalif grupları ikna etmek mümkün değil. Artık Türkiye'nin bir darbe ordusu var." derken haksız değildi. 27 Mayıs sonrası Türkiye'de Darbeler ve ona bağlı hazırlayıcı unsurlar kabilinden periyodik provokasyonları içerir prodüksiyonlar, seri halde kendilerine vizyonda yer bulacaktı.

Aynı mektupta Warren bir başka gözaçıcı bir noktaya daha temas ediyordu. Konu Sovyetler'in Türkiye'ye önerdiği 500 milyon dolarla ilgiliydi: "Nasıl böyle cazip bir teklifi reddedebilirler? Bir kez kabul ederlerse bu ABD ve Batı dünyası için büyük ve trajik bir yenilgi olur."

Sam Amca ve yerli işbirlikçileri ile dizayn edilmek istenen tek şey, halkın iradesi olmuyor, Türk Ordusu içinde bir büyük tasfiye operasyonu da başlatılıyordu. Ağustos 1960'ta 235'i general olmak üzere yaklaşık 5.000 Türk silahlı kuvvetler subayı emekliye sevk edilecekti. Gerçekleştirilen tasfiyenin atlantik ötesinde meydana getirdiği heyecanın izlerini, NATO Başkomutanı Amerikalı General Norstad'ın "Ruslar bir atom bombası atsaydı, bir hamlede bu kadar Türk generalini saf dışı bırakamazdı." sözlerinde görmek mümkündür. Zira tavfiye sonrası orduda kalan general sayısı yirmidir.

27 Mayıs'ın Türk Ordusu üzerinde yaptığı olumsuz tesir, bu tasfiyeyle sınırlı kalmamış, Türk Ordusunun kimyasında da olumsuz reaksiyonlar sonucu travmatik hasarlar meydana getirmiştir. Bu hasarın kod adı şse "Erdelhul Paşa Travması" olmuştur.

Rüştü Erdelhun'un, 'astı' olan subaylar tarafından elleri kelepçeli olarak Yassıada'ya götürülmesinin asker üzerindeki travmatik izlerini ve orduda emir/komuta zincirinin bozulmasının tesirlerini, 1994 yılında Star televizyonunda Kırmızı Koltuk isimli programda Ardan Zentürk'ün sorduğu "Darbeyi kim yapar?" sorusuna, ilerde "Darbe konulu" bir başka prodüksiyonda rol alacak Muhsin Batur'un verdiği "Astlarını kontrol edemeyeceğini anladığı günün sabahında genelkurmay başkanı." cevabında görmek mümkündür.

Kısacası 27 Mayıs sadece henüz emekleme aşamasında bile olmayan Türk Demokrasisini değil, Türk Ordusunu da tahrip etmişti.

Milli Birlik Komitesinin cevval üyelerinin Sam Amca ile bağlantıları NATO üzerinden sağlanmaya çalışılıyordu. Burada NATO Başkomutanı Norstad adının altını çizmek gerekiyor, kendisi 24 Temmuz 1960 tarihinde Türkiye’ye "bir günlük" gezi için gelmiş ve 38 kişilik komitenin bütün üyeleri ile müşerref olmuştur. Bu ziyarette Ağustos 1960'da yapılan tasfiye operasyonu da bittabi ele alınmış, General Norstad Geçici Hükümet'in emeklilik konusundaki planına ABD’nin yardım edeceği sözünü vermiştir.

Norstad'ın darbeci subaylara dair kanaatlerini özetlemesi bakımından şu sözleri çok manidardır: "Planın sorumluluğunu üstlenen genç subayların ABD'ye karşı tavrı iyidir; ABD'de eğitim gördükleri için, çoğu İngilizce bilir. Çoğu bir Amerikan önderliği umduğu, beklediği izlenimini veriyor ve bu aşamada devreye girmek çok önemlidir."

Darbeci Subayların dizayn çalışmalarından Türk Basını'da azade kalamamış, bir teftiş sırasında "yakında babaliden de geçicez" sözü çekinmeden telaffuz edilmiştir. Aslında 27 Mayıs'a gelinen süreçte babali'nin hali pürmelali, babıali'den çoktan geçilmiş olduğunun ip uçlarını vermektedir. Bu noktada sonraki yıllarda yayınlanan çeşitli anılar son derece gözaçıcıdır. Söz gelimi Doğan Tanyer o yıllarda Cumhuriyet Ankara büroda çalışan bir "gazeteci"dir. 27 Mayıs darbesinin gerçekleştiği gün mesai arkadaşları onun bilinmeyen bir özelliğini keşfederler: Zira Doğan Tanyer o gün gazeteye "yüzbaşı" üniformasını giyip gelmiştir.

27 Mayıs'ın babıali üzerindeki etkisi için çarpıcı bir diğer örnek, dönemin "Bir Mücadele Gazetesi"dir. Gazete darbe gününe değin "günlük siyasi demokrat gazete" etiketi ile basılırken, 28 Mayıs nüshasında etiketten demokrat kelimesi çıkarılmıştır.

27 Mayıs'ın Türk Akademi Dünyası üzerindeki olumsuz etkisinin izlerini ise, Milli Birlik Komitesine sunulan ve "arz ederiz"le biten 61 anayasasında görmek mümkündür. Artık Apoletli Gazeteciler yanı sıra, Türkiye'nin Apoletli Akademisyenleri! de vardır. 61 Anayasası 9 Temmuz 1961'de halkoyuna sunulur ve %60 Evet oyu ile yürürlüğe girer.

27 Mayıs'ın bunca başarısına! rağmen tatmin olmayan yaramaz çocuklarda yok değildir, başını Talat Aydemir'in çektiği Silahlı Kuvvetler Birliği oluşumu, yaramaz çocukların yeni "cuntacılık/darbecilik oynama" yuvası olmuştur. Hareket Şubat 1962'te başarısız kalan bir darbe teşebbüsünde bulunmuş, ancak milletin kendisine vermediğini 27 Mayıs ile alan İnönü, bu teşebbüsü atlatmayı başarmıştır. Darbe teşebbüsüne katılan subayların ordudan tasviye edildiği sürecin sonunda İnönü'nün dudaklarından "harbiyeli aldatılmıştır" aforizması dökülecek, 21 Mayıs 1963'te Aydemir'in buna yanıtı, parolası "harbiyeli" işareti de "aldanmaz" olan yeni bir darbe teşebbüsü olacaktı.

Warren haklıydı, "Bir kez ordu isyan edince, bir daha ordunun isyan etmek için haklı bir neden bulunmayacağı konusunda muhalif grupları ikna etmek mümkün değil"di, "Artık Türkiye'nin bir darbe ordusu var"dı.

Aydemir'in bu ikinci teşebbüsü esnasında, dönemin Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın radyodan yayınlanan bildirisinde "yolunu sapıtmış bir kısım harbiyelilerin ve yanlış yolda olan azınlığın" ifadeleri yer alacak, süreç sonunda Fethi Gürcan 27 haziran da, Talat Aydemir ise 5 Temmuz 1964'de idam edilecekti.

16 Kasım 1963 tarihinde yapılan ara seçimleri, Demokrat Parti'nin devamı olarak görülen AP kazanmış, koalisyon ortakları hükümetten ayrılınca 2. İnönü hükümeti de son bulmuştu. Ancak İnönü, milletin kendisine vermediğini yine, 25 Aralık 1963'te, bağımsızlarla kurduğu yeni hükümetle almıştı.

Haziran 1964'de bakanlar kurulu Kıbrısa çıkarma kararı alacaktı, ancak ABD Başkanı Jhonson'un 5 Haziranda İnönü'ye yazdığı mektupta ABD askeri malzemesinin Kıbrıs'a müdahalede kullanılmasına izin vermeyeceklerini ve SSCB'nin olası bir müdahalesinde Türkiye'yi yanlız bırakacaklarını kabaca ifade etmesi karşısında alınan karar uygulanmamış, İnönü mektup karşısında meşhur aforizmalarından birini söylemişti: "Dünya yeniden kurulur ve Türkiye kendine düşen yeri alır."

Takvimler Kasım 1964'dü gösterdiğinde ise Türk Siyasi tarihinde unutulmaz izler bırakacak yeni bir figür, beklenmedik şekilde AP'ye genel başkan olcaktı, bu isim, AP genel başkanı Emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala vefat edene kadar, Amerikan Morrison firmasının Türkiye temsilcisi olarak müteahhitlik yapan "Morisson Süleyman", yani Süleyman Demirel'den başkası değildi.

Demirel, 13 Şubat 1965'de TBMM'de bütçenin reddedilmesi sonucu İnönü'nün istifa etmesini sağlayarak, siyasi yaşamına parlak bir zaferle start vermişti. Türkiye, o günlerde herkesin öngöremediği yeni bir provokasyon ve çatışmalar anaforuna doğru hızla yol almaktaydı...

kim
08-08-2009, 13:24
Hani devamı. Nerede parçalar. hani birleştirecektik legoları.
1964 de bitiyomu bu filim.

Titan
09-08-2009, 12:11
Hani devamı. Nerede parçalar. hani birleştirecektik legoları.
1964 de bitiyomu bu filim.

Günümüze kadar bekle istersen, hele bir 70'ler ve 80'lerda ki parçalar uzun sürecek gibi...

hakdogan
09-08-2009, 13:38
hani birleştirecektik legoları.


Madem beni tanıyorsun, o halde Allah'ın izni ile başladığım işi yarım bırakmayacağımı da, beni tanıdığın adreste, finalde birleşen parçaların nasıl bir tablo oluşturduğunu da(burada, beni tanıdığın adreste girmediğim bir çok detaya ekstradan girdim, gireceğim, oku, aydınlan, ufkun açılsın) iyi biliyorsun.

Sabırlı olacaksın, önce mevcut parçaları hazmedeceksin...

kim
13-08-2009, 06:14
Madem beni tanıyorsun, o halde Allah'ın izni ile başladığım işi yarım bırakmayacağımı da, beni tanıdığın adreste, finalde birleşen parçaların nasıl bir tablo oluşturduğunu da(burada, beni tanıdığın adreste girmediğim bir çok detaya ekstradan girdim, gireceğim, oku, aydınlan, ufkun açılsın) iyi biliyorsun.

Sabırlı olacaksın, önce mevcut parçaları hazmedeceksin...

Mevcut parçalar tamam aga.
Sen devam et. Ufkumuz açılıyor emeğine bileğine sağlık.:yo:

hakdogan
18-08-2009, 00:17
10 Ekim 1965'te Türkiye sandık başına gitmiş, halkın iradesi, aldığı %52.87 oyla AP'yi tek başına iktidara getirmişti. Parlamento'da temsil edilen siyasi partiler arasında %2.97 oy oranı ile Türkiye İşçi Partisi ve %2.24 oy oranıyla Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'de yer alıyordu.

Cemal Gürsel, 1965 sonlarında kısmi felç geçirmiş, yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesi gündeme gelmişti. Asker kökenli senatörler "sivil bir Cumhurbaşkanı" seçilme fikri ve ihtimalinden fena halde rahatsız olmaktaydı. Dönemin Genelkurmay Başkanı, Orgeneral Cedet Sunay adı gündeme gelecek ancak 61 Anayasasına göre, parlamento dışından bir Cumhurbaşkanı seçilmesinin mümkün olmayışı, bir engel olarak ortaya çıkacaktı.

Ne varki bu engel "İlla da asker Cumhurbaşkanı" düşüncesinin meftunları için aşılamayacak bir engel olmuyor, Sunay görevinden istifa edip aynı zamanda bir kontenjan senatürünün istifa ettirilmesi sağlanınca, Sunay'ın Cumhurbaşkanlığı kontenjanından senatör olması sağlanıyordu. Nihayetinde 28 Mart 1966'da, Genelkurmay Başkanı Cemal Turan ve kuvvet komutanlarının da hazır bulunduğu seçim sonrası, Cevdet Sunay Çankaya'ya çıkıyordu.

Dönem, dünyada Fillerin Tepiştiği, bu tepişmeye "Soğuk Savaş" adının verildiği bir dönemdi, ABD ve Nato eksenli, SSCB'ye bağlı ülkelerde uygulanan piskolojik çökertme operasyonlarına SSCB’nin karşılığı benzer operasyonlar oluyor, bu operasyonların hedefinde yer alan ülkelerden biri de Türkiye oluyordu.

Ruslar, çok açık bir şekilde, 1946 sonrası, Türkiye'de "dost bir hükümet" istediklerini ve bunun için çalışacaklarını ifade etmişleri. Arzulanan tıpkı Bulgaristan, Polonya, Azerbaycan ve diğerlerinde olduğu gibi "dost bir hükümet"ti. SSCB "Doğu Bloku"nu, dost kükümetler eliyle kotarmıştı.

1965 yılında Dünya'nın genel manzarasına baktığımızda gördüğümüz en belirgin unsur, Vietnam’ın işgali ile başlayan ve bu işgalle birlikte Amerika’da savaş karşıtı toplumsal muhalefeti sokaklara döken, beatnik hippi çizgisi ile yayılmış kültürel ve anti-kapitalist protesto hareketlerinin, 1967-1968 döneminde Avrupa'daki bütün metropollerde, anarşist troçkist hareketlerce devralınıp siyasallaştırılması sonucu ivme kazanan öğrenci hareketleridir.

1968 baharında Fransa'da başlayan Üniversite hareketleri sokak çatışmalarına dönüşmüş ve bütün Avrupa'ya yayılmıştı. Avrupa'daki bu öğrenci hareketlerinin arkasında sanılanın aksine SSCB'değil, ABD vardı. Sam Amca, ABD ekseninden bağımsız hareket etmek isteyen AT iradesine karşı, Avrupa'daki bu öğrenci hareketlerini desteklemiş, başlangıçta bu hareketlere destek veren Komünist Partiler ise, oynanan oyunu farkedince, verdikleri desteği geri çekmiş ve sözkonusu hareketleri maceraperest, lümpen ve goşist olarak değerlendirmişlerdi.

Sokaklarda dillendirilen daha fazla özgürlük ve demokrasi talepleri sadece Avrupa’da yankılanmıyor, Varşova Paktı üyesi Çekoslovakya'da, 1968 yılının 5 Ocak gününde başlayıp, Çekoslavakya'nın Alexander Dubcek ile politik olarak liberalleşme iradesi gösterdiğini çerçeveleyen ve Prag Baharı olarak anılan bir dönem yaşanıyordu.

Ancak bu dönem çok uzun sürmeyecek, 20-21 Ağustos 1968'de Çekoslovakya, SSCB ve Varşova Paktı müttefiklerinin işgali ile yüzleşecekti. İşgal sırasında meydana gelen çatışmalarda 72 Çekoslavakyalı ölmüş, yüzlercesi yaralanmış ve yaklaşık 300.000 civarında İnsan’da muhacir olmak durumunda kalmıştı.

Türk Solu bu yaşananlar karşısında, özgürlük talep eden çek gençliğine gözlerini yumacak, Vietnam, Kamboçya ve Angola'ya ağıtlar yakan Türk Solu, yanı başında yaşanan Sovyet baskı ve Kızıl Ordu mezalimini görmeyecekti.

Zira Türkiye'deki 68 hareketi, Dünya'daki, siyasal otoriteyi/yerleşik düzeni reddeden, bürokratik sosyalimzden uzaklaşan, daha özgürlükçü ve demokratik 68 hareketine nazaran, Stalinist, Ortodoks, Bürokratik Sosyalist, Darbeci/Cuntacı ve Militarist bir anlayışı temsil ediyordu.

68 Devrimci Gençliğinin ilk kitlesel örgütü, Türkiye İşçi Partisi üyesi ve sempatizanlarınca kurulan Fikir Kulüpleri Federasyonu'ydu ve temel amacı, Milli Türk Talebe Birliği, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı, Türkiye Milli Talebe Federasyonu gibi gençlik örgütlerinin gençlik üzerindeki hegemonyasını kırmaktı

Sol çevrelerde Milli Demokratik Devrim ve Sosyalist Deverim tartışmaları yaşanıyor, İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerle hareket etmekten yana TİP çizgisine muhalif Mihri Belli'nin öncülüğünü yaptığı kadrolar, Fikir Kulüpleri Federasyonu'nu da MDD çizgisine çekmek istiyordu, zira bu kadrolar, Türkiye'de İşçi sınıfının oluşmayıp yeterince güçlü olmadığını, öncülüğün asker-sivil aydın zümreye, bürokrasiye, entelijansiya'ya düştüğünü söylüyorlardı. Bu çizgiye yakın bir diğer anlayışı ise Doğan Avcığlu "Türkiye'ye özgü sosyalizm" repliği ile temsil ediyor, ilhamını Mısır, Suriye ve Irak’ta hüküm süren Baas Rejimlerinden alıp, yukardan askeri güç kullanılarak ordu eliyle değişim modelinden yana pozisyon alıyordu.

Sol içinde bu ayrışma ve tartışmalar yaşanırken, aynı dönemlerde, önce 1967'de Genç Ülkücüler, 1968'de de Ülkü Ocakları ile ülkücü gençlik siyaset sahnesine çıkacaktı.

Nisan 1968'de Ankara İlahiyat Fakültesinde bir kız öğrenci (Hatice Babacan) derste başörtüsünü çıkarmadığı ve bir başka öğrenci de, bir öğretmene hakaret ettiği gerekçesiyle okultan uzaklaştırılınca, Türkiye ilk öğrenci boykotu ile yüzleşecekti.

Bu olaydan iki ay sonra, solcu öğrenciler tarafından Özerk ve Demokratik Üniversite talebiyle başlatılan boykot, Ankara'da pek çok okulun yanı sıra İstanbul Hukuk Fakültesi'ne de sıçradı. Görünüşte Üniversite Reformu talep eden hareket, Üniversite'nin işgaline dönüştü ve o zamana değin dar ve militan bir çevrede tanınan Deniz Gezmiş, aniden kitle hareketinin lideri olarak sahne aldı.

Yaşanan çalkantılı günlere yeni bir ivme kazandıracak gelişme 15 Temmuz 1968'de yaşanacak, 6. Filo İstanbula gelecekti. İki gün süreyle yaşanan olaylarda FKP üyesi Vedat Demircioğlu yaşamını yitirecek ve bu ölüm, 27 Mayıs sonrası bir çatışma sonrası yaşanan ilk ölüm olacakken, sonuncusu olmayacaktı.

Ufukta yaklaşan tehlikeyi farkedip, "kesinlikle çatışmalara girmeyin" uyarısında bulunacak Türki İşçi Partili, Gençlik Lideri Harun Karadeniz'i dinleyen pek çıkmayacak, devrimci gençler, güvenlik görevlileri ile çatışmayı da göze alan Deniz Gezmiş’in yanında saf tutacaktı.

Harun Karadeniz, sağduyulu tavrı sebebiyle MDD'cilerin boy hedefi olacak, Karadeniz MDD'cilerle ayrışmalarını "Onların, çatışmaya yönelik tavırlarının en önemli kaynağıysa, Devrimci bir Cunta umudu oluyordu. Onlara göre her fırsatta polisle çatışma çıkacak ve asker-sivil-aydın zümre İktidara el koyacaktı. Nitekim 27 Mayıs'ta böyle olmuştu. Bizse sürekli olarak Cunta'yı ve Cuntacılığı reddediyorduk. Özellikle gençler ve bir gurup Aydın, 27 Mayıs'la başlayan heyecan kaybolmadan devrimi gerçekleştirmek gerektiği kanısındaydı. Ve bunların gözü kulağı İşçi Partisi2nde değil, YÖN Dergisi ile çıktığı yola, Devrim Gazetesi ile devam eden Doğan Avcıoğlu ve 1969 kongresinde ismini Devrimci Gençlik, yani DEV-GENÇ olarak değiştiren Fikir Kulüpleri Federasyonundaydı" şeklinde özetleyecekti.

O günlerde Türkiye'de resmi ağızlarda "bu kış ülkeye komünizm gelecek" türküsü revaçta iken, bu türkünün hedefinde yer alanların ağzında ise "karşı devrim, güçlenen gerici ve anti-kemalist akımlar" türküsü vardı. Ülke, o gün pek çoklarınca kestirilemeyen akıbete doğru hızla yol almaktaydı...

hakdogan
19-08-2009, 20:16
1968, "vizyona girecek yapım" için "ortamı hazırlama" faaliyetleri olarak nitelenebilecek bir çok gelişmenin yaşandığı yıl olmuştu. Üniversite gençliği arasında, 1965'ten başlayan gerilim, bu yıl içinde sıcak temasa dönüşecek, Sağ ve Sol guruplara bağlı gençlik teşkilatları, Üniversite işgalleri, adam kaçırmalar, baskınlar ve sokak çatışmaları ile karşı karşıya gelecek/getirilecek, bir çok can yitirilecekti.

Bu yıl içinde, "bu kış ülkeye komünizm gelecek" türküsüne alternatif kabilinden, Nisan ayı başlarında, "gerici akımlar güçleniyor netekim" repliği eşliğinde, yirmi kuruluş ve Üniversite öğrenci örgütü, Prof. Dr Bahri Savcı'nın başkanlığında, 27 Mayıs Milli Devrim Derneği genel merkezinde bir araya gelecek ve kısa adı Dev-Güç olan, Türkiye Devrimciler Güç Birliği'ni kuracak, tabi Senatör Kadri Kaplan'ın başkanlığa getirildiği birliğin hedefi, "Zinde Güçler"in desteği ile iktidara el koymak olacaktı.

Dev-Güç, Türkiye’de kronik politikasızlık/çözümsüzlük mağdurlarının eylemsel fikir atası olmuş, adını "İkinci Milli Kurtuluş Savaşı" koyarak "Zinde Güçler'e Selam, Darbe için yola devam" hareketi çektikleri faaliyetleri kapsamında, 30 Ekim 1968’de Samsun’da, Atatürk anıtı önünden başlatacakları ve hedefi 10 Kasım’da, Anıtkabir olan yürüşle, "Ataya şikayet" kamuflajıyla "Zinde Güçler"e clark çekip, Demirel hükümetini istifaya davet edeceklerdi. Ancak tasarı başarısızlığa uğrayacaktı.

Aynı yıl içinde solda yaşanan kırılmanın kamilen okunabileceği, turnusol mahiyetinde bir başka olay yaşanıyor, Türkiye İşçi Partisi'nin Malatya kongresinde MDD doktrinine bağlı olanlar "CIA Ajanı" denilerek partiden ihraç ediliyordu. İhraç edilen ve söz konusu doktrine bağlı olanlar da, kendilerini ihraç eden Parti yönetimini "aren boren oportinizmi" içinde, "karşı devrimci", "ihbarcı/jurnalci" olmak gibi ithamlarla eleştiriyordu.

Mehmet Ali Aybar, Behice Boran ve Sadun Aren, legal çizgide sınıfsal muhalefetten yana tavır alırken, kendi çizgilerini "Milli Demokrahik Devrim" olarak ifade edenlerin Demokrasiden ne anladıklarını anlamak adına, kamera ve mikrofonlarımızı dönemin yaşayan tanıklarından Erol Bilbilik'e çeviriyoruz: "Bir gün Orhan Kabibay'ın evinde toplandık. Hidayet Ilgar, Talat Turan, İrfan Solmazer ve daha birçok kişi vardı. Bir ara İrfan Solmazer bana, 'Erol, sen denizcileri ihmal etmişsin' dedi. Kimi ihmal ettiğimi sorunca, 'Sarp Kuray'ı, Deniz Gezmiş'i ihmal etmişsin, hiç temas kurmamışsın. Ama ben onlara İstanbul'da, Ankara'da mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum' dedi. Başka ne yapıyorsunuz diye sorunca, İrfan Solmazer'in yanıtı şu oldu: 'Deniz Gezmiş'i, Sarp Kuray'ı filan oturtuyorum. Amerikan Büyükelçiliği'nin ön kapısının kurşunla taranmasına demokratik olarak karar veriyoruz. Emri ben veriyorum. Deniz Gezmiş, ABD Büyükelçiliği'ni tara ve yok ol! diyorum. Sarp Kuray'a, Git şurayı bombala! emrini veriyorum.' Bu işlerden Orhan Kabibay’ın mutlaka bilgisi vardı. Dolayısıyla Deniz Gezmiş'i, Sarp Kuray'ı kullandılar. İrfan Solmazer 12 Mart'a 24 saat kala Almanya’ya uçuruldu."

O günlerde, sokak çatışmalarında aktif rol alanların büyük çoğunluğu, öncesinde Lübnan'da Filistinlilere ait kamplarda silahlı eğitim görmüşlerdi, dolayısıyla " vizyona girecek yapım" için bu gençleri olması gereken yönlere kanalize etmek hiç de zor olmamıştı. Söz konusu kampların 1979 sonrası misafirleri ise, PKK militanları olacaktı.

Erol Bilbilik'in adını andığı Orhan Kabibay, 27 Mayıs darbesinin beyin takımından emekli bir kurmay albay ve CHP milletvekili'dir. Kabibay'ın "vizyona girecek yapım"a katkıları olacaktır. Esasen Ordu içindeki darbeci yapılanma çalışmalarına, 1965’de Harp Akademilerinde start vermişti. Basın üzerinden öğrenci örgütleri ile de temasa geçen yapılanma ile, dışardan sivil! temas kuran kişi Orhan Kabibay'dan başkası değildi.

Kabibay tek başına hareket etmiyordu, eski 27 Mayısçılardan Numan Esin, İrfan Solmazer ve Talat Turhan gibi isimler yanındaydı. Evini "Devrim Karargahı"na çeviren komitacı Kabibay'ın ziyaretçileri arasında, 12 Mart sonrası Başbakan olacak Nihat Erim, yardımcısı Emekli Kurmay Albay, CHP Konya Milletvekili Sadi Koçaş ve Emekli İstihbaratçı Amiral Sezai Orkunt'ta yer alıyordu.

Yeniden kamera ve mikrofonlarımızı, o dönemde, ister Asker olsun, ister Sivil-Aydın, Sol düşünce temsilcilerinin genelinde hakim olan kafa yapısını teşhis adına, yıllar sonra gelecek bir başka ifşaat'a, Ömer Laçiner'in söylediklerine çeviriyoruz: "1971 olayının öncesinde açıkça askeri darbe, ne adına yapılırsa yapılsın, solun değerleriyle, solun solun amaçlarıyla, sosyalizmin amaçlarıyla çelişir, dibinden çelişir, temelden çelişir diyen bir kişi bile yoktu, ben dahil. Biz sonradan bunu söyledik. Biz kendi saygı duyduğumuz metinleri okuduğumuzda açıkça böyle bir sonuç çıkıyordu ama bunu söyleyemiyorduk."

Sol fraksiyonlara karşı, "komünizm küfrü ile mücadele" motivasyonu ile tahrik edilip, harekete geçirilen kitleler de vardı. Takvimler 1970'e yaklaştıkça, kaynayan kazanın altına odun atanlar çoğalıyor, 6 Ocak 1969'da Amerikan Büyükelçisi Robert Commer'in arabası, ODTÜ Rektörü Erdal İnönü'yü ziyareti sırasında yakılıyor, bir ay sonra, 16 Şubat'ta Türkiye "Kanlı Pazar" provokasyonuyla yüzleşiyordu.

Böylesine olumsuzlukların yaşandığı bir ortamda, yıllar sonra, 14 Mayıs gibi sembolik bir tarihte Bayar ve İsmet İnönü barışıyor, DP'lilerin siyasal haklarının iadesi adına, Anayasal değişiklik için uzlaşıyordu. İlgili teklif Parlamento'nun alt kanadı olan Büyük Millet Meclisinde kabul edilir ardından da Senato'nun onayına sunulur.

Ancak 27 Matyıs 1960 Darbesi ile, Türkiye'de "Sivil alana müdahele" ve "Siyasi Mühendislik" devrini Cumhuriyet tarihi içinde açanlar, bu durumdan hoşnut olmazlar. Dönemim Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın "oturun yerinize" hareketi ile Anayasa değişikliği teklifi komisyona geri çekilir.

Bu atmosfer içinde, 69 seçimlerine yaklaşılırken, Ordu içindeki darbeci odaklar, Doğan Avcıoğlu ile temasa geçer. Temasa geçen ekibin bel kemiğini 27 mayısçılar oluşturur, onlara 22 Şubat ve 21 Mayıs denemelerinden ukdesi bulunanlar da eklemlenmiştir. Ortamın kıvama gelip, "vizyona girecek yapım" için hazır hale gelmesi adına zaten bir süredir çalışılmaktadır.

Neticede 27 Mayısçı gurup, fikri önderi, "Türkiye'ye özgü Sosyalizm" repliği ile Doğan Avcıoğlu, lideri ise Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu olan "Manadoğlu Cuntası" ile beraber hareket edecektir. 1970'te Orgeneral Kemal Atalay'ın Kara Kuvvetleri Komutanı olması beklenirken, bu göreve "vizyona girecek yapım" açısından daha uygun görülen Orgeneral Faruk Gürler'in atanması, bu cunta’nın icraatlarından birisi olacaktı.

Gürler'e yakın markaj uygulayacak komitenin sivil kadrolarıyla, karargahın temas ve koordinasyonunu sağlayacak kişi Genelkurmay Planlama Dairesi Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan olacaktı. "Madanoğlu Cuntası"nın ana kadrsou, toplamda 32 kişiden oluşmaktaydı.

Cunta, "vizyona girecek yapım"da rol dağılımını bile yapmıştı. Gürler Devlet Başkanı, Batur ise Başbakan olacaktı. Devrim Anayasası'nın yürürlüğe girmesinin ardından ise Devrim Meclisi oluşturulacak, onun üzerinde yetkilerle donatılmış, aralarında Doğan Avcıoğlu, Cemal Reşit Eyüpoğlu, İlhan Selcuk, Mümtaz Soysal gibi isimlerin yer aldığı 8 kişilik Devrim Konseyi kurulacaktı.

Arzulanan darbe için böylece komiteler kurulur, hedeflerden birisi de, 27 Mayıs'ta olduğu gibi, Ordunun üst düzey yönetiminde yeni bir tasfiye hamlesi gerçekleştirmektir. Türk Ordusu, bir kez daha emir komuta zinciri içinde hareket etmeyen darbeci/cuntacı bir dalgayla karşı karşıyadır.

12 Ekim 1969'da sandık başına giden seçmen, AP'yi yeniden tek başına iktidar yapmış, Bayar ve arkadaşlarının siyasal haklarının iadesi için, bir kaç ayın daha geçmesi beklenmiş, bütün bu gelişmeler "vizyona girecek yapım"ın bir an evvel sahne alması adına kullanılmıştır.

1969 Ekim'inde Fikir Kulüpleri Federasyonu 5. kurultayını toplar ve legal muhalefet ve mücadeleden yana, Türkiye İşçi Partisi sempatizanlarını tasfiye eder ve bu kurultayda ismini değiştirerek Dev-Genç adını alır. Aynı dönemde, daha önce FKF İstanbul sekreterliğinden kopan ve aralarında Deniz Gezmiş'in bulunduğu bir gurup tarafından kurulan Devrimci Öğrenciler Birliği de, gençlik örgütü içinden bir Devrim Örgütü kurmuşlardır.

Olayların ve söylemlerin iyice su yüzüne çıkardığı niyet ve beklenen mukadder teşebbüs karşısında Demirel: "Türk Silahlı kuvvetlerini hergün idareyi devralmaya davet edenlere şunu sorarız, o zaman yurt savunmasını kim yapacaktır? Bizatihi korumakla mükellef oldukları rejim, cumhuriyet ne hale gelir?" demek dışında pek de bir şey yapamamakta/yapmamaktadır. Finalde de dudaklarından "Şapkamı kapar giderim!" türküsü dışından bir şey dökülmeyecektir.

Demirel ve Partisi seçimden zaferle çıkmıştır ancak bu zafer, 1970 Bütçesinin oylanmasında 41 AP'linin red oyu vermesine ve hükümetin düşmesine engel olamamış, sokaklarda yaşanan istikrarsızlık, siyasi alanda da tezahür etmişti.

Siyasi yelpazenin sağında bu durum yaşanırken, solda, 70'lerin başında görülen manzara, İşçi Partisi etrafındaki ilginin azalıp, Dev-Genç güdümünde sokak hareketlerinin ivme kazandığı şeklindeydi. Başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere, Sosyalist Devrim/Darbe özlemi içinde olanların dilinden "Cici Demokrasi", "Sandık Demokrasisi", "Gardrop Devrimciliği" gibi ifadeler düşmüyor, Türkiye'nin Amerikan güdümünde, hatta işgali altında olduğu ifade ediliyordu.

Oysa bu dönemde, Sovyetlerin yardımlarından birinci sırada Hindistan'ın ardından, ikinci sırada Türkiye pay alıyor, elde edilen bu kaynaklarla alt yapı yatırımları gerçekleştiriliyordu. Aynı dönemde Demirel hükümetine haşhaş ekimi yasağı için baskı uygulayan Amerikan yönetimi, Demirel hükümetinin "ret" tavrı karşısında, hem "Morisson Süleyman"ı, hem hükümetini "kara liste"ye alacaktı.

Takvimler 15-16 Haziran 1970'i gösterdiğinde, DİSK'e bağlı işçiler, yurt genelinde Sendikalar Yasası'nı protesto etmek adına Türkiye genelinde sokağa çıkmış, yaşanan çatışmalarda 4 kişi hayatını kaybedip, bazı fabrika ve tesisler yakılıp, yıkılmıştı.

Yaşanan olaylar bir İşçi/Emek hareketinden çok, DİSK'in beklenen ve yaklaştığı sezilen "Devrim" adına pozisyon alışına, provokasyona benziyordu. Bakanlar kurulu, olaylar neticesi 60 günlük sıkıyönetim ilan ettiğinde, "vizyona girecek yapım" için neredeyse son rötüşlar kalmıştı.

Ancak bilinmeyen bir şey vardı.

MİT herşeyden, Sosyalist hareket içinde, Türk Devrim Ocaklarındaki yöneticilik görevinden itibaren sivrilen, iktisat fakültesi asistanı Mahir Kaynak vasıtasıyla haberdardı, lider toplantıları da dahil örgütlenmeyi adım adım izliyordu.

Takvimler Mart 1971'e hızla yaklaşıyordu...

uyar
31-08-2009, 21:18
benden bir fıkra sizlere :

Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış.
Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.
Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var...
Karakuşi Kadı, fırıncıya 'Ben bunu aldım' demiş.
Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.
Az sonra ördeğin sahibi gelmiş: 'Hani bizim ördek?'
Fırıncı boynunu büküp 'Uçtu' deyince iş kavgaya dönüşmüş.
Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor...
Fırıncı ,kaçarken duvardan atlımış ve, bilmeden öteki taraftaki hamile bir kadının üstüne düşmüş.
Hamile çocuğunu düşürdüğü için, Hamilenin kocası da fırıncının peşine düşmüş.
Can havliyle kaçan fırıncı Önüne çıkan bir yahudiyi çarpıp devirmiş ,
Üzeri çamur olan yahudi de kızıp takılmış fırıncının peşine...
Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadının karşısına çıkarmışlar.
Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,'Bu adam ördeğimi hiç etti' diye şikáyet etmiş.
Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş: 'Ne yaptın bu adamın ördeğini?'
Fırıncı 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış:
'Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil' diyerek fırıncının beraatına karar vermiş.
Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş... Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş: 'Her kim ki, gayrimüslimin İKİ gözünü çıkara, o müslimin TEK gözü çıkarıla...'
Davacı 'Ne olacak?' diye sorunca Karakuşi Kadı, 'Şimdi' demiş, 'Fırıncı senin Sağlam kalan öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.'
Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş.
Çocuğunu kaybeden Hamilenin kocasına da Karakuşi Kadı, 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin, fırıncıya O yerine yeni çocuk koyacak''..
Böyle olunca Hamilenin kocası da şikayetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.
Kadı dönmüş Yahudi'ye: 'Senin şikáyetin ne?'Bre…
Yahudi ellerini açmış, 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa sen, e mi !'

kim
18-10-2009, 21:40
nerde bu arkadaş yaa.
hani legoları birleştiriyoduk.
niye bannamışlarki.
yoksam Karauşi adaletimi bu :fear:

pervane
18-10-2009, 21:44
Sn. kim adalet sorgulamasına başlamadan önce Duyurular bölümünde bulunan "Disiplin Uygulamaları" başlığını incelemeniz tavsiye olunur..

kim
22-10-2009, 19:43
İnceledim. baktımki bazılar 3-5 gün uzaklaşmış
bazılarda 2 yıl.
vardır bi bildiniz sanırım.:juggle: