Orijinalini görmek için tıklayınız : 6-7 Eylül olayları
'Atatürk'ün evine bomba atıldı' yalanıyla kışkırtılanlar, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul'da azınlıkların ev, işyeri ve ibadethanelerini yağmaladı. Olaydan sonra binlerce gayrimüslim göç etmek zorunda kaldı. Gayrimüslimlerin nüfusunun zamanla azalmasıyla ekonomidekileri etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/6-7_Eyl%C3%BCl_Olaylar%C4%B1
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163380
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163490
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163591 (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163591)
Umarım bu tarz utanç verici olaylar bu topraklarda bir daha yaşanmaz....
Yahu özgür olur mu öyle şey? Türkler azınlıklara saldırmamıştır öyle. Azınlıkları ön plana çıkartmaya çalışan emperyalistler düzenlemiştir o saldırıyı. Globalizm yükseldiği için ulusal devleti korumamız lazım. O yüzden öyle azınlıkların uğradığı saldırılardan filan bahsetme. Hele o saldırıya yol açan Atatürk'ün evinin bombalanma olayını MİT'in düzenlediğini filan hiç iddia etme. Ulusal devleti zayıflatmış olursun, sakın ha.
evrensel-insan
21-07-2009, 23:35
Saygideger cem;
Sen bu ironik uyarinda geckaldin. Dogrular temelinde, sitede kutuplasma coktaaaan oldu. Bari otekilestirmeye engel olsak, yoksa onda dami, gec kaldik?
Saygilarimla;
evrensel-insan
Yahu özgür olur mu öyle şey? Türkler azınlıklara saldırmamıştır öyle. Azınlıkları ön plana çıkartmaya çalışan emperyalistler düzenlemiştir o saldırıyı. Globalizm yükseldiği için ulusal devleti korumamız lazım. O yüzden öyle azınlıkların uğradığı saldırılardan filan bahsetme. Hele o saldırıya yol açan Atatürk'ün evinin bombalanma olayını MİT'in düzenlediğini filan hiç iddia etme. Ulusal devleti zayıflatmış olursun, sakın ha.
Sayın cem
Değreli görüş ve düşüncelerinzden oldukça faydalann biri olark İlk cümlenizi okuyunca hata yapan öğrenci gibi yazıma ve altıntılarıma yeniden baktım. Biryerlerde hatalı birşey mi yazdım, yanlış alıntı mı yaptım diye :) Sonra yazınızın devamını görunce ironi olduğunu gördüm.
Ama maalesef bizim ironi olarak sunduğumuz şeyi başkaları herşeye rağmen inkar edecektir....
Saygılarımla....
Mutezile
22-07-2009, 00:24
Hele o saldırıya yol açan Atatürk'ün evinin bombalanma olayını MİT'in düzenlediğini filan hiç iddia etme.
Sevgili Cem;
Zamanın Özel Harp Dairesi başkanı korgeneral olayı kabullendi. ''Çok güzel planlandı ve yürütüldü'' demecini vermişliği var.
Gladyo bu işlerin piridir. Yalnız Tüm hükümet üyelerinin başbakandan, bakanlara bu plana onay verdikleri ve haberdar olduklarını da unutmadan ekleyeyim.
eylemsel
22-07-2009, 10:39
sayın cem
6-7 eylül olaylarının blinçli bir şekilde çıkarıldıgını bilmeyen kalmadı. siz neyin savunuculugunu yapmaya çalışıyorsunuz.ulusal devlet zayıflatılmasın diye gerçeklere sırtımızı mı dönelim?
sayın cem
6-7 eylül olaylarının blinçli bir şekilde çıkarıldıgını bilmeyen kalmadı. siz neyin savunuculugunu yapmaya çalışıyorsunuz.ulusal devlet zayıflatılmasın diye gerçeklere sırtımızı mı dönelim?
:) :) :)
Bence konuyla ilgili diğer mesajlarada baksaydınız....
eylemsel
22-07-2009, 13:42
:) :) :)
Bence konuyla ilgili diğer mesajlarada baksaydınız....
http://www.turandursun.com/forumlar/images/icons/icon7.gifhttp://www.turandursun.com/forumlar/images/icons/icon7.gifhttp://www.turandursun.com/forumlar/images/icons/icon7.gif
olur bakarım
Sami Dede
19-10-2012, 11:29
6 - 7 Eylül Olayları olduğu zaman 8 yaşındaydım. En yoğun yaşandığı Beyoğlu'nda Yaşıyorduk. mahallemiz de, Bakkal Teophilos, Manifaturacı Salomon, Muhallebici Toma, Tornacı Ohannes ve Nazar ustalar, Berber Dimitri vardı. Babam ve Arkadaşları bu dükkanları bütün gece saldırganlardan korumuştu ama sonrasında saldıran kalabalığa güçleri yetmediğinden O güzelim dükkanlarda yağmalanmıştı. Çok net hatırlıyorum... Hepsi Komşularımız ve Harika insanlardı.. Bu olay Tarihimiz de KARA LEKE dir...
Sevgiyle..
Iyi ki azinliklar varmis, yoksa kimi yagmalayacaklardi bilmem!!!
Milli utanctan baska bir olay degildir 6-7 Eylul olaylari.
Iyi ki azinliklar varmis, yoksa kimi yagmalayacaklardi bilmem!!!
Milli utanctan baska bir olay degildir 6-7 Eylul olaylari.
"Milli utanç" değil.
Dört dörtlük bir konrgerilla eylemidir.
6-7 Eylül gibi kontrgerilla eylemlerini "milli utanç" olarak değerlendirmek yüzeysel olmanın ötesinde Kontrgerilla-ya "millilik payesi" vermek anlamına da gelebilir ki büyük bir yanlış olur.
"Olaylar 6 Eylül günü,DP milletvekili Mithat Perin'in Ekspres Gazetesinde Atatürk’ün Selanik'teki evine bomba atıldığı haberiyle başladı.
Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atan Oktay Engin,MİT elemanı bir öğrenciydi.
Oktay Engin,1971 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Güvenlik Daire Başkanlığı’na kadar yükseldi.
16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesinde,16 gencin bombalanarak katledilmesi olayına adı karıştı.
Oktay Engin,12 Eylül'de Emniyet Genel Müdür Yardımcısı idi.
6-7 Eylül tertibi, Oktay Engin'in kişiliğinde,12 Eylül'e kadar uzandı.
6-7 Eylül kışkırtmasını yapan Ekspres Gazetesi sahibi,DP Milletvekili Mithat Perin de MİT mensubuydu.
Olaylar sırasında,CİA başkanı Dulles İstanbul'daydı.
Başbakan Menderes de olayları arabasının içinden izlemişti.
Polis de olaylardan sonra Nato politikaları gereği komünist avına çıkarak Aziz Nesin,Kemal Tahir gibi solcu yazar ve aydınları tutuklamıştı.
1991'de Özel Harp Dairesi Başkanı Org.Sabri Yirmibeşoğlu,6-7 Eylül olaylarının "Özel Harp Dairesi işi" olduğunu açıkladı:
"Muhteşem bir örgütlenmeydi ve amacına ulaşmıştı."
(F.Güllapoğlu,Tanksız Topsuz Harekat,Sy:104)
Ekspres Gazetesinin kışkırtıcı yayınlarını hazırlayan Gökşin Sipahioğlu ise olayları MİT'in örgütlediğini 1992 yılında açıkladı.(Aktüel,3 Eylül 1992)"
http://chanfe.blogspot.com/2010/07/6-7-eylul-olaylar-ve-27-mays.html
Iyi ki azinliklar varmis, yoksa kimi yagmalayacaklardi bilmem!!!
Milli utanctan baska bir olay degildir 6-7 Eylul olaylari.
Gladyo bu işlerin piridir. Yalnız Tüm hükümet üyelerinin başbakandan, bakanlara bu plana onay verdikleri ve haberdar olduklarını da unutmadan ekleyeyim.
Menderes hükümetinin onayı ve bilgisi dahilinde düzenlenen bu saldırılar "milli utanç" olarak değerlendirilebilir. Zira Menderes hükümetini halk oylarıyla seçmiştir, nasıl Nazi hükümeti Almanların oylarıyla iktidara geldiyse.. Bu anlamda biz seçmenlerin de millet olarak bu olaylarda bir suçluluk payı olacaktır. Nitekim bu olaylardan 2 sene sonra 1957 Milletvekili Genel Seçiminde (http://www.belgenet.net/ayrinti.php?yil_id=3) halk yine büyük oranda DP'ye oy vermiş ve onu yine iktidara geçirerek Adnan Menderes'in 1950-1960 yılları arasında tam on yıl daha başbakanlık yapmasına izin vermiştir. Dolayısıyla fevkalade milli bir utanç kaynağıdır..
Menderes hükümetinin onayı ve bilgisi dahilinde düzenlenen bu saldırılar "milli utanç" olarak değerlendirilebilir. Zira Menderes hükümetini halk oylarıyla seçmiştir, nasıl Nazi hükümeti Almanların oylarıyla iktidara geldiyse.. Bu anlamda biz seçmenlerin de millet olarak bu olaylarda bir suçluluk payı olacaktır. Nitekim bu olaylardan 2 sene sonra 1957 Milletvekili Genel Seçiminde (http://www.belgenet.net/ayrinti.php?yil_id=3) halk yine büyük oranda DP'ye oy vermiş ve onu yine iktidara geçirerek Adnan Menderes'in 1950-1960 yılları arasında tam on yıl daha başbakanlık yapmasına izin vermiştir. Dolayısıyla fevkalade milli bir utanç kaynağıdır..
Elbetteki devlete iliskin tum birimler haberdardir, bu yuzden adi uzerinde milli utanctir.
Bu yuzden Gladyo gormezden gelinir daima kimilerince.
Tipik Ahmedinejad tavridir; "Bizde escinsel yoktur" soylemi gibi "Biz de gladyo yoktur " demeye benzer. Bu yuzden "milli" payesi vermemeye itinayla dikkat edilir.
"Milli" sözcüğünden böylesine anlamlar çıkarılırsa ve Gladyo da "milli" görülürse bu durum özünde Gladyo sistemiyle hesaplaşmak değil gerçekte milli,ulusal,yurtsever değerlere karşı olan soğukluğu ifade eder.
Liberalizmin görüngüsüdür.
Taraf,Radikal vb yayın organları düşünsel düzlemde bu çarpıtmalar için çıkarıldı.
Liberalizm Kontrgerillanın ideolojisidir,denilince kimileri kavramak istemedi ama son çözümlemede liberal ideoloji her düzlemde kontrgerilla ve şeriatcılıkla bağlaşma yapıyor.
Bİr Nato ve Cia örgütlenmesini "milli" göstermek neye hizmet eder..
Gladyo-nun Türkiye-deki adı SÜPER NATO-dur ve bir NATO-CİA örgütlenmesidir.
Bu gerçeğe vurgu yapmak gerekirken "milli" zorlamaları yapmak Taraf ve Radikal-in etkilerinin izleri midir.
Bu durumda aynı mantığa göre Almanların oylarıyla iktidara gelen Hitler ve NS Partisinin yaptıkları da size göre Almanların "milli utancı" sayılamaz. Gerçekten çarpık bir düşünce.. Eğer bir Alman vatandaşı Hitler katliamlarını bir Milli utanç olarak değerlendirmiyorsa o halde milli, ulusal, yurtsever değerlere sahip bir vatandaş olmuş oluyor ama milli utanç olarak değerlendiriyorsa milli, ulusal, yurtsever değerlere karşı soğuk olan bir Alman vatandaşı oluyor. Bunları bir Komünist solcunun söylemesi hakikaten ilginç..(!)
Shawstein
19-11-2012, 00:52
Bugün DP nin devamı olduğunu söyleyen bir iktidarın olması ve Atatürk'e saldırması, Atatürk'e yönelik bunca saldırısına rağmen ~50% oy olması bir başka ironi.
kemalistcan
19-11-2012, 01:20
6-7 Eylül Olayları'nda Demokrat Parti'nin kesinlikle parmağı var; o günkü talanın, yağmanın, yıkımın, vahşetin arkasından daha büyük bir yağma Hasan'ın böreği vardı. Demokrat Parti'yi egemen yapan ağalar, beyler, şeyhler, tefeciler, kimi tüccar, işletme sahipleri o desteklerinin karşılığını azınlıkların yurdu terk etmesiyle el değiştiren sermaye ile birlikte kat ve kat aldı.
Demokrat Parti ve özel harp dariesinin birlikteliği ise bilinmeyen bir gerçek değil; DP o dönem bugünün AKP'si. Yine de FECHAN arkadaşa sormak istiyorum: GLADYO'nun bu işten kazancı nedir; karşıt olarak yurtta sermaye sahibi azınlıkların olması onların işine gelmez mi
Sayın Kemalistcan,
Siz soruyu sn. FECHAN'a sormuşsunuz, ancak GLADYO denilince ve bunun ne sağlayacağı söz konusu olunca, dayanamadım.
GLADYO açıkça NATO ve CIA karışımı bir oluşumdur. Bunu siz de bilmektesiniz. Bu oluşum Türkiyede sağcı, solcu şeklinde bir çatışmanın doğmasını oluşturdu. Ve bunun sonunda KENAN EVREN darbe yaptı. Yani asıl darbe AMERİKANIN YAPTIĞI DARBEDİR. Bugün dahi o darbenin sonuçlarını yaşamaktayız.
GLADYONUN gömdüğü silahlar, bugün ERGENEKON tutuklusu olan TSK'nın değerli askerlerine maledilerek, adeta bir delil gibi sunulmaktadır. Yani GLADYONUN KAZANCI TÜRKİYE devletinin idaresini doğrudan ele almak olmuştur. Bundan daha değerli ne istenebilirdi ki! NATO gel deyince dost LİBYA'nın dost Kaddafisine karşı asker yolladık. O Kaddafi ki bize KIBRIS Savaşında yardım elini uzatmıştı. Yani GLADYONUN düşman saydığı bir büyük insandı.
Şimdi de durum malum...Anlaşılmayan bir husus sizce de yok bilmekteyim. Ancak dayanamadım.
Bu durumda aynı mantığa göre Almanların oylarıyla iktidara gelen Hitler ve NS Partisinin yaptıkları da size göre Almanların "milli utancı" sayılamaz. Gerçekten çarpık bir düşünce.. Eğer bir Alman vatandaşı Hitler katliamlarını bir Milli utanç olarak değerlendirmiyorsa o halde milli, ulusal, yurtsever değerlere sahip bir vatandaş olmuş oluyor ama milli utanç olarak değerlendiriyorsa milli, ulusal, yurtsever değerlere karşı soğuk olan bir Alman vatandaşı oluyor. Bunları bir Komünist solcunun söylemesi hakikaten ilginç..(!)
Faşizm,Gladyo vb neden milli utanç olsun..
Faşim ve gladyo milli olarak görülemez.
Emperyalizme bağlı olgulardır.
Millilik emperyalizme karşı olmaktır.
Liberalimiz millet,ulus,ulusallık düşmanlığı hem ideolojik bir çarpıtmayı hem de özünde emperyalizmi aklamayı öngörüyor.
Ni Dieu Ni Maitre
07-01-2013, 22:09
Türkiye'nin "uluslaşma" sürecinin meyvelerinden biridir. Cumhuriyet ile birlikte bir modern "Türk-İslam" kimliği yaratıldı ve Anadolu buna göre şekillendirilmeye çalışıldı. Daha önce gerçekleşen Ermeni kıyamı, 1934 Trakya olayları, Dersim Katliâmı gibi uluslaşma serüvenimizin anılarından biri. Gerçek bir utanç...
evrensel-insan
07-09-2013, 00:45
6-7 Eylül Olayları (Yunanca: Σεπτεμβριανά/ Septembriana), 6 - 7 Eylül 1955'te İstanbul'da yaşayan başta Rumlara olmak üzere azınlıklara yönelik tahrip ve yağma hareketi.[3] Ülkedeki toplumsal olarak çeşitli etnik yapıyı belirtmek için yaygın olarak yapılan "mozaik " benzetmesine atıfta bulunarak, 6-7 Eylül Olayları için "mozaik çatladı" açıklaması yapılmıştır.
1955'ten itibaren Demokrat Parti hükümeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiştir; şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin de Demokrat Parti'den soğumasına yol açmıştır.
muhalefeti kontrol amacıyla 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmesine karar verilmiştir
1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası'na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin[5] önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı,[5] bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı.[kaynak belirtilmeli] Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı
Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortadoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa İstasyonu'na geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)
Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi[11] öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir. [12]
4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.[5]
Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir.[13] Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir.[5]
Zamanın gazetelerine göre "asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır". Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs'la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'sinin Ermenilere, yüzde 12'sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.
Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.[7]
10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar, daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda komünistler suçlanmıştır.[5] Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı. Tutukluların çoğu Aralık 1955'te serbest bırakılır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönü'nün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suçlayan konuşmasıdır. Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı
http://tr.wikipedia.org/wiki/6-7_Eyl%C3%BCl_Olaylar%C4%B1
Goruldugu gibi 6-7 Eylul olaylari, Turkculugun milliyetcilik olarak kurdlerden once ilk karsisina aldigi rumlara karsi milliyetci saldirisidir.
Diktatorun, bugunku muhalefeti susturma cabalarini tarihte kimden esinlenerek uyguladigi da, Menderes'e newden sahip ciktigi da ortadadir.
ODTU'de bugun halka karsi baslatilan yikim isinin de ayni tarihe raslatilmasi manidardir.
Eger gereken bilinc kazanilmazsa, su soz daima gecerli olur "tarih tekerrurden ibarettir."
evrensel-insan
07-09-2013, 20:59
İstanbul Kurtuluş’ta 6-7 Eylül protestosu
7 Eylül 2013
İstanbul’da Kurtuluş’ta halk, 6-7 Eylül olaylarını bir yürüyüşle protesto etti. Eylemde sık sık “Türk, Rum, Ermeni, yaşasın halkların kardeşliği” sloganları atıldı
http://www.sendika.org/2013/09/istanbul-kurtulusta-6-7-eylul-protestosu/
ozgur_beyin
07-09-2013, 23:50
bombayı atan türk idi .bu kasıtlı bir provakasyondu . haberi yapan (atatürkün evine bomba kondu) gökşin sipahioğluydu. ses bombasını koyan türk sonras mnite girdi buda kesmedi
sonra vali oldu
ozgur_beyin
08-09-2013, 15:20
udi hrantı dinleyelim de kaçırdıklarımıza üzülelim
http://www.youtube.com/watch?v=2TUvB2yk0m0
Eski kabadayılardan Mikdat Remzi Sancak 1955 gecesini anlatıyor.
Oku, okut, anla, unutma.
http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=beyoglunda-ne-kadar-gayrimuslim-varsa-hepsinin-dukknlarina-evlerine-daldik&haberid=5691
evrensel-insan
08-09-2013, 22:01
"ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı."
Bu kisilerin kimler oldugunu bilen, var mi?
yucemanitu
10-09-2014, 02:56
Öncelikle modlardan ricam diğer başlık konuyla ilgili bilgi vermeyip sadece tartışmaya girildiği için burada ise konu anlatılacağı için bilgiler en başta olsun diye bunu lütfen birleştirmeyelim. Şimdi detaylıca anlatalım nedir bu 6- 7 Eylül olayları?
1950’lerde Türk Yunan ilişkileri gayet dostane gidiyordu. 1952’de önce Yunanistan Kralı Ankara’ya geldi sonra aynı sene Celal Bayar iade i ziyarette bulunup Atina’ya gitti ve Yunanistan’da hem Türk azınlığın hem Yunan halkının sevgi gösterileriyle karşılandı. Bir yıl sonra 1953’te Kıbrıs karışmaya başladı. Ada’da şiddet olayları oluyor ve duvarlara “enosis” (birleşme) yazılıyordu. Rumlar adanın Kıbrıs’a ilhakını istiyordu. Türkler de boş durmadı. Hürriyet gazetesi zaten şimdi de ne olduğu ortada. Şimdikinden daha bir ateşli daha bir şoven yayınlar yapıyordu. Sürekli konuyu gündemde tutuyordu ki 1954’te açılan “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin başında Hürriyet’ten bir gazeteci vardı. (Hikmet Bil) Ağustos 1955 ortasında üç şubesi olan derneğe, 6 Eylül'e kadar 10 yeni şube eklenir. Alah Allah bu ne acele? Birkaç günde 10 şube birden açılıvermiş. Acaba neden? İlginç… KTC -nedendir bilinmez- şubelerini özellikle Rumların yoğun olduğu semtlerde açmıştı. Bir tezgah kuruluyor yavaş yavaş bir şeyler planlanıyordu. Menderes iktidarı zamanlarındaydık. Menderes bol bol özgürlük vaat etmiş “Artık tek partili dönemin acıları bitti” diyerek iktidara gelmişti. Ne var ki uyguladığı istibdatla tek parti diktasına rahmet okumuştu. (Tıpkı artık Kemalistlerin baskısı bitti diye iktidara gelip öncekinden daha baskıcı bir rejim kuran başka biri gibi) Menderes, Kıbrıs olayının oy getireceğini hissedince hemen gerilimi tırmandırmaya başladı. Tamamen bir tesadüf eseri olarak 6- 7 Eylül vahşetinden iki hafta önce İstanbul’a gelip bir basın toplantısı yaptı.
Menderes’in bu tutumu bana bugünlerde siyaset yapan birini hatırlatıyor hani ortamı gere gere oy toplamaya çalışan, ne kadar gerilim o kadar oy düsturuyla hareket eden biri var. Adı dilimin ucunda ama hatırlayamıyorum. Hatta tesadüfe bakın ki siyasetten önce ikisi de futbolcuymuş bu da başka bir ortak özellikleri. Hay Allah kim ki bu? Hatırlamıyorum. Menderes 24 Ağustos 1955’te İstanbul’a gelip bir basın toplantısı yapıyor. “Kıbrıs asla Yunanlıların olmayacaktır!” diyor. Adadaki gelişmeler kan dökme olaylarına kadar varınca Türkiye İngiltere’ye nota veriyor. 29 Ağustos’ta İngiltere durumun ciddiyetinin farkında olarak Türkiye ve Yunanistan’ı acilen Londra’da toplanacak bir konferansa davet eder. Konferansa Türkiye adına dönemin Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Fatin Rüştü Zorlu gidiyor. Bu ismi neden zikrettiğim yazının ikinci bölümünde anlaşılacak.
Ortam iyiden iyiye gerilmişti. Bu arada 1925 yılında 100 bin olan İstanbul Rumlarının 30 yıl içinde artık nasıl olduysa sayısı nerdeyse yarıya düşmüştü. 1955’te İstanbul’da Rum nüfusu 60 bin civarındaydı. (30 yıl içinde Rum nüfusu artacağına neden azaldı, nereye gitti bu kadar Rum, Laik Cumhuriyet gayrımüslimleri rahat mı ettirdi yoksa üstlerinde Osmanlı’dan beter bir baskı mı kurdu? Bu sorular ayrı bir yazının konusu olur. Olacak da…) 60 bin vatandaş şimdi hedefti. Gazeteler Patrikhane’nin Kıbrıs Rumları için yardım topladığını yazıyordu. Gizliden gizliye bıçaklar bilenmeye başlanmıştı bile. Yaban domuzları bazen ağaç ya da kaya gibi bir şeyin başına gider ağzının dışına taşan iki keskin dişini sert yüzeylere sürterek sivriltir, biler. Bu dövüşe hazırlıktır. Zaten “diş bilemek” deyimi de burdan gelir. Kudurmuş bir güruh aç domuzlar ya da azgın kurtlar gibi gibi hırlayıp homurdanmaya başladı. Artık her şey hazırdı bıçaklar bilenmişti. “Rumlar bizi sömürüyor, Rumlar Kıbrıs’a yardım topluyor!” diye ulumalarla aç ve azgın kurtlar diğerlerini de kavgaya çağırıyordu. Bu caniler Rum kanıyla ziyafet çekmeye hazırlanıyordu.
yucemanitu
10-09-2014, 02:56
5 Eylül günü (KATLİAMDAN BİR GÜN ÖNCE) Menderes İstanbul’daydı KTC’nin başkanı Hikmet Bil’le arabasında görüştü. Ne konuştuklarını Bil’in kendi ağzından dinleyelim: “Kıbrıslı Dr. Küçük silah istiyor, dedim. ‘Valla Hikmet, bizim silahlar Kırıkkale. Ben silah verirsem bizim silah verdiğimiz ortaya çıkar.’ dedi.” Sonra Bil diyor ki Dr. Küçük, silahları İtalyan ya da Çekoslovak silah tüccarlarından alsın. Böylece işin içinde T.C. yardımı olduğu anlaşılmasın. Menderes parayı Maliye Bakanı’na ver MİT’le göndersin, diyor. Kaynakça’yı kontrol ederseniz bunları Bil’in kendi ağzından da dinleyebilirsiniz. Menderes diyor ki: “Hikmet Bey sabahleyin Fatin Rüştü’den bir şifre aldım. ‘Çok sıkışık durumdayım. Beni destekleyin.’ diyor.”
Sonrasında Florya’da Menderes’in sofrasında toplanıyorlar. Kimler yok ki… Profesör bozuntusu Fuat Köprülü, vali müsveddesi Fahrettin Kerim Gökay, ağzından salyalar akan Dahiliye Nazırı Namık Gedik hepsi diktatör bozuntusu Menderes’le oturmuş. Fatin Rüştü Zorlu’ya verecekleri desteği konuşuyorlar. Sanki sofrada yemek falan değil, bir ceset var… İnsan cesedi… ve leş kargaları toplanmış bunu iştahla yemeye hazırlanıyor.
Gazeteci bozuntusu Hikmet Bil’in itiraflarının bundan sonrası insanın kanını donduruyor. Bu insan etinin yenileceği sofraya tüneyen akbabalar şu çözümü bulmuş. Selanik’te MİT’in ilişki içinde olduğu bir genç Atatürk’ün evinin bahçesine bomba atsın, bunu Yunanlılar yaptı diye duyuralım. İstanbul’da da biraz olaylar çıksın, karışıklıklar olsun. Böylece Zorlu, Londra’daki konferansta bakın Atatürk’ün evi de bombalandı, İstanbul’da olaylar da çıkıyor, diyerek güçlü bir konuma gelecek. Bu dahiyane çözüm tüm akbabalar tarafından onaylanıyor. Aslında bu zaten önceden gizli gizli planlanan bir şey, katliam yavaş yavaş hazırlanıyor. Her şey 5 Eylül’de kararlaştırılmıyor (İlk yazıda söz vermiştim şimdi neden Fatin Rüştü adını andığımı anladınız. Bunun önceden planlandığına dair kanıtını da ileride vereceğim bu da ikinci sözüm olsun. Bu sözü de tutacağım biraz bekleyin.) ama herkes düğmeye ne zaman basılacağını bekliyordu. Şimdi tam zamanıydı işte! Parti nahiye başkanlarına, ocak başkanlarına haber veriliyor, polise de haber veriliyor. Birkaç küçük olay çıkacak, önemli değil bir iki cam kırılsın, vs. deniyor. Yani parti nahiye başkanları ve KTC “Katliama başla artık vakti geldi” emrini alırken, polis de katliam, tecavüz ve yağmalamaya engel olmaması yönünde uyarılıyor.
5 Eylül’ü 6 Eylül’e bağlayan gece sabaha karşı saat 4’te Atatürk’ün evinin bahçesine el yapımı bir bomba atıldı. Evin ve konsolosluğun birer camı patlamanın şiddetinden kırıldı. Haber Türkiye’ye ulaştığında. Adnan Menderes ve Celal Bayar İstiklal Caddesi’ndeki bir lokantada yemek yiyordu. Menderes, AA’ya haberi öğle bültenine yetiştirin talimatını verdi. 6 Eylül 1955 günü radyonun saat 13.00’teki haberlerinde Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı bir saldırı yapıldığı haberi tüm Türkiye’de bomba gibi patladı, sahibi dönemin DP İstanbul Mebusu Mithat Perin olan İstanbul Ekspres gazetesi de o gün ikinci baskıyı yaptı. Gazete ikinci baskısında “Atamızın evi bombayla saldırıya uğradı!” derken bu menfur (nefret edilesi) olayın faili olarak Yunanlıları gösteriyordu. Hemen altında da KTC ile yapılan bir ropörtaj vardı KTC “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalı ödeteceğiz.” diyordu. Olay gerçekten birilerine ödetildi evet öyle böyle değil çok pahalı ödetildi. Ama hesabı ödeyenler oraya bomba attıran leş kargaları değildi. Hesabı ödeyenler günahsız Rumlar olacaktı. İstanbul ekspresin ikinci baskısı piyasaya çıkar çıkmaz hızla tükendi. Tam 290 bin adet satıldı. 6 Eylül Salı günü saat 17’ye geldiğinde ok yaydan çıkmıştı artık sokakları dolduran kalabalık bağırıyordu: “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır! Rumlar piçtir piç kalacaktır!”
yucemanitu
10-09-2014, 02:57
Giovanni Scognamillo bakın neler diyor:“O gün nişanlım Slyvia ile birlikte saat 6’da Eminönü’ndeki Roma Bankası’ndan çıktık. Sıcak ve gergin bir hava vardı. İstiklal Caddesi’nde Kallavi Sokak’taki evime gelirken Tepebaşı’ndan içlerinde onlarca insanın olduğu kamyonlar geçiyordu.”
Her şey planlı programlı işliyor güruh yer yer kamyonlarla taşınıyor. Çevre semtlerden gelenlerle beraber kalabalık büyümeye başladı. Hava kararmaya başladığında her şey kontrolden çıkmaya başladı. Azınlıklara ait mağazalarla dolu İstiklal Caddesi şimdi meydanları dolduran bu kör kalabalığın önünde açık hedefti. Kalabalık İstiklal caddesine yürüken aralarına şehir dışından otobüs ve trenlerle gelenler de katıldı. Şimdi gitgide büyüyen kör bir canavar vardı İstanbul sokaklarında. Gruplar camı çerçeveyi indiriyor dükkanları yağma ediyordu.
Beyoğlu’nda talan ve yağma başladığında Bayar ve Menderes göstericilerin yakınından otomobille geçmiş her şeyi görmüştü. Onlar artık işlerini tamamlamışlardı bundan sonrası galeyana gelen ve gitgide büyüyen kalabalıklara kalmıştı. Bayar ve Menderes İstanbul’dan ayrılmak üzere Haydarpaşa garına geldi. 19.50’de Menderes, Zorlu’yu telefonla arayıp müjdeyi verdi: “İstanbul yanıyor.” İstanbul böyle bir durumdaydı Başbakan ve Cumhurbaşkanı oradaydı. Polis de vardı, asker de vardı istense bunlara çok rahat engel olunabilirdi tabii ama devlet zaten kendi tertibi olan bir şeye neden engel olsun ki? Sol elini uzatıp sağ elini mi tutacaktı zaten bu zulüm uzun zamandır programlanıyordu. İşte şimdi de tam zamanıydı.
20.15 Haylayf Pastanesi’ne saldırdılar, ardından Rum gazete büroları, Taksim’deki Yunan Hava Yolları bürosu, kuyumcular, giyim mağazaları… derken… İstanbul’da kıyametler kopuyordu. Kimileri malları yağma ediyor üst üste dört palto giyerek gezerken, kimileri öfkeden iyice gözü dönmüş Diamanştayn’dan aldığı mücevherleri yere atmış üstünde tepiniyordu, kumaşları kırdıkları vitrinlerin cam parçalarıyla delip çekiştiriyor yırtıyorlardı. O zamanın çok prestijli Norj buzdolapları yukarıdan aşağıya atılıyordu. Sadece İstiklal mi? Keşke o kadarıyla kalsa Cihangir, Tarlabaşı, Dolapdere, Beşiktaş, Ortaköy… Rum azınlığa yönelik nefretin mücessim hali sokaklardaydı. Rumların değil dirisine ölüsüne bile tahammül edemeyenler tarafından Rum mezarlıkları kırılmış, tahrip edilmişti. Yetmedi, kiliselere de saldırdılar. Papazlar sünnet edilmek istendi, işkenceye uğradılar, linç edildiler. Balıklı Rum Kilisesi’nin papazı vahşice öldürüldü. Yetmedi evlere saldırdılar. Bazıları Rumların nerede oturduğunu biliyordu bunlar, Hristiyan komşularını ihbar ederek yağmacılara hedef gösterdiler. Evleri elleriyle gösterip “Burdalar, burdalar!” diyorlardı. Paşa Mahalle’de oturan bir Rum kızının ırzına geçerken annesini pencereden atarak öldürdüler. Fenerbahçe’nin efsane futbolcusu Lefter’in evine de saldırdılar. Bereket ki tabancası vardı. Saldırganları püskürttü silahıyla kapıda beklerken bir grup Fenerbahçeli koşup evinin önünde barikat kurdu. Lefter ve bir grup şanslı Rum akıl, insaf ve vicdan sahibi komşuları tarafından korunup kollanmıştı ama ne yazık ki hepsi bu kadar şanslı değildi.
Bütün bunlar olurken önceden talimatı alan polis hiçbir şey yapmadan seyrediyordu. Askeri birlikler yardıma çağrılmıştı ama hiçbiri gelmemişti.
Yetmedi, kana susayanların açlığı dinmemişti. Sadece İstanbul’da değil Adalar’da da vardı bu kanı bozuk, pis Rumlar. Onları da gebertmek gerekti. 200 kişilik bir grup motorlara binip Büyükada’ya gitti. Kiliseler, okullar, Rum ve Ermenilere ait işyerlerini tahrip ettikten sonra polisin gözleri önünde ellerini kollarını sallayarak geri döndüler.
Olayların sonunda İstanbul’da Rum ve Yunan insanımızın mal kaybını söyleyecek olursak: 4340 atölye ve mağaza, 110 lokanta, 83 kilise, 27 eczane, 21 fabrika, 5 dernek binası, 3 gazete matbaası, 2 mezarlık saldırıdan nasibini aldı. Saldırıya uğrayan ev sayısında ise ihtilaf var. Fakat Türkiye ile müttefik olan bir devletin (ABD) konsolosluk raporlarına bakarsak 200 Rum kadına tecavüz edildi. Öncelikle bir hatırlatma yapayım Türkiye 1950’de NATO üyesi olmamasına rağmen Kore’de ABD’nin en büyük müttefiki olarak savaşa katılmıştı. ABD bu yüzden çok söylemez eksik söyler. Şüphesiz ki rakam daha fazla. (Bazı kaynaklar tecavüze uğrayan Rum sayının 400’ü aştığını söylüyor) Haydi biz yine 200’ü doğru kabul edelim o halde 2000 konutun saldırıya uğradığı iddiası gayet yerinde görünüyor. Türk kaynaklarına göre 11 Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15’tir.
Bir söz vermiştim bunun aslında bir gecede olan bir şey değil de yıllardır hazırlanan, iyice planlanıp programlanmış bir olay olduğuna dair kanıtlarımı da söyleyecektim. Gelelim buna:
Sadece rakamlar başlı başına bir kanıttır. İstanbul’da 1925’te 100 bin olan Rum sayısı, 1955’te 60 bine, günümüzde ise 2.500’e düşmüştür.
7 Eylül’e kadar devam eden olaylarda akşamüzeri Olağanüstü hal ilan edildi. Geri dönmek üzere Haydarpaşa tren garına gelen 1000’den fazla insanın (insan demeye de dilim varmıyor ya hani) üzerlerinde yağmaladıkları mallar ele geçirildi. O tarihte karayoluyla ulaşımın pek de mümkün olmadığı o zamanlarda şehir dışından bu kadar çok kişi nasıl İstanbul’a getirildi. 1955’te şehir dışından bu kadar büyük bir kalabalığın gelmesi öyle bir iki günde kararlaştırılıp uygulanacak bir şey değildi. Bunun epey önceden planlandığı aşikar.
Başbakan yardımcısı Fuat Köprülü olaylara müdahale edilmemesi tartışılırken “Bu hadiseden hükümet önceden haberdardı. Ona göre bazı tertibat da almıştı. Fakat hadisenin günü ve saati belli değildi” diye konuşmuştu. Ne güzel bir atasözümüz var, hani deriz ki: “Şecaat arz edeyim derken sırkatin söyler.” ( Marifet göstereyim derken hırsızlığını söyleyiverir.)
Ağustos ortasına kadar üç şubesi olan KTC katliam tarihine kadar (yani birkaç hafta içinde) 10 şube daha açıyor.
Olayın öncesi olduğu gibi sonrası da var: MGK’nin 1964 yılında aldığı 35 sayılı kararda Rum okullarından “Fesat yuvası” olarak bahsediliyor. Rumların tek tek, “Türk düşmanı”, “Tehlikeli”, “Enosisçi” ve “Normal” olarak fişlendiği raporda, İmroz ile Bozcaada’nın Rumsuzlaştırılması yönünde bakanlıklar nezdinde neler yapılacağı ele alınıyor. Raporda Maliye Bakanlığı’ndan “Kanuni yoldan sistemli şekilde Rumların topraklarının ellerinden alınması” istenmiş.
En can alıcı kanıt ise 1991’de yayımlanan Fatih Güllapoğlu'nun 'Tanksız, Topsuz Harekat' isimli kitabı’nda Emekli General Yirmibeşoğlu’nun şu sözleri olabilir kuşkusuz: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”
Evet 6-7 Eylül olayları muhteşem bir şerefsizlikti. Rumları ülkeden kaçırıp sermayelerinin üstüne konmak amacına da kesinlikle ulaşmıştı.
Kaynakça:
http://www.birgun.net/news/view/6-7-eylul-mgknin-etnik-temizlik-karari/5050
http://www.milliyet.com.tr/6-7-eylul-olaylari-ile-yuzlesme-yakin-tarihimizin-kirilma-noktasi-/gundem/gundemdetay/10.02.2013/1666833/default.htm
http://www.ivmedergisi.com/6-7-eyl%C3%BCl-1955-olaylar%C4%B1-ve-bir-antakyal%C4%B1%E2%80%99n%C4%B1n-g%C3%B6rd%C3%BCkleri-arif-okay.html
http://www.ozgurgelecek.net/secme-makaleler/6711-6-7-eyluel-1955-kan-goezya-ve-oeluem.html
http://www.ntvmsnbc.com/id/25134023/
KIBRIS SORUNU BAĞLAMINDA
TÜRKİYE’DE 6/7 EYLÜL 1955 OLAYLARINA
KESİTSEL BİR BAKIŞ
Ulvi KESER
yucemanitu
10-09-2014, 02:59
Can Dündar'ın belgeseli de bir diğer kaynak.
http://www.youtube.com/watch?v=6knKr50qkBM
Aslında 6-7 Eylül olaylarını tertipleyen Demokrat Parti hükümeti, o sırada İngiltere ve Yunanistan ile yürütülen Kıbrıs pazarlıklarında elini güçlendirmek, Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhinde alınacak olası bir kararın, Türk toplumunda bir infiale yol açacağını Yunan ve İngiliz yetkililere göstermek amacıyla ''sınırlı'' ölçüde bir saldırıyı öngörmüştü. Fakat bir noktayı unutmuşlardı ki, o da Türk'ün genlerine kadar işlemiş olan talana ve yağmaya olan eğilimdi. Orta Asyalı göçebe atalarından aldığı genetik miras hasebiyle tüm insani ve vicdani duyarlılıklardan kendisini soyutlamış olan bu gözü dönmüş vandallar,Rum ve Ermeni iş yerlerine saldırırken, Demokrat Parti hükümetinin ve MİT'in öngördüğünün çok ötesinde bir yıkıma ve talana sebep olmuşlardı. Tüm insani ve vicdani hassasiyetlerini kaybetmiş olan Türk tecavüzcü ve talancıları, tarihte emsalini pek az görebileceğimiz bir trajedinin de müsebbibi olmuşlardır. Dolayısıyla 6-7 Eylül olayları, Türk denilen kabilenin genetik özelliklerinin yol açtığı eğilim ve eylemlerin bir sonucudur aslında...
Bu bağlamda 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'e çıkan Yunan yiğitleri, aslında Anadolu'da Yunan Devleti'nin çıkarlarını korumanın çok daha ötesinde bir misyonun temsilcisi durumundaydılar. Bu misyon, Anadolu'ya uygarlık ışığını götürerek, Anadolu halklarını prangalarından kurtararak özgürleştirmekti. Eğer ''1919-1922 Anadolu'yu Özgürleştirme Mücadelesi'' başarıyla sonuçlanmış olsaydı, bugün ne 6-7 Eylül Olaylarından, ne Dersim Soykırımından, ne İstiklal Mahkemlerinin saçtığı devlet teröründen ne de Hrant Dink cinayetinden konuşuyor olacaktık.
Fakat şunu söylerken mutluluk duyuyorum ki özgürlük uğruna Anadolu'nun çorak topraklarına cansız bedenlerini feda eden Yunan Palikaryaların, Ermeni fedailerin, Şeyh Said'in mücahidlerinin kanları bir hiç uğruna akmadı. Anadolu'da verilen özgürlük ve uygarlık mücadelesi doğrultusunda kanlarını akıtan bu kahramanların şehit düşen bedenleri, bugün Anadolu'da ki özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesinde yolumuza ışık saçıyor. Onların bir tohum gibi Anadolu topraklarına ektikleri bedenleri ve yine onların kanları ile sulanarak demokrasi ve özgürlük mücadelemizde bize rehberlik ediyor.
Biraz daha forum gündeminde kalmalı bu konu
Şüpheci Dinsiz
06-09-2015, 18:38
Gezite.org (http://gezite.org/6-7-eylul/)
Bir özel harp operasyonu : 6-7 Eylül
Saldıranların elinde bazen 6-7 Eylül’de olduğu gibi Atatürk posterleri, Türk bayrakları olur, bazen de Sivas’ta Madımak’ta olduğu gibi Kur’an.
“6-7 Eylül, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”
Özel Harp Dairesi komutanlarından Sabri Yirmibeşoğlu 36 yıl sonra 1991’de böyle bahsedecekti “6-7 Eylül olayları”ndan. 1
Ne olmuştu peki 6-7 Eylül 1955’te?
Neydi devletin bu “muhteşem örgütlenme’si ve ulaştığı amaç?
Rakamlara bakalım;
Mahkeme kayıtlarına göre Rum, Ermeni ve Yahudi’lere ait 4.214 ev, 21’i fabrika olan 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul, 5 spor klübü, 2 mezarlık tahrip edildi ve yağmalandı.
Resmi rakamlara göre 60, yerel kaynaklara göre 400 civarında tecavüz.
300 yaralı ve gazetelere göre 11 (net sayısı hala belli olamayan) ölü.
Saldırı sonrasında Haydarpaşa Garı’nda üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalanan yağmacı sayıları : Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi. (Bu durum aynı zamanda bu operasyon için başka illerden adam getirildiğinin kanıtı olmuştur.)
Sonrasında da çoğu Rum, on binlerce gayri-müslimin göçü.
Devlet planlı, örgütlü bir “etnik temizlik” harekatı kurgulamış ve uygulamıştı.6 Eylül günü TRT’nin saat 13:00 haberlerinde Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldığı yönünde yalan haber yapılmış, ardından yazılı basınla kışkırtıcı yayınlar yapılmış ve akşam 19:00’da ellerinde Türk bayrakları, Atatürk posterleri olan kalabalık, sopalarla gayri-müslimlerin oturduğu mahallelere saldırmaya başlamıştı. Ve iki gün sonra ortaya çıkan bilanço buydu.
Devlet planlı, örgütlü bir “etnik temizlik” harekatı kurgulamış ve uygulamıştı.
Başbakan Adnan Menderes’ti. Plan, “Milli burjuvazi” yaratma söylemi altında, o dönem ekonomide önemli bir güç durumunda olan gayri-müslimleri zulmederek yok etme planıydı. 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi’yle başlayan tasfiye hareketi, 6-7 Eylül operasyonuyla son noktasına getirilmişti. “Amacına ulaştı” denilen tasfiye sonuçları yıllar içinde şöyle ortaya çıktı. 1924’lerde 1 milyonluk İstanbul’da 280 bin gayri-müslim varken, yani kaba hesap %28 gibi bir oran varken, 2000’li yıllardaki sayımlarda 10 milyona yaklaşan İstanbul nüfusu içinde gayri Müslim sayısı 1.500-2.000 arasındadır, yani %0.02 civarında.
Her dönem katliamları, saldırıları, yağmayı devlet yapar, davalar halktan yana olanlara açılır.
Bugün de ülkemizin en üst makamında, Cumhurbaşkanlığı’nda, Rum, Ermeni kelimelerini küfür sayan biri oturuyor.
Gezi İsyanı’nda sokağa çıkan halktan korkan yandaşları “Menderes’i astınız, Özal’ı zehirlediniz, Erdoğan’ı yedirmeyiz” diye yırtınırken bu halk düşmanı geleneğin sürdürücüsü olduklarını da söylüyorlardı zaten. Ki iktidarların en tutarlı oldukları yanları halk düşmanlıklarıdır. Saldıranların elinde bazen 6-7 Eylül’de olduğu gibi Atatürk posterleri, Türk bayrakları olur, bazen de Sivas’ta Madımak’ta olduğu gibi Kur’an. Bazen Maraş’ta olduğu gibi sinemaya bomba attılar derler, bazen Gezi’de olduğu gibi “camiye ayakkabıyla girdiler” derler. Hapishanelerde katliam yapar “Hayata Dönüş” derler. Neyi kullanırlarsa kullansınlar, amaçları aynıdır. Ekonomik ve siyasi iktidarlarını sürdürmek.
Tarihin içinden küçük bir ayrıntı da bu konuda ipucu veriyor bize. 6-7 Eylül saldırısından sonra “suçlu” diye hakkında dava açılanlardan biri de Aziz Nesin’dir. Aynı Aziz Nesin Sivas katliamında bizzat kendisi katledilmek istenmiş ama yine halkı kışkırtmaktan ona dava açılmıştır.
Demek ki her dönem katliamları, saldırıları, yağmayı devlet yapar, davalar halktan yana olan, halka gerçekleri göstermeye çalışanlara açılır.
Şüpheci Dinsiz
06-09-2015, 18:40
Gezite.org (http://gezite.org/6-7-eylul-1955/)
6–7 EYLÜL 1955’ten bugüne
Suçlular hiçbir zaman ortaya çıkartılmadı. Devlet hiçbir zaman kendi katliamcısını ortaya çıkartıp yargılamamıştır.
http://gezite.org/wp-content/uploads/2015/09/6-7-eyl%C3%BCl-1024x636.jpg
Bayraklarla katliam, tecavüz ve yağmaya yürüyüş
Bugün 6–7 Eylül olaylarının altmışıncı yılı.
Altmış yıldır aynı katliamlar, yağma ve talan devam ediyor.
Altmış yıl önce olduğu gibi bugün de bir yerlerden beslenen, eline sopa verilip ortalığa salınan güruhlar insanları katletmeye devam ediyorlar, hem de en yetkili ağızlardan katil sürülerine “Esnaf gerektiğinde askerdir, Alperendir, kahramandır, polistir, hakimdir” fetvaları verilerek, halka “yüzde elliyi zor tutuyorum” tehditleri savrularak.
Altmış yıl sonra bugün de insanlar inançlarından, etnik kökenlerinden, siyasal kimliklerinden dolayı linç edilmeye devam ediyor, evleri işaretleniyor.
Bugün de sırtı sıvazlanıp ortalık yere salınan güruh, elinde palaları gündüz gözü ortalık yerde genç kızlarımıza saldırıyorlar.
“Yeri geldiğinde alperendir” denilip sokağa bırakılan güruhun katlettiği Nuh Köklü bir daha kar topu oynayamıyor.
Altmış yıl sonra bugün de insanlar inançlarından, etnik kökenlerinden, siyasal kimliklerinden dolayı linç edilmeye devam ediyor, evleri işaretleniyor.
Altmış yıldır insanlar Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Roboski’de, Reyhanlı’da, Suruç’ta, sokak ortasında, işkencehanelerde, hapishanelerde kurşunlarla, bombalarla, kalas ve sopalarla, kimyasal gazlarla, çıkartılan yangınlarla katledilmeye devam ediyor.
Altmış yıl önce bugün aynı güruh ortalığa salınmıştı.
Bugün birçok yerde tanık olduğumuz gibi altmış yıl önce de Atatürk’ün Selanik’teki evi kontrgerilla tarafından bombalanıp provakasyon yaratılmaya çalışılmıştı. Sonra provake edilen gürüh aynı anda bir yerlerden düğmeye basılmışcasına, organize bir şekilde ortalığa salınmıştı.
Devlet eliyle bir yerlerden toplanıp ellerine sopalar verilen güruh, önceden ayarlanmış araçlarla Rum, Ermeni, Yahudi halkın yaşadığı Beyoğlu, Kumkapı, Yedikule, Samatya gibi semtlere taşınarak, polisin gözetiminde bir katliam gerçekleştirilmişti.
6–7 Eylül olaylarının yaşandığı yıllarda Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988–1990 yılları arasında Milli Güvenlik Kurulu sekreterliği yapan Sabri Yermibeşoğlu’nun bir gazeteciyle yaptığı röportajda “6- 7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” dediği olaylarda resmi rakamlara göre 11 kişi katledildi, üç yüz kişi yaralandı, altmış kadına tecavüz edildi, 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinegog, 2 manastır, 26 okul yağmalandı, yakılıp yıkıldı. Evlerden ve işyerlerinde ele geçirilen değerli eşyalar bu güruh tarafından gasp edildi.
Tabi bunlar resmi, devlet yetkililerinin verdiği rakamlar. Büyük çoğunluğu İstanbul’da olsa da, o iki günde İstanbul ve İzmir’de yaşananların gerçek boyutunun devletin tutuğu belgelere yansıyanlardan çok daha büyük olacağını görmek için kahin olmaya gerek yok.
Yaşanan olayların ardından İstanbul’da yaşayan Rumların büyük bir çoğunluğu Yunanistan’a göç etmek zorunda kaldı.
Suçlular mı?
Suçlular hiçbir zaman ortaya çıkartılmadı. Gerçi devlet hiçbir zaman kendi katliamcısını ortaya çıkartıp yargılamamıştır. Bunu yaptığında ihtiyaç duyduğunda yeni katliamcılarını ortaya salamayacağını bilir.
Bugün de olduğu gibi altmış yıl önce yalan yanlış haberlerle, keyfi gözaltılarla insanların bilinçlerinde yanılsama yaratıp kendi katliamcı yüzlerini gizlemeye çalıştılar.
6–7 Eylül olaylarının gerçek suçlularını ortaya çıkarmayan devlet, bugün IŞİD’cilere operasyon çekiyoruz deyip devrimcileri gözaltına alarak tutuklamasının bir benzerini 6–7 Eylül olaylarının ardından da yaparak Aziz Nesin, Kemal Tahir, Hasan İzettin Dinemo, Asım Bezirci gibi birçok aydını gözaltına alıp tutuklama yoluna gitti. Bugün de olduğu gibi altmış yıl önce yalan yanlış haberlerle, keyfi gözaltılarla insanların bilinçlerinde yanılsama yaratıp kendi katliamcı yüzlerini gizlemeye çalıştılar.
Devlet ne yaparsa yapsın katlimcı yüzünü gizleyemiyor. Bugün yine 6–7 Eylül’de yaşananlar protesto ediliyor. O günün ve bugünün katliamcıları halkın adelet anlayışında mahkum olmaya devam ediyor. Bu yüzden gerçek yüzlerini gizlemek zorunda kalıyorlar. Bu yüzden koruma ordusu olmadan kapıdan dışarı adımlarını atamıyorlar.
6–7 Eylül 1955’deki katliamcı, yağmacı anlayışı bugün de iktidarda ve icraatlarına devam ediyor.
160 yil daha gecse hic sanmiyorum ki, bu kendi toplumuna dair hedef gosterme hastaligi degismeyecek, gecmeyecek.
Kurdistannn
07-09-2015, 01:34
Maalesef, bu toplumdan bir cacık olmaz.
6 Eylül saat 13.00’te devlet radyosu Atatürk’ün Selanik’teki evinde bomba patlatıldığı haberini geçtikten sonra, İstanbul Ekspres akşam baskısına ‘Atamızın evi bomba ile hasara uğradı’ başlığıyla çıktı. Taksim Meydanı’nda toplanan kalabalık, gayrimüslimlere ait ev ve işyerlerini yağmaladı, yıktı. Polisin müdahale etmediği güruh sadece ev ve işyerlerine saldırmakla kalmadı, ibadethanelere ve mezarlıklara da saldırdı. Dini mekânlar yakıldı,mezarlıklar talan edildi; hatta mezarlar açılıp içerisindeki kemikler çıkarılarak yakıldı. Cumhuriyet, 60 yıl sonra 6-7 Eylül olaylarının yaşandığı ve bir dönem gayrimüslimlerin yaşadığı İstiklal Caddesi’nde o güne ait fotoğraf karelerini aynı açıdan tekrar çekti. İstiklal Caddesi bugün kadim dostlarını mumla ararken, 60 yıl sonra çekilen kareler, o kara iki günün izlerini silmeye yetmiyor... Çocuk haykırırcasına bağırıyordu. ‘’Yazıyor yazıyor, İstanbul Ekspress, Atatürk’ün evine bomba atıldığını yazıyor...’’
Şaşkın gözlerle meydana bakıyor, mahşeri kalabalığa anlam vermeye çalışıyordum. Meydan iğne atsan yere düşmeyecek haldeydi. Anıtın çevresinde, Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nden bir grup, ellerinde Türk bayrakları, Atatürk ve Celal Bayar büstleri ile “Allahsızları gebertin” sloganları atıyor, kamyonlar meydana yaklaşıyor, kasalarından atlayan insanlar demir çubuk ve sopalarla kalabalığa karışıyordu. Beyoğlu, sonbaharın hafif serinliğinde, bir çocuğun masum haykırışıyla, belki de tarihinin en sıcak gününe merhaba diyordu.
Beyoğlu’nda sabaha kadar açık olan genelde şoförlerin vardiyalarını beklediği kahveden sesler geliyordu. Masanın üzerine çıkmış bir adamın, “Siz ne biçim Türksünüz? Tüm halk ayaklandı, siz hâlâ oturmuş kart oynuyorsunuz” sözleri alkışlarla kesintiye uğrarken, Yervant Gobelyan uzaktan kahvedeki insanların ateşli kalabalığa katılmasını izliyordu. Küçük gruplar caddenin başında birleşerek büyüyor, “Dükkânların camlarını aşağı indirin” sesleri yankılanıyordu. Caddeye doğru ilerlerken, Katanos’un bakkalı ile Vafiadis’in kasap dükkânını görünce tanıyamadım. Yerle bir olmuştu. İnsanlar sırtlarında un, şeker çuvallarıyla kırılan camların arasından çıkıyordu.
Tuhafiyeci Saviadis, Mobilyacı Nikitas, Kunduracı Nazar... Ne haldelerdi acaba şimdi...
İstiklal Caddesi’nde ilerlemek bir yana adım atmak dahi imkânsızdı. Ağa Camii’nin önünde gözlerini yolun karşısına dikmiş adam, ezan sesiyle irkildi. Camiden çıkanlar kalabalığa katılırken, bazıları da harap olmuş caddeyi ve öfkeli kalabalığı merak dolu gözlerle izlemekle yetiniyorlardı. Yanına yaklaşan birinin adını fısıldamasıyla kendine gelen Hicri Tan, sessiz bir şekilde polisleri işaret edip, “Saldırganlar, ellerindeki kürk mantoları yırtmaya çalışıyorlardı. Polis bıçağını vermedi ama mantoyu rahat yırtabilmeleri için biraz kesti”’ diyordu.
Aya Triada yanıyordu...
Sanki birden kırk yıl yaşlanmış, adım atmak için bastona ihtiyaç duyar hale gelmiştim. Nefes almak için başımı kaldırdığımda, kapkara bir dumanın gökyüzünü kapladığını fark ettim. Burnuma gelen is kokusu nefes almayı güçleştirirken, önümden ellerinde ikonalar ve şamdanlar olan bir grup Tünel’e doğru koşuyorlardı. Arkamı döndüm. Meşelik sokaktan çıkanlar caddeye karışıyorlardı. Aya Triada kilisesi yanıyordu...
Galatasaray Lisesi’ne doğru ilerlerken, Yeşilçam Sokağı’nda, elinde Türk bayrağı olan bir genç bir çocuk, etrafındakilere hararetli bir şekilde bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Adam, “Suphi, elimizdeki listeye göre burası bir Rum dükkânı. Çekil önümüzden” derken, Suphi ise “Listede bir hata var. Dükkân bir Türk arkadaşımın” cevabını veriyor, can siparene Gömlekçi İstelyo’nın dükkânını koruyordu. Adam ya ikna olmuştu ya da daha fazla vakit kaybetmemek adına vazgeçmişti. Kalabalığa dönerek, “Şu sokaktan sağ girdiğinde ilk ev Rum evi. Evin üzerinde Türk değil işareti var”’ talimatını verince, insanlar ellerinde taşlar ve sopalarla o tarafa doğru koşmaya başladılar. Suphi, elinde bayrakla kalakalmıştı.
Doktor Yorgos Adasoğlu’nu, Luvr Apartmanı’nın önündeki kalabalığı meraklı gözlerle izlerken yakaladım. Saldırganlar bir muayenehaneyi tahrip ederken; tüpler, tansiyon aletleri havada uçuşuyordu. Hırçın bir adam yaklaşarak, “Burası da gayrimüslim dükkânı. Bak doç. yazıyor. Gayrimüslim ismi’’ dediğinde, Adasoğlu, tebessümle oradan uzaklaştı.
‘Ben Türküm’ diyordu
Korku dolu gözlerle Lise’yi geçip Tünel’e doğru ilerlerken, polisler gördüm. Kuş uçturmuyorlardı. Sovyet Konsolosluğu’nun önü polis doluydu. Aralarından geçip Tünel’e vardım. Tünel’de kumaşçı Cevat Bey’in bağrışları ortalığı inletiyordu. Dükkânına saldırmaya çalışanlara, “Ben Türküm” diye haykırıyordu. Cevat Bey sonunda dayanamayarak, utanç içinde, pantolonunu indirip, sünnetli olduğunu gösterdi. Yüzü kıpkırmızıydı. Gözlerini indirdi ve yavaş adımlarla uzaklaştı. Pera’da sessizliğe bürünmüştü...
Tarlabaşı’na indiğimde, Kalyoncu Sokak’ta, Vasiliadisler’in evinin önünde kapıcı Mehmet’i elinde Türk bayrağı ile beklerken buldum. Apartman sapsağlamdı. Mihail Vasiliadis “Mehmet, elinde Türk bayrağı ile apartmana kimseyi yaklaştırmadı. Kalabalığa burada Rum oturmadığını söyledi. Oysa apartmanda çoğunluk Rum” dediğinde, pencereden aynı Mehmet’i caddenin karşısındaki ev ve dükkânlara saldırırken görüyordum. Kafamı çevirdiğimde ise, sokağın köşesindeki fırının camlarının inmiş olduğunu fark ettim. Fırının sahibi, nam- değer Arnavut, umutsuz bir şekilde evine doğru gidiyordu. Her akşam fırını kapattıktan sonra arta kalanları karakoldaki polislere verecek kadar yufka yürekli bir adamdı. Arnavut, “Komiser bey bana, ‘Hiç bir şey yapamam, ben bugün polis değil, Türküm’ dedi” diye haykırarak koşar adımlarla uzaklaştı.
Yeniden kuracağız!
Gözlerimin önünde öldürülen, tecavüz edilen, gitmek zorunda bırakılan insanlar; yakılan, yıkılan, talan edilen kiliseler, evler, işyerleri...
Kulaklarımda Patrik Atenegoras’ın “Yıkıntılardan kalan malzemeyle her şeyi yeniden kuracağız” deyişi...
Tarlabaşı’nda yıkıntıların arasından, çok uzaklardan, daha doğmadığım bir tarihten, 60 yıl öncesinden gelen bir çocuk sesiyle kendime geliyorum.
“Yazıyor yazıyor. Tezer Özlü yazıyor. Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi...”
(*) Gerçek hikâyeler, Dilek Güven’in Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Kitabı’ndan alıntılanarak kaleme alınmıştır.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/361743/60_yil_once__60_yil_sonra.html
Rumları kovduk 8-10 ar enikleyen pkk kürtlerini doldurduk. Gözümüze görülecek var. Başımıza gelecek var. Ermeni ve rumlara yapılanın cezasını çekeceğiz.
Tabii nede olsa müslümız. Katiliz. Başka dinden olanı dost edinmeyiz. Bulduğumuzu öldürürüz. Muhammet öyle diyor. Kahrolasıca muhammet.
İzmirin kavakları dökülşür yaprakları.
https://youtu.be/WSRJUGYP1wo
Artık sevmiyeceğim.
Rembetiko. Neker kaybettik. Osmanılı deve gibi yıkılıp kalınca ingilizler tahrik etti bunlarıda ermeniletide.
Şüpheci Dinsiz
06-09-2022, 15:39
https://twitter.com/metinsolmaz/status/1567065011003981824
https://twitter.com/irkciliga_karsi/status/1567015677420085249
https://twitter.com/hilalnesin/status/1567077000992460806
https://twitter.com/birartibirorg/status/1567052259279736832
Şüpheci Dinsiz
06-09-2022, 23:20
Can Dündar
BİR "UTANÇ GECESİ"NİN BELGESELİ
0xkXxGWU_sY
Şüpheci Dinsiz
07-09-2022, 00:15
Mehmet Ali Güller
6-7 Eylül 1955 olayları- Bir Kontrgerilla eylemi
IMwZlm7t0m4
Şüpheci Dinsiz
12-09-2022, 02:22
https://www.gazeteduvar.com.tr/selanik-sifresini-gizleyen-menderes-6-eylulde-kontr-plana-yol-verdi-1-makale-1580066
Selanik şifresini gizleyen Menderes, 6 Eylül'de ‘kontr-plan'a yol verdi-1
6 Eylül'deki olaylar incelendiğinde anlaşılıyor ki şifrelerden haberdar Başbakan Menderes, "cevap verilmeyecek" notunu yazdırdı ve bombanın kitleyi ayağa kaldıracak tarzda verilmesi planını uyguladı. Menderes, bu kadar ilgiliyse, nasıl oldu da patlatılan bombayı 12 veya 16 saat sonra öğrendi? Atina elçiliği de Selanik Başkonsolosluğu da şifreyle yazdığı halde, Menderes de Dışişleri de niye sağır ve dilsizdi? Çünkü ‘6-7 Eylül kontr-planı' yürürlükteydi
https://i.gazeteduvar.com.tr/2/100/100/storage/files/images/2022/09/05/f1662f-1-VEzu.jpg
Nevzat Onaran
nevzatonaran@gmail.com
06 Eylül Salı 2022 Saat: 00:02
Selanik'te Türkiye'nin Başkonsolosluk ve Atatürk Evi bahçesinde bomba 5-6 Eylül 1955 gecesi 00.07'de patlatıldı. Başbakan Adnan Menderes, bunu 16 saat sonra duyduğunu açıkladı. Süre, radyoda 13.00 haberinde verilmesi için Menderes'ten izin alındığı dikkate alınınca en az 12 saattir. Yunanistan halkı bile Başbakan Menderes'ten 6 veya 10 saat önce duymuştur. Bomba meselesi Yunanistan'da sabah 06'dan itibaren radyoda haberdir. Oysa o günlerde Başbakan Menderes'in gündemi Kıbrıs'tı, nutuk üstüne nutuk çekmekteydi. Menderes, "Bir gece ansızın gelirim" havasındaydı. Londra'da da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Kıbrıs'ı görüşmekteydi. Menderes, bu kadar ilgiliyse, nasıl oldu da patlatılan bombayı 12 veya 16 saat sonra öğrendi? Atina elçiliği de Selanik Başkonsolosluğu da şifreyle yazdığı halde, Menderes de Dışişleri de niye sağır ve dilsizdi? Çünkü ‘6-7 Eylül kontr-planı' yürürlükteydi. Bomba haberinin kitleye nasıl duyurulacağı da planın bir maddesiydi. Elbette Menderes, bunu biliyordu. Üç aktörlü plandı: Devlet yani hükümetle militarist teşkilâtı kontrgerilla, basın ve sokaktaki güruh. Bugün İstanbul'da, 6-7 Eylül'le temellendirilen program uygulandığı için 1,9 milyon değil, yaklaşık 100 bin Hıristiyan ve Musevi yaşıyor. Ne oldu, İstanbullu 1,8 milyon Hıristiyan ve Musevi'ye?
https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2022/09/04/menderesfoto-MVpx.jpg
Başbakan Adnan Menderes (Foto: BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 3, s. 188).
İktidardaki Demokrat Parti, Meclis çoğunluğuna sahiptir ve TBMM'de etkin soruşturma yapılamaz. Müzakerede söylenenler tutanaklarda kaldı. Başbakan Adnan Menderes, 6-7 Eylül'den beş gün sonra TBMM'deki beyanından da anlıyoruz ki, halen ‘duymama ve görmeme' tavrındadır: "İstanbul'un her tarafında hazırlanmış olan ruhların ve insanların birden harekete geçmesiyle, bütün İstanbul'u sarmış oldu." Peki, İstanbul'da ruhları hazır ola getiren kimdi? Cevabını veren TBMM'de Başbakan Yardımcısı Fuad Köprülü: "Şunu söyleyeyim ki, bu hâdiseden hükümet evvelce haberdardı. Ona göre bazı tertibat da almıştı. Fakat bu hâdisenin günü ve saati muayyen değildi ve bu bütün gayretlere rağmen âdeta bir baskın şeklinde her tarafta birden tecelli etmiştir." Başbakanın, yardımcısının, valisinin ve sokakta görevlisinin beyanları, "Özel Harp işiydi" diyen Özel Harpçi Sabri Yirmibeşoğlu'dan on yıllar önceki itiraftı. Bazı cezalara rağmen, hükümetin 6-7 Eylül tertibi Yassıada'da yargılama konusu olmasıyla kaldı. 6 Eylül gecesinden itibaren tutuklananlarsa Aziz Nesin, Hasan İzzettin Dinamo gibi dönemin bilinen demokratları yani devletin bildik fişli komünistleriydi. Bugün de Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş gibi ‘teröristlerin' olması gibi. Resmî dilde hedef unsurun tanımı zamanla değişiyor: Dün komünist, bugün terörist.
BAHANESİ KIBRIS'TI
Etnik, dini ve siyasi nedenlerle şiddetin kullanıldığı 6-7 Eylül, literatürdeki adıyla bir pogromdur. 6-7 Eylül'de milleten Türk ve dinen İslam olmayanın can ve mal güvenliği imha edildi. Bu nedenle, can ve mal güvenliğinin imhasından dolayı ‘imha'yı da kullanıyorum. 6-7 Eylül pogromu veya imhası tartışıldığında hemen Kıbrıs meselesi özelinde gelişmelere dikkat çekilir. Zaten öyle bir zamanda olmuştur. "Kıbrıs meselesi olmasaydı İstanbul'da 6-7 Eylül pogromu/imhası olamazdı" denir. Kıbrıs meselesi olmasa, İstanbul'da 6-7 Eylül benzeri imha yaşanmaz mıydı? İtirazımı kısaca iki noktada yazacağım. "Yaşanmazdı" demek için Türk millî devletinin nasıl inşa edildiğinden ve kurulduğundan bihaber olmak lazımdır. Hatta biraz ötesine gidip Tanzimat'ın, 1876 Anayasası'nın ilga edildiği ve Meclis'in kapatıldığı 1878 sonrasına eleştirel bakmak yeterlidir.
1878'de Tanzimat'ın, bugünün diliyle İslam ve Hıristiyan vatandaşın eşitliğine yönelik düzenlemelerine son verildi ve arkası geldi. Sünni İslam ve Hıristiyan eşitliği politikası, Saray'ın ya da bürokratlarının lütfu değildi; Balkan Hıristiyan milletleri ayaktaydı. Abdülhamid'in Sünni Kürt aşiretlerden oluşturduğu Hamidiye Alaylarıyla Ermeniler kırıma uğratıldı, can pazarında kalan Ermeniler köy köy gönüllü[1] Sünni İslamlaştı.
Abdülhamid istibdadına Temmuz 1908'de "dur" dendi, ama özellikle millî meselede, Makedonya ve Ermeni meselesinde yine bugünün diliyle demokratikleşmeye yönelik adımlar yetersiz kaldı. Sarayı hedeflemeyen Babıâli özelinde yoğunlaşan klikler kavgasında 1908'in güçlü partisi İttihat ve Terakki, Ocak 1913 darbesiyle iktidara hâkim oldu. 1878'deki ‘tekçi' çizgiye dönüldü; Anadolu'yu İslamlaştırmada 1913-1914'te Rumlar kovalandı ve Birinci Paylaşım Savaşı'nda hedefte Ermeniler vardı. 1878-1923 dönemi Anadolu'yu Sünni İslamlaştırma (ve Türkleştirme) yıllarıydı. 1923'te Anadolu'da kalan Rumlar da mübadeleyle gönderildi. 1,2 milyon mübadil Rum'un 112 bininin[2] Mübadele Antlaşmasıyla gittiğini de hatırlayalım. Anadolu'da hedefe ulaşılmıştı. Böylece Türk milliyetçiliğinin iki unsuru netleştirildi: Milleten Türk ve dinen Sünni İslam'dı. Resmî ideolojiye göre, Sünni İslam, Türk kültürlü (İskân Kanunu, madde 10, 11) olandı. Ekonomi politiği de milleten Türk ve dinen Sünni İslam olmayanın demografik ve iktisadi yapıdan tasfiyesiydi. 1914 sonrası tasfiyenin tarihidir.
Sünni İslam, Türk millî devletinin temel unsuruydu; İsmailağa, Fethullah, İskenderpaşa, Süleymancılar, Cemalattin Kaplan gibi bilinen Sünni İslamcı teşkilatların liderinin (emekli) devlet memuru imam olması tesadüf mü? Sünni İslamcı en büyük teşkilat, Diyanet İşleri Başkanlığı değil mi? Dünyada TC'den başka, din görevlisinin devlet memuru olduğu ülke var mı? İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun açıkladığı gibi, o zaman Sünni İslam'dan olmayan vali de kaymakam da emniyet müdürü de ya bir tane olur ya da olmaz. Sonra da yok Sünni İslam mağduriyetiymiş yok laiklikmiş. Hıristiyan'a, Musevi'ye ve Alevi-Kızılbaş'a rağmen, egemenlik unsuru Sünni İslam mağdursa, Ermeni'ye, Rum'a, Yahudi'ye, Çingene'ye ve Kürt'e rağmen egemenlik unsuru Türk de mağdurdur; mümkün mü? 1930 model Türkçülükle, 2010 model Sünni İslamcılık, madalyonun iki yüzüdür.
Türkçü/Sünni İslamcı resmî ideoloji nazarında İslamlaştırma/Türkleştirme Anadolu'yla sınırlı değildi; ikinci hedef Trakya'ydı. 1934'te İkinci Umumi Müfettişliği'nin kurulmasıyla Haziran-Temmuz'da harekete geçildi ve Yahudiler kovalandı. Öncesinde kovalanan Rumlar ve Ermenilerdi.
Devamı vardı, üçüncü hedef İstanbul'du. İstanbul, ırki temizlikte 1930'lardan[3] itibaren hedefti ve 1944'te tarih verildi: "İstanbul fethinin 500'üncü yıldönümüne [1953'e] kadar İstanbul'u tek Rumsuz bir hale getirmek."[4] Bunlar, 6-7 Eylül öncesinde İstanbul'da ‘temizliği' öneren ve bilinen iki rapordu. Rumlarla sınırlı kalmadı, diğer Hıristiyan milletlerden ve Yahudileri hedefleyen programın icrasıyla bugüne gelindi.
Bir, İstanbul, Sünni İslamlaştırmada/Türkleştirmede üçüncü hedefti. Bunun gereğiydi, 6-7 Eylül imhası. Anlamak için Batı Trakya ve İstanbul ikilemine bakmak yeterlidir. 1920'lerde Batı Trakya'da kalan Türk/İslam nüfusla, İstanbul'la İmroz (Gökçeada) ve Tenedos'un (Bozcaada) Rum/Ortodoks nüfusu 120 bin civarındaydı. 6-7 Eylül pogromu, 1964 Rumların kovalanmasıyla bugün itibariyle 3 bin civarında Rum'un ve 110-120 bin Türk'ün Yunan Meclisi'nde üç milletvekiliyle [Gümülcine/Rodop İlhan Ahmet (KİNAL) ve İskeçe/Ksanti Hüseyin Zeybek (SYRİZA) ile Burhan Baran (KİNAL)] varlığı iki tarafta neler yaşandığının yalın özeti değil mi?
İkinci itirazım, dış meseleyle, TC vatandaşı arasında direkt ilişki kurulması resmî ayrımcılıktır. Çünkü Kıbrıs meselesinden hareketle TC vatandaşı Rum ve Yunanistan vatandaşı Türk, devletin hedefi olamaz.
ORGANİZE İŞLER
6-7 Eylül öncesinde kontr-plan dâhilinde neler oldu? Menderes'in bahsettiği "hazırlanmış ruhlar" söylendiği gibi birden ortaya çıkmamıştı.
TBMM'de 13 Ocak 1956'daki müzakerede parti grubu adına konuşan CHP Malatya Mebusu Nüvit Yetkin'den öğreniyoruz ki öncesinde, "Hedef vatandaşın evi ve işyeri" tespit edilmiş, buna göre görevlendirme ve İstanbul'un dört bir yanında yakmayı, yıkmayı yapacak ekibin hazırlığı yapılmıştır:
1- Bazı muhtarlardan hedef olan "vatandaşların ikametgâh ve ticaretgâh adresleri" istenmiştir.
2- Bekçiler, bazı vatandaşları kapı numaralarının okunur olması için uyarmıştır.
3- [Listeler hazırlanmış olmalı ki, N.O.] hâdise sırasında Büyükada'da bir otel müdürü kaymakamı arayıp, yardım istediği zaman, aldığı cevap, "Nasıl olur, senin otelin listeye dâhil değildi, ben şimdi önlerim" olmuştur.
4- 7 Eylül'de çıkan İstanbul gazeteleri yazdı ki, aynı saatte Galata'dan Tünel'e, Tarlabaşı'na, Kadıköy'e, Bakırköy'e, Yeşilköy'e ve Boğazın Rumeli yakasına her tarafta ekiplerin işbaşında olması sağlanmıştır.
https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2022/09/04/gostericipolis-By4N.jpg
6 Eylül'de gösterici ve polis birlikte yürüyor (Foto: BCA-F: 010.9/K: 112, D: 352, S: 1, s. 38)
Devlet kuvvetlerinin işini yapmamasından İçişleri Bakanlığı'nın birinci derecede sorumlu olduğunu belirten Nüvit Yetkin, mahalli düzeyde teşkilatlanmaya dikkat çekti. Cevaben Başbakan Menderes'in uzun konuşmasında kısaca söylediği şuydu: "Bunların içinde hâdise ile alâkalı olduğumuzu tebeyyün ettirecek, bizi uzak, yakın suçlayacak hiçbir cihetin mevcut olmadığı meydandadır." Türk gazetelerinin 28 Ağustos'ta Kıbrıs'ta katliam olacağını yazdığını belirten Menderes, aradan dört aydan fazla zaman geçtiği halde, "Biz hâlâ bu havadisin nereden verilmiş olduğunu tahkikle meşgulüz" dedi.[5] Haberin kaynağını bulamama bahane değilse nedir?
13 Ocak'ta haberin kaynağını öğrenemediğini açıklayan Menderes, oysa 24 Ağustos'ta Liman Lokantasında 28 Ağustos söylentisini dikkate alarak savaş narası atmış, "Kıbrıs Anadolu'nun devamından ibaretti" demiştir.[6]
Menderes, hedef ev ve işyeriyle ilgili iddiaları görmezden gelmiş ve "Muhtarlar, bekçiler ve saire kişiler görevlendirilmedi" dememiştir. Hatta Menderes'in katliam haberi kaynağının halen araştırıldığını söylemesi, suçüstü değilse nedir?
26 Ağustos'ta İstanbul Valisi F. Kerim Gökay, 27 Ağustos'tan itibaren büyük kitle hareketi konusunda sivil ve askeri makamları uyardı, izinlerin kaldırıldığını bildirdi ve hazır kuvvet bulundurulmasını istedi.[7]
28 Ağustos'ta Londra'da Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun başbakana gönderdiği şifreli telgrafın son cümlesi şuydu: "Tarafı devletlerinden bu husustaki ilgililere verilecek emirlerin pek faideli olacağını saygılarımla arzederiz."[8] Bu cümle, genelinde kitleyi harekete geçirmenin şifresi olarak değerlendiriliyor.
29 Ağustos'ta Kıbrıs'la ilgili İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında Londra Konferansı başladı.
4 Eylül'de 3-5 bin Türk, Londra'da Kıbrıs meselesiyle ilgili miting yaptı.
5 Eylül'de Londra mitingi manşetlerde. Hürriyet'te manşet ve spotu: "Nümayişçiler Kıbrıs uğurunda kanlarını dökmeye andiçtiler."
Başbakan Menderes, Sultanahmet'te 6-7 Eylül'ün aktif teşkilatı Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı ve Hürriyet gazetesi çalışanı Hikmet Bil'i yanına çağırdı ve aynı arabada Florya'ya gittiler. Adnan Menderes ile görüşmesini 1976'da basılan Kıbrıs Olayı ve İçyüzü kitabında yazan Hikmet Bil, yol boyu konuştuklarını aktardı. Yassıada yargılamasında tanık olarak dinlenen Hikmet Bil, "Ne var ki, tertiplerini kontrol edemediler" dedi.[9]
6 Eylül'de saat 00.07'de Selanik Başkonsolosluğu'nda bomba patlatıldı.
6 Eylül'de saat 06'da Yunanistan radyoları bomba haberini verdi.
6 Eylül'de saat 13.00'de Selanik bombası Türkiye radyolarında haberdi.
6 Eylül'de öğleden sonra Selanik bombası, akşam gazetesi İstanbul Ekspres'in ikinci baskısının manşeti (saat 16.00-16.30): "Atamızın Evi Bomba ile Hasara Uğradı." 150 bin veya 290 bin basıldı ve dağıtıldı, diğer günlerde tirajı 20 bindi. 17.30 civarında yürüyüş ve üç, dört saat sonra da yakıp, yıkma başladı.[10]
https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2022/09/04/ekran-goruntusu-2022-09-04-161446-Hls6.jpg
6 Eylül 1955'te İstanbul'da ikinci baskı yapan İstanbul Ekspres gazetesi (Foto: BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 3, s. 52)
6 Eylül'de saat 16.00 civarında Menderes, patlatılan bombadan haberdar oldu.
6 Eylül'de Kıbrıs Türktür Cemiyeti mitingini yaptı ve arkası geldi.
6 Eylül, İngiltere'nin Kıbrıs'ın kendisini yönetmesi teklifini Türkiye'nin reddettiği, Yunanistan'ın ise yeterli bulmadığı ve 29 Ağustos'ta başlayan konferansın çıkmaza girdiği gündür.[11]
6-7 Eylül gecesinden itibaren polisin hedefinde komünistler vardır. Aziz Nesin, Kemal Tahir, Hasan İzzettin Dinamo dâhil 45 kişi tutuklandı.
7-8 Eylül'de İstanbul'daki yağma ve talan gazete manşetlerinde.
MENDERES: VALİ SAAT 16'DA BİLDİRDİ
Bomba, 6 Eylül'de saat 00.07'de Selanik konsolosluk bahçesinde patlatıldı. Elbette konsolosluğun öncelikle Ankara'ya ve elçiliğe bildirmesi gerekirdi. Kıbrıs'ta yeni yol haritasının çizildiği günlerde diplomasinin atak olması beklenirdi. Öyle mi? Atina elçiliğinden Ateşemiliter Albay Şefik, saat 10'da konsolosluğu telefonla arıyor ve saat 06'da radyodan haberi dinlediğini söylüyor.[12] Başkonsolosun bomba patlayalı 10 saat olduğu halde elçiliği bilgilendirmemesi ve albayın da radyodan haberi dinledikten 4 saat sonra araması, özel bir engelleme yoksa nasıl açıklanabilir? Başkonsolos, Ankara'ya "bu gece saat 24.07"de yani saat 00.07'de bombanın patlatıldığını şifreli telgrafta yazdı. Atılan iki bombadan biri patlıyor ve bina camları kırılıyor. Şifre 6.9.1955'te ve saat 23'te alındı. Atina elçiliği de başkonsolostan aldığı bilgiyi Ankara'ya telefonla şifreli bildirdi. Elçilik şifresinin alınışı 6.9.1955'te ve saat: 12.30 veya 13.30'dur.[13] Başkonsolos şifresinin ikinci sayfasına eklenen Osmanlıca "Cevap verilmeyecek" notu vardır. Menderes'e Yassıada'da şifrede Osmanlıca not sorulduğunda, "Kim yazmış, malûm değil" dedi.[14] Osmanlıca notu kimin yazdığının bilinmiyor olması, kasıt mıdır yoksa ihmal midir? Ya da Menderes'in emriyle yazıldığının beyanı mıdır? Elçilik şifresinde de aynı telgrafın Londra'ya gönderildiği notu vardır.
https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2022/09/04/fotoram-HZOD.jpg
Bomba hakkında Selanik Başkonsolosluğu'ndan Ankara'ya gönderilen şifre (BCA-F: 010.9/K: 108, D: 337, S: 1, s. 36-37).
Başkonsolos şifresini Ankara'da alış saati 23. Yassıada'da 19 ve 21 Ekim tutanağına saatin 23 olması sorulmadı ve de anlatılmadı. Bu 23, yazılmayan bir saatin dakikasıysa sorun, ama dakika değil 6 Eylül saat 23'se tam bir felakettir. O zaman sorulmaz mı, 23 saat sonra Ankara'ya bildirim, neyi perdelemenin gayretidir? Elçilikten saat 12.30 ya da 13.30'da bilgi alan Ankara'nın, Selanik başkonsolosuna "Ne oldu?" diye sormaması da perdelemenin bir başka unsuru değilse nedir? Saatle ilgili iyimser düşüncem, 00.07'de patlayan bombanın 00.23'te ya da 01.23'te bildirilmiş olmasıdır. İki şifre elde, ama Ankara'daki yetkili Başbakan Menderes'e bildirmiyor. Menderes de bildirmemenin hesabını sormuyor. Elçilik Londra'ya da bildirildiği için Londra'dan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da Başbakanı aramıyor. Menderes, şifre meselesini TBMM'de de gündeme getirmedi.
Menderes, Yassıada'da 6 Eylül'de İstanbul'da Florya'da köşkteyken saat 16 civarında valinin arayıp İstanbul Ekspres gazetesinden bahsettiğini ve valiye gerekli tedbiri almasını söylediğini anlattı. Menderes, Abdullah Efendi Lokantası'ndayken radyodan bomba haberinin verilmesiyle ilgili kendisine yönelik iddiayı da yalanladı.[15] Peki, saat 13'te radyoda haberi verme izni veya onayı alınmadı mı? Oysa Menderes'in lokantada radyo haberi için izin verdiği anlatılmaktadır. Vali F. Kerim Gökay, Menderes'le Özel Kalem Müdürü'nün görüşmesinden bahsetmektedir. Bu halde Menderes, haberi neden vali ve bakanlarla paylaşmadı? Gökay, Yassıada sorgusunda, saat 15'te lokantadan ayrılıp vilayet binasına geldiğinde bombadan haberdar olduğunu ve başbakanı aradığını anlattı.[16]
Savcı, Yassıada'da 21 Ekim'deki duruşmada, bomba meselesini sordu (özetle): "Adnan Menderes ifadesinde bombayı Yunanlıların atmış olacağı iddiasında bulundu. Ama bombayı bildiren şifreye cevap verilmiyor ve ‘cevap verilmemesi için bir şerh' şifrenin üzerine yazılıyor. Bombadan dolayı Yunanistan, protesto edildi mi?" Ve Menderes'in cevabı kısaca şudur: "Bombayı Yunanlıların atıp atmadığı hususu o gün bilinip, harekete geçmemizim imkansızlığını takdir edersiniz. Bomba Türkiye'den götürülmemiştir. Kim atmıştır? Yunan komünistleri atmış olabilir."[17] Mahkeme başkanı, Menderes'in anlatımına göre, bu halde bombayı Yunanistan'ın atmasının aleyhine olduğunu hatırlattığında, Menderes, Yunanistan'ın yüzde 30-35'nin komünist olup, bunlardan birinin yapabileceğini söyledi.[18] Menderes'e göre 6-7 Eylül imhasını yapan Türkiyeli ve Selanik'te bombayı atanda da Yunanistanlı komünistlerdir. Suçüstü halini komünistlerle perdeleme gayreti! Suç mahalindeki fail daha ne desin!
Menderes, neden Selanik'te patlatılan bombaya ‘sağır ve dilsiz' kaldı? 6 Eylül'deki tüm olaylar incelendiğinde anlaşılıyor ki şifrelerden haberdar Başbakan Menderes, "cevap verilmeyecek" notunu yazdırdı ve bombanın kitleyi ayağa kaldıracak tarzda verilmesi planını uyguladı.
Devamında, Özel Harb'i, imhanın bilançosunu, İstanbul'un arındırılmasını yazacağım.
Fotoğraflarla 6-7 EylülFotoğraflarla 6-7 Eylül - GÜNDEM (https://www.gazeteduvar.com.tr/fotograflarla-6-7-eylul-galeri-1580073)
[B]NOTLAR
[1] Selim Deringil, İhtida Ve İrtidad, İletişim Yayınları, İstanbul-2017, s. 281-341.
[2] Nüfus Umum Müdürlüğü'nün 12.8.1933 tarihli raporu, BCA-F: 030.10/K: 124, D: 885, S: 4.
[3] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA)-F: 490.01/K: 608, D: 110, S: 11.
[4] CHP Umumi İdare Heyeti Azası ve Kars Mebusu Cevat Dursunoğlu'nun 27.3.1944 tarihli raporu, BCA-F: 490.1/K: 61, D: 233, S: 6, s. 19.
[5] TBMM ZC, devre: X, cilt: 9, s. 75-76, 78-82.
[6] BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 3, s. 44-48; Vatan, 25.8.1955.
[7] BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 3, s. 18-24.
[8] BCA-F: 010.9/K: 109, D: 341, S: 4.
[9] Hikmet Bil, Kıbrıs Olayı ve İçyüzü, Belde Yayınları, İstanbul-1976, s. 100-105, 127-128
[10] Mehmet Arif Demirer, Yassıada 6/7 Eylül Davası, Bağlam Yayınları, İstanbul-1995, s. 74-78, 371.
[11] Baskın Oran (editör), Türk Dış Politikası (1919-1980), cilt: 1, 4. Baskı, İletişim Yayınları. İstanbul-2002, s. 600-602.
[12] BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s. 117.
[13] BCA-F: 010.9/K: 108, D: 337, S: 1, s. 36-38.
[14] BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s. 24.
[15] BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s. 24, 26.
[16] BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s. 69.
[17] BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s. 140-142.
[18] BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s.49.
Şüpheci Dinsiz
12-09-2022, 02:28
https://www.gazeteduvar.com.tr/istanbulda-6-7-eylul-kontr-plan-hedefine-ulasildi-2-makale-1580803
İstanbul'da 6-7 Eylül 'kontr-plan' hedefine ulaşıldı-2
Yassıada'da da tanık olarak dinlenen Hikmet Bil, 6-7 Eylül tertibinin en tepesindeki kişileri Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Başbakan Adnan Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik olarak sıraladı. 6-7 Eylül'ün üçlü ayağından biri de Türk basınıydı. Türk basınında MİT'in varlığı, herkesin bildiği ‘sır' olarak her dönem tartışıldı. Sadece İstanbul Ekspres veya Hürriyet değil, diğer gazete ve dergiler de devletin ve hükümetin propaganda cephesinin birer organıydı.
https://i.gazeteduvar.com.tr/2/100/100/storage/files/images/2022/09/05/f1662f-1-VEzu.jpg
Nevzat Onaran
nevzatonaran@gmail.com
12 Eylül Pazartesi 2022 Saat: 00:02
6-7 Eylül'de on binlerce insan bir anda İstanbul'un onlarca mahallesinde ve sokağında, önceden belirlenen işyerlerine, evlere, kiliseye ve havraya saldırdı, insanlar öldürüldü. Aynı plan Ankara ve İzmir'de de uygulandı. 6-7 Eylül'den beş gün sonra TBMM'deki müzakere, neler olduğunun anlaşılması için önemliydi. Mebuslar Aleksondros Hacopulos Büyükada'da ve Mehmet Ali Sebük Kınalıada'da polisin yağmacıları yönlendirdiğine şahitlik ettiğini TBMM'de anlattı. Başbakan Menderes de sokaktakileri tanımladı: "Onlar düşman değildi." Onun için polis ve ordu silah kullanmamıştı. Bunun için olmalı 6 Eylül'de İçişleri Bakanı Namık Gedik İstanbul Valiliğinde[1] çevresine emir veriyordu: "Bu millî galeyandır, nümayişçilere karşı polis sert hareket etmesin." Zaten Başbakanlık da "millî galeyan yaratmak" için Kıbrıs Türktür Cemiyeti'ne beş gün önce 31 Ağustos'ta 5000 lira vermişti.[2] Bunlar, İstanbul'da göstericilerin toplandığı anda Selanik bombasının önce radyoda, sonra İstanbul Ekspres'te haberleştirilmesi ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin harekete geçirilmesi, hükümetin ve dolayısıyla devletin de 6-7 Eylül'deki parmak iziydi. Bu, sadece Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı ve saire gibi aktörlerin itirafıyla kalmadı beyan da edildi.
https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2022/09/11/ekran-goruntusu-2022-09-11-144630-iFlc.jpg
31 Ağustos 1955'te Başbakanlık'tan 6-7 Eylül'ün aktif teşkilatı Kıbrıs Türktür Cemiyeti'ne 5000 lira gönderildi (BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 3, s. 109)
Birinci elden parmak izi, "6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi" diye[3] NATO'nun Türk kontrgerillası operasyonu olduğunun ifşa edilmesiydi. Bir süre sonra konuşanın Özel Harpçi Sabri Yirmibeşoğlu olduğu anlaşıldı. Fatih Güllapoğlu'ndan dinlemiştim[4] ve kitapta yazdığı gibi Sabri Yirmibeşoğlu ile görüşürken Önsöz'ü yazan Emin Çölaşan da yanındaymış. Sonradan anlatımı yarım ağızla reddeder gibi[5] olsa da Sabri Yirmibeşoğlu, iki ciltlik anılarında[6] yine baklayı ağzından çıkardı: "Hükümetin bilgisi dahilinde başlatılan gösteri..." 1991'de Fatih Güllapoğlu'na dediğini, 1995'te yalanlayan ve 1999'de basılan anılarında konuya açıklık getirmeyen Sabri Yirmibeşoğlu, 2010'da iş prensibini anlatırken, "Özel Harp'te bir kural vardır; halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs'ta cami yaktık biz" dedi ve tekraren sorulması üzerine de "mesela" diyerek toparlamaya çalıştı. Devamında Sabri Yirmibeşoğlu, o kadar "başarılı bulunur" ki, 1971'de Özel Harp Dairesi Kurmay Başkanı ve 1988-1990'da MGK Genel Sekreteri'dir.
6-7 Eylül pogromunun bahanesi Kıbrıs'ta, Sabri Yirmibeşoğlu'nun açıkladığı gibi nice provokasyonlar yapıldı. 1958'de Türk Enformasyon Bürosu bombalandı, itirafçısı Rauf Denktaş'tır. 1962'de Bayraktar Camiinin bombalanmasının Türk provokasyonu olduğunu ortaya çıkaran Ayhan Hikmet ve Muzaffer Gürkan da 23 Nisan gecesi öldürüldü.[7] Bunların yaşandığı Kıbrıs, Türk kontrgerillası ve yavrusu Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ile nice işler çevirdiği adadır.[8] Kıbrıs'la ilişki bu düzeydeydi!
MİT'Çİ MİTHAT PERİN'İN GAZETESİ
6-7 Eylül'ün üçlü ayağından biri de Türk basınıydı. O günlerde gazetelerin neredeyse her günkü manşeti, Kıbrıs'tı. 6 Eylül'de İstanbul Ekspres'in rolü, haberin şok etkisiyle yüz binlerce insana ulaştırılmasıydı. Her zaman 20 bin olan baskı, bomba haberiyle 150 bin veya 290 bindir. Gazetenin sahibi Mithat Perin'in istihbaratçı kimliği bomba fiili hakkında düşünmeye değer. Mithat Perin, 1962'de Kayseri Cezaevi'nden MAH [MİT] Başkanı Fuat Doğu'ya yazdığı mektupta, geçmiş yıllarda servisin verdiği hizmetleri yaptığını itiraf etti ve devamında, hapisten çıktığında kendisine mali yardım, resmî ilan ve kredi kolaylığı sağlanması halinde komünizme ve Kürtçülüğe karşı gazeteciliğe devam edeceğini ifade etti.[9] Hiç kuşkusuz Mithat Perin'in istihbaratçı kimliğinin bilinmesi ne olduğunun anlaşılması açısından önemliydi. Belki de Perin'in gazetesinde bomba haberinin yayınlanması, yaptığı hizmetlerinden biriydi.
Başbakan Adnan Menderes, Londra'da Kıbrıs müzakeresini sürdüren Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun "Türk kamuoyunu zapt edemiyoruz, diyebilmeliyim şikâyetleri vardır" dediğini aktardığı ve görevlendirdiği Hikmet Bil, Hürriyet gazetesi çalışanı ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı'ydı. Hikmet Bil'e göre, evdeki hesap çarşıya uymamış[mış] ve İstanbul sokaklarında olaylar çığ gibi büyümüş[müş]. Hikmet Bil, bu dönemdeki tanıklığını Kıbrıs Olayı ve İçyüzü kitabında detaylı yazdı. Yassıada'da da tanık olarak dinlenen Hikmet Bil, 6-7 Eylül tertibinin en tepesindeki kişileri Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Başbakan Adnan Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik olarak sıraladı.[10]
Sadece İstanbul Ekspres veya Hürriyet değil, diğer gazete ve dergiler de devletin ve hükümetin propaganda cephesinin birer organıydı. Bugün de çok mu farklı?
Mithat Perin'in 6-7 Eylül'den sonraki ilk seçimde yani 1957'de, DP'den İstanbul mebusu seçilmesi belki de bir ödüllendirmeydi.
İstanbul Ekspres'in sadece sahibi değil Yazıişleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu da hep tartışıla geldi. O dönemin birinci elden tanığı olarak, 6-7 Eylül'le MİT'i ilişkilendirmesi neyin beyanıydı?
Türk basınında MİT'in varlığı, herkesin bildiği ‘sır' olarak her dönem tartışıldı ve İstanbul Ekspres de hep hatırlandı. Gökşin Sipahioğlu'nun 6-7 Eylül'le ilgili her açıklaması dikkatle izlendi. Zamanla ajansı SİPA Press de tartışmaya dâhil edildi.
Sipahioğlu, 6 Eylül'de gazete sahibi Mithat Perin'le görüşerek karar verdiğini ve 15.30'da baskıya başlandığını, söylendiği gibi 290 bin baskının mümkün olmadığını, ancak saatte 7-8 bin baskı yapıldığını ifade etti. "6 Eylül'ü MİT tertip etti" diyen Sipahioğlu, bunun o dönemde konuşulduğuna ve F. Kerim Gökay'ın da bunu doğruladığına dikkat çekti. "SİPA'yı MİT kurdurdu" haberi için Sipahioğlu, "Görüşüm alınmadan yargısız infaz yapıldı" dese de haberi yayımlayan YeniBinyıl'ın Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, "Kendisi [Sipahioğlu], bize yardımcısı Zafer bey aracılığıyla demeç vermeyeceğini söyledi" dedi. SİPA ve MİT ilişkisi YeniBinyıl'daki Nezih Demirkent röportajı sonrası tartışılmıştı. Bunun üzerine artık konuyla ilgili konuşmak istemediğini ve SİPA adını vermediğini belirten Demirkent, "Yazacağım başka çarem kalmadı" der. "Haberin doğruluğundan eminim. Nezih bey bunları bana da anlattı ve anılarında yazacağını söyledi" diyen Babahan, Demirkent'in kendisine, yazılmamak kaydıyla daha "derin, detaylı bilgiler" verdiğini de vurguladı.
Demirkent'in söylemi beyanda kaldı, maalesef yazmadı. Sipahioğlu, 290 bin gazete basılmasına itiraz ediyor, ama 150 bin satıldığını[11] söyleyen de patronu Mithat Perin'dir. Mithat Perin'in gazete basımıyla ilgili anlatımı[12] da Sipahioğlu'nun söylemiyle benzerdir.
ADALARDA POLİS İZNİYLE TALAN
12 Eylül 1955'te İstanbul, İzmir ve Ankara vilâyetlerinde sıkıyönetim ilanına dair tezkerenin müzakeresinde gündem 6-7 Eylül'dü. 6-7 Eylül'de İçişleri Bakanı olan ve 10 Eylül'de istifa eden Namık Gedik'in tek kelam etmesine izin verilmemiş olmalı ki, konuşamadı. Başbakan Menderes ve Başbakan Yardımcısı Fuad Köprülü ile İstanbul Mebusu Hamdullah Suphi Tanrıöver, asıl hedefin [TC vatandaşı] Rumlar olduğunda hem fikirdi. Hükümet adına ilk söz alan Köprülü, hükümetin gösteriden haberdar olduğunu, tedbirini aldığını, ama birden büyüdüğünü belirterek, hadisenin İstanbul, Ankara ve İzmir'de aynı anda olmasını tertip olarak değerlendirdi. Başbakan Menderes de gençliğin harekete geçmesinden hükümetin haberdar olduğunu ve birden yayıldığı için zabıtanın hareketsiz kaldığını, "[göstericiler] düşman hareketi" olmadığı için zabıtanın silah kullanmadığını ifade etti.
CMP Meclis grubu adına konuşan Ahmet Bilgin (Kırşehir), 6-7 Eylül'ü bir "tertip mahsulü" olarak değerlendirdi. CHP lideri İsmet İnönü de göstericilerin haline dikkat çekti: "6-7 Eylül hâdiselerinin çok hazin tarafı, tecavüz edenlerin coşkun hissiyat ile kendini kaybetmişler halinde değil, âdeta hiçbir mâni karşısında bulunmayan rahatlık ve kolaylık içinde işlerini gören insanlar olarak görünmeleridir." Köprülü ile başbakanın "hükümetin haberi vardı" dediğini hatırlatan İnönü, "Biz hiç, haberleri olmadığını zannediyorduk. […] Halbuki biz bütün bu tertiplerden hükümetin haberi, başında var mıdır, yok mudur? Buralarını meçhuliyet içinde ve karanlık içinde görüyorduk" dedi.
Somut olgu üzerine konuşan iki mebustu. Büyükada'ya gelen 200-300 kişinin polisle konuştuktan sonra yakıp yıktığını ve yine polislerin önünden çekip gittiğini belirten İstanbul Mebusu Aleksondros Hacopulos, evinin önündeki jandarmanın, yağmacıları koruduğunu anlattı. Bir diğer mebus Mehmet Ali Sebük (İzmir) de polisin Kınalıada'da ne yaptığının şahididir: "Kınalıada'yı da İstanbul'a benzetmek için gelmiş olan bir gurup iskele meydanına çıkarken orada bulunan adlî zabıta âmiri, komiser kendilerine şöyle söylüyor: ‘Buradaki işler tamam olmuştur, sizden evvel gelen ekipler vazifelerini yapmışlardır', demek suretiyle adaya gelen ekipleri geri çevirmiştir. Bu suretle Kınalıada'da hiçbir vatandaşın burnu kanamamıştır."
https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2022/09/11/fotoram-Ecqq.jpg
İstanbul Mebusu Aleksondros Hacopulos ve İzmir Mebusu Mehmet Ali Sebük
Eleştirilere cevap vermek için kürsüye gelen Başbakan Menderes, hiçbir soruyu ve iddiayı dikkate almadığı gibi, Büyükada ve Kınalıada özelinde polisin tavrıyla ilgili anlatımı da yok saydı.[13] Tekrar söz almayan Köprülü, beş yıl sonra 1960 darbesinin hemen ardından yaptığı ilk açıklamada tertip fikrini derinleştirdi: "Evet, kanaatim odur ki, bombalama hadisesi de tertiptir. Ve bizzat tertipçisi Menderes'tir. Kendisine de bu aklı Kıbrıs fatihlerinden (!) Zorlu vermiştir. Benim kanaatim o merkezdedir ki, bu hadiselerin hazırlanışında, Bayar'ın malumatı yoktu."[14]
Menderes, Yassıada'da da göstericilerin "düşman" olmadığını vurguladı: "Bu, bir millî galeyanla Türkiye'nin her tarafından husul bulmuş bir harekettir. Zabıta kuvvetleri bu işte adeta bir millî vazife kendilerini resmi vazifelerini yapmakta az veya çok alıkor, hissi altında kalmış olabilirler. […] iki milyonluk şehirde 50-100 bin kişinin toplanı vermesi o kadar güç bir şey değildir."[15]
13 Ocak 1956'da 6-7 Eylül hadiseleri dolayısıyla Başbakan ve eski İçişleri Bakanı hakkında Meclis tahkikatı açılmasına dair takririn müzakeresinde Başbakan Menderes, iddiaların Türk devletine ve milletine ağır mesuliyet yüklediğini söyledi. CMP lideri Osman Bölükbaşı, hükümetin polisi hareketsiz bırakabileceğini ve haberdar olan hükümetin hadiseyi önlememesi halinde ya kastının ya da ihmalinin olabileceğini iddia etti. CHP Meclis Grubu adına Nüvit Yetkin de hazırlığın delili olarak, yürüyüşün İstanbul ile İzmir'de aynı zamanda başlamasını ve İstanbul'un birçok semtinde ayrı ekiplerin aynı anda hareket etmesini gösterdi ve gösteri öncesinde evlere, işyerlerine, adreslere yönelik hazırlığı aktardı. İddiaları duymazlıktan gelen Başbakan Menderes, Türk ordusunun düşmanla mücadele edeceğini ve yüz binleri sokağa "misli görülmemiş millî bir heyecanın ortaya çıkardığını" anlattı. Menderes, ne polise, ne orduya "sakın dokunmayın" diye, ne de yüzbinlere yürüyün emri vermediklerini söyledi. Müzakere sonrasında takrir reddedildi.[16]
Sanki tüm partiler ve mebuslar anlaşmış gibi, müzakerede Selanik'te bombanın patlatılmasından hükümetin ne zaman haberdar olduğu meselesi görmezden gelindi, hiç üzerinde durulmadı. Benzer fikir birliği 12 Eylül 1955'teki müzakerede de vardı.
POGROMUN BİLANÇOSU
6-7 Eylül'de Hıristiyanlara ve Musevilere sadece İstanbul'da saldırılmadı. İzmir ve Ankara'da da İstanbul kadar olmasa da saldırı organize edildi.
İstanbul'da saldırı ve yağma özelinde mala ve cana kastın bilançosu:
1- Türk basınına göre 11 ve Helsinki Watch'e göre 15 kişi öldürülmüştür.
2- Yaralılar hakkında tahmini rakamlar 300 ile 600 arasında değişmektedir.
3- Evlerde kadınlara tecavüz edilmiştir, bunlardan 60 tanesi tedavi görmüştür.
4- İstanbul'un 12 ilçesinde 4214 mağaza-dükkân, 1004 ev, 73 kilise, 26 mektep, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 1 mezarlık, 21 fabrika, 2 sinema, 10 kuyumcu ve saire toplam 5622 mekân saldırıya uğramıştır.
5- Almanya Dışişleri Bakanlığı Arşivi'ne göre, tahrip edilen işyerlerinin dağılımı şöyledir: 2200'ü Rumların, 900'ü Ermenilerin, 400'ü Musevilerin ve 400'ü İslamlarındır.
6- Amerikan Dışişleri Arşivine göre, tahrip edilen 4400 işyerinin yüzde 59'u (2500'ü) Rumların, yüzde 17'si Ermenilerin, yüzde 12'si Musevilerin ve yüzde 10'u İslamlarındır. Saldırılan 885 evin yüzde 80'i Rumlara, yüzde 9'u Ermenilere, yüzde 3'ü Musevilere ve yüzde 5'i İslamlara aittir.
7- İstanbul'un 12 ilçesinde 5104 kişi tutuklandı. Bunların önemli bir kısmı sendikalı işçidir.
8- Almanya Başkonsolosluğu verilerine göre, bildirilen hasar 150 milyon lira olup, bunun 28 milyonu Yunanistan vatandaşı Rumlara, 68 milyonu Türkiye vatandaşı Rumlara aittir. Bildirilmeyenler dâhil hasar toplamı 1 milyar liradır.
9- İlgili komiteye 4433 kişinin bildirdiği hasar toplamı 79,5 milyon liradır. 1957 sonuna kadar 3247 gerçek ve tüzel kişiye yapılan ödeme toplamı 6,5 milyon liradır. Yassıada Yargılaması kararında belirtilen zarar toplamı 35 milyon liradır.
10- 6-7 Eylül'de can ve mal güvenliğinin imhasıyla, ‘güvercin tedirginliği' yaşayan Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve diğer Türk-Sünni İslam olmayanların kaçışı hızlandı. 1964'teki İstanbul Rumlarını kovalama eylemi kaçışı daha da artırdı.[17]
‘RUMLARA ZARAR VERME KASTI'
6-7 Eylül'le ilgili resmî zevat ancak Yassıada'da yargılandı. 1950-1960 döneminde Meclis'in ve siyasi hayatın hâkim partisi DP icraatı, 1960 darbesi sonrasında dava konusuydu.
Yassıada Yargılaması, mahkemenin kurulması ve kararları hep tartışıldı. Hukuki açıdan savunulması mümkün olmayan Yassıada özel mahkemesinde DP'nin hükümet icrasıyla ilgili açılan 15 davadan biri de ‘6-7 Eylül Olayları Davası' idi (Esas No: 1960/3) ve 11 sanığı vardı. Mahkeme kararında bombanın patlatılmasının yok sayılması, yargılamanın yalın özetidir.
https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2022/09/11/ekran-goruntusu-2022-09-11-144922-neq2.jpg
28 Ekim 1960 tarihli Hayat Dergisi kapağı
Sanıklardan eski Başbakan Adnan Menderes ile eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun her birine 6 yıl hapis ve 375 lira ağır para cezası ve eski İzmir Valisi Kemal Hadımlı'ya da 4 ay 15 gün hapis ve 75 lira ağır para cezası verildi. Cezalandırmanın nedeni, gösteriyle "Anayasa'nın zemin olduğu mal ve mesken masumiyetini ihlâl" etmektir. Eski Devlet Bakanı Fuad Köprülü, eski Selanik Başkonsolosu Mehmet Ali Balin, eski Selanik Başkonsolosu Muavini Mehmet Ali Tekinalp, eski Selanik Konsolosu kavası Hasan Uçar ile o yıllarda Yunanistan vatandaşı öğrenci Oktay Engin'in beraatine ve sabık Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay ile eski İstanbul Emniyet Müdürü Alâettin Eriş'in de dosyada sanık olamayacağına karar verildi. 6-7 Eylül şahitlerinden olaya tertip diyen de oldu demeyen de. Kararda, "Rum vatandaşlara karşı müessir nümayişte ızrar [zarar] kasdının mevcudiyeti aşikârdır" denildi.[18]
6-7 Eylül'ün bilançosunda kasten en çok Rumlara zarar verildiği tespiti, Yassıada kararında da yer aldı ve Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Kemal Hadımlı cezalandırıldı. Kararda göstericilerin yağma fiili dikkate alınırken, göstericileri hareketlendiren Selanik'te patlayan bomba fiili yok sayıldı ve ismi geçenler de beraat ettirildi.
Oysa Yüksek Soruşturma Kurulu'nun 21.9.1960 tarihli kararına göre, bomba Türkiye'den Yunanistan'a götürülmüş ve 5-6 Eylül gecesi patlatılmıştı.[19] Kararında bunu dikkate almayan mahkeme, Menderes'in çelişkisi üzerinde de durmamıştı. Yassıada dava dosyasına[20] göre, bomba haberinin saat 13'te radyoda yayımlanması için özel izin veren Menderes, olayı valinin aramasıyla saat 16 civarında öğrendiğini söyleyerek neden doğru beyanda bulunmamıştı?
Mahkeme kararında yok sayılan bomba, diplomasinin de konusuydu. Amerikan İstanbul Konsolosluğunun raporunda[21] İstanbul'da göstericilerin saldırısıyla bomba arasında doğrudan ilişki kurulmuştu.
VE İSTANBUL DA YÜZDE 99 İSLAM
6-7 Eylül'le temellendirilen kontr-planın uygulanmasıyla İstanbul da Anadolu'dan ve Trakya'dan sonra yüzde 99 İslamlaştı. 1955'te İstanbul'un 1,5 milyonu aşan nüfusunun 179 bini yani yüzde 12'si Hıristiyan (142 bin) ve Musevi'ydi. Bu oran, 1960'ta yüzde 10'a ve 1965'te yüzde 7'ye geriledi.[22] 1964'te İstanbul Rumlarının kovalanması sonrasında Hıristiyan ve Musevi nüfus payı sürekli azaldı. 2022 itibariyle İstanbul'un 16 milyonluk nüfusunun tahminen 100 bini Hıristiyan ve Musevi. Oysa 1955'teki yüzde 12'lik nüfus payı korunmuş olsaydı, 2022'de 1,9 milyon Hıristiyan ve Musevi yaşıyor olacaktı. Demek ki, 67 yılda 1,8 milyon Hıristiyan ve Musevi terk-i İstanbul eylemişti. Can ve mal güvenliğinin imhasıyla binlerce yıllık emeği-kültürü berhava edilerek, Türk-İslam İstanbul var edildi!
https://i.gazeteduvar.com.tr/storage/files/images/2022/09/11/kilisefoto-6eE9.jpg
Göstericiler İstanbul'da kilise kapısında çok neşeli (Foto: BCA-F: 010.9/K: 112, D: 352, S: 1, s. 8)
Menderes ve hükümetinin 6-7 Eylül imhasına fail arayışında aklına ilk gelen komünistlerdi. Belki de sonrasında soruşturmanın nasıl yapılacağı düşünülmüş olmalı ki, hemen fişli komünistlerin tutuklanmasına hükmedildi. Aziz Nesin, Kemal Tahir, Hasan İzzettin Dinamo, Dr. Nihat Sargın, Asım Bezirci, Aslan Kaynardağ, Dr. M. Hulûsi Dosdoğru, Dr. Can Boratav ve İlhan Berktay dâhil 45 kişi, 6-7 Eylül imhasından sorumlu tutularak gözaltına alındı ve tutuklandı.[23] Bunlardan biri de Sabahattin Ali'nin katili Ali Ertekin'dir. Alay eder gibi! Kıbrıs Türktür Cemiyeti yöneticileri de hedeftedir. Gözaltına alınır ve tutuklanırlar. Sonunda komünistler de cemiyetten olanlar da beraat eder.
Yunanistanlı komünistler de unutulmadı. Selanik'te bombayı atan kimdi sorusuna Menderes'in cevabı, komünistlerdi. Menderes bununla kalmadı, "Yunanistan'ın yüzde 30-35'i komünist mevcuttur" tespitinde bile bulundu.[24]
DP iktidarında Başbakan Menderes'in yanında 1910'ların İttihatçısı Celâl Bayar vardı. Cumhurbaşkanı Bayar, hayli deneyimliydi; 40 yıl öncesi 1913-1914'te ‘Gavur İzmir'in Türkleştirilmesi harekâtını sahada planlayıp Rumları kovalayan İttihatçıdır[25] ve 17 yıl önce de 1938'de Dersim kırımında CHP'li Başbakandır.
Londra'da Kıbrıs görüşmelerinin tıkandığı anda bombanın patlatılması ve haberleştirilmesi, organize edilen binlerce insanın sokağa dökülmesi, tespit edilen yerlerin yağmalanması, resmî temasla kurdurulan Kıbrıs Türktür Cemiyeti'ni ve başkanı Hikmet Bil'i Başbakan Menderes'in fiilen görevlendirmesi ve 5000 lira vermesi, Fuad Köprülü'nün ‘tertip' ve Sabri Yirmibeşoğlu'nun kontrgerilla itirafı, Atatürk Evi'ne bomba haberini yüz binlerce insana okutan İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat Perin'in MİT'çi kimliği, Menderes hükümetinin (ve devletin) parmak iziydi! Bir diğer parmak izi de mağdurlara, "oldu bir kere, uzatmayalım" tavrında devede kulak ödenen tazminattı.
Yassıada yargılamasında fail veya failler belirlenmiş değildir. 6-7 Eylül pogromunun bilinen failleri ‘meçhul' kaldı! Böylece 6-7 Eylül de meçhuller listesine eklendi.
NOTLAR
[1] BCA-F: 010.9/K: 108, D: 337, S: 1, s. 2-4
[2] BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 3, s. 109.
[3] Fatih Güllapoğlu, Tanksız Topsuz Harekat, Tekin Yayınevi, İstanbul-1991, s. 102-105.
[4] Fatih Güllapoğlu ile 6 Aralık 2005'te Dünya gazetesinde görüştüm. N.O.
[5] Mehmet Arif Demirer, Yassıada 6/7 Eylül Davası, Bağlam Yayınları, İstanbul-1995, s. 377.
[6] Sabri Yirmibeşoğlu, Askeri ve Siyasi Anılarım, cilt: 1, Kastaş Yayınevi, İstanbul-1999, s. 153-154.
[7] Niyazi Kızılyürek, Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs, İletişim Yayınları, İstanbul-2002, s. 251, 271.
[8] İsmail Tansu (Emekli Albay), ‘Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu', Minpa Matbaacılık, Ankara, s. 61-70, 80, 103-111.
[9] Ecevit Kılıç, Özel Harp Dairesi, 2. Baskı, Güncel Yayıncılık, İstanbul-2007, s. 85.
[10] Hikmet Bil, Kıbrıs Olayı ve İçyüzü, Belde Yayınları, İstanbul-1976.
[11] Mehmet Arif Demirer, age, 377.
[12] BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 3, s. 51.
[13] TBMM ZC, devre: X, cilt: 7, s. 668-693.
[14] Yeni Sabah, 5.6.1960, aktaran Mehmet Arif Demirer, age, s. 97-100.
[15] BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s. 48.
[16] TBMM ZC, devre: X, cilt: 9, s. 64-87.
[17] Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-2005, s. 34-37, 39-40, 44; 6-7 Eylül Olayları, Fahri Çoker Arşivi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-2005, s. 260; Yüksek Adalet Divanı Kararları-Yassıada, 1960-1961, II Bölüm'de 6-7 Eylül Olayları Davası, s. 9.
[18] Yüksek Adalet Divanı Kararları-Yassıada, 1960-1961, I. Bölüm (s. 163) ve II Bölüm, (Esas No: 960/3 dosya, Sonuç ve Uygulama'da s. 1-3, 47, 53).
[19] BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 1, s. 31, 42.
[20] BCA-F: 010.9/K: 107, D: 332, S: 3, s. 59-62; BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s. 24, 26.
[21] Dilek Güven, age, s. 71
[22] DİE, Gene Nüfus Sayımı 1955, Yayın No: 399, s. 108, 117, 119; DİE, Genel Nüfus Sayımı, 1960, Yayın No: 452, s. 171; DİE, Genel Nüfus Sayımı, 1965, Yayın No: 568, s. 230.
[23] M. Hulûsi Dosdoğru, 6/7 Eylül Olayları, Bağlam Yayınları, İstanbul-1993, s. 35-37.
[24] BCA-F: 010.9/K: 110, D: 345, S: 1, s. 49.
[25] Celâl Bayar, Ben De Yazdım, Millî Mücadeleye Gidiş, Sabah Gazetesi Kitapları, İstanbul-1997, cilt: 5.
Şüpheci Dinsiz
06-09-2023, 07:39
https://twitter.com/AlinOzinian/status/1699279260655956146
Şüpheci Dinsiz
07-09-2023, 08:40
https://twitter.com/artigercek/status/1699654981111160841
Şüpheci Dinsiz
06-09-2026, 22:34
6-7 Eylül'ün Son Tanıkları Anlatıyor: İstanbul'da O Gece Ne Oldu?
VT9Q9Ze_O1k
https://x.com/espresmi/status/2096585527302509008
Şüpheci Dinsiz
07-09-2026, 09:29
https://x.com/onurdalar10/status/2096636856171397506