PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Sıradışı ATEİSTLER;


bayraktaro1
03-09-2009, 13:45
Ali Mehmet Celal ŞENGÖR

Ali Mehmet Celal Şengör, 24 Mart 1955'te İstanbul'da doğdu. 1973 yılında Robert Academy'i bitirdi. 1978'de State University of New York' tan jeolog olarak mezun oldu. 1979'da aynı üniversiteden master, 1982'de doktora aldı. 1981'de İTÜ Maden Fakültesi, Genel Jeoloji kürsüsünde asistan oldu. 1992'de İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim dalında profesörlüğe yükseldi. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi kurucu üyesi oldu. 2000 yılının Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yabancı üyeliğine seçilen ilk Türk oldu. 2004 yilinda Amerikan Felsefe Cemiyeti'ne (American Philosophical Society) yabancı üye olarak seçilmiştir. Bu prestijli kuruma seçilen ilk ve tek Türk akademisyendir.1986'da Oya Maltepe ile evlenmiştir ve 1989'da doğan 1 çocuğu vardır.

Prof. Dr. Celal Şengör yapısal jeoloji ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile dünya çapında ün yapmıştır. Alanında 6 kitap ve 175 bilimsel makalesi bulunmaktadır. Tarih ve Felsefe ile ilgili iki kitap ve 300 kadar deneme yazısı yayınlanmıştır.

Çalıştığı Üniversiteler [değiştir]State University of New York At Albany, A.B.D - Yüksek Lisans, Doktora
Collège de France, Fransa - Misafir Profesör
Oxford University, İngiltere - Misafir Profesör
California Institute Of Technology, A.B.D - Misafir Profesör
Salzburg Lodron-Paris, Avusturya - Misafir Profesör
İstanbul Teknik Üniversitesi - Öğretim Üyesi (halen)

Kitapları [değiştir]Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması, TÜBİTAK Yayınları, 2001
Yaşamın Evrimi, İstanbul Teknik Üniversitesi Yayınları, 2004
99 Sayfada İstanbul Depremi, İş Bankası Kültür Yayınları, 2006
Deprem Kuşağı Deprem Nedir? Ne Değildir Çeviri: Celal Şengör, Doğan Kitapçılık, 2000
Zümrüt Ayna: Bilimsel Düşünce Üzerine Denemeler, Yapı Kredi Yayınları
Zümrütname, Yapı Kredi Yayınları

bayraktaro1
03-09-2009, 13:48
Richard DAWKİNS

Clinton Richard Dawkins (d. 26 Mart 1941), İngiliz uyruklu etolog, yazar, evrim kuramcısı. Oxford Üniversitesi'nde zooloji profesörüdür. Bilimin halkça anlaşılması için 1995 yılında oluşturulmuş Oxford Üniversitesi Charles Simonyi Kürsüsü'nün 2008 yılında emekli oluncaya kadarki sahibi ve aynı zamanda New College bilim kurulunun bir üyesidir.

1976'da yayımlanan The Selfish Gene (Gen Bencildir) adlı kitabında doğal seçilim'in bireyler ya da türler seviyesinde değil, genler seviyesinde incelenmesi gerektiğini savundu. Aynı kitapta, mem kavramını ortaya atarak bugün memetik diye bilinen bilim dalının kurucusu oldu.

1982'de yayımladığı The Extended Phenotype (Genişletilmiş Fenotip) adlı kitabında, fenotipi vücutla eş anlamlı gören geleneksel görüşe karşı çıktı, bir organizmanın kendi vücudu dışında oluşturduğu yapıların da (kuş ve termit yuvaları gibi) o organizmanın genleri tarafından inşa edildiğini, dolayısıyla organizmanın fenotipine dahil edilmesi gerektiğini savundu.

Evrim, yaradılışçılık ve din konularındaki fikirlerini açıklamak için pek çok popüler bilim kitabı yazmış ve pek çok televizyon programına katılmış olan Dawkins, tutkulu bir ateizm savunucusu olarak da ünlenmiştir. 2006'da yayımladığı The God Delusion (Tanrı Yanılgısı) adlı kitabında tanrının varlığı ve dinlerin gerekliliği için öne sürülen geleneksel savlara karşı çıkmış ve ateist bir dünya görüşünü savunmuştur.

Profesörün www.richarddawkins.net adresindeki internet sitesine 10 Eylül 2008 tarihinde Türkiye çıkışlı sunucularda yasak konulmuştur. Siteye Türkiye'den girildiğinde yalnızca “Mahkeme kararıyla erişim engellenmiştir” ifadesi görünmektedir. Ancak hangi mahkemenin hangi tarih ve sayılı kararı ile engellendiği belirtilmemektedir. Yasaklama üzerine, siteden yapılan açıklamaya göre Türkiye'den mahkeme başvurusu yapan kişinin Adnan Hoca olarak da bilinen, Harun Yahya mahlâsını kullanan Adnan Oktar olduğu belirtilmiştir.

Richard Dawkins, yazdığı kitap nedeniyle de Türkiye'de dava konusu olmuştu. Dawkins'in "Tanrı Yanılgısı" adlı kitabını Türkiye'de yayımlayan Kuzey Yayıncılık'ın sahibi Erol Karaaslan, geçtiğimiz Mart ayında, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" iddiasıyla dava edilmiş, ancak mahkeme, "kitap yasaklamanın düşünce özgürlüğünü özünden sınırlayacağını" belirterek Karaaslan'ın beraatine karar vermişti.[1]

Kitapları

The Selfish Gene - 1976 (Gen Bencildir, Tübitak Yayınevi)
The Extended Phenotype - 1982
The Blind Watchmaker - 1986 (Kör Saatçi, Tübitak Yayınevi)
River Out of Eden - 1995 (Cennetten Akan Irmak, Varlık Yayınları)
Climbing Mount Improbable - 1996 (Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak, Kuzey Yayınları) Türkçe baskı hazırlanıyor
Unweaving the Rainbow - 1998
A Devil's Chaplain - 2003 (Bir Şeytan'ın Papazı, Kuzey Yayınları) Türkçe baskı 2008
The Ancestor's Tale : A Pilgrimage to the Dawn of Life 2005 (Ataların Hikayesi) Türkçe baskı 2008
The God Delusion - 2006 (Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları)

bayraktaro1
03-09-2009, 13:51
Charles DARWİN

Charles Robert Darwin (12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882), İngiliz doğa tarihçisi.[I] İnsan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur.[1] Darwin'in fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir. Evrimin gerçekleştiği gerçeği yaşadığı dönemde, doğal seçilim teorisinin evrimin ana açıklaması olduğu ise 1930'lu yıllarda bilim dünyası tarafından kabul görmüştür.[1] Darwin'in orijinal teorileri modern evrimsel biyolojinin temelini oluşturmakta, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklama sunmaktadır.[2]

Darwin'in doğa tarihine duyduğu ilgi, önce Edinburgh Üniversitesi'nde tıp, sonra Cambridge Üniversitesi'nde teoloji okurken gelişti.[3][4] Beagle gemisinde yaptığı beş senelik yolculuk sırasında, zamanın meşhur jeoloğu Charles Lyell'ın ortaya attığı, geçmişteki jeolojik süreçlerin bugünkülerle aynı olduğunu savunan teoriyi destekleyecek pek çok gözlem yaptı ve iyi bir jeolog olarak ünlendi.[kaynak belirtilmeli] Aynı yolculukta, canlıların coğrafi dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilenmeye başladı ve 1838'de doğal seçilim fikrini geliştirdi.[5] Daha önce benzer fikirlerin "sapkınlık" olarak nitelendirildiğini ve bastırıldığını görmüş olduğundan, uzun süre fikirlerini en yakın arkadaşları dışında kimseye açmadı.[6] Olası itirazlara en iyi şekilde cevap verebilmek için araştırma yapmaya ve kanıt toplamaya başladı.[7] 1858'de Alfred Russell Wallace'dan aldığı bir mektubu okuyunca, Wallace'ın da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini anladı, ve nihayet teorisini yayımlamaya karar verdi.[6]

1859'da yayımladığı On the Origin of Species (Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı, canlıların ortak atalardan evrilerek çeşitlendiği fikrinin geniş kabul görmesini sağladı. Daha sonra yayımladığı The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi, ve Cinsiyete Mahsus Seçilim) kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi. The Expression of the Emotions in Man and Animals (İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi) adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.

Darwin bugün, John Herschel ve Isaac Newton gibi isimlerle beraber Westminster Abbey'de gömülüdür.

bayraktaro1
03-09-2009, 13:54
Sigmund FREUD

Sigmund Freud (okunuşu: zigmund froyd, nüfus kaydında Sigismund Scholomo Freud) (d. 6 Mayıs 1856, Příbor, Moravya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (bugün Çek Cumhuriyeti) - ö. 23 Eylül 1939, Londra, Birleşik Krallık), psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Yahudi kökenli Avusturyalı nörolog.

Hayatı [değiştir]Orta seviye bir Yahudi yün tüccarının, kırk yaşındayken, kendisinden yirmi yaş küçük bir kadınla yaptığı ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Ekonomik bunalımdan dolayı ailesi Viyana'ya yerleşmek zorunda kaldıklarında, Freud henüz 4 yaşındaydı. 1938 yılına kadar burada yaşadı.

Lisede Latince, Fransızca ve İngilizce öğrenirken kendi çabalarıyla da İbranice, İspanyolca ve İtalyanca öğrendi. Başarılı bir öğrenciydi. Başlangıçta istemediği halde Goethe'nın yapıtlarından etkilenerek tıp okumaya karar verdi.

Üniversite yıllarında Yahudi düşmanlığıyla karşılaştı, okuldaki arkadaş çevresinden dışlandı. 1876 yılında fizyolojist Brücke'nin laboratuvarına girdi, burada anatomopatoloji ve insan sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı. 1881'de tıp öğrenimini bitirdi. 1883'te dönemin ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Dr. Theodor Meynert'in yönetiminde psikaytri kliniğinde asistan olarak çalışmaya başladı. 1884'de kokain üzerine bir inceleme yapmakla görevlendirildi. 1884'te kokainin analjezik özelliklerini keşfetti, anestezik niteliklerini ise sezinledi. (Yaşamım ve Psikanalız adlı yapıtında kokainin anestezik niteliklerini aslında bildiğini, yalnız tıp çalışmalarını bıraktığından dolayı bunların başkaları tarafından ortaya çıkarıldığını ileri sürer.)

Aldığı bir bursla 1885'te Paris'e gitti, Salpêtriê Hastanesi'nde, Jean Martin Charcot'nun yanında staja başladı. Burada histerinin belirtilerini, hipnotizma ve telkinin etkilerini gözlemledi. Chatcot'dan çok etkilendi. (Yaşamım ve Psikanaliz 'de Charcot'ya ne kadar düşkün olduğu görülür) Charcot'nun konferanslarını Almancaya çevirdi ve 1886'da yayımladı.

1886'da Paris'ten ayrılarak Berlin'e gitti. Burada çocuk nöropatolojisiyle ilgilendi. Viyana'ya dönerek özel hekimliğe başladı. 1886 ekim ayında 4 yıldır nişanlı olduğu Martha Bernays ile evlendi. Sinir hastalıkları ve histeri şikayetiyle kendisine başvuranlar üzerinde dönemin ünlü tedavi yöntemlerini, elektroterapi ve hipnotizmayı uyguladı. 1887'de Dr. Bernheim'in Telkin ve Telkinin Tedavideki Uygulamarı Üstüne adlı kitabını çevirdi.

Elizabet von R. adındaki bir kadın hasta kendisini serbest çağrışım yöntemine zorlayınca hipnozdan vazgeçti. 1892 - 1895 yılları arasında Charcot'nun Salı Günü Dersleri adlı kitabının çevirisini, savunma psikonevrozları üzerine bir makaleyi ve saplantılar ve fobiler üzerine başka bir makaleyi Breuer ile ortaklaşa hazırladı. Ancak tıp çevrelerince Histeri Üzerine İncelemeler hoş karşılanmadı. Bu yapıtta psikanalizin temel ilkelerine rastlanır.

1896 yılında babasının ölümü üzerine derin bir bunalıma girdi ve sistematik olarak kendini çözümlemeye başladı. Yine aynı yıl Breuer'le nevrozların cinsel açıdan açıklanması konusunda ters düşerek yollarını ayırdı. Histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açtı. Bu dönemde W. Fliess'le yazışmaları, özçözümleme süreci, hayatı üzerinde önemli etkiler yarattı. (Bu yazışmaları Freud'un ölümünden sonra eşi ve kızı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Freud psikanalize özel hayatını karıştırmak istemediğinden, kişisel kayıtlar bırakmamış, birçok yazışma ve mektubunu ölümünden önce yakmıştır.) Hayatının 10 yıl süren bu döneminde, Freud hem yandaş, hem öğrenci bakımından yalnız kaldı. Kendini hastaların tedavisine ve psikanalizin yaratılmasına yoğunlaştırdı. Bu sürecin sonucu olarak 1897'de Oedipus Kompleksi, 1900'de Düş Yorumu (iki cilt) adlı eserler ortaya çıktı.

1908'te Viyana Psikanaliz Derneği kuruldu. Bu olay, Freud için bir dönüm noktasıydı, Yaşamım ve Psikanaliz kitabında buna büyük yer verdi. Ancak bu tarihten önce bile Freud'un çevresinde çözümlemenin giderek kurumlaştığı görülür. 1902'den sonra "Çarşamba Günleri Psikoloji Derneği", adı altında başta P. Federn, O. Rank, W. Stekel ve Alfred Adler olmak üzere, Freud'un ilk yandaşları bir araya toplandılar. 1904'de E. Bleuer'le yazışmaya başladı. 1907'de Bleuer'in asistanı Carl Gustav Jung tarafından ziyaret edilir. Jung aynı yıl Zürih'te Freud Derneği'ni kurdu. Bu Freud için büyük bir başarıydı, zira psikanaliz artık ülke sınırlarının dışına çıkmıştı. Takip eden yıllarda Jung, 1. Psikanaliz Kongresi'ne katıldı ve psikanaliz üzerine konferanslar vermek üzere Freud ile birlikte ABD'ye yolculuk etti. Freud, 1910 - 1920 yıllarında Psikanaliz Üzerine, Bir Paranoya Vakası Özyaşam Öyküsü Üzerine Psikoanalitik Gözlemler: Başkan Screber, Totem ve Tabu, Narsizmin İncelenmesine Giriş, Yas ve Melankoli adlı eserleri yayımladı.

1923'de kendisine üstçene ve damak kanseri tanısı kondu. İzleyen yıllarda 33 kez ameliyat oldu. Sürekli protez takması gerektiğinden dolayı uzun yıllar konuşma ve yemek yeme sıkıntısı çekti. 1938'de Naziler'in Viyana'ya girmesiyle birlikte en küçük çocuğu Anna ile birlikte Avusturya'yı terk etmek zorunda kalarak Londra'ya yerleşti. Ölümüne dek tedavi ve çalışmalarına burada devam etti.

Freud, prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmamış, hepsini yakmıştır. Bu nedenle, Freud'a dair ilk ve en kapsamlı bilgiler ilk olarak yakın dostu İngiliz psikaytr Ernest Jones'un 1953'te yayımlana üç ciltlik Sigmund Freud'un Yaşamı ve Yapıtları adlı kitabıyla ortaya çıkarıldı.


Eserleri

Zur Psychopat*hologie des Alltagslebens (Günlük Yaşa*mın Psikopatolojisi)
Die Traumdeutung (Düşlerin Yorumu)
Über Psychoanaly*se (Psikanaliz Üzerine Beş Ders)
Totem und Tabu (Totem ve Tabu)
Zur Einführung des Narzissmus (Narsisizmin İncelenmesine Giriş)
Unbehagen in der Kultur (Uygarlı*ğın Huzursuzluğu)
Jenseits des Lustprinzips Das Ich und das Es (Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd)
Der Mann Moses und die monotheistische Religion (Musa ve Tektanrıcılık)
Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, 1905
Der Witz und seine Beziehung zum Unbewussten, Nükte ve Bilinçdışı'yla İlişkisi, 1905
Psikanalizin Tarihçesi, 1914
Psikanalize Giriş Dersleri, 1917
Yaşamım ve Psikanaliz, 1925
Tutukluk, Semtom ve Korku, 1926
Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927
Kültür İçindeki Huzursuzluk, 1930
Psikanaliz ve Uygulama,
Psikanaliz Üzerine,
Olgu öyküleri

bayraktaro1
03-09-2009, 13:56
Bruce LEE

Bruce Jun Fan Lee, (d. 27 Kasım 1940, San Francisco – ö. 20 Temmuz 1973, Hong Kong). Çin kökenli aktör ve Jeet Kune Do savunma sanatı ustası. Lee Jun Fan Kantonca adı.

Bruce Lee, Amerika doğumlu Çin kökenlidir. San Francisco'daki Chinese Hospital hastanesinde dünyaya gelmiştir. Babası Lee Hoi-Chuen (李海泉) Çinli, annesi Grace Lee (何金棠) yarı Alman yarı Çinlidir. Bruce Lee Jeet Kune Do (Türkçe durduran yumruk yolu) adını verdiği bir savunma sanatı sistemi geliştirdi.Lee'nin bu sitemi gelişltirmeden önce eğitimini aldığı savaş sanatları; Kung Fu, (Wing Chun) Karate, Boks, Tayland boksu, Jujutsu, Kick Boks, Aikido, Judo, Eskrim, Güreş, ve Tekvando'dur.


Hayatı [değiştir]San Francisco'da doğan Lee'nin asıl adı Lee Jun-Fan. İsmini doğumunda hazır bulunan doktor verdi. Babası ve annesi, Çin operasında oyuncuydu. Lee doğduğunda, bir turne için Birleşik Devletlerde bulunuyorlardı. Ailesi, Kung Fu öğrenmesini istedi. 6 yaşındayken bile ilerideki hırçın, sert karakterini belli ediyordu. Lee Kung Fu tekniklerini bilinçsiz bir şekilde öğrenmeye başladıktan sonra, 1954'de ünlü Kung Fu Ustası Sifu Yip Man’ının öğrencisi olarak Wing Chun sistemini çalışmaya karar verdi. İlerleyen zamanlarda da Wing Chun sistemine boks çalışmalarını da eklemeye başladı.

Sık sık karıştığı sokak kavgalarından dolayı kötü şöhret edinince doğduğu Amerika Birleşik Devletleri'ne gider. Washington Üniversitesi'nin Felsefe Bölümüne yazılır. Bir yandan okula devam ederken, bir yandan da Amerikalılara Çin Kültürü'nün zenginliğini anlatmak için o güne kadar Çinlilerden başkasına öğretilmesi yasak olan olan Kung Fu dersleri vermeye başlar. Bu amaçla kendi adını taşıyan JUN FAN KUNG FU adında bir okul açar. Bu spor okulu 1963 yılına kadar açık kaldı. Yine aynı yıl Amerikalı Linda Emery ile evlendi. Lee daha sonra Oakland’da ikinci okulunu açtı. Burada geniş bir kitleye, Amerikalılara yabancı olan bu sanatın ne kadar geniş içerikli ve derin felsefeye sahip olduğunu ispatladı.

İlk uzun metrajlı filmi; Çinli prodüktör Raymond Chow’un yeni kurduğu film şirketi Golden Harvestla çekilen için Big Boss(Büyük Patron)dur. Film Hong Kong ve güneydoğu Asya bölgesinde şimdiye kadar kırılmış tüm gişe rekorlarını alt üst ederek büyük bir patlama yaptı. Bunun üzerine Asya milliyetçiliğinin işlendiği Fist of Fury(Öfkenin Yumruğu) filminde oynadı. Lee'nin bu filmlerinde kendisine özgün stilini de görmek mümkündür. Hong Kong film sanayinde avantür filmlerin hareketli sahnelerine Bruce Lee'nin Hollywood tecrübesi ile olağanüstü koreografileri yeni bir boyut kazandırmıştır. Dönemin süper starı Wang Yu bile onun altında bir role razı hale gelmişti. Büyük Usta çekilen filmin güzel olması için dövüş sahnelerinin koreografisini düzenlerken gece gündüz demeden çalışıyordu. Hareketli sahneler için uzun plan çekimler yapar, yüksek tekmeler kullanır, Escriama’nın (silahlı dövüş sanatı) Nunchaku, Bo, Kali, bıçaklar ve küçük Çin okları gibi tüm silahlarını kullanarak dövüş sahnesini olağanüstü artistlik figürlerle süslerdi.

Bruce Lee kalitesi ile Kung Fu sineması sektörüne yeni bir boyut kazandırdı. Escrima ustası Dan Inosanto, Lee'nin özgün stili Jeet Kune Do’nun kesinlikle gösteriyeolmadığını, aksine çok gerçekçi, fantezisi olmayan, vücut hareketlerinin işlevine uygun bir spor olduğunu söyler. Lee'nin komple bir sporcu olduğunu, Jeet Kune Do’nun da gerçek bir dövüşte çok etkili bir sistem olduğunu hararetle savunur. Bunun yanında Bruce Lee’nin de çok iyi bir aktör olduğundan, dövüş sanatını beyaz perdede fantastik bir şov olarak seyirciye sergilemeyi becerebildiğini söyler. İşte bu yüzdendir ki; filmleri dünya sinema klasikleri arasına girmiştir.

Bruce Lee’nin üçüncü filmi Way of The Dragon(Ejderin Yolu) oldu. Bu filmde Lee'nin yanında yardımcı oyuncu olarak, Amerikada yedi defa karate şampiyonu olmuş Chuck Norris’i görüyoruz. Filmin final mücadelesinde ise adeta Karate ve Kung Fu'nun üstünlük mücadelesi sergileniyor. Bruce Lee'nin her filminde bir diğerine nazaran yenilikler göze çarpmaktadır. Bruce Lee’yi zirveye taşıyan film ise, Dan İnosantio ve Kerim Abdül Cabbar ile Game of Death(Ölüm Oyunu)dur. Amerikan filmlerinde başrol oynamayı çok isteyen ancak bunu başaramayan Lee, dördüncü filmini çekerken Amerikalı yapımcılardan başrol oynayacağı bir film teklifi geldi. Bunun üzerine sanatçı Ölüm Oyunu filmini yarıda bırakarak, Çin-Amerikan ortak yapımı olan Enter The Dragon(Ejder'e Giriş) filmini çekti. Amerikan Sinemasında ve Uzakdoğu film sanayinde süper starlığa yükselen Lee Ölüm Oyunu adlı filmini tamamlayamadan öldü.

bayraktaro1
03-09-2009, 13:58
John LENNON

John Winston Ono Lennon (d. 9 Ekim 1940 - ö. 8 Aralık 1980), İngiliz şarkıcı, efsanevi The Beatles isimli müzik grubunun üyelerinden biridir.

Hayatı

John Lennon, 9 Ekim 1940'da İngiltere'nin Liverpool kentinde dünyaya geldi. Birer işçi olan anne ve babası Lennon iki yaşındayken boşandılar.Babasını 20 yıl boyunca yalnızca iki kez görebildi.

1956'da lisedeyken,(15 yaşındayken) annesi ona ilk gitarını hediye etti. bu sırada Paul McCartney'le tanıştı. Şubat 1958'de Paul McCartney, George Harrison'ı Lennon'a tanıttı. Daha sonra Stu Sutcliffe basçı olarak gruba katıldı ve grubun adının 'The Silver Beatles' olmasını önerdi.

17 yaşındayken, annesi bir caddede karşıdan karşıya geçerken, bir polis otomobili tarafından ezildi ve John bu kazanın ardından teyzesiyle yaşamaya başladı.

Temmuz 1960'da grubun 'The Silver Beatles' olan adı 'The Beatles' adına çevrildi. Bir yıl sonra da Ringo Starr gruba katıldı. Grubun ilk 45'liği olan 'Love Me Do' Ekim 1962'de piyasaya çıktı.


Lennon ve Yoko OnoThe Beatles ile dünya çapında başarı kazandılar, bazı eleştirmenler tarafından dünyanın gelmiş geçmiş en iyi grubu olarak nitelendirildiler. Kazandıkları ödülleri kendileri bile sayamıyordu.

Hem bu kadar ünlü olmak,hem de ayrıksı tavır takınmak elbette birtakım problemlee de yol açacaktı... 1966'da Filipinler'e gittikleri bir sırada devlet başkanının grubu davet etmesinin ve Beatles'ın da resmi davetleri kabul etmediğini açıklamasının ardından ülkeden ayrılırken yanlarına koruma verilmedi ve havaalanında saldırıya uğradılar.

Daha sonra Amerika'daki bir röpörtajında John Lenon o olay yaratacak sözü söyledi:Beatles şu anda İsa'dan daha popüler. Her ne kadar espri olsun diye söylemişse de bu söz elbette dokunduğu konu dolayısıyla toplumun büyük bir kesiminin tepkisiyle karşılaştı. Amerika'da büyük sorun yaratan bu açıklama sonrasında Beatles plakları yakılmaya başlandı. Daha sonra Ameikan basınına yaptığı açıklamada:Eğer televizyonda İsa'dan daha popüler deseydim muhtemelen yakamı kurtaracaktım. Ben İsa'dan daha iyiyiz, mükemmeliz demiyorum veya karşılaştırmıyorum. Sadece söylediğim şekilde söyledim; ama yanlış bir ifadeydi ya da yanlış algılandı. hepsi bu. bunun için üzgünüm din karşıtı bir söylem değildi. Hala bu kadar yanlış ne yapmış olduğumu tam olarak anlamıyorum. Size ne demek istediğimi anlatmaya çalıştım ama benden mutlaka bir özür bekliyorsanız ve bu sizi mutlu edecekse özür dilerim. şeklinde konuşmuş ve zekasını bir kere daha oraya koymuştu.

1969'da Yoko Ono ile evlenen John Lennon, yine ayni yıl The Beatles'dan ayrıldı.


Bu dönemden sonra Lennon'ın hayatında birçok iniş ve çıkış oldu. Beş yıl aradan sonra müziğe dönme hazırlıkları yaptığı dönemde, akli dengesi yerinde olmayan Mark David Chapman tarafından 1980 yılında New York'taki dairesinin önünde öldürüldü.

Ölümünden bir ay önce son albümü olan 'Double Fantasy' yayınlanmış ve Lennon, eski politik çizgisinden uzaklaşmış hayatı ve yaşamayı kucaklayan bir çalışma hazırlamıştı.


Ölümü

Tam kariyerinde yeniden yükselmeye başladığı bir dönemde, akli dengesi yerinde olmayan Mark David Chapman adında bir Beatles hayranı tarafından 8 aralık 1980'de New York taki dairesinin önünde öldürüldü. Lennon vurulduğu anda yanına yaklaşan polis memuru aldığı yaranın bilincini etkileyip etkilemediğini kontrol etmek için adını sorduğunda ben John Lennon, "Beatles'in John Lennon'u" yanıtını verdi.

Bir İngiliz olmasına rağmen New York aşığı olan ve orada hayatını sürdüren Lennon, Nixon yönetimi sırasında ulusal tehlike olarak hedef gösterilmiş ve sınırdışı edilmek istenmişti. Çünkü Lennon insanları yazdığı ve bestelediği parçalarıyla, katıldığı televizyon programlarında cesur, özgür açıklamalarıyla, peşinde dolanan kameralara verdiği zekice cevaplarıyla ve yaratıcı eylemleriyle her daim barışa çağırıyor, Vietnam Savaşı'nı sorgulatıyor ve bunu o kadar başarılı yapıyordu ki kitleleri mıknatıs gibi peşinde sürüklüyordu.


Albümleri

1968 - Unfinished Music no. 1: Two Virgins

1969 - Unfinished Music no. 2: Life with the Lions

1969 - Wedding Album

1969 - Live Peace in Toronto

1970 - John lennon / Plastic Ono Band

1971 - Imagine

1972 - Sometimes in New York City

1973 - Mind Games

1974 - Walls and Bridges

1975 - Rock 'n' roll

1980 - Double Fantasy

bayraktaro1
03-09-2009, 14:05
Woody ALLEN

Woody Allen, 1 Aralık 1935, New York doğumlu ABD'li film yönetmeni, senaryo yazarı, aktör, stand-up'çı, oyun yazarı, öykücü ve müzisyendir. Genellikle kendi yazdığı, yönettiği ve oynadığı film projelerinde yer alır. New York'da doğmuştur ve hala orada yaşamaktadır. Eserlerinde sık sık New York'u konu edinmiştir.

Hayatı

Gerçek adı Allen Stewart Konigsberg olan Woody Allen, 1935 yılında Brooklyn'in düşük - orta sınıflı bir bölgesinde, Ortodoks Yahudi bir ailede dünyaya geldi. Sürekli iş değiştiren bir babası, çiçekçi dükkânındaki kitaplardan sorumlu bir annesi ve bir kız kardeşi vardı.

İlk kez yedi - sekiz yaşlarındayken film çekmeye merak saldı. Okumayı sökmediği yıllarda filmler için hikâyeler yaratıyordu. Brooklyn'deki Midwood Lisesi'ni bitirdi, üniversite eğitimini ise tamamlamadı.

15 yaşında bir karar aldı ve adını Woody Allen olarak değiştirdi. 16 yaşında radyo ve televizyon programlarına espriler yazmaya başladı.

1961 - 1964 arasında stand-up komedi yaptı. Bu dönemdeki şovları bir yapımcının dikkatini çekti. Böylece bir sinema filmi için senaryo yazma teklifi aldı.

1965'te ilk sinema filmi senaryosunu yazdı ve What's New Pussycat? adlı bu filmde oynadı. Senaryonun yapımcıların elinde değişime uğramasından hoşnut kalmayınca, kendi yönetmeyecekse filmlere senaryo yazmama kararı aldı.

Daha sonra - sadece oyuncu olarak - Casino Royale adlı bir filmde yer aldı. Bunu ilk filmi olan What's Up, Tiger Lily izledi. Kendisi filmi beğenmemişti, ancak çok olumlu eleştiriler aldı.

Bir sonraki filmi Take the Money and Run da ilk kez yönetmen koltuğuna oturdu. Bu film kariyerinde bir dönüm noktası oldu. United Artists firması 'her ne istiyorsa yazması ve her ne istiyorsa yapması' teklifiyle onunla anlaşma imzaladı.

İkinci filmi Bananas 'ın (1971) ardından filmlerinde hem senarist, hem yönetmen, hem aktör hem de casting yönetmeni olarak görev aldı.

Play It Again, Sam adlı oyunu yazıp oynadı. Ardından Everything You Always Wanted to Know About Sex 'in senaryosunu yazdı.

1973'te Sleeper 'ı, 1977'de kariyerinin en önemli filmi olarak anılacak olan Annie Hall 'u çekti.

1986'da 'Allen', Annie Hall ve Manhattan filmlerinden sonra Hannah and Her Sisters 'ı yazıp yönetti. Bu filmde çalıştığı görüntü yönetmeni Carlo Di Palma ile daha sonra da pek çok filmde birlikte çalıştı.

Son 10 yılda Crimes and Misdemeanors, Bullets Over Broadway ve Deconstructing Harry gibi filmleri çekti

unbe
03-09-2009, 14:12
bruce leenin ateist olduğunu bilmiyordum.
emeğinize sağlık bayraktaro.

bayraktaro1
03-09-2009, 14:19
Salman Rüşdi

Salman Rushdie, 19 Haziran 1947, Bombay, Hindistan) Hint asıllı Britanyalı yazar ve romancıdır.

Romanlarının çoğu Hindistan'ı konu alır. Anlatımı, mit ve fantaziyi gerçeklik ile iç içe geçiren bir tarzdır. Bunun yanında Günter Grass, Mikhail Bulgakov gibi isimlerden de etkilenmiştir. Booker ödülü yanında birçok ödül sahibidir.

Salman Rushdie, Urduca ve İngilizce konuşan Müslüman bir ailenin oğlu olarak 1947'de (bağımsızlıktan iki ay önce) Bombay'da doğdu. 1961'de lise eğitimi için İngiltere'ye gönderilen Rüşdi'nin ailesi, 1964'te diğer müslümanlarla birlikte zorunlu olarak Pakistan'a göç etti ve Karaçi'ye yerleşti.

Cambridge'de tarih eğitimi gören Rüşdi, fantastik bir bilimkurgu denemesi olan ilk romanı Grimus (1975) ile eleştirmenlerin dikkatini çektikten sonra, Geceyarısı Çocukları (Metis, 2000) romanıyla (1981 Booker, 1982 James Tait Black, 1993 Booker of Bookers ödülleri) dünya çapında ün kazandı. Hindistan tarihi ve politikasına eleştirel yaklaşımı nedeniyle Hindistan'da yasaklanan bu romanı, bu kez Pakistan'da aynı akıbete uğrayan Utanç (Metis, 2005) izledi. Nikaragua anılarını aktardığı The Jaguar Smile'ın (1987, Jaguar Gülüşü, Pencere, 1989) ardından yazdığı The Satanic Verses (1988, Şeytan Ayetleri) ile 1988 Whitbread ödülünü kazandıysa da Müslümanlığa hakaret ettiği gerekçesiyle kitap Hindistan ve Güney Afrika'da yasaklandıktan sonra Humeyni tarafından yazar hakkında ölüm fetvası verildi.


Başlıca eserleri [değiştir]Grimus (1975)
Geceyarısı Çocukları (1981)
(Utanç (1983)
Jaguar Gülüşü: Bir Nikaragua Yolculuğu (1987)
Şeytan Ayetleri (1988)
Harun ve Hikayeler Denizi (1990)
Hayali Vatanlar: Makale ve eleştiriler, 1981-1991 (1992)
Doğu, Batı (1994)
Mağribinin Son İç Çekişi (1995)
Ayakların Altındaki Toprak (1999)
Öfke (2001)
Soytarı Şalimar (2005)

unbe
03-09-2009, 14:21
bayraktaro

konuyla ilgili bi teklifim vardı.radyo programı haline getirebilirmiyiz diye.
ne dersiniz?

bayraktaro1
03-09-2009, 14:22
Sayın Unbe;

www.celebatheists.com (http://www.celebatheists.com) internet adresinde Bruce LEE hakkında bilgi bulabilirsiniz.

Lestat
03-09-2009, 14:28
eline sağlık bayraktaro.güzel bi çalışma olmş.bn de bruce lee ve woody allen ı bilmiyordum:)

bayraktaro1
03-09-2009, 15:17
Lee ile yapılan röportaj;

"Yanlış bir yöndeki adımınızı naslı terbiye edebileceğinizi öğrenme yolunda, diğerlerinin inançları veya yollarını değiştirip, herhangi bir şey hissetmemektedir." der. Bunu yapabilmek için; Lee, var olan bütün dinleri, dogmaları ve doktrinleri araştırmıştır.

Gazeteci Alex Ben Block 1972 yaptığı bir röportajda; herhangi bir dini inancının olup olmadığı sorulduğunda, Lee yanıtladı; Hiç birisine...

İlerleyen zamanda dahada ayrıntıya girerek Tanrı inancının olup olmadığını sorduğunda; Lee "Açık yüreklilikle söylüyorum, gerçekten inanmıyorum" dedi.

Lee' kendi felsefesinin Doğa ve doğadaki gizem olduğunu söylemiştir.

Lee, gelişmenin özünün; sonsuzluğun bir parçası olarak kendini yetiştirme ruhunun var olması demiştir. Bununla beraber, Döğüş sanatları olarak adlandırılan stilin temelinde; her hangi bir kişi ya da inanç organizasyonuna bağlanmak gibi yanlış bir hareketten uzaklaşarak, Kendini keşfetme ve kendi içindeki ruhunu bulma demiştir.

Lee, sorulan bir soruda, ondan daha genç olan kardeşi Robert'in, bir Tanrı inancının olduğunu öğrendiğinde vereceğin yanıt ne olurdu ? Lee'nin yanıtı; Hala Uykuda olduğuna inanıyorum.

bayraktaro1
03-09-2009, 15:48
Celal ŞENGÖR'le yapılan röportajlar;

Üniversitelerde, dinin şakırdatılması bizzat üniversite kavramıyla çelişir. Dünyada katolik, protestan veya islami üniversitelerin olması veya üniversitelerin Orta Çağ'da dinsel kurumlardan türemiş olması bu gerçeği değiştirmez. Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur ve yanılamaz olduğu iddia edilen bir veya birkaç Tanrı'nın vahiyleri olan dogmalarından vazgeçemez. Bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan ve gerçekle bağdaşmayan hiçbir şeyi kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Bilim, bitmeyen bir deneme - yanılma süreci içerisinde daima yanlışları eleyerek hakikate asimtotik olarak yaklaşır. Ancak, hepinizin bildiği gibi, tek bir ters veri en ihtişamlı teoriyi çöpe atmaya yeterlidir.

Dinin pekçok dogması bilimin ispatları karşısında bu şekilde çöpe gitmiştir. Bugün ne dünyanın 7 günde yaratıldığına, ne Nuh Tufanına, Ne Havva ile Adem Masalına inanmak mümkündür. Üniversitede yasak olmaz diyenlerin, üniversitelerde yanlışlığı ispat edilmiş fikirlerin artık kullanılmayacağını ve öğretilmelerine devam edilmelerine izin verilmryeceğini anlamış olması gerekir.

Bu nedenle; coğrafya derslerinde düz bir dünya veya fizik derslerinde Aristo fiziği öğretmeye kalkan hocalara izin verilmez.

Karşımıza dinin dogmalarını reddeden bilimi öğrenmek için geldiğini iddia ederken, o dogmalara bağlı olma sembolünden inatla vazgeçmeyenlerin bilimsel dürüstlük ve samimiyetine nasıl inanacağız ? Akla açık bir ihanet olan bu davranışın temsilcilerini, aklın ve bilimin geliştiricisi olan üniversitelerimize nasıl alacağız ? Böyle kişilere öğrettiğimiz bilimi öğrendiklerine itimat ederek nasıl not veya diploma vereceğiz ? Günün birinde öğrendiklerini, akıl ve bilimi ve dolayısıyla insan uygarlığını boğmak için kullanmayacaklarına nasıl güvenebiliriz ?

Bu nedenle üniversite tüm dogmatik inanç sistemlerini işlevine temel yapıyı reddeder. Onları bilimsel olarak inceler, ancak temsilcilerini üyeleri olarak kabul etmez. Militan dogmatiklerin üniversite bünyesine kabul edilmemelerinin nedeni budur. Kimse bize bu açıdan "bilimselperestlik yapıyorsunuz" diye bir eleştiri yöneltemez, zira büyük felsefeci Lord Bertrand RUSSELL'ın dediği gibi, insanlığın gerçekten bildiği fakat bilimin bulmuş olmadığı hiçbir şey yoktur. Bir başka deyişle, bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur.

Bizim düşüncemizin ve faaliyetimizin temeli eleştirisel akılcılıktır. Aklı ve eleştiriyi kabul etmeyen hiçbir sistemi üniversite kapısından içeriye almayız.

bayraktaro1
03-09-2009, 16:06
İlhan ARSEL

Prof. Dr. İlhan Arsel, (d. 1921 İstanbul), Türk akademisyen, öğretim görevlisi ve yazar.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1942 yılında aynı fakültede doçent ve profesör oldu. Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptıktan sonra, otuz yıldan fazla bir süre boyunca üniversite öğretim üyeliğinde bulundu; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde "Anayasa Hukuku" dersleri verdi. 27 Mayıs Darbesi'nin ardından yeni bir anayasa tasarısı hazırlamakla görevli on kişilik İstanbul Komisyonu'na, ve daha sonra Kurucu Meclis Öntasarısı'nı oluşturan beş kişilik komisyona üye şeçildi. 1966 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından Cumhuriyet Senatosu'na Kontenjan Senatörü olarak atandı. Daha sonra tekrar üniversiteye döndü. 1971 yılında, merkezi New York'ta bulunan "Inter-University Associate" kuruluşuna danışman ve araştırmacı olarak alındı ve bu kuruluşun kronolojik yorum esasına göre yayınladığı "Constitutions of the Countries of the World" (Dünya Ülkeleri Anayasaları) adlı 14 ciltlik yapıtın "Türkiye" ve "Belçika" bölümlerini (1971 yılı itibariyle) hazırladı. 1975 yılında, ders vermekte bulunduğu Ankara Polis Enstitüsü'nden istifa etti. 1977 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden de istifa etti. Bu tarihten itibaren araştırma ve öğretim faaliyetlerine devam etti.





ESERLERİ

Müslümanlık Sınavı (2002,Kaynak Yayınları)
İslam'a Göre Diğer Dinler (2002,Kaynak Yayınları)
Muhammed'e Göre Muhammed (2000,Kaynak Yayınları)
Kur'an'ın Eleştirisi (1999,Kaynak Yayınları)
Kur'an'daki Kitaplılar (1999,Kaynak Yayınları)
Tevrat ve Incil'in Eleştirisi (1999,Kaynak Yayınları)
Şeriat ve Kölelik (1999,Kaynak Yayınları)
Şeriat'tan Kıssalar I (1996,Kaynak Yayınları)
Şeriat'tan Kıssalar II (1997,Kaynak Yayınları)
Aydın ve Aydın (1997,Kaynak Yayınları)
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları Din Adamları (1996,Kaynak Yayınları)
Şeriat ve Kadın (2008, Kaynak Yayınları İstanbul, 17. baskı)
Arap Milliyetçiliği ve Türkler (1973 1. Basım, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
Biz Profesörler (1997,Kaynak Yayınları)
Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına (1975, AÜ İlahiyat Fakültesi Yayınları)

bayraktaro1
03-09-2009, 16:08
Mina URGAN

Mina Urgan 1915-2000

Yazar, filolog, profesör, çevirmen. İngiliz edebiyatının en önemli eserlerini Türk literatürüne kazandırmıştır. Thomas Malory, Henry Fielding, Balzac, Aldous Huxley, Graham Greene, William Golding, John Galsworthy ve Shakespeare’in eserlerini çevirmenin yanı sıra yazdığı Bir Dinozorun Anıları ve Bir Dinozorun Gezileri isimlerindeki iki kitabıyla da okuyucudan büyük ilgi görmüştür. Cumhuriyet tarihini yaşamış, Cumhuriyet aydınlarıyla birlikte olmuş, medeniyetin gerektirdiği her türlü yeniliğe ve değişime ayak uyduracak bir eğitim almış olan yazar hayatı boyunca çevresini aydınlatmak için uğraş vermiştir.


1 Mayıs 1915 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ndeki öğreniminden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi bölümünü bitirdi. Aynı fakültenin İngiliz filolojisi bölümünde doktarasını da yapan Urgan, "Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar" isimli çalışmasıyla 1949'da doçent ünvanını aldı. 1960 yılında ise profesör olarak öğretim üyeliği görevine devam eden yazar, 1977'de İstanbul Üniversitesi'nden emekli oldu.

Urgan, çevirmen ve yazar olarak vasıfları, geniş bakış açısı, Türkçe ve İngilizce'ye hakimiyeti, edebiyata kazandırdıkları ile duayen olarak görüldü. 1986'da kitap raflarındaki yerini alan İngiliz Edebiyatı Tarihi adlı çalışması başta olmak üzere, Thomas More, Shakespeare, Virginia Woolf üstüne yaptığı incelemelerle düşünce dünyasında çıtayı yükseltti. Türk edebiyatını birçok önemli başvuru kitabıyla tanıştıran yazar, özellikle "Edebiyatta Ütopya Kavramı ve Thomas More" adlı çalışmasıyla hayatı özgürlük ve barış teması çerçevesinde yorumladı ve bu çalışma büyük ses getirdi.

Yazarın 1995'te Virginia Woolf, 1997'de D. H. Lawrence İncelemesi isimli kitapları yayınlandı. Ancak Urgan'ın, eserlerinin ve Türkiye için öneminin geniş bir okuyucu kitlesi tarafından keşfedilmesi 1998 yılında gerçekleşti. Zira seksen üç yıllık bir ömrün anı ve tanıklıklarını bir araya getirdiği ve yakın tarihi anlattığı Bir Dinozorun Anıları 60 baskı yaparak çok satan romanlar arasına girdi. Ardından Urgan yeni kitabı Bir Dinozorun Gezileri'ni kaleme aldı ve bu kitap da büyük ilgi gördü. İki kitabı da büyük satış rakamlarına ulaşmış olan yazar, bu durumu ironik biçimde şu şekilde açıklamıştı:

"Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hala da anlamıyorum. Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma. Çok satıyorum, acaba çok mu bayağı yazıyorum. Acaba yanlış bir şey mi yaptım?"

Mina Urgan'ın tiyatrocu Cahit Irgat olan evliliğinden Mustafa Irgat ve Zeynep Irgat adında iki çocuğu oldu. Ancak Urgan daha sonra boşandı.


Yapıtları

Shakespeare ve Hamlet (1984)
İngiliz Edebiyatı Tarihi (1986)
Virginia Woolf (1995)
D.H. Lawrence (1997)
Bir Dinozorun Anıları (1998)
Bir Dinozorun Gezileri (1999)

bayraktaro1
03-09-2009, 16:10
Muazzez İlmiye ÇIĞ

Muazzez İlmiye Çığ, (d. 20 Haziran 1914, Bursa), Türk sümerolog.

Biyografi [değiştir]Ailesi köken olarak Kırım'lı göçmenlerden olup babası Kırım'dan Merzifon'a, annesi ise Kırım'dan Bursa'ya göçmüştür. Ailesi İzmir'de yaşamaktayken, 15 Mayıs 1919 tarihinde meydana gelen İzmir'in Yunan Ordusu tarafından işgali ardından daha güvenli bir yer olan Çorum'a yerleşti[1].


Eğitim ve kariyer

İlkokula Çorum'da başladı. Daha sonra ailece Bursa'ya taşındılar. Bursa'da özel bir okul olan "Bizim Mektep"te Fransızca ve keman dersleri aldı. 1926'da sınavla Bursa Kız Muallim Mektebi'ne (Bursa Kız Öğretmen Okulu) girdi. 1931 yılında mezun oldu ve babasının da öğretmenlik yapmakta olduğu Eskişehir'e tayin oldu. Eskişehir'de öğretmenlik mesleğini dört buçuk yıl yaptı.


Sümer çivi yazısı15 Şubat 1936 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji bölümüne kaydoldu. Nazi Partisinin idarisindeki Almanya'dan Atatürk Türkiye'sine iltica etmiş olan ve Ankara Üniversitesi'nde dersler veren Prof. Dr. Hans Gustav Guterbock'dan Hitit Dili ve Kültürü derslerini, Prof. Dr. Benno Landsberger'den Sümer ve Akad Dilleri ve Mezopotamya Kültürü derslerini aldı. 1940 yılında Ankara Üniversitesinden mezun olduktan sonra İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivine uzman olarak atandı. Aynı yıl Kemal Çığ ile evlenmişti. Müzede çalıştığı 31 yıl boyunca meslektaşı Hatice Kızılay ve Dr. F.R. Kraus ile birlikte müzenin deposunda bulunan Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış onbinlerce tableti temizleyip, sınıflandırıp numaralandırdı, 74bin tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturdu, üç bin tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımladı, dünya bilim insanlarına eşsiz bir kaynak hazırladı.

1957'de Münih'teki Oryantalistler Kongresi'ne katıldı. 1960'da Heidelberg Üniversitesi'nde altı aylık bir çalışma yaptı. 1965'de Roma'da sergilenen Hitit sergisini bu şehirden alarak Londra'ya götürdü. 1972'de emekliye ayrıldı.

Emeklilikten sonra bir süre yurtdışında yaşayan Muazzez İlmiye Çığ, 1988'de Philadelphia'daki Asuroloji kongresine katıldı. Prof. Kramer'in History Begins at Sumer adlı kitabını Türkçeye çevirdi ve kitap 1990'da “Tarih Sümerle Başlar” adıyla Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlandı. Kitabın çok ilgi görmesi üzerine 1993'te çocuklara yönelik Zaman Tüneliyle Sümerlere Yolculuk kitabını yazdı; ilerlemiş yaşına rağmen ardı ardına eser vermeyi sürdürerek Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtan 13 kitap yazdı.

2000 yılında İstanbul Üniversitesi kendisine "Fahri Doktor" unvanı verdi. 2005 yılında Osmaniye'nin Çardakköyü'ndeki Anadolu Kültür Araştırmaları Derneği tarafından "Özgür İnsan Ödülü" ile ödüllendirildi.


Ödüller

Türkiye’de, canlı tarih olarak anılan 1914 doğumlu, Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’a, Adana Tepebağ Rotary Kulübü Meslek Hizmet Ödülü verdi.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi teklifi uyarınca üniversite senatosu tarafından 4 Mayıs 2000 tarihinde Fahri Doktora unvanı verildi.

Dava

Sümerlerde Mabet Fahişeliği ve Vatandaşlık Tepkilerim isimli kitaplarında kadınlarda başörtüsünün köklerinin Akadlara dayandığını yazmıştı. Bu kitapları 2007 yılında kamuoyunda yankı uyandırdı. 2007 yılında, "Vatandaşlık Tepkilerim" adlı kitabında, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek" suçuyla yargılandı ve ilk celsede beraat etti[2] Muazzez İlmiye Çığ'ın Vatadaşlık tepkilerim isimli kitabı, Galatarasaray Rotary Kulübü tarafından İngilizceye çevrilerek Avrupa ve Amerika'daki üniversite kütüphanelerine dağıtılmıştır.

Muazzez İlmiye Çığ, davet edildiği konferans ve organizasyonlarında Sümer tarihi ve toplum sorunları hakkında konuşmalar yapmaktadır.


Kitapları

"Kur'an İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni", 1995, Kaynak Yayınları
"Sümerli Ludingirra - "Zaman Tüneliyle Yolculuk", 1996, Kaynak Yayınları
"İbrahim Peygamber - Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre", 1997, Kaynak Yayınları
"İnanna'nın Aşkı - Sümer'de İnanç ve Kutsal Evlenme", 1998, Kaynak Yayınları
"Zaman Tüneliyle Sümer'e Yolculuk", 1998, Kaynak Yayınları (Genişletilmiş ikinci basım; ilk basım 1993, Kültür Bakanlığı Yayınları)
"Hititler ve Hattuşa - İştar'ın Kaleminden", 2000, Kaynak Yayınları
"Gilgameş - Tarihte İlk Kral Kahraman", 2000, Kaynak Yayınları
"Ortadoğu Uygarlık Mirası", 2002, Kaynak Yayınları
"Ortadoğu Uygarlık Mirası 2", 2003, Kaynak Yayınları
"Sümer Hayvan Masalları", 2003, Kaynak Yayınları
"Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği", 2004, Kaynak Yayınları
"Vatandaşlık Tepkilerim", 2004, Kaynak Yayınları
"Atatürk Düşünüyor", 2005, Kaynak Yayınları
"Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği", 2005, Kaynak Yayınları
"Çivi Çiviyi Söker - Muazzez İlmiye Çığ Kitabı", Serhat Öztürk, 2002, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
"Sümerlilerde Tufan - Tufan'da Türkler", 2008, "Kaynak Yayınları"

bayraktaro1
03-09-2009, 16:12
Muazzez Hanım'la Röportaj;

Sümer Söylenceleri ve Din Kitapları....

Kur'an'ın, o gün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam ve şair diyebiliriz onun için. Kişisel yaşantısı ile ilgili yada toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılanlar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte yaşanan olaylardır onlar. Ya da Sümer'den Tevrat'a geçen söylencelerdir, onlardan çıkarılan derslerdir.

Ben, Kur'an'ın en önemli bilgi kaynağını Tevrat olarak görüyorum. Tabii Kur'an'ın yazılışında siyasi ve sosyal bir amaç var ve bunu unutmamak gerek. Tevrat'taki bir takım olaylar, dönemin koşullarına uydurularak, bazen de hiç değiştirilmeden Kur'an'a aktarılmış. Tevrat'ın yazılışında da öncelikle Sümerler'den yani Mezopotamya kültürlerinden etkiler görüyoruz. Çeşitli olayların yazılışından bu benzerlikleri yakalayabiliyoruz.

Örneğin; Kainatın yaratılışı Sümer'de, Tevrat'ta ve Kur'an da aşağı yukarı aynı. Evren büyük bir su ve içinden bir dağ çıkıyor ikiye ayrılıyor, yukarıda gökyüzü, aşağıda da yer oluyor.

İnsanın yaratılışı ise çamurdan. Bu Tevrat'ta, Sümer'de ve Kur'an da da geçiyor. Kur'ana insanın yaratılışının öyküsü iki farklı şekilde alınmış; bir lutfedenin buyurması ile ve bir de çamurdan yaradılış şeklinde. Sümer İnsanın yaradılışı Tanrıların görüntüsünde olmuştur deniyor. aşağı yukarı Tevrat'ta da aynı şey geçiyor. Kur'an da bu yok. Ama yine de hadislere baktığımızda Tanrı'nın bir insan şeklinde tasavvur edildiğini görüyoruz. Bir hadiste okuduğum kadarıyla; Tanrı sözde 6 günde dünyayı yaratmış, 7. gün yatmış arka üstü ve ayak ayak üstüne atmış, dinlenmiş. Kur'an da da benzer ibareler var; Allah'ın iki eli, gözü deniyor.

bayraktaro1
03-09-2009, 16:15
Aziz NESİN

Aziz Nesin (asıl adı Mehmet Nusret) (d. 20 Aralık 1915, Heybeliada, İstanbul - ö. 5 Temmuz 1995, Alaçatı, Çeşme, İzmir), mizah, kısa öykü, tiyatro ve şiir dallarında pek çok yapıtı bulunan Türk mizah yazarı. UNESCO'nun Index Translationum [1] bilgisine göre Aziz Nesin Türkçe'den yabancı dillere eserleri en çok çevrilen 4. yazar durumundadır.

Çocukluğu

Aziz Nesin, 20 Aralık 1915'de İstanbul Heybeliada'da doğdu. Babası Abdülaziz Bey Giresun'un Şebinkarahisar ilçesine bağlı Ocaktaşı köyünden İstanbul'a yerleşti ve bahçıvanlık yaparak geçimini temin etti.[1] Abdülaziz Bey, torunu Ateş Nesin'e göre "dini bütün...II. Abdülhamit hayranı, sıkı bir Atatürk düşmanıydı".[1]


Öğrenim hayatı

Aziz Nesin, 1924'te İstanbul Süleymaniye'deki adı daha sonra İstanbul 7. İlkokul olarak değiştirilecek olan "Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebi'nin 3. sınıfına girdi. İki yıl Darüşşafaka Lisesi'nde okuduktan sonra, 1935'de Kuleli Askeri Lisesi'ni, 1937'de Ankara'da Harp Okulu'nu bitirip asteğmen oldu. Son olarak 1939'da Askeri Fen Okulu'nu bitirdi. Bu dönemde bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi Süsleme Bölümü’ne devam etti. Bir röportajında ona bu eğitim hayatının ‘Fikri takip’ dedikleri şeyi getirdiğini belirtmiştir.


Çalışma hayatı

Çalışma hayatı aslen Ankara Harp Okulu'nu bitirmesinin ardından asteğmen rütbesiyle orduya katılmasıyla başlamıştır Nesin'in. Ardından da subay olarak Anadolu ve Trakya’nın çeşitli yerlerinde görev yapacaktı.

1941'den başlayarak II. Dünya Savaşı yıllarında 2 yıl Trakya'da çadırlı ordugahta görev yaptığı bilinir. 1942'de Erzurum Müstahkem Mevkii İstihkam Taburu Bölük Komutanlığı'na atandı ve bir bomba kazasında yaralandı. Erzincan'da depremde yıkılmış bir cephaneliğin boşaltılmasıyla görevlendirildi. 1944'de Ankara'da Harp Okulu'nda açılan ilk tank kursuna katıldı. Aynı yıl Zonguldak'ta uçaksavar top mevzileri yaptırmakla da görevlendirildikten sonra üsteğmen rütbesindeyken “görev ve yetkisini kötüye kullandığı” suçlamasıyla askerlikten uzaklaştırıldı.

Askerlikten ayrılmasının ardından bir süre bakkallık, muhasiplik gibi işler yaptı. 1945 yılında ise gazeteciliğe başladı. Önceleri Sedat Simavi’nin çıkardığı “Yedigün” dergisine girdi; daha sonra Karagöz gazetesinde de yapacağı gibi redaktörlük ve yazarlık yaptı. Aynı yıllarda profesyonel olarak oyun yazarlığı yaptı ve Tan gazetesinde köşe yazarlığına başladı. 4 Aralık 1946'da bir grup üniversite gencinin Tan gazetesini yakması üzerine, sekiz sayı süren, “Cumartesi” adlı haftalık magazin dergisini çıkarmaya girişti. Bu dergi denemesi de sonlanınca, “Vatan” gazetesinde çalışmaya başladı. Aynı yıl, ilk bağımsız yapıtı olan "Parti Kurmak Parti Vurmak" adlı 16 sayfalık broşürü de yayınlanmıştı.

1946'da Sabahattin Ali’yle birlikte Marko Paşa mizah gazetesini çıkardı ve büyük ses getirdi. Dergi dönemin politikacılarını ve tiplemelerini sözünü esirgemeden eleştirmeyi bilmiş, tüm baskıların ve defalarca kapatılmasının getirdiği zor koşullara karşın ulaştığı satış rakamlarına ulaşmıştır. Ancak davalar ve suçlamalar dergi yazarlarına epeyi zor dönemler yaşatmıştır. Nitekim yeni adlarla sürdürmeye çalıştıkları "Markopaşa" ekolünün hararetle eleştirdiği Amerikan yardımının Türkiye üzerindeki emellerine değindiği henüz yayınlanmamış olan “Nereye Gidiyoruz?” adlı yazısı nedeniyle; 12 Ağustos 1947’de on ay ağır hapis ve üç ay on gün de Bursa’da “emniyet-i umumiye nezareti” altında bulundurulma cezasına çarptırıldı.

İkinci kitabı Azizname’yi 1948’de çıkardı. Taşlamalardan oluşan bu kitap için İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. 4 ay tutuklu olarak süren dava sonunda mahkumiyet almadı; ancak 1949 yılında İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi, Mısır Kralı Faruk birlikte Ankara’daki elçilikleri aracılığıyla Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na resmen başvurarak, bir yazısında kendilerini aşağıladığı iddiasıyla aleyhine dava açınca 6 ay hapse mahkum edildi.

1952'de İstanbul'da Levent'te bir dükkân kiraladı ve Oluş Kitabevi'ni açtı; Levent sakinlerine gazete dağıtma işini sürdürmekle beraber, iki küçük çocuğunun geçimini sağlayamayınca, 1953'de Beyoğlu'nda bir ortağıyla "Paradi Fotoğraf Stüdyosu"'nu kurdu. 1954'te Akbaba dergisinde takma adlarla öyküler yazmaya başladı. Zira edebiyat hayatında iki yüze yakın takma ad kullanmıştır.

1955'de 6-7 Eylül faciası olarak tarihimize gelen İstanbul'daki azınlıkların ev ve dükkânlarının korkunç yıkımına suçlu aranmaya başlanmıştı. Aziz Nesin de suçlu olarak Sıkıyönetimce tutuklandı.

Dolmuş”, (1955); “Yeni Gazete” (1957), Akşam (1958), “Tanin” (1960), "Günaydın" (1969), Aydınlık (1993) gibi dergi ve gazetelerde yayımlanan gülmece öyküleri, röportajlar ve fıkralarla Çağdaş Türk edebiyatının tanınmış ve en verimli kalemlerinden biri durumuna geldi.

1956'da Kemal Tahir’le birlikte Düşün Yayınevi’ni kurdu. 1958’de “Dolmuş-Karikatür” dergisi ile birleşerek 1963'e dek yayıncılığı tek başına sürdürdü. Bir yandan da Yeni Gazete, Akşam ve Tanin'de günlük köşe yazıları yazdı. 1962'de 42 sayı yaşayacak olan “Zübük” adlı mizah dergisini çıkardı.

1956 yılında İtalya’da (Bordighera’da) yapılan ve 22 ülkenin katıldığı Uluslararası Gülmece Yarışmasında ilk ödül olan Altın Palmiye’yi ‘Kazan Töreni’ adlı öyküsüyle kazandı. Ertesi yıl aynı ödülü ‘Fil Hamdi’ adlı Öyküsüyle ikinci kez kazandı. İlk ödülünü 1960 yılında devlet hazinesine bağışladı.

Yayınevinin Şubat 1963’te yanması üzerine, yazarlığı tek uğraş edindi. İlk kez 1965 yılında -ancak elli yaşındayken bu hakkı elde edebilmişti- bir pasaport alabildi. Berlin ve Weimar'daki Antifaşist Yazarlar Toplantısı'na davetli olarak katıldı. Altı ay süren bu ilk yurtdışı gezisinde, Polonya, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'a gitti.

Nesin, 1966'da Bulgaristan'da yapılan uluslararası gülmece yarışmasında birincilik ödülü olan Altın Kirpi'yi "Vatani Vazife" adlı öyküsüyle kazandı. 1968'de Milliyet Gazetesi'nin açtığı Karagöz oyunu yarışmasında "Üç Karagöz" oyunuyla birincilik ödülü aldı.

1969'da Moskova'da yapılan uluslararası gülmece yarışmasında "İnsanlar Uyanıyor" adlı öyküsüyle Krokodil birincilik ödülü, 1970'de de Türk Dil Kurumu'nun oyun ödülünü "Çiçu" adlı oyunuyla kazandı

1972’de Nesin Vakfı’nı kurdu. Vakıf’ta, her yıl belirli sayıda alınan kimsesiz ve yoksul çocukların bakım ve eğitimlerini üstlendi. Kitaplarının tüm gelirini vakfa bıraktı.

1976-1980 arasında her yılın edebiyat ürünlerinden seçmelerin bulunduğu "Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı"'nı çıkardı. 1974'de Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin Lotus ödülünü kazanan Nesin, 1975 Lotus ödülünü almak için Filipinler'in başkenti Manila'da yapılan törene katıldı. 1976'da Bulgaristan'da Gabrovo kentinde düzenlenen gülmece kitabı uluslararası yarışmasında birinciliği elde ederek Hitar Petar ödülünü kazandı. 1977'de Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı seçilen Nesin, bu göreve uzun yıllar devam etti.

1978'de "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz" adlı romanıyla Madaralı Roman Ödülü'nü kazanırken, 1982'de Vietnam'daki Asya-Afrika Yazarlar Birliği toplantısından dönüşte Moskova'da kalp hastalığından hastaneye kaldırılan Nesin, "Kalp Hastalıkları Araştırma Merkezi"nde bir ay kalarak tedavi gördü.

1983'de Amerika Birleşik Devletleri'nde Indiana Üniversitesi'nin düzenlediği uluslararası toplantıya çağrılan Nesin, pasaportu geri alındığı için bu toplantıya katılamadı.

20 Aralık 1984'de Şan Sinema Salonu'nda 70. doğum günü töreni yapıldı. 1984'de Aydınlar Dilekçesi girişiminde bulundu. 1985'de Ekin A.Ş'nin kurulması girişiminde bulundu. Aynı yıl, İngiltere'de PEN Kulüp onur üyeliğine seçildi ve TÜYAP'ın düzenlediği "Halkın Seçtiği Yılın Yazarı" ödülünü kazandı.

Nesin, 1989'da "Demokrasi Kurultayı"nın toplanmasında etkin görev aldı ve oluşturulan "Demokrasi İzleme Komitesi"nin iki başkanından biri oldu. Aynı yıl, Sovyet Çocuk Fonu'nun ilk kez verilen "Tolstoy Altın Madalyası"na değer görüldü.

19 Mart 1990'da Ankara Sanat Kurumu'nda 75. yaşını kutlayan Nesin, 2 Temmuz 1993'de Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak üzere Sivas'a gitti. 35 kişinin yaşamını yitirdiği Madımak Oteli katliamından sağ kurtuldu.

Yazar, söyleşi ve imza günü için gittiği Çeşme Alaçatı’da, (Sivas Katliamı"nın 3. yıldönümünden 3 gün sonra) 5 Temmuz’u 6 Temmuz’a bağlayan gece sabaha karşı geçirdiği kalp kriziyle öldü. Cenazesi Çeşme Cumhuriyet Savcısı’nın isteğiyle otopsi yapılmak üzere 6 Temmuz’da İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’ne getirildi. 7 Temmuz 1995’de vasiyeti gereği hiçbir tören yapılmaksızın ve yeri belli olmayacak şekilde Çatalca’daki Nesin Vakfı’nın bahçesine gömüldü. Ardında 80 yıllık mücadele, sayısız başarı ve "Nesin Vakfı"'nı bıraktı.

Ankara Uluslararası Film Festivali çerçevesinde verilen özel ödüllerin arasında "Aziz Nesin Emek Ödülü" verilmektedir.

bayraktaro1
03-09-2009, 16:19
Nazım HİKMET

Nâzım Hikmet Ran (Rusça: Haзым Хикмет) (d. 20 Kasım 1901[1], nüfusta kaydı 15 Ocak 1902[1][2], Selanik - ö. 3 Haziran 1963, Moskova) Türk şair ve oyun yazarı. Lakabı "Güzel Yüzlü Şair"dir. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin öncülerindendir.[kaynak belirtilmeli] Uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyıl'ın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır.[3] Eserleri birçok yabancı dile çevrilmiştir. Mezarı halen Moskova'da bulunmaktadır. Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olup ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanmıştır.

Eserleri birçok ödül almıştır. Türkiye'deki yaşamının çoğunu hapiste geçirmiş daha sonra Moskova'ya gitmiş ve Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.

1938'de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nazım Hikmet şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965'te yeniden ortaya çıkmıştır.

Üslubu ve başarıları [değiştir]İlk şiirlerini hece vezni yazmaya başlamasına rağmen içerik bakımından diğer hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece vezni ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliğinde yaşadığı ilk yıllar olan 1922-1925 arası bu arama tepe noktasına ulaştı. O dönemdeki birçok şairden farklıydı.

Hece vezninden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest vezini benimsedi. Mayakovski ve gelecekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi. Şiirlerinden bir çoğu Grup Yorum, Ezginin Günlüğü ve Zülfü Livaneli gibi sanatçılar tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunanlı besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca tarafından bestelenmiştir.


Ailesi


Nazım Hikmet, annesi Celile Hanım ve kız kardeşi Samiye ileBabası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım'dır.

Çok güzel ve alımlı bir kadın olan Celile Hanım, bir dilci, eğitimci olan Enver Paşa'nın (Mustafa Celalettin Paşa'nın oğlu) kızıdır. Evinde piyano çalan, ressam denilebilecek ölçüde iyi resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Annesinin baba tarafından dedesi, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Polonezlerden Konstantin Borzecki'dir. Bu göçün ardından Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celaleddin Paşa adını almış ve Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmıştır. Türk tarihinde önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et meternes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır.Nazım Hikmet anneannesi tarafından da kuzey kafkasya çerkezlerindendir.

Babası Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye'de (Dışişleri) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya, Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş, hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de nihayetinde iflâsla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye'ye (Dışişleri) atanır.


Hayatı


Nazım Hikmet, Heybeliada Bahriye Mektebi'nde öğrenciykenSelanik'te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak kaydettirildi.[1]

İlk şiiri ‘Feryad-ı Vatan’'ı 1913'te yazar. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi'nde ortaokula başlar. 1917'de Heybeliada Bahriye Mektebi'ne girer. Daha sonra Kurtuluş Savaşı için Anadolu'ya geçer. Fakat sağlık nedenleri ile bahriyeden ayrılmak zorunda kalır. Bu sırada Hamidye Kruvazörü'nde güverte subayıdır.

Bolu'ya öğretmen olarak atanır. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okur. 1921'de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık olur ve komünizm ile tanışır. 1924'te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı ’28 Kanunisani’ sahnelenir. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. Dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. 1928’de af kanunundan yararlanır ve Türkiye'ye geri döner. Bu kez Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlar. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle Sovyetler Birliğine gitmek zorunda kalır. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca ülke vatandaşlığından çıkarılır ve Nazım Hikmet, mecburen büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)'nın memleketi olan Polonya vatandaşlığına geçer ve Borzecki soyadını alır. Moskova'da 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizinden ölür.


Davaları ve sürgün


Nazım Hikmet, Çankırı Cezaevi'nde
Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi'nde1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet)ile Moskova'da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa (Paris), Havana, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

Davaları

1925 Ankara İstiklal Mahkemesi Davası
1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası
1938 Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası

Ölümü ve sonrası


Nazım Hikmet'in mezarı, Moskova3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30'da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı'nda (Новодевичье кладбище) gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nazım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti.[4]

Şair Nazım Hikmet'in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye'nin torunu Kerem Bengü tarafından, Piraye'nin evrakları arasında, “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve 3 adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.[5]


Yeniden vatandaşlığa alınması [değiştir]2009 yılının 5 Ocak Günü "Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükte kaldırılmasına ilişkin önerge" Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı.

Nazım'a yeniden Türk vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü yaptığı açıklamada, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Nazım Hikmet'in yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu'nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu'nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlandı ve Nazım Hikmet, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.[6]

Nazım Hikmetin vatandaşlığa alındığı günün ertesinde ise hiç bir köşe yazısına konu edilmedi.[7]





Bazı eserleri

Memleketimden İnsan Manzaraları
Kafatası
Unutulan Adam
Taranta Babu'ya Mektuplar
Ferhad ile Şirin
Kurtuluş Savaşı Destanı
Kız Çocuğu
Tahir ile Zühre
Şeyh Bedrettin Destanı
Sevdalı Bulut, (Tiyatro oyunu)




Hakkında Yazılan Filmler

Mavi Gözlü Dev
Bilinmeyen Yönleriyle Galina'nın Nazım'ı

Şiir kitapları

835 Satır, (1929)
Jokond ile Si-Ya-u, (1929)
Varan 3, (1930)
1 + 1 = 1, (1930)
Sesini Kaybeden Şehir, (1931)
Benerci Kendini Niçin Öldürdü, (1931)
Gece Gelen Telgraf, (1932)
Taranta Babu'ya Mektuplar, (1935)
Portreler, (1935)
Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936)
Saat 21-22 Şiirleri, (1965)
Kurtuluş Savaşı Destanı, (1965)
Şu 1941 yılında (Memleketimden İnsan Manzaraları'nın 3. kitabı), (1965)
Dört Hapishaneden, (1966)
Rubailer, (1966)
Memleketimden İnsan Manzaraları (İlk bölüm), (1966)
Memleketimden İnsan Manzaraları, (1966-1967)
Kuvayi Milliye, (1968)

Oyunları

Kafatası (1932)
Bir Ölü Evi (veya Merhumun Hanesi) (1932)
Unutulan Adam (1935)
Ferhat ile Şirin (1965)
Sabahat (1965)
İnek (1965)
Ocak Başında / Yolcu (iki oyun birarada), (1966)
Yusuf ile Menofis (1967)
Yolcu
Lüküs Hayat (operet)

Romanları

Kan Konuşmaz, (1965)
Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme), (1965)
Yaşamak Güzel Bir Şey Be Kardeşim, (1967)
Ivan Ivanovic Var mıdır Yok mudur?, ()
Öteki Defterler (yarım kalmış Orası ve Zeytin ve Üzüm Adası isimli romanları, 2008)

Fıkraları

İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adıyla gazetelerde yazdığı yazılar), (1965)

Masal kitabı

Sevdalı Bulut, (1968)

bayraktaro1
03-09-2009, 16:22
Zülfü LİVANELİ

Zülfü Livaneli, (d.20 Haziran 1946'da Ilgın, Konya) Türk özgün müzik sanatçısı, politikacı, yazar ve yönetmen

Tam adı Ömer Zülfü Livanelioğlu’dur. Aslen Artvin Yusufelilidir. Ankara Maarif Koleji(TED) mezunudur. Daha sonraki tarihlerde ABD Fairfax Konservatuarı'nı bitirmiştir. Zülfü Livanelioğlu bağlama çalmayı teyzesi Nazmiye (Türeli) Yücel'in eşi olan eniştesi Turhan Yücel'den Ilgın'da yaşadığı yıllarda ve yaz tatillerinde öğrendiğinde, eniştesi Turhan bey'in hayatını değiştirecek bir sermayeyi kendisine hediye ettiğinden haberi yoktu.

Zülfü Livaneli, müziği ile birçok ulusal ve uluslararası ödül aldı ve eserleri Joan Baez, Maria Farandouri, Maria del Mar Bonet, Leman Sam gibi onlarca yerli ve yabancı sanatçı tarafından yorumlandı. Kültür, sanat ve politika alanında Türkiye’nin önemli isimlerinden birisi olan sanatçı, sanat yaşamı boyunca 300'e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı.

Türkiye'den ansızın ayrılarak İsveç'e sürgün yıllarında bulaşıkçıklık dahil muhtelif işlerde çalışan Livaneli'nin en büyük arzusu bir gün Türkan Şoray ile tanışabilmek ve o zaman Türkiye'de suçlanan kişilerin uğrak yeri haline gelen İsveç'te bulunan ünlü yazar, gazeteci veya şairlerle karşılaşabilmekti.

Bugüne kadar üç uzun metrajlı film yönetti: "Yer Demir Gök Bakır", "Sis" ve "Şahmaran". Valencia Film Festivali'nde "Altın Palmiye" ve 1989'da Montpelier Film Festivali'nde "Altın Antigone" ödülüne layık görüldü. "Sis", "En iyi Avrupa Film Ödülü"ne aday gösterildi. Sanatçının filmleri Türkiye, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre, ve Japonya'da gösterime girdi ve BBC, WDR, İspanya, Kanada ve Japon televizyonları gibi birçok televizyon şirketine satıldı.

Ekim 1986'da Cengiz Aytmatov'un daveti üzerine Federico Major, Yaşar Kemal, Arthur Miller ve diğer ünlü sanatçı ve düşünürlerin katıldığı Kırgızistan ve daha sonra Wengen, Granada ve Mexico City'de toplanan Issyk - Kul Forumu'nda yer aldı.

Livaneli, Elia Kazan, Jack Lang, Vanessa Redgrave, Arthur Miller, Mikhail Gorbaçov gibi ünlü kişilerle birlikte dünya kültürünün ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere çalışmalarda bulundu.

1996 yılında Paris’te merkezi bulunan UNESCO (Birleşmiş Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu) tarafından büyükelçilik verilen sanatçı Livaneli, 1978 yılında yaptığı "Nazım Türküsü" adlı albümde Nazım Hikmet'in şiirlerinden bestelediği şarkıları bir araya getirdi.

"Arafatta bir çocuk", "Geçmişten Geleceğe Türküler", "Sis", "Orta Zekalılar Cenneti", "Diktatör ile Palyaço", "Sosyalizm öldü mü", "Engereğin Gözündeki Kamaşma" ve "Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm" ve "Mutluluk" ve Leyla'nın Evi kitaplarının yazarı olan Livaneli, hâlen Vatan Gazetesi'nde köşe yazarlığına devam etmektedir. Sanatçı uluslararası kültür çevrelerinde tanınmakta ve saygı görmektedir.

Ömer Zülfü Livaneli Ülker Hanım'la evlidir ve bir kızı vardır. Kızı Aylin Livaneli eğitimi ve yaptığı pek çok işten sonra müzik ile ilgilenmiş. 5 albüme imza atmıştır. Müziğe ara veren Aylin Livaneli şuan yurt dışında ekonomi üzerine eğitim almaktadır.Yayınlanmış 3 kitabı bulunmaktadır. Livaneli vejeteryandir.

19 Mayıs 1997 tarihinde, Ankara Hipodrom meydanında verdiği konsere 500.000 kişinin katılmasıyla Türkiye'nin en büyük konserini gerçekleştirme ünvanını kazanmıştır.[1]

Sheik Galib
03-09-2009, 16:39
Zülfü Livaneli'de ses yok, yorum yok ,( bkz. Yalçın küçük İsyan Cilt II; sayfaları hatırlayamadım) yine Yalçın Küçük bir çok kimsenin bunu söylemeye cesaret edemediğini, ilk defa kendisi söyledikten sonra tebrikler aldığını söylüyor. Ayrıca "Engereğin Gözündeki Kamaşma güzel bir kitap değil. Mutluluk filmi de güzel değildi. Yarısında kapattım tvyi. Allah Bilir kitap nasıldır.

Yakın ailesi mesela kardeşi de Mhp'den aday olmuştu yanlış hatırlamadıysam.

eliza
03-09-2009, 17:17
eline sağlık bayraktaro. :)

saroz
03-09-2009, 17:35
Teşekkürler Bayraktaro, güzel çalışma olmuş, zevkle okudum:)

esron
06-09-2009, 22:01
Bilgiler güzel, başlık yanlış... Her ünlü sıra dışı değildir...

hako
06-09-2009, 22:13
Teşekkürler,

Celal Şengör'ü beğenerek okurdum , şimdi daha da sevdim :)

theatre
06-09-2009, 22:43
Tebrikler..

Güzel bir çalışma.


Bir ara Bruce Lee'nin müslüman olduğu yalanı yayılmıştı..


Orta doğulu toplumları..

Firavunlara layık düzenlerde yaşatmak için..

Yalan şartır..


O da müslüman..

Bu da müslüman..


Kimleri müslüman yapmadılar ki?


Konu sabitlenmeli.

unbe
07-09-2009, 00:08
başlık çok iyi gerçekten.
yapabilirsem bu haftasonuna kadar radyo programı haline getireceğim ve bu sıradışı ateistleri radyomuzdan da dinleyebileceksiniz.

bayraktaro1
07-09-2009, 16:06
DUMAN GRUBU;

4 yıl aradan sonra, en son çıkardıkları albümdeki "REZİL" şarkılarının içerisinde geçen (Lemyelit ve löp yutar) sözü İlhas suresindeki "Lem yelid ve lem yuled" ayeti ile dalga geçip dejenere ettikleri bütün haber sitelerinde çıktı ve sorun ortalığı karıştırmıştır. Devam eden yazıda;şarkı amacının gençlere ateizm'i anlattığı, ölümden sonra hayatın var olmadığı konusunda fikir anlatıldığı yazılmıştır. Ancak; grup bu eleştirileri kabul etmemiştir. Dinle dalga geçmelerinin hadlerinin olmadığını, sadece yaptıklarının din üzerinden geçinenlere karşı bir eleştiri olduklarını yazmıştır. Benzer eleştiriyi John LENNON'unda aldığında zekice oda öyle bir niyetinin olmadığını ve kendisinin yanlış anlaşıldığını söylemişti. O yüzden bu gruba şimdilik soru işareti koyuyorum. Gelin yorumu siz yapın;

REZİL

Ortada bir yanlış var.
Yanlış yapan YANAR.
Arkasında sandıklar,
Deymesin akıncılar.

Geri kaç, geri kaç..
YOLDAN ÇIK?, senin de başın YANAR.
Ortada bir yanlış var.
MEMLEKET UYURGEZER.

Aldırma geldik oyuna
KANDIR BENİ, KANDIRSANA.
Rezil Kandırsana.

Ortada bir DERGAH var.
Devrilir başın yanar.
Arkasında TEZGAHLAR.
LEMYELİT VE LEB YUTAR.

Geri kaç, geri kaç
yoldan çık ? Senin de başın yanar.
Ortada bir DERGAH var.
Memeleket uyurgezer.

Aldırma geldik oyuna
Kandır beni, kandırsana
REZİL kandırsana.

Ortada bir Gerçek var.
Gerçeği gören de var.
Arkasında mercek var.
ve muhtelif sakıncalar.

Geri kaç, geri kaç
Yoldan çık ? Senin de başın yanar.
Ortada bir gerçek var.
Memleket uyurgezer.

Aldırma geldik oyuna,
kandır beni, kandırsana.
REZİL kandırsana...

bayraktaro1
07-09-2009, 16:15
Herhalde En güzel Yanıtı John LENNON vermiştir. Şarkı sözleri aslında bu kadar kısa değildir. Ama aldığı eleştiriler sebebiyle, şarkı sözlerini sansürlemek zorunda kalmıştır. Hayatta iken, arada sırada konserlerinde bu sansürlediği sözlerini de okur;

İMAGİNE (Hayal ET)

Cennetin olmadığını hayal et.
Eğer denersen bu kolay
Altımızda cehennem de yok.
Üstümüzde sadece gökyüzü var.

Hayal et bütün insanların
Bugün için yaşadığını...
Hiçbir ülke olmadığını hayal et...
Bunu yapmak zor değil.

Öldürecek ve uğruna ölecek birşey yok.
Ve DİN DE yok.
Hayal et bütün insanların
Hayatı barış içinde yaşadığını

Mülkiyetin olmadığını hayal et.
Yapabilirmisin merak ediyorum.
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok.
İnsanların kardeşliği

Hayal et bütün insanların
Tüm dünyayı paylaştığını
Benim bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin.
Ama tek ben değilim.

Umarım birgün sen de bize katılırsın.
Ve dünya yek vücut olarak yaşar.

bayraktaro1
07-09-2009, 16:52
Aziz NESİN'le yapılan röportaj;

O emperyalist güçlerde o ülkelerde; İlim, felsefe ve teknoloji onların buluşu. Onlar buluyorlar, ama çok insafsızız biz. Çok yoğun bir biçimde buluşlar var. Felsefede, bilimde ve teknolojide. Onları biz mi buluyoruz ? Geri kalmış ülkeler mi buluyor ? Biz daha insancılız, daha iyiyiz de.. Nasıl insancılız ? Böyle birşey olmaz. Bu çelişkiyi görmek lazım.

Neden çocuklarımızı ABD'ye ya da Avrupa'ya gönderiyoruz ? Oradan öğrencekleri için gönderiyoruz. Bizde hiçbirşey yok. Bizde yalnız, Türkiye'de değil. Bizim gibi ülkelerde hiçbirşey yok. Hiç birşey yok. Canımızı kurtarmak için ilaçlar, hastalığımızı tedavi eden ilaçlar hepsi onların. İşte bakın Evren gibi bir adam, prostat ameliyatı olmak için ABD'ye gidiyor. Niye burada bir Müslümana yaptırmıyor ? Ya da hocaya, imama yaptırmıyor ? Niçin imam hatip okullarından çıkanlar hekim oluyorlar ? Doktor oluyorlar ? Bir tane ilaç bulsunlar. Bir ufacık ilaç bulsunlar. Bulamazlar. Ha, bizim çocuklarımız eğitilir. ABD'de eğitilir. Fransa'da, İngiltere'de eğitilir. Onlar bulabilirler. Ama onlar kültürü oradan alıyorlar, buradan değil. Bu bağnaz ülkede, insanlarının çoğunun bağnaz ve yobaz olduğu bir ülkeden hiçbir buluş çıkmaz. Onların yapabilecekleri şudur. Hangi buluş olsa "AAA bu Kur'an da vardı" Kur'an da yazılıyordu. Hep bunu söylemişlerdir. Peki, bu müslümanlar bu kadar aptal mı ? Kur'an da yazıldığı halde, bu kadar yüzyıldan beri Kur'anı okudukları halde, hiçbirşey bulup çıkaramıyorlar. Hep bunu Hristiyanlar, yavurlar ya da DİNSİZLER çıkarıyor. Bu kadar beyin işlemeyen insanlar ne yapabilirler ?

bayraktaro1
07-09-2009, 17:12
Ali NESİN

1956'da İstanbul'da doğdu. İlkokuldan sonra, ortaokulu Saint Joseph Lisesi'nde, Liseyi'de İsviçre'nin Lozan kentinde tamamlayan Nesin, 1977 - 1981 yılları arasında Paris VII Üniversitesi'nde Matematik öğrenimi gördü. Daha sonra ABD'de Yale Üniversite'sinde matematiksel mantık ve cebir konularında doktora yapan Ali NESİN, 1985 - 86 yılları arasında Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kampüsünde öğretim üyeliği yaptı. Türkiye'ye kısa dönem askerlik görevi için geldiği sırada "orduyu isyana teşvik" iddiasıyla tutuklanarak yargılandı. Yargılanma sonucunda beraat etti. 1987 - 89 yılları arasında Notre Domme Üniversite'sinde yardımcı doçent, ardından 1995'e kadar Kaliforniya Üniversitesi Irvine Kampüsünde doçent ve daha sonra profesör olarak görev yaptı. 1993 - 94 yılını Bilkent Üniversite'sinde misafir öğretim görevlisi olarak geçirdi. 1995'de babası Aziz NESİN'in ölümü üzerine yurda kesin dönüş yaptı ve Nesin Vakfı yöneticiliğini üstlendi. Ayrıca; Bilgi Üniversitesi Kasım 2004'den beri de Nesin Yayınevi genel yönetmenliğini yapmaktadır. Matematik bölüm başkanı olan Ali Nesin, evli ve iki çocuk babasıdır. Ali Nesin'in;

- Matematik ve Korku
- Matematik ve Doğa
- Matematik ve Sonsuz
- Develerle Eşekler
- Önermeler Mantığı

adlı kitaplarının yanısıra çeşitli dergilerde çıkmış bilimsel makaleleri ve İngilizce bir kitabı da bulunmaktadır. Matematiksel araştırma alanı "Morley mertebesi sonlu gruplar"dır. Aynı zamanda, üç ayda bir yayımlanan, Matematik Dünyası adlı bir matematik dergisi de çıkmaktadır.

Matematik araştırmaları, bölüm başkanlığı ve Nesin Vakfı yöneticiliğinin yanı sıra yağlı boya resim, desen ve portre çalışmaları da yapmaktadır.

bayraktaro1
07-09-2009, 17:36
Prf. Dr. Ali NESİN'le yapılan röportaj;

Hiçbir Tanrıya ya da Tanrısal güce inanmam. Öldükten sonra da sadece ve sadece toprak olacağıma inanırım. Ne varsa bu dünyada var yani...

Yaşam biçimim son derece sadedir. Üstüme başıma dikkat etmem. Paraya pula önem vermem. Nitekim; ne arabam var, ne evim barkım, ne de param pulum. Kitaplarım ve CD'lerimden başka bir maddi zenginliğim yok.

Hayata, bir ideolojinin penceresinden ve sloganlarıyla bakmamaya çalışırım. Her konuyu arı arı irdelemek, şablonlara uymadan düşünebilmek isterim.

Eğer Allah, olması gerektiği gibi iyi bir varlıksa ve insanı saçlı yaratmışsa, o zaman kadınlara haksızlık yapıp "saçınızı göstermeyeceksiniz" demiş olamaz. Eğer Allah iyi bir varlık değilse, kadın ve erkek arasında eşitsizlik yaratıp gerçekten böyle bir emir vermişse, o zaman herşeyi göze alıp bu Allah'a karşı başkaldırmak gerekir diye düşünüyorum. Aksi halde, öbür dünyada başımıza geleceklerden korkup, Alllah'ın mantığımızın almadığı ve doğru olmayan emirlere uymak gerekir, ki bunun da Allah'ın hoşuna gideceğini pek sanmıyorum.

Din dersleri hiç olmamalı. Laik bir devlet, din dersi veremez diye düşünüyorum. Olsa olsa dinler tarihi ya da din felsefesi gibi dersler olabilir. Bunun da Türkiye koşullarında adam gibi verilebileceğini sanmıyorum.

Ben Diyanet İşleri Başkanlığı'na karşıyım. İmamların, müezzinlerin, hocaların maaşlarını ben niye ödeyeyim, cemaat ödesin.

bayraktaro1
07-09-2009, 17:46
Turan DURSUN'u herkez biliyor zaten onu yazmama gerek yok.

bayraktaro1
07-09-2009, 17:59
Arif TEKİN

Diyarbakır'ın Kulp İlçesi, Akdoruk Köyü'nde doğdu. Nüfusa 1968 yılında 1954 doğumlu olarak kayıt edildi. Köyde okul olmadığından Arap dili üzerine medrese öğrenimine başladı ve bu öğretim 15 yıl sürdü. Dışarıdan ilkokul diplomasını aldı ve Diyarbakır Merkez Alicik Köyü Cami imamlığına atandı. Dışarıdan Diyarbakır İmam Hatip Lisesi Diplomasını aldı. Üniversite sınavlarına girerek 9 Eylül Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi'ni kazandı. Buradan 1994'de mezun oldu. Diyarbakır, İzmir, Manisa, Sarıgöl ve Hatay Samandağı ilçelerinde din görevlisi olarak çalıştı. 1998 Şubat'ında emekli oldu.

- 1999 yılında "Kur'an'ın Kökeni" adlı eseri ile Turan Dursun inceleme ve araştırma ödülünü aldı.
- İkinci kitabı; Muhammed ve Kurmaylarının Hanımları adlı eseridir.
- Kur'an da Allah
- Sümerler'den İslam'a Kutsal Kitaplar ve Dinler

hako
07-09-2009, 22:10
Yani sadece iyi anlamadığı iddia edilen kişiler değil,
çok iyi anlayanlar da doğruyu görüyorlar.

bayraktaro1
09-09-2009, 12:43
Tevfik FİKRET

Tevfik Fikret (24 Aralık 1867 – 19 Ağustos 1915), asıl adı Mehmed Tevfik olan Edebiyat-ı Cedide şairidir.

Tevfik Fikret, 24 Aralik 1867'de İstanbul'da Aksaray'ın Kadırga semtinde dogdu. Baba tarafi Çankırı ili,Bayramören İlçesine bağlı ,Dalkoz köyünden, annesi ise musluman olmus Sakizli bir Rumun kizi idi. Fikret, 12 yasindayken, annesi ile dayisi hactan donerken koleradan oldu. Boylece oksuz kalan Fikret'i bu olay haliyle cok sarsmis, kiz kardesi ile kendisine bundan sonra yengesi ile anneannesi bakmistir.

Fikret, 1888'de Galatasaray Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Uslu, duygulu, caliskan bir ogrenciydi. Hocalari arasinda Muallim Naci, Recaizade Ekrem gibi gunun seckin ogretmenleri vardi. Siire lise ogrencilik yillarinda baslamis ve ilk siirini 1883'te yayimlamistir.

Liseden mezun olduktan sonra once Hariciye Nezareti (Disisleri Bakanligi), az sonra da Maarif Mektubi Kalemi'nde calismaya basladi. Is hafifti. gecikmis ayliklarini da geri cevirerek ayrildi. Bir akrabasinin yardimiyla Sadaret Mektubi Kalemi'nde dusuk bir ucretle kisa bir sure calisti. 1889 Agustos'una gelindiginde dorduncu isine istisare odasi'nda muavin olarak basliyor, ayrica Yuksek Ticaret okulu'nda Fransizca ve Turkce dersleri veriyordu. Ertesi yil, 22 yasinda, kuzeni, kiz ogretmen okulu ogrencisi, 14 yasindaki Nazime hanimla evlenip dayisinin evine icguveyi girdi.

Bu sirada, cesitli siir yarismalarinda birincilikler kazaniyordu. 1894'te, Malumat gazetesinin kuruculari arasinda yer aldi. Ayni yil isinden ayrilip, Galatasaray Lisesi'nde (Mekteb-i Sultani) Turkce ogretmenligine basladi. Ancak, butce kisintisindan oturu maaslar kesintiye ugrayinca 1895'te ayrildi. Ayni yil Haluk dogdu. Bir yil sonra Robert Kolej'de Turkce ogretmenligine atandi. Bu siralarda yazdigi siirlerde ask, ev, doga temalarini islemistir.

1896'ta, hocasi Recaizade Ekrem onu Servet-i Funun dergisinin sahibi Ahmet Ihsan ile tanistirir. Fikret, derginin tahrir ve tashih islerine bakmaya baslar. Ise dort elle sarilir, dergiyi duzenlemeye koyulur. Sanatta hem icerik hem bicimde bir atilim yapip batililasmayi ilke edinen Servet-i Funun toplulugunun hareketine Edebiyat-i cedide adi verilmistir. Bu ekolde, Fikret'in yanisira Halit Ziya, Cenap Sahabettin, Ismail Safa, Mehmet Rauf, Samipasazade Sezai, Huseyin Cahit, Ahmet Suayip, Huseyin Siyret gibi adlar bulunuyordu. gecen yuzyilin son 4 yilinda, Fikret'in siirlerinde toplumsal boyutun arttigi, karamsarligin uste ciktigi gozlenir. 1897 Osmanli-Yunan savasi sirasinda yurt ve ulus sevgisini dile getiren siirler yazar. Ayni zamanda, Abdulhamit'in baskisi ile sansur ve jurnalcilik artar. Ozgurluk ve adalet ozlemi ile ilgili siirler yazarken 1898'de birkac gun icin goz altina alinir. Bundan sonra surekli izlenecektir.

1900 yilinda ilk kitabi, Rubab-i sikeste (Kirik Saz) yayimlanir. Ancak, ertesi yil Ahmet ihsan ile bozusup dergiden ayrilir. Bir sure sonra, bir cevirisi yuzunden Servet-i Funun kapatilir.

1902'de kiz kardesini, 1905'te babasini yitirir. Ayni yil, babasinin Aksaray'daki konugunu satarak Rumelihisar'inda, planlarini kendi yaptigi ve olunceye dek oturacagi, `Asiyan'ina ( kuş yuvası) yerlesir.

24 Temmuz 1908'de Mesrutiyet'in ilan edilmesini coskuyla karsilar, Rucu ile Dogan gunese adli siirlerini yazar. Ayni yil, arkadaslariyla Tanin gazetesini cikarir ve eski Servet-i Fununcularla beraber calismaya baslar. Bu uzun surmez cunku gazete, programindan sapip, vaadettikleri hak ve ozgurlukleri kismaya yonelen ittihat ve Terakki Firkasi'nin organi durumuna gelir. Fikret dus kirikligina ugrar ve kendisine Maarif Nazirligi (Milli Egitim Bakanligi) onerilmesine ragmen ayrilir.

1909'da Galatasaray Lisesi'nin müdürü olur. Ancak, yeni Nazırın bazı yetkilerine karışma girişimi, Fikret'in bu işinden istifa etmesine ve okuldan tamamen ayrılmasına yol acar. Bir sure ögretmen okulu'nda da edebiyat okuttuktan sonra sadece Robert Kolej'de çalışmaya başlar. 1911'de, gençlere seslendiği Haluk'un Defteri yayımlanır. Bu sıralarda şiirlerinde insancıllığa yöneldiği gözlenir.

1914'te sagligi bozulur. Balkan ve Trablusgarp savaslarindan yorgun cikan osmanlilarin Almanlarin yaninda savasa girmesi hosuna gitmez. Ittihatcilar ile arasi yillar gectikce iyice acilir. Mehmet Akif, 1912'de Suleymaniye Kursusu adli siirinde Fikret'i protestanlara zangocluk etmekle suclar. Bu bir bakima, Fikret'in iki ay kadar once yazdigi Han-i Yagma adli hicvine karsiliktir. Bu arada, 1914'te cocuklara seslendigi sermin adli kitabi yayimlanir.

Gencliginde vereme yakalanmis olan Fikret'in bu kez bobrekleri bozulmustu. Arada bir bayilmaya, sayiklamaya basladi. Olumunu sezdiginde sunlari yazdi:

Artik hayat icin yetisir bunca infial
Dinlenmek isterim ki taab-dar-i mihnetim.
Artik tehi vucut, tehi dil, tehi hayal,
Dunyada simdi ben dahi bir fazla sikletim.
19 Agustos 1915'te olur ve Eyup'te aile mezarligina gomulur. Vasiyetine uyulup Asiyan'a tasinmasi icin 1961'deki dogum yildonumunu beklemek gerekecektir.

Yukarida bahsedilen kitaplarina girmemis siirleri (Rubabin cevabi, Tarih-i Kadim, Doksan Bese Dogru ve digerleri) Cevdet Kudret tarafindan derlenip 1952'de yayimlandi.

Haldun Haznedar (1994)

Eserleri

Rübab-ı Şikeste (1900)
Tarih-i Kadim (1905)
Haluk'un Defteri (1911)
Rubabın Cevabı (1911)
Şermin (1914)
Hasta Çocuk
Kırık Saz

bayraktaro1
09-09-2009, 12:44
İşte Ünlü Şiiri;

PROMETE

Duy yüreğinde her dakika
Ateşten gagasını büyük hasretin,

Kendi kendine durmadan şunu de:
Neden onlar gökte, ben çukurda?


Neden güler bana dünya âlem?
Ben neden iki gözü iki çeşme?


yükselmek göklere, gülmek gibi var mı?
bir gün açarsa gözünü şu hasta vatan,


ne varsa yüklen getir bilimin dört bucağından,
gelecek günlerinin bilinmeyen elektrikçisi
aydınlığa, bolluğa susamış halkın.


uyuşukluğu yok eden ne varsa getir,
yüreği, özü, kafayı besleyen,


durma, onlara can ver, can.
o masallar kahramanı örnek olsun sana,


hani kutsal ateşi çalmış getirmişti gökten.
kimsin, nesin, bilmesin seni bir tek insan

bayraktaro1
14-09-2009, 09:06
Josef STALİN

Josef Stalin (asıl adıyla İoseb(Yusef)Vissarionoviç Cugaşvili) (1879 - 1953), 1922'den, 1953 yılındaki ölümüne kadar Sovyet Rusya'nın liderliğini ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin liderliği anlamına gelen Genel Sekreterliğini yapmıştır. Lakabı olan 'Stalin' Rusça'da çelik anlamına gelir.

İoseb Cugaşvili, 21 Aralık 1879'da Gürcistan'ın Gori kasabasında doğdu. Babası kunduracıydı. Gençken girdiği papaz okulundan devrimci militanlara katılmak üzere ayrıldı ve Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin bolşevik kanadı saflarında yer aldı.

Uzun yıllar Sibirya'da sürgünde kaldı. 1917 Şubat devriminden sonra sürgünden döndü. Aynı dönemde İsviçre'den sürgünden dönen Lenin'le birlikte çalışmaya başladı. 1917 Temmuz ayında Lenin'in tekrar Finlandiya'ya sürgüne gitmek zorunda kalması üzerine, Sverdlov'la birlikte partinin yönetimini üstlendi. Ekim Devrimi'nden sonra Lenin'in başkanlığındaki Sovyet hükümetinde Milliyetler Halk Komiseri oldu.

Lenin'in ölümünden az önce Komünist Partisi genel sekreteri oldu. 1920-1930 arası sağ ve sol ideolojik mücadele sırasında suçlandı. Bu mücadelelerde binlerce insan sürgüne gönderildi veya görevden alındı. Bu sürgünler ve cezalandırmalar milli temelde değil, esas olarak ideolojik çizgiler üzerine oluyordu. Stalin'in ideolojik mücadele sırasında geliştirdiği görüşler ve siyaset, (özellikle muhalifleri tarafından) Stalinizm olarak adlandırılır.

Dönemin en sert ideolojik mücadelesi Troçki'ye karşı sürdürülmüş ve Troçki'nin 1940 yılında Meksika'da öldürülmesiyle Bolşevik Partisi içinde sağ veya sol sapmayla suçlanan eski liderlerden hiçbiri hayatta kalmamıştır.

Josef Stalin, planlı ekonomi, kollektivizasyon ve endüstrileşme uygulamaları ile 1928-1936 yılları arasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde köklü dönüşümlerin gerçekleştirilmesini sağladı.



İkinci Dünya Savaşı sırasında parti liderliği, hükümet başkanlığı ve Sovyet orduları başkomutanlığı görevlerini bir arada yürüttü. 1939'da Hitler'in Nazi Almanyası'yla Molotov-Ribbentrop paktı diye de bilinen bir saldırmazlık anlaşmasını imzaladı.

Bu tartışmalı tarihsel dönemle ilgili olarak, Stalin'e düşman veya Stalin'den yana olan her iki tarafın da farklı tezleri vardır. Stalin karşıtlarının tezlerine göre, Hitlerle aralarındaki açıklanmayan gizli protokole bağlı olarak Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya ve Polonya'nin Naziler veya Sovyetler tarafından işgalinin yolu açılmıştır. Stalin'in doğru yaptığını savunanlara göre ise, 1937'deki Münih görüşmelerinde açıkça ortaya çıktığı gibi, İngiliz ve Fransız emperyalistleri ve dolaylı olarak da Amerikalılar, Nazileri kışkırtıyorlardı ve onların Sovyetler Birliği'ne saldırısının önünü açmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla Avusturya'nın Almanya'ya katılmasına (Anschluss) ve Çekoslovakya'nın işgaline göz yummuş ve onaylamışlardı. Sovyetler Birliği bu gidişatı tersine çevirmek için dünya çapında barışın sözcülüğünü yapmaya çalışmıştı. Ne var ki, özellikle Çekoslovakya'nın işgalinden sonra Sovyetler Birliği'nin İngiltere ve Fransa ile ilişki kurma çabalarına rağmen bu iki ülke Nazi tehdidini birlikte ortadan kaldırma girişimini reddetti. Böylece Sovyetler Birliği, kendi sınırlarını güvence altına almak için bu protokolü imzaladı. Stalin'in amaçlarına göre, Polonya ve Baltık ülkelerinde oluşturulacak tampon bölgeler, Nazilerin Sovyetler Birliği'ne ulaşmasını engelleyecekti.

Böylece 1939 yılında Nazi işgalinden sonra Sovyetler Polonya'nın kalan yarısını işgal edip Estonya, Litvanya ve Letonya'yı sınırlarına kattı. Finlandiya'ya saldırdı ve büyük kayıplar vermesine rağmen Mart 1940'da "kış savaşı' olarak bilinen bu savaşı da kazandı. 1941'de Hitler'in Sovyetlere saldırması üzerine Stalin bu sefer müttefiklerin yanında yer aldı. Sovyetler Birliği'nin en ağır bedeli ödeyen güç olarak (24 milyon ölü) müttefiklerin yanında Nazi Almanyası'na karşı kazandığı zafer uluslararası alanda gücünü artırdı.

Kırım'ın Slavlaştırılması politikası yüzünden Kırım Tatarlarının 18 Mayıs 1944'te sürgüne gönderilmesini sağladı.

1945'ten sonra Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde komünist rejimler kurdurdu. Daha sonra bu ülkelerin dünyadan izole edilmesi Churchill tarafından "demir perde" diye anılacak ve bu kavram yaygınlaşacaktır.

5 Mart 1953'te öldü. Ölümünden sonra Kruşçev, Stalin'i suçladı. Ünlü 20'nci Kongre ile başlayan anti-Stalinizasyon kampanyası Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov dönemine kadar sürecektir. Gorbaçov tarafından kongrelerde yayımlanan Glasnost ve Perestroika Stalin'e ağır eleştiriler getirdi.

bayraktaro1
18-09-2009, 08:51
Ömer HAYYAM

Gıyaseddin Eb'ul Feth Ömer İbni İbrahim'el Hayyam veya Ömer Hayyam (d. 18 Mayıs 1048 - ö. 4 Aralık 1131) Fars, şair, filozof, matematikçi ve astronom.

Hayyam Nişaburludur. Yaşadığı dönemin ünlü veziri Nizamül-Mülk ve Hasan Sabbah ile aynı medresede zamanın ünlü alimi Muvaffakeddin Abdüllatif ibn el Lübad'dan eğitim görmüş ve hayatı boyunca her ikisi ile de ilişkisini kesmemiştir. Bazı kaynaklar; Hasan Sabbah'ın Rey kentinden olduğu Nizamül-Mülk'ün de yaşça Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah'tan büyük olduğunu ve böylece aynı medresede eğitim görmediklerini belirtmektedir. Yine de Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamül-Mülk'ün ilişki içinde olduklarını inkar etmemektedir. (Kaynak: Semerkant-Amin Maalouf)

Birçok bilim adamınca Batıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.

Çadırcı anlamına gelen "Hayyam" takma adını babasının çadırcılık yapmasından almıştır. Ayrıca İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde bir semte adını da vermiştir. Tarlabaşı bulvarında Sakızağacı ışıklardan başlayıp, Tepebaşı'na kadar inen caddenin adıdır. Hayyam aynı zamanda çok iyi bir matematikçiydi. Binom Açılımını ilk kullanan bilim adamıdır. Hayyam, genelde şiirlerindeki eğlence düşkünlüğünün belirgin olmasından dolayı Rubâileri ile ünlenmiştir.

Geçmişte yaşamış birçok ünlünün aksine Ömer Hayyam'ın doğum tarihi günü gününe bilinmektedir. Bunun sebebi, Ömer Hayyam'ın birçok konuda olduğu gibi takvim konusunda da uzman olması ve kendi doğum tarihini araştırıp tam olarak bulmasıdır.

Rubailerinde, dünya, var oluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir. Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki Hayyam'ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü en büyük düşünürlerden birini yaratacak sosyo-kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belki de en aydınlık dönemlerini yaşayan İslam dünyasında felsefenin hak ettiği ilgiyi gördüğü, Selçuklu saraylarında ise sentez bir Orta Doğu kültürü (Türk-Hint-Arap-Çin-Bizans) oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan düşünür, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, Müslüman fakat felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmiştir.

Hayyam, aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir. Dünyanın ilk rasathanesini kurmuştur. Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri Takvimlerden çok daha hassas olan Celali Takvimi'ni hazırlamıştır. Okullarda Pascal Üçgeni olarak öğretilen matematik kavramı aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur. Matematik, astronomi konularında dünyanın önde gelen bilim adamlarındandır. Birçok bilimsel çalışması olduğu bilinmektedir.

Yaşadığı dönemi takip eden yıllar boyunca, İslam dünyasında düşünce ve aklı reddeden bir yapının oluşması, İslam coğrafyasında siyasi iktidar mücadelesi, toplumsal sınıflar arasındaki mücadelelerde iktidarların geniş halk kitleleri üzerinde otoritelerini koruyabilmek adına dini kullanması neticesinde adeta "yobazlığın" iktidara oturtulması; Ömer Hayyam gibi insan aklına ışık tutmaya çalışmış birçok düşünürün "sapkın" ilan edilmesine, genel anlamda toplumsal eğitim seviyesinin düşmesi nedeniyle de Ömer Hayyam'ın şarap ve zevk düşkünü olarak anlaşılmasına sebep olmuştur. Bu nedenle Ömer Hayyam tüm zamanlarda iktidara muhalif olanlar için bir ilham kaynağı olagelmiştir.


Ömer Hayyam'ın mezarı, Nişapur, İran.Pek çok Rubai ünü sebebiyle Hayyam'ınkilerine karıştırılmıştır, bilinen kadarıyla Rûbailerinin sayısı 158'dir. Fakat kendisine mal edilenler binin üzerindedir.

Ayrıca Ömer Hayyam için tarihteki ilk bilinen savaş karşıtı eylemci yakıştırması da yapılmaktadır.

Rubailerinin Türkçeye çevirisi farklı birçok çevirmen tarafından yapılmışsa da rubaileri Türk halkına sevdiren çeviri Sabahattin Eyüboğlu tarafından yapılmıştır.

bayraktaro1
18-09-2009, 08:53
Ömer HAYYAM Rubaileri

Ey kara cübbeli!
Taş atma bu dünyayı bilmek isteyenlere.
Onlar yaradanın sanatı peşindeler;
Seninse aklın fikrin abdest bozan şeylerde

Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.


Ben bıyıkları süpürge etmişim meyhanede:
Hayırmış, şermiş bırakmışım ikisini de.
İki dünyayı karpuz gibi önüme koysalar
Ne birine metelik veririm, ne ötekine.


Adım kötüye çıkarsa çıksın, ben böyleyim;
Bir kerpiçim de olsa, satar şarap içerim.
O da gidince ne yaparsın diyecekler:
Cübbemle sarığım ne güne duruyor, derim.

Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi elâlem!

Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizle.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be Sultanım, kötülük hangimizde?

bayraktaro1
18-09-2009, 09:29
Ömer Hayyam Rubai 2

Beni özene bezene yaratan kim ? Sen !
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden
Demek günah işleten de sensin bana
Öyleyse nedir o cennet ? cehennem

Bilirmisin yüceler yücesi Tanrı !
Şarap ne zaman çoşturur içenleri ?
Pazar, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe
Bir de cuma, cumartesi günleri

Felek ne denli cömert aşağılık insanlara!
Han, hamam, dolap, değirmen hep onlara
Kendini satmayan adama ekmek yok :
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!

Yapma diyorsun, yapmamak elde mi?
"Sen al" demişsin nasıl çekerim elimi?
"Hem yap, hem yapma" demek seninki bana
İnsaf : kadeh devrilir de, dolu kalkar mı?

Öldürmek de, yaşatmak da senin işin
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan sen değilmisin ?

Kim görmüş o cenneti, o cehennemi ?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlemeye korkulmaya değer mi?

Yerleri yapmış, gökleri kurmuşsun ama,
Sensin bunca gönülleri yakıp yıkan da.
Ne kızıl dudakları, ne altın saçları
Atmışsın süpürgeler gibi kara toprağa

Ben ne camiye yararım! ne havraya
Bir başka hamur benimki, bir başka maya
Yoksul, gavur, çirkin, ****** gibiyim :
Ne DİN umrumda, ne CENNET ne dünya!

Biz aşka tapanlarız, MÜSLÜMAN değil!
Cılız karıncalarız, Süleyman değil;
Biz eskiler giyen soluklarız;
Pazarda sıtma satan bezirgan değil.

Bir put demiş ki kendi kendine tapana :
"Bilir misin niçin taparsın bana?
Sen kendi güzelliğine vurgunsun :
Ben ayna tutar gibiyim sana."

Sensiz camide, namazda işim ne?
Seninle buluşma yerim meyhane
Benim sevmem de öyle Yüce Tanrı;
İstersen kaldır at cehenneme

Gökleri yarıp darmadağın ettiğin gün,
Pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün,
Sen sorguya çekmeden, ben soracağım sana :
"Ey Tanrı, hangi günahım için beni öldürdün?"

Ah Tanrı dünyayı yeniden yarataydı :
Yaratırken de beni yanında tutaydı.
Derdim : "Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dileğimce yarat dünyayı"

Benim yaşam; artık şarap, çalgı, eğlenti;
Dinim DİNSİZLİK, bıraktım her ibadeti,
Nişanlım dünyaya " Ne çeyiz istersin?" dedim.
"Çeyiz, senin gamsız yüreğindir" dedi.

Kim senin yasalarını çiğnemedi ki söyle
Günahız bir ömrün tadı ne ki söyle
Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen
Seninle benim aramda ne fark kalır, söyle ?

bayraktaro1
18-09-2009, 09:47
Neredesin ? Sana baş kaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim, ışığın nerede ?
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işte?

Ovidius
18-09-2009, 14:52
bak şu çöl lalesine,rengi nasıl kırmızıdır,
göverten şey onu gerçekte hükümdar kanıdır,
belki hercai;siyah noktasını bir güzelin,
yanağından dışa taşmış o siyah benden alır.

ömer hayyam

unbe
18-09-2009, 17:01
bayraktora çok teşekkürler
bu gece 22.00de sıradışı ateistle programı yayında olacak.

bayraktaro1
25-09-2009, 17:59
Öncelikle sayın unbe'ye çok teşekkür ederim.

bayraktaro1
25-09-2009, 18:02
DEMOKRİTOS

Leukippos'un öğrencisi Democritus, (M.Ö. 460 - 370)lü yıllarda yaşamış ve Sokrates'den sonra ölmüş olmasına rağmen, "Sokrates öncesi doğa filozofları"ndan sayılır. Hocasının ortaya attığı teoriyi büyük ölçüde geliştirerek ünlenmiştir. Parmenides'in temsil ettiği tekçilik (monism) ile Empedokles'in çokçuluğu (pluralism) karşısındaki aracılık girişimleri sonucu, "Atom veya bölünmeyen öz" teorisi ile ünlenmiştir. (Bazı kaynaklar Empedokles ve Anaksagoras'ı da "atomcular" sınıflandırmasının içine sokmaktadır. Bu görüş isabetli bir tesbittir.)

Varoluş ile ilgili çok kesin bir görüş ortaya koymuştur. Evren'deki oluşuma, kesin bir zorunluluk egemendir. Bütün olup bitenleri bir raslantı ile izâha çalışmak saçmalıktır. "Yaratılmamış, yok olmayan, değişmeyen varlık, özdeksel ATOMDUR. Öz, maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir." şeklinde özetlenebilecek bir görüşle, materyalist doğa biliminin ilk temellerini atmıştır.

Atomcular, sadece bir hacim, bir şekil ve belki de bir ağırlık içeren bölünmez en küçük birim olarak târif ettikleri atomun ve atomların hareket ettiği boşluğun (eter - ether - esir) ezelî, ebedî mevcudiyetini ortaya atmışlardır. Bütün bu materyalist görüşlere rağmen, "tek gerçek, atomlar ve atomların hareketidir" prensibini, ruhun açıklanması aşamasında da tutarlı bir şekilde kullanmışlardır.

Bilinçli bir materyalist yaklaşımla, algılama ve düşünmeyi, vücuttaki en ince, en hafif ve en düzgün ateş atomlarının hareketi olarak izâh eden Demokritos, kendisinden önceki düşünürlerin üzerinde durmadığı oranda, ahlâk (etik) ile de ilgilenmiştir.

TomSawyer
25-09-2009, 21:12
ömer hayyam..

sevdiğim insanlardandır..

teşekkürler;)

proximo
26-09-2009, 20:25
Emeğe saygı,bilgiler için teşekkürler.Eline sağlık.

uyar
26-09-2009, 20:43
ateistlikle sıradışılığı özdeşleştirmeyin arkadaşlar..... yoksa hayyama lafım yok

history
26-09-2009, 22:58
güzel bir bilgi paylaşımı olmuş.özellikle bana yeniden Imagen ı ve hayyamın rubailerini hatırlattığı için tsk ederim..

bayraktaro1
28-09-2009, 09:16
"ateistlikle sıradışılığı özdeşleştirmeyin arkadaşlar..... yoksa hayyama lafım yok"
Uyar

Sayın Uyar;

Yukarıdaki ifadenizle benim yapmak istediğimi yanlış anlamışsınız. Dünyada gelmiş geçmiş milyarlarca ateist bulunmaktadır. Sadece bunlardan toplumda sivrilmiş ve cümleleri ile "Ben Ateistim" diye insanları buraya yazmak niyetimdeydim.

proximo
28-09-2009, 16:45
bayraktora çok teşekkürler
bu gece 22.00de sıradışı ateistle programı yayında olacak.
Sayın unbe ben radyonuzu dinliyrmiyorum,yardımcı olursanız sevinirim.

uyar
28-09-2009, 19:14
"ateistlikle sıradışılığı özdeşleştirmeyin arkadaşlar..... yoksa hayyama lafım yok"
Uyar

Sayın Uyar;

Yukarıdaki ifadenizle benim yapmak istediğimi yanlış anlamışsınız. Dünyada gelmiş geçmiş milyarlarca ateist bulunmaktadır. Sadece bunlardan toplumda sivrilmiş ve cümleleri ile "Ben Ateistim" diye insanları buraya yazmak niyetimdeydim.


sizi çok iyi anlıyorum... ama burada birçok (kendini bilmez) dindar arkadaş da var... sanacaklar ki ateist olmak sıradışılıktır... ben bunun kırılmasını istiyorum... derdim bu... o nedenle "sıradışı insanlar" diye başlık olsaydı daha hoş olurdu diye düşünüyorum... ama bu benim fikrim tabiii.. kimseyi bağlamaz.. yoksa tüm bu kişilere saygımız sevgimiz ayrı bir konu...


sesini duyurmaya çalışan o kadar az ateist var ki... bizlerin toplumun normal üyelirinden olduğumuz gerçeği önemli diye düşünüyorum.. ama dediğim gibi bu benim hassasiyetim... kimseyi bağlamaz..

sevgiler saygılar

bayraktaro1
29-09-2009, 10:03
Sevgili uyar;

Bu başlığı açmama sebep olan da zaten kendini bilmez bir müslüman arkadaş yüzündendi. Müslümanlar arasında ateizme karşı öyle bir düşmanlık var ki, diğer düşünceler sanki kendilerine daha yakınmış gibi görüyorlar ama ateizm öyle değil. Çünkü, diğerlerinde (deist, agnostik v.b.) az da olsa kendilerine pay çıkarabiliyorlar, bir Tanrı inancı hepsinde de olduğundan (şekli ve şemali farklı olabilir) yakın görüyorlar. Ama ateizm farklı; içinde inkar var. Bu nedenle; ateistlerin kişilik yapıları, psikolojileri, aptallıkları gibi saçma sapan fikirler öne sürerek baltalamaya çalışıyorlar. Özellikle sıradışı ateist dememin sebebi buydu... Ateist'lerin başarılı olduklarını (hele hele bir araştırsalar dünyada dahilerin çoğunun inançlarının ne olduklarını) göstermem için açılan bir topikti. Tabii anlayana (sizi tenzil ediyorum)...

Richard DAWKİNGS size katılmıyor. Ateistlerin çıkarak fikirlerini söylemeleri gerektiğini, kendilerini ifade etmeleri gerektiğini anlatır. Kişi fikirlerini özgürce dile getirmeli bence ve ateistlerde maalesef çok baskı var. Ben bu konuda özgür olduğumu hissetmiyorum.

Bende fikirlerimi haykırmak istiyorum. Ben buyum kardeşim. Kabul edene, konuşmak istiyorsan gel buyur.... demeliyim.

uyar
29-09-2009, 17:19
sıradışılıktan ne anlıyorsun bilmiyorum ama ben toplumun dışında, topluma zıt, biraz da anarşist bir kişilik düşünüyorum... ne var bunda diyeceksin .. bence de birşey yok ama "ateist bir sıradışıdır" yaklaşımı beni rahatsız eden yoksa tabii ki haklısın..


RDawkins in söylemeye çalıştığı bence ateistlerin de sıradan insanlar olduğunu herkese göstermek için sıradan insanlar da ortaya çıkıp ben ateistim demeleridir... yani "out" olmak kavramı var ya bu sıradışılık değil pozisyonunu deklare etme durumudur.. orada durum tamamen farklı hatta bence söylediğinin tam tersi .. neyse..

bunları senle fikir ayrılığımız olduğunu söylemek için söylemiyorum .. seni anlıyorum arkadaşım .. sadece dediğim "ateist kişi sıradışıdır" ifadesini çağrıştırmayalım.. ama sradışı kişiler tabii ki ateist te olabilir köküne kadar dinci de.. şu cubbeli ahmet tam bir sıradışı dinci mesela... dimi :)

bayraktaro1
11-09-2014, 12:06
Bu yıllar önce yapılmış ve radyoda yayınlanmış güzel bir çalışmadır.. Bu arada; bir ekleme yapmak istiyorum.

İlhan Arsel (07.02.2010 tarihinde, Florida (ABD)'de yaşamını yitirdi.)