Orijinalini görmek için tıklayınız : Almancı Çocuk
güneşinzaptıyakın
23-09-2009, 18:06
Almancının Oyuncağı
Benim kuşak için önemli bir ayrıntıdır, bırakın oyuncağı ekmek almak için bile kuyruğa girilen bir dönemden bahsediyorum. Birden hayatımıza Almancılar ve onların Almanya'dan getirdikleri oyuncakları girince, büyüklerimiz kültür şokundan öte gerçek şoku, biz çocuklar ise güzel oyuncakların var olabileceğini yaşamış olduk.
Mahallenin bütün çocukları harçlıklarımızdan artırdığımız paraları birleştirerek aldığımız ve çoğu zaman maç bitmeden patlayan o adi plastik topların yerine Almancıların getirdiği, boyası akmayan ve gerçek deriden olan topları görünce, maç yapmanın keyfini anlamış olduk. Zaten yaz tatilinde olduğumuz için tek sorun akşamları 4 saatlik televizyon yayını ile uykumuzdu, geri kalan zamanlarda istediğimiz kadar maç yapıyorduk aslında, ama top tek mahallede bizler çok sayıda olunca, maç sırası bazılarımıza gelmiyordu bile. Bunu ise hemen varoş’ta yaşamanın pratik zekası ile çözüyorduk o küçük ve masum akıllarımızda, Almancı ile iyi geçinenler ve iyi top oynayanlar zaten banko kadrodaydı, bazen Almancı çocuğun takımında kim oynayacak minvalinde küçük tartışmalar yaşansada, o arta kalan küçük kadroya girmeye çalışan zavallı küçük yürekleri ve dışlanmışlığın verdiği aşağılanmayı, farklı yalakalıklar ve kavgalarla çıkarmaya çalışan bu ezilmiş kitleyi, sonunda hep seyirci kadrosu paklıyordu. Bazen Almancı'nın annesi çağırıyordu tam maçın ortasında, topla birlikte çocuk gidiyor ve bizler gene klasik oyunlarımıza dönüyorduk. Tamda bu sıralarda fark ettimki mahallemizde artık bir sınıflar ayrımı gerçekleşmiş ve bizler eskisi gibi hep birlikte değilde kamplaşarak oyun oynar olmuştuk.
Almancı çocuğun deri topu ile maç yapanlar, yani Almancıya yağ çekenler artık kendilerini diğerlerinden ayrı bir yerde tutuyor ve oynuyorken, yetenekli ve yardımsever bir kaç kişi fark gözetmeden oynuyordu, esas sorun ise seyirci olarak mahallenin tek oyun alanını maç yapanlara vermek zorunda kalan çoğunluğu oluşturan kitlede idi. Dışlanmanın verdiği aşağılanma ile ve bilinçlenmenin verdiği güvenle, eskiden pasif yada yarı pasif oldukları oyunlarda bile kuvvet göstermeye başlamışlardı. Artık mahallede hiç bir şey eskisi gibi değildi, bizler kamplaşmış ve ayrılmıştık, mahallenin kızları bile biz erkeklerle oyun oynamaz olmuştu, sanki hepsi büyük bir kadınmış gibi kendilerini Almancı çocuğa beğendirme çabasına girmişlerdi.
Bu duruma ilk itiraz eden ve kamplaşmadan uzak duranlar ise mahallenin iftiharı ve gururu olan o yetenekli arkadaşlar oldu, kendilerini bildiklerinden beri birlikte oynadığı arkadaşları arasında ayrım yapmamayı istediler ilk önce, ardından Almancı'nın oyuncaklarını redettiler. Hatta inanmazsınız ama Mahallenin fettan kızı leylayı bir köşede sıkıştırıp öpmeyi bile bıraktılar, ellerinde bilyeleri ile toprak arsada oyunlar oynayıp kendi aralarında sohbetlere başladılar. Mahalle artık eski mahallem değildi, bir tarafta Almancı ve oyuncakları ile oynamak isteyen küçük bir çocuk kitlesi ile, diğer tarafta artık kendi oyunlarını oynayan, o küçük azınlığa sahayı vermeyerek ve seyirci olmayı red ederek alanın her tarafını işğal eden büyük ama sıradan kitle kalmıştı. Kış gelince Almancı çocuk oyuncaklarınıda alıp Almanya'ya geri döndüğünde esas pandonima koptu, artık okuldan çıkıp mahalleye geldiğimde oyun alanımızda oyun oynayacak arkadaş bulmakta zorlanıyordum. O sırada tanıştım kitaplarla ve bir duvarın üzerine tüneyip, oyun alanını seyrederek kitap okumanın zevkine vardım aynı dönemde, sevdiğim bir kaç arkadaşım ısrar etmediği sürece oyunlara katılmaz oldum. Varlık yayınlarındandı sanırım, Hemingway'in ''çanlar kimin için çalıyor'' romanını okuduğumda birden anladımki o yetenekli çocuklar tıpkı bu kitaptaki direnişçiler gibi konuşuyor ve davranıyordu, o gün onların arasına katıldım ve red edilmeden onlarla bilye oynadım hep.
Bir sonraki yaz tekrar gelen Almancı çocuk bu sefer top yerine metal arabalar getirmişti, artık onların oyun alanı Almancı'nın eviydi, sokaklar ve oyun alanımız tekrar bizlere kalmıştı, her maçta patlayan pilastik toplar hala sorunumuz olsada bizler mutluyduk. Ama Almancı çocuğun bizler arasında yarattığı sınıf farkı hala sürmektedir mahallemizde. Bizler artık eski biz değiliz.
simply a good person
23-09-2009, 18:50
Güzel bir paylasim olmus sevgili güneşinzaptıyakın.
Inanin yazinizi gülümseyerek okudum. Kimin hayatinda olmadi ki almanci arkadas, amca, dayi, teyze... Her yaz yolarini dörtgözle beklerdik. Bir paket cikolata ya da sekerleme adina. O birbirinden parlak hediyeleri getirdikleri diyarlari nasil merak ederdik. Aradan yillar gecti, bu kez onlar geldikleri zaman kültür soku yasamaya basladilar. Baktilar ki birsey getirmeye gerek yok, zaten anavatanlarinda yasayan insanlarda artik ayni insanlar degiller. Birzamanlar onlarin birkac kanepe ve sanelyeyle cok lüks görünen evleri artik digerlerininkinin yaninda demode kalmis. Hakkaten ne olmus bu insanlara? Eskisi gibi konusulmuyor da. Ya onlar beni anlamiyor ya da ben onlari. Getirdikleri kültür soku dönmüs dolasmis, yillar sonra kendi suratlarina carpmis. Kalmislar iki arada bir derede. artik anavatan pek de öyle yuva hissini vermiyor. Yasanan ülkede zaten hep birer yabancilar.
Ben ce onlarin durumu daha vahim...
güneşinzaptıyakın
23-09-2009, 21:53
............... Hakkaten ne olmus bu insanlara? ..................... Kızgın kumlardan soğuk sulara atladılar ilk önce, sonra soğuk sulardan kızgın kumlara geri döndüler, kendileri gitti adları kaldı yadigar...
güneşinzaptıyakın
24-09-2009, 17:04
Mahallenin Delisi Yakup
Sizlere mahallemizden ve arkadaşlarımdan bahsetmiştim kısaca bir hikayemde sanırım, bu sefer mahallemizin delisi (aslında normal birisiydi ama ondan korkanlar onu deli sanırdı) Yakubu anlatacağım.
Yakup delişmen, sözcükleri aklına geldiği gibi kullanan ve kimse ile geçinemeyen bir arkadaşımızdı mahallede. Ortama yeni gelenler ve onunla istediği gibi oynamak istemeyenler haricinde kimse ile çekişmezdide aslında. Kızlarla oynamazdı bizim gibi, kızlar varsa körebe yada yakartop oynamazdı mesela, o yaşlarda bizlere garipde gelmezdi bu davranışı. Oyun alanına girdimi ufaklıklar hemen sıvışır evlerine kaçarlardı, cüssesi eşit zekası fazla olanlar tınlamazdı ama geri kalan çocuklar bulaşmasın diye alanın ücra köşelerine kaçardı. Bir tek o yetenekli arkadaşlarımızdan bazılarının sözünü dinlerdi vesselam. Bu devran Almancı çocuk yaşamımıza karışmasaydı daha ne kadar sürerdi bilmiyorum ama o yazdan sonra Yakup eski Yakup değildi artık tüm mahalle gibi.
İlk önce uzaktan seyretti Almancı çocuğu, daha sonra bir gün onun yanında gördük Yakup'u, Almancı nereye giderse Yakup'ta peşinden gidiyordu, ona sataşanları ittirip kaktırmakla başladı işe ilk önce, ardından tehdit ve dayak geldi, Almancı çocuk istediği kişinin üstüne salar oldu onu, artık Almancı'yı izdihamdan korumaktan öte koruması ve silahşörü olmuştu onun. Bu davranışı için bir çıkarı varmıydı derseniz, benim gördüğüm herhangi bir somut çıkarıda yoktu, örneğin o güzelim Almancı çikolatalarından nasiplendiğini, yada siyah beyaz göstersede aslında renkli olan televizyonda, bir pazar sabahı Cenk Koray'ı izlediğini görmedim ben Almancı'nın evinde.
O yaz bitip de Almancı evine dönünce, bütün kış tek başına bir köşede oynayanları seyretti Yakup, bazen çok sevdiği oyunlar olursa katıldı aramıza, Almancı'nın ekibiylede oynamıyordu garip olan, o zaman anladım ki Yakup'un istediği sadece güçtü, başka bir şey ilgilendirmiyordu onu, sadece güce saygı duyuyordu.
Bir sonraki yaz Almancı çocuk top yerine arabalarla gelip, yakın çevresi ile evinde oynamaya başlayınca Yakup bir arayışa girdi ve aşağı mahallede bir Almancı çocuk ile takılmaya başladı. Bizim mahallede ise garip bir şey olmuştu, sessiz sakin bir çocuk olan Cemil birden Almancı çocuğun peşinden ayrılmaz olmuştu, ona bakkaldan gazoz alır, onunla alay etmeye çalışanların üzerine yürür olmuştu, bu arada Almancı çikolatasından nasiplenmiyorda değildi hani. Bizim Almancının yeni silahşörü olmuştu vesselam. Ben kitap okumak için oturduğum o yüksek duvardan aşağı mahallede dahil herşeyi gördüğüm için pek şaşmıyordum bu duruma eskisi gibi.
Gene kış gelipte Almancılar evlerine dönünce, Yakup ve Cemil bakkalın köşesinde birlikte takılır oldular, herkesten uzakta ve ikisi birlikte konuşur ve bazen yeni gelenleri sigaya çekip sorgular görürdüm onları. Seneler sonra bir eylül sabahı, hacı hafızın oğlu Davut bizim evlerin yolunu gösterirken askerlere, onlarda yanlarındaydı Davut'un. Aşağıya doğru sarkık bıyıklarını burarken bizlere kin dolu gözlerle bakıyorlardı. Bazılarımız dönmedi bir daha mahalleye, daha doğrusu dönemedi, kaldı kanlı bir tezğahın üsütünde öylece yatarak, bazılarımızın dönmesi yıllar aldı. Mahallemiz değişmişti tıpkı güzel yurdumuz gibi, Yakup muhtar olan Cemil'in yanında çalışıyordu, ama her ikiside akşamları Almancı'nın kahvede (uyuşturucu satarken yakalanmış ve sınır dışı edilmişti Almanyadan) ile kılıç oynamaktan ve evden kaçan eski karılarına sövmekten başka bir şey yapmaz olmuşlardı yani yaşlanmışlardı, yerlerini yeni Yakup Cemil'lere bırakmışlardı mahallede.
güneşinzaptıyakın
25-04-2010, 03:49
Not: Güncel konulara ışık tutması bakımından güncellemedir aslında...
Asil Türkiye'deki insanlara ne olmus diye sordu bir Alamanci. Yillrca ülkesine temelli geri dönüs planlari yapiyordu. Elindeki avucundakini biriktirip Almanya'nin soguk ikliminden ve bir o derece daha soguk insanlarindan kacmak ve yasamini sicak kanli akdeniz insanlarinin oldugu, insanlara yasli cocuk bir deger veridligi ve maddenin, paranin önem arzetmedigi vataninda yasamak istiyordu. Almanya'ya ve almanlara tek katlanabildigi sebep iste bu geri dönüs hayalleriydi. Gerci zengin olmak hayaliyle yabanci bir ülkeye gelmisti ama ne kadar calisip ugrassa da orta sinif bir isci olmkatn öteye gidemeyecegini coktan anlamisti. Zenginlik ne demekti ki? Türkler icin gayet zengindi ama alman standartlarina göre siradan gelirli bir insandi. Ama yasadigi Almanya'da en ucuz kiralarda, en kötü evlerde otursaydi, en ucuz elbiseleri giyseydi ve en ucuz marketlerde en ucuz konserveleri satin alsaydi bu parayi biriktirir ve Türkiye'de sikintisiz ve rahat bir hayat gecirebilirdi. Var miydi Almanya gibisi? Hastalik sigortasi Türkiye'de yokken alman patron gik bile demeden ona sigorta veriyordu. Issiz kaldi mi issizlik parasi aliyordu, issizlik parasi bitti mi sosyal yardim paralariyla gecinebiliyordu. Kira, sigorta, kömür ve elbise parasi bile veriyordu alman devlet ana. Ona hic de üvey evlat muamelesi yapmiyordu da. Hatta kullanilmis mobilya, buzdolabi, firin ve oyuncaklar...Gel de birak mis gibi Alamanyalari, Türkiye'de cöpcü ol...Yok hayir daha kalmayliydi Almanyalarda, en az vatanda sosyal ve ekonomik sartlar düzelene kadar. Ama buram buram da köyü, yurdunun topragi burnunda kokuyordu. Almanya'ya alismak cok zor olmustu, hele hele o ilk kahrolasi yillar. Aglamadigi gece mi kalmisti, alman yemeklerini igrenclik duydugu halde yuta tika yemeye alismasi, her seyi birakip geri dönmemek mi istemisti bu ters, soguk ve hosgörüsüz insanlarin sisli puslu ve yagmurlu ülkesinden...Ah su Alamanya, Türkcesini de bozmustu üstelik...Bozuk Almancasiyla bir yandan Almanlarla anlas, bozuk Türkcesiyle diger yandan Türklerle konus...Türkcesi bozalmayan Almanci mi vardi? Kendisi de yemin etmisti asla Alamncilar gibi garip bir Türkce konusmamaya...Bu mümkün müydü? Yoksa gerizekali oldugunu kabullenmelmiydi? Hayir tabi ki bu bir ayip veya kusur olamazdi. Sadece Türkler mi? Yugoslavyalilar, Polanyalilar, Vietnamlilar, Ruslar ...bunlar da onun gibiydi...Bir kac hafta Türkiye'de tatil zaten kendiliginden düzeliyordu...
Türkiye'yi geride biraktigi gibi hayal ediyordu, yillar gecse de...Ayni insanlarin hala benzer düsündüklerini, benzer yasadiklarini, parasizliga ragmen insanlarin birbirini sevip saydiklarini. Almanlar gibi paraci bir millet olmadiklarini. O yüzden yok da diyemiyordu, akrabalar döviz ve borc istediklerinde. Nasil olsa durumu onlardan daha iyiydi, fabrikalarda gece vardiyasinda calissa da, sabah erken saat 5'de sabahin köründe yollara koyulsa da. Türkiye'de olsa bu isi yapmazdi ama alman Markinin gücü yok mu, iste gene de yapiyordu bu isi. Hatta genc erkeklerin Türkiye'de ise gitmek istemediklerini anlayabiliyordu, tatillerde izinde ondan sigara parasi isteyen aylak aylak gezen o gencler. Ama düsünmüyordu da degil, o gencler eger Almanya'da olsaydi böyle aylak aylak aileden istifade ederek yasayabilirler miydi. Alman anne o 18 yasina geldiginde hemen kapi disari ederdi, kendi evine cik diye. Bizdeki gibi adam esek kadar insan olmus 30 yasinda hala baba parasi yiyor. Almanya'da bu yok iste. Ama orasi Türkiye'ydi, durumlar farkliydi, hosgörü genisti.
Sonra borc verdigi akraba kisilerin hic bir zaman o borclari olumsuz halleri dolayisiyla geri ödeyemeyeceklerini de biliyordu , veriyordu ama. Herkese de izin dönüsü bir hediye olmaliydi. Eli bos gitmek olmazdi. Bir adet ve adap kuraliydi bu. Sonra hediye verilmeyenlerin hediye verilenleri kiskanmasi, veya aldiklari hediyeleri baskalariyla kiyaslayip kendilerinin daha az sevildiklerini düsünmeleri. Nasil yapacakti Alamanci bunu da herkes tatmin olsaydi. Acaba hic mi hediye vermeseydi? Denemedi degil, ama gel gör ki hediye alamayanlar onu da coktan hesaptan silmislerdi, ziyaretine gelen olmuyordu, mektuplar cevap görmüyordu, misafir gitme istegi cesitli sebeplerden kabul görmüyordu. Kah disleri agriyordu, kah dügüne gitmislerdi. Ama sadece cekirdek aileye de odaklanilmiyordu ki Türkiye'de. Aile dendi mi ucsuz bucaksiz akraba iliskileri anlasiliyordu. cekirdek aile de neymis, burasi Almanya mi ki? Yok asla inanamazdi Türklerin de Almanlardan bir farki olmadigi, en az Almanlar kadar bencil ve paraci olabilecekleri...Ama bunu kendisi de kabul etmek ve görmek istemiyordu cünkü cocukluk ve genclik anilari onu yaniltamazdi, pespempe Anadolu gözlüklerini yalanlaymazdi. Dünya ona öyle ögretilmisti, yalanlar üzerinde yetisen bir fidandi o. Samimiydi de insanlarin "gutmenschen" olduguna...Bu en cok saf ve temiz Anadolu insani icin gecerliydi üstelik. Almanlar kadar domuz eti yemis ve bencillesmis bir halk asla olamazdi bu dünyada.
Gel zaman git zaman Alamanci da anladi, dünyada her insanin ve milletin ayni olduguna, sartlar degistiginde insanlarin da benzer sekilde degistigini, animsadi bunu, sanki bu gercek bir icgüdü gibi iine dogarcasina, sanki kendini hatirlaybildigi en kücük yasta da bunu biliyormuscasina...
Izinlerde havasini kokladigi memlekinin insanlari da degismisti. Kocasi vergi ödemedigi icin hapishaneye düsen bu yüzden kadin ve cocukla ortadan kalan akrabaya yardim eli uzatmisti. 1000 Euro ne demekti ki. Verirler bir gün elbette borcu geri. Insan da utanma vardir, Türk insani sereflidir de. Alsa bi´rocunu unutmaz. Berlin'de duvarlarin gittigini biliyorlar, ekonomi kötülesti, issizlik artti. Artik 1000 euro onun icin de az bir para degildi. elbette onlar da onun halini en az onun onlarinkini düsündügü gibi düsüneceklerdi. ..
Ve o yaz uzun bir aradan sonra bir kez daha gitti izine...Ucak parasini temin etmek ve izin icin yeterli parayi toplamak icin evdeki bazi möbilyalar satilmisti. Sevdigi o güzelim deri sofa ve vitrini satip cok daha ucuz bir kanepe aldi. Vitrine de gercekten ihtiyaci yoktu. Bozulan camasir makinasini da simdi satin alamazdi.Bir süre daha beklemelydi.. Hafta sonu da bit pazarinda tüm eski esyalarini satti. Artik Türkiye'ye izne ucabilirdi. Yaninda bu sefer o kadar hediyesi de yoktu, olsun zaten artik Türkiye'de her sey de var. Ne getirebilirdi ki? Belki oradan bir seyler hediyelik alabilirdi veya evleneceklere yine her zamanki oldugu gibi bir miktar dügün ve nisan parasi veriridi. Borc verdigi ve uzun süredir bir haber alamadigi o aileyi ziyaret etti, durumlari iyi mi diye. Cok endislendirmislerdi onu. Kapi acildi ve güler yüzlü o akrabalarin hosgeldinleri ardindan o özledigi güzel sohbetler ve cocukluk anilarinin hatirlanmasi. Evin esyalari ve derli düzenli hali onun gözüne dolasti, hele hele ektronik esyalar, icinden bunlari Al,annya'dan mi getirdiniz diye sormak geldi. Ama Pro Markt gibi magazlar artik Türkiye'de de vardi. Fiyatlari da acaba Almanya'daki gibi makul muydu? Bu konuda bir bilgisi yoktu. Almanci'nin gözü esyalara ilisince konu esyalara da geldi. Misafir olarak soru sormasina hic gerek yoktu, zira konuk eden aile her seyi kendiliginden anlatiyorlari, ve tek tek oda oda gezdirip neyi ne zaman aldiklarini iftiharla gösteriyordu da. Efendim oturdugu o güzel sofanin ve oturma takimin fiyati 2000 TL'mis yani 1000 Euro. Gecen yil almislar, hem de Alamancinin onlara gönderdigi 1000 Euro ile ayni anda. Alamanci'nin aklina sattigi o güzelim deri sofa aklina geldi, 1000 euro icin asla bir kanepe satin almazdi. Hesaplar kendi kafasini da karistirmisti. Bir an kendisini Nasrettin Hoca'nin bir fikrasinda buldu. Böyle hesaplar yapmak carsiya uymuyordu gibi. Borc konusunu dile getirmek istedi ama yüzsüz olacagini düsündügünden onlarin aklina gelmesinin daha iyi olacagini düsündü. Saatler gecikince ve gidilince kendisi de unutmustu zaten. Sadece bu ailenin artik özel bir yardima ihtiyaci olmayacagi icin sevinmesi gerektigini animsiyordu. Artik temelli olarak Türkiye'ye geri dönmesine de gerek yoktu. Cünkü halihazirda insanlarindan ev esyalarina kadar her sey onu yeteri kadar Almanya'yi animsatiyordu. Almanya'dan baska bir Almanya'ya gitmeye ne gerek vardi? Acaba Afrika veya Afganistan'a mi gitseydi, belki Güney Amerika'ya veya sosyalist Küba'ya. Artik Komunizmin nasil bir sey oldugunu düsünüyordu. Ironiye bakki Berlin'de Bati'da yasiyordu, burnunun dibinde de Dogu vardi bir zamanlar. Yine aklina Nasrettin Hoca fikralari geldi. Insanlar hic degismeyecekti, Dünyanin hangi kösesinde olursa olsunlar....Kacabilecegi sadece zaman olacakti, ama zaman da globellesen Dünyada onu her yerde bulacakti. Bunu biliyordu, unutmak istedigi halde. O an cocoukluk ve genclik anilari da onunla birlikte öldüler, Alamanci artik Alman olmustu...kara gözleri ve siyah saclariyla....
güneşinzaptıyakın
22-08-2010, 00:39
Güncelleme...
güneşinzaptıyakın
29-08-2010, 00:15
Güncelleme...
Almancının oyuncağı ile fikirsel mastürmasyon yapanları tanımayanlara ithaf olunur...
güneşinzaptıyakın
11-09-2010, 04:39
Dün bu oyuncakla ulusalcılar oynuyordu unutma ey çakma komunist...
Güncelleme...