PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ferit Orhan Pamuk Nereye Koşuyor?


Mutezile
20-12-2005, 23:57
Forumlarda Çakal51 Rumuzu ile yazan bir arkadaşın yazısının kısaltılmış halidir. Yazılanların tümünün hakikat olup olmadığı tartışmalıdır. Ama Tür-
kiye Gündemi ile de yakından ilintili olduğundan buraya aktarıyorum:


''İstihbarat dünyasında "kuş yumurtası üretmek" diye bir değim vardır. Diyelim ki X ülkesinde bundan 20 sene sonra yapmak istediğiniz uzun vadeli bir operasyon var. Bu operasyon için size çeşitli provakatörler lazım ve en güvenilir provakatör kendi yetiştirdiğinizdir. Bu iş için yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir "yumurta" bulunur. Mesela bu genç üniversitede devşirilir ve aşama aşama önce öğretim görevlisi daha sonrada medya parlatmaları ve şirket sponsorluklarıyla ülkede sözü dinlenen bir Profesör haline getirilir. Gerekirse tüm araştırma ve kitapları da eline hazır olarak verilir. Ülkedeki insanlar bu kişinin yazdığını sandıkları muhteşem eserleri okur ve ona olan saygıları artar. Böylece yumurta kuluçka aşamasını bitirmiş ve çatlayıp güzel bir kuş olma zamanı gelmiştir. Belirlenen zamanda bu profesör medya yoluyla müthiş radikal açıklamalar yapmaya başlar ve tüm ülkeyi karıştırır. Aynı anda kendisi gibi yetiştirilen diğer yumurtalarda farklı faaliyetlere girişirler. Neyse konu uzun benim yerim dar ama ilgilenenler için Doğu Bloğunun çöküş dönemine bakmalarını salık veririm.

Bu alakasız konudan sonra gelelim Orhan beye. Ferit Orhan Pamuk Beyin (kimsenin bilmesini istemediği göbek adı Ferit'tir) ülkesine bu kadar muhalif olmasını hiç anlayamamışımdır. Hani fakir ve hayatını zorluklar içinde geçirmiş birisi olsa belki anlayacağım ama Orhan Pamuk sülalece aristokrat tabakasına mensuptur ve bugün eleştirdiği devletin çok ekmeğini yemiştir. Mesela dedesi Cumhuriyetin ilk mühendislerindendir ve özellikle Atatürk, İnönü dönemlerinde yapılan demiryolu hamlesinde büyük ihaleler alıp kısa zamanda zengin olmuştur. Oğulları bu koca servetin büyük kısmını sefahatle tüketseler de Orhan Pamuk’un zengin bir hayat sürmesine yetecek kadar servet kalmıştır. Babası deseniz Türk özel sektörünün duayenlerinden Gündüz Pamuk. Amerikanın IBM şirketinin Türkiye'ye atadığı ilk genel müdürlerden. 1959-1964 yılları arasında IBM firmasının tüm devlet birimlerine ve silahlı kuvvetlere sattığı cihazları pazarlayan kişi. 1964 yılından sonra Koç Holding'de Aygaz Genel Müdürlüğü, Koç Holding Plan Grubu Başkanlığı, Arçelik müdürlüğü yapmış ayrıldıktan sonra iki senede PETKİM'in başında bulunmuştur. Yani Orhan Pamuk’un babası Türkiye'nin başarılı özel sektör yöneticilerinden biri. Bu kadarda değil Gündüz Pamuk İsmet Paşa’nın yakın dostudur ve SODEP'in kurucularındandır. Kısacası Pamuk ailesi dönemlerinde zengin oldukları Halk Partisine büyük bir sadakatle bağlı.

Anne tarafı deseniz o da aristokrat. Anne tarafından büyük dedesi 1700'lü yıllarda Girit Valiliği yapmış İbrahim Paşa. İbrahim paşa geniş torun yelpazesine sahip ve bu kanaldan Orhan Pamuk’un ilginç akrabaları var. Mesela Hürriyet Gazetesinde edebiyat yazıları yazan papyonlu Doğan Hızlan ve eski İş bankası genel müdürü Ferit Basmacı Orhan Pamuk’la uzaktan akraba. Karısı Aylin Pamuk bile aristokrat. Aylin hanımın anne tarafı Beyaz Rusya'dan göç etmiş ve daha sonra Osmanlı hizmetine girmiş bir Rus soylusuna dayanmakta. Babası ise Osmanlı Adliye Nazırı Kazım Beyin oğlu. Kısacası sevgili dostlar bugün Türkiye'deki sisteme binlerce eleştiri yağdıran Orhan Pamuk bu eleştirileri yapacak en son kişidir çünkü Osmanlıdan beri bu ülkeyi yöneten aristokrasinin tam bir üyesi kendileri. Peki Orhan Pamuk’ta oluşan bu sistem düşmanlığı nereden kaynaklanıyor ve acaba "yapay" bir düşmanlık mı sorularına cevap arayalım.

Orhan Pamuk’un hayatının ilk evrelerine baktığımız zaman koca bir başarısızlık olduğunu görüyoruz. 30 yaşına kadar iki okul değiştirmiş ve sırf askerliğini kısa dönem yapmak için Gazetecilik okumuş bir insan. İlk başlarda ressam olmak isterken sonra yazarlığa sarıyor. Yıllarca evinin odasına kapanarak ödüller alan ama kimsenin para vermek istemediği romanlar yazıyor. Tam artık buraya kadarmış aşamasına geldiği anda sihirli bir değnek değmiş gibi Orhan Pamuk’un kitapları satmaya ve yurtdışında tanınmaya başlıyor. Peki bu sihirli değnek acaba nerede değmiş olabilir. Benim kanaatimce bu değneğin izini Amerika'da sürmek lazımdır.

Amerika'ya gitmeden önce Orhan Pamuk üzerinde derin etkileri olduğu anlaşılan birisinden bahsetmek lazım. Bu kişi Orhan Pamuk’un erkek kardeşi Şevket Pamuk. Şevket Pamuk Orhan Pamuğun ilk dönemlerinin aksine oldukça başarılı bir insan. Amerika'da Yale,Berkeley gibi sağlam üniversitelerde ekonomi okuduktan sonra Türkiye'de bir çok üniversitede ders veren Şevket Pamuk Osmanlı ekonomisi üzerinde tanınmış bir uzman. Kendisi pek çok yabancı üniversitede Osmanlı ve Türkiye ekonomisi üzerine dersler vermiş. Bu üniversitelerden en ilginci İsrail'de bulunan Negev Ben Gurion üniversitesi. İsmini İsrail'in ilk başbakanı,İsrail'in kurucularından ve hatta anarşik faaliyetleri yüzünden Osmanlı tarafından Filistin'den kovulacak kadar fanatik siyonist olan David Ben Guriondan almıştır. Üniversitenin derslerini MOSSAD'ında ilgiyle takip edip raporlar hazırlattığı bir "Ortadoğu Çalışmaları" bölümü bulunmakta. İşte sayın Şevket Pamuk böylesine kaliteli bir bölümde ders verebilecek kadar yetenekli bir ekonomi uzmanımız. Ben Gurion üniversitesinin başında 14 sene Dünya Bankasında çalışmış ve daha sonra bu başarılarından ötürü Rotary ve Lions klüplerinin 2000 yılının adamı olarak seçtikleri Prof.Avishay Braverman bulunmakta. Böylesine başarılı bir ekonomistin yönettiği üniversitede ekonomi dersi vermenin önemini anlamışsınızdır. İşte Orhan Pamuk’un kardeşi Şevket Pamuk bu kadar değerli bir hocamız.

Evet biz Orhan Pamuk’un Amerika yolculuğuna dönelim gene. 1985-1988 arasında tam üç sene Amerika'da kaldı Orhan Pamuk. Bu dönemde Amerika'da harıl harıl kitap yazmanın dışında çok önemli bir kursuda başarıyla bitirdi. Bu kurs Iowa üniversitesi bünyesinde verilen International Writing Program (IWP) isimli çok ilginç bir kurs. Kursun amacı dünyanın değişik bölgelerinden gelen ve kendilerinde potansiyel görülen yazarların Amerikan hayatını tanımaları ve kitaplarını yazabilecek güzel bir ortama kavuşmaları. Bu "iyiliksever"programın bünyesinde her sene 20 kadar yazar ağırlanıyor. İşte Orhan Pamuk’un bu kurstan sonra hayatı değişti. Yani onun deyimiyle "Bir kursa gitti hayatı değişti".Bu arada kurstan 2004 senesinde mezun olan bir başka Türkün ismi de Mahir Öztaş aklınızda bulunsun çünkü geleceği parlak. İnsan düşünmeden edemiyor bu üniversite bu kadar insanı çağırıp onları aylarca yedirip içirecek ve ağırlayacak parayı nereden buluyor diye. Cevabı basit. Bu yazar eğitim kursu programının baş sponsoru Amerikan Dışişleri Bakanlığı.

Orhan Pamuk’un şansı Amerika'da bundan sonra oldukça açılıyor. Baktığımız zaman Orhan Pamuk’un Amerika'da basılan kitaplarının tamamına yakını aynı yayınevinden çıkmış. Bu yayınevi Random House. Yayınevinin sahipleriyse dünyaca ünlü Alman Bertelsmann yayıncılık. Bertelsmanın kurucusu ve şu anda emekli hayatı süren dünyanın en zenginlerinden Reinhard Mohnda sihirli değnek örneklerinden. Bay Mohn İkinci Dünya Savaşında general Rommelin Afrikakorps birliğinde asteğmen olarak savaşıyor. Burada Amerikalılara esir düşerek Kansasda bir esir kampına tıkılıyor. O zamana kadar kitaplara ilgi duymayan Mohn biranda kitap sever oluveriyor. Savaştan sonra komünizm tehdidi altındaki ülkesine dönen Mohn aniden bir yayınevi açarak ilahi kitapları ve dini kitaplar basmaya başlıyor. İşte Bertelsmanın kuruluşu böylesine mütevazi. 1991 senesinde emekli olduğu zaman Bertelsmann dünyanın en büyük yayıncılarından ve kendiside karun kadar zengin. Bu Amerikalılar asteğmen Mohna esir kampında ne yedirdilerse adam başarının sırrını buluveriyor bir anda. Bertelsmanın bir diğer ilginç özelliği Doğan Holdingle 2001 senesinde Müzik piyasasına yönelik bir ortaklığa gitmeleri. Bu ortaklığın tüm görüşmeleri bizzat Aydın Doğan’ın kızı Hanzade tarafından yapıldı. Buna göre şu an Türkiye'de yayınlanan pek çok yabancı müzik albümü hep bu ortaklığın sayesinde Türkiye'ye ulaşıyor. İşte bu büyük grup Orhan Pamuk’u çok sevmiş olacak ki tüm kitaplarını satsa da satmasa da ısrarla onlar basıyorlar.

Orhan Pamuk’un en büyük başarılarından biride dünyaca ünlü IMPAC Dublin ödülünü almış olması. Bu ödül öylesine basit bir plaket değil tabii ki çünkü ödül jürisi "Benim adım Kırmızı" kitabını öylesine beğenmiş ki birde hediyesi olarak 115 bin dolar vermişler. Peki bir Türk yazarına kendisiyle aynı mesleği yapan çoğu meslektaşının hayatları boyunca bir arada göremeyeceği meblağı veren kurumun arkasındaki güç kim. Bu şirket ödüle ismini veren IMPAC şirketi.

IMPAC tüm dünyada yaygın yönetim danışmanlığı hizmetleri veren bir Amerikan şirketi. Yönetim danışmanlığı adı altında güzel istihbarat hizmetleri verdiği de bilinir. Şirketin başındaki Dr James Irwin İrlanda'yı ve kitapları çok sevdiği için böylesine güzel bir ödül ortaya çıkarmış ve her sene başarılı bir yazara bu ödül veriliyor. Edebiyatsever dostumuz bay Irwin çok da aktif birisi. Kendisi Amerikanın önde gelen Cumhuriyetçilerinden ve Amerikan ordusuyla arası harika. O kadar harika ki Amerikan Askeri akademisi West Pointden üstün hizmet ödülü almış.

Orhan Pamuk’a verilen ödülün sponsoru bay James Irwin "International Democratic Union" derneğinin de baş üyesi ve muhasebecisi. Bu dernek dünya çapındaki merkez sağ partileri bir araya getirmek için kurulmuş. Kurucuları arasında Ronald Reagan,Margaret Thatcher,Baba George Bush, Helmut Kohl ve Jack Chirac gibi önemli isimlerde bulunmakta. Derneğin Türkiye'den de iki üyesi var. Bunlar Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi. Derneğin şu anki başkanı Avustralya'nın Amerikan yanlısı başbakanı John Howard.

James Irwin bunun dışında Washintonda bulunan "Center for Democracy" derneğinin de üyesi. Tüm dünyaya Amerikan demokrasisi getirme amacındaki bu derneğin en ilginç siması artık hepimizin tanıdığı Henry Kissinger. Kissinger dendi mi o demokrasinin nasıl geleceğini hepiniz tahmin edersiniz herhalde.

Orhan Pamuk’un otuz yaşlarına kadar odasından çıkmayan biri olarak çok büyük aşamalar kaydettiği büyük bir gerçek. Şu anda kazandığı ünün ve paranın keyfini çıkarmakla meşgul. Taksim meydanına yakın ve muhteşem boğaz manzaralı teras katında yeni eserleriyle uğraşıyor. Duvarlarında Japon edebiyatına kadar tasnif edilmiş yüzlerce kitap bulunan lüks dairesini sadece çalışma amaçlı kullanıyor ve bazen de yakın dostlarıyla yemek yiyor. Bu eve sık sık gelen yakın dostlardan biride Yahudi asıllı Amerikan gazetecisi Jeri Liberdi. Bu şahsiyeti hafızası güçlü okurlar hatırlayacaklardır. Kurucusu olduğu insan hakları izleme komitesini temsilen Türkiye'deki insan hakları ihlallerini konu alan bir rapor yazmıştı. Sonra bu rapor kitap haline de dönüştürüldü. Bu raporda Türk ordusunun Kürtlere katliam yaptığını iddia edilmiş ve Türk ordusuna açıkça "serseriler" diye hitapta bulunulmuştu Bu kitabın çevirisini yapan Ertuğrul Kürkçü ve Ayşe Nur Zarakoğlu hakkında dava açılınca Jeri Liber onlara destek vermek için hemen Türkiye'ye gelerek mahkemelere katılmıştı. Herhalde Sayın Orhan Pamuğun fikirlerinin oluşmasında Jeri Liberle özel teras katında yaptığı yemekli sohbetlerin büyük etkisi olmuştur. ''

--Özgür Forum'dan alınmıştır--

21-12-2005, 01:39
Böyle bir yazının hangi yanını eleştirmekle başlamalı? En başta kuş yumurtası üretmek deyimiyle başlayalım.

Tamamen spekülasyonlara yol açan bir tanımlama. Burada tanımı yapılan provakasyon yapmak üzere beslenen kişilerin içine keyfi olarak Turan Dursun ve İlhan Arsel gibi değerli yazar ve düşünürlerimizi de katabiliriz tabi değil mi? Mesela ABD, Prof. İlhan Arsel hocamızı beslemiş ve sonra ona kitap bastırtarak provokasyon çıkartmaya çalışmıştır!!! Türkiyenin manevi bütünlüğüne saldırmak istemiştir dış yabancı güçler.


Türkiye'deki sisteme binlerce eleştiri yağdıran Orhan Pamuk bu eleştirileri yapacak en son kişidir

Çünkü demiş ilgili forumdaki yazarımız Orhan Pamukun ailesi hem anne hem de baba tarafından aristokrat imiş devletin çok faydasını görmüşler meslekleri icabı. Bu nedenle Orhan Pamuk'un Türkiyenin çelişkilerini, yanlışlarını ortaya dökme hakkı yokmuş! Bu ne biçim mantık, bu rezil kepaze düşünce şekli benim anam veya babam aristokrat diye benim de öyle olmam mı gerekiyor? Kazanç durumu iyi olanların inandıkları gerçekleri dile getirmemesi mi gerekiyor? Eğer böyle yapanlar oluyorsa bunlar bir çeşit rüşvet alıyorlar demektir. Yani bakın ben devlette çalışıyorum ordan ekmeğimi kazanıyorum bu nedenle inandığım bazı kötü gerçekler var ama bunları dile getirmemeliyim. Bu kadarına pes doğrusu.

Fransız edebiyatının Amerikan edebiyatından bağımsız olduğunu, kendine ait ekollerinin bulunduğunu biliyoruz. Zaten Fransızlarla Amerikalıların arasının tarihsel olarak da öyle pek sıkı fıkı olmadığını da biliyoruz. Son örneği Irak sorunundaki ayrımlarıdır. İşte Orhan Pamuk ilk önemli ödülünü "Sessiz Ev" adlı kitabı ile Fransadan almıştır. Bu nedenle Pamuk'u ABD nin ajanı gibi gösterenlerin iddiaları açık bir çarpıtmadır.

Dünyada kendi yazarına böyle düşmanca saldıran bir ulusu görüyormusunuz son zamanlarda? Ben görmüyorum. Yazık. Bence asıl eleştirilmesi gereken onun aracına saldıran köpek sürüleridir.

pante
21-12-2005, 13:17
Orhan Pamuk, Türkiye'nin dünyaya sunabildiği ,beğenilen ünlüler arasına sokabildiği birkaç yazardan biridir.Ne yazık ki "Türkiye'nin yetiştirdiği"diyemiyorum.Çünkü bırakın yetiştirmeyi,kendi çabalarıyla yetişmeye çalışanlara köstek olunmaktadır ülkemizde.

Nazım Hikmet'in,Yaşar Kemal'in çektikleri biliniyor.Çileli bir yoldan sonra,ünlü olunca,yetiştikleri anti-demokratik ortama tepki göstermeleri doğal.Türkiye'yi eleştirmeleri doğru.Tabi dozunu kaçırmazlarsa.

Ben Orhan Pamuk'u beğenmiyorum.Sözlerinden dolayı değil,kitaplarını akıcı bulmuyor,okudukça zevk almıyor,sonunu getiremiyorum.Bunu birçok kişiden de duydum.Yani akıcı bulmayan sadece ben değilim.Tersine Nazım hikmet'i ,Yaşar Kemal'i ise çok beğeniyorum.

Özgür Forumda yazılanlara katılmıyorum.Cem'in dedikleri çok doğru.Karalamak,gözden düşürmek amacıyla üretilmiş komplolar bunlar.
Orhan Pamuk benzeri öyle kabiliyetler var ki bu ülkeye küfreden.Hiç kimse onların elinden tutmuyor.Bu her meslekte böyledir.Kimisi,doğru zamanlama,karşısına çıkan yol ve imkanların doğru değerlendirilmesi vb.ile zirveye çıkabiliyor.Kimisi ise zirveye çıkabilmek için Orhan Pamuk'un kişisel başarılarının yüz mislini ortaya koymak zorunda kalabiliyor.Nazım Hikmet'le Orhan Pamuk'u bu açıdan kıyaslamak gerek.
Nazım Hikmet hiç bir zaman Ermeni-Kürt meselelerini kaşımamış,buradan bir şöhret yolu açmaya çalışmamıştır.
Nazım Hikmet'in yaşadığı çilelerin hiçbirini Orhan Pamuk yaşamamıştır. Arkasında da bu kadar destek (AB'den, ABD'den ve ülke içinden) bulamamıştır."Vatan haini" damgası da cabası.

Orhan Pamuk bu tepkiyi hak etmiştir.Azdır bile.Ancak tepkileri organize hale getirmeye çalışanlar,bir anlamda O.Pamuk'a çalışmışlardır.Hakettiği tepkiler yerine,çirkin,şovenist saldırganlıklar gündeme gelmiştir.Bunları kabul etmek mümkün değildir.Daha çok ve ses getiren medeni tepkiler gerekirdi.Baskı ile,tehdit ile,kanunlarla susturmaya çalışmak haklı olunan konularda da bizi haksız duruma düşürmektedir..

aspartam
21-12-2005, 14:28
Cem bey eleştiri adam olana yapılır.O köpek sürülerini sopadan geçirmek lazım.

aliveli123
22-12-2005, 20:31
Hani tarihte de vardır. Bazı emperyalist güçler yetiştirip de sokar ya ülkenin içine. Orhan yamuk da onlardan biridir işte. Kendiniz de söylüyorsunuz. Orhan yamuk'un eserleri akıcı değildir. Yani böyle doğru düzgün kitap yazmayı bile bilmeyen bir adam neden Nobel gibi dünyaca ünlü bir ödüle layık görülsün?

Bir ülke en iyi kendi içinden çöker. Avrupa da bunu bildiği için orhan yamuk gibi bir adamın eserlerini iyi gibi gösterip çok sattırdı. Bu şekilde o adamın itibarını artırmayı planladı. Ama halk uyandı artık. Yok öyle yağma. Böyle bir adamın itibarı da artmadı tabii.

Nobel adayı bir adamın söyledikleri ülkelerinde önemli sayılır diye düşündüler herhalde ama tutmadı. Halk uyanık artık ve böyle bir VATAN HAİNİNİ de içinde barındırmayacaktır.

sargon
26-12-2005, 03:34
Ortalik vatan haininden gecilmez oldu son gunlerde. Her onune gelen bir digerini vatan haini ilan ediyor artik. Artik isin iyice cilki cikti. Kim once digerini vatan haini ilan ederse kazaniyo. Alin iste bana gonderilen bir mail. Yazinin asli da su sitede: ulusalihanet.com. :)

Büyükanıt Paşa'nın Yahudi Dönmesi Olduğu Belgelendi !

Sitemizde ulusalcı hareketin lideri olan Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt’ı konu etmiştik. Bunun üzerine, gayretli bir akademisyen ülküdaşımız, Paşamızın soy kütüğünü merak etmiş ve araştırmış. Uzun sürdüğünü ifade ettiği araştırması sonunda ulaştığı çok ilginç bilgileri bizimle paylaşmak için sitemize maille göndermiş. Bizler de Büyükanıt Paşa ile ilgili bu çarpıcı bilgileri sizlerle paylaşmayı bir sorumluluk olarak gördük.

Bize bu bilgileri gönderen ve ismini dahi bilmediğimiz bu ülküdaşımıza en derin teşekkürlerimizi sunuyoruz.

"Tanrı senin gibi yürekli ve gayretli yiğitleri davamızdan eksik etmesin ve korusun!"


Sabetaylar, halkımızın bildiği üzere aslen Yahudi asıllı oldukları halde, içinde bulundukları toplumda menfaatlerini korumak ve devletin etkili makamlarına yükselmek için, inançlarını, soylarını, ibadetlerini ve birlikteliklerini gizli olarak sürdüren 300 yıllık bir Yahudi tarikatının mensuplarıdır.

Sabetay kökenden gelen ve bu inançlarını koruyan aileler, çocuklarına iki ayrı isim koyarlar. Bu isimler seçilirken, verilen ismin birisiyle çocuğun toplum içinde gizlenebilmesine, verilen diğer isimle de Musevi inanca bağlılığın çocuğa hatırlatılmasına dikkat edilir. Birinci isim Türk- Müslüman isimlerinden seçilir. İkinci isim ise, Musevi inancına uygun, ancak dikkat çekmeyecek şekilde Türkçeleştirilmiş isimler arasından konulur.

Sabetay tarikatının kurucusu olan Sabetay Sevi, bundan yaklaşık 300 yıl önce Osmanlı sarayınca öldürülme korkusu sebebiyle göstermelik olarak Müslümanlığı tercih etmiş ve 'Mehmet' ismini almıştır. Daha sonra bu davranışı, tarikat mensupları tarafından uyulması gereken bir kural olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden Sabetaylar arasında, birinci isim olarak, Sabetay Sevi’ye izafeten Mehmet isminin konulması çok yaygındır.



Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın babası olan Mehmet Sırrı Büyükanıt, Sabetay geleneklerine uygun olarak oğluna, ilk isim olarak Mehmet ismini koymuştur. Üstelik Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın dedesinin ismi de Mehmet Kamil Büyükanıt’tır. Baba Mehmet Sırrı Büyükanıt, diğer oğluna da ilk isim olarak Mehmet ismini koymuştur: Mehmet Erkan Büyükanıt!. Üç nesilde ve her iki kardeşte ‘Mehmet’ ilk isimdir. Büyükanıtlar, Sabetaylığa bağlı ve inanç kimliğini yitirmemiş aileler arasındadır.

Sabetay tarikatının isim koyma usullerinden birisi de, ‘anne veya babasının soyadı’nın, çocuğa ikinci isim olarak verilmesidir.' Yani, anne veya babanın soyadı çocuğun ikinci ismi olur.

Büyükanıt Ailesi’nde de bu usule uyulmuştur: Anne Fikriye Eryaşar’ın soyadı, oğul Mehmet Yaşar Büyükanıt’a, ikinci isim olarak verilmiştir.

Bu geleneği Büyükanıt Paşa, kendi kızına isim koyarken de ihmal etmemiştir. Eşinin soyadı olan ‘Bengü’yü kızına ikinci isim olarak vermiştir: Fikriye Bengü Büyükanıt.

Sabetayların birbiri ile evlenmelerine dair tarikat kurallarına uygun şekilde, Mehmet Yaşar Büyükanıt Paşa, kızını rastgele birisiyle değil, tescilli bir yahudi dönmesiyle evlendirmiştir: Ercan Caymaz.

Ercan Caymaz’ın annesi Sevim Caymaz’ın (Sabetaylar tarafından kızlara isim konarken, yine Sabetay Sevi’nin anısına, ‘Sevi, Sevgi, Sevim, Sevin’ isimleri tercih edilir.) Dedesi Yahudi MERKADO, Nenesi Yahudi bir kız olan ESTER’dir.

Damat Ercan Caymaz’ın ağabeyi Erhan Caymaz da, Sabetayların okulu olan Şişli Feyziye Mektepleri Vakfı Özel Işık Lisesi 1985 mezunudur.

Yahudi dönmesi Sabetay Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın yakın akrabalarına bir göz atalım:

Büyükbabası: Mehmet Kamil
Babası: Mehmet Sırrı
Amcası: Mehmet Sadık
Kardeşi: Mehmet Erkan
Dayısı: Mehmet Bahaettin
Dünürü: Mehmet Selim (aslen Yunanistan’a yerleşen İspanya Yahudilerinden Salamon-Süleyman’ın oğlu)

Sabetay Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın annesi Fikriye Hanım, Ürdün’ün güneyinde, İsrail sınırında bulunan MAAN şehrinde doğmuştur. İsrailliler, Maan’ın kendi toprakları olduğunu iddia etmektedirler.

Bir de Büyükanıt Paşa’nın akrabalarına ait ve Sabetayların sıkça kullandığı soyadlara bakalım:
Büyükanıt
Sütemen
Ercimen
Hürman
Talaman
Yanç
Bengü
Eryaşar

Yukarıda ismi geçen kişilerin TC kimlik numaraları:

Kendisi:
Mehmet Yaşar Büyükanıt
TC kimlik numarası: 26021184734

Babası:
Mehmet Sırrı Büyükanıt
TC kimlik numarası: 35353699878 ve TC kimlik numarası: 26027184516
Soy ağacının izini kaybettirmek için kütük değiştirmiş. Kütük, Kocaeli’nden yanı başındaki İstanbul’a aldırılmış.

Annesi:
Fikriye Büyükanıt (Eryaşar)
TC kimlik numarası: 35338700346 ve TC kimlik numarası: 34099741254

Büyükbabası:
Mehmet Kamil Büyükanıt
TC kimlik numarası: 35341700272

Kardeşi:
Mehmet Erkan Büyükanıt
TC kimlik numarası: 45955331588 ve TC kimlik numarası: 35323700856

Eşi:
Bilge Filiz Büyükanıt
Kızlık soyadı: Bengü, TC kimlik numarası: 35314701138

Kızı:
Fikriye Bengü Büyükanıt
TC kimlik numarası: 39466547712

Amcası:
Mehmet Sadık …..
TC kimlik numarası: 25621645270

Dayısı:
Mehmet Bahaettin Eryaşar
TC kimlik numarası: 34090741536

Dünürleri:
Mehmet Selim Caymaz
TC kimlik numarası: 39481547292
Sevim Caymaz
TC kimlik numarası: 39478547366

Damadı:
Ercan Caymaz
TC kimlik numarası: 39472547584

Dünürün Annesi:
Melahat Özcandan (Asıl ismi: Sara Özcandan)
TC kimlik numarası: 31504865642, Asıl TC kimlik numarası ise: 27304954150
Merkado-Ester kızı 1321 (Rumi) yılı İstanbul doğumlu.
Asıl ismi ‘Sara’ olan Melahat Özcandan’ın Yahudi olduğu eski nüfusunda açık olarak kayıtlıdır.
Soy ağacı izini kaybettirmek için, İstanbul Beşiktaş nüfusuna kayıtlı iken, kütüğünü İstanbul Üsküdar nüfusuna aldırmış ve Yahudi asıllı ‘Sara’ ismini Melahat Özcandan şeklinde değiştirmiş.

u l u s a l i h a n e t . c o m

Not: Bu e-maili vatanını gerçekten sevdiğine inandıgınız kişilere forward ediniz..


sargonun notu: Demek ki bu maili bana gonderen kisi benim vatanimi sevdigime inaniyor. Ne guzel bisey boyle birileri oldugunu dusunmek. :)

sargon
26-12-2005, 18:57
Mail forward etmeye baslamisken son gelen bir maili daha forward edeyim buraya. Bu da adam karalamanin ne kadar kolay oldugu uzerine bir ornek.




>
>
>VAN YÜZÜNCÜYIL ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ
>Prof. Dr. Yücel Aşkın için
>
>İnsan Suçlama Sanatı
>
>Prof. Hasan Pekmezci
>Hacettepe Üniversitesi
>
>
>Bunca yıllık deneyimlerimizden biliyoruz ki, ulus olarak haberlere
>yansıyacak belli olaylarda adı geçmedikçe, bazı adsız kahramanlarımızı
>tanıma ve niteliklerini öğrenme fırsatımız olmuyor. Benim bildiğim yüzlerce
>insan var bu bağlamda değerlendirilebilecek. Buna bir de çabuk unutan,
>belleği zayıf bir toplum olmamızı da eklersek vefa denen, kadirbilirlik
>denen sözcükler havada kalıveriyor, anlamsızlaşıyor.
>Bu insanlardandır Yücel Aşkın ve Aşkın ailesi.
>Önce yurt dışında olduğu sırada evine “tarihi eser kaçakçılığı” gibi bir
>gerekçe ile yapılan baskınla gündeme ve basının önüne geldi Yücel Aşkın.
>Suçsuzluğunu, durumun bir yıpratma ve karalama kampanyası olduğunu
>basınımıza, köşe yazarlarımıza net olarak daha ilk gün yazanlardan biriyim
>ben. Sizlerin e mail adreslerinize bu yazılarımı gönderdim. Suçsuzluğu
>kanıtlandı, aklandı ama karalandığı kaldı insanların hafızalarında.
>Çünkü Prof. Dr. Yücel Aşkın’ı ve Eşi Prof. Dr. Oya Aşkın’ı yakından tanıyan
>niteliklerini bilen tam 40 yıllık bir eğitimciyim ben.
>
>Yücel Aşkın ve Oya Aşkın malı, mülkü, serveti dostluk olan, doğa olan,
>dağlar olan, sanat eseri olan, bütün birikimleri ile tarihi eser toplamak
>olan ve bunları çocukları gibi sevmesini ve korumasını bilen insanlar.
>Bir başka yönleri ile tavizsiz, yurtsever ve Atatürk devrimlerinin
>savunucusu olma kimliği. İnsan olmanın en büyük nimetleri olan akıl ve
>bilimin; düşünme, sorgulama ve muhakeme gücünün yetkin savunucuları.
>Çoğu insanımızın ve aydınımızın unutuverdiği, 28 Şubat sürecinde Rektörlük
>görevi verildiğinde görev aldığı üniversitenin vaziyet-i umumiyesi
>şöyleydi:
>• Üniversitenin adı doğuda ve güneydoğuda “Hizbullah Üniversitesi” idi.
>• Dekanlarının ve özellikle Tıp Fakültesi Dekanı’nın türbanlı öğrencilerin
>başında protesto yürüyüşlerine katıldığı bir üniversite.
>• Öğretim üyelerinin, öğretim elemanlarının ve kadroların önemli bir
>bölümünün Hizbullah yanlısı kadrolardan oluştuğu bir üniversite. Aklı
>başında sayılı mücadeleci insanların baskı altında tutulduğu, yıpratıldığı
>bir üniversite.
>• Bakımsız, çöplük ve pislik içinde, kıraç, boz topraklar içinde, çağdaş
>yaşama yakışmayan yoksul bir Arap ya da Afgan kasabası görünümünde
>(türbanlı değil, çarşaflı) bir üniversite.
>• Bu yoksul üniversitede bir önceki mukaddesatçı rektör tarafından
>yaptırılan göle nazır, içinde konken salonları bulunan lüks bir Rektörlük
>konutu.
>• Sosyal etkinlik, sosyal tesis fakiri, üniversal açılım açısından içine
>kapalı pısırık bir üniversite.
>• Döner sermaye gelirlerinin arpalık gibi kullanıldığı bir üniversite.
>
>Böyle bir üniversetede görev almak her babayiğidin harcı değildir. Özveri
>ve çelik gibi irade ve mücadele gücü ister.
>Ne yaptı bu üniversitede Rektör Yücel Aşkın?
>• Başka üniversitelerdeki yetkin, alanının önde gelen eğitimcilerini bir,
>iki, üç, beş gün, bir ay gibi sürelerle üniversiteye davet etti. Herkes ona
>destek olmak için koşa koşa gitti Van’a. Çıkarsız, özveri içinde. Bunların
>düşüncelerini, önerilerini akıllıca değerlendirdi, Üniversite için.
>• Hizbullah militanlarının sorumluluklarını aldı.
>• Döner sermaye payları gibi arpalıklarını kesti.
>• Rektörlük konutunu, bütün ömrü içinde biriktirdiği insanın elini değmeye
>korktuğu tarihi ve etnolojik değerleri çok yüksek eserlerle müze haline
>getirdi. Dış kapıdan, tavana kadar zengin bir müze. “Ev” kavramı ile ilgili
>bir koltuk bile olmayan bir müze. Konuklarına çay bile ikram edemediği bir
>müze. Bütün konuklarını, üniversiteye gelen her konuğu övünçle gezdirdiği,
>kayıtlı kuyutlu bir müze.
>• Hatır gönül dinlemeden, nitelikli elemanlarla kadrosunu güçlendirdiği bir
>üniversite.
>• Kısa sürede yemyeşil parkları, çok ucuz fiyatlarla yaptırılan lojmanları,
>yürüyüş ve koşu parkurları, Van gölünde salınan ve üniversite teknik
>elemanlarının kendi yapımları olan araştırma tekneleri, beş altı ayda
>bitirilen yepyeni eğitim öğretim binaları. Türkiye’de az bulunur,
>Türkiye’nin öteki ucunda göle nazır bir Güzel Sanatlar Fakültesi. Pırıl
>pırıl sosyal tesisler.
>• Uluslar arası sanat sempozyumları, Heykel sempozyumu ile kazandırılan
>uluslar arası eserler, heykellerle donatılan bir üniversite.
>• Önceden yapılan görkemli Rektörlük binasını bir tarafa bırakarak kendine
>çalışma ofisi olarak seçtiği yer Güzel Sanatlar Fakültesi binasında biri
>ressam, biri seramikçi iki genç sanatçının odalarının arasında küçük bir
>mekan. Her gün onların eserlerine gösterdiği içten ilgisi ve
>yüreklendirmesinin gençlere verdiği müthiş güç.
>• Dışa açık, dinamik bir üniversite.
>
>Görüleceği gibi ilgilenmeyenlerin bilemediği; çağdışı kafalarla,
>tuzaklarla, ayak oyunları ile, tehditlerle müthiş bir mücadele. Çıkarları
>zedelenenlerin, amaçları kursaklarında kalanların, nasırlarına
>basılanların, üniversiteyi keyiflerince kullanamayan şeriatçı örgütlerin
>her türlü mayınlarına karşı bir mücadele.
>Bu satırların yazanı olarak ben, bugünkü oyunların mutlaka oynanacağını
>biliyordum. Belli erkleri arkalarına alan güçlerin bütün çirkeflikleri
>sergileyebileceklerini, hatta Röktör’ün canına kastedeceklerini biliyordum,
>üniversite ve Van ile ilişkisi olan pek çok kişi biliyordu. Özellikle
>çıkarları engellenen Tıp Fakültesi mensuplarının yerel basını ve halkı
>kışkırtmaları uzun süre devam etti. Bu güçler belli bir süre pusuya
>yatarak uygun ortamın gelmesini beklediler. Bekledikleri siyasal ortam
>oluşunca marifetlerini sergilemeye başladılar. O da biliyordu mutlaka, ama
> korkusuzdu. Dürüstlüğünün, yurtseverliğinin güveni içindeydi.
>
>Şu bir gerçek ülkemizde: İnsan harcamak ve yıpratmak sudan ucuz. İnsan
>harcamak için kullanılabilecek maşalar bulmak çok ucuz. Her alandan
>istenilen nitelikte maşa bulunabilir.
>Bu alanda doğruları gören, doğrudan, haklıdan, çağdaşlıktan yana olanlar
>“İdeolojik kadrolar” gibi ucuz ve bayatlamış ifadelerle
>değerlendirilebilir.
>
>Hele hele Van Yüzüncüyıl Üniversitesi’nin Yücel Aşkın’dan önceki ve sonraki
>durumunu bilmeden, incelemeden, YÖK konusundaki sabit fikirleri ile ve
>kafalarındaki ön yargılarla Ankara’dan ya da İstanbul’dan ahkâm kesme
>çabası içinde bulunanlar olabilir. Bu olayın modası geçmiş ”ideolojik
>kadrolaşma” gibi değerlendirmelerle geçiştirilmesini ibret verici olarak
>görüyoruz.
>
>
>
>İnsan yurtseverse; yalansız, dolansız, çıkarsız yurtseverse; yaşamını bu
>ülkeye hizmet için ortaya koyabilecek kadar yurtseverse, kendisine
>yapılanlar onu daha da yüceltecektir. Simgeleştirecektir.
>Biz bu ülke tarafından, bu amaçla yetiştirilen insanların yanındayız ve
>buna yürekten inanıyoruz.
>“Sürünün ters döndüğü, uyuz keçilerin başa geçtiği” toplumlarda akılcı,
>devrimci güçler dimdik olmak zorundadır.
>
>
>Prof. Hasan Pekmezci
>Hacettepe Üniversitesi
>