PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kriz ve Yeni Liberal Politika’lar


güneşinzaptıyakın
15-10-2009, 17:37
Dünya tarihinde büyük dönüşüm, altüst oluş dönemlerini, gerici tutucu dönemler izlemiştir hep.Fransız devrimini ve sonrasını düşünün. Yada Birinci paylaşım savaşının büyük altüst oluşlarından sonra Avrupa'yı kaplayan faşist dalgayı. Dönüşümlerin uğradığı tıkanmalar hatta geri dönüşler yine de insanlığın genel ideallerinden vazgeçilmesine neden olmamalı. Bugün de dünya çapında büyük ideallerden sonra, büyük hayal kırıklıklarının yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Yaşadığımız dönemin kriz ve yeni-liberalizm politikaları, bu krizin ve politikaların yarattığı ekonomik ve siyasal çalkantıları tanımlamaya çalışacağım.

Kapitalist gelişme, eşitsiz ve düzensiz gelişmedir.

Gelişen ülkelerin sosyal bilimcileri ve politikacıları daha çok kapitalizmin eşitsiz gelişmesi sorunsalı ile uğraşırken, sanayi ülkelerinin sosyal bilim ve politika adamları için en azından bunalım dönemlerinde, kapitalizmin düzensiz gelişmesi sorunsalı ön plana çıkıyor.

Gelişen ülkelerin çoğunda nüfusun çok büyük bölümlerini pençesinde kıvrandıran sürekli sosyal kriz, gelişen ülkelerdeki nüfus çoğunluğunun neden çok uzun zamandır ortalama sanayi ülkelerinden çok daha kötü yaşama ve çalışma koşulları içinde bulunduğu sorusuna bir cevap bulunmasını son derece acil bir zorunluluk haline getiriyor. Üstelik yakından bakılınca görülüyor ki, piyasa ekonomisi faaliyetlerinin periyodik denebilecek dalgalanmaları da bu eşitsizlik yapısının üstüne biniyor. Ama bu hiç hesaba katılmadığında da sözünü ettiğimiz zorunluluk var.

Sanayi ülkelerinde analizlerin ve politik çalışmaların yöneldiği asıl ilgi alanı ise buna ters yönde. Buralarda, bütünsel eğilimi konusunda şüpheye yer bırakmayan ve uzun yıllar süren ekonomik büyümeye, istikrarı hedefleyen ekonomik politikalar ve benzeri araçlarla nasıl ''süreklilik kazandırılır'', yani politik ve sosyal bakımdan fazla yıkıcı olabilen şu yalpalamalar nasıl önlenebilir sorusu ile uğraşılıyor. Bu sırada da gelişen ülkelerle aradaki sosyal uçurum, sanayi ülkelerinin gittikçe daha fazla ''çok merkezli'' hale gelen kompleksi için ciddi bir ek problem yaratmaz görünüyor. Bu olsa olsa, söz konusu düzensizlik yapısına ancak marjinal ölçüde eklenen bir sorun sayılıyor.

Kapitalist dünya ekonomisi, ikinci paylaşım savaş'ından sonraki yirmi yıl içerisinde, tarihinin en büyük patlamasını yaşadı. Altmışlı yıllar biterken patlamanın sonuna gelindi. O zamandan beri dünya ekonomisi, büyümenin yavaşladığı, yapı değişiminin yoğunlaştığı, bu arada kamplaştığı komünist bloğun çökmesi ile tek kutuplu bir süreçten geçen ve politik güvensizliğin giderek arttığı bir evrede bulunuyor.

Söz konusu değişimler arasında öncelikle uluslararası işbölümünün yapısında meydana gelen farklılaşma yer alıyor. Örneğin daha önceki on yıllarda ve özellikle bugün geride kalmış o patlama döneminde görülenin tersine, son zamanlarda gelişen ülkelerde, dünya piyasasında rekabet edebilecek niteliğe sahip bir işlenmiş ürün üretiminden de farklı olarak fikir satışının da ön plana çıktığı gözleniyor. Gelişen ülkelerdeki muazzam emekgücü potansiyelinin bir bölümü, bizzat doğup büyüdüğü yerde, dünya piyasasına göre düzenlenmiş kapitalist sanayii üretimini imalat sanayii alanında gerçekleştiriyor, bu amaçla kullanıyor. Yani emekgücü potansiyelinden artık sadece yerel kapitalist üretimin dolaysız istihdam alanlarında, ihracat için bir kaç tarımsal ve madensel hammaddenin sınırlı bir ölçekte üretilmesinde ya da iç tüketime yönelik bir ''ithalatı ikame edici'' imalat sanayiinde yararlanılmıyor.

Kapitalist üretimin, emekgücünün maddi üretimi ve yeniden üretimin toplumsal koşullarını (çalışma hakkı, sözleşme hakkı, yatırım hakkı, sosyal sigorta, aile politikası vb.) bünyesinde birleştirme eğilimi gösteren az sayıdaki sanayi ülkesindeki bir kaç geleneksel merkezde toplanması şeklindeki bölgesel yoğunlaşma böylelikle çözülüp dağılıyor. Yerini kapitalist üretimin, geleneksel sanayi ülkelerinin dışında da bulunabilen, bugüne kadar dışarda bırakılmış bölgelere doğru savrulması alıyor.

Tüm bu tanımlanan süreçteki gelişim içinde, 1948'den başlayarak kapitalist Dünya ekonomisinin eşi görülmemiş savaş sonrası patlamasının yükünü taşıyan birikim modeli, ABD hegomonyasının ifadesiydi. Sanayi ülkelerinde üretkenliğe göre ayarlanan bir ücret yükseltme politikası izlenirken kısa bir ısınma süresinden sonra bu politika ekonominin bütününde ücretlerin payının ''ne fazla yüksek, ne fazla düşük olmasını'' ayarlamıştır. Bunun dışında, ücret yükseltme ''çalışmaya bağlıdır''. Yani ücret politikaları var olan kazanç farklılıklarını koruyor ve şiddetlendiriyor. Bunda amaç, hem ekonomik hem politik bakımdan her zaman yaşatılmak istenen çalışan kazanır mantığını körüklemektir. Eğilim olarak ise, işçilerin sosyal taleplerinin karşılanmasına ancak sisteme uygun parasallaşmış biçimlere büründüklerinde izin veriliyor. Gelirlerin yaratılan boş zamanlarda sistem içine katılması ile tam istihdam yönünde bir eğilin oluşması ve sürekli olarak örgüsü sıklaşan sosyal ağ ile sendikal alanda örgütlenmiş işçiler açısından mevcut kapitalist devleti meşru hale getirmiştir. Bu durumun politik ifadesi ise, sanayi ülkelerinde işçi partilerinin hegomonya kurmaları ile sonuçlandı. Tüm bu oluşumlardaki aksamalar ve göz ardı edilen istemler, insancıl reform politiklarının ileri götürüleceğine hürmeten toplumlar tarafından sineye çekilmiştir. Yani bu noktalarda doğan ihtiyaçların, taleplerin parasal giderme araçlarıyla karşılanmasına gidilmiştir (örneğin; sağlık reformları ile oluşan boşluklar-daha doğrusu sağlıktaki kazanımların geri alınması kapitalist sistemce).

ABD hegomonyası altında bütünsel kapitalist çabalarla oluşturulan bir politika ile, dünya ölçeğinde, neredeyse hiç tükenmeyecek bir yedek potansiyel emekgücü yığını ortaya çıkmış bulunuyor günümüzde. Hatta ülkemizde de tartışılan işçi kiralama büro’ları vasıtası ile Abd ile Ab başta olmak üzere köle emekgücü yaratılmaktadır. Sermayenin, geleneksel sanayi ülkelerinin emekgücü potansiyeline ve merkezi plan ekonomilerinin anlaşmaya dayalı biçimler altında üretime soktuğu emegücü potansiyeline ekleyebildiği, gerektiğinde çok çeşitli şekillerde devreye sokabildiği emekgüçleri bunlar.Gelişen ülkelerdeki değişken yapısallığa rağmen sermayenin değerlendirilmesi süreci içinde getirebileceği yararlar, ekonomik koşullarda şu özelliklerce tanımlanır;

a) Sermaye tarafından ödenecek ücretler, kabaca, geleneksel sanayi ülkelerindekinin yüzde 10'u ile 20'si arasındadır. Bu düşük ücret düzeyi, emekgücünün doğup büyüdüğü toprak görevi yapan, yaşamak için gerekli temel maddeleri ucuza üreten ve fazlalık oluşturanları barındıran, kapitalist olmayan, geri sektörlerin varlığına bağlıdır.

b) Geleneksel sanayi ülkelerindeki bütün o ücret sözleşmelerin iş yasalarına karşılık, özellikle vardiyalı çalışmanın,gece mesailerinin ve tatil günlerinin de çalışmanın yaygınlığı ve işte bulunulmayan zamanların (tatil izni, hastalık, hamilelik, geç kalma, sürekli işe gelmeme) asgari düzeyde oluşu, gelişen ülkelerde işgününü (iş haftasını-iş yılını) birey olarak bir tek çalışan için dikkati çekecek ölçüde, toplam işçi içinse çok büyük oranda uzatmaktadır.

c) İş arayanların muazzam miktarda olması sayesinde emekgüçleri neredeyse tümüyle keyfi bir şekilde topluca alınıp bir yere yıgılabilir ya da işten çıkarılabilir (bu duruma uygun, esnek bir iş yasası da söz konusu imkanı genişletir). Bu aynı zamanda, emekgücünün daha çabuk arındırılıp temizlenmesini ve her an işten atılabilme tehdidi altında daha kesin bir disiplin sağlanmasını getirir. Abd’de başlayan sonrasında Ab’de yasallaşan ve ülkemizde kanun olarak her an uygulanması beklenen ‘’Kiralık işçi büroları’’ ile emekgücünün elindeki sendikalaşma ve grev hakları da alınarak köle’leştirme uygulamasına başlanmış olması, sosyal ve hukuksal hakları elinden alınan emekçiyi her şey karşısında savunmasız bırakmaktadır.

d) Her an kullanılmaya hazır yedek potansiyel emekgücü stokunun şişkinliği, bir çok durumda, sermayenin değerlendirilmesi açısından yaş, cinsiyet, sağlık durumu, kalifiyelik, disiplin bakımlarından o an için gereken niteliklerde emekgücünü optimal şekilde seçip alma imkanı verir, örneği; (ataerkilliğin bir görüntüsü olarak) 15-25 yaş arasındaki kadınlar, erkek emekgücüne oranla daha da düşük ücretler karşılığı çalıştırılabilir.

e) Geleneksel sanayi ülkelerinin kapitalist’çe standartlarıyla karşılaştırıldığında, emekgüçlerinin özgül-mesleki kalifiyeliği kanuni olarak düşüktür. Dakiklik, görev bilinci, temizlik, iteatkarlık gibi istenen biçimsel nitelikler, birçok durumda, ekonomik veya ekonomi dışı disiplin mekanizmaları ve araçlarıyla sermayenin taleplerine uygun şekilde sağlanır.

f) Dünya piyasasına göre düzenlenmiş kapitalist sanayi sektöründe işçi-saat başına çıktı anlamında üretkenlik, geleneksel sanayi ülkelerindeki benzer üretim süreçlerinde görülen üretkenlikle pekala karşılaştırılacak düzeyde, hatta hiçde ender olmamak üzere ondan üstündür. Geleneksel sanayi ülkeleri’ninkiyle karşılaştırılabilecek bir üretkenlik en azından esas olarak, işçilerin işi kısa zamanda öğrenebileceği nitelikteki üretim faaliyetlerinde şu yada bu zamanda sağlanacaktır.

Sunulan listede esas olarak sadece niteliksel bakımdan ortaya konan değişimlerin ve kapitalist taleplerin yeterli bir niceliksel aşamaya ulaşmış olduğunu varsayarsak (ki yeni-liberaller varsayıyor), sermayenin değerlendirilmesi bakımından geçerli çerçeve koşullarında meydana gelmiş bu değişiklik, işletmeler için şu anlama geliyor: rekabet yeteneklerini ayakta tutabilmek amacıyla üretimi ucuz, disiplinli emekgücü bulabilecekleri yerlere kaydırmak istediklerinde, artık sadece kendi anavatan’larının sınai bakımdan geri kalmış yörelerine yada öbür sanayi ülkelerindeki benzer yerlere değil, git gide artan ölçülerde, gelişen ülkelere de yöneldiklerini gözlemliyoruz. İstihdam ve üretkenliğe dayanan ücretlerin yükseltilmesine dayanan toplumsal ortaklık modeli, geleneksel sanayi ülkelerinde kapitalist üretimin rekabet yeteneği gerilemiş bulunduğundan, toplumsal ortaklar arada bir noktada sessizce anlaşıverdiler ve çalışanların ücret artışları, gelecekte üretkenliğe göre ayarlanmamalı, ekonominin bütünü açısından savunulabilir olmalı, yani düşük tutulmalıdır (buda ülkemizdeki düşük ücretlerin piyasa karşısında gerilemesini açıklıyor sanırım). Tüm sayılan bu değişimler ve varılan nokta, klasik marksist ekonomistlerce öngörülemediği için (kapitalist ekonomik gelişimin), kapitalist sistem ve ekonomi, geleneksel sanayi ülkelerindeki emekgücü tarafından bir alternatif olarak görülmeyen komünist ekonomiyi bertaraf edebilmiştir.

''Yediyıl önce, Sovyet emperyalizmi karşısında sağlam anti-komünist kalemiz içinde yalnızdık ve batı dünyasında hüküm süren sosyalist’leştirici devlet’çiliğin tam tersine, sosyal piyasa ekonomisinden yana kesin bir tavır almıştık. Yedi yıl önce yapayalnızdık. Bugün dünya çapında kategorik bir eğilime katılıyoruz. Ve size şunu söyliyeyim beyler: burada fikir değiştiren bir ülke varsa, o Şili değildir.'' Augusto Pinochet, 1981

Yeni ve büyük bir kriz döneminin içindeyiz. Bu kriz yeni-liberal ekonominin Dünya genelinde tüm ülkelere yerleşmiş olması ve keynesci modellerin terk edilip yerine yeni-liberal ekonominin almış olmasının getirdiği ek maliyet’te vardır. Latin Amerika özelinden hareketle, Dünya’da yerleştirilen yeni-liberal ekonomi’nin labaratuvarı olan Şili'nin ve genelinde latin Amerikanın çıkarsamalarını görmekteyiz şu anda Dünya siyasetinde. Gerçi yeni-liberal laboratuvar, tam bir çark ile sosyalist’leştirici devlet’çiliğe doğru evrilirken latin Amerika’da, dünya genelinde ve Çin özelinde özellikle genişlemektedir.

Latin Amerika ve ülkemizde özellikle uygulanan keynesçi liberal ekonominin yayılması ve savunulmasını sağlayan IMF örgütü, yerini yeni ve güncel politikalara uygun hareket kabiliyetine sahip bir örgüte doğru evrimleşerek bırakmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Bodrum’da aralarında Derviş’in de bulunduğu Dünya ekonomisinin önde gelen isimleri bu örgüt için toplanmışlardır. Şili’de ulaşılmak istenen şey, devletin ekonomiden soyutlanması ve de ekonominin devlet’ten soyutlanmasıdır. Şimdi tüm Dünya genelinde de uygulanmaktadır, ekonomi, devlet ve toplum düzeyinde ''modernleştirme'' adıyla anılan tüm operasyonları (ülkemizde AB sürecinde var) bu ''soyutlama'' (soyup soğana çevirmede denilebilir vs.) çerçevesinde yorumlamak gerek.

Devletin ekonomiye müdahale gücünü iğdiş etme stratejisi, sosyal açıdan ''tarafsız'' davranır olma izlenimi verdiği için kurnazca bir strateji sayılır. Çünkü bu kurnazlık işsizliği ve ücretlerin düşürülüşünü gözden kaçırmayı çok iyi beceriyor, sendikalarıda yola getiriyor. Ticaret’te yeni-liberalizm’i kışkırtıyor, faiz oranlarına yükseliş sağlıyor, satılan ülke varlıkları ile finanse edilen bu düşüş ile, yüksek gelirden alınan vergileri düşürüyor, kamu harcamalarını doğruyor ve kar oranının uzun dönemde yükselmesine çanak tutmuş oluyor. Bu da demek oluyor ki, müdehalesizlik stratejisi, kimilerini yararlandırıyor, kimilerini zarara sokuyor. Zenginlere, varlıklılara, esnekliği olanlara, hızlı davrananlara, rizikoları bölüştürenlere koltuk çıkıyor, spekülasyon cambazlarına (Ör. soroz vb.) hayat bahşediyor. Bu strateji bir kaç yıl içinde korkunç bir gelir birikimi sağladığı gibi, sermayenin sayılı birkaç ekonomi grubunun (kartel) ellerinde toplanmasına yol açmaktadır. Şili'de başlayan ve tüm Dünya’ya yayılan bu yeni-kapitalist devrim, feodal ayrıcalıklara başkaldıran klasik burjuva devriminden farklılıkla, kapitalist devletin son yüzyıllar içinde sosyal gruplara ve sınıflara bahşettiği ayrıcalıklara başkaldıran burjuvazi’nin devrimini simgeliyor. Sözcüğün en geniş anlamıyla bu, sosyalizme karşı yapılmış bir devrimdir. Çünkü piyasaya yapılan müdahalelere karşı çıkmak, bu müdahaleler kimin çıkarına yapılırsa yapılsın, sosyalizm karşıtlığının ya da anti-sosyalizmin ta kendisidir.

Bu günün modasına uyan politika, devletin rolünü kısmak, kamu harcamalarını budamak, vergileri azaltmak (ülkemiz yeni bu aşamaya gelmiştir), sosyal yardımları bir kalemde geçmek, korumacılığın kökünü kazımak yönündedir. Kısacası bu öyle bir ekonomi politikasıdır ki, yandaşlarınında belirttiği gibi, sadece arzı teşvik etmektedir. Güya bu arz kendi talebini yaratacaktır. Tüm bu yaptırımlarda bizi aslında, küçük ve güçsüz bir devlet modelinden uzağa yani tam zıddına götürür ki buda tam ve çok güçlü bir devlettir. Yeni-liberallerin daha etkisiz bir devlet, daha geri planda bir sosyal bürokrasi, bireyselleşme doğrultusunda bir özelleştirme, daha az bir vergi ve daha katı bir para politikası yolundaki (doların dünya genelinde düşüş yaşaması) istemleri iktisat teorisi biçimindeki akademik kılıfından işte bu noktada sıyrılıyor ve popülist ideolojinin, ideolojisi durumuna burada geliyor.

''Liberalizmin programını tek bir sözle ifade edecek olursak, şöyle diyebiliriz: Mülkiyet, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet... Liberalizmin öteki tüm talepleri bu ana talepten kaynaklanmaktadır.'' L.von Mises, 1927

Bireyin ve haklarının özellikle mülkiyet hakkının güvence altına alınmasında yatıyor asıl çelişme. Öyle ya, mülkiyet ancak mülkiyeti olmayanlara karşı güvenceye alınabilir. Mülkiyet, liberal devletten garanti etmesi beklenen dışlatıcı bir haktır, yani kimilerini koruyan kimilerini dışta bırakan. Yeni-liberalizm, esas yapısı gereği, toplumda bir ideolojik senteze yönelen kuramsal-pratik bir iletişim getirmiyor ve keynesçilikten bu noktada ayrılıyor. İşte bu noktada dünya geneline yayılan ve köklenen yeni-liberal ekonomi: bireyin özgürlüğü ile (mülkiyet değerlendirmesi anlamında) sermaye biriktirme özgürlüğü arasında yeni-liberalizm, kesinlikle sermaye birikimini güçlü devlet desteğiyle garantileme yönünde karar kılmaktadır. Bu açıdan bakınca, liberal teorinin klasik liberalizmden yeni-liberalizme evrilmesi, ilk-kapitalizmin çağımızın ileri-kapitalist toplumuna doğru gösterdiği gelişmenin simetriği sayılabilir, yani toplumdaki bu gelişmenin aynasıdır. Bundan böyle verim ilkesini yerine getirmek amacıyla, piyasacı rekabetlere getirilecek kısıntıları önlemek ve de eşitlikçi eğilimleri sınırlamak üzere (yeni-liberal teoriye göre) yinede bir devlete gereksinim vardır, ama bu devlet ekonomik çıkarların çatıştığı ortamda güçlü ve yansız davranacak, kısacası güçlü bir devlet olacaktır. Başka bir deyişle, kapitalizmin zayıf bir devlete ihtiyaç duyduğu anlamındaki yaygın kanının tam tersine, yeni-liberalizmin özlediği devlet işte bu güçlü devlettir. Bu güçlü devlet aynı zamanda, yeni-liberal ekonomiyi sahiplenen ve faydalanan ülkeyi tüm dünyaya karşı koruyacak kadarda güçlü olmak zorundadır. Her türlü koruma yöntemi ile (militarize güçler, gözetleme, fişleme vb.) kendini konservatif bir duvar içinde güvenceye alacak liberal devlet, sanıldığının aksine faşist bir yapıda olacaktır ve bu yönde uygulamaları dünya genelinde hızlanmaktadır.

Yeni-liberal siyaset ile bu gün sahneye konan oyun, gelişmiş kapitalist toplumları, bunalımın sürüklediği yeni sosyal ve siyasal stratejiye alıştırmak için ve kitlelerde, onları gelmekte olan zor zamanlara hazırlayacak yeni bir topluluk duygusu yaratmak için bu toplumların ideolojik parametrelerini değiştirmeyi amaçlayan egemen teorinin yeniden örgütlenmesidir. Kriz ve yeni-liberalizm’in egemen teorisindeki yeni düzenleme, mevcut söylemlerin öğelerini yeniden belirlemektedir ve özel olarak seçilmiş muhafezekar tezler liberalizmin ana tezleri ile karşılaştırılıp birleştirilmektedir. Ve buradan ortaya yeni bir birleşim çıkıyor: Yeni muhafezekarlık. Bu yeni ideolojinin oluşturulup geliştirilmesi sürecini batıda başlıca üç ideolojik kaynak besliyor: yeni-liberaller, yeni-muhafezekarlar, ve yeni-sağ. Bu pek keskin olmayan kategorileme yeni ideolojinin yandaşları tarafından her vakit kabul edilmektedir özellikle ABD'de, Buch iktidara gelir gelmez ne diyordu? ''Ben Tanrı tarafından görevlendirildim ve Tanrı benimle konuşuyor''. Francis Fukuyama’nın ortaya attığı “Tarihin Sonu” tezi, Samuel Hungtington’un; “Medeniyetler Çatışması” tezi, tamamen yeni bir toplum yaratırken geliştirilen yeni liberal tezlere oturtulmak istenen sistemin şekillendirilmesi çabalarıdır. Ama tezleri ve amaçları pek çok noktada birbirine ters düşen bu üç akım arasında farklılaşmayı sergilemek bakımından çok işe yarıyor. Üstelik bu üçlü farklılaşma yeni bir sorunsalın başlıca konusudur.

Yaklaşık 30-35 senedir batıda hızla, 12 eylül darbesi ile ülkemizde yavaş yavaş uygulanan bu sistemin özellikle, 2001 ikiz kuleler çok bilinmeyenli saldırıları ile birlikte ülkemiz’deki uygulama şekli ve ayağını, Derviş sivil darbesi ile AKP hükümeti üstlenmiş ve giderek hızlanan sistematik yaptırımlarla, pratiğe dökmeye başlamışlardır. Ülkemizde ki muhafezekar’lığın (ılımlı islam) dozunun tam kararında kalacağı garantisini her fırsatta veren AKP, büyük bir ekonomik bunalıma da bulunan Dünya'nın aksine önceliğini bu yeni ideolojinin salt muhafezekar kısmına yöneltmiştir. Gerçi bu arada Fukuyama'nın tezleri çürütülmüş ve kendiside yanıldım diyerek mevcut bilgileri onamışsada, gerekli olan adımlar çok hızlı ve kararlı olarak atıldığı için ülkemiz bu yeni-muhafezekar-liberal dalganın laboratuvarı haline gelmenin ötesinde, liberal şeriatçı bir düzene doğru savrulmaktadır. Son elli yılın sonucu olan bu yeni-liberal sistemden kurtulmanın tek yolu günümüz gerçekleri itibarı ile, oluşacak küresel bir ekonomik kriz ile ve ardından çıkacak yeni arayışlara, günümüz gerçekleri ile örtüşen yeni ideolojiler ile yanıt vermek olabilir ancak.

Not: 2,5 sene önce yazdığım iki ayrı makaleyi günümüz şartlarına göre birleştirip yeniden düzenledim.

Kaynaklar:
1-Dünya ekonomisi bunalım ve siyasal yapılar, Folker Fröbel 1983
2-Uluslararası yeni iş bölümü, Folker Fröbel-Jurgen Heinrichs-Otto Kreye 1982
3-Dünya ekonomik krizi ve latin Amerika, Urs Müller 1983
4-Kriz Neo-liberalizm ve Regan Dosyası, Alan yayıncılık 1985
5-Latin Amerika'da Liberalizm devlet ve demokrasi dosyası, Alan yayıncılık 1985
6-Ansiklopedik politika sözlüğü, iletişim yayınları