sargon
19-11-2009, 11:14
Daha önce nasil ateist oldugumu yazmistim. Aynen buraya aktariyorum.
Sıradan bir sünni ailenin çocuğu olarak birçok çocuk gibi ben de Allah'ı, Kuran'ı, namazı, birçok şeyi ailemden öğrendim. Oturduğumuz yerde arada bir kuran kursu furyası çıkar, bütün çocuklar kursa gönderilirdi. İlk başarısız deneyimden sonra (6-7 yaşında denemişler, korkudan hocaya tuvalete gidip gidemeyeceğimi bile soramamışım, sidikli pantalonla eve gelince annem bi daha göndermemiş) ikinci deneyimde başarılı olundu ve ben Kuran'ı söküm. Bir cüz okudum. Hatta diğer çocuklarla birlikte sırayla müezzinlik de yaptık. Hocanın gözüne girmenin ne kadar önemli olduğunu camiye giden herkes bilir, hele ezan okumanın gururunu. Ama bizim hoca taraf tutardı, öğrencilerinin içinde bir ikisini daha çok severdi, sigara içmenin günah olmadığını duyunca şaşırmıştım. O da alkol gibi kötüydü. Sonra şu müslüman olmayanın cehenneme gitme meselesi vardı. Kısaca bir takım çelişkiler vardı bu işte, böyle şeyler çocuk aklımızda bazı karışıklıklar yaratsa da, hiç bir zaman Tanrı'yı reddetmeyi aklıma bile getirmedim. İmam Hatip'e giden arkadaşlar kuran kursuna gelmiyorlardı, çünkü onlar zaten çok iyi okuyorlardı Kuran'ı, duaları da ezbere biliyorlardı. Hatta Arapça bile öğreniyorlardı. Ama onlar bizim gibi değillerdi. Biz de Allah'a inanıyorduk, Kuran da okuyorduk, dua da ezberliyorduk, ama sanki onların müslümanlığı bizimkinden başkaydı, "koyu müslüman"lardı onlar.
Okul, kuran kursunu kesti, bütün çocuklar gibi ben de okula başlayınca namazı bıraktım. Arada bir hobi gibi ders çıkışı Cuma'ya gitme fantezilerimiz dışında üniversiteye kadar dinle uğraşmadım. İmam hatipli arkadaşlarla bazı tartışmalar ve oruç tutma, ramazanda teravihe gitme gibi şeyler dışında.
Üniversitede de yine bizden daha çok dine inanan birileri vardı. Bir defa evlerine götürdüler. Herkes bardak gibi dizilmiş, bir tek "abi" konuşuyor bize Allah'ı anlatmaya çalışıyordu. Ya kardeşim biz de Allah'a inanıyoruz, niye ispatlamaya çalışıp duruyosun demek de mümkün değil. Çünkü o kadar ciddi bir hava var ki, kimsenin çıtı çıkmıyor, herkes huşu içinde. Bir tek "abi" konuşuyor. Birisi birara bişey söyleyecek oldu, "abi" öyle bir baktı ki, çocuk susmak zorunda kaldı. Belli ki bir tür tarikat falandı. Benim işim yoktu böyle gericiliklerle. Ben Allah'a inanırdım, müslümandım, ama öyle yeşil pantalon giyip, imam sakalı bırakmazdım. Bilim'e falan da düşkündüm. Saçma sapan batıl inançlarım yoktu.
Üniversitenin ilk yılında adeta bir bilgi havuzunun içine düşmüştüm. Benim anlamakta zorlandığım kitap, gazete, dergiler okuyan bir sürü insan vardı üniversitede. O edebiyat dergilerindeki yazıları bile anlayamıyordum. Öğrenmem gereken çok şey vardı. Sanki ben hiç birşey bilmiyormuşum gibi geldi. Yöntemsiz şekilde sağa sola saldırıyordum. Orhan Hançerlioğlu'nun Düşünce Tarihi'ni, Server Tanilli'nin Uygarlık Tarihi'ni, Macit Gökberk'in Felsefe Tarihi'ni çok iyi hatırlıyorum. Bunlar beni çok etkilemişti. Hep böyle Bilim tarihi, Ahlak, Felsefe, Ekonomi üzerine en temel kitapları okumaya çalıştım.
İşte o yıl tanrı konusu kafamda yerine oturdu. Tanrı düşüncesi insanların uydurduğu bir şeydi. Bütün felsefe tarihinin konusu buydu. Ben felsefe deyince hep başka şeyler düşünüyordum ama bütün felsefe tarihinin yüzde sekseni tanrı konusuyla ilgiliydi. Dinler de felsefi gelişmişliğin aslında son dönemi ile karşılaştırıldığında oldukça geri kalmış felsefelerdi. Spinoza, Kant, Hegel felsefeleri çok daha ileri düzeyde tanrı ispatı yapıyorlardı. O yıl kardeşime tanrıya inanmadığımı söyledim. Bunu sır olarak verdim, çünkü pek de savunacak cesaretim yoktu. Kardeşim de şok oldu buna tabii. Bir süre sonra savunmaya da başladım.
Solculukla tanışmamın ateist olmamda bir etkisi olmadı benim. Hatta Politzer'in idealist felsefe ile materyalist felsefe karşılaştırmasını Berkeley üzerinden yaptığını okuduğum zaman kolay bir örnek ele aldığını farketmiştim. Sıkıysa Kant'la, Hegel'i çürütseydi diye düşünmüştüm. Ama Politzer'in amacı ispat değil, öğretmekti. Benimkisi entel havalarında olmaktı aslında.
Din konusuyla nerdeyse 20 yıldır pek fazla uğraşmadım. Bir tek belki Turan Dursun'un kitaplarını okumak dışında. Ancak 5 yıl önce konu Tevrat ve Sümerler'le beraber yeniden ilgimi çekti.
Sıradan bir sünni ailenin çocuğu olarak birçok çocuk gibi ben de Allah'ı, Kuran'ı, namazı, birçok şeyi ailemden öğrendim. Oturduğumuz yerde arada bir kuran kursu furyası çıkar, bütün çocuklar kursa gönderilirdi. İlk başarısız deneyimden sonra (6-7 yaşında denemişler, korkudan hocaya tuvalete gidip gidemeyeceğimi bile soramamışım, sidikli pantalonla eve gelince annem bi daha göndermemiş) ikinci deneyimde başarılı olundu ve ben Kuran'ı söküm. Bir cüz okudum. Hatta diğer çocuklarla birlikte sırayla müezzinlik de yaptık. Hocanın gözüne girmenin ne kadar önemli olduğunu camiye giden herkes bilir, hele ezan okumanın gururunu. Ama bizim hoca taraf tutardı, öğrencilerinin içinde bir ikisini daha çok severdi, sigara içmenin günah olmadığını duyunca şaşırmıştım. O da alkol gibi kötüydü. Sonra şu müslüman olmayanın cehenneme gitme meselesi vardı. Kısaca bir takım çelişkiler vardı bu işte, böyle şeyler çocuk aklımızda bazı karışıklıklar yaratsa da, hiç bir zaman Tanrı'yı reddetmeyi aklıma bile getirmedim. İmam Hatip'e giden arkadaşlar kuran kursuna gelmiyorlardı, çünkü onlar zaten çok iyi okuyorlardı Kuran'ı, duaları da ezbere biliyorlardı. Hatta Arapça bile öğreniyorlardı. Ama onlar bizim gibi değillerdi. Biz de Allah'a inanıyorduk, Kuran da okuyorduk, dua da ezberliyorduk, ama sanki onların müslümanlığı bizimkinden başkaydı, "koyu müslüman"lardı onlar.
Okul, kuran kursunu kesti, bütün çocuklar gibi ben de okula başlayınca namazı bıraktım. Arada bir hobi gibi ders çıkışı Cuma'ya gitme fantezilerimiz dışında üniversiteye kadar dinle uğraşmadım. İmam hatipli arkadaşlarla bazı tartışmalar ve oruç tutma, ramazanda teravihe gitme gibi şeyler dışında.
Üniversitede de yine bizden daha çok dine inanan birileri vardı. Bir defa evlerine götürdüler. Herkes bardak gibi dizilmiş, bir tek "abi" konuşuyor bize Allah'ı anlatmaya çalışıyordu. Ya kardeşim biz de Allah'a inanıyoruz, niye ispatlamaya çalışıp duruyosun demek de mümkün değil. Çünkü o kadar ciddi bir hava var ki, kimsenin çıtı çıkmıyor, herkes huşu içinde. Bir tek "abi" konuşuyor. Birisi birara bişey söyleyecek oldu, "abi" öyle bir baktı ki, çocuk susmak zorunda kaldı. Belli ki bir tür tarikat falandı. Benim işim yoktu böyle gericiliklerle. Ben Allah'a inanırdım, müslümandım, ama öyle yeşil pantalon giyip, imam sakalı bırakmazdım. Bilim'e falan da düşkündüm. Saçma sapan batıl inançlarım yoktu.
Üniversitenin ilk yılında adeta bir bilgi havuzunun içine düşmüştüm. Benim anlamakta zorlandığım kitap, gazete, dergiler okuyan bir sürü insan vardı üniversitede. O edebiyat dergilerindeki yazıları bile anlayamıyordum. Öğrenmem gereken çok şey vardı. Sanki ben hiç birşey bilmiyormuşum gibi geldi. Yöntemsiz şekilde sağa sola saldırıyordum. Orhan Hançerlioğlu'nun Düşünce Tarihi'ni, Server Tanilli'nin Uygarlık Tarihi'ni, Macit Gökberk'in Felsefe Tarihi'ni çok iyi hatırlıyorum. Bunlar beni çok etkilemişti. Hep böyle Bilim tarihi, Ahlak, Felsefe, Ekonomi üzerine en temel kitapları okumaya çalıştım.
İşte o yıl tanrı konusu kafamda yerine oturdu. Tanrı düşüncesi insanların uydurduğu bir şeydi. Bütün felsefe tarihinin konusu buydu. Ben felsefe deyince hep başka şeyler düşünüyordum ama bütün felsefe tarihinin yüzde sekseni tanrı konusuyla ilgiliydi. Dinler de felsefi gelişmişliğin aslında son dönemi ile karşılaştırıldığında oldukça geri kalmış felsefelerdi. Spinoza, Kant, Hegel felsefeleri çok daha ileri düzeyde tanrı ispatı yapıyorlardı. O yıl kardeşime tanrıya inanmadığımı söyledim. Bunu sır olarak verdim, çünkü pek de savunacak cesaretim yoktu. Kardeşim de şok oldu buna tabii. Bir süre sonra savunmaya da başladım.
Solculukla tanışmamın ateist olmamda bir etkisi olmadı benim. Hatta Politzer'in idealist felsefe ile materyalist felsefe karşılaştırmasını Berkeley üzerinden yaptığını okuduğum zaman kolay bir örnek ele aldığını farketmiştim. Sıkıysa Kant'la, Hegel'i çürütseydi diye düşünmüştüm. Ama Politzer'in amacı ispat değil, öğretmekti. Benimkisi entel havalarında olmaktı aslında.
Din konusuyla nerdeyse 20 yıldır pek fazla uğraşmadım. Bir tek belki Turan Dursun'un kitaplarını okumak dışında. Ancak 5 yıl önce konu Tevrat ve Sümerler'le beraber yeniden ilgimi çekti.