AerA
25-12-2009, 21:22
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, benim 8–9 yaşlarıma denk gelen bir zaman, dedem elinde bir elif-be (en ilkel Kur-an öğreniyorum seti) ile geliverdi evimize. Kardeşime de, bana da birer tane verdikten sonra müptelası olduğu bir camiye gitmemiz gerektiğini tembihledi.
Sabah namazından sonra öğle namazına kadar ve öğle namazından sonra ikindi namazına kadar, cami personelinin belirlediği bir aralıkta eğitimler başladı. Birisi sureleri ezberletiyor, birisi “şunun farzı kaç tane dir” i öğretiyor, biriside Arap harflerini öğretip elimizdeki kitapçıklardan okumamızı istiyordu.
İlk önceleri biraz sıkıcı geldiyse de - orada edindiğim arkadaşlar sayesinde ve kardeşimle beraber olmamız neticesinde - hiçbir şey değişmedi ve sıkıcı gelmeye devam etti. Hele arada bir verilen genel kültür dersleri yokmu? Birisi soruyor “Hocam cin nedir?” Hoca bilmediği kadarı ile anlatıyor ve AerA cin görüyor rüyasında. Başkası soruyor “Hocam Allah insanları taş yapıyormuş doğru mu?”. Hoca bilmediği kadarı ile duyduğu efsanelerden “Evet” diyor ve AerA taş kesilmiş görüyor bu kez kendini. Cehennem ve karabasan mevzusuna hiç girmiyorum ama anlamışsınızdır.
Orada bir şeyler öğrendim elbette, hatta Arapçayı yazıp okusam da ne anlama geldiğini bilmedikten sonra çok saçma bir şey olsa gerek diye düşünüp kardeşimle beraber camiye gidiyormuş gibi yapmayı bile öğrendim. Sabah güle oynaya evden çıkıp yaşıtımız arkadaşlarla buluşuyor ve çocukluğumuzu yaşıyorduk. “Ebelemece” oynuyor, plastik boruların içine koyulan kâğıt külahlar sayesinde hayali düşmanımız sokak ahalisi ile gerçek bir savaşa tutuşuyorduk. Mutlu mesut 4–5 gün geçirdikten sonra, pek bir sevgili cami görevlisinin dedeme “Senin torunlar gelmez oldu. Hayırdır?” demesi ile çocuk aklının hesaplayamadığı bir sonuçla yüzleşmiş olduk. Bol miktarda azar üzeri az nasihat ile kurtardık ve sonrasında camiye gitmeyip çocukluğumuzu yaşamak, bizim için her sabah bir geleneğe dönüştü. Bereket babamın “Yahu istemiyorlarsa gitmesinler boş ver.” demesi dedeme tuhaf bir yenilgi yaşatmıştı ve sonrasında oda anlayışla karşıladı.
Peki, abuk sabuk taş kesilmeler – cinlenmeler arası git gel rüyaları ve sanrıları kesildi mi? Tabi ki hayır. Uzunca bir süre “Ya Allah beni de taş yaparsa” ile yaşadımsa da sonrasında bunun aslında fena fikir olmadığına ve “Taştan Vücutlu Bir Süper Kahraman” a Dünyanın ne kadar ihtiyaç duyduğuna dair kendimi inandırmayı başardım. Lakin bir tane, iki tane değiller ki üstünüze gelenler.
Bayram arifesinden 3–4 gün önce hayvan pazarından dedemle beraber alıp, üç tekerlekli ve kasalı bir motosiklet - triportör - içinde, apartmanın bize ait bodrumuna yerleştirdiğimiz koyunum ile aramda bir dostluk başladı. Zaman ve mekândan tamamen bağımsız kurgular içinde yaşayan Baltalı İlah Zagor, ahiyak-ahiyak çığlıkları ile insan kurban eden bir kabilenin arasına dalıveriyor ve zavallı kurbanı kurtarıyordu. Bayramın birinci günü, tüm apartman çocukları gibi ahiyak-ahiyak ağladıysam da, gözlerimin önünde boğazlanan koyunumu kurtaramadığımı söylememe gerek yok her halde.
Burası bende kişisel aydınlanmamın ilk ışığını yakmıştır diyebilirim. Tanrılara insan kurban edilmesinin yanlışlığı üzerinde - maceraperest bir şekilde - duran Zagor, dedeme ve ilkokul Din Kültürü öğretmenime “İyi ama koyunları kurban etmek ne kadar doğru?” sualini sormama sebebiyet vermiş ve “Sırat Köprüsünden onlar üzerinde geçeceğimiz” gibi mantıksız bir cevap almamı sağlamıştır. “Peki, sen öldürdüğün koyunun seni gerçekten oradan geçireceğini nereden biliyorsun?” soruma “Allah için kestik ya o koyunu, geçirir elbet” cevabından başka halen bir cevap alamamışımdır.
İnternetin daha icat edilememesi ve bilgi kaynaklarının sınırlı olması AerA için - geçmişteki koyunu adına çıkacağı yolculukta - engel teşkil edemedi. Her cildi için otuz kupon toplanan Meydan Larousse, kurban için ilkel bir inanış diyordu ve Halk Kütüphanesindeki - kuponla alınmadığı her halinden belli olan - Gelişim Hachette serisi de hem fikirdi bu görüşe.
Elimde Zagor ve kalbimde koyunumun olması, ortaokulda da Din Kültürü öğretmenleri ile anlaşamamamı sağlamıştır ki bu dersin notu hiç üç olamadı karnemde. Nihayet lise sıralarına geldiğimde Turan Dursun ile tanıştım ve “Hadi canım o kadar da değildir?” dediysem de, Kur-an incelemelerimle gerçekten de mevzunun “O kadar” olduğunu gördüm. Bu seferde koyunumun tamamen mantıksız, kurgusal ve efsanevi bir sebeple katledildiğini öğrenmem, Din Kültürü dersinin karnemde bir olarak lanse edilmesi sonucunu doğurdu ki Marx ve Engels ile tanışmamın da lise çağlarıma denk gelmesinin katkısı olmuştur elbette bu sonuca.
Karl Marx, Friedrich Engels, Zagor ve bir efsane uğruna katledilen koyunum, üniversite de Kimya seçerek maddenin temeline yapacağım yolculukta en iyi dostlar ve fırtınalı anlarda da sığınılacak - bilimi, deneysel gözlemi, eleştiriyi, sorgulamayı ve her şeyden önce maddenin tek gerçek olduğu öğretisini barındıran – bir liman olmuşlardır benim için. Bu ve sonrası yıllarıma Kropotkin, Bakunin ve Proudhon gibi düşünürleri de eklediğim hesaba katılacak olursa, tam olarak “Efendisizliğin ve Yaratılmamışlığın Haklı Gururu” ile bir AerA doğduğunu söyleyebilirim.
Halen televizyonlarda, inanç uyuşturucusu ile “Amok Koşucusu” gibi, çocukların gözleri önünde bir kurban bayramı cinneti ve kana bulama çılgınlığı sergileyen halkı görünce aklıma efsaneye kurban giden dostum gelir.
Ölünce de tek istediğim, yığınla para verip özel olarak yaptırdığım Otostopçu Havlusu - köşelerinde 42, ortasında otostopçu logosu bulunmakta ve logonun altında dostane harflerle Don’t Panic yazmakta - ile yıkanmadan, kefenlenmeden, pamuk olayına hiç girmeden, dini törenden uzak bir defindir. Pascal’s Wager*’e gelince, işte bu Tanrının sonu olur ki koyunumun intikamını oracıkta alırım.
(* Pascal's Wager: "Ben haksızsam kaybedeceğim bir şey yok, ama sen haksızsan kaybın büyük olur" argümanının adı)
AerA okurken gösterdiğiniz sabrınıza şaşarak teşekkür eder.
Sabah namazından sonra öğle namazına kadar ve öğle namazından sonra ikindi namazına kadar, cami personelinin belirlediği bir aralıkta eğitimler başladı. Birisi sureleri ezberletiyor, birisi “şunun farzı kaç tane dir” i öğretiyor, biriside Arap harflerini öğretip elimizdeki kitapçıklardan okumamızı istiyordu.
İlk önceleri biraz sıkıcı geldiyse de - orada edindiğim arkadaşlar sayesinde ve kardeşimle beraber olmamız neticesinde - hiçbir şey değişmedi ve sıkıcı gelmeye devam etti. Hele arada bir verilen genel kültür dersleri yokmu? Birisi soruyor “Hocam cin nedir?” Hoca bilmediği kadarı ile anlatıyor ve AerA cin görüyor rüyasında. Başkası soruyor “Hocam Allah insanları taş yapıyormuş doğru mu?”. Hoca bilmediği kadarı ile duyduğu efsanelerden “Evet” diyor ve AerA taş kesilmiş görüyor bu kez kendini. Cehennem ve karabasan mevzusuna hiç girmiyorum ama anlamışsınızdır.
Orada bir şeyler öğrendim elbette, hatta Arapçayı yazıp okusam da ne anlama geldiğini bilmedikten sonra çok saçma bir şey olsa gerek diye düşünüp kardeşimle beraber camiye gidiyormuş gibi yapmayı bile öğrendim. Sabah güle oynaya evden çıkıp yaşıtımız arkadaşlarla buluşuyor ve çocukluğumuzu yaşıyorduk. “Ebelemece” oynuyor, plastik boruların içine koyulan kâğıt külahlar sayesinde hayali düşmanımız sokak ahalisi ile gerçek bir savaşa tutuşuyorduk. Mutlu mesut 4–5 gün geçirdikten sonra, pek bir sevgili cami görevlisinin dedeme “Senin torunlar gelmez oldu. Hayırdır?” demesi ile çocuk aklının hesaplayamadığı bir sonuçla yüzleşmiş olduk. Bol miktarda azar üzeri az nasihat ile kurtardık ve sonrasında camiye gitmeyip çocukluğumuzu yaşamak, bizim için her sabah bir geleneğe dönüştü. Bereket babamın “Yahu istemiyorlarsa gitmesinler boş ver.” demesi dedeme tuhaf bir yenilgi yaşatmıştı ve sonrasında oda anlayışla karşıladı.
Peki, abuk sabuk taş kesilmeler – cinlenmeler arası git gel rüyaları ve sanrıları kesildi mi? Tabi ki hayır. Uzunca bir süre “Ya Allah beni de taş yaparsa” ile yaşadımsa da sonrasında bunun aslında fena fikir olmadığına ve “Taştan Vücutlu Bir Süper Kahraman” a Dünyanın ne kadar ihtiyaç duyduğuna dair kendimi inandırmayı başardım. Lakin bir tane, iki tane değiller ki üstünüze gelenler.
Bayram arifesinden 3–4 gün önce hayvan pazarından dedemle beraber alıp, üç tekerlekli ve kasalı bir motosiklet - triportör - içinde, apartmanın bize ait bodrumuna yerleştirdiğimiz koyunum ile aramda bir dostluk başladı. Zaman ve mekândan tamamen bağımsız kurgular içinde yaşayan Baltalı İlah Zagor, ahiyak-ahiyak çığlıkları ile insan kurban eden bir kabilenin arasına dalıveriyor ve zavallı kurbanı kurtarıyordu. Bayramın birinci günü, tüm apartman çocukları gibi ahiyak-ahiyak ağladıysam da, gözlerimin önünde boğazlanan koyunumu kurtaramadığımı söylememe gerek yok her halde.
Burası bende kişisel aydınlanmamın ilk ışığını yakmıştır diyebilirim. Tanrılara insan kurban edilmesinin yanlışlığı üzerinde - maceraperest bir şekilde - duran Zagor, dedeme ve ilkokul Din Kültürü öğretmenime “İyi ama koyunları kurban etmek ne kadar doğru?” sualini sormama sebebiyet vermiş ve “Sırat Köprüsünden onlar üzerinde geçeceğimiz” gibi mantıksız bir cevap almamı sağlamıştır. “Peki, sen öldürdüğün koyunun seni gerçekten oradan geçireceğini nereden biliyorsun?” soruma “Allah için kestik ya o koyunu, geçirir elbet” cevabından başka halen bir cevap alamamışımdır.
İnternetin daha icat edilememesi ve bilgi kaynaklarının sınırlı olması AerA için - geçmişteki koyunu adına çıkacağı yolculukta - engel teşkil edemedi. Her cildi için otuz kupon toplanan Meydan Larousse, kurban için ilkel bir inanış diyordu ve Halk Kütüphanesindeki - kuponla alınmadığı her halinden belli olan - Gelişim Hachette serisi de hem fikirdi bu görüşe.
Elimde Zagor ve kalbimde koyunumun olması, ortaokulda da Din Kültürü öğretmenleri ile anlaşamamamı sağlamıştır ki bu dersin notu hiç üç olamadı karnemde. Nihayet lise sıralarına geldiğimde Turan Dursun ile tanıştım ve “Hadi canım o kadar da değildir?” dediysem de, Kur-an incelemelerimle gerçekten de mevzunun “O kadar” olduğunu gördüm. Bu seferde koyunumun tamamen mantıksız, kurgusal ve efsanevi bir sebeple katledildiğini öğrenmem, Din Kültürü dersinin karnemde bir olarak lanse edilmesi sonucunu doğurdu ki Marx ve Engels ile tanışmamın da lise çağlarıma denk gelmesinin katkısı olmuştur elbette bu sonuca.
Karl Marx, Friedrich Engels, Zagor ve bir efsane uğruna katledilen koyunum, üniversite de Kimya seçerek maddenin temeline yapacağım yolculukta en iyi dostlar ve fırtınalı anlarda da sığınılacak - bilimi, deneysel gözlemi, eleştiriyi, sorgulamayı ve her şeyden önce maddenin tek gerçek olduğu öğretisini barındıran – bir liman olmuşlardır benim için. Bu ve sonrası yıllarıma Kropotkin, Bakunin ve Proudhon gibi düşünürleri de eklediğim hesaba katılacak olursa, tam olarak “Efendisizliğin ve Yaratılmamışlığın Haklı Gururu” ile bir AerA doğduğunu söyleyebilirim.
Halen televizyonlarda, inanç uyuşturucusu ile “Amok Koşucusu” gibi, çocukların gözleri önünde bir kurban bayramı cinneti ve kana bulama çılgınlığı sergileyen halkı görünce aklıma efsaneye kurban giden dostum gelir.
Ölünce de tek istediğim, yığınla para verip özel olarak yaptırdığım Otostopçu Havlusu - köşelerinde 42, ortasında otostopçu logosu bulunmakta ve logonun altında dostane harflerle Don’t Panic yazmakta - ile yıkanmadan, kefenlenmeden, pamuk olayına hiç girmeden, dini törenden uzak bir defindir. Pascal’s Wager*’e gelince, işte bu Tanrının sonu olur ki koyunumun intikamını oracıkta alırım.
(* Pascal's Wager: "Ben haksızsam kaybedeceğim bir şey yok, ama sen haksızsan kaybın büyük olur" argümanının adı)
AerA okurken gösterdiğiniz sabrınıza şaşarak teşekkür eder.