Orijinalini görmek için tıklayınız : Holografik Evren
paslıçivi
27-12-2009, 17:17
Nesnel Realite Var mı, Yoksa Evren Bir Hayal mi?
1982’de olağanüstü bir olay meydana geldi. Paris Üniversitesi’nde Fizikçi Alain Aspect tarafından yürütülen bir araştırma grubu, 20.inci yüzyılın en önemli deneylerinden birini gerçekleştirdi. Bunu siz akşam haberlerinde duymamışsınızdır.Bazıları onun bu keşfinin bilimin yüzünü değiştirdiğine inansa da; bilimsel yazıları okuma alışkanlığınız yoksa, aslında Aspect’in adını belki de hiç duymamışsınızdır.
Aspect ve grubu, aralarında onları ayıran uzaklık ne olursa olsun; elektronlar gibi atomdan küçük parçacıkların da bazı durumlarda anında birbirleriyle haberleştiklerini keşfetti.Bu,10 feet veya 10 milyar mil ayrı olsalar bile farketmiyordu. Her nasılsa, her bir parçacık her zaman bir diğerinin ne yaptığını biliyor gözüküyordu. Bu başarıyla ilgili bir problem de, Einstein’ın uzun-zamandan beri olan ‘’Hiçbir iletişim, ışığın hızından daha hızlı seyahat edemez’’ prensibini çiğniyordu. Işık hızından daha hızlı seyahat etmek, zaman bariyerini ihlal ederken; bu korkusuz ihtimal bazı fizikçilerin Aspect’in bulgularını ayrıntılı bir şekilde açıklamalarına sebep oldu. Fakat bu, diğer fizikçilere daha da radikal açıklamalar sunmaları için ilham verdi.
Örneğin; Londra Üniversitesi’nden Fizikçi David Bohm, Aspect’in bulgularının nesnel realitenin varolmadığına, sağlam görünürlüğüne karşın; aslında evrenin bir hayal, kocaman, muhteşem şekilde detaylandırılmış bir hologram olduğuna işaret ettiğine inanmaktaydı. Bohm’un bu şaşırtıcı iddiayı neden yaptığını anlamak için; kişi ilk olarak hologramlar hakkındaki ufak bilgiyi anlamalıdır.
alıntı..
paslıçivi
27-12-2009, 17:18
Bir hologram, lazerin yardımıyla yapılan üç-boyutlu bir fotoğraftır. Hologram yapmak için, fotoğraflanacak olan obje ilk önce lazer ışınının ışığında banyolanır. Sonra ikinci lazer ışını, ilk yansıyan ışıktan zıplar ve sonuç olan çatışma örneği (iki lazer ışınının birbirine karıştığı alan) filmde yakalanır.Film geliştirildiğinde, hologram manasız bir ışık helezonu ve koyu çizgiler gibi gözükür. Geliştirilmiş olan film, bir diğer lazer ışınıyla aydınlatıldığında; orijinal objenin üç-boyutlu imajı belirir.Bu imajların üç-boyutluluğu, hologramların olağanüstü tek özelliği değildir. Eğer bir gülün hologramı yarıdan kesilirse ve sonra da lazerle aydınlatılırsa; her bir yarının hâlâ gülün bütün bir imajını koruduğu bulunur. Gerçekten de, yarılar tekrar bölünse bile; filmin her bir ufak parçasının orijinal imajdan daha küçük, fakat bozulmamış halde imajını kapsadığı bulunacaktır.Normal fotoğraflardan farklı olarak, bir hologramın her bir parçası bütünün sahip olduğu bütün bilgiyi kapsar. Hologramın ‘’Her bir parçadaki bütün’’doğası, bizlere tamamen yeni bir organizasyon ve düzen anlayışı yolu sağlar.
alıntı..
paslıçivi
27-12-2009, 17:19
Batı bilimi fiziksel bir fenomeni en iyi anlama yolunda tarihi boyunca ekseriyetle (bu bir kurbağa veya atom olsun),onu parçalara ayırmak ve onun ayrı ayrı olan parçalarını çalışmak önyargısıyla çalışıp çabalamıştır. Bir hologram, bize evrendeki bazı şeylerin bu yaklaşıma yanaşmayabileceğini öğretmiştir.Holografiksel olarak yapılmış bir şeyi parçaya ayırmaya çalışırsak; onun hangi parçalardan yapılmış olduğunu yakalayamayız, sadece daha küçük bütünlerini yakalayabiliriz. Bu anlayış, Aspect’in buluşunu anlamadaki diğer bir yolu Bohm’a önermiştir. Bohm; atomdan küçük parçacıkların birbirlerini ayıran uzaklık her ne olursa olsun birbirleriyle kontakt halinde bulunmalarının, ileri-geri bir çeşit gizemli sinyal göndermelerinden değil; onların ayrı olmalarının bir hayal olması sebebiyle olduğuna inanmaktadır. Bu temel bağlantı, evrenin bütün yönleriyle enerji olarak bağlantıda olduğunun matematiksel kanıtı olan Beşinci Element’le ilişkilendirilebilir. Hal Puthoff, ‘Sıfır-Nokta Enerji’ isimli çalışmasında, evrendeki bütün yüklerin birbirleriyle bağlantılı olduklarını ve evrende olan herşeyin bir hayal olduğunu kanıtlamıştır. Ve bugünün modern fizik teorileri de, evrenin çeşit çeşit kısımlarıyla aynı bağlantıya sahip olduğunu iddia eden eski gelenekler ve filozofilerle aynı görüştedirler.
alıntı..
paslıçivi
27-12-2009, 17:20
Bazı daha derin bir realite de, böyle parçacıkların başlı başına varlıklar olmadıklarını, fakat gerçekte temel aynı şeyin uzantıları olduklarını iddia etmektedir. Bohm, aşağıdaki örneği insanların ne demek istediğini daha iyi anlamalarını sağlamak için sunmaktadır: Akvaryumun içinde balık olduğunu hayal edin. Ayrıca akvaryumu direkt olarak göremediğinizi ve onun hakkındaki bilginizin ve içerisinde neyi kapsadığının iki televizyon kamerasından geldiğini, bir tanesinin akvaryumun önüne ve bir diğerinin de yanına yönlendirildiğini hayal edin. İki televizyon monitörüne dikkatle baktığınız zaman, her bir ekrandaki balığın başlı başına varlık olduğunu zannedebilirsiniz. Yine de, kameralar değişik açılara kurulu olduğu için; herbir imaj birbirinden hafifçe farklı olacaktır. Fakat iki balığı seyretmeye devam ettiğinizde, sonunda birbirleri arasında kesin bir ilişki olduğunun farkına varacaksınız. Biri döndüğü zaman, diğeri de hafifçe farklı fakat diğerine cevap veren bir dönüş yapacaktır; biri yüzünü öne döndüğü zaman, diğeri de her zaman yana doğru yüzünü dönecektir. Olayın bütün kapsamından habersiz olursanız, balığın hemen bir diğeriyle bağlantı kurduğu sonucunu çıkarabilirsiniz; fakat durum açıkça bu değildir. Bohm; bunun, Aspect’in deneyindeki atomdan küçük parçacıkların birbirleri arasında tam olarak nelerin meydana geldiğini anlattığını söylemektedir. Bohm’a göre, atomdan küçük parçacıklar arasındaki gözüken ışıktan-hızlı bağlantı; bize gerçekten bir sır olan, daha derin, akvaryum örneğine benzer şekilde sahip olduğumuzdan daha karmaşık bir boyutun realitesini anlatmaktadır. Ve, atomdan küçük parçacıklar gibi objeleri birbirinden ayrı olarak görüntülediğimizi, çünkü onların realitesinin sadece bir kısmını gördüğümüzü de ilave etmektedir. Böyle olan parçacıklar ayrı ‘’kısımlar’’ değillerdir; fakat daha derin ve daha temel olan, daha önce de gül örneğinde bahsettiğimiz gibi, holografik ve görünmez bir bütünlüğün birleşik gözlerinden bir gözdürler. Ve fiziksel realitede herşey bu şekilden oluştuğu içindir ki; evrenin kendisi de bir projeksiyon, hologramdır. Hayale benzer doğasına ilave olarak, böyle bir evren diğer şaşırtıcı özelliklere de sahip olabilir. Eğer atomdan küçük parçacıkların görünür ayrılığı bir hayalse; daha derin bir realite düzeyinde evrendeki herşey sonsuz olarak birbiriyle bağlantılıdır.
paslıçivi
27-12-2009, 17:27
İnsan beynindeki karbon atomdaki elektronlar, yüzen her somon balığının içindeki atomdan küçük parçacıklarla da bağlantılıdırlar; atan her bir kalple, gökyüzünde parıldayan her bir yıldızla da bağlantılıdırlar. Herşey, herşeyi tamamen nüfuz eder ve insan doğası kategorize edip, sınıflandırıp, tekrar bölse de; evrenin fenomeninde, her pay bir gereklilik ve tüm doğa da dikişsiz bir ağdır.Holografik evrende, artık zaman ve uzay bile temel şeyler olarak görüntülenmez. Çünkü gerçekten de hiçbir şeyden ayrı olmayan, zaman ve üç-boyutlu olan uzay,TV monitörlerindeki balık imajları gibi olan şeyler, evrendeki yer bozulması gibi kavramlar da daha derin bir düzenin projeksiyonları gibi görüntülenmelidir.
Daha derin realite düzeyinde; geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek, anında var olan süper bir hologramdır. Bu bize uygun araçlar verildiğinde, birgün süper holografik realite düzeyine ulaşma ihtimalimizin bile olabileceğini ve uzun-unutulmuş geçmişten hadiseleri çıkarabileceğimizi ileri sürmektedir. Süperhologramın daha neleri kapsadığı ise sonuca bağlanmamış bir sorudur. Süperhologramın evrendeki herşeyi doğuran bir matriks, bir rahim olduğunu, en azından olan veya olacak olan atomdan küçük her parçacığı kapsamakta olduğunu— mümkün olan her madde ve enerjinin, kar tanelerinden, çok uzakta olan ve çok kuvvetli radyo dalgaları gönderen gök cisminden, mavi balinalar ve gama ışınlarına kadar olan bir yapılanması olduğunu varsayalım. O,‘’Olan Herşey’’in bir çeşit kozmik kaynağı olarak görülmelidir.Bohm, Süperhologram’da daha başka ne saklı olduğunu bilmemizin başka bir yolunun olmadığını kabul etmesine rağmen; daha başka şeyler kapsamadığını zannetmemize hiç bir sebep olmadığını söylemektedir. Veya söylediğine göre, belki de süperholografik realite düzeyi, ‘’daha ilerideki gelişimin sonsuzluğunun’’ ötesinde yatan ‘’sadece bir aşama’’dır.
paslıçivi
27-12-2009, 17:29
Evrenin hologram olduğunun kanıtını bulan tek araştırmacı Bohm değildir. Beyin araştırma alanında bağımsız olarak çalışan, Stanford Üniversitesi Nörofizyoloğu Karl Pribram da realitenin holografik doğası hakkında ikna olmuştur. Pribram, holografik modele ‘hatıralar beyinde nasıl ve nerede saklanıyor’ bilmecesiyle girmiştir. Onyıllardır sayısız araştırmalar göstermiştir ki; hatıralar beyinde belirli bir yere bağlı kalmaksızın dağıtılmıştır.
1920’lerdeki dönüm noktası olan seri deneylerde beyin bilimadamı Karl Lashley, sıçanın beyninde hangi kısım alınırsa alınsın karmaşık işleri yapan hafızanın silinemediğini ameliyattan evvel öğrenmiştir. Tek problem, bu merak edilen ‘’her parçadaki bütün’’ hafıza saklama doğa mekanizmasını kimsenin bulamamış olmasıydı. Daha sonra 1960’larda Pribram holografi kavramına rastladı ve beyin bilimadamlarının ne aradıklarıyla ilgili açıklamayı bulduğunu farketti. Pribram, hatıraların nöronlarda kodlanmadığını; fakat küçük gruplar halindeki nöronlarda holografik imajı kapsayan bir film parçasının tüm alanıyla çaprazlama kesişen lazer ışığı çatışma örneklerinde de olduğu gibi; tüm beynin çaprazlama kesişen sinir dürtülerinde kodlandığına inanmaktadır. Bir başka deyişle, Pribram; beynin kendisinin bir hologram olduğuna inanmaktadır. Pribram’ın teorisi insan beyninin ne kadar küçük bir alanda, ne kadar çok hatırayı saklayabildiğini açıklamaktadır. İnsan beyninin normal bir insanın hayatında 10 milyar parça bilginin düzeninde saklama kapasitesine sahip olduğu tahmin edilmiştir (veya kabaca Britannica Ansiklopedisi’nin beş setindeki aynı miktardaki bilgi).
paslıçivi
27-12-2009, 17:37
Benzer bir şekilde; diğer yeteneklerine ilave olarak, iki lazerin bir fotoğraf filmine açıyı değiştirip basitçe çarpmasıyla, hologramların şoke eden bilgi kaynağına sahip oldukları keşfedilmiştir. Birçok farklı imajı aynı yüzeyde kaydetmek mümkündür.Kanıtlanmıştır ki; bir filmin bir kübik santimetresi 10 milyar parça bilgiyi içine alabilir. Eğer beyin holografik prensiplere göre işlev yaparsa, hatıralarımızın o kocaman kaynağından hangi bilgiye ihtiyacımız olduğunu acayip bir şekilde yeniden kazanma yeteneğimiz daha kolay anlaşılır.
Eğer bir arkadaş size ‘’zebra’’ kelimesini duyduğunuzda aklınıza ne geldiğini söylemenizi sorarsa, siz cevabı bulmak için beyinsel, dev gibi olan o alfabetik dosyaya dönüp, beceriksizce araştırmak zorunda kalmazsınız.Bunun yerine; ‘’çizgili’’, ‘’ata benzer’’, ve ‘’Afrika yerlisi hayvan’’ ilişkilendirmeleri anında beyninizde açılır. Hatta, insan düşünme süreciyle alakalı en şaşırtıcı şeylerden biri de her parça bilginin anında diğer her parçayla çapraz-bağlantılı olmasıdır—bu da bir diğer kendine özgü hologram özelliğidir.Çünkü; hologramın her bir parçası her bir diğer parçayla sonsuz bir şekilde bağlantılıdır, bu belki de doğanın çapraz-bağlantılı sisteminin en önemli örneğidir.
Hafızanın kaynağı, Pribram’ın holografik beyin modelinin ışığında daha çözülebilir olan tek nörofiziksel bulmaca değildir. Bir diğeri de beynin duyular yoluyla frekans kümelerini algılarımızın somut dünyasına nasıl çevirebildiğidir (hafif frekanslar, ses frekansları ve buna benzer olanlar). Şifreleme ve şifrelemeyi çözme, açıkça hologramın en iyi yaptığı şeylerdir. Hologramın lens gibi işlev görmesi gibi, çeviren bir aygıt da manasız bulanık frekansları uyumlu bir imaja çevirebilir. Pribram, ayrıca beynin bir lens ihtiva ettiğini ve holografik prensipleri de duyular aracılığıyla aldığını ve algılamalarımızın iç dünyasını da matematiksel frekanslara dönüştürdüğüne inanmaktadır. Şaşırtıcı kanıt, beynin işlemlerini yürütebilmesi için holografik prensipleri kullandığını ileri sürmektedir. Pribram’ın teorisi, aslında nörofizyolojistler arasında artan bir destek görmektedir.
paslıçivi
27-12-2009, 17:39
Arjantinli-İtalyan araştırmacı Hugo Zucarelli, şimdilerde holografik modeli işitme duyusuyla ilgili fenomen dünyasının içine yaymıştır. İnsanların tek kulakla duysalar bile kafalarını oynatmadan seslerin yerlerini bulabilmeleri gerçeğiyle hayrete düşmesiyle Zucarelli, holografik prensiplerin bu yeteneği açıklayabildiğini keşfetmiştir. Zucarelli, ayrıca akustik olayları neredeyse beceriksizce bir gerçeklikle çoğaltan bir kaydetme tekniği olan holofonik ses teknolojisini de geliştirmiştir.
Pribram’ın inancı olan beyinlerimizin ’sert’’ realiteyi matematiksel olarak frekans alanındaki girdiye dayanarak inşa etmesi, yüksek düzeyde destek görmüştür.Her bir duyumuz, önceden şüphelenilenden daha geniş bir şekilde bir frekansa hassasiyet gösterir. Araştırmacılar keşfetmiştir ki; mesela, görsel sistemlerimiz ses frekanslarına hassasiyet gösterir, koklama kısmı olan duyularımız ‘’kozmik frekanslar’’ olarak adlandırdıklarımıza bağlıdırlar ve hatta vücudumuzdaki hücreler bile geniş alandaki frekanslara hassastırlar. Bu şekilde olan bulgular, böyle frekansların holografik etki alanının sadece bilincimizde sıralanmış olduğunu ve geleneksel algılara bölündüğünü ileri sürmektedir. Fakat Pribram’ın holografik beyin modelinin zihni en tereddüt ettiren yönü, Bohm’un teorisiyle bir araya konulduğu zaman ne olduğudur.Dünyanın somutluğu ikincil bir realiteyse ve bu da aslında holografik bulanık olan frekanslarsa ve beyin de bir hologramsa ve bu bulanıklıktan yalnızca bazı frekansları seçiyorsa ve matematiksel olarak onları duyusal algılamalara dönüştürüyorsa; objektif realite ne olur? Basitçe söylersek, varlığı sona erer.
paslıçivi
27-12-2009, 17:41
Doğu dinleri, uzun zamandır madde dünyasının Maya olduğunu, yani bir hayal olduğunu ve fiziksel dünya aracılığıyla taşınan fiziksel varlıklar olduklarımızı ve bunun da bir hayal olduğunu savunmaktadırlar. Bizler gerçekten de frekansın kaleydeskopik denizi aracılığıyla yüzen ‘’alıcılarız’’, ve bu denizden çıkardığımız ve fiziksel realiteye dönüştürdüklerimiz ise yalnızca süperhologramın pek çok parçasındaki bir kanalından başka birşey değildir.
Bu dikkati çeken yeni realite penceresi; yani Bohm’un ve Pribram’ın görüşleri, holografik örnek olarak adlandırılmış ve pek çok bilimadamı bu görüşü şüpheci bir tavırla karşılasa da; diğerlerini de harekete geçirmiştir. Küçük fakat artan bir grup araştırmacı, bunun şimdiye kadarki en doğru realite modeli bilim olduğuna inanmaktadırlar. Bundan da fazlası, bazıları bu görüşün bilim tarafından şimdiye kadar açıklanamamış bazı gizemleri çözebileceğine ve hatta doğanın bir parçası olarak alışılmamış olanı inşa edeceğine inanıyorlar. Pek çok araştırmacı, Bohm ve Pribram da dahil, pek çok alışılmamış-psikolojik fenomeninin holografik örnekle çok daha anlaşılabilir olduğuna işaret etmişlerdir.
paslıçivi
27-12-2009, 20:22
Kişilerin beyinlerinin aslında daha büyük bir hologramın bölünmez parçaları olduğu ve herşeyin sonsuz olarakbirbirine bağlantılı olduğu bir evrende; sadece telepati, holografik düzeye erişme yolu olabilir. Daha uzak bir noktada bir bilginin kolayca nasıl ‘A’ kişisinin zihninden ‘B’ kişisinin zihnine seyahat edebildiğini anlamak, besbelli ki çok daha kolaydır ve psikolojideki pek çok çözülmemiş bulmacayı anlamaya yardımcı olur.
Buna benzer bir şekilde Stanislav Grof; holografik modeli, değiştirilmiş bilinç düzeylerinde kişiler tarafından deneyimlenen pek çok şaşırtıcı fenomenin açıklamasına bir örnek olarak önermektedir.1950’lerde, psikoterapik aracın LSD olduğuna dair olan inançlar hakkında araştırmalar yapılırken; Grof’un, birdenbire tarihöncesi bir sürüngen cinsi kimliğine sahip olduğunu zanneden bir bayan hastası vardı.Halüsinasyon esnasında, hasta yalnızca böyle bir şekle sahip olmanın zengin detayını vermekle kalmadı; ayrıca yaratığın erkek anatomisinde, başının yan tarafında renkli pullardan bir yama olduğuna da işaret etti.Grof’u şaşırtan şey, kadının böyle şeyler hakkında bir bilgiye sahip olmamasına rağmen; daha sonra zoologla yapılan konuşmada sürüngenlerin bazı türlerinde baş kısmındaki renkli bölgenin seksi tahrik edici, tetikleyici olarak gerçekten önemli rol oynadığını teyit etmiş olmasıdır.Kadının deneyimi benzersiz bir deneyim değildi. Araştırması esnasında, Grof geri giden ve evrim ağacındaki neredeyse her bir türü tanımlayan hasta örnekleriyle karşılaştı (araştırma bulguları, ‘Değiştirilmiş Haller’ filmindeki maymun adamı etkilemekte yardımcı olmuştur). Daha da fazlası, sık sık karmaşık zoolojik detaylar kapsayan böyle deneyimlerin doğru olduğunu keşfetti.Hayvanlar krallığındaki ilişkilenimler, Grof’un rastladığı tek şaşırtıcı psikolojik fenomen değildi. Onun ayrıca kollektif veya ırksal davranan hastaları da vardı. Eğitimsiz olan veya az eğitimi olan kişiler ansızın detaylı Zerdüşt cenaze törenlerinden ve Hindu mitolojisinden görüntüler anlatmaya başladılar.Deneyimin başka kategorilerinde; kişiler bedenden giriş-çıkış yolculuk hikayelerini, geleceğin görünen kısa bakışını, geçmiş-hayattan yeniden dirilişleri ikna edici bir şekilde anlattılar. Daha sonraki araştırmada Grof; uyuşturucu kullanılmayan terapi seanslarında aynı dağılımdaki fenomeni keşfetti. Çünkü; bu şekilde olan deneyimlerdeki genel öğe, kişinin bilincinin alışılmış ego veya uzay ve zamandaki sınırlarının ötesinin üstüne çıkmış gözükmesiydi. Grof, bu bulguları ‘’kişisel üstünlük deneyimleri’’ olarak adlandırmış ve 1960’ların sonlarındaki araştırma çalışmalarını da ‘’kişisel üstünlük psikolojisi’’ olarak adlandırmıştır. Bu da psikolojinin bir dalının keşfedilmesine yardımcı olmuştur.Grof’un yeni kurduğu Kişisel Üstünlük Psikolojisi Kurumu, kısa zamanda aynı düşüncelere sahip bir profesyonel grubunun toplanmasına neden olmuştur. ‘Kişisel üstünlük psikolojisi’, psikolojinin saygın dalı olmasına rağmen; Grof veya çalışma arkadaşları şahit oldukları bu tuhaf psikolojik fenomeni açıklamak için herhangi bir mekanizma sunamamışlardır. Fakat bu, holografik örneğin gelişiyle değişmiştir.
paslıçivi
27-12-2009, 20:25
Grof’un yakın zamanda işaret ettiği gibi eğer zihin devamlılığın gerçekten bir parçasıysa; yalnızca var olan veya var olmuş her bir diğer zihne bağlı olmakla kalmayıp her atoma, organizmaya bağlı bir labirentse; uzayın ve zamanın enginliğinde bir bölgeyse; o halde, zaman zaman bu labirentin içine baskınlar yapabilmesi ve kişisel üstünlük deneyimlerine de sahip olması artık tuhaf gözükmemelidir. Belki de Realiteyi yaratmada, Star Trek Gelecek Jenerasyon’da olduğu gibi, ‘Devamlılığın Q’su’ haline geldik veya virtüel realitenin deneyimi olan bilincin bir parçasıyız.
Holografik örnek, ayrıca biyoloji gibi sert bilim dalı olarak adlandırılan bilimler için de içeriklere sahiptir. Virginia Intermont Üniversitesi’nden bir psikolog olan Keith Floyd, eğer realitenin somutluğu yalnızca bir holografik hayalse; beynin bilinci ürettiğini söylemenin artık doğru olmadığına işaret etmiştir. Onun yerine, bilinç, beynin görünümünü yaratandır. Beden ve etrafımızdaki fiziksel olarak yorumladığımız herşeyi de o yaratır. Biyolojik yapıları görüntülediğimiz böyle bir yol, araştırmacıların ilaç ve anladığımız iyileşme sürecinin holografik örnekle dönüştürülebileceğine işaret etmelerine sebep olmuştur. Eğer gözüken bedenin fiziksel yapısı bilincin holografik projeksiyonuysa; sağlığımız için herbirimizin şimdiki tıbbi ilmin izin verdiğinden daha fazla sorumlu olduğumuz anlaşılır. Şimdiki mucizevi türden hastalığın hafifleme bakış açısı, belki de bedenin hologramında değişiklikleri etkileyen bilince bağlı olabilir. Benzer bir şekilde; tartışmalı görselleştirme gibi olan yeni iyileştirme teknikleri iyi çalışabilir, çünkü imajlar düşüncenin holografik etki alanında nihayetinde bir ‘’realite’’ kadar gerçektir.Hayaller ve ‘’sıradan olmayan’’ deneyimlerin realitesi bile holografik örnekle açıklanabilir hale gelmiştir.
paslıçivi
27-12-2009, 20:28
Biyolog Lyall Watson, ‘’Bilinmeyen Şeylerin Hediyeleri’’ adlı kitabında ayin dansı yaparak tüm korudaki ağaçları havaya uçuran, yok eden Endonezyalı şaman bir kadınla olan tanışmasını anlatmaktadır. Watson, kendisi ve diğer hayrete düşmüş olan seyircinin kadını izlemeye devam ettikçe; ağaçların yeniden belirmesini ve kaybolup yeniden belirmelerini ardı ardına birkaç defa izlediklerini anlatmaktadır.Şimdiki bilimsel anlayış, böyle olayları açıklayamamasına rağmen eğer ‘’sert’’ realite yalnızca bir holografik projeksiyonsa; böyle deneyimler daha savunulabilir olmaktadır. Belki de bizim ‘’burada’’ veya ‘’burada değil’’ gibi katıldığımız şeyler gerçek değildir; çünkü bizim fikir birliğine vardığımız realite, bütün zihinlerin sonsuz olarak birbirine bağlandığı insan bilinçsizlik düzeyinde formüle edilmiş ve tasdik edilmiştir. Eğer bu gerçekse, bu hologramın şimdiye kadarki en derin göstergesidir, çünkü sadece Watson’ınki gibi olan deneyimler sıradan değildir.Zihinlerimizi onları öyle yapan inançlarla programlamadık.
Holografik evrende, realitenin dokusunu değiştirici boyutta limitler yoktur. Realite olarak algıladığımız şey, sadece herhangi istediğimiz bir resmi üzerinde çizmemizi bekleyen tuvaldir. Zihin gücüyle kaşıkları bükmekten, rüyada olan hayal olaylarını Yaqui brujo don Juan’la karşılaştığında ‘sihir bizim doğuştan gelen hakkımız’ olduğu için deneyimleyen Castaneda’ya kadar herşey mümkündür; rüyalarımızda gördüğümüz hesaplamak istediğimiz realiteyi hesaplama kabiliyetimiz kadar mucizevidir. Realite hakkındaki en temel düşüncelerimiz gerçekten de şüphe haline dönüşür. Çünkü holografik evrende, Pribram’ın da işaret ettiği gibi; tesadüfi olan olaylar bile holografik prensiplere dayalı olarak görülmeli ve buna göre karar verilmelidir. Senkronlar veya anlamlı raslantılar aniden anlam kazanır ve realitedeki herşey mecaz olarak görülmelidir. En rastgele olan olaylar bile altında yatan simetriyi ifade edecektir.
Bohm ve Pribram’ın holografik örneği bilimde kabul görse de görmese de veya onlar öldükten sonra kabul görse de, şunu söylemek sağlamdır ki; bu örnek düşünen pek çok bilimadamında şimdiden bir etki yaratmıştır.Ve holografik modelin, atomdan küçük parçacıklar arasında anında ileri geri haberleşme kurduğunun açıklamasını iyi şekilde yapamadığı bulunsa da; en azından, Londra’daki Birbeck Üniversitesi’ndeki fizikçi Basil Hiley’nin işaret ettiği gibi, Aspect’in bulguları gösteriyor ki; ‘’Biz, radikal bir şekilde yeni realitenin görüşleri üzerinde düşünmeye hazırlıklı olmalıyız.’’
paslıçivi
27-12-2009, 20:30
1992’nin sonbaharında, dünyanın en büyük çağdaş fizikçilerinden birini kaybettik. çalışmaları tüm dünyada pek çok kişiye ilham olan david bohm, londra’da hayata gözlerini yumdu. david bohm’un bilime ve felsefeye olan katkıları çok geniştir, bu katkı gelecekte tamamen fark edilecek ve tamamlanacaktır.
david bohm 20 aralık 1917’de wilkes-barre, pennsylvania’da doğdu. bohm, kozmik güçlerden, anlayışlarımızın ötesinde, çok daha geniş bir uzay kavramı ile ilgili şaşırtıcı düşüncelerden etkilenmiş bir bilimadamıdır. bohm teorisine, modern fiziğin iki temel direği olan kuantum mekaniği ve rölativite teorisinin gerçekte birbirlerine zıt olduğunu öne sürerek başladı.
üstüne üstlük bu zıtlık sadece küçük detaylarda değil, çok temel noktalardaydı; çünkü kuantum mekaniği gerçekliğin süreksiz, nedensiz ve mekandan bağımsız olmasını gerektirirken rölativite teorisi ise gerçekliğin sürekli, nedenli ve mekana bağımlı olmasını gerektiriyordu. bu farklılığın matematiksel bazı tekniklerle aslında varolmadığı gösterilebilir ama bu yaklaşım bohm’un teorisine sınırsız sayıda keyfi özellik getirir ve ptolmaic astronomi’nin parçalayıcı teorisini birleştirmek için kullanılan ilmekleri anımsatır.
dolayısıyla, bilim adamları arasında yaygın olan anlayışa karşıt olarak, yeni fizik temeli itibariyle kendi içinde çelişiyor gibi görünüyor ve yeni, tamamlanmış bir gerçeklik modeli sunmaktan uzak duruyor. pek çok önde gelen fizikçinin bu farklılığa yeterince ilgi göstermemesi bohm için ileride sorun oldu.
paslıçivi
27-12-2009, 20:32
kuantum fiziğine göre gezinen iki foton kuantası arasında ne kadar mesafe olursa olsun, ölçüldüklerinde her zaman özdeş bir polarizasyon açılarına sahip oldukları görülecektir. bu da şu anlama geliyor; iki foton bir şekilde bir anda birbirleriyle iletişim kuruyor ve böylece hangi kutuplaşma açısında olacaklarını biliyorlar. sonuçta, teknoloji parçacık deneyini gerçekleştirmek için elverişli hale geldi, ama hiç kimse sonuca ulaşan bir üretimde bulunamadı. ardından 1982’de dikkate değer bir olay gerçekleşti. paris üniversitesi’nde, yöneticiliğini alain aspect’in yaptığı bir araştırma ekibi, 20 yüzyılın en önemli deneylerinden biri olabilecek olan çalışmayı gerçekleştirdi. bu keşfin, bilimin yüzünü değiştirebileceğini düşünenler hala vardır. aspect ve ekibi belirli koşullar altında atomaltı parçacıklarının, kendilerini ayıran mesafeye rağmen birbirleriyle anında iletişim kurabildiklerini keşfetti. ister 3 metre ya da 10 milyar mil uzakta olsun sonuç fark etmiyor, bir şekilde her parçacık, her zaman diğerinin ne yaptığını biliyor gibi görünüyordu.
buna göre ya einstein’ın uzun süre kabul gören “hiçbir iletişimin ışık hızından daha hızlı gerçekleşemeyeceği” teorisi gerçekti ya da iki parçacık mekandan bağımsız olarak birbirleriyle bağlantılıydılar. çoğu fizikçi ışıktan hızlı oluşu reddettiği için bu korkutan manzara, bazı fizikçilerin aspect’in bulgularını açıklamak adına ayrıntılı yöntemler denemelerine neden oldu. ne var ki diğerleri için de bu yöntemler, daha da radikal açıklamalarda bulunmalarını sağladı.
david bohm, atomaltı parçacıkların, birbirlerini ayıran mesafeye rağmen ilişkide kalabilmelerinin nedenini parçacıkların ileri geri bazı gizemli sinyaller vermelerine değil, gerçekte ayrı olduklarının bir illüzyon (aldatmaca) oluşuna bağlıyor. bohm, fiziksel gerçekliğin nihai doğasının bize göründüğü gibi ayrı objelerin bir toplamı değil, daha çok sürekli ve dinamik bir akışa ait bölünmemiş bir bütün olduğunu önermektedir. bohm’a göre, kuantum mekaniğine ve rölativite teorisine ait anlayışlar bölünmemiş, tüm parçaları tek bir birlik içinde birleşen bir evreni işaret etmektedir.
paslıçivi
27-12-2009, 20:34
sözedilen bölünmemiş bütün statik değil, daha çok sabit bir akış ve değişim halindedir; buna her şeyin ondan varolduğu ve sonuçta her şeyin onda eriyeceği bir tür görünmez esir (eter) denilebilir. aslında, zihin ve madde de bir bütündür. bohm kendi teorisini “holo eylem” olarak tanımlıyor. holo ve eylem kelimeleri gerçekliğin iki asli özelliğine işaret etmektedir. eylem kısmı gerçekliğin sabit bir değişimi halinde olduğuna, akışın ise yukarıda bahsedildiği gibi olduğuna işaret eder. holo kısmı gerçekliğin holograma çok benzer bir şekilde yapılandığını gösterir. bohm, evrenin bir holograma benzediğini söylemektedir.
dolayısıyla, bunun ne anlama geldiğini anlamak için, bir hologramın bileşenleri ve yapısı hakkında fikir sahibi olmamız gerekir. hologramla ilgili birkaç açıklama bulunsa da, hologram fikriyle ilgili şunlar söylenebilir.
bir hologram meydana getirmek için, iki ışık huzmesine (lazere) ihtiyacınız olacaktır. bir huzme, sizin hologram olmasını istediğiniz nesneye fırlatılacak ve diğeri de doğrudan özel fotografik plaka ya da film üzerine gönderilecektir. bu iki ışık kaynağının karışarak oluşturduğu örüntüler plakayı etkileyecektir. burada bir girdap oluşacaktır ve o anda plakaya bakarsanız, bu görüntünün bildiğiniz hiçbirşeye benzemediğini görürsünüz. bununla beraber, eğer bir lazer ışınını bir film plakasının içinden geçirirseniz, nesne bir hologramın 3 boyutlu formunda yeniden oluşacaktır. ayrıca eğer plakayı ikiye böler ve ışık huzmesini parçaların birinin içinden geçirirseniz nesnenin tamamı yeniden oluşabilir. dolayısıyla, aslında her bir parça resmin bütününün bir modelini kapsayacaktır.
paslıçivi
27-12-2009, 20:36
bohm’un konunun ilgililerini en çok ürküten iddialarından biri de, günlük yaşantılarımızın somut gerçekliğinin gerçekten bir tür illüzyon olduğudur, tıpkı bir holografik imajda olduğu gibi. bunun altında yatan gercek, varoluşun daha derin bir düzeni; tıpkı bir holografik film parçasının bir holograma hayat vermesi gibi, fizik dünyamızın nesnelerine ve görünümlerine de hayat veren gerçekliğin daha geniş ve daha temel bir seviyesidir.
bohm, gerçekliğin bu daha derin seviyesine “saklı düzen”, bizim içinde bulunduğumuz seviyeye veya varoluşa da “görünür düzen” adını vermektedir. başka bir bakışla, elektronlar ve tüm diğer parçacıklar bir suyun kaynağından fışkırırken aldığı geçici formdan öte birşey değildir. bunlar, saklı düzenden yayılan sürekli bir akış ile desteklenirler ve bir parçacık yok oluyor gibi göründüğünde de aslında kaybolmaz. bu durumda parçacık sadece bünyesinden çıktığı derinlerdeki düzene geri dönmüştür.
bir holografik film parçası ve onun meydana getirdiği imaj da saklı ve görünür düzenlerin birer örneğidir. film bir saklı düzendir çünkü kendisine kodlanmış olan imajın girişim modelleri, bütünden açığa çıkan saklı bir bütünselliğin yansımalarıdır. filmden projekte edilen hologram görünür düzene aittir çünkü imajın açığa çıkmış ve algılanabilir haldeki bir görünümünü temsil etmektedir.
paslıçivi
27-12-2009, 20:39
karl pribram
bohm, evrenin bir hologram olduğunun kanıtını bulan tek araştırmacı değildir. beyin araştırmaları alanında bağımsız olarak çalışan stanford’lu nörofizyolog karl pribram da gerçekliğin holografik doğasının varlığına ikna olmuştur. pribram, insan beyninin hologram şeklinde modellenebileceğini söylemektedir. pribram, holografik modele; anıların beyinde nasıl ve nerede depolandığını araştırırken çekilmiştir. onyıllarca devam eden sayısız çalışma anıların beyinde spesifik bir yerde sınırlanmaktan çok beyinde dağıldığını göstermektedir. 1920’lerde gerçekleştirilen bir dizi beyin bölgesi araştırmasında karl lashley, bir tavşanın beyninin hangi bölümü çıkarılırsa çıkarılsın karmaşık görevleri yerine getirmekle ilgili ameliyattan önce öğrendiklerini tavşanın hafızasından tamamen silemediklerini görmüştür. tek problem şudur; hiç kimse hafıza deposuna ait bütünün, her bölümünde bulunan bu mekanizmayı açıklayabilecek bir mekanizma ortaya çıkaramamıştır.
ardından 1960’lı yıllarda pribram hologram kavramıyla karşılaştı ve beyin bilimcilerinin aradıkları açıklamanın ne olduğunu fark etti. pribram hafızanın nöronlarda ya da küçük nöron gruplarında değil; tüm beynin, lazer ışını girişim modellerinin holografik bir imajını içeren lazer ışığı modelleriyle aynı şekilde, çaprazlama bölen sinir impulsları şeklinde kodlandığını kabul etmektedir.
pribram’ın bulgularından yararlanan bohm, beyinlerimizin daha büyük bir hologramın küçük birer parçaları olduğunu belirtmektedir. yani beyinlerimiz, evrenin tüm bilgisini içinde barındırmaktadır. ama henüz zihinlerin evrensel holograma ilişkin ne kadar sınırlı bir bakış açısı içinde olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. beyinlerimiz bizim algı pencerelerimizdir. her zihin her zaman bütün resmi kapsar, ama sınırlı ve net olmayan bir bakış açısıyla. bizler her birimiz yaşamlarımızda farklı deneyimler ediniriz ama yine de her bakış açısı doğru kabul edilir. beyinlerimiz, zamanın ve mekanın ötesinde yeralan varoluşun daha derin olan başka bir boyutuna ait bazı frekansları yorumlamak suretiyle matematiksel olarak nesnel gerçekliği oluşturur.
paslıçivi
27-12-2009, 20:41
beyin, holografik evrende tezahür eden bir hologramdır. bizler kendimizi mekanda hareket eden fiziksel bedenler olarak görebiliriz. ya da kendimizi kozmik hologram boyunca açığa çıkmış girişim modellerinin bulanıklaşmış bir hali olarak görebiliriz.
bu aynı zamanda beynin, modelleri yorumlamak için holografik filmin içinden yansıtılan lazer ışını huzmesine benzediği anolojisiyle de açıklanabilir. sonuçta, lazer ışını projeksiyonlarını farklı açılarla kullanarak aynı film üzerinde birden fazla hologramın girişim modellerini saklayabilirsiniz. dolayısıyla, filmden gönderdiğiniz ışının doğrultusuna ve frekansına göre farklı bir hologramın ortaya çıktığını göreceksiniz. bu beyne uygulandığında da şuur tam olarak algısının açısına göre şekillenen gerçekliğin ortak-yaratıcısı haline gelir. bu, ben bir ağaca bakıyorsam o ağacın gerçekte orada olmadığı anlamına gelmez. ağaç çok boyutlu düzeylerde oradadır ve bu da benim akort olduğum şuur düzeyine bağlı olarak ağacın kesitini gördüğüm anlamına gelir. eğer beyin türlerin dekoderiyse, şuurun farklı hallerine ya da frekanslarına akort edilebilir ve ben, kendi akort olduğum gerçeklik düzeyine bağlı olarak, ağaç gerçekliğinin farklı seviyelerine akort olabilirim demektir. dolayısıyla, zihin gerçeklik fenomeninin kendisine katılır sadece gerçekliğin bilgisine değil. holografik olarak işleyen bir beyinde bir şeyin hatırlanan imajı, duyular üzerinde o şeyin kendisi kadar etki yaratabilir.
paslıçivi
27-12-2009, 20:43
bohm saklı düzen fikrini, tüm evrenimizin içinden çıktığı varoluşun derin ve mekandan bağımsız düzeyini şu düşünceyi yansıtmak için kullanıyor: saklı düzende her eylem bir niyetten kaynaklanıyor. imajinasyon (zihinde resmetme, hayal etme), formun yaratılışıdır, o zaten kendisini sürekli kılacak tüm hareketlerin tohumlarını ve niyetlerini kendisinde barındırır. ayrıca bedeni de etkiler, böylece yaratılış saklı düzenin daha ince seviyelerinden bu şekilde gerçekleştiğinde, dışsal olanda tezahür edene kadar saklı düzende varlığını sürdürmeye devam eder.
başka bir deyişle, saklı düzende, tıpkı beyinde olduğu gibi, imajinasyon ve gerçeklik ayırt edilemez bir haldedir ve bu yüzden de bize zihindeki imajların fizik bedende gerçeklik olarak tezahür etmesi sürpriz gibi gelmemelidir. dolayısıyla, imajlar kullanılarak, beyin bedene, daha fazla imaj üretmesi de dahil olmak üzere, ne yapması gerektiğini söyleyebilir. işte bir holografik evrende zihin-beden ilişkisi böyledir. holografik modele göre; zihin ve beden, beynin gerçekliği deneyimlemek için kullandığı nöral hologramlarla, bir gerçekliği imajine ederken çağırdıkları arasındaki farkı ayırt edemez. bu etki öyle güçlüdür ki her birimiz sağlığımızı etkilemek ve fiziksel formumuzu kontrol etmek için belli bir düzeyde yeteneğe sahibizdir.
çağdaş bilim adamları bohm’un çalışmasını görmezden gelebilirler (tıpkı pek çoklarının yaptığı gibi), ama bu çalışmanın içerdiklerinden kaçamazlar. bohm’un hipotezi fizik bilimine ait deneysel ve dikkatli bir zemin üzerine oturuyor ve bu yüzden de sadece fizik ile ilgili yeni bir yol olmakla kalmayıp aynı zamanda bir “yeni fiziktir”, yani bu fizik evrenin vazgeçilmez doğasını anlamaya yönelik tamamen yeni bir yoldur, çünkü fizik biliminin yasalarında ve verilerinde görülen budur.
görüntüler dünyası yanlış değildir, bu bilgi, gerçekliğin bu düzeyinde herhangi bir nesne olmadığını göstermez. bu, evrene yeterince nüfuz ederek holografik bir sistemle bakarsanız farklı bir gerçekliğe ulaşırsınız anlamına gelmektedir. bu diğer gerçeklik ise şimdiye dek bilimsel olarak açıklanamaz olan şeyleri açıklayabilmektedir; yani paranormal fenomenleri ve eşzamanlılığı, anlamlı tesadüfleri izah edebilmektedir. bohm’un holografik teorisi beyin fizyolojisinde ve insan şuurunda verimli bir uygulama alanı bulmuştur. bu teori yeni araştırma alanları açmakta, şimdiye değin bilinmez kalan fenomenleri haber vermekte ve yeni tahminlerde bulunmaktadır.
paslıçivi
27-12-2009, 20:45
bohm, parçalı olmayan bütünsellik hipotezine karşı çıkanlar için bilimsel bir kanıtı olan bilimsel bir dünya görüşünün olmadığını işaret etmektedir. bilimsel kanıt bu doğrultuda herhangi bir kanıt sunmazken, diğer kanıt formları ve maddeyi biraz aydınlatmaktadır. örneğin mistik ve ruhsal öğretiler çağlar boyunca her şeyin birbiriyle bağlantılı oluşundan sözetmiştir. eğer bohm’un fiziği ya da ona benzeyen başka bir fizik, gary zukav’ın “the dancing wu li masters (1979)” da belirttiği düşüncesine göre gelecekte fiziğin temel itici güçlerinden birini oluşturacaksa, doğu’nun ve batı’nın dansları zarif bir ahengin içinde eriyebilir demektir.
yirmibirinci yüzyıl fiziğinin meditasyon sınıflarını da kapsadığını görürseniz şaşırmayın. holografik beyin, holografik evren ve kuantum fiziği modelleriyle gerçek olarak kabul ettiğimiz her şeyin boyutları ve sınırları olmayan bir ışığın şakacı bir dansından öte birşey olmadığını söyleyebiliriz. bohm’un saklı düzeninin radikal anlamları, batılı zihinler açısından anlaşılması güç olabilir. bu nedenle de bohm’un holografik paradigması, bilim için bazen kabul edilirken bazen de fark edilmemeye devam ediyor.
paslıçivi
29-12-2009, 07:12
Evren Gördüğümüz Gibi Değil, Gerisinde Farklı Bir Dünya Var...
Dışımızda gözlemlenebilir bir evrenin var olduğunu duygularımızla anlayabiliyoruz. Fakat algılarımız evrenin gerçek mahiyeti hakkında bizi yanıltabilir. Etrafımızda gördüğümüz cisimler katı varlıklar. Uzayda kapladıkları belli hacimleri var, kütleleri var. Bazı cisimleri elimizle tutup, gözümüzle görebiliyoruz, bir kalem gibi. Bazılarını ise yalnızca hissedebiliyoruz, yüzümüze çarpan hava gibi. Gözümüzle gördüğümüz kalem odadaki havadan daha gerçek geliyor bize. Kalemin varlığını daha kolay kabul ediyoruz. Bu bize bir şey “var” ya da “yok” derken daha dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor.
Başka bir açıdan bakarsak varoluşun dereceleri var algılarımıza göre. Kalem havaya göre daha bir var bizim için. Hava da, uzayda gezinen elektromanyetik dalgalara göre varlığını daha kolay algılayabildiğimiz bir şey. Bizim bu algı sıralamamıza karşın, kalem de, hava da, elektromanyetik dalgalar da var olan nesneler.
Biraz daha derine inersek; var olduklarından bir şekilde emin olduğumuz; fakat algılanması elektromanyetik dalgalardan çok daha zor olan şeyler var. Bütün bunlar bize, etrafımızda çok katı bir madde yığını görsek bile, evrenin derinlerinde algılarımızı aşan başka bir gerçekliğe sahip olduğunu anlatmakta. Modern fiziğin gelişimiyle, bu belki de inkar edilmesi zor olan bir yorum artık.
Maddenin yapı taşları olan temel parçacıklar vardır, elektronlar gibi. Bu yapı taşlarını hep küçük bilyeler şeklinde hayal ederiz. Aslında bu da bizim algılama alışkanlığımızın bir sonucudur. Fakat kuantum fiziği bu parçacıkları küçük bilyeler gibi düşünmenin imkansız olduğunu ortaya koymuştur. Mesela elektronlar bazı durumlarda parçacık gibi, bazen de dalga gibi davranırlar. Bir elektrona bir bilyeye bakar gibi bakamazsınız. Elektronun varlığını daha dolaylı yollardan ortaya koyabilirsiniz. En şaşırtıcı olanı ise, elektronun hareketlerini anlayabilmenin en tutarlı yolunun onu “Dirac alanının bir kuantası” şeklinde tarif etmekten geçtiğini görmenizdir. Fakat “Dirac alanı” dediğimiz şey ne elle tutulur ne de gözle görülür. O uzayın her yerine sinmiştir, fakat kelimenin tam manasıyla bizim fiziksel dünyamıza ait değildir.
Elektronu “Dirac alanının” bir yansıması şeklinde düşünebiliriz. Bu bize holografiyi anımsatır. Fakat hologram gerçek bir cismin yansımasıyla oluşan bir görüntüdür. Elektron ise sanki bize göre fiziksel olmayan bir dünyadan yansıyor gibi. Esas gerçeklik hangisinde; “Dirac alanı” mı; yoksa elektron mu daha gerçek? Bu belki hiçbir zaman cevabını öğrenemeyeceğimiz bir soru.
Bunların yanında evrenin daha derinde holografik bir yapıya sahip olabileceğini destekleyen teorik yaklaşımlar da vardır. Bunların şu an için yalnız teoride var olduklarını, mesela bir elektronun “Dirac alanı” ile tanımlanmasının gereği gibi deneylerle desteklenmediğini belirtmem lazım. Elektronlar ve “Dirac alanı”ndan bahsederken, bütün bu olanların sahne olduğu uzay–zaman hep geri planda durmaktadır. Uzay–zamanı biz hep sabit, durağan ve değişmez olarak düşünürüz. Fakat boş uzay–zamanın bile kendi içinde bir dinamiği vardır, durağan değildir. Mesela nasıl elektromanyetik dalgalardan söz ediyorsak, uzay–zaman dalgalanmalarından da söz edebiliriz. Nasıl bir elektronun enerjisinden söz edebiliyorsak, uzay–zamanın enerjisinden de söz edebiliriz.
Bu dinamik uzay–zaman görüşüyle kuantum fikrini birleştirmek şu an teorik fiziğin en önemli problemidir. Bu problemi çözmek için geliştirilen önemli kuramlardan birisi de sicim teorisidir. Sicim teorisine göre, dinamik uzay–zamanı kuantum anlayışıyla birleştirdiğinizde, aslında üç boyutlu olan şeyleri, tam anlamıyla iki boyutlu yüzeyler üzerine kodlayabilirsiniz. Eğer bu fikir doğruysa, üç boyutlu algıladığımız evren aslında iki boyutlu holografik bir görüntü gibidir. ALİ KAYA
paslıçivi
29-12-2009, 07:16
David Bohm, anlamın her yerde hazır ve nazır olma niteliği, telepati ve uzaktan görme fenomenlerine olası bir açıklama getirdiği inancındadır. O her iki fenomenin de aslında yalnızca psikokinezinin farklı biçimleri olduğunu düşünür.
Tıpkı Psikokinezi gibi bir zihinden bir nesneye iletilen bir anlam rezonansı söz konusudur. Anlam uyumu ya da rezonansı bir kez sağlandı mı, aksiyon her iki yönde de başlar. Böylece uzaktaki sistemin anlamı gözlemcinin içinde harekete geçerek bir tür tersine psikokinezi üretir ve sonuç olarak o sistemin imgesini o kişiye geçirir.
Saklı düzende farklı süptilitede bir çok düzey vardır. Zihnimiz bu süptil düzeylere ulaşabilecek yeteneğe sahipse, o zaman bu, olağan olarak gördüklerimizden çok daha fazlasını görebileceğimiz anlamına gelir.
Buradaki olgu bir tür mekan dışı karşılıklı bağlantı biçiminin sonucudur. Bu daha derin bir mekan dışılık olgusu, bir tür süper mekan dışılık olgusuyla açıklanabilir.
Mucizeler
Holografik evren anlayışında mucizelerin açıklanması oldukça spiritüel bir görünüm arz ediyor. Plotinos'un anlattığı "Sudur Silsileleri" spiritüalizmin birlik ve teklik halinde varoluşunu kendi deyimleri ile anlatıyor. Ve şuurlu kozmik enerjinin bir amaç ve maksat etrafında saçaklanmalar ve şuur anlamları yaratarak fiziğe ve maddeye yansımasından söz ediyor. Kadim ve doğu bilgelik ekollerinin varoluş açıklamalarının hemen hemen hepsi şimdi de bilim adamları tarafından benzer cümlelerle holografik olarak anlatılıyor. Ama dikkatli bir gözlemci için arada hiç fark yok.
paslıçivi
29-12-2009, 07:19
Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık
eşzamanlılık
-alıntıdır-
İki ayrı olayın birbirleriyle bağlantılı bir biçimde aynı anda gerçekleşmesine Eşzamanlılık adı verilir.
Örneğin;bir arkadaşımızı düşündüğümüz anda telefon etmesi, kitap okurken “bomba” kelimesini gördüğümüzde,etrafımızda ya da tv ‘de vb...) patlama sesi duymamız, Tesla bobini üzerinde düşünürken bir yandan da açık olan radyoda Tesla grubunun müziğini işitmek gibi...
Bu konu, üzerinde psikolojiden,fiziğe kadar birçok alanda bilimsel yorum yapılmasına karşın, yine bilimsel verilerimizin yetersizliğinden dolayı, tam açıklık kazanmamış,ışık hızı sınırından dolayı da daha ileri götürülememiştir.
Olayın fiziksel temellerini, Quantum fiziğindeki tanecikler arası ilişkiyi irdeleyerek Bütünsellik kavramı içinde bulabiliriz. Örneğin bir elektron ile anti-elektron olan Pozitron arasında simetrik bir ilişki vardır. Elektronun yükü eksi iken antisi artı yüklüdür Elektronun zaman akış yönü bizimkinin aynısı iken, antisi tam tersidir. Elektron, kendi ekseni etrafında sağa dönerken , antisi sola dönme hareketini yapar. İşin ilginç yönü, aralarındaki mesafeye bağlı olmaksızın birindeki etki, aynı anda diğerinde de açığa çıkmaktadır. Diyelim ki ; parçacığın birisi üç milyar ışık yılı uzaklığa götürüldüğünde, birindeki değişme aynı anda diğerini etkileyerek değişimine neden olacaktır. Halbuki rölativite teoremine göre bu imkânsızdır. Çünkü aralarındaki iletişim en hızlı bir biçimde ışık hızıyla olsa dahi, birindeki değişimin diğerinde üç milyar yıl sonra açığa çıkması beklenecektir.(Işık hızı sınırından dolayı...) Ama bu gerçekleştiğine göre, çelişkinin ortadan kalkması ancak aralarındaki haberleşmenin (fotonsal etkileşimin) daha üst boyutlarda ,ışık hızından yüksek hızlara sahip parçacıklar tarafından oluşturulması ile sağlanacaktır. Fakat bu kavram somut bir anlamdan çok, soyut anlam taşımakta ve olayı biraz daha karmaşık hale getirmektedir.
Farklı bir açıdan,aynı andaki etkileşimi açıklamaya çalışırsak;dümdüz bir çölde,bir arabanın hareketini göz önüne alırsak,bir kamerayı arabanın gelişi doğrultusundaki bir açıya,diğer kamerayı da gidişi yönündeki farklı bir açıya yerleştirip hareketi kayda alalım. Aynı anda seyredildiği taktirde, farklı iki araba görülecektir. Ve arabadaki ufak bir değişim, aynı anda diğerindeki değişimi getirecektir. Halbuki iki ayrı araba değil,tek bir araba söz konusu... Yani cevap: Bütünsellik. Dolayısıyla, iki tanecik arasındaki eşzamanlılığın nedeni, ikisinin de aynı(tek) parçacık olmasıdır. Bu kavram, hem aralarındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun ışık hızı sorununu ortadan kaldırarak iletişimi açıklamakta, hem de mikroskobik düzeyden makroskobik düzeye kadar her şeyin birbiriyle Bütünsellik içinde bağlantılı olduğunu göstermektedir. Yani, tek tek parçacıkların davranışı,bir topluluk (bütün) olarak parçacıkların davranışlarını belirler ve etkiler. Bunun sonucu olarak da bir elektrondaki değişim, aslında tüm evrendeki değişimi meydana getirmektedir. Başka bir deyişle, elimi hareket ettirdiğim zaman, tüm evreni (tüm boyutlarıyla) hareket ettirmiş olmaktayım. Dolayısıyla da bir birim evreni değiştirme gücüne sahiptir. Bu şu soruyu da getirir, ” ben mi evreni hareket ettiriyorum yoksa evren mi beni harekete zorluyor? ” ya da “ben düşündüğüm için mi arkadaşım beni arıyor, yoksa arkadaşım beni arayacağı için mi ben onu düşünüyorum?” Gerçekte bu soru anlamsızdır. Çünkü iki ayrı şey olmadığı için,birinin etkisi,diğerinin tepkisinin aynısıdır. Bu aynılık, bütünsellikte geçmiş ve gelecek zamandaki durumları da içinde barındırır. Bu duruma da Boyutsal Eşzamanlılık diyebiliriz.
paslıçivi
29-12-2009, 07:25
Holografik Kalp
Holografik Kalp
Kalbin ürettiği elektormanyetik alan holografik olarak, dünyanın ve güneş sisteminin ürettiği ile aynıdır.
Aşağıda okuyacağınız bilgiler Joseph Chilton Pierce (“The Crack in the Cosmic Egg”, “Exploring the Crack in the Cosmic Egg”, “Magical Child”, “Magical Child Matures”, “Bond of Power and Evolution's End” adlı kitapların yazarı) ile Casey Walker’ın Nevada City’de bir radyo istasyonunda yapılan röportajından İngilizceden Türkçeye çevrilerek alınmıştır:
- Kalp hücrelerinin yaklaşık %60-65’i sinir hücrelerinden (nöron) oluşmaktadır. Kalpteki nöronlar beyindeki nöronlarla aynı olup, tüm akıl, beyin ve fizik bedene ait fonksiyonları kontrol etmesi gibi, kalp ile beynin duygusal ve bilişsel yapıları arasında doğrudan bağlantının kurulması ile de aynı fonksiyonları ortaya koymaktadır.
- Kalp, vücudun ana içsalgı bezi (salgılarını doğrudan doğruya kana veren, salgı kanalları olmayan bezler) yapısıdır. Bu yapılar, fizik beden yapı, beyin ve akla ait işlemleri yürüten hormonları üreten yapılardır.
- Kalp her atışında 2.5 watt elektrik enerji üretir ve bu enerjinin oluşturduğu elektromanyetik alan dünyanın etrafını saran elektormanyetik alanın benzeridir. Kalp, vücuddan 12-25 fit uzaklığa yayılan elektromanyetik alana sahiptir. Bu alan, radyo ve ışık gibi güç dalgalarını ihtiva eder ki bu güç dalgaları, varlığını-enerjisini öz bilgi kaynağından (salt bilgi-bilinç) almaktadır. Salt bilgi-bilinç, fiziki beden ve beynin bu dünyaya ait tüm bilgileri anlayış ve kavrayışta etken olan nöral işleyişini de oluşturur.
- Kalbin ürettiği elektormanyetik alan holografik olarak, dünyanın ve güneş sisteminin ürettiği ile aynıdır. Fizikçiler, elektromanyetik auroları, basit anlamda evrendeki enerji durumunu incelemeye başladılar ve buldukları; hepsinin holografik olarak işlemekte olduğudur.
Yani, en küçük zerre olarak adlandırabileceğimiz snapslar arası dendritlerde, bedende, dünyada ve ötesinde herşey "holografik" olarak işlemektedir!
- Beynin limbik bölgesi “duygusal beyin” ile kalbin doğrudan bağlantısı bulunmuştur.
Bu nöral bağlantı doğrudan amigdalaya veya cingulate korteksten (Washington Üniversitesi'nde görevli ekibin araştırmasına göre, altıncı his, beynin ön kısmında, Anterior Cingulate Cortex (ACC) denilen bölümde gizli) prefrontal loba (alın bölgesi: bu bölgede çeşitli düşüncelerin derinlik ve soyutluluğunu arttırma fonksiyonlarının olduğu bölge diye düşünülmektedir) doğru bir akıştır, iletişimdir. Prefrontal korteks ya da neokorteks, insan beynin evrimsel gelişimini anlamadaki en son incelenen bölümdür. Prefrontal korteks bölgesi beynin “sessiz alan” diye adlandırılan kısmıdır. Çünkü, bizler uzun yıllardır bu bölgenin alt kısımlarını kullanmaktayız ve hatta üst kısımları insanda 21 yaşına kadar da tam anlamı ile gelişmini tamamlamamaktadır.
- Beyin üzerine 50 yılı aşkın süredir National Institute of Mental Health’de araştırmalar yapan Paul MacLean, prefrontal lobu “melek lobu” olarak tanımlamaktadır. Bunun sebebinin de “insan”olabilmenin kaynağı olduğu şeklinde açıklamıştır.
Bilindik evreni “holografik evren” olarak açıklayan bilim insanları, bu holografik gerçekliği sadece makro düzeyde değil, mikro düzeyde de açıklamaktalar.
Öyle ki, “insan” adlı birimde beyin ve son olarak da kalbin işleyiş mekanizmasının holografik gerçekliğe dayandırılması noktasına gelinmiştir.
Burada belki de sorgulanması gereken nokta; holografik gerçeklik doğrultusunda işlemekte olan kalbin sadece biyolojik açıdan işleyen kalp olma fonksiyonundan yola çıkarak, birimin öncellikle kendini “insan” olma noktasında keşfetmesine nasıl araç olabileceğidir.
Kalbin elektromenyetik alanının daha güçlü olması, string teorisi doğrultusunda bakıldığında beyinle olan iletişimindeki beyne ve dolayısıyla bilincimize katkısı ne olabilir?
Holografik gerçeklik doğrultusunda açıklanan holografik kalbin “holografik” olmasının hakikatimizi anlamadaki rolü nedir?
Kalbin, beynin limbik kısmında bulunan amigdala ve cingulate korteks ve prefrontal lob’la girdiği iletişim, birimin biyolojik evrimi dışında, hakikatine ulaşmadaki katkısı ne olabilir?
Aylin Er
paslıçivi
29-12-2009, 07:33
Bir gece başınızı kaldırıp ta hiç gökyüzüne baktınız mı? Uçsuz bucaksız karanlıkta kıpırdayan milyonlarca yıldızı ve onlarla aramızdaki mesafeleri düşünmeye çalıştığınızda, ne kadar büyük bir ıssızlıkta yapayalnız olduğumuz hissi mutlaka içinizi kaplamıştır...
Üzerinde yaşadığımız şu koca gezegen Dünyanın büyüklüğünü bir hayal etmeye çalışın!.. Sonra da, Dünyadan 1 milyon 303 bin kez daha büyük, uydusu üzerinde yaşadığımız yıldızımız Güneşi... Hani şu başımızın üzerinde bir ateş topu gibi parlayan yıldızı... Bu büyüklüğü hissetmeye kimsenin hayal gücü yetmeyecektir. Onun için de Güneşi buradan seyrettiğimiz büyüklüğünde düşlemeye devam etmeyi seçeriz...
Acaba, üzerinde yaşayan biz sakinlerinin gözünde bu kadar heybetli olan şu gezegenin ve çevresinde dönüp durduğu Güneşin, Evrende yeri ne?
Hemen şunu söyleyeyim: Evreni bir yana bırakın, içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin bir başka köşesinden bakıldığında, ne bizler, ne dünyamız, ne de Güneş ismi anılır bir şey bile değil!..
İnsanın dünyadan gözlemleyebildiği, yani bizlerin gökyüzünde görebildiğimiz yıldızların sayısı yaklaşık 80 bin civarında hesabedilmiş... İçinde yeraldığımız Samanyolu Galaksisinde bulunan yıldızların sayısı ise son bilimsel bulgulara göre yaklaşık 400 milyar civarında... 400 milyar, insanın algısı için sadece bir rakam olmaktan ibaret; çünkü hiç bir idrak, bunun ne anlama geldiğini kapsayabilecek güçte değildir... Ve bu 400 milyar akıl almaz büyüklükteki yıldızların arasında, yüzlerle, binlerle ışık yılı olarak ölçülen mesafeler sözkonusu...
Güneşten dünyaya ışık 8 dakikada ulaşıyor. Galaksi içerisindeki Güneşlerin birbiri arasındaki uzaklığı katetmesi ise yüzlerce, hatta binlerce yılı alıyor. Peki bu Galaksi içerisinde Güneş sistemimiz ne kadar bir yer tutuyor dersiniz? Kozmolog Profesör Carl Sagan'ın ifadesine göre, bulunduğunuz mekânda, havada uçuşan bir toz tanesi kadar birşey!... Bu toz tanesi içinde gezegenler... Bunlardan birisi Dünya ve onun üzerinde yaşayan bizler...
İş bu kadarla bitmiyor, dahası var! Bu bahsettiğimiz büyüklük sadece Samanyoluna ait. Samanyolu galaksisi ise, evrende mevcut milyarlarca galaksi içerisinde belki varlığı bile farkedilmeyen yalnızca bir gökada!..
Biz şimdilik bu kadarını bir yana bırakalım ve yine dönelim Galaksimiz Samanyoluna!
Bizim Güneşimiz ve onunla birlikte çevresinde yeralan komşu yıldızlar, yapılan hesaplamalara göre bu galaksi merkezinin etrafında, varolduklarından beri ancak 8 tur tamamlayabilmişler. Güneşin bu merkez çevresindeki bir kez dönüşünü, onun bir yılı olarak kabul edersek, bu takvime göre Güneş henüz 8. yaşını doldurmak üzeredir...
Her birimsel yapının kendi algılama kapasitesine göre bir zamanı ve ona karşılık gelen bir takvimi hesap edilir. Dünya üzerinde yaşayan insanların bir günü veya bir yılı ile, Jüpiter üzerinde yaşayan bir birimin günü veya yılı birbirinden tamamen farklıdır. Dünya takviminde bir insan 60-70 yıl ömür geçirdiğinde, Jüpiter takvimine göre ancak 5 yıl gibi bir yaşam sürmüş olur. Çünkü Jüpiter, Güneş çevresinde bir turunu 12-14 dünya yılında tamamlar...
Tüm bu değişen ölçümlerin yansıra, kozmolojide kabul edilen bir KOZMİK TAKVİM sözkonusudur. Bu Kozmik Takvime göre, Evrenin varolduğu kabul edilen big-bang anından yaşadığımız şu ana kadar geçen 4.5 milyar dünya yılı, bir “Kozmik Yıl” demektir. Dolayısıyla, biz şu anda bu “Kozmik Yılın Aralık ayının son gününün son saatlerini” yaşamaktayız.
Yani eğer dünyayı değerlendiren değil de, Evreni gözlemleyebilen bir algıyla bakabiliyor olsak, Evrenin varoluşundan şu ana kadar geçen, seyrine daldığımız 15 milyar yıllık süre, bize “bir kozmik yıl” ifade edecektir...
Peki bu “kozmik yıl” içerisinde, “güneş,” “dünya” ve “insan” ne zamandan beri var?..
Hepsi de pek yaşlı sayılmaz. Güneşin “kozmik takvime” göre yaşı, henüz 4 ay kadar. Yani, bulunduğumuz günden 4 kozmik ay geriye gidersek “kozmik yılın” Eylül ayının başlarında varolmuş. İnsan ise Aralık ayının son gününün son üç saatinde... Çünkü insanın Dünya üzerinde varolmasından buyana geçtiği kabul edilen 5 milyon yıllık süre, “kozmik takvime” göre 3 saat kadar birşey...
Ya yaşadığımız şu günler, bir insan ömrü, “kozmik takvimde” ne ifade ediyor dersiniz?..
Nerdeyse bir hiç! Bir nefes verişinizde “Hu” deyişinizin alacağı süreden fazla bir şey değil!.. Belki 10 veya 15 salise!
Kozmik takvimde 1 saniye ifade edebilmesi için ise dünyada asırlar geçmesi gerekiyor.
Evet! İşte dünyadaki tüm yaşamınız, evrensel zaman birimi kabul edilen “kozmik yıl”a göre, bir nefeste “Hu” deyişiniz kadar bir süre!..
Bu süre içerisinde doğumunuz, çocukluk, gençlik yıllarınız, acı-tatlı günleriniz, eşiniz, dostunuz, sevgileriniz, nefretleriniz, sağlık, hastalık zamanlarınız, dünyadaki tüm anılarınız, varınız, yoğunuz herşeyiniz ve nihayet dünyayı terkedişiniz, hepsi oldu ve bitti!... Hepsini bir “Hu” da yaşadınız ve tamamladınız...
Belki inanılır gibi değil ancak, bir insanın dünya yaşamının “evrensel gerçekler” karşısında gerçek yeri işte bu!.. Tamamen şartlanmalarımız ve bireysel dürtülerimiz yüzünden körü körüne sarıldığımız, uğrunda canlara kıyılan, günümüzde olduğu gibi kan ve gözyaşının durmak bilmediği dünya ve onun “geçici değerleri” evrende en fazla bu kadar bir yer ve zaman tutuyor? Belki bu bilimsel bulgular ışığında düşünmeye hiç vakit ayırmadık!..
Ne var ki yine de, henüz “alışkanlıklar ve toplumsal şartlanmalardan” çıkamamış, “dünyasal değerlerin” bile boyutlarını kavrayamaz bireylerken, dilimizden düşürmeyiz “evrensel” kelimesini...
Oysa, nerede, bilimsel gerçekçi düşüncenin “evrensel değerleri”, nerede sadece adına “evrensel” denen geçici dünyasal değerler!.. Ne güzel söylemiş büyüklerimiz, “En büyük erdem haddini bilmektir” diye! Tıpkı bilimsel düşüncenin işaret ettiği gibi!
Eğer bu noktayı idrak ile yaşamayı başarabilirsek, o zaman “yaşam” bize yeni ufuklar açacaktır, ve o zaman sormaya başlayacağız:
Peki, tüm bu gerçekleri kavrayabilen “insanın” gerçek yaşamı ve gerçek değerleri bu kadarla mı kalıyor?.. Elbette tüm bunları kavrayıp yaşayabilen bilinç bu kadarla kayıtlı kalamaz!..
Öyleyse, elimizden geliyorsa, şimdi evrende “bilinç” olarak yerimizi anlamaya çalışalım...
paslıçivi
29-12-2009, 07:50
bu yüzyılın başında Einstein'in açıkladığı izafiyet kuramı ile “madde” hakkındaki klasik görüş tamamen alt üst olmuş ve 70'lerden sonra iyice yaygınlaşan Kuantum Kuramıyla da “maddenin varlığının kabulü” bilim dünyasında geçerliliğini tamamen yitirmiştir. Maddenin varlığının, ancak onu algılayan gözlemci için geçerli bir varsayımdan ibaret olduğu kanıtlanmıştır.
Yüzyıllar boyunca, klasik fizikte, madde, onu meydana getiren yapı taşlarının bileşimi olarak kabul edilmiştir. Yani, daha küçük parçacıkların biraraya gelerek, gördüğümüz, dokunduğumuz nesneleri meydana getirdiği varsayılmıştır.
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Einstein tarafından, gördüğümüz bu nesnelerin, onları meydana getiren enerjinin birer yoğunlaşması olduğunun açıklanması, yerleşik klasik varsayımı ilk kez temelden sarsmıştı. Çünkü, gördüğümüz nesnelerin gerçekte “maddi kütleler” olarak var olmadığı anlaşılmaya başlanmıştı.
İzafiyet kuramı, kütlelerin daha küçük kütlelerden meydana gelmediğini, sadece enerjinin bir beliriş biçimi olduğunu ortaya koyuyordu... Bu durumda, Einstein, bir nesnenin kütlesinin belirli bir enerjiye eşdeğer olması sonucunu ortaya çıkarmıştı. Bunu, E=mxc2 ile formüle etti. Bir kütlenin belirli bir enerjiye eşdeğer olması, o kütlenin zannedildiği gibi durağan bir nesne olmadığı gerçeğinin de ıspatıydı.
O halde aslında “maddeler” değil, onları meydana getiren “evrensel enerjinin” varlığı sözkonusuydu. “Enerji” kütlesinin “madde” diye gözlenmesi, sadece bizim algı biçimimizin bir ürünüydü...
Şimdi sıra, maddeyi meydana çıkaran bu enerji yapının incelenmesine ve onun aslının açıklığa kavuşturulmasına gelmişti...
Evrende gözlemlediğimiz ve madde adını verdiğimiz nesneleri atomaltı düzeyde inceleyen fizikçiler, içinde bulunduğumuz şu evrene atomaltı düzeyden bakıldığında herşeyin karşılıklı bir ilişkiler dokusu olarak gözlendiğini ortaya çıkardı. Hatta, o boyutta gözlenen evren, içinde boşluğun olmadığı, her noktasının birbiriyle ilintili olduğu, sınırsız ve bütünsel tek bir enerji yapı olarak gözlenmektedir. Bu tek ve homojen bütünsel yapı, parçalardan meydana gelmiş değildir. Bizim şu anda gördüğümüz nesnelerin veya boşluk diye algıladığımız alanların atomaltı düzeyde birbirinden hiçbir farklılığı yoktur. Aralarında onları ayıran, farklı kılan bir sınır sözkonusu değildir. Artık o düzeyde ayrı ayrı birimsel yapıların, parçaların varlığı tükendiğinden, ayrı ayrı parçalara bölünemeyen, parçalardan meydana gelmemiş, Tümel ve sınırsız bir BÜTÜNLÜĞÜN sözsahibi olduğu kanıtlanmıştır.
Klasik inanışta “madde” diye isimlendirilen “yapılar”, Kuantum Fiziğinde, atomaltı boyutlarına inildiğinde tamamen karmaşık bir ilişkiler dokusuna dönüşmektedir.
Gözlediğimiz Evrendeki hiçbir nesnenin, atomaltı boyutta kesin bir şekli yoktur. Hiçbir şey o boyutta belirli bir sınır ve kesinlik kazanmış değildir, ancak herşey “olabilir” görünmektedir.
Yani, madde diye kabul ettiğimiz “ayrı ayrı şeylerin” atomaltı düzeyde ne ismi, ne de bir işareti henüz hiç yoktur. Oysa bu gerçeğin gözlemlendiği evren, işte şu anda içinde bulunduğumuz evrenin ta kendisidir. Burada insan bedeniyle, bir duvar veya bir su birikimi arasında bir sınır, bir ayrılık gözlense bile, atomaltı düzeyde böyle bir ayrım kaybolmaktadır.
Bu tesbitlerden sonra, fizikçileri düşündüren yeni bir soru ortaya çıkıyordu! O halde, nasıl oluyor da insan, gerçekte sınırsız bir BÜTÜN olan TEK'i, ayrı, ayrı parçalar şeklinde gözlemliyor? Evet, nasıl oluyor da TEK'i, çokluk görüntüsünde yaşıyoruz?..
İşte bu sorunun cevabını KUANTUM TEORİSİ açıklığa kavuşturdu...
Kuantum fiziği, yüzyıllardır devam edegelen inanışa göre, maddeyi oluşturduğu kabul edilen parçacıkların “temel yapı taşları” olmadıklarını, hatta bu parçacıkların “temel” olma özelliğine dahi sahip olmadıklarını tesbit etti... Nasıl mı?..
Şöyle ki...
Atom fiziğinde, maddenin derinliğine inildiğinde gözlemlenen nihai parçacık dünyası, daha alt, daha mikro düzeyde başka parçacıklara ayrıştırılamaz duruma gelmiştir. İş tamamen insan düşüncesine kalmıştır. Bahsedilen atomaltı öğeler çoğu zaman soyut varlıklar gibidirler, hatta birçoğunun kütlesi yoktur; nesnel değil, tamamen kuramsal ve düşünsel varlıklardır...
Çünkü, atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir BÜTÜN olarak var olduğundan dolayı, sözü edilen parçacıkların BÜTÜN'den ayrı olarak kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur!
Bunun sebebi, o düzeyde “parçacık” diye birşeyin gözlemlenmemesidir. Hiç bir anlama sahip olmadıklarından, aslında o haldeyken, “parçacık” olarak henüz bir varlıkları da yoktur! Bu düzeyde herşey, sadece “olasılık dalgalarından” ibaret gibi görünür...
Peki, çokluk görüntüsü ve parçacıklar ne zaman var olmaktadır?.. İşte, üzerinde durulması gereken işin en ilgi çekici yanı burasıdır...
Bu “parçacıklar”, ancak gözlemci tarafından, ölçümler arasındaki ilişkinin, yani mukayesenin bir sonucu olarak KAVRANINCA bir ÖZELLİK kazanmaktadırlar.
Ne zaman ki yapılan gözlemler arasında bir “karşılaştırma” sözkonusu olur, o zaman her bir “özellik” belirmeye başlar.
Her özellik, gözlemcinin kavramasıyla bir anlam kazanmakta ve buradan sonra da o özelliğin atfedildiği parçacığın varlığından söz edilmektedir...
Dolayısıyla, “nesnelerin”, gözlemcinin düşünceleriyle gözlenen yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir “ürünü” olduğu anlaşılmıştır.
Bu durumda ortaya çıkan önemli gerçek şudur:
Gözlemcinin kendisi de bu gözlem zincirinin bir ögesidir ve ondan ayrı değildir!
Yani, eğer gözlemcinin KAVRAYIŞI olmasa, gözlenen yapının bir “ANLAMI” olamayacak ve parçacığın varlığından da söz edilemeyecektir...
Sonuçta ortaya çıkan şudur: Her bir nesnenin yapısı ve özellikleri, gözlemcinin kavrayış biçiminin ürünüdür...
İşte 2000'li yılların eşiğinde, Atom fiziğinin ortaya çıkardığı net gerçek şudur:
İşin içine insanı koymadan bu evrenden bahsetmemiz asla mümkün değildir.
Fizik evren, ancak insanın kavrayışıyla birlikte var kabul edilmektedir. Her bir nesnenin var olması, bir özellik ve anlam taşımasına, bu da bilinç tarafından KAVRANMASINA bağlıdır.
Gözlenen bu evren ve onun fiziksel yasaları, bilincin kavramasıyla ve kavrayış biçimine göre anlam kazanmakta ve böylece de “var” kabul edilmektedir.
Açıkçası, herşeyi ve kendinizi ne olarak kavrıyorsanız, şu anda öylesiniz! Ve bu da tamamen size göre öyle!
Evrenin meydana gelişinde, “temel yapı taşlarının” varlığı söz konusu olmadığı için, içinde yaşadığımız evren, nesneler ve fiziksel yasalar, tamamen gözlemi yapan bilincin kavrayışına GÖRE'dir.
Herşey tamamen düşünsel bir kavrayıştan ibarettir!
“Maddenin” varlığını belirleyen esas faktör, gözlemcinin algı kapasitesi ve kavrayış biçimidir...
Başka bir ifadeyle, bulguların ne şekilde olacağı, yani nesnelerin varlığı ve onların özellikleri, olayın dışında olmayan, onunla birlikte olan, “insanın” kavrayış biçiminin ürünüdür.
Gözlemci NASIL kavrarsa ve ne anlam verirse, evren, onun yasaları, nesneler ve özellikleri ÖYLE görünmektedir!
Bu bulgular ışığında düşündüğümüzde, şu an içinde bulunduğumuz fiziksel yasaların, bilincimizin kavrayış biçiminin KARŞILIĞI olduğu anlaşılmaktadır...
Yani, içinde bulunduğumuz ortam ve onun yasaları, aslında bilincimizde ortaya çıkan anlamların bir sonucudur...
Fizik nesnelerin özelliklerini ve evrensel yasaları tayin eden bir BİLİNÇ ile bakmakta, onun ile görmekte, onun ile dokunmakta, kısacası onun ile varolmaktayız. Gözlemci ve algı araçları neyi tesbit edebilecek düzeydeyse, sonuç olarak o tecrübe edilmektedir.
Evrende gördüğümüz tüm bu fiziksel nesnelerin meydana çıkışında, bizim düşünsel tesbitlerimiz, yani bilincin varsayımı ve kabul edişi sözsahibidir.
Biz NASIL bakarsak, evren bize ÖYLE görünür ve şu anda öyle görünmektedir...
İçinde bulunduğumuz bu evreni, bu fiziksel nesneleri, tamamen bizim algılama ve kavrayış biçimimizden dolayı bu şekilde gözlemlemekteyiz.
O halde, bunları kavrayan bilincin VARSAYIMI değiştikçe, yani evrenin atomaltı boyutlarına inildikçe, veya üstmadde boyutlarına çıkıldıkça, maddenin kabulünden doğan fiziksel yasalar geçerliliğini yitirecektir ve yitirmektedir...
İşte bunun bir sonucu olarak, şartlandığımız fiziksel yasalarla kayıtlanmamış bir “varsayım duvarın” veya “düşünsel duvarın” içinden geçilebilecek, “düşünsel suyun” üzerinde yürünebilecektir...
Ancak tabi bunları başaranın, kendi özbilinci yanında, maddeden ibaret bireysel varlığının da bir “varsayımdan” fazla birşey ifade etmemesi halinde...
Gerçeği itibariyle atomaltı boyutta sınırlı yapısı olmayan bir duvarın ötesine, düşünsel bir bedenin geçememesi, tamamen bilincin bir varsayımı, bir kabul edişi ve insanın öyle şartlanması, inanmasıdır.
Fizik dünyaya ait şartlanmalar kayboldukça, bilincin evrensel değerleri ortaya çıkacak; şüphesiz bir dilek ve kesin kararlılık, kendiliğinden ortamını bulacak ve her dilenen gerçekleşecektir...
paslıçivi
29-12-2009, 08:01
Fizik bilimi tümüyle değişiyor
FİZİK BİLİMİ TÜMÜYLE DEĞİŞİYOR
Yüzyılımızın ilk otuz yılında yaşanan hızlı olaylar, fizik bilimini tümüyle değiştirdi. İlk önce birbirinden bağımsız olan iki gelişme yani Rölativite teorisinin ortaya atılışı ve atom fiziğindeki yeni bulgular, Newton'cu dünya görüşünün dayandığı bütün kavram ve görüşleri tamamen parçaladı. Artık ne mutlak uzay ve zamandan söz etmek, ne temel sert parçacıklardan konuşmak, ne fiziksel fenomenlerin kesin olarak belirli doğalarından bahsetmek mümkün değildi. Bu kavram ve kalıpların hiç biri, çağdaş fiziğin yükseldiği yeni boyutlara ulaşamıyorlardı.
Modern fiziğin başlangıcında tek bir insanın olağanüstü düşünsel başarısı var. Bu insan Albert Einstein'den başkası değildir. Einstein atom fiziğinin yeni gerçekleri ile yüz yüze geldiğinde bir tür şok yaşamıştı. Yazmış olduğu otobiyografide şöyle diyordu: "Fiziğin kuramsal temellerini söz konusu yeni olgulara uydurabilme çabalarımın tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Sanki üstünde durduğumuz temeller birdenbire çökmüş gibiydi. Ayrıca bu yeni yapıyı kurabileceğimiz başka bir temel de görünürlerde yoktu. " Einstein izafiyet (rölativite) Kuramıyla bizim beş duyuyla algıladığımız üç boyutu aşan bir dördüncü boyutun varlığından söz etti. Zaman ve uzayın aslında birbirinden ayrılamayacağını ve bazen de birbirine dönüştüklerini teorisiyle ispatlarken, maddenin aslında bir enerji biçimi olduğunu kanıtlıyordu.
Kuantum Fiziği atom altı dünyaya inerek atom altı parçacıkların kimi zaman parçacık, kimi zaman dalga halinde ortaya çıkan soyut birimler olduğunu gösterdi.
Hologram Teorisiyse bütün var edilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu lazer ışığı kullanarak üç boyutlu görüntü kaydetme tekniğiyle ispatlıyordu. Bu tekniğe göre hologram plakası resmin bütün görüntüsünü kendinde barındırıyor. Bütün hakkındaki bilgiyi elde etmek istiyorsanız, minik bir parça hakkındaki bilgiyi elde etmeniz yeterlidir.
HOLOGRAFİK ŞUUR
Parça ile bütün arasındaki birliği kurmak, kozmik şuur demektir. Bunu bilim bize hologram teorisiyle tam zamanında izah etmiştir.
Farkında olmak, sürekli bir kozmik araştırma, geliştirme içerisinde kendi varlığını tutmak demektir. Eğer insan bu araştırmayı belli bir seviyeye çıkarırsa, yaşarken bile kozmik bir yapıya, anlayışa, bir farkındalığa ulaşabilir. Buna modern ismiyle 'holografik şuur seviyesi' deniyor.
Hologram fiziki bir keşiftir ama felsefi yönü çok kuvvetlidir, ayrıca psişik yönü çok kuvvetli olan bilgiler ihtiva etmektedir. Bilim adamları, insanların yaşarken de kozmik şuura sahip olabileceklerini, hologramla insanlara bir kez daha anlattılar.
paslıçivi
29-12-2009, 08:34
“HOLİSTİK EVREN TASARIMI”
Amerikalı fizik ve matematik uzmanı John von Neumann, ortalama bir insan beyninin ömür boyunca yaklaşık 2,8 x 10 üzeri 20 birimlik enformasyon kaydettiğini hesaplamıştı. Beynin bunca bilgiyi nasıl kaydettiğini ve uygun cevapları nasıl bulup çıkardığını açıklayacak bir teori henüz bulunamadı.
Dört bir koldan insana verilen mesaj şöyleydi: "Sen de, kâinat da senin algıladığın ve gözlemlediğin gibi değilsiniz. Sen dar bir ara kesit içinde organize olmuşsun. Senin dışında ise, bildiğinden çok daha farklı kurallara göre var olan çok değişik bir alem var. İşin ilginci, sen, aynı zamanda o alemin de bir parçasısın."
Ünlü fizikçi Werner Heisenberg, kuantum araştırmaları sırasında ortaya çıkan şaşırtıcı sonuçlar karşısında kendini alamayarak şöyle diyordu: "Doğanın atom altı deneylerde bize göründüğü kadar saçma olması mümkün mü?"
David Bohm; Fritjof Capra, Frederic Vester ve Erich Fromm gibi bilim adamları da aynı noktada birleşiyorlar: Evreni parçalara ayırmak ve bütün birimlerin birbirleri ile olan iletişim ve etkileşim dinamizmini yok saymak, bilimde olduğu kadar, toplum yaşantısında ve daha da önemlisi kişisel hayatımızda da yıkıcı etkilere yol açmaktadır. Asit yağmurları, yok edilen ormanlar, zehirli atıklar… Ve hiç beklemediğimiz, aslında doğal olarak beklememiz gereken felaketler…
Erich Fromm, "Sahip Olmak ya da Olmak" adlı kitabında, modern insanın bir çözümlemesini ve değerlendirmesini yapar; sonuçta da şöyle söyler:
"İnsanlık büyük bir hızla tümden yok olmaya doğru sürüklenmektedir. Ekonomik gelişimin giderek insanları tutsak alması, doğaya karşı takınılan düşmanca tavır ve bir atom savaşı tehlikesi, insan soyunu ve dünyayı tehdit etmektedir. Yeni bir insana ve yeni bir topluma geçişin tek yolu, her şeyin üzerinde egemenlik kurmak biçiminde beliren ve kazanç tutkusu, açgözlülük, bir de ihtiras demek olan "sahip olmak" karakterini terk etmekten geçer. İnsanlar, onları huzura, mutluluğa ve diğer insan kardeşlerini sevmeye yöneltecek olan "olmak" biçimli bir dünya görüşüne geçemedikleri sürece, kurtulmaları mümkün değildir.
Erich Fromm'dan tercümeleriyle tanıdığımız Aydın Arıtan, bu defa karşımıza telif bir kitapla çıktı: "Holistik Evren Tasarımı". Yılların birikimini bizimle paylaşan Arıtan, yeni bilim anlayışını çok güzel özetlemiş:
"Madde yoktur, temel bir yapıtaşı yoktur. Sadece salınıp-titreşen dev bir enerji denizi vardır atom altı alemde. Evrende var olan her şeyi; insanı, taşı, toprağı ve suyu birbirlerinden ayrı ve bağımsız birimler olarak değerlendiren ve yalnızca üç boyutlu fiziksel algı alanımıza giren gerçekleri 'var' sayan bir anlayış artık iflas etti."
spartacus
29-12-2009, 13:43
Bu kadar yazı var ama nedense hologram evren teorisine ait ifadeler sırf bir benzetme.
Fotoğraf sanatından tutunda, insan beynine kadar bir yığın örnekleme var, ama gel görki holografik evren teorisi ortada yok. Ya sonuçları ? İşte buda ortada yok.
Ortada ortaçağ zihinci ve benci kilise felsefesinin(örneğin Berkeley, günümüzde h.yhya), bilimsel bazı verilerinde kullanılarak, görüngülerle yeniden canlandırılması çabası var gibi. Dinsel dualizmin başka biçimler altında yeniden izahınının aşıldığına dair hiç bir temel bulguda yok. Hatta varılacak nokta, maddenin olmadığı her şeyin yansıma olduğu olacaktır. İşte bu noktada hiç bir bilimsellik taşımayan bu görüş sunumlarında ilk başta yaptığı gibi insanların duygularına, salt zihinlerine yönelecek, hoş rüyalı ortam sağlanacak ardınca hologram denip pat diye çıkılıverecektir. -örnekleri mevcuttur, bu konu yaklaşık 3 yıl önce forumlarda ele alındı- (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=5418&highlight=hologram+evren&page=8)
Bir türlü varlığı, maddeyi kabul edemeyişin bir yığın örnekleme ile ifade edilmesi çabasıdır öne çıkan. Mucizevilikler, hayal güçleri, rüyalar, imgeler, simgeler, hayaletimsi, algılar bunlar gibi aklınıza neler gelirse bu teorinin içinde kendine bir yer bulacaklardır. Öncelikle okuyucunun gizemli bir atmosferde mest edilmesi gerekir. Bu yöntem en az bu teori kadar bilimsel değil, dinsel yada edebiyat alanına ait bir yöntem olmakla birlikde, derin değil yüzeysel bir incelemede dahi bunu görmek zor olmayacaktır. Sözde ne kadar mest olursam teori o kadar akılcı-doğru olacaktır? Yada ne kadar bilimsel şeylerden örnekleme yapıp kalabalık edersem teoride o kadar bilimsel! olacaktır? Pragmatizm(faydacılık) hiç bir teorinin omurgası olmamalı.
O halde maaliyeti düşürelim. Şehiriçi otobüs hatlarında kullandığımız araçlarımız, bu teoriye göre aslında asıl değil yansıdırlar. Bu durumda yansıda yapılacak hiç bir tahrifat yada eksiltme, asılda değişikliğe yol açmayacaktır. Yansıma ise holografik olduğuna göre(fotoğraf sanatı örneklendiya tabi ki öyle!) eksiltilen parçalar yine yansıyacaktır. Peki ne yapacağız? Otobüsden 2 teker eksiltsek hiç fena olmayacak. 2 lastik, 2 Jant, 2 aks, 20 civata-somun, 4 balata, 2 disk, 2 kablo, 2 hortum, 250gr hidrolik, düşürülen sürtünme katsayısı ile yakıtda tasarruf... Ön sol ile arka sağ tekerini söktüğümüz otobüsümüzü artık gönül rahatlığı ile üstelikde maaliyeti düşürülmüş biçimde trafiğe çıkartabiliriz. Eksik olan ön sol ile arka sağ teker tamam olan ön sağ ve arka sol tekerden bütünlenirken, yine asıl otobüsünde yansıması ile bütünlük sağlanacak, 2 tekerli otobüsümüz böylelikle 4 tekerli olacaktır(fotoğraf sanatında oluyor ya işte buda mümkün). Size düşen sadece marşa basıp yola düşmek olmalı. tabi birde maddeyi ve varlığı bir yansıma, yanılgı, aslen yok eden holografik evren teorisine bol bol teşekkür.
paslıçivi
30-12-2009, 08:59
sevgili spartacus.. burası bilim topiği..
teori ya da hipotez bazında bazı bilimsel konuların paylaşıldığı topic..
bakın yukarıdaki yazılar ünlü fizikçelerin yaptığı çalışmalar ve hipotez/teori bazında görüşleri..
sizin için burda bilimsel değeri olup onay görmesi için mutaka richard dawkins gibi ateist bilim adamının mı çalışmalara yer vermeliyiz sadece..
ki halografik evren konusunu sizinle hiç tartışmıyorum bile..
ama halografik evren konusundaki alıntılarım görüşlerim ve yazılarıma devam edicem..
şu bilimin çektiği nedir, teistler bir ucundan çekiştirir ateistler diğer ucundan.. bilime karşı önyargısız yaklaşmayı öğrenin ki bilim ve insanlık gelişsin artık..
orta çağ hristiyan klisesinin yaklaşımı yaklaşmayın sizde bilime... rahat bırakın artık bilimi..
spartacus
30-12-2009, 13:56
Sevgili paslıçivi, siz elbette yazılarınıza devam edeceksiniz. Benimkisi görüşümü ifade etmektir. tabi ortada olan iddialarıda değerlendirmek. Bu konudaki görüşlerimin ne ateistliklikle nede başka istlerle alakası yoktur. Yazıldığı sürece ben görüş belirteceğim.
Bu teori adına Holografik demekle ne kadar değişim sağlamıştır bilemem ancak gördüğüm bir şey varsa teorinin ortaçağ kilise felsefesine sahip olmasıdır. Artı üretemez kendisini yenilemeyez bir teori olmasıdır. Bu teori bilim temelinde ele alınamaz. Alınamaz çünkü metodu bilim dışındadır. Bilimsel bir yönteme dayanmayan bir teoriden nasıl bilimsellik bekleyebiliriz? Bunada mı inanmamız isteniyor? Evet. Neye inanacaz, evren holografiktir, başka uzay-zaman dışında bir gerçekliğe inanacağız, başka uzay-zaman dışında bir gerçeğin yansıması-yani realite yok- olduğumuza inanacağız. Bu teoriyi iyi niyetle ifade edilmiş olarak düşünsek dahi-ki ben düşünmüyorum-, insanları alıklaştırmaktan öte bir bilgi vermemektedir. Yine bizlerden bol hülyalı, mest dolu sözlerle sadece İNANMAMIZ isteniyor. Tepkimi elbette tepki vereceğim, bu salt bana yada herhangi bir istliğe yada bilemediniz kişiselliğe has bir şey değil ki. Bırakın bizleri Holografik Evren teorisyenlerinin kendisi bu teorinin bilimsel olarak kabul görmemesinden muzdarip olduklarını ifade etmektedirler. Etmeye de devam edeceklerdir. Doğrusu inandırıp, inandırmamak onların sorunu, bilimin değil.
Madem teori bilim-sel o halde; kavranabilirlik [sınanabilir, gözlemlenebilir, erişilebilir, deneyimlenebilir, yanlışlanabilir, doğrulanabilir, algılanabilir] olması gerekir değil mi? Bilgi kavramakla elde edilir. Manzumeler yazmakla-okumakla değil. Bu Teori için ise bilgi ve kavranabilirlik yetisi büyük bir sorun teşkil ediyor. Bu sebepledir ki, insanları yada okuyucuları önce edebiyat yöntemi kullanılarak içinde bulunduğu ortamdan, maddeden, uzay-zaman dan yalıtıyorlar. Teorinin omurgası ilk böyle oluşuyor. Daha sonrasında iddialrının sınanabilirliğini ortadan kaldırıyorlar. yani bilimsellik namına hiç bir öngörü yada gözlem, erişim, sınama şansını size bırakmıyorlar. Peki bu nasıl yapılabiliyor? Madde yani fizik alanı yoktur diyerek! Şimdi işte tamamen bilimin dışındasınız, bundan sonrası inanmanıza ve kabul edip etmemenize, hayal gücünüzün metafizik kurgusuna kalmış bir olgudur. o anda kafanıza bir saksı düşerse bilinki o bir yansıma idi ne zararı nede ziyanı vardır nede öyle bir saksı. Çekinmeyin deneyin, kafanızı duvara vurun, nede olsa ne o duvar nede bir kafanız yok! Yoksa var mı?
Ortaçağ Kilise fesefecileri maddenin olmadığını öne sürmüşlerdi. varlık zihinlerimizde bir şey-edinimdi. Kısaca tüm duyu organlarınızla edindiğiniz hiç bir algı maddi bir gerçeklik içermiyordu. her şey sizin zihninizde, BEN'inizde gerçekleşiyor, beyniniz ise kapalı bir kibrit kutusu olmakla sadece dışını betimliyor-yaratıyordu. Limandan Ufukda gitmekde olan bir gemiyi izlediğinizi düşünün. Bu felsefi görüşe göre aslında o gemi ufukda yada denizde değil sizin beyninizin içerisinde yüzmektedir. Kıyıdan baktıklarınız sizin beyninizin içerisinde yol almaktalar. Peki siz? Sizde o gemidekilerce görünüyor ve algılanıyorsunuz, bu halde sizde bir görüntüden ibaret olmalısınız. Yani sizde bir başkasının Ben'inin esiri olursunuz(Paradoks). Ama gel görki böyle irdelemeler yapmamalı, bu tür sorular sormamamız gerekir. Yoksa her şey(efsun) bitebilir. Farzedelim ki biz dinlemedik ve sorduk, evet bay Benci evren, uzay her ama her şey benim beynimin bir ürünü ise daha doğrusu benim zihnimin bir yansıması(!?) ise, BEN neyim? Hadi geçelim bu soruları, beyin ne? Eğer beyinin ne olduğunu sorarsanız varacağınız yer herhangi bir maddeden farklı olmayacaktır. Yani aslında bir beyinede sahip değilsiniz! Maddi anlamda hiç bir şey yok ve dolayısıyla beyninizde olmamalı! yani bu felsefe tamamen beyinsiz felsefedir! Bilimin tam karşıtı ve ayrıca bilim alanının da kökten reddidir.
Holografik evren teorisi farklı bir şey mi söylüyor? Hatta diyor holografik evren teorisyenleri evren, uzay-zaman bizim duygularımızla(dikkat duyu değil duygu), zihnimizle algıladığımız şeylerdir. uzun lafın kısası, dolambaçların ve labirentlerin çıkışı sanal olduğumuzdur ve maddi bir gerçeklikten, maddi bir varlıkdan sözedemeyeceğimizdir. Biz ise gerçek san(al)ıyoruz. Oysa onlara göre gerçek; uzay-zaman ın dışındadır. uzay-zaman ın dahi dışını biliyorlar, ne kadar çok şey biliyorlar değil mi? Diye soruyor gibisiniz, yinede bir önceki paragrafa gidelim, ortaçağ kilise felsefesine dönelim argümanları yerli yerine koyalım, sanallığı çözelim.
Bilim ve insanlık-aydınlanma(nerdeyse 500 yıl) ortaçağ kilise felsefesine ve felsefecilerine öyle bir tokat vurmuştur ki, bilimsel deneyleri kendi doğalarından yalıtarakda olsa örnekleyerek, sözde materyal olarak kullanıyor olsalar dahi, hala ayağa kaldıramıyor, kişisellikler, kişilerin inançları, hayalleri, korkuları, arzuları temelinde, kişilerle göbekten bağımlı varlığını sürdürmeye çalışıyorlar. En büyük dileğide daha fazla sayıda insanı, bilimsellik kisvesi altında, çeşitli felsefi, edebiyat yöntemleri ile etkileyerek, kendisini varedebilmek.
paslıçivi
31-12-2009, 08:07
sevgili spartacus..
bir insan olduğunuz için duygu ve düşüncenin simbiyotik birlikteliğinde bir yaşam yaşıyorsunuz.. bu duygu ve düşünce kompenentlerini birbirinden ayırıp bağımsız çalıştıramadığınız sürece akıl sizi sürekli karar vermeye zorlayacaktır..
bugün müslümanların evrim teorisine karşı pozisyonlarıyla sizin halografik evren hipotezi/teorisine karşı pozisyonunuz arasında hiçbir fark yoktur.. yani bilime inançsız, tarafsız, önyargısız yaklaşabilme becerisi.. işte bu yüzden bilimle, bilimadamı(yani insan) çok farklı kavramlardır..
bilim insandan bağımsızdır, daha doğrusu insanın duygusal kompenentini içermediği için gerçeği arar, inandığını değil..
ama insan öyle değildir, insan gerçeği değil inandığını arar..
çünkü insanın duygu dediğimiz bir kompenenti vardır ve tatmin olmak, mutlu olmak istemektedir.. o yüzdendir ki bu duygu dediğimiz kompenent düşünce kompenentinin üzerinde bir egemenlik kurmuştur, düşünceyi özgür/bağımsız bırakmaz.. düşünceyi mantık dediğimiz tuzak ve egonun savunma mekanızmalarıyla öyle güzel bir aldatır ki siz ne olduğunuzun bile farkına varmazsınız..
bugün teizm düzeyindeki tanrıcı insanların evrim teorisine karşı çıkmalarının tek nedeni budur.. çünkü onlar varolan yaratıcıdan insan(adem havva startı) olarak orjin aldığına inanmaktadırlar ve bunu bildiğini zannetme bilinç yanılgısıyla yaşıyorlar.. işte bu inancın verdiği mutluluk duygulanımı evrim teorisiyle tehlikeye düştüğü için egonun(benliğin) o amansız savunma mekanızmaları canavar gibi çalışmaya başlayıp sana mantık denen tuzakla birlikte müthiş bir yadsıma, saldırı olarak ortaya çıkıyor..
şimdi yukarıda verdiğim bu örnekle bir de kendi inancınız olan ateizmin niçin halografik evrenle çatıştığı özeleştirisini bakalım yapabilecek misiniz? halografik evrenin ortaya çıkarabileceği hangi gerçeklik sizin mutluluğunuzu/uykunuzu tehdit ediyor ki bilimsel olarak henüz yaslaşmamış bir hipotez ve teoriye karşı böyle bir yadsıma, saldırı içine giriyorsunuz?
burda bilimden bahsediyoruz.. ortada bir hipotez/teori var, ne çürütülmüş ne de yasalaşmış.. hipetezin/teorinin sizin bahsettiğiniz gibi doğrulanabilir yanlışlanabilnir özelliği yoktur, zaten o özellikte olanlar bilimsel yasadır, bilimsel kanundur, yani evrensel bilgi dediğimiz şeydir..
bugün evrime niçin hala teori diyoruz da yasa/kanun demiyoruz bir düşünün bakalım.. çünkü teorinin şöyle bir özelliği vardır, güçlenmiş bir hipotezdir ama yasalaşmamıştır, en küçük aksi bir kanıtta çürüyüp terkedilmeye mahkumdur..
bilim dediğimiz şey o yüzdendir ki bilim adamlarının tekelinde değildir, tüm dünya insanlığının önünde sınanabilinir, tekrarlanabilinir yasa kanun dediğimiz kavramları taşır.. yoksa bilim insanın elinde oyuncak olsaydı bugün richard dawkins ve harun yahya gibi uyanıklar bu işi böyle kullanıp bilimi inançlarına alet etmezlerdi..
bilimin inancı yoktur, bilim mutlu olmak zorunda değildir, bilimin tek derdi insanlık için acı da olsa gerçeğe ulaşmaktır...
spartacus
31-12-2009, 11:16
Sevgili paslıçivi
Holografik evren teorisine nasıl karşı olacam? İnançla yoğrulan benzeşimlerden yola çıkan bir varsayım, inanıp inanamamak noktasında düğümlenmiş bir kısır döngü.
Peki ben neden bahsediyorum, bir yönteminden, iki aldığı örneklerden. Ortada teori yok ki, inanarakda kabullenmek zorunda değilim.
İnsan inandığı şeyi aramaz, gerçeği arar. İnanç çoğunlukla beklentidir, arzu etmektir, öyle olmasını düşünmek-arzu etmektir. Bulunduğunda kaybedilecek şeydir inanç.
Holografik evren teoriside bu omurgaya dayalı. Bulmamamız gereken, bunun için çaba göstermemize olanak verilmeyen bir kurguya sahip, ama bize bazı başka örnekleri göstererek benzeşim kurarak inanmamızı bekleyen, bir illizyon. Yani bu teori kendisini bilimselliğe kapatmış, aramamızı istemeyen bir anlayış. Evrim teorisine teistlerin karşıtlığından bahsediyorsunuz, oysa holografik evren teoriside zaten kökten karşı bir omurga üzerinde duruyor.
Farzedinki fotoğraf sanatında holografi yöntemi kullanılmaktadır.
Bir imajın bir parçasının alınmasında dahi, yansıtılan ışık demetlerinin alınan bütünü tamamladığını gözlemlemiş olalım. Gözlemledik mi ? Gözlemledik. Bu herhangi bir başka teorinin dayanağı olabilir mi? Oldu diyelim. Nasıl kavrayacağız? Elbette burada bilgiye dönmemiz gerekir. Yoksa bu örneğe dayanarak işte evrende böyle holograftır söylemine değil. O halde gözlemleyelim;
Kıralım klavyelerimizi... Eğer kırılan, kopartılan parça biz kırdığımız halde bütün kalmaya devam eder ise, teoride ilerliyoruz demektir, hayır değilse demek ki bu yöntem ulaştığımız yargılarımızı desteklemiyor demektir-işte bulduğumuzda kaybettiğimiz bir teorimiz var-. Bundan sonrası artık ya bir zorunlu ısrardır yada bir art niyettir. o yüzden diyorum ki, holografik evren teorisi bilimsel şeyleri baz değil sadece benzeşen örnek olarak alırken yoğunluğunu edebiyat ve felsefi içerikli bir kurgu ile sunmak zorunda kalır. Kurgulama yönlü yani teizmle ortak yöntemi paylaştığı için kişiler düzeyinde bir inanı zorunlar. Bunu dayatır, kabul noktası oluşturabilmek içinde teoriye edebiyat içerikli etki oluşturarak girmeye çalışır. Akıllı tasarımcılar ile Holografik Evren teorisyenleri bir ve aynı yöntemi kullanmakla ortak iken bu salt yöntemde değil, bizlerin inanması gereken dualist dünya görüşüylede ortaktırlar. Diğer taraftan da ortaçağ kilise felsefesi ile modern akıllı tasarımcılarla aynı noktada buluşurlar. yani gördüğümüz her şey sanaldır, bir görüntüdür aslen yokturlar söylemi... Oysa bilimsel metod insanların inançları temelinde yargı üretemez yada bilemediniz insanların kişisellikleri ile bilgi üretemez. Bu bilinçli bir yanıltma yada yanılgı olur. Oysa örnek evrim teorisi dayanaklarını incelemektedir, fosilleri, gözlemleri, doğrulamayı, yanlışlamayı incelerken, iradelerden bağımsız hareketi gözlemleyip referanslar edinmeye çalışmaktadır. Deneye, bilgiye, gözleme, kavrayışa, sınanmaya kapalı değildir. Yanlışlanabbilir, doğrulanabilir verilere* sahiptir...
Algı holografik değildir, ama hafıza verileri algıyı tamamlar. Bir küçük mandalina dilimini uzatırkende mandalina yermisiniz diye sorarız bir bütün mandalinayı uzatırkende. Çünkü bir bütün halinde mandalina da mandalinadır bir parça halindekide. Buna inanmamız gerekmiyor, biz bunu algılarımızla ve hafızamızla bütünleyebiliyoruz-yerli yerine koyabiliyoruz. Fakat önce bütünü bilmek gerekiyor. ne olduğunu bilmediğimiz bir meyvenin küçük bir parçasını görsek, yada tadına baksak dahi bütünü hiç görmediğimiz için yediğimiz şeyin ne olduğunu, neye benzediğini istesekde tamamlayamayacağız demektir. Fotoğraf sanatında olduğu gibi, eğer yardımcı aletlerden, iradi müdahalelerden yoksun isek doğal olan holograf olmayacaktır. Oradaki holografilik doğal değil yapaydır, bir zorlamadır, yansıdır, kendisi değil. pekala aynı lazer ışınları ile çok daha farklı sonuçlar elde etmek yine mümkündür.
İnsan inandığını arıyorsa orada bilmeyi arzuluyor demektir. Yani gerçeği. genel anlamıyla inandığımız şeyi aramaktan çok beklentisini yaşarız. İnnaçlardan beklenti yani arzu ön plandadır, aranmaz, bulunmaz, bulunursada inancın anlamı kalmaz, kaybedilir. Bulduğumuzda kaybedeceğimiz şey inançtır, bulduğumuzda kaybetmeyeceğimiz, kazanacağımız şey ise bilgi. Bunların aralarında doğru orantı yoktur. İnanç sanrıdır bu haliyle zan içerir. Bilgide varsayımlar, zanlar içerir ancak nokta koymaz, virgül koyar, inanç ise konmuş noktalardır. Noktalardan sonrası ne tartışmaya açıktır ama nede değişkenlik gösterebilr, sadece katıdır ve mutlak yargı olduğu düşünülür. Noktadan sonrası için artık düşünmek yersizdir, çünkü inanç kapalıdır ve defter kapanmıştır. Oysa bilimsel teoriler kapalı değil açıktırlar ve her tarafını deşebilir, saçabilir, orta yere koyabilir, silebilir, değiştirebiliriz. Defter kapanmaz.
Bize içi kendinden menkul kapalı defterler sunulacaksa inanıp inanamakda özgür olmalıyım, ama bir teori inanıp, inanmamakla düğümlenmişse her şeyden önce o teorinin kendisi özgür değil, esirdir. üretilemez, kendisini yenileyemez, sürekli bir tekrardan ileri gidemez, ortayada tam anlamıyla konamaz, sınanamaz, katı, kaskatı! Birazda bundan olsa gerek, bilgi veritabanımızda Holografik Evren teorisyenleri yada aktarıcıları bir çoğu alıntı olduğunu dahi yazmadan altına kendi adını yazarak, alıntılardan ileri gidememektedir.
Mesala beyininde zedelenme yaşayan insanlar her şeyi tam anlamıyla hatırlayamaz, yada betimleyemeyebilirler. Kayıt alanı sektörel olabilir aynen harddisklerin sektörel olduğu gibi ama buradaki sektörellik harddiskin kendisinin holografik olduğu anlamı taşımaz. Siz iradi bir etki olarak bir yöntem olarak bilgiyi sektörlere ayırarak, belirli bir bitlık parçalarla kaydediyor olabilirsiniz, her bir bit her bir sektörde bir diğeri ile alakalı, birbirini tamamlayan olabilir, ama asla birisi diğeri olmayacaktır, ama diğeri de birisi olmadan olamayacaktır, ancak birbirlerini tamamlayacaklardır. Tek bir parçayı hiçe saymak neredeyse bütünü hiçe saymak olacaktır, yapılabilirse sacandisk ile bozuk sektör onarılacaktır, ama karşıtlık yani parçaya olan karşıtlık, artık bütünü temsil edemeyecek düzeyde ise(örneğin bir kaç sektör bozuksa) artık bütün kendisini yansıtamayacak, sistem beni baştan yarat(sektörle-format) diyecektir.
Öyle yada böyle, iradelerimizden bağımsız madde vardır. Dert gerçek ise, bu bir gerçekliktir, hayır dert bir sanallık ise bu sadece bizim yada idelojilerimizin kısaca inanıp-ummanın-kanmanın sorunudur. Üzerinde yürüdüğümüz toprağın yada aynadaki yansımızın, yada bin bir parçaya ayırıp işleyip şekil verdiklerimizin değil.
* ifadelerinizin aksine teoriler sınanabilirdir. Dolayısıyla sadece yasalar sınanabilir, doğrulanıp, yanlışlanabilir diyemeyiz, aksine pratik, teorinin sınanım alanıdır, yani teori sınanabilir, yanlışlanabilir, doğrulanabilir olandır. örnek deneyler pratiktir, sınamadır. Fosil gözlemleri, kimyasal ölçümlemeler vs bunların hepsi pratiktir, sınamadır. Gözlemlerde sınamadır ve teoriler hem omurgasında hemde hayat bulmaları temelinde bunlara dayanır.
paslıçivi
01-01-2010, 08:32
sevgili spartacus..
bilim, insan, bilim insan ilişkisi, zorunluluğu, bilimsel yaklaşım gibi kavramları daha iyi anlayabilmeniz için biraz geçmişe gidelim..
eskiden dünyanın tepsi gibi düz ve yerinde sabit duran bir cisim olduğu biliniyordu(yani inanılıyordu).. sonra adamın biri bilimin ona sunduğu imkanları kullanarak bu bilginin yanlış olduğunu öne sürdü.. çünkü bir insan olarak zihnine bir input/data düşmüştü yaptığı çalışmalar ve gözlemler sonucunda.. hristiyan kilisesi, alemiyle birlikte birçok bilim adamı da karşı çıkmıştı..
işte bu adamın zihnine düşen input/data bir hipotezdi, varsayımdı.. çünkü varolan bilgiler ışığında bilinmeyen ama bilinebilecek bir algıyı sezinledi.. işte bu bilimin hipotez/varsayım dediğimiz ilk adımdır.. bu adımda insan faktörü başrolü oynar.. bilimin tarihini incelerseniz belli başlı bazı insanların bilime yön verdiğini çığır açtığını görürsünüz.. yani bilimin gelişmesi için insan olmazsa olmaz bir faktördür.. çünkü bilimin bir ruhu bilinci yoktur, bilim cansız bir kavramdır, merak duygusu ve dolayısıyla hayal kurma/algı gibi meziyetleri yoktur..
insan zihnine düşen her input/algı bir hipotezdir, yani bir varsayımdır, yani varolan bilgiden yola çıkıp bir hayal kurmadır..
sonra bu zihninize düşen varsayımı bilimsel deneylerle tüm insanlığa kanıtlamaya çalışırsınız.. elinizde ufak tefek çalışmlarla, gözlemlerle bu varsayımınızı güçlendirmeye, insanları ikna etmeye gayret gösteririsiniz.. bu çalışmalarınız deneyleriniz ve gözlemlerin çokluğu oranında artık varsayımınız bir teori olmaya doğru yola çıkmıştır.. bu teoriniz çok zayıf yani varsayıma yakın da olabilir ya da çok güçlenmiş kanun/yasaya da yakın olabilir..
bugün evrim teorisi; yasa/kanun bazına yaklaşmış hergün güçlenen bir teoridir ama henüz kanunlaşmamıştır.. çünkü kanunlaşması için tüm dünya insanlığı gözü önünde sınanabilinir(doğrulanabilir/yanlışlanabilir), tekrarlanabilinir ve tartışmasız bir realite olarak kabul görmesi gerekir.. örnek; dünyanın küresel bir şekli vardır bilgisi artık bir kanundur, çünkü sınanabilinir, tekrarlanabilinir ve tüm dünya insanlığı üzerinde tartışmasız bir relite haline gelmiştir..
halografik evren teorisi; evrim teorisi kadar güçlü olmayan kanundan çok henüz hipoteze daha yakın zayıf bir teoridir..
peki hipotez, teori, kanun gibi bilimsel kavramlara bilim ve insan nasıl yaklaşır..
bilimin duygu kompenenti olmadığı için hipotez ve teoriye karşı mutlak bir tarafsızlık içindedir.. bilim sadece elinde bulunan kanıtlarla eşliğinde deklerasyon açıklar, ben evrime, halogram evrene inanıyorum, inanmıyorum demez.. çünkü bilim adı üstünde bilgiden köken alır, inançtan değil..
ama insan dediğimiz varlığın bir duygulanma kompenenti vardır.. işte bu duygulanma kompenenti insanın diğer kompenenti olan düşünce üzerinde bir hakimiyet kurmuştur.. yani insan duygu&düşünce kompenentlerinin simbiyotik bir birlikteliğinde yaşamak zorunda olan nörofizyolojik/kimyasal bir robottur sadece..
bu iki kompenentin birlikteliğinde yaşamak zorunda olan insan denen canlı, inançsız yaşayamaz, yani aklı sürekli bir bilmiyorum ve sorguluyorum pozisyonunda olamaz.. çünkü bu insana duygulanım kompenentine olumsuz olarak yansıyarak kişiyi huzursuz mutsuz eder..
işte bu huzursuz/mutsuzluktan muzdarip insan denen canlı bu duygulanım kompenentinin baskısı/egemenliğinde düşünce kompenentini karar vermeye zorlar.. yani akıl dediğimiz şeyi bir yerde teslim olmaya zorlar ve bunu kesinlikle başarır.. işte aklın artık teslim olduğu tam bu noktada kişi uykuya dalar ve bilmediği şeyleri bildiğini zannetme yanılgısına düşerek mutlu ve huzurlu uykusunda rüyasını görmeye başlar.. tam bu noktada başlayan şey inançtır..
tanrının varolduğunu, yokolduğunu, insanın havva ademden geldiğini, insanın maymunun bir kolunun evriminden geldiğini, ölümden sonra yaşam olduğunu, olmadığını bildiğini zannederek bir derin bir bilinç yanılgısında yaşamını idame ettirmek zorundadır.. aslında bu konuları bilmiyordur, sadece bildiğini zannediyordur, yani inanıyordur..
tüm bunlardan sonra siz de nörofizyolojik bir robot olarak bu hipotez ve teorilere kendi inancınız doğrultusunda taraf olmak, aklınızın teslim olduğu yerde noktayı koyup karar vermek zorundasınızdır..
hipotez ve teorilere karşı bir dekleresayon sunan bilim değildir, insan denen canlı türüdür.. o yüzdendir ki bu hipotez ve teorilerin taraftarı karşıtaraftarı vardır..
peki bu arada bilim ne yapar.. hiç sesini çıkarıp yorum yapmaz, çünkü onun mutluluğa huzura ihtiyacı yoktur, onun aradığı tek şey gerçektir, sonuç ne olursa olsun.. o sadece eline doğrulayan yanlışlayan kanıtlar geçtiğinde bunları insanlığa tarafsızca sunar...
farkındalık/aydınlanma düzeyinde olan, yani duygu ve düşünce kompenentlerini birbirinden bağımsız çalıştırabilen, ya da daha doğru bir ifadeyle nörofizyolojik yapısına müdahele edebilen(meditasyon) bir insanın da hipotez ve teorilere yakalaşımı bilimle birebir özdeştir.. ne evrim teorisine sarılır, ne havva adem startına, ne maddeye ne halografik evrene.. herşeye bilimin verdiği değer mesafesinde yaklaşan kişidir farkındalığı gelişmiş insan..
çünkü mutlak bir inançsızlık içindedir, bilgiyi görmeden aklının teslim olacağı bir nokta bulamaz..
spartacus
01-01-2010, 11:28
1.) eskiden dünyanın tepsi gibi düz ve yerinde sabit duran bir cisim olduğu biliniyordu(yani inanılıyordu)..
2.) işte bu adamın zihnine düşen input/data bir hipotezdi, varsayımdı.. çünkü varolan bilgiler ışığında bilinmeyen ama bilinebilecek bir algıyı sezinledi.. işte bu bilimin hipotez/varsayım dediğimiz ilk adımdır..
1. Gözlemler, görüntü, algı düz olarak algılıyordu. İnanıldığı için değil öyle algılandığı için, bu doğru kabul ediliyordu. Dinlerde senaryolarını ve kurgularını bu ilkel(çıplak) gözlemlerle yapmak zorundaydı (yani buradaki dayatım önsel değil sonuçsaldır, evrenin ne menem bir şey olduğunu, koca tanrıdan daha iyi kim bilebilirdiki değil mi? Ama koca tanrıda sonuçda insan ürünü olmakla, insan bildiğince konuşturuluyordu-burada insnalığa dayatılmış bir paradoks vardır). Evren ile ilgili bir anda oldu bitti bir hayal değil, yüzlerce yılı aşkın bir gözlem birikimi, bir bulgu birikimi ile yorumluyorlardı(örneğin sümer, Mısır, Hint gözlemleri, astroloji) Yer'den gökyüzünü inceleyenler güneşin ve Ay'ın hareket ettiğini dünyanın bir noktasından bir diğer noktasına gidip kaybolduğunu gözlemliyorlardı.
2. Gaipden gelen bir bilgi değil, yine kısmi gözlemlere dayanıyordu.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Galileo_Galilei
Bilim ile hayalciliğin(dogma) nasıl çatıştığı galileo'nun canına mal olmakla birlikde bize bilimsel olanla olmayanın ayırdımını acı bir gerçeklikle vermektedir. (gözlem->sınama)
Hayallerle hipotez olmaz, kurgu olur. Sizin yukarıdaki input(giriş) açılımınız dogmatiktir. Arşimed suyun kaldırma kuvvetini tespit ettiğinde, bir anda nereden olduğu bilinmeyen bir gaip girişi edinmiyor, hayalini kurmuyor, algılıyor. Yani ortada hayal değil bulgu vardır ve bilimsel varsayımlar bulgulara dayanır. Yine bilgi demek mutlak doğru yada mutlak yanlış şekliyle ele alınamaz, bilgi doğru olabildiği kadar yanlışda olabilir. Demek ki bilgi kavranabilir, sınanabilir olandır. Yani bir hayalin gerekçelendirilmesi değil, bulguların, varsayımların incelenmesi sözkonusudur. Varsayımlar ise bulgulara dayanır, ötesi ise hayallerdir, inaçlardır-ki bunlar varsayım yada hipotez değillerdir, inanıdırlar-...
Bilimi zihinsel bir düşleme noktasına indirgeyemezsiniz, zaten indirgeyip ifade edeceğiniz her kurgu yada her teori bilimin dışında olacaktır. Bilimsel olarak görülmeyecek, görülemeyecektir. Buradaki bilimsel görememe kişisel değil, bilimin metoduyla ilgilidir. Yani bilimsel olmayan bir şey birilerinin bilimsel yada değil demesiyle olmuyor, yönteminin bilimsel olup olmaması ile ilgilidir. Sizin bilimsellik namına yaptığınız üstteki örnekleriniz bilimsel değildir. İdealist (zihinci) felsefi, dogmatik argümanları, yine dogmatik bir biçimde açıklıyor-olumluyorsunuz.
halografik evren teorisi; evrim teorisi kadar güçlü olmayan kanundan çok henüz hipoteze daha yakın zayıf bir teoridir..
Holografik evren teorisi henüz bir teori değil, kurgudur. Bilimselde değildir. Dogmatiktir.
peki bu arada bilim ne yapar.. hiç sesini çıkarıp yorum yapmaz, çünkü onun mutluluğa huzura ihtiyacı yoktur, onun aradığı tek şey gerçektir, sonuç ne olursa olsun.. o sadece eline doğrulayan yanlışlayan kanıtlar geçtiğinde bunları insanlığa tarafsızca sunar...
Bilim insanlığın mutluluğu ile kişisel olarak ilgilenmez, ancak sonuçları itibariyle bunu sağlar ve bir yerde aradığıda budur. En basit örnek bu gün Tıp bilimidir. Bilim insana hizmet eder, zihinci ve hayalimsi, dogmatik ideolojiler, dinler vs ise kendine(BEN'ine, egosuna). Holografik evren teorisinin edebiyat içerikli girişi ve sunumu, ortaçağ kilise felsefesine yani alıklaştırmaya dönük bir hizmet verir gibidir. Madde yoktur diyen bir teori zaten bilimide yok saymıştır. Hipotezlerde anlamsızdır. Bu gün bilim salt insanlığa değil malesef! bazı başka kurumlarada yada egemen ideolojilerin sürekliliği ve garantisini sağlama yolundada hizmet vermektedir. Çünkü bilim ipotek altına alınamaz ve tekelleşemez, dolayısıyla her an her alanda, çok çeşitli amaçlar içinde kullanılabilirdir. Evrim teorisinin varlığı yada ortaçağda postu yere serilen kilise felsefesinin düştüğü durum, bazı çevreler için can sıkıcıdır. Can sıkıcıdır çünkü egemen kalabilmenin, insanlığı alıklaştırmanın önemli materyalleridir bunlar. Mesala az çok Akıllı tasarımcılar ile Ortaçağ felsefecilerinin besin kaynağının neresi olduğunu incelersek karşımıza ABD merkezli Evrim ve evreni bilimsel yolla ifade edebilme çabasında olan bilim karşıtı enstitülerden beslendiği görülebilir. Külliyatlar oradadır ve her ülkedeki temsilciler o külliyatı evirip, çevirip bize bilimsel bir kisve altında bol haşhaşlı(edebiyat, uyuşturucu) bir şekilde sunum yaparlar. Bu gün ülkemizdeki temsilcilerin kimler olduğunu ifade edebilmek hiçde zor değildir.
farkındalık/aydınlanma düzeyinde olan, yani duygu ve düşünce kompenentlerini birbirinden bağımsız çalıştırabilen, ya da daha doğru bir ifadeyle nörofizyolojik yapısına müdahele edebilen(meditasyon) bir insanın da hipotez ve teorilere yakalaşımı bilimle birebir özdeştir.. ne evrim teorisine sarılır, ne havva adem startına, ne maddeye ne halografik evrene.. herşeye bilimin verdiği değer mesafesinde yaklaşan kişidir farkındalığı gelişmiş insan..
Aydınlanma ve farkındalık kişinin salt zihnine yol almasıyla olacak bir şey değildir. Kral çıplak diyebilmek için içinize değil dışınıza -öteye- bakmayı bilmeniz gerekir. Bunu yapmadığınız ölçüde ben içime, salt zihnime ve duygularıma, iç huzuruma, kendimi çevreden yalıtımıma yönelerek dışımı tanımladım dememiz garip olur. Önyargısız bakabiliyormusunuz, bakamıyormusunuz işte asıl mesele budur ve dönüpde madde yoktur söylemine girmişseniz, zihninizin esiri haline gelmişseniz önsel şartlı olmakla zaten önyargısız bakabilme yetisini kaybetmişsiniz demektir. Yerçekiminden bağımsız düşünmek ayrı, yerçekimini baştan yok sayıp düşünmek ayrı bir şeydir. İnsan ön kabullerini nasıl oluşturursa düşüncede o temelde yol alır. O halde neyi düşündüğünüzden önce nasıl düşündüğünüzü değerlendirmelisiniz. Aksi ön kabuller ile bağıl düşünceler doğru orantıda ilerler. Burada düşünme-zihin açısından öncelikli ve önemli olan metotdur. Düşünce ön kabulelri, ön yargıları olumlar, mantık ise aradaki bağıntıyı tartar. Asıl sorun ne mantık nede düşünmektir asıl sorun ön kabulün ne olduğu hangi verilere dayandığıdır. Yoksa insan dilediği kadar kendisini dış dünyadan yalıtıp düşünsün, ön kabulleri ve ön şartları olduğu sürece bağımsız olamayacaktır. Ön kabuller ise bir yay dır, düşünce bu yaydan fırlatılan ok. Kabaca buradan şu çıkıyor, ben öncelikle ok ile yani Holografik Evren teorisiyle ilgilenmiyorum-ki ortada teori yok dedim- öncelikle yayla ilgilenmekteyim, başka türlü kavrayamam bilgi sahibi olamam- Olursam, salt ne söylendiğine bakar ezber tutarsam bu bilgi değil inanç olur.
tanrının varolduğunu, yokolduğunu, insanın havva ademden geldiğini, insanın maymunun bir kolunun evriminden geldiğini, ölümden sonra yaşam olduğunu, olmadığını bildiğini zannederek bir derin bir bilinç yanılgısında yaşamını idame ettirmek zorundadır.. aslında bu konuları bilmiyordur, sadece bildiğini zannediyordur, yani inanıyordur..
Genelde böyledir ancak bilginin yanlış yada doğru olabilirliğini, buradaki göreceliğin koşullara olduğu kadar eldeki verilerede dayalı olduğunu kavramış olmak gerekir. Bu kavrandığı doğrultuda inanca yer yoktur. Mesala bir maymun kolundan gelmişlik ? Buna birileri inanabilir ama metobolizma olarak ortak bir ataya sahip olduğumuz yönündeki bulgular incelenmektedir. Burada ortak ata ifadesi kullanılabilir ama buna inanı geliştirilemez. Bulgular bu doğrultudadır-ki- ifade edilebilirler. Buradada bir üst paragrafın sonunda altını çizdiğim açıyla yaklaşıyorum. İfadelerimede bu açıyla bakılmalı, "ist" ekleri almış sınırlarla değil!
paslıçivi
02-01-2010, 05:30
sevgili spartacus..
konu nerden nereye geldi.. benim bu hologrofik evren konusundaki yazdıklarımın tümü alıntı.. yani bu konuda hangi bilim adamı ne yapmış, diğer bilim adamları ne düşünüyor ve bu konuya genel bir bakış ve giriş amaçlıydı..
yoksa sizin algıladığınız gibi holografi evren teorisine inanan:yo: biri değilim.. çünkü ben hiç bir şeye inanmam, inanmak benim beynimde olmayan bir kavramdır.. ben ya biliyorumdur ya da bilmiyorumdur.. bilmediğim ama ortalıkta hipotez teori bazında dolaşan konulara genel bilimin yaklaştığı mesafede yaklaşırım..
ben burda holografik evren güçlü bir teoridir ve buna inanıyorum ve inandığım şeyi de size empoze etmeye inandırmaya çalışıyorum gibi algılamayın olayı.. biliyorsunuz ben topiği açtıktan birkaç gün sonra müslüman bir üyemiz evren madde değil bir hayaldir cümlesi bilimseldir deyip olayı hemen islam inancına bağlamıştı.. sanırım o başlık silinmiş.. aslında o arkadaşa çok güzel bir cevabım vardı ya neyse..
hipotez ve teoriler bilinen konular değildir.. bir soruna çok güçlü geçici çözümler getiren kavramlardır.. bunun ilk ayağı varsayım/hipotez dediğimiz zayıf bir öngörüdür ibarettir sadecer.. bu hipotez dediğimiz şey varolan bilgilerden gözlemlerden yola çıkarak bir insanın beynine yeni bir şey gelmesidir, bir input düşmesidir.. yani bir bilinmeze bilinebilirlik getirme potansiyeli olan bir fikrin zihne düşmesidir.. yani sizin algıladığınız tarzda hiçbir dayanağı olmayan kişisel salt bir hayal ürünü/dogma değildir.. Einstein'in hayal kurmak bilgiden önemlidir sözündeki hayal kurmak işte budur.. yoksa başıboş aylak bir adamın oturduğu çınar ağacının altında serin gölgelikte kurduğu hayalden bahsetmiyoruz burda..
ve hipotez dediğimiz kavram; bilimin insan ayağıdır.. bilim kendi başına hipotez üretemez, çünkü bilimin hayal kurma yeteneği yoktur, bilim sadece biliyordur ya da bilmiyordur ve elinde gözlemler, deneyler, kanıtlar vardır, bunlar hakkında bir yorum yapıp yeni birşeyler üretemez.. işte tam bu noktada insan faktörü devreye girmek zorundadır.. galile gibi, arşimet gibi, newton gibi, einstein gibi, darwin gibi vs..
bu biliminsanları varolan bilgilerden gözlemlerden oluşturdukları zihin donanımıyla yeni bir algı/sezgi içine girip beyinlerine bir input/data düşer.. bu tamamen kişiye özel bir şeydir.. çünkü onun yola çıktığı bu bilgiler gözlemler bilim ve biliminsanları tarafından bilinmekle beraber her biliadamının zihnine bu input düşmez.. işte bu durum biliminsanını ön plana çıkaran bir algı/sezgi meziyeti becerisidir.. bugün galilenin arşimetin edisonun newtonun einsteinin kişi bazında ön plana çıkıp bilimsel şöhret kazanmasının altında yatan neden budur..
einstein'ın izafiyet kuramını kabul ettirene kadar çektiği sıkıntıları azçok okumuşsunuzdur sanırım..
sözü getirmek istediğim nokta şu... bir biliminsanının hipotezine önyargılı yaklaşmamamız gerektiği.. çünkü şu haliyle holografik evren ne güçlenmiş bir teoridir ne de çürütülebilmiş bir hipotezdir.. ortalıkta serseri mayın gibi dolanmaktadır.. daha önce bir çok biliminsanın ilk hipotezleri gibi.. gelecek ne gösterir hiç bilemeyiz, bilim ve teknoloji öylesine bir geometrik bilgi artışıyla çoğalıyor ki keşke diyorum insan ömrü biraz daha uzun olsa da şu önümüzdeki 100-200 yıl içinde ne tür gelişmeler olacağını görüp tanık olabilsek..
bırakın binlerce yıl öncesinin insanını, şu 150-200 yıl öncesinin insanını bugüne getirme şansımız/teknolojimiz olsaydı herhalde bizi uzaylı zannederdi.. çünkü onun zamanında elektrik, bilgisayar, uzaya gitme, telefon, internet vs gibi şeyler yoktu..
eskiden maddenin en küçük parçacığı atomdur kuramı vardı.. sonra ne oldu kuantum fiziği sayesinde quarklar bulundu bir önceki kuram buharlaşıp gitti.. şimdi canlılığın oluşum ve gelişim için en güçlü kuramımız evrim teorisi.. ama elimizde milyonlarca yıl geriye gidip tüm bunları birebir görebilme deneyimleme teknolojimiz yok.. sadece elimizdeki fosiller kalıntılar dna ve karbon yakma testleriyle yaş tesbitleri gibi şeyler var.. tüm bunları biraraya getirdiğimizde evrim teorini çok güçlü bir şekilde destekliyor ama kanıtlamıyor.. zaten kanıtlama gücüne erişebilseydi bugün evrim teorisi insanlar arasında taraf/antitaraf diye bir ikilem ayrım yaratmazdı.. kabul etmeyinin gözüne soka soka kabul ettirirdik.. ve tüm dünya insanlığı bu evrim teorisi konusunda hemfikir olup olay kanunlaşırdı.. bir teori ne kadar güçlü olursa olsun her zaman yumuşak bir karnı vardır.. ileriki zamanlarda bulunabilecek bir teknoloji sayesinde her teronin olduğu gibi evrim teorisinin de güme gitme riski vardır..
işte tüm bunların ışığında insan denen canlı zihinde yaşadığı için bu tür hipotez teorilere karşı bir taraf/antitaraf içinde bulunma zorunluluğu hisseder.. bugün neredeyse tüm dünya ülkelerinde kabul gören evrim teorisi için bizim islam dünyasının tayfaları hala evrim teorisine inanan dangalak varmı gibi absürt yaklaşım içindedirler..
tüm bunların tek bir sebebi var.. önyargı yani inanç içinde olmak.. çünkü inanç dediğimiz kavram aklın teslim olup daha ötesini sorgulayamadığı algılayamadığı bir uyku durumu olan bilincin kapandığı yerdir..
yine Einstein'in bir sözüyle bitireyim yazımı..
önyargıları parçalamak bir atomu parçalamaktan daha zordur..
bugün rusyada 170 e yakın holografik beyin eğitim okulu vardır.. zaman içerisinde gireceğim konulara.. ve bu beyin eğitiminde meditasyon oldukça önemli bir yer tutuyor..
spartacus
02-01-2010, 12:30
Sevgili Paslıçivi
Yazdıklarınıza katılıyorum. Yorumlarım size değil, Holografik Evren teorisinin yöntemine idi. Kavrayabilme yetisine sahip değiliz ve bu yetisizlik bizlerden değil teorinin kendisinden kaynaklanmaktadır. İşte asıl değindiğim ve ifade etmek istediğim bu idi.
Asıl önemli olan ise algının türev olduğudur. Kimi -ki benim görüşüm- bazı felsefeciler(özellikle ortaçağ kilise felsefesi demiştim) kaynağı türev, algıyı kaynak olarak yer değiştirmiştir. Bu haliyle omurgası buraya kayan bir teori sözkonusudur yada daha doğrusu böylesi bir çıkarıma varılmış olduğu görülüyor. oysa bilim kaynakla ilgilidir ve yöntemlerde ve araçlarda hatta bilgide, algıda kaynağa dönük, bağıldır. Biz eğer felsefi görüşlerimizden yola çıkarak algılayanı kaynak, kaynağı algı(yada türev) haline getirirsek, bilimsel alanı ortadan kaldırmış oluruz -ki artık salt felsefi sunumlar ve çıkarımlar yapar hale geliriz-, bu noktada bilim yersiz hale gelir(ortaçağ felsefesine sürekli vurgu yapıyorsam asıl altını çizmek istediğim noktada burasıdır). ifadelerimde bir tepkisellik var, ama bu tepkisellik tamda bu noktada doğuyor.
Hafızanın tek bir yerde saklanmıyor olması ile ilgili söylemlere gelirsek, en kaba örnek harddiskler olabilir. Daha ilkel düzeyde ise kitaplar daha da alt düzeyde ise harfleri düşünebiliriz. Bilgi tek bir parçadan oluşan bir şey değil kaba bir örnekle bir kovan gibi düşünebileceğimiz parçacıklar içeriyor olmalı. Tek bir parçacığın yokluğu bütünü ifade edilemeyecek düzeyde etkilemeyecektir. Bir bilgi parçasının toplamda ne kadar etki edip etmeyeceği yine bilginin içerdiği parçacık sayısı ile doğru orantılıdır. Haliyle kayıtda sektörel olmaktadır. Aynen bir arı kovanı gibi yayılacaktır. Her parça bir diğerini tamamlar ve toplamda tüm parçalar veriyi bütünler. Demek ki çeşit çeşit bilgiler kendilerine ayrılan çeşitli odalarda değil, bütüne yayılmış ve yönden bağımsız sektörel bir alanda parçacıklar olarak depolanmaktadır.
Bilgi depolanmış bir aletden parçacık alınsa yada bozulsa dahi, geriye kalan parçada işlev devam edecektir. Biz tüm olarak bilgiyi değil, işlem yapılan sektörü kısıtlamış oluruz ve yayılım kısıtlı sektörde yine devam eder ve bu alanda deformasyona uğramış bölüme ait bilgiyide(parçacıklar) içerir. deformasyonun ne düzeyde olduğunu deformasyonun ebadı değil, yüklü olan bilginin toplam parçacık sayısı(büyüklüğü) belirler.
paslıçivi
03-01-2010, 08:23
Asıl önemli olan ise algının türev olduğudur. Kimi -ki benim görüşüm- bazı felsefeciler(özellikle ortaçağ kilise felsefesi demiştim) kaynağı türev, algıyı kaynak olarak yer değiştirmiştir. Bu haliyle omurgası buraya kayan bir teori sözkonusudur yada daha doğrusu böylesi bir çıkarıma varılmış olduğu görülüyor. oysa bilim kaynakla ilgilidir ve yöntemlerde ve araçlarda hatta bilgide, algıda kaynağa dönük, bağıldır. Biz eğer felsefi görüşlerimizden yola çıkarak algılayanı kaynak, kaynağı algı(yada türev) haline getirirsek, bilimsel alanı ortadan kaldırmış oluruz -ki artık salt felsefi sunumlar ve çıkarımlar yapar hale geliriz-, bu noktada bilim yersiz hale gelir(ortaçağ felsefesine sürekli vurgu yapıyorsam asıl altını çizmek istediğim noktada burasıdır). ifadelerimde bir tepkisellik var, ama bu tepkisellik tamda bu noktada doğuyor.
tepkinizi anlıyorum ama dediğim gibi benim burda ifade etmeye çalıştığım şey salt insan felsefik algısından yola çıkılmadığıdır.. ortada bazı bilimsel quantum düzeyinde veriler/gerçekler vardır ve günümüzde henüz bilimin açıklama getiremediği bazı kavramlar vardır..
insanların bazı şeyleri önceden algılaması, birbirine seven, bağı olan insanların birbirinden uzakken birinin başına birşey geldiğinde diğerinin bunu algılaması, rüyalarımızın çıkması, medyum dediğimiz insanların özel algı yetileri falan gibi..
bugün amerikada emniyet teşkilatı bu medyum denen insanlarla resmi olarak çalışıyorlar.. çözemedikleri bazı olaylarda cinayetlerde sadece bir mekan bir olayla ilgili bir cisim gösterdiklerinde medyum olan kişi olayın çözülmesi yönünde çok hassas ipuçları verebiliyor ve bunlar işe yarıyor.. national geopraphic belgesel kanallarında hiç izleme fırsatınız oldumu bilmiyorum ama bu tür olaylar çok yaşanıyor..
işte tüm bunlara şimdilik bilim bir açıklama getiremiyor.. ama toplumda böyle kişisel yetileri olan insanlar var ve bu bir realite..
yani varlık dediğimiz şeyi henüz tam olarak çözebilmiş değiliz,daha öğreneceğimiz keşfedeceğimiz çok şey var.. hologrofik evren varsayımının da temelinde evrende her taneciğin uzaklık farklı gözetmeksizin bir iletişim içinde olduğu öngörülüyor.. bu sadece bir felsefik dogma algı değil.. yapılan deneylerden gözlemlerden ortaya çıkan kişisel bir zihne input düşme olayı..
o yüzdendir ki benim burada asıl vurgulamak istediğim nokta bu tarz bilimsel kökenli hipotez ve teorilere karşı önyargılı olmamamız gerekliliğidir.. çünkü geçmişte dogmalar her zaman bilimin önüne bir engel olarak çıkmış ama gerçekler ergeç günyüzüne çıktığında bu kişiler bilimden özür dilemek zorunda kalmışlardır..
bilim acımasız sert bir fırtına gibidir, yeri geldiğinde öyle bir eser ki tüm kuru yaprakları savurup alttaki dalları ortaya çıkarır.. gerçeğin peşinde olan biz insanoğluna düşen de bilimden kesinlikle kopmamak ve onunla paralel bir pozisyonda duruş sergilemektir..
bu evrende herşeyin mümkün olabileceğini ve bunu henüz tam olarak bilmediğimizden yola çıkarsak tüm önyargılarımızdan kurtulup her şeye açık olmalıyız.. gerçeği öğrenmek isteyen insana yakışan bilinç seviyesi budur..
yoksa kişisel önyargı/sabitlenmiş bir fikirle/inançlarımızla olaya yaklaşıp bu fikrimizi bilimin üstünde tutmaya , bilime dayatmaya kalkarsak; zamanı geldiğinde bilim geçmişte çok yaşandığı gibi kişiyi büyük hüsranlara uğratır..
bugün varlık hakkında sabitlenmiş bir fikri olan insanın yaptığı şey güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktan öte bir şey değildir.. ama güneş balçıkla sıvanmaz ve yeri zamanı geldiğinde sizi ampul gibi aydınlatmasını bilir ve bunu yapar.. siz de ömrünüzü balçıklarla uğraşmakla heba etmiş olursunuz..
zaman içerisinde konuya daha değişik bakış açıları getirmeye çalışacağım ve bazı bilgileri paylaşacağım..
zaman içerisinde konuya daha değişik bakış açıları getirmeye çalışacağım ve bazı bilgileri paylaşacağım...
Sn paslıçivi bu bilgileri merakla bekliyorum
paslıçivi
09-03-2010, 09:03
sevgili deran.. konu hakkında bir çok gelişme mevcut ve takip ediyorum.. ama siteye ayırabildiğim zaman kıstlı olduğu için her topiğe birşeyler yazacak fırsatım olmamakla beraber bu konudaki talebinizi zamanı geldiğinde yerine getirmeye çalışacağım..
bu bahsettiğim konu hakıknda ilginç gelişmeler mevcut ve özellikle rusya bu konuyla ilgileniyor.. işin içinde meditasyon olduğu için benim de ilgimi çeken bir konu.. meditasyonla beyindeki bilinci yükseltip çok farklı bilmediğimiz özellikler kazandırabiliyoruz..
Sn paslıçivi ben de meditasyon yapıyorum o yüzden sabırlıyım beklerim yazılarınızı
Dün gece geç vakte kadar sayın evrensel-insan ile yaptığınız söyleşilerinizi okudum
çok etkilendim hepsini anlayamadım ama olsun öğrenmeye çalışıyorum...
Ben de sizler gibi yazabilirmiyimi hayal ettim
Daha doğru dürüst cümle kuramıyorsun diyebilirsiniz ya da bana öyle geliyor...
Çok okuyorum bir gün mutlaka...
Morfogenetik alanlar temel olarak formlara hayat veren, fiziksel olmayan tasarımlardır. Morfogenetik alanlar enerji değil, yalnızca bilgi taşırlar ve oluştuktan sonra hiçbir yoğunluk kaybına uğramadan zamanda ve mekanda varolurlar. Morfogenetik alanlar fiziksel formların modelleri (kristal gibi maddeler ile biyolojik sistemler de dahil olmak üzere) tarafından yaratılırlar. Bunlar daha sonra ortaya çıkacak olan benzer sistemlerin oluşmasını yönlendirirler. Sonuç olarak, yeni oluşan bir sistem, içinde taşıdığı tohumla, önceden oluşmuş bir diğer sistemin sahip olduğu ve kendisininkine benzer bir tohumla rezonansa girerek önceden oluşmuş bir diğer sisteme “uyumlanır”.
Devamı için tıkla! (http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/newage/newage60.htm)
Sayın paslıçivi sizden izin almadan alıntı ekledim topiğinize hoşgörünüze sığınarak
saygılar sevgiler...
Bilim ve insanlık-aydınlanma(nerdeyse 500 yıl) ortaçağ kilise felsefesine ve felsefecilerine öyle bir tokat vurmuştur ki, bilimsel deneyleri kendi doğalarından yalıtarakda olsa örnekleyerek, sözde materyal olarak kullanıyor olsalar dahi, hala ayağa kaldıramıyor, kişisellikler, kişilerin inançları, hayalleri, korkuları, arzuları temelinde, kişilerle göbekten bağımlı varlığını sürdürmeye çalışıyorlar. En büyük dileğide daha fazla sayıda insanı, bilimsellik kisvesi altında, çeşitli felsefi, edebiyat yöntemleri ile etkileyerek, kendisini varedebilmek.
5 asır öncesini algılamıyoruz bayım.
Potansiyel olarak 5 asır öncesini algılaman münkün, o yetiyi kullanamamanıza yanmalısınız. Neyse.
Bu gün pozitif bilim insanın geldiği nokta, ötesi, dışarısı, içerisi, ortası, yanı, kenarı olmayan bir yer. Gidecek bir yer yok ve bu dediğim yerde de kısıtlı olarak algıladıkları 4 / 7 angstrom arası skalada bunu algılamak ve orada deney yapmak mümkün değil.
Çünkü, gözlemlenmediğinde baktıkları şey yok orada yok. Bu nedenle pratik fizik anlayışından MAALESEF, ESEFLE, ÜZÜNTÜYLE söylemeliyim ki artık teorik fiziğe dönmüş bulunmaktayız. Ama bu dönüş materyal fizik ile değil. Nörokuantolojik fizik anlayışı.