PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Osmanlı Cumhuriyetinin(!) Vârisi Zehra


al bundy
20-02-2010, 00:38
Paris'te memuriyetim esnasında, 1936 kışına doğru bir akşamüstü evime gelişimde, refikam, Büyükelçimiz Suat Davas'ın telefon ederek acele elçiliğe gelmemi istediğini söyledi. Çok büyük muhabbet ve teveccühlerine mazhar olduğum rahmetli Büyükelçimizin davetine her zamanki gibi istekle icabet ettiğim sırada, hava da kararmıştı. Suat Bey beni görür görmez fevkalâde heyecanlı ve telâşlı bir halle: "Aman Firuz, felâket... Atatürk'ün manevi evlâdı Zehra, Londra'dan gelirken Amiens'de trenden kendini dışarı atarak intihar etmiş... Hemen şimdi koş Gar dö Lion'da, kendini istasyon müdüriyetine tanıt.. Fransa hükümeti tarafından ayrılan hususî vagonla git.. Amiens'de duruma el koy..." dedi.

Suat Bey o kadar telâşlı idi ki, paltomu almak için evime uğramama dahi müsaade etmedi. Derhal, istasyona gittim. İlk hareket edecek trene bağlanmış olan vagona bindim. Biraz sonra da hareket ettik. Fakat, Suat Beyin ayaküstü söylediklerinden başka bir şey bilmiyordum. Gidiyordum ama, karşılaşacağım vaziyet nedir, hiçbir şeyden haberim yok!..

Gece saat on birde Amiens istasyonuna vardığımızı haber verdiler. Vagonun penceresinden şöyle bir baktım. Peronda silindir şapkalı bir zat ile üniformalı zabitler vardı. Herhalde hatırı sayılır birini karşılamaya gelmişler... Tabii beni ilgilendirmez... Vagondan indim, gidiyordum, bir de baktım ki bunlar bana doğru geliyorlar. Silindir şapkalı, caketataylı zat meğer Amiens Vali ve Belediye Reisi imiş, saygılı bir selâmla kendini, sonra, yanındaki üniformalı generali, bölge kumandanı diye tanıttı.

Benim üstümde ise, açık renk bir elbise, başımda da bir fötr şapka!.. Şaşkın şaşkın, ne oluyor diye, müşerref olduğum zevatla yürüyoruz, gardan çıkınca arabaya bindik... Bir müddet gittik, Amiens kilisesinin önünde arabadan indik. Beni bu kilisenin şapellerinden birine götürdüler ve orada üstü örtülü ve etrafı çiçeklerler, çelenkler ve haçlarla çevrilmiş biçare "Zehra" nın naaşı önünde, bir saygı duruşu yaptık. Sonra kızın pasaportunu istedim, baktım, on yedi on sekiz yaşında Amasyalı Mehmet kızı Zehra!.. Fakat Atatürk'ün manevi evlâdı olduğuna dair küçücük bir işarete dahi tesadüf edemedim. Münasip bir lisanla, bu kızın müslüman olduğunu anlatarak, haçları kaldırttım ve derhal ayırdıkları otele giderek telefonla Paris'i buldurup, Suat Beyle temasa geçtim. Olup bitenleri anlattıktan sonra, kızın pasaportunda Atatürk'ün manevi evlâdı olduğuna dair hiçbir kayıt bulunmadığını söyledim.

Suat Bey, adetâ feryat ederek: "Aman Firuz! Ne yaptık şimdi?.." diye telefonu kapattı. Ya ben ne yapacaktım? Hâlâ hiçbir şeyden haberim yok...

Yorgun argın yatağa yatmaya hazırlandığım sırada, Londra Büyükelçimiz Ali Fethi Okyar telefon etti. Ona da durumu anlattım. Yarım saat geçmedi, bu sefer de Ankara'dan, hatırımda kaldığına göre Riyaset-i Cumhur Umumi Kâtibi Sayın Hasan Rıza Soyak telefon etti: "Bunun Atatürk'ün kızı olduğuna dair olan havadis nereden çıktı?" diye benden malûmat istiyordu. Olup biteni anlattım ve Fransa hükûmetinin ertesi günü büyük bir cenaze merasimi yapacağını söyledim! Kısa bir ara verişten sonra, Sayın Soyak: "Atatürk'ün en ufak bir merasim yapılmasını dahi istemediğini, sadece cesedi mumyalatıp Ankara'ya getirmemi emir buyurduğunu" tebliğ etti.

Telefon görüşmelerinin arkası alınınca yattım. Ertesi sabah soğuk bir havada kalktım. Bir de ne göreyim: Bütün Amiens halkı sokaklara dökülmüş! Amiens gazeteleri "L'héritiere de la Republique Ottomane" (Osmanlı Cumhuriyetinin vârisi) gibi garip başlıklarla genç kızın yapılacak cenaze merasimini ilân ediyorlar, aynı günde Paris gazeteleri ise baş sayfalarında, büyük puntolarla "Atatürk'ün kızının kendini trenden atarak intihar ettiğini" yazıyorlardı.

Osmanlı Cumhuriyeti!.. Aman yarabbi, o karmakarışık durumda, bir de bu! Hangi biriyle uğraşayım, o kadar müşkül bir durumdayım ki... Cenaze alayına katılacak bando ile, merasim kıt'ası kilisenin önünde hazır. Meydan mahşerî bir kalabalıkla dolup taşıyor. Vali ve Belediye Reisi yine başında pırıl pırıl silindir şapkası ve büyük üniformalarıyla kumandanlar, zabitler... Saf saf dizilmişler bekliyorlar...

Gittim bunlara ezile ezile "merhumenin Atatürk'ün kızı olmadığını, tahsile gönderilmiş fakir bir ailenin kızı olduğunu anlatıp; merasimden vazgeçmelerini" adetâ yalvararak rica ettim. Şaşırdılar ve bando ile silahlı askerleri geri çektiler, ama gazetelerin verdikleri haberlerle toplanmış olan halka meram anlatmak mümkün değil! Hele akın akın gelmiş genç kızlar, taht varisi bir genç kızın naaşı karşısında gözyaşlarını zaptedemiyorlar!

Ne ise, bu şekilde cenazeyi istasyona getirdik. Ayrılmış olan hususî vagona yerleştirdik, Marsilya'ya götürmek üzere, Paris'e doğru yola çıktık. Yolda kafam allak bullak... Düşünüyorum, bu ne iştir, ne oluyoruz?.. Dertleşecek kimse de yok...

Paris'e vardığımızda baktık yine merasim var. İstasyonda Fransa Cumhurreisinin temsilcisi ile mükellef bir çelengi ve bizim Büyükelçilik erkânı tarafından karşılandık. Bereket versin ki, tren burada fazla durmadı. Marsilya'ya hareket ettik. Fakat Marsilya'da da yine Fransa hükûmetinin hususî bir temsilcisi tarafından karşılandık. Cenazeyi rıhtımdaki "Teofil Gotye" vapuruna götürdük. Özenli bir yere güzel bir şapel hazırlanmış, tabutu oraya koyduk. Biraz sonra da hareket ettik.

Yollarda, uğradığımız limanlarda elçi ve konsoloslarımız yine çiçekler getiriyorlar! Bu minval üzere seyrederek, İstanbul'a vardık. Vapur limana girer girmez, matem alâmeti olarak, bayrağını yarıya çekti.

Bütün bu tantanalı gelişten sonra, yanaştığımız Galata rıhtımında, dört hamaldan başka kimsecikler yok...

Tabutu sessizce Teşvikiye Sağlık Yurdu'na götürdük ve aynı gün de oradan, vali Muhittin Üstündağ ile diğer bazı zevatın katılmasıyla oluşan küçük bir cemaatle, Beşiktaş'a inerken, yol üzerindeki Maçka mezarlığına defnettik.


Olayın Aslı Nedir?

Şimdi olayın esasına gelelim. Atatürk bu kızı, çalışkanlığı ve zekâsını takdir ederek tahsil için Londra'ya, Ali Fethi Beyin nezdine göndermiş. Kız yatılı konduğu okulda, birdenbire içine düştüğü yabancı çevreyi yadırgamış ve lisan da bilmediğinden sıkıntıya uğrayarak, bir nevi dâ-üs-sılâya (vatan hasretine) tutulup, gece gündüz ağlar olmuş; Fethi Bey bu vaziyeti Büyük Atatürk'e arzetmiş olacak ki, kızın geri gönderilmesi münasip görülmüş. Fethi Bey de Paris yolu ile Ankara'ya gönderilmek üzere kızı Londra istasyonuna kadar getirmiş, trene bindirirken çok yakından tanıyıp itimat ettiği bir zatın da Paris'e gelmekte olduğunu görünce, herhalde fazla alâkadar olmasını temin için: "Atatürk'ün yabancısı değildir, Paris'e kadar göz kulak olun" diye tavsiyede bulunmuş.

Yüzaltmış kilometre süratle adeta uçan bu trenlere alışık olmayan kıza bir aralık fenalık gelmiş. "Aman beyefendi, biraz koridora çıkıp, pencereden hava alayım" diyerek çıkmış. Çıkış o çıkış... Meğer bulantısını gidermek için - zaten çok alçak olan pencereden - sarkınca dengesini kaybetmiş ve yuvarlanmış...

Vagonda, kızın çıktığı koridordan dönmediğini görerek, telâşa düşen zat, arayıp koridorda da bulamayınca: "Aman, cumhurreisinin kızı yok!" diye feryadı basarak, bütün treni yaygaraya boğmuş...

Paris'te olup bitenlerden haberi olmadığı için istasyonda kızı karşılamaya gelmiş olan Büyükelçimiz Suat Beyin iki kızı da trenden Zehra'nın çıkmadığını görüp istasyon müdürüne "Trende Atatürk'ün manevi kızı bulunmakta idi, acaba ne oldu?" diye sorunca, bu sefer de zaten yoldaki hadiseden haberi olan istasyon müdürünü de bir telâş ve bir endişedir alıyor. Bu telâş Hariciye Neazreti'ne kadar yayılıyor.

Atatürk'ün muazzam prestiji dolayısıyla Fransa Hariciye Nezareti ile bizim Büyükelçilik adetâ birbirine giriyorlar. Ve bu suretle haber, gazeteler vasıtasıyla, halka yayılıyor.

Ben daha Amiens'de iken "Ankara'ya getir" emrini aldığım zaman, vardığımızda Atatürk'ün sorması ihtimalini düşünüp, ihtiyatlı hareket ederek, hemen Fransız polisinin refakatinde vak'a mahallesine gitmiş ve orada usûlü dairesinde yapılan inceleme ve keşifte hazır bulunarak, olayın bir intihar değil, fakat kaza olduğunun resmen respit edilişine şahit olmuştum.

Filhakika, zavallı kız, o baş döndürücü süratte pencereden sarkar sarkmaz kendine hakim olamayarak, ters yüzü öyle bir dışarı fırlayıp, sürünerek, yuvarlanmış ki sağ elinin parmakları zedelenmiş, iskarpinlerinin topukları on beş metre kadar geride kalmış ve traverslerden birinin çivisi ensesine saplanmıştı.

Nihayet Ankara'ya gittim. O akşam, Atatürk, Çankaya'daki yemekte bulunmamı emretmiş. Sofrada başka dâvetliler de vardı. Bir müddet hadiseye dair hiçbir şey sormadı. Lâkırdısını bile etmedi.

Yemeğin sonuna doğru, nihayet: "Bu kız intihar mı etti? Yoksa bir kaza kurbanı mı oldu?" diye sorunca, hemen yanımda bulunan kroki ile Fransız emniyetinin raporunu takdim ettim. Müşahade ve kanaatimin de kat'i surette kaza olduğunu söyledim. Dalgın ve düşünceli bir vaziyette, sadece: "Şimdi müteessir oldum. Çok zeki ve inatçı bir kızdı, severdim." dedi.


Firuz Kesim, Yakın Tarihimiz Dergisi