PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kemalist Rejim Nedir/Ne Değildir


Sangre
24-02-2010, 17:36
Kemalist rejimin niteliği ile ilgili tartışma üç ana noktada odaklaşır; Demokratik miydi, otoriter miydi, yoksa totaliter miydi? Ve bu rejim, sonuçta neydi?

Demokratiklik/Otoriterlik Tartışması

Kemalist dönemin bazı resmi ve yarı resmi söylemlerinde içinde bulunulan rejimin ‘demokratik’ olduğu savı da ileri sürülmüştür. Milli egemenliği, meclis üstünlüğü, saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet ilanı gibi atılımlar bunun kanıtı olarak gösterilmiştir. Atatürk, ABD Büyükelçisi Sherill’e hitabında, Türklerin ‘tam manasıyla demokratik bir devlet’ kurduklarını söylüyor, ‘Türkiye Cumhuriyetçileri’nin Amerikan Devrimini ve önderlerini takdirle andıklarını belirtiyordu (1).

Bir devletin ve bir rejimin gerçek kimliğinin ne olduğunu saptayabilmek için, söylemlere değil eylemlere ve olgular dünyasına bakmak daha doğru olur. Atatürk’ün bu görüşlerini ifade ettiği 1932 yılının tek parti sisteminin de iyice yerleştiği bir döneme denk düştüğü hesaba katılırsa, bu tutumun daha bilimsel olduğu da kabul edilebilir. Bu nedenle ilkin 1930’lara kadarki gelişmelerin kısa bir taramasını yapmakta yarar var.

1923’te seçilen 2. TBMM üyelerinin hemen hepsi Mustafa Kemal’in süzgecinden geçmişlerdi. Milletvekillerinin hemen hemen tümü Halk Fırkası üyesiydi. Buna karşın henüz disiplinli ve türdeş bir kitle durumunda değildiler. Bu mecliste de muhalefet vardı. Bu muhalefet kendisini Cumhuriyet ilanı, hilafetin kaldırılması tartışmalarında göstermişti. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu tasarısının Cumhurbaşkanına tanımak istediği bazı önemli yetkiler de meclis genel kurulunda ciddi bir muhalefetle karşılaşmış ve kabul görmemişti. Kısacası, 2. TBMM ile Halk Fırkası meclis grubu, hükümet yada önderlikten gelen önerilerin basit bir ‘evetleyicisi’ değildi. Örgütlü muhalefet Şeyh Sait isyanı, sıkıyönetim ilanı, Hıyaneti Vataniye Kanunu değişikliği, Takrir-i Sükun Kanunu, İstiklal Mahkemelerinin faaliyeti, mahkumiyet kararları ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra sönüşe geçti. Bunu, İzmir suikastı girişiminden sonra muhalefetin susturulması ve İttihatçıların tasfiyesi izledi. 1930’daki ‘yapay ve güdümlü bir demokrasi deneyi’nin ardından da tek partili rejim iyice yerleşti (2).

Tek Partili Rejim, bu konuda karşımıza çıkan ilk önemli bulgudur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasının (1925) ardından ülke beş yıl muhalefet partisiz bir dönem yaşadı. 1930’da Serbest Fırka’yı bizzat Mustafa Kemal kurdurdu. Bu güdümlü muhalefet ve çok partili dönem de kısa sürdü ve parti kendini feshetmek durumunda kaldı (1930). Bundan sonra tek partili düzen yerleşikleşti ve 15 yıl daha sürdü. Şimdiden bu veriler demokratik bir rejime değil, otoriter rejimlere özgü öğelerdir.

Parti-Devlet kaynaşması da özellikle 1935 sonrasının ilk özelliğidir. 1936’da İçişleri Bakanı (CHP) genel sekreteri, valiler de il başkanı oldular. Bölge müfettişleri hem devlet organlarını hem de partinin taşra örgütlerini denetliyorlardı. 1937 Anayasa değişikliğiyle CHP’nin altı oku anayasallaştırılıp Parti-Devlet kaynaşması koyulaştırıldı. Böylece bir ‘parti devleti’ (Recep Peker, Mahmut Goloğlu) yada ‘devlet partisi’ (Fahir Giritlioğlu) doğdu.

Siyasal muhalefet tasfiye edilirken kullanılan başlıca gerekçeler, Şeyh Sait isyanı (1925), İzmir suikastı girişimi (1926) olmuştur. Tasfiye ya da sindirmenin hukuki araçları ise Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve değişiklikleri, Takrir-i Sükut Kanunu (1925-1929), İstiklal Mahkemeleri (1927’ye kadar), sıkı yönetim ve uygulamalarıdır.

Şeflik sistemi de otoriter düzenin bir göstergesidir. ‘Ebedi Şef’ yada ‘Milli Şef’ (Atatürk ve İ.İnönü) rejimin gerçek otorite odağıdır. Devletin, partinin ve büyük çapta da fiilen yürütmenin başı olmaları onlara bu gücü kazandırmaktadır. Ayrıca her iki lider (özellikle Atatürk) büyük tarihsel ağırlığa sahiptir ve ordu üzerinde de nüfuz sahibidir.

Lider partiye ve TBMM'ye hakim olduğundan, hükümet meclisten çok lidere bağlı ve ona karşı sorumludur. Gerek Atatürk gerekse İnönü dönemlerinde lidere güven vermeyen bir başkan ve bakanlar kurulu düşünülemez. Özellikle devrimci programın uygulamasında yasama ve yürütme inisiyatifi büyük çapta liderin elindedir.

TBMM'ye gelince, Kurtuluş Savaşı geleneğinin ve 1924 Anayasası'nın etkisiyle, bu kurul anayasal ve siyasal yapının en üst organıdır ama, bunu esaslı bir şekilde törpüleyen olgular vardır. Seçimler serbest ve yarışmalı değildir, iki dereceli ve tek seçeneklidir. 1923’ten itibaren milletvekili adayları lider ve parti merkezi tarafından seçilmektedir. Tek partili meclis, özellikle 1925’ten sonra parti yönetiminin ve başkanın otoritesi altında çalışan, disiplinli ve uyumlu bir kuruldur.

Yargı organı da, bağımsız ve güvenceli değildir. İstiklal Mahkemeleri ve sıkıyönetim mahkemeleri bunun can alıcı noktasıdır. İdari yargının yürütme ve idare üzerinde etkili bir denetimi söz konusu değildir. Anayasa yargısı zaten yoktur. Bu durumda yargının ayrı ve dengeleyici bir güç olması imkansızdır. Yargının esas işlevi rejimi ve inkılapları korumaktır.

Hak ve özgürlükler alanına gelince, burada çok önemli kısıtlamalar görmekteyiz. Kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği, polis müdahalelerinden (Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu, 1934) sıkıyönetim uygulamalarından, sıkıyönetim mahkemeleri ve İstiklal Mahkemelerinden zarar görmüştür. İskan kanunu ile getirilen zorunlu göç ve yerleştirmeler de buna eklenmelidir (1934-1935) Dinsel özgürlüklere de müdahale vardır (Hac izni verilmemesi, ezan dili, dinsel eğitim ve yayın yasakları, ziyaret yasakları vs). Düşünce suçlarında artış görülür. (Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve değişiklikleri, TCK ve değişiklikleri, 1931 tarihli Matbuat Kanunu). 1937’de ‘Altın umde’nin anayasallaştırılmasından sonra devletin temel ilkelerine aykırı propaganda yasakları daha da pekiştirilmiştir. Basında sansür ve oto sansür, kapatma ve mahkumiyet çemberleri etkilidir. Dernek ve parti kurabilme 1938’e kadar fiilen, bu tarihten sonra da hukuken ‘izin sistemi’ne bağlıdır. Türk Ocakları kapatılmıştır (1931), Türk Kadınlar Birliği de CHP liderliğinin isteği üzerine ve artık amacına ulaştığı gerekçesiyle kendini feshetmiştir (3).

Sosyal Sorun (emek-sermaye ilişkileri) alanındaki anlayış ve düzenlemelere de sıkı bir disiplin ruhu hakimdi. Toplumun sınıflardan değil meslek gruplarından oluştuğu ve bu gruplar arasında çıkar birliğinin bulunduğu kabul ediliyor, bağımsız sınıf örgütlenmeleri (sendika, parti) yasaklanıyor, sınıf mücadelesi rölantiye alınıyordu. Tek parti sistemi de aynı mantıkla meşrulaştırılmak istenmiştir. Şöyle ki; partiler değişik sınıf menfaatlerini temsil için kurulur, Türkiye’deyse çelişik ve uzlaşmaz sınıf ve menfaatler yoktur, dolayısıyla çok partililikte gerekli değildir.

Yöntemler konusu da önemlidir. İnkılaplar hangi yöntem ve usullere başvurularak gerçekleştirilmiştir? Bunların sahneye konmasında, hukuki usuller geçerlidir (Meclis idaresi). Ancak bunun gerisindeki olgular da dikkatten kaçmamalıdır. 1923 sonrası meclislerinin serbest ve yarışmalı bir seçimden gelmediklerini biliyoruz. Bunun ötesinde, inkılapların yapılması ve korunması konusunda ‘gözdağı’ yöntemine sık sık başvurulmuştur. Örnekleri tazeleyelim.

Mustafa Kemal saltanatın kaldırılması tartışmaları sırasında meclis karar komisyonunda, ''İhtimal bazı kafalar kesilecektir'' demişti (1.11.1922). İzmit basın toplasında ‘inkılabın kanunu, mevcut kanunların üstündedir’ (16.01.1923) sözüyle yeni dönemin ve yönetimin haberlerini veriyordu. Aynı yıl İzmir’de gerekirse milli hakimiyet uğruna canını verebileceğinden söz etmişti (27.01.1923), Konya’da gençlere ‘Ben kendi başıma kalsam yine tepeler, yine öldürürüm’ şeklinde konuşmuştu (20.03.1923). Bu arada Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun yeni hükmü de (15.04.1923) saltanatı geri getirmeye çalışmayı vatan hainliği suçu saymıştı (4).

Bütün bu veriler ve hatırlatmalar bizi şu yargıya götürmelidir. Bu özelliklere sahip bir rejim demokratik değil, otoriter karakterdedir. Ne bugünkü ne de o zamanların demokrasi anlayışından bu rejimi demokratik saymaya olanak yoktur. Kemalist Devrim’e yönelik bazı haksız eleştirileri savuşturmak için Kemalist rejimi demokratik olarak göstermeye çalışmak doğru değildir.

Sangre
24-02-2010, 17:36
Otoriterlik/Totaliterlik Tartışması

Kemalist rejimin otoriterliği totaliterlik boyutuna ulaşıyor muydu? Bazı yazarların görüşü bu yöndedir yada kullandıkları deyimler bu anlama gelmektedir.

Ali Fuat Başgil, ‘Emsaline yalnız totaliter rejimler rastlanan bir şef rejimi’, ‘Sezar’ları bile imrendirecek bir kuvvetle ve azametle hükümran olan Türkiye devlet reisleri’ ‘bunaltıcı bir idare tarzı’ndan söz etmekteydi (5). Muhafazakar kanattan gelen bu eleştirilerin benzerlerini başka çizgilerde de bulmak mümkündür: ‘Ceberut bir devlet telakkisi’ (M. Ali Aybar), ‘devletin toplum üzerinde daha yakından tahakküm kurması’ (Ahmet İnsel), ‘sivil topluma karşı olmak’ (A.S. Akat) yada açıkça ‘totalitarizm’ gibi (6).

Totaliter rejimler, tetikçi bir ideoloji ve iktidar yapısı içinde bir toplumun bütününün (totalite) kişisel alanlara da el koyacak biçimde güdümlenmesi esasına dayanır. Bunun tipik örnekleri faşist, nazi ve bazı sosyalist diktatörlüklerdir.

Kemalist rejim, ideolojisi ve iktidar yapısı bakımından toplumun ve bireyin yaşamına tümüyle el koyma durumunda mıydı?

Bir kere ortada teorileştirilip kalıplaşmış bir öğreti (doktrin) yada ideoloji bulunduğu söylenemez. Şüphesiz, bir dünya görüşü ve felsefi değerler vardır. Ama bunlar da Faşizm, Nazizm, yada Marksizm-Leninizm’deki gibi tek doğrucu değildir. Faşizm ve Nazizm’deki gibi devlet yüceltmesi, ırkçılık yada Yahudi düşmanlığı, SSCB’deki gibi de sınıf yüceltmesi görülmez. Faşizm ve Nazizm’de olduğu gibi azgın sol düşmanlığı, Sosyalizm’de olduğu doktriner bir sağ düşmanlığı şeklindeki husumet davalarına da yer yoktur (7).

Kemalist ve radikal cumhuriyetçilerin dünya görüşü pragmatik, batılı ve aydınlanmacı değerlerle örülüydü. Akılcılık ana pusula, hedef de çağdaşlaşmaydı. Rejimin otoriterliği idealize edilmiyor, süreklileştirilmiyor, aksine geçici zorunluluk olarak algılanıyordu. Bu açıdan da ‘ebedi hakikate erdiği’ni iddia eden totaliter rejimlerden ideolojik olarak çok farklı bir zeminde iş görülüyordu.

İktidar yapısı ve pratiği bakımından da totaliter rejimlerle kıyaslanmayacak veriler vardır. Bunların bir kaçına değinelim.

Rejim ve iktidar; millet egemenliği, seçimler, meclis üstünlüğü gibi esaslara dayanır. Irk, sınıf yada parti hegemonyası söz konusu değildir. Rejim, bir credo (iman) yada mistik dayatmamaktadır.

Parti teorisi ve pratiği bakımından da durum ilginçtir. Sistem tek partilidir, ama bu geçici bir model olarak öngörülmektedir. Nitekim çok partililik denemeleri olacaktır (1930-1945) Tek parti içinde katı bir disiplin görülmez, parti bütün ülkeyi kucaklayan derin ve yaygın bir örgüt değildir. Totaliter partilerden ( faşist, nazi, komünist) farklı olarak CHP’nin milisleri, hücreleri, üyelerinin üniformaları, gösteri yürüyüşleri yoktur. Yurttaşlar partiye kolayca üye olabilir. Kitlesel ihraç ve sürgünler olmamıştır. Parti içinde seçimle göreve gelme esası geçerlidir. Yine parti içinde sınırlı da olsa bir çoğulculuk ve farklı eğilimler vardır ( 8 ). Ayrıca Atatürk 1936’da faşist parti modelinin benimsenmesini reddetmiştir.

Önder ve Şef’in konumu da totaliter rejimlerdeki mevkidaşlarından farklıdır. Atatürk ve İnönü’nün devletbaşkanı olarak Duçe ve Führer’in sahip oldukları yürütme, yönetme, özel ve genel af ilanı, yargıya müdahale yetkileri yoktur (9). Bu yetkiler bakanlar kurulu, meclis ve tam bağımsız olmasalar bile mahkemeler arasında paylaştırılmıştır.

Önder ve rejim, yine totaliter ülkelerdekinden farklı olarak büyük kalabalıklara dayalı histerik ve demagojik gösteriler düzenlemez. Atatürk’ün yurt gezileri ve halka hitapları daha çok didaktik (eğitici, öğretici), halkın ilerlemeci özelliklerini övücü ve gericiliği kınayıcı karakterdedir.

Önder ile kitleler arasındaki ilişkiler, diktatörlükler ve totaliter sistemlerdeki gibi korkuya yada örgütlenmiş ve pompalanmış sevgiye değil, gönüllü ve kendiliğinden bir sevecenliğe dayalı görünmektedir. Atatürk’le ilişki oldukça protokolsüz, doğrudan kanallardan kurulabilmekte, doğal bir sıcaklık taşımaktadır. Bunun örnekleri sayısızdır (10).

Askeri ve Polisiye unsur da ön planda değildir. Rejim, otoriter olmasına karşın militarist karakter göstermez. Oysa 20. yy. otoriter ve totaliter rejimlerinin önemli kısmı bu nitelikte olmuştur. (Latin Amerika, Almanya, İtalya, Balkan ülkeleri, Japonya). Türkiye’deki otoriter rejimde asker-sivil otoriter ayrımı 1923’den itibaren esasta gerçekleşmiş, birincisi ikinciye tabi kılınmaya başlanmıştır. TSK ancak perde arkasında bir güç, bir subap yada ‘rejim bekçisi’dir. Rejimin Gestapo’su, KGB’s, toplama kampları, kitlesel tecritler de yoktur.

Rejimin baskıcılığı genel ve yaygın olmaktan çok, etnik ve özellikle de dinsel hareketlenmeleri hedef almıştır. Nişan tahtasının büyütülmemesine özen gösterilmiştir. Baskı yöntemleri de ‘terör değil, politik gözdağı vermek’ şeklindeydi (11). ‘Şiddet’ asgari düzeydeydi. Örneğin, hanedan mensupları katledilmemiş, maddi olanaklar sağlanarak yurtdışına gönderilmiş, düşmanla işbirliği yapanlar bile yargılanmamış ve ‘150’likler’ listesiyle yetinilmişti. ‘Devrimci şiddet’ esasta devrim karşıtı eylemlere odaklanmıştı (12)

Bütün bu veriler ne anlama gelmektedir? Çoğulcu ve özgürlükçü bir demokrasi olmayan Kemalist Rejimin otoriter karakterdeydi, ama totaliter değildi. Rejimin, toplumun ve bireyin o gününü ve yarınlarını totaliter rejimlerdeki şekliyle ve bütünüyle kapsamak, biçimlendirmek ve güdümlemek yolunda ne bir ideolojik yörüngesi ne de etkinliği vardır.

Hatta tam tersine, rejim otoriter karakterine karşın iç mantığında ve yapısında önemli demokratik öğeler taşıyordu.

Sangre
24-02-2010, 17:37
Demokratik Öğeler

Bağımsızlık bunların başında gelir. Bu dönem Türkiye’sinde önce siyasal, sonra da ekonomik bağımsızlık somut bir geçeklikti. Bu da en azından ulusal özgürlük ve egemenlik yönünde bir kazanımdır. Ulusal bağımsızlık ve özgürlük olmadan demokrasi de olmaz. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle bezelidir.

Yönetici seçkinler sınıfsal konumları itibariyle ilginç özellikler taşımaktadır. Bunlar 1923 ve sonrasında yarışmalı ve çoğulcu yöntemlerle seçilmiş değillerdi. Ancak, başarılı bir ulusal kurtuluş savaşının aşağıdan yukarı yükselen demokratik dalgasının üzerine oturmuşlardır. Hukuki ve siyasi açıdan demokratik bir yarışmanın kazananı değillerdi ama, sosyolojik açıdan eski yönetici seçkinlerine oranla daha demokratik bir kökenden geliyorlardı. Cumhuriyet’in yeni siyasal seçkinleri Osmanlı yönetici tabakalarından farklı olarak, monarşik, teokratik, aristokratik (ayan) vb ayrıcalık ve desteklere dayanmıyorlardı. Tersine, bu dayanakları kendileri yıkmışlar yada yıkacaklardı (saltanat, hilafet, ayan meclisi, sınırlı oy sistemi, teokratik yapılar vb.)

Kuruluş seçkinleri, Kurtuluş’un seçkinlerinden sayıca daha az, ama nitelikçe farklıydılar. Radikal cumhuriyetçiler, tutuculara ve liberallere oranla daha otoriterdiler, fakat bu otoriterlik devrimci değişim içindi. Sırf bu yüzden de paradoksal biçimde öbürlerinden daha demokrattılar.

Şöyle ki, siyasal açıdan demokratik olmayan bir biçimde oluşmuş bulunan 2. TBMM ve sonrakiler, egemen ve ayrıcalıklı sınıf ve güçleri ve bunların ideolojisini ve kurumlarını tasfiyeye kararlı olduklarından, sosyal açıdan 1. TBMM’ye oranla daha demokratikti (13). Şöyle de denilebilir; 1. TBMM demokratikti ama tutucuydu. 2. ve sonraki TBMM’ler devrimci olduklarından dolayı, toplumsal anlamda da daha demokratik olabildiler. Bütün inkılaplar ve özellikle de kadın statüsündeki devrimci değişme bunun ifadesidir (14).

Bu insanlar kimlerdi? Atatürk’ü en iyi anlayan ve yakından izleyenler, İsmet ve Fevzi Paşa gibi askerler dışında, 2. Meşrutiyet Türkçüleri oldu: Falih Rıfkı, Mahmut Esat, Şükrü Kaya, Ş. Saraçoğlu, Mustafa Necati, Vasıf Beyler (15). Bu isimlere Celal Bayar, Tevfik Rüştü Aras, Mazhar Müfit, Yunus, Nadi, Hüsrev Gürede, Recep Peker gibilerini de eklemek gerekir.

Felsefi temeli bakımından rejim aydınlanmacıdır. Özgürlükçü ve demokratik yönelimin arka planında bu düşünsel tercih yatar. Şerif Mardin şöyle yazıyor; Atatürk Devrimlerinin felsefi temeli insanın kendi mukadderatına hakim olabileceği fikridir. Osmanlı’da kaza ve kader anlayışı egemendi. Buna göre dünya olaylarını meydana getiren Allah’ın iradesidir. İrade-i cüziye de zamanla daralan bir alandır. Rönesans ve rasyonalizmden kök alan Atatürk devrimi buna karşı çıktı, bilim ve aklı rehber edindi. Ayrıca teb’a anlayışı ve padişaha sadakat yerine, yasalara uyma fikrini getirdi, kişisel özgürleşmenin de kapısını açtı. Devrim ve rejimi, bireyi İslam cemaatinin kolektif baskısından kurtaracak dönüşümleri başlattı: Kadın hakları, laiklik, laik eğitim, hilafet ve tarikatların kaldırılması vb (16)

Birey ve sivil toplum oluşturma yolundaki kültür ve eğitim politikaları itibariyle de rejimin tercihleri dikkat çekicidir. Milli eğitim kurumları, üniversiteler, silahlı kuvvetler, halkevleri ve halk odaları, 1940’tan sonra Köy Enstitüleri, yabancı klasiklerin çevrilmesi, öğretimin birleştirilmesi (tevhidi tedrisat) ve karma öğretim gibi unsurlar, özgürlükçü ve hümanist değerleri topluma yaymaktadır. İlginçtir; tek parti dönemi ders kitaplarında ve özellikle Medeni Bilgiler’de demokrasi ve hürriyet bahisleri geniş yer tutar.

Demokratik ilke ve kurumlar bakımından da rejim hiç yoksul değildir. Temel ilke millet egemenliğidir. Gerçi pratikte bu, egemenliğin kime (millete) ait olduğunu belirtmekten çok, kimin olmadığını (saltanat-hilafet) göstermeye yaramıştır. Millet siyasal olgunluğunu elde edene kadar seçkinler ve TBMM toplumu aydınlatacak, ona yol gösterecektir. Fakat bu kadarıyla bile ilke devrimcidir, aynı zamanda da ileriki demokratikleşmenin önünü açıcıdır. ‘Eşhas devleti’nden, ‘Halkın devleti’ne yöneliş başlamıştır (17). Buna bağlı olarak devlet organları seçimle oluşmakta, belli aralıklarla (devri) seçimlerin yapılmasına devam edilmektedir. Oysa dönem, Balkanlar’da olduğu gibi, parlamentoların pek kabul gördüğü bir dönem değildir. Türkiye’de ise yarışmalı bir seçimden çıkmış olmasa da TBMM en yüce kuruldur. Rejim teorisi anayasallık ve yasallık ilkelerini benimsemeye devam etmektedir. Liberal bir anayasa olan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu tek parti döneminde hukuken yürürlüktedir. Nihayet, feodal ve teokratik kurum ve ideolojileri gerileten ilke ve kurumlar (laiklik, eşitlik, kadın hakları, devrimcilik), demokratikleşmenin önkoşullarını hazırlamaktadır.

Parti teori ve pratiği bakımından durum nedir? Rejim ve tek partisi, demokrasiyi ulaşılması gerekli bir amaç sayıyorlardı. Tek partililik sürekli değil geçici bir modeldi. Nitekim 1930 ve 1945’de çok partililik denemelerine girişildi. 1930 girişimi güdümlüydü ama, muhalefetin başına getirilen Fethi Bey’in (Okyar) liberal kimliği bu denemenin içtenlikle tasarlandığını düşünme olasılığı olanağı sağlar (18). Ayrıca pratikte tek parti içinde göreli çoğulculuk ve kanatlar olageldi. 1930 ve 1945 muhalefet seçenekleri zaten parti içinden doğdu.

Çok partililiğe geçiş bu özelliklerin bir sonucudur. Daha savaş yıllarında çoğulculuğa kapı aralanmıştı. 1939’da müstakil grup kuruldu. 1943 seçimlerinde fazla aday gösterilip seçmene yeni seçenekler sunuldu. 1945 ara seçimlerinde aday gösterilmedi ve bağımsızlara şans tanındı. Demokratik Parti’nin kurulmasına yol açacak hareket CHP içinde başladı (Dörtlü Takrir). Çok partili rejime geçişte İ.İnönü belirleyici rol oynadı.

Bunlar, tek partililikten çok partililiğe geçişin rejime karşın (rağmen) değil, rejimin mantığına ve idealine uygun olarak gerçekleşmiş olduğunu gösterir. Demokrasi ye geçiş rejim açısından kendini inkar yada intihar demek değildi. Tam tersine, işlevini tamamlamış ve amacına ulaşmış olma şeklinde kabul gördü. Otoriter rejimin devamını isteyenler de İnönü tarafından etkisizleştirildi. Böylece otoriter sistem kendi kararıyla bu yumuşak geçişi gerçekleştirmiş oldu.

Kemalist Rejim Neydi?

Kemalist rejim çoğulcu özgürlükçü bir demokrasi değildi. Ama sağ yada sol bir totalitarizmlerin de uzağındaydı. 20. yy örnekleri çok görülen dış destekli yada bağımsız askeri-bürokratik-diktatörlüklere de benzemiyordu; hem tam bağımsızdı hem de militarist unsur önde gelmiyordu. Üstelik otoritarizmini tutucu gerici yada sosyalist değerler için değil, ilerlemeci ve batılı hedefler için kullanmaktaydı. Sistemin içinde demokratik ilke ve öğeler bulunuyordu.

Bu durumda Kemalist rejimi daha iyi anlama için demokrasi ve otoritarizm zıt ikilisini bir arada düşündürten formüllere ihtiyaç vardır. Bu kaynaştırma ulusal-burjuva demokratik devrimlerinin doğuş ve oturma dönemlerinde otoriter hatta diktatoryal rejimler hep görülmüştür. İngiltere’de Cromwell, Fransa’da Jakohenizm, ABD’de iç savaş ve güneyin gericiliğine karşı şiddet uygulama dönemi gibi.

Türk devrimi de esas olarak ABD ve Fransız devrimlerinin ve batılı liberal değerlerin izleyicisidir. Nitekim Mustafa Kemal Türklerin ‘tam manasıyla demokratik bir devlet’ kurduklarını söyledikten sonra, Amerikan devriminin ve önderlerinin ‘Türkiye Cumhuriyetçileri’ tarafından ne kadar takdirle anıldıklarını belirtiyordu (19). Asıl önemlisi ve çözüm anahtarı yine Atatürk’ün şu cümlesinde saklıdır: ‘’Türk demokrasisi Fransız İhtilali’nin açtığı yolu takip etmiş, lakin kendisine has vasf-ı mümeyyizle (ayırt edici özellikleriyle) inkişaf etmiştir’’ (20).

Bu demeçlerde dikkati çeken husus şudur ki, bunların verildiği tarihlerde (1928-1932) Türkiye'de ne ''tam manasıyla demokratik bir devlet'' vardı, ne de bir 'Türk demokrasisi'nden söz edilebilirdi. Şu var ki amaçlanan bunlardı ve Türkiye ABD ve Fransız Devrimlerinin açtığı yolu izlemekteydi. ''Lakin bunu kendine has'' yöntemlerle geliştiriyordu. Yani ulusal ve demokratik bir toplum ve devlete gidişi, otoriter ve tek partili bir rejimle gerçekleştirmeye çalışıyordu.

İşte bu noktada, yani Kemalist rejimin hem otoriter hem de demokrasiye yönelik, totalitarizmdense uzak ve karmaşık niteliğini daha iyi yansıtabilmek için, daha ince formüllere ihtiyaç vardır. Bunlardan bazıları şöyle ifade edilmiştir: ‘’Özgürlüğe doğru disiplinli bir yürüyüş’’ (21), ‘’vesayet demokrasisi, vesayet rejimi, vesayet partisi’’ (T.Z. Tunaya, M. Duverger, E. Van Zürcher vb) ‘’Demokratik Diktatörlük’’ (22) gibi.

Buna paralel olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi ve tarihsel işlevi için de benzeri tahliller yapılmıştır. Örneğin bir yazar şöyle demektedir: Musolini, Hitler, Stalin ve Franco’nun tersine Mustafa Kemal bir ‘zoraki diktatör’, kendi arzusu hilafına bir diktatördür (23). Bir başkası da şunu yazacaktır. ‘’O Türkiye’de bir daha kesinlikle bir diktatör ortaya çıkmasın diye diktatör olmuştur’’ (24)

(1) 20.05.1932 (akt. S. Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, 2. Basım, Kaynak Yay., İstanbul 1997, s.246).
(2) Çağdaş Türkiye 4, Cem Yay., İstanbul 1990 (Cemil Koçak).
(3) E. Van Zürcher, Modernleşen Türkiye Tarihi, İletişim Yay., İstanbul 1995, s.262-263
(4) Vehbi Tanfer, ‘İrtica olayları karşısında Atatürk’, I. Uluslar arası Atatürk Sempozyumu Ankara 1994, s.151-163
(5) A.F. Başgil, İlmin Işığında Günün Meseleleri, Yağmur Yay., İstanbul 1960 ve Demokrasi Yolunda, Yağmur Yay., İstanbul 1961
(6) M.A. Aybar, Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm (Seçmeler), Gerçek Yay., İstanbul 1968 (bütün kitap); A. İnsel, Türkiye Toplumunun Bunalımı, Birikim Yay., İstanbul 1990, s.12-13; A.S. Akat, Sosyal Demokrasi Gündemi, Armoni Yay., İstanbul 1991. s.209-215-222; P.Dumont, Mustafa Kemal, Editions Complexes, Bruxelles 1983, p.162.
(7) S.Akşin, ‘’Atatürk döneminde demokrasi’’, AÜSEFED, c.47, say.4, 1992, s.249
(8 ) M. Duverger, Siyasi Partiler (Çev. E.Özbudun), Bilgi Yay., Ankara 1994, s.359-362
(9) İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine’in notları (akt. Salahi R. Sonyel, Atatürk; The Founder Of Modern Turkey, Ankara 1989, p.209
(10) Birkaçına işaret etmek gerekirse; Tek ve sevgili varlığı olan tayını hediye etmek isteyen hasta çocuk, avlarını gönderen Balıkesirli avcılar, yaptığı şekerlemeleri gönderen Niğdeli Fatma hanım, mektup yazan, fotoğraf isteyen, kilisede dua eden, mastika (Bulgar rakısı) yollayan yanancılar, alınabilir. Yeni harfleri bir haftada söken Gemlikli Gazozcu Haydar ve 12 arkadaşının ‘Kaf ve kef harfleri bizi şaşırtıyor, buna bir çare bulun’ yollu tel yazısına verdiği cevapta Atatürk, başarılarını kutlayacak ve bu yolda yeni bir sözlüğün hazırlanmakta olduğu haberini verecektir (M.Önder, ‘Atatürk’e Mektuplar’, I. Uluslar arası Atatürk Sempozyumu, s.525-566, Atatürk’ün Resmi Rayınlara Girmemiş)
(11) Ş.Mardin, Türkiye’de Din ve Siyaset, s.149-150.
(12) T.Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, İmge Yay., Ankara 1994, s.57.
(13) T.Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, s.292
(14) S.Akşin, Türkiye’nin Yakın Tarihi, s.162
(15) F.R.Atay, Batış Yılları, İstanbul 1963, s.76
(16) Ş.Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, İletişim Yay., İstanbul 1990 ve Türkiye’de Din ve Siyaset, İletişim Yay., İstanbul 1991 (ilgili bölümlerden)
(17) M.Heper, ‘’Atatürk’te devlet düşüncesi’’ Türk Siyasal Hayatının Gelişimi
(18) P.Hughes, Atatürkçülük veTürkiye’nin Demokratikleşme Süreci
(19) Akt. S.Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş s.246
(20) 1928 Söylev ve Demeçler
(21) H.Froembgen Kemal Atatürk, Biography, London 1937, p.257
(22) E.Jachk, The Rising Crescent, New York, p.184
(23) Atatürk, UNESCO Yay. 1963, s.271
(24) H.C. Armstrong, Bozkurt, 5. Baskı, Arba Yay., s.239

(Yazılar, ders notlarımdan)

wiperandcleaner
25-02-2010, 15:38
Nitelikli bir başlık.

Henüz bir kemalistin katkıda bulunmaması çok öğretici :lol:

sangre dostum izniniz olursa katıldığım ve katılmadığım ve eksik gördüğüm noktalarda fikirlerini belirtmek istiyorum.


Bütün bu veriler ve hatırlatmalar bizi şu yargıya götürmelidir. Bu özelliklere sahip bir rejim demokratik değil, otoriter karakterdedir. Ne bugünkü ne de o zamanların demokrasi anlayışından bu rejimi demokratik saymaya olanak yoktur. Kemalist Devrim’e yönelik bazı haksız eleştirileri savuşturmak için Kemalist rejimi demokratik olarak göstermeye çalışmak doğru değildir.

Bu satırlara katılıyorum ancak kemalist rejimin otoriterliğinin içini doldurmak için verilen örneklerde "Türkçülere" o devirde reva görülen uygulamaların es geçilmesini bir eksiklik olarak gördüğümü ifade etmeliyim.


Bir kere ortada teorileştirilip kalıplaşmış bir öğreti (doktrin) yada ideoloji bulunduğu söylenemez.


"Kemalizm"in bir ideoloji olmadığı yada bir ideoloji olarak ifade edilebilmesi için gerekli unsurlardan yoksunluğunu ifade eden bu satırlara da katılıyorum.


Yönetici seçkinler sınıfsal konumları itibariyle ilginç özellikler taşımaktadır. Bunlar 1923 ve sonrasında yarışmalı ve çoğulcu yöntemlerle seçilmiş değillerdi. Ancak, başarılı bir ulusal kurtuluş savaşının aşağıdan yukarı yükselen demokratik dalgasının üzerine oturmuşlardır. Hukuki ve siyasi açıdan demokratik bir yarışmanın kazananı değillerdi ama, sosyolojik açıdan eski yönetici seçkinlerine oranla daha demokratik bir kökenden geliyorlardı. Cumhuriyet’in yeni siyasal seçkinleri Osmanlı yönetici tabakalarından farklı olarak, monarşik, teokratik, aristokratik (ayan) vb ayrıcalık ve desteklere dayanmıyorlardı. Tersine, bu dayanakları kendileri yıkmışlar yada yıkacaklardı (saltanat, hilafet, ayan meclisi, sınırlı oy sistemi, teokratik yapılar vb.)


Bu satırlara itirazım var.

Her şeyden önce yarışmacı ve çoğulcu yöntemlerle "seçkin"leşmediklerini kabul ettiğiniz zümrenin kurtuluş savaşı sürecinden geliyor olmalarını demokratlığa yada demokrat kökene nasıl tahvil ettiğinizi anlayamadım!

Kıyaslamayı Osmanlı Bürokrasisi yada aydını üzerinden yaparak böyle bir sonuca varmak ne oranda sağlıklı bir yöntem?

Yine "Cumhuriyet’in yeni siyasal seçkinleri Osmanlı yönetici tabakalarından farklı olarak, monarşik, teokratik, aristokratik (ayan) vb ayrıcalık ve desteklere dayanmıyorlardı. Tersine, bu dayanakları kendileri yıkmışlar yada yıkacaklardı" ifadesi, reelde gerçekleşen "yıkılan sosyal yapılar yerine oluşturulmuş yeni oligarşik yapı" gerçeği ve onun kendisini yasladığı mitoslar karşısında ne anlam ifade edebilir ki?

Şunu söylemek istiyorum: Salt eski rejimin seçkin/elit tabakalarını ve bunların meşruiyet zeminlerini yıkmak yada dönüştürmek, onlara dayanmamak, oluşturulan yeni "cumhuriyet seçkin/elitleri" zümresini demokrat ilan etmeye yada demokrat köken imasına yeterli midir, hele ki o zümrenin meşruiyet zemini demokrasi olmadıkça, demokrat kaygıları hiçbir zaman öncelememişlerse!

Bu gün güncelde hala bu zümrenin günümüz temsilcilerinin demokrasi özürleriyle sergiledikleri çıkar odaklı direncin sancılarını yaşamıyor muyuz?

Durum buysa, geçmişe doğru gidip bu zümrenin ilk nuveleri ve ortaya çıktığı zemini demokrat olarak nitelemek yanlıştır.


Parti teori ve pratiği bakımından durum nedir? Rejim ve tek partisi, demokrasiyi ulaşılması gerekli bir amaç sayıyorlardı. Tek partililik sürekli değil geçici bir modeldi. Nitekim 1930 ve 1945’de çok partililik denemelerine girişildi.


Bu paragrafında çok iyimser bir paragraf olduğunu düşünüyorum.

Rejim'in tek partililiği geçici bir model olarak gördüğünün kanıtı nedir!

"Güdümlü" olduğunu bizzat ifade ettiğiniz ve sonları pek parlak olmayan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'yla Serbest Fırka tecrübeleri mi?

1945 tecrübesi, bu açıdan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka tecrübeleriyle dahi kıyaslanamaz çünkü tamamıyla dış dinamiklerle ilişkilidir!

Rejimi çok partililiğe zorlayan unsur dönemin konjonktürüdür, dış dinamiklerdir ve zaten açık oy gizli tasnif garabeti ile bu tartışılacak bir şey değildir.

Saydığınız kimi unsurlardan sonra "Bunlar, tek partililikten çok partililiğe geçişin rejime karşın (rağmen) değil, rejimin mantığına ve idealine uygun olarak gerçekleşmiş olduğunu gösterir" diyorsunuz.

Bende sormak istiyorum: Eğer sovyet tehdidi ve batı kampının anılan dönemde uluslararası ilişkilerde idealist talepler gündeme getirmesi söz konusu olmasaydı, rejimin mantığı Türkiye'yi 1945'de çok partili sürece götürür müydü?

Sonuç olarak, kemalist rejimin otoriterliği vurgusu ve totaliter rejimlerle arasındaki farklara değindiğiniz noktaların çoğuna katılmakla birlikte, yaptığınız alıntılarla söz konusu rejimin içerdiği "demokratik öğeler" de yer yer yanlışlar ve fazla iyimserlik yaptığınızı düşünüyorum.

Sangre
25-02-2010, 17:09
Bu satırlara katılıyorum ancak kemalist rejimin otoriterliğinin içini doldurmak için verilen örneklerde "Türkçülere" o devirde reva görülen uygulamaların es geçilmesini bir eksiklik olarak gördüğümü ifade etmeliyim.

Eksiklikler olabilir, gerekli gördüğümüz yerde bahsi geçen konuyla ilgili kendi görüşlerimizi de yazabiliriz.. Aynı zamanda başlık daha fazla zenginleşmiş olur ve daha fazla konu aynı anda tartışılma imkanı bulabilir.

Bu satırlara itirazım var.

Her şeyden önce yarışmacı ve çoğulcu yöntemlerle "seçkin"leşmediklerini kabul ettiğiniz zümrenin kurtuluş savaşı sürecinden geliyor olmalarını demokratlığa yada demokrat kökene nasıl tahvil ettiğinizi anlayamadım!

Kıyaslamayı Osmanlı Bürokrasisi yada aydını üzerinden yaparak böyle bir sonuca varmak ne oranda sağlıklı bir yöntem?

Yine "Cumhuriyet’in yeni siyasal seçkinleri Osmanlı yönetici tabakalarından farklı olarak, monarşik, teokratik, aristokratik (ayan) vb ayrıcalık ve desteklere dayanmıyorlardı. Tersine, bu dayanakları kendileri yıkmışlar yada yıkacaklardı" ifadesi, reelde gerçekleşen "yıkılan sosyal yapılar yerine oluşturulmuş yeni oligarşik yapı" gerçeği ve onun kendisini yasladığı mitoslar karşısında ne anlam ifade edebilir ki?

Şunu söylemek istiyorum: Salt eski rejimin seçkin/elit tabakalarını ve bunların meşruiyet zeminlerini yıkmak yada dönüştürmek, onlara dayanmamak, oluşturulan yeni "cumhuriyet seçkin/elitleri" zümresini demokrat ilan etmeye yada demokrat köken imasına yeterli midir, hele ki o zümrenin meşruiyet zemini demokrasi olmadıkça, demokrat kaygıları hiçbir zaman öncelememişlerse!

Bu gün güncelde hala bu zümrenin günümüz temsilcilerinin demokrasi özürleriyle sergiledikleri çıkar odaklı direncin sancılarını yaşamıyor muyuz?

Durum buysa, geçmişe doğru gidip bu zümrenin ilk nuveleri ve ortaya çıktığı zemini demokrat olarak nitelemek yanlıştır.

Yönetici seçkin! sınıfın kurtuluş savaşından geliyor olmasının, elbette demokratik bir yönü yoktur.. Ama bu seçkinler, Fransız ihtilalinde olduğu gibi bir halk ayaklanması şeklinde iktidarı ele geçirme durumunda da değillerdi.. Bir bağımsızlık savaşının ardından kurulan yeni yönetim ile Osmanlı yönetimi arasındaki demokratik öğelere yönelik farklar belirtilmiştir (Bu farklar uygulama alanında değil, daha çok ilkeler arasında farklardır)

Öncelikle monarşi ve saltanat, teokrasi ve hilafet yönetimlerinin, sınırlı oy sisteminin (kadınlara, gayri müslimlere oy hakkı tanınmamasının) demokratik rejimlerde olamayacağı konusunda hem fikiriz.. Yeni yönetimin ise, monarşi ve saltanat yerine Cumhuriyet ilkesi ile bireylerin hak ve özgürlüklerini garantiye alacak bir anayasal rejim amaçladıkları biliniyor (Hak ve özgürlüklere otoriter bir şekilde kendilerinin müdahale etmesi ise farklı bir konu, ona zaten otoriter olduklarını belirtilen yazıda değinildi).. Aynı şekilde teokrasi ve hilafet yerine, Laiklik ilkelesinin getirilmesi ile inanç ve ibadet özgürlüğünün garantiye alınması, yeni yönetimin demokratik bir adımıdır (İnanç ve ibadet özgürlüklerine getirilen kısıtlamalar da, otoriterlik konusunda ele alındı) .. Aynı durum sınırlı oy sisteminin kaldırılması konusunda da geçerlidir..

Yani, otoriterliğini süreklileştirmek isteyen bir yönetimin anayasal rejime, kadınların/gayri müslimlerin seçme ve seçilme hakkına vs. önem göstermesi pek kabul edilebilir bir durum değil..

Ben de senin gibi yeni kurulan bu yönetimin bu tür yapıları yıkarak, kendi otoriterisini bir anlamda pekiştirdiğini kabul ediyorum.. Ama uygulamaya koyduğu ilkelerin özüne bakınca, demokratik olduklarını kabul etmek gerekiyor.. Uygulamada ise bu ilkelere kendileri dahi ya uymamışlar, ya da çok az uymuşlardır.. Bu da zaten onları otoriter ilan etmemizdeki sebeplerin başında geliyor.

Bu paragrafında çok iyimser bir paragraf olduğunu düşünüyorum.

Rejim'in tek partililiği geçici bir model olarak gördüğünün kanıtı nedir!

"Güdümlü" olduğunu bizzat ifade ettiğiniz ve sonları pek parlak olmayan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'yla Serbest Fırka tecrübeleri mi?

1945 tecrübesi, bu açıdan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka tecrübeleriyle dahi kıyaslanamaz çünkü tamamıyla dış dinamiklerle ilişkilidir!

Rejimi çok partililiğe zorlayan unsur dönemin konjonktürüdür, dış dinamiklerdir ve zaten açık oy gizli tasnif garabeti ile bu tartışılacak bir şey değildir.

Saydığınız kimi unsurlardan sonra "Bunlar, tek partililikten çok partililiğe geçişin rejime karşın (rağmen) değil, rejimin mantığına ve idealine uygun olarak gerçekleşmiş olduğunu gösterir" diyorsunuz.

Bende sormak istiyorum: Eğer sovyet tehdidi ve batı kampının anılan dönemde uluslararası ilişkilerde idealist talepler gündeme getirmesi söz konusu olmasaydı, rejimin mantığı Türkiye'yi 1945'de çok partili sürece götürür müydü?

Sonuç olarak, kemalist rejimin otoriterliği vurgusu ve totaliter rejimlerle arasındaki farklara değindiğiniz noktaların çoğuna katılmakla birlikte, yaptığınız alıntılarla söz konusu rejimin içerdiği "demokratik öğeler" de yer yer yanlışlar ve fazla iyimserlik yaptığınızı düşünüyorum.

Tek partililiğin süreklileştirilmemesi ve çok partililiğe geçişin, sadece anayasal rejim, seçme seçilme hakları vs. gibi ilkelere dayanarak söylenmediği yazıda ifade ediliyor..

Nitekim 1930 ve 1945’de çok partililik denemelerine girişildi. 1930 girişimi güdümlüydü ama, muhalefetin başına getirilen Fethi Bey’in (Okyar) liberal kimliği bu denemenin içtenlikle tasarlandığını düşünme olasılığı olanağı sağlar (18). Ayrıca pratikte tek parti içinde göreli çoğulculuk ve kanatlar olageldi. 1930 ve 1945 muhalefet seçenekleri zaten parti içinden doğdu.

Çok partililiğe geçiş bu özelliklerin bir sonucudur. Daha savaş yıllarında çoğulculuğa kapı aralanmıştı. 1939’da müstakil grup kuruldu. 1943 seçimlerinde fazla aday gösterilip seçmene yeni seçenekler sunuldu. 1945 ara seçimlerinde aday gösterilmedi ve bağımsızlara şans tanındı. Demokratik Parti’nin kurulmasına yol açacak hareket CHP içinde başladı (Dörtlü Takrir). Çok partili rejime geçişte İ.İnönü belirleyici rol oynadı.

Fethi Okyar'ın liberal kimliğinden, tek parti içindeki çoğulcu seslere önem verilmesinden ve bu seslerin tasviye edilmemesinden, bağımsızlara tanınan şanslardan ve bir kaç sebepten dolayı bu kanıya varılmış.. Bundan sonrası bir yorum farkına kalıyor.

Her ne kadar Atatürk'ün kafasındaki fikrin çoğulcu bir demokrasi olduğuna inansam da, Sovyet tehdidi ve batılıların talepleri konusunda da sana katılıyorum.. Ama söylediğim gibi, çok partili sisteme geçme fikri ile bu durum üst üste gelmiş de olabilir.. Yani İnönü'nün fırsat bu fırsat diyip, kendi fikirleri ile batının talepleri o yıllarda örtüşmüş ve böylece rejim değişikliğine gitmiş olabilirler.. Tabii ki bunlar çok da fazla kanıtı olmayan, sadece bir yorum farkına kalabiliyor neticede.. Ama söylediklerinin etkisi olduğu konusunda kesinlikle katılıyorum.

wiperandcleaner
25-02-2010, 22:43
Eksiklikler olabilir, gerekli gördüğümüz yerde bahsi geçen konuyla ilgili kendi görüşlerimizi de yazabiliriz.. Aynı zamanda başlık daha fazla zenginleşmiş olur ve daha fazla konu aynı anda tartışılma imkanı bulabilir.


Şimdilik Reha Oğuz Türkkan'ın birebir şahitliği ile yetineyim :)

http://www.megavideo.com/?v=RYC81Q63


Yönetici seçkin! sınıfın kurtuluş savaşından geliyor olmasının, elbette demokratik bir yönü yoktur.. Ama bu seçkinler, Fransız ihtilalinde olduğu gibi bir halk ayaklanması şeklinde iktidarı ele geçirme durumunda da değillerdi.. Bir bağımsızlık savaşının ardından kurulan yeni yönetim ile Osmanlı yönetimi arasındaki demokratik öğelere yönelik farklar belirtilmiştir (Bu farklar uygulama alanında değil, daha çok ilkeler arasında farklardır)


Aslında mevcut durumu "bağımsızlık savaşının içinde yer alma ve bu konum gereği savaş sonrası kurucu kadrolarda bulunma" noktasından ele almak lazım.

Bu durumun söylediğiniz gibi demokratik bir yönü yoktur ve bana göre her birisi için söylenmemek üzere söz konusu kadro içinde bir çok "meccani" kahramanın varlığını anlamlı ve anlaşılır kılmaktadır!


Ben de senin gibi yeni kurulan bu yönetimin bu tür yapıları yıkarak, kendi otoriterisini bir anlamda pekiştirdiğini kabul ediyorum.. Ama uygulamaya koyduğu ilkelerin özüne bakınca, demokratik olduklarını kabul etmek gerekiyor.. Uygulamada ise bu ilkelere kendileri dahi ya uymamışlar, ya da çok az uymuşlardır.. Bu da zaten onları otoriter ilan etmemizdeki sebeplerin başında geliyor.


Haklısın fakat özde demokratik olan ilkelerin uygulamada gözardı ediliyor oluşu açıklanması gereken bir çelişkidir!

Buna değinme sebebim özellikle kısmi demokrasiye geçiş diyebileceğimiz çok partili rejim sürecinin yaşanmasını "rejimin mantığına ve idealine uygun" bulman ve bir anlamda "hedeflenen" olduğunu ima etmen.

Yukarda ki çelişki malesef benim böyle düşünmemi engelliyor.


Her ne kadar Atatürk'ün kafasındaki fikrin çoğulcu bir demokrasi olduğuna inansam da, Sovyet tehdidi ve batılıların talepleri konusunda da sana katılıyorum.. Ama söylediğim gibi, çok partili sisteme geçme fikri ile bu durum üst üste gelmiş de olabilir.. Yani İnönü'nün fırsat bu fırsat diyip, kendi fikirleri ile batının talepleri o yıllarda örtüşmüş ve böylece rejim değişikliğine gitmiş olabilirler.. Tabii ki bunlar çok da fazla kanıtı olmayan, sadece bir yorum farkına kalabiliyor neticede.. Ama söylediklerinin etkisi olduğu konusunda kesinlikle katılıyorum.

Yakın tarihimiz noktasında objektif/nesnel ve tarafsız kaynak sıkıntısı yaşıyoruz. Böyle olduğu için haklı olarak "yorum" olarak nitelediğin çözümlemeler dışında göz önünde bulundurabileceğimiz veriler yok.

Konuya kemalist arkadaşlar da katkı sunsalar da, olayın birde onların cepheden nasıl göründüğü noktasında fikir sahibi olabilsek.

3.yol
26-02-2010, 03:18
Yazi tartisma icin icerik yonunden iyi bir baslangic olusturmus.

Bence Ittihatcilarin ve sonrasinda Kemalistlerin ciktiklari donemler ve o donumleri olusturan kosullar atlanmis bu makalede.

Mesela Osmanli'nin 19. yy baslarindan itibaren modernlesme gayretleri, tanzimat donemi , mesrutiyet ilani , 1908 devrimi gibi konular es gecilmis. 1908 ihtilalinden sonra kurulan mecliste mebusan olarak gayrimuslumler , Araplar , Kurtler de var. Kadin secme secilme haklari o zaman da tartisiliyor. Maalesef resmi tarihimiz bu gibi konulara hic deginmeden , modernizmin M. Kemal ve arkadaslarina gokten zembille indigi seklinde gosteriyor.

Sangre
26-02-2010, 04:30
Yazi tartisma icin icerik yonunden iyi bir baslangic olusturmus.

Bence Ittihatcilarin ve sonrasinda Kemalistlerin ciktiklari donemler ve o donumleri olusturan kosullar atlanmis bu makalede.

Mesela Osmanli'nin 19. yy baslarindan itibaren modernlesme gayretleri, tanzimat donemi , mesrutiyet ilani , 1908 devrimi gibi konular es gecilmis. 1908 ihtilalinden sonra kurulan mecliste mebusan olarak gayrimuslumler , Araplar , Kurtler de var. Kadin secme secilme haklari o zaman da tartisiliyor. Maalesef resmi tarihimiz bu gibi konulara hic deginmeden , modernizmin M. Kemal ve arkadaslarina gokten zembille indigi seklinde gosteriyor.

Sayın 3. Yol,

Konunun başlığında da gördüğünüz gibi, yazı Kemalist Rejimi'i anlatmaktadır.. Yani Osmanlı'ya ve Atatürk sonrası rejime çok az yer verilmiştir.. Bu yüzden Osmanlı'daki modernleşme sürecinin, Cumhuriyetçilerin inkilaplarına nasıl bir ilham konusu olduğu anlatılmamıştır.

Ama resmi tarihin bu tür konuları çoğu zaman es geçtiğine dair yorumunuza katılıyorum.. Dilerseniz, yazılardaki bazı iddiaların havada kalmaması için bu modernleşme sürecine ayrı olarak da değinebilirsiniz.. Eminim bu tür bir konu da takip edenler için ilgi çekici olacaktır..

Makrow
23-03-2010, 01:55
Roma'da ki iç karısıklıklar artık tehlıke boyutune geldıgınde Senato'su Bır general'ı basa getırıp ona Senato ustu bır yetkı(Sezar)-tarıhte 3 sezarları var- verdı..

bu yaklasık 2 yılı kapsıyor..2 yılda onemlı gelısmeler..

Ve sorun hallolduktan sonra Senato Yetkıyı Brutus aracılıgı ıle Sezarın elınden alıyor.
***
Arkadaslar roma donemın demokrası kalbıdır..
Roma Sorunun oldugu yerde otorıteyı demokrasıye tercıh etmeyı secmıs ve basarmıstır.

***
Bızım tarıhımızde de bır ornegı Mustafa Kemal'dir.

Nasıl kı Roma anti-demokratık ılan edılemezse donemın Kemalızm'ıde antı-demokratık ılan edılemez.


"Partimizin guttugu temel esaslar; Kemalizm Prensipleridir" M.Kemal

Saygılarımla

Sangre
11-01-2011, 05:23
Yararlanmak isteyen arkadaşlar için, 'Güncelleme.'

Astur
11-01-2011, 10:42
"Atatürk gerçek anlamda bir demokrasinin işlerliğe geçmesini amaçlıyor muydu?" şeklinde ifade edebileceğimiz soru/konu hakkında tartışmalar yaşanmış, ben de bu konuya ilişkin kısa bir alıntı yapayım:

"Siyasal özgürlük kavramının, Gazi için, her durumda istenebilir ve izin verilebilir, kendi başına bir değer taşıyan bir kavram olduğunu sanmıyorum. Gazi bakımından siyasal özgürlük, daha çok belli amaçlar çerçevesi uğrunda yararlı olabilecek, araçsal bir kategoridir, ve iyi işleyebilmesi toplumun hazırlık derecesine bağlıdır."

Mete Tuncay, Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, İstanbul, Cem Yayınevi, 1989. (s. 247-248)

Mete Tuncay'ın bu konulara ilişkin görüşlerini kısaca özetleyecek olursam da şunları söyleyebilirim:

Tuncay Serbest Fırka'nın yapay bir girişim olduğunu, Serbest Fırka olayının da "güdümlü bir demokrasi deneyi"(kitabındaki ilgili bölümün de adı) düşünüyor. Bu görüşünü de Serbest Fırka'nın Terakkiperver Fırka'nın aksine tepeden inme bir şekilde kurulduğu gerçeği ile destekliyor.

Tuncay Atatürk'ü Serbest Fırka'yı kurdurtmaya ve bu "güdümlü demokrasi deneyi"ni yapmaya iten muhtemel sebepler olarak da şunları listeliyor:

-Batı'ya kendimizi beğendirmek

(Ali Fethi Okyar'ın hatıratında bunu destekleyen, son dönemde internette falan gördüğüm meşhur sayılabilecek bir ifadesi var Atatürk'ün; "şu andaki görünüm bir istibdad(dictature) manzarasıdır, ben arkamda böyle bir miras bırakmak istemiyorum" gibi bir şey diyor-Astur-)

-1925-30 döneminde denetimsiz kalan Halk Fırkası'nı denetleyip hatalarını düzeltmeye yardımcı olacak bir Fırka kurma isteği

Tuncay'ın görüşüne göre Atatürk'e göre halkın çıkarları Halk Fırkası ile özdeştir, ve SCF'nin kurulma amacı da gerçek bir demokrasiye geçişten ziyade Halk Fırkası'nın güçlendirilmesidir.

Tuncay'ın bu kitabı alanında etkili eserlerdendir, başlıkta tartışılanlara ondan yararlanarak ufak bir katkı yapayım dedim.

Sangre
11-01-2011, 12:49
Bu güzel bir katkı oldu dostum, teşekkürler.

Bu yazıları foruma astığım zamanlar, Atatürk'ün gerçekten bir 'çoğulcu demokrasi' felan hayal ettiğini düşünüyordum.. Ama son zamanlarda benim de fikirlerim değişti.

Senin de yazdığın gibi, ben de Halk Partisi'ni daha da güçlendirmek amacıyla bu güdümlü muhalefetleri kurduğunu ve halkın hazır olmadığı gibi bir nedene sığınarak, bu rejimi devam ettirmek istediğini düşünüyorum artık.

Engse Hohol
12-09-2016, 10:27
"Gülenizm islamı dönüştürme projesidir ve Gülenizm Kemalizmin çocuğudur"
diyen (https://eksisozluk.com/gulenizm-kemalizmin-cocugudur--5187513?p=1) yeni şafak yazarı Yusuf Kaplan'a

"Çakma belgelerle hepinizin suratı maymun t.şağına dönmüş"
başlığı (http://odatv.com/cakma-belgelerle-hepinizin-surati-maymun-t.sagina-donmus-1109161200.html) ile yanıt veren Nihat Genç betkesi.

Bir zamanlar 1nc lig'in adı bile Bank Asya Ligi değil miydi? Nisan 2012 tarihinde Bank Asya'nın sponsorluk anlaşmasını tek taraflı feshetmesi nedeniyle lig sponsorsuz kaldı. Çekilen Bank Asya'nın kendisiydi. Bir zamanlar islamcı iktidar ve basın Fetö'nün kirli operasyonlarını destekledi, çünkü onlar da Kemalist diye kodladığı ortak düşmanların tasfiyesinden çok memnundular. Taa ki kırılma eşiği dersaneler yasasına varıncaya değin.

Nuru irfan
12-09-2016, 12:56
çünkü onlar da Kemalist diye kodladığı ortak düşmanların tasfiyesinden çok memnundular.

Sen "(Askeriyeden) tavsiyesinden memnundular" sözüyle ne demek istiyorsun?
Yani "Askeriyede bir güç İktidara sopa gösteriyordu" demek istediğin çok açıktır. Seninde Fötocu zihniyetlerden bir farkın yok yani ;)

Tumagü İskicap
12-09-2016, 13:24
Kenan Evren'in Bir Sağdan Astım, Bir Soldan Astım ifadesi, 1980 darbesinin Atatürkçülüğe verdiği zararı anlamakta önemlidir. Hak geçmesin diye bir sağdan bir soldan asıyorduk ifadeleri sağlıklı bir akıl tarafından dile getirilemezdi. Kenan Evren'in kafa yapısında bozukluk vardı, buna rağmen üstüne bir de Cumhurbaşkanı yaptılar onu. 1984'te toplanan islam konferansına Türkiye ilk kez, Kenan Evren'in Cumhurbaşkanı olarak katılımasıyla, en yüksek düzeyinde islamcı kimliğini sergilemiş oldu. Kenan Evren ne sağcıydı ne de solcu. Ne Atatürkçüydü ne de islamcı. Belkide tarihte görülen en güçlü pragmatist takiyeci bir adamdı.

Engse Hohol
12-09-2016, 13:38
Sen "(Askeriyeden) tavsiyesinden memnundular" sözüyle ne demek istiyorsun? Yani "Askeriyede bir güç İktidara sopa gösteriyordu" demek istediğin çok açıktır. Seninde Fötocu zihniyetlerden bir farkın yok

Hükümete sopa gösteren askerin haber tarihi erbakan dönemiydi. o sopayı da erbakan, kaddafi meselesi ve islam işbirliği örgütünde yaptığı konuşmalar yüzünden gördü. artık asker erbakan döneminden sonra sopa göstermiyor, gösteremiyor. Neyse de, eğer fetö ile akp bozuşmasalardı çok daha kötü günler göreceğimiz hakkında kuşku yok. lakin şimdi de ohal fırsatını eline geçiren akp, hertürlü anti-demokratik uğraşların içerisine girerek, kendine meydan açacağını görmekten dolayı kaygılanıyoruz. aşağısı sakal, yukarısı bıyık meselesi.

Engse Hohol
12-09-2016, 14:30
Gülenizm Kemalizm'in çocuğudur diyen Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, 2013 yılında bir yazısında ise şunu demiş (https://www.facebook.com/ATuncayOzkan/photos/a.359353291168.152873.252457876168/10153935414396169/?type=3&theater);

"Fethullah Gülen Hocaefendi ve talebeleri bu ülkenin emniyet sübabıdır. Gerek cemaatler gerekse hizmet hareketi,

Türkiye'deki selefiliğin - ehli sünnet imamlarının akli yorum ve izahatlarına karşı çıkan selefiliğin önünde en büyük kalkandır."

https://scontent-frt3-1.xx.fbcdn.net/v/t1.0-9/14292515_10153935414396169_1363605601100820974_n.p ng?oh=c0bea494bd8db2de43a98ec85c757f8e&oe=587C3C49

Nuru irfan
12-09-2016, 14:49
o sopayı da erbakan, kaddafi meselesi ve islam işbirliği örgütünde yaptığı konuşmalar yüzünden gördü. artık asker erbakan döneminden sonra sopa göstermiyor, gösteremiyor.

Bu sözlerinle de Sen "Kendi fikirleri ve emelleri uğruna halkına ateş eden bomlar atan tanklarla çiğneyen Fetö terör örgütünden" bir farkının olmadığını altını çizmiş oluyorsun ;)

Engse Hohol
12-09-2016, 18:02
Bir Fetöcü ile bir Kemalist arasındaki farkları,
belirli bir ahlaki birikime ulaşmak için mi islamı gerekli görüyor ve kullanıyor,
yoksa belirli bir sermaye ve insani birikime ulaşmak için mi islamı gerekli görüyor ve kullanıyor,
şıklarından ayırt edebilirsin.

spartacus
12-09-2016, 19:57
Bu sözlerinle de Sen "Kendi fikirleri ve emelleri uğruna halkına ateş eden bomlar atan tanklarla çiğneyen Fetö terör örgütünden" bir farkının olmadığını altını çizmiş oluyorsun ;)
Evet o terör örgütüi nerede bir demokratik hak, istem, basın açıklaması varsa, yıllardır kendi halkına zırhlı polis aracıyla gaz bombası, kurşun atabiliyor... Al birini vur ötekine... Kısaca sizde mevcut ikidarın, Gülen Cemaatinin yönetim anlayışından bir farkı olmadığının altını çizmiş durumdasınız...

Bu iktidar öyle ki, Barış Mitinginde 100 den fazla insan hayatını kaybettiğinde ekrana çıkıp gülüyordu. Hatta bu iktidar ki, üzerine bomba patlamış kalabalığın içinden yaralılar taşınamasın diye ambulansların yollarını kapatıp, insanların üzerine gaz bmbası atabiliyordu, KENDİ İNSANI, KENDİ VATANDAŞINA... Faşist AKP liler terör yönetimini her zaman şöyle savunuyorlar, bizim gibi düşünmüyorlar veya HAK ARIYORLAR ne haddine hak aramak! hakettiler!
(???) Fetö terörü dedikleri terör, eğer iktidarı alsaydı aynı orantısız zeka da yine aynı şeyi söyleyecekti, bu sefer AKPLİLER götürülecek hatta mana edilip her zaman ki gibi solculara şiddet uygulanacaktı, bu güruh o zaman da aynı şeyi söyleyecekti hakettiler...

AKP Gezi katliamları, IŞİD'i örgütlemesi, IŞİD bomba attığında gidip solcu bildiği mahallelere operasyon yapıp, her operasyonda da evinde yaşayan insanlardan bazılarını öldürmesinin, sırf seçim yatırımları adına KENDİ HALKINA KARŞI 40 GÜNLERİ bulan SOKAĞA ÇIKMA YASAĞIYLA KATLETTİĞİ YÜZLERCE insanın, tank-top ile yıktığı onlarca evin hesabını vermedikçe de, bu ülke terör yönetiminden kurtulmaz, kurtulamaz, kim gelirse birileri O'nun şiddeti ve terörünü destekler.

AKP insana tank ile top atarken sorun olmuyorda, FETÖ AKPlilere top atınca neden sorun oluyor? İkisinin gözüyle de bakarsak ikiside aynı şeyi söyleyecek, onlar hak etti! Hastırın oradan kuduz itler... Eğer FETÖ iktidarı alsa idi, şimdi mevcut anlayış ne olacaktı? Bu ülkeye önce hukuk lazım, adamına göre kılığa giren siyaset anlayışının kökünün kazınması lazım...

A kişisine şiddet şiddet ise B kişisine karşı şiddette şiddettir. A'ya inancı veya düşüncesinden hareketle zulmetmek ne ise, A'nın da aynı orantısız zeka ile B'ye, C'ye zulmetmesi, zulmune de isnatlarla, yalanalrla kılıflar uydurması o kadar zulümdür... BUNU BİLEN ALDANIR MI, KANDIRIABİLİR Mİ? Her haltı yapıp, ülkeye pisleyip her defasında ocakalrı söndürüp, pişkince çıkıp biz kandırıldık diyen bir iktar var yahu, eğer ki bu kadar kolay kandırılıyorsan hiç bir kaideye, hukuka sahip değilsin demektir! AKP ise hayat gösteriyor ki, A'NIN B'YE zulmünün vesikasıdır artık.

Uzatmayalım;Dürüst olun, inanıyorum ki bizim insanımız dürüst olmayı başarırsa, cehalet zincirlerinide kırmayı öğrenecek ve kimbilir belki birgün, bütün hayatı başkalarının peşine takılmış köle olmaktandan kurtulacak..

Örneğin Avrupadaki basın açıklamalarına bakın, her anayasada basın açıklması en tabi DEMOKRATİK HAKTIR, İZİNE TABİ DEĞİLDİR!, insanlar basın açıklaması yaparken kim olduğuyla değerlendirilmiyor, gidiyorlar diyeceğini diyorlar, birde gelin Türkiye'ye bakın, tamamen faşist ve ne yazık ki tamamıyle KORKU YÖNETİMİ yani TERÖR, her hükümet terör yönetimi üzerine şekillenip, nimetlerinden çakılmış çivi gibi yararlanmaya bakıyor.. Gazeteler dahi şerefsiz basın açıklaması için çıkıp izinsizdi diyor, hükümeti şerefsiz en tabi doğal demokratik hak olan ve izne de tabi olmayan hakları, izinsizdi diye söyleyip halkı kandırıyor, kimsenin haklarından, yasalardan haberi yok. Bir ülke düşünün ki, Camiye namaza gitmek isteyen her insanın izin aldığı! Nasıl kulağınıza hoş geliyor mu? AKP bunu yapıyor ama sorun şu keser döner sap döner, asıl mesele keser dönmeden önce çözüme varmaktır

Örneğin bir memurun ÖZLÜK HAKKI için ifade özgürlüğünü kullanması en tabi olanıdır ama Türkiyede terör-korku yönetimi o düzeyde işlemiş ki, nsanalr hak arasa şten atılıyor, sürüllüyor, aramasa hayatları düzelmiyor...

Peki terör ne idi? Korku yönetimi, örneğin bir çalışana karşı, işi ve işin işleyişinden alakasız biçimde, şunu düşünürsen atarım, hakkını ararsan atarım, 12 saat çalışmaya karşı gelirsen atarım yönlü yapılan tüm uygulamalar da terördür, terör buna denir, korku eksenli caydırmak, korku eksenli taleplerini kabul ettirmek veya talepleri işlevsizleştirmek...

Bizim ülkemizde, terörün ne olduğunu bilen insan sayısı bir elin parmağı kadar ve toplum yüz yıl boyunca terör yöntemiyle yönetile, yönetile, her bireyde neredeyse her işini teör yöntemiyle çözen teröriste dönmüş durumda.

Bir ebeveynin, çocuğuna, eşine karşı YAP-YAPMA esaslı emrinin yerine geitirlmesi için gösterdiği şiddet dahi terördür, terör yöntemi budur, kısa yoldan sonuca ulaştırır ama korku yönetimi ile... Yani 100yıldır Türkiye terörle yönetiliyor...

Terör ynteminde korkutmanın binbir türü vardır, şiddet, silahı bırakalım kabul, terörist yapıalrıda geçelim birde diğer tarafına bakalım, LİSTEYE DİKKAT EDİN TERÖR PROPAGANDASI NEREDEN YAPILIYOR, İYİ DİKKAT EDİN TERÖRÜN ETKİLİ BİÇİMDE YAYILMASI KİMLERİN ESERİ OLUYOR, çünkü bunlar o terörün mimrı ve dahi ondan besleniyorlar :)

Bize oy vermezseniz din elden gider, alayınız başkalarının altında can çekişirsiniz, din elden gidiyor(terör yöntemine dayalı propaganda)
İç düşman, dış düşman, O düşman, bu düşman, aman Allah korusun bunlara kalıranız yanarsınız(siyasetin süreğen terör taktikli siyaseti)
Bayrak inme, ezan susmaz, vatan bölünmez -> Ülke topyekün işgal edilmiş, güçlü biçimde fethedilmiş, fethedenler bayrakları indiriyor, ezanları susturuyor korkusu yaratmak(apokaliptik siyaset) veeeeee bu sözleri ifade eden bir avuç hırsız takımı, parasınında gücüyle kürsülerde konuşup, amaaaaa ben varıp, ben hepsini engelledim, engelliyorum, bana koşun, kahramanınıza algısıyla da korkuyu üzerine çekerek çıkar elde etmek


Neyse bu listeyi uzatırsam uzar gider... Örneğin Irak işgalinde mevcut ABD hükümetide aynı yöntemi kullandı, Iraktan atılan Nükleer füzeler Amerikada milyonalrca insanı öldürüyordu, senaryolar, kurgular hatta materyaller dahi hazırlandı, ASLI İSE YALANDI! YALAN(Değil mi ama?)! ABD iktidarı, Shell, BP gibi tekellerin çıkArı için, terörün nimetlerinden yoğun şekilde faydalanıyor, milyonalrca insanı yani halkının sağlığıyla oynuyor ve onalrın korkusu üzerinden de POLİTİKASINI, SAVAŞ-KATLİAM ÇIĞIRTKANLIĞINI, neredeyse hiç bir engele takılmadan KABUL ettiriyordu, işte bu da Terör yöntemidir ve şimdi meyvesini Trumph topluyor...

Aynı şeklde Tğrkiye de dönen hükümet siyaseti, neredeyse her alanda terör yöntemi kullanıyor böylece kendisini alternatifsiz kıldığı gibi her türlü politikasının da sorgusuz kabulünü sağlıyor, halk ise iktidarın ve para babalarının gücüyle elde tutulan medyadan daim yalan, abartılmış, apokaliptik(kıyamet senaryolu) korkuyla beslenip, çaresiz kılınıyor.

Ergenekon, FETÖ, Darbe, Çapulcular vs derken iktidar bunlar üzerinden kullandığı terör-aşist yöntemiyle uzun süre ayakta kalmayı ve daim düşmanalr üretip, toplumun yarısını etkisiz hale getirmeyi başardı, toplumda ise kaygı %100, bir taraf korkutulduğu politiakalrdan diğer taraf ise düşman ilan edildiği inancı, fikri, demokratik, sosyal duruşuyla, işinden atılma, sürülme, bir gece düzmece belgelerle içeri alınma, kapısına kilit vurulması, aşırı vergi yükü.... toplumun tm kesimini kapsayan bir korku süreci... Terör herkese şiddet uygulamaz, bu çok pahalıya mal olur, terörün özü, herkese değil, belirli sayıda kişiye uygulayıp diğerlerine gözdağı verme esasına dayanır...

Evvel sistemlerde, terör, bazı insanlar asılarak sokaklara dizilirdi, böylece korku yönetimi amacına ulaşırdı, ya da suçlular kazıklara oturtulup sokak sokak gezdirilir veya islam'da da görüldüğü üzere bir insan şiddetle cezalandırılacaksa, bu toplumun da katıımıyla yapılarak, işkence edilen veya öldürülen insan züerinden diğerlerine mesaj verilirdi... Bu yöntem de işte terör yöntemidir.

Terörden söz edeceksek, edecekseniz ne olup olmadığını, kimler nasıl hangi konumalrda kullanıp-kullanmadığını ve terör zihniyetinin kökünü nasıl kazıyacağımızı idrak etmiş olmalıyız.