PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü


matillda
07-03-2010, 18:16
Yarın Akşam Türkiye Saatiyle: 21: 00 da

Sekiz Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Özel Programı' yla sizlerle olmayı umuyoruz.
Bekleriz.


İçerik: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

Yapımda emeği geçenler: prozac, Ahbap, Matillda
Programı Sunan: Matillda
Tarih : 8 Mart Pazartesi
Saat (Türkiye) : 21: 00

matillda
07-03-2010, 18:17
http://www.youtube.com/watch?v=qpTuxVTGXfU&feature=related

matillda
07-03-2010, 18:18
http://www.youtube.com/watch?v=hcG4n7HvFGE&feature=related

matillda
07-03-2010, 18:20
http://www.youtube.com/watch?v=9HTLZiCYpMI&feature=related

matillda
07-03-2010, 18:23
1909’da ilk belgelenen kadın hareketi yaşanmış, New York’ta. New York’un göbeğinde yirmi bin kadın işçi, çalışma koşullarından ve az ödenen maaştan yakınarak greve girmişler. Şubat 1910’a kadar süregelen grev sırasında, her ülkede olduğu gibi bu ülkede de yamuk olan polis 700 kadını tutuklamış, binlerce kadını tartaklamış, dövmüş. Bu uluslararası günün gerçek manası Alman sosyalist Clara Zetkin… 1907’de Uluslararası Sosyalist Kadınlar gününü organize eden Clara Zetkin, tüm sosyalist partileri kadınların oy hakkı için savaşmaya davet edip konferanslar hazırladığında 1908 yılında New York Sosyal Demokrat Kadınlar birliği bu çağrıya uyarak büyük bir gösteri düzenlemiş. 1909’da Amerikan Sosyalist Partisi Şubat ayının son Pazar gününü Ulusal Kadınlar Günü ilan ediyor. 1910’da, Kopenhag’daki Sosyalist kadınlar 2.Enternasyonal Konferansında Clara Zetkin, uluslararası bir kadınlar günü olmasının gereğini vurgulayıp kabul ettiriyor. 1911 yılı 19 Mart’ında, Avrupalı sosyalistler, ilk kez bir uluslararası kadınlar gününü kutluyorlar. İsviçre, Avusturya, Danimarka ve Almanya’da bir milyondan fazla kadın coşkuyla eşit haklar istemlerini dile getiriyorlar.

Rus sosyalist kadınları, 1913’ten itibaren Amerikalılar gibi her Şubat ayının son pazarını bu kutlamaya ayırıyorlar. 23 Şubat 1917’de Petrograd’da yapılan bir kadın hakları protestosu savaş aleyhtarı bir ayaklanmaya dönüşüyor, kadınlar “ekmek ve barış” sloganlarıyla polisle çatışıyorlar. Eski Rus takvimindeki 23 Şubat günü, Sovyet Devrimi’nden sonra kabul edilen Bati takvimlerindeki 8 Mart’a rastladığından, 1918’den itibaren Kadınlar Günü, Rusya’da 8 Mart’ta kutlanmaya başlanıyor. 1922’de de Clara Zetkin’in yardımıyla Lenin, Uluslararası Kadınlar Günü’nü bir komünist bayramı olarak ilan ediyor.

2. Dünya Savaşı ve ardından başlayan Soğuk Savaş yıllarının büyük bir bölümünde ise ne yazık ki kadın hareketi ilgi çekmiyor.

Ama 1960’ların sonunda hareket tekrar ateşleniyor. 1975’in BM tarafından kadın yılı olarak ilanı, 1975-1985 arasının kadınların on yılı olarak açıklanması, ardından Mexico-City’ deki ilk global konferans bunun somut sonuçlarından birkaçı...

Ve 1977’de UNESCO 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü olarak açıklanışı...1980 Kopenhag Konferansı, 1985, Nairobi konferansı ve son olarak da Beijing Platformu...

Clara Zetkin ve onun gibi emek veren tüm kadınların bıkmadan usanmadan kabul ettirdikleri bu gün, ilk belgelenen hareketin başladığı ülke, Amerika’da değil kutlanmak bilinmiyor bile artık. Amerika’da kadın, erkek, çoluk çocuk günün öneminden habersizler. Okul sonrası oğlumu götürdüğüm çocuk yuvasında, oğlum yuva ögretmeninin Dünya Kadınlar Gününü kutlayıp bir kırmızı karanfil verdiğinde, ögretmen gülümseyerek çikolata da olup olmadığını sordu.

Brooklyn, NY’ta genellikle Rusların yaşadığı bir semtte de görüntü içler acısı idi. Bir zamanların emekçi Rus kadınları, şimdi yaşadıkları Amerika’da bu gün için kuaförlerde yeniden yaratılıyorlar, Rus erkekleri de çiçekçilerin önünde sıraya girmiş, düzinelerle güller yaptırıyorlardı. Her yıl Dünya Kadınlar Gününde yaptığım gibi kırmızı karanfiller alıp tanıdığım emekçi kadınların yakalarına taktım. Emekçi kadınların…

Dünya Kadınlar Günü, artık Türkiye’de de kutlanan Sevgililer Günü gibi, kadınlara narin bir çiçek gibi, kırılmaması gereken bir biblo gibi davranılan,(zaten bu da sadece bir gün için ya!) çiçek çikolata hediye edilen bir gün değil

Dünya Kadınlar Günü, pembe patiklerle doğan her varlık için değil, emekçi, amaçlarına ulaşmak için çaba veren, çalışan kadınlar için bir gün.

Günümüzde , 8 Mart'ı tüm kadınlara mal etmek prensipte yanlış olmasa da bu bakış, 8 Mart'ın anlamını zedeleyen bir zihniyeti doğurmuş, varolma amacının önüne geçmiştir. Lakin; anne karnından dışarı dışı olarak fırlamışlığın meziyeti sayılmamıştır bu gün.

Bu gün, tüm dünyada sırf kadın olduğu için sömürülen, tarlalarda, fabrikalarda bir kadın işçi olmanın , emeğin ve alınterinin damla damla süzüldügü, annelerimizin, kardeşlerimizin günüdür.

Bu gün, dişiliğini şefkat ve emeğiyle yüceltmiş, yoz ve hoyrat ellerin, dillerin altında yaşama direnmiş ve direnmekte olan kadınlarımızın günüdür.

Bu gün, dişi doğmuş olmanın meziyet sayıldığı küflü bilinçlerden ve onların yaptıklarından apayrı, onların düşlerinde bile görülemeyecek bir yaşam sevincini simgeler. bu gün bahardır. mutfağında evlatlarına yemek pişiren annelerimizin, tarlasında orak sallayan, fabrikada tütün saran kadınlarımızın sevinçli günüdür...

matillda
07-03-2010, 18:27
KADINLARIMIZ

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
Nazım Hikmet RAN

saroz
08-03-2010, 15:08
Sevgili Matillda, yine muhteşem bir sunum yapmışsın. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününe yakışır birikimli bir yazı hazırlamışsın teşekkürler.

Tüm kadınların değil, sadece emekçi kadınların günü olan 8 Mart, tüm emekçi anne, çocuk ve genç kızların gözlerinde, kurtuluşun bayrağı olması dileği ile...

Yergin
08-03-2010, 18:00
Tüm kadınların değil, sadece emekçi kadınların günü olan 8 Mart, tüm emekçi anne, çocuk ve genç kızların gözlerinde, kurtuluşun bayrağı olması dileği ile...

Sadece emekçi kadınların gününü kutlamak bence yanlış. Belki şunu söyler isek daha doğru olur sevgili saroz.

"Tüm kadınların bir gün emekçi kadın olabilmesi temennisi ile 8 Mart dünya kadınlar günü kutlu olsun."

Saygılarımla

matillda
08-03-2010, 18:03
Bu Akşam Türkiye Saatiyle: 21: 00 da

Sekiz Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Özel Programı' yla
T.D.Sitesi Özgür Radyo' da sizlerle olacağız.



İçerik: "8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü"

Yapımda emeği geçenler: prozac, Ahbap, Matillda
Programı Sunan: Matillda
Tarih : Mart Pazartesi (Bu Akşam)
Saat (Türkiye) : 21: 00

evrensel-insan
08-03-2010, 19:17
Saygideger matillda;

Guzel bir calisma, dusuncene saglik.

Saygilarimla;
evrensel-insan

matillda
08-03-2010, 23:09
Teşekkür ederim Sevgili Evrensel İnsan san ve şahsında tüm değerli arkadaşlarıma

Nice 8 Mart' larda buluşmak dileğiyle

matillda
12-03-2010, 15:26
http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/galeri.aspx?galleryId=3350

vartor
12-03-2010, 18:42
Sevgili Matillda,
Cok guzel ve dusundurucu fotograflar. Baskiyla bir yere varilamiyacagini da goruyoiruz bu arada. Enteresan ama, Kanada'ya gocen bir tane bile basi kapali veya carsafli Iranli kadina rastlamadim. Daha iliman sayilan Turkiye laik cumhuriyeti vatandaslarinda ise turbanli sayisi gittikce artiyor. Belki de milletimiz buyumedi; cocuk gibi, ne dersen aksini yapiyor:) Turbana dur dedikce, aksini yapmak tatli geliyor olmali :).

dilaver
01-03-2011, 22:04
8 Mart Kadın Platformu tarafından 28 Şubat Pazartesi akşamı saat 19.00'da Taksim Tramvay durağında yapılan basın açıklamasının metni aşağıda ve ektedir.

Saygılarımızla.

YAŞASIN KADINLARIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİ! YAŞASIN 8 MART!
KADINLAR ALANA, EYLEME, DAYANIŞMAYA!



8 Mart, 1857’de New York’ta kırk bin dokuma işçisi kadının grevine polisin saldırdığı ve çıkan yangında 129 kadın işçinin öldürüldüğü gündür.
8 Mart 1910’da 2. Uluslararası Kadınlar kongresinde bugün Clara Zetkin’in önerisiyle bütün dünyada Kadınlar Günü olarak kabul edilir.

O günden bugüne BİZ KADINLAR 8 Mart’ta alanlardayız, sokaktayız, isyandayız…
8 Mart’ta tüm kadınları kadın dayanışmasını yükseltmeye çağırıyoruz.

Coğrafyamızda erkek şiddeti her gün en az beş kadını öldürüyor. Kadın katliamı sürüyor. Erkek egemen sistem; devleti, ordusu, polisi, karakolu, yargısı, zihniyeti ile katilleri koruyor ve kolluyor.

BİZ KADINLAR cinsel, fiziksel, ekonomik, psikolojik ve duygusal her türlü erkek egemen şiddete karşı maruz kaldığımız için; yaşam hakkımız elimizden alındığı ve devlet katilleri koruduğu için; kadın cinayetleri bizim açımızdan bir varlık yokluk meselesi halinde geldiği için, birbirimize sahip çıkıyoruz, İSYAN EDİYORUZ, SOKAĞA ÇIKIYORUZ!

Kadın yoksullaşıyor, yoksulluk kadınlaşıyor.

Ev içi emeğimiz yok sayıldığı için; yaşlı ve çocuklara bakmaya mahkûm edildiğimiz için; güvencesiz ve esnek çalıştırıldığımız için; ucuz iş gücü olarak görüldüğümüz ve en önce işten atıldığımız için, yoksulların en yoksulu olduğumuz için, Torba Yasaya Hayır dediğimiz için İSYAN EDİYORUZ, SOKAĞA ÇIKIYORUZ!

Paranın ve erkeğin iktidarı canlı ve cansız bütün varlıkları ve değerleriyle doğayı yok ediyor.

Vadilerimize, derelerimize, suyumuza, toprağımıza, ormanlarımıza, dağlarımıza, mahallemize, evimize kısacası yaşam alanlarımıza hoyratça müdahale edildiği için İSYAN EDİYORUZ, SOKAĞA ÇIKIYORUZ!

Bedenlerimiz, emeklerimiz, kimliklerimiz üzerindeki baskılar, cinayetler devam ediyor. Haksız tahrik indirimi erkeklerin şiddetini meşrulaştırıyor.

Tacize, tecavüze, dayağa boyun eğmediğimiz için; gözaltında, cezaevlerinde, okullarda, yurtlarda, iş yerlerinde tacize ve tecavüze maruz kaldığımız için; göçmen olmamız, cinsiyet kimliğimiz ve cinsel yönelimimiz nedeniyle ayrımcılığa uğradığımız ve nefret cinayetlerine kurban gittiğimiz için İSYAN EDİYORUZ, SOKAĞA ÇIKIYORUZ!

Tek dil, tek bayrak, tek millet, tek kimlik zihniyeti tüm toplumu cendereye sokuyor.

BİZ KADINLAR, dilsizleştirmeye, kimliksizleştirmeye karşı özgürlüklere, çok dilliliğe, anadilde eğitime, kültürlerimize sahip çıktığımız için susturulmaya, tutuklanmaya, gözaltına alınmaya İSYAN EDİYORUZ, SOKAĞA ÇIKIYORUZ!

Hükümet otuz yıldır süren savaşı bitirme ve Kürt sorununu siyasi, demokratik bir çözüme kavuşturma çabalarını reddediyor.

Konuşmayı değil savaşmayı, çözmeyi değil ezmeyi, anlaşmayı değil ortadan kaldırmayı seçmiş bir iktidarla karşı karşıya olduğumuz için; Kürt halkının mücadelesine yönelik siyasi ve askeri operasyonlara dur dediğimiz için; Kürt halkının iradesinin, kimliğinin, kolektif haklarının yok sayılmasına, ırkçılığa ve militarizme İSYAN EDİYORUZ, SOKAĞA ÇIKIYORUZ

8 Mart Kadınlar Gününde, cinsiyetçiliğe, ayrımcılığa, erkek egemen iktidara, şiddete ve sömürü düzenine karşı; kadının özgürlüğü ve kurtuluşu için, eşitlik ve barış için tüm dünya kadınlarıyla birlikte sesimizi yükseltiyoruz.

Bütün kadınları 5 Mart’ta Kadıköy’de buluşmaya, dayanışmaya çağırıyoruz.

İstanbul 8 Mart Kadın Platformu

dilaver
05-03-2011, 22:12
Türkiye Yazarlar Sendikası'nın gelenekselleşmiş 8 mart Dünya emekçi Kadınlar Günü bildirisini her yıl bir kadın yazar yazmaktadır. Bu bildiriyi geçen 8 Martta bir Tekel İşçisi kadın yazmıştı TYS bu 8 Mart Bildirisini Cumartesi Anneleri yazdı.


BİZ, CUMARTESİ ANNELERİ....




Biz, Cumartesi Anneleri, evlatları, eşleri, babaları, kardeşleri tanıkların gözleri önünde devletin kolluk güçleri tarafından gözaltına alınan, gözaltına alındığı inkâr edilen ve bir daha geri gelmeyenlerin yakınları... Yıllardır her Cumartesi saat 12.00’de, İstanbul’da, Galatasaray meydanında buluşup, sessizce oturup, kayıplarını soranlar ... Diyarbakır’dan, Balıkesir’den, diğer illerden sesimize ses verenler... “Biz almadık, bizde yok” denilip de, cesetleri dere yataklarından, yol kenarlarından, tugay çöplüklerinden çıkanların hesabını soranlar...

Bu kez de 8 Mart 2011’de, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde çağrımızı tekrarlıyoruz: Sesimize ses katın: Kayıplarımızı bulunsun! Sorumlular yargılansın! Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün mücadelemizde özel bir yeri var; çünkü Latin Amerika’dan İran’a kadar bütün dünyada olduğu gibi burada da gözaltında kayıplara karşı mücadele kadınlarla başladı ve önemli ölçüde kadınlar üzerinden yürüdü. Cumartesi Anneleri eylemini de kadınlar başlattı. Babalar, ağabeyler, erkek kardeşler her zaman yanımızda oldular, ancak eyleme geçmeyi, saatini, şeklini ilk öneren bir kadındı ve Galatasaray oturmalarının gelenekselleşmesi büyük ölçüde kadınların inisiyatifiyle gerçekleşti.

İlk kez, gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın işkence edilmiş ölü bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunması üzerine, 27 Mayıs 1995'te Galatasaray’da buluştuk. 15 Ağustos 1998’e kadar yağmurda, karda, güneşin altında her Cumartesi aynı saatte Galatasaray’da oturmaya devam ettik.

Evlatlarımızı, eşlerimizi, anne-babalarımızı, kardeşlerimizi kireç çukurlarında yakanlara, asit kuyularına atanlara, toplu mezarlara gömenlere “peşinizdeyiz” dedik.

Gözaltında kaybedilen yakınlarımızı ararken “biz almadık, bizde yok” cevabı verenlere “yalan söylediğinizi kabullenmek zorunda kalacaksınız” dedik.

13 Mart 1999’da, 200. haftamızda oturma eylemimize ara vermek zorunda kaldık. Çünkü 170. haftadan itibaren, 30 hafta boyunca gözaltına alındık, yerlerde sürüklendik, hakarete uğradık. 10 yıl sonra, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplar Komisyonu’nun girişimiyle, yine her Cumartesi aat 12:00’de Galatasaray meydanında, aramıza yeni kayıp yakınları katarak buluşmaya ve sessiz oturmalarımıza yeniden başladık. Ergenekon davasının sadece “hükümete karşı darbe teşebbüsü”yle sınırlı kalmamasını, insanlığa karşı işlenmiş suçları da kapsamasını, insanları gözaltında kaybedenleri, faili meçhâl cinayetlerin sorumlularını da soruşturmasını talep ettik.

Biz, yakınlarının mezarları bile çok görülenler, kemiklerine bile hasret bırakılanlar, sadece kendi kayıplarımızın değil, devletin tüm hukuk dışı uygulamalarının hesabını soruyoruz.

Ve diyoruz ki:

- Türkiye’nin hâlâ imzalamadığı Birleşmiş Milletler’in "Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme"'si derhal imzalansın ve yürürlüğe konsun!
- İnsan hakları örgütleri, üniversiteler ve aydınların da katılımıyla gözaltında kayıplar ve “faili meçhûl”leri soruşturacak bağımsız bir komisyon kurulsun!
- TBMM İç Tüzüğü’nde ilgili maddeler yeniden düzenlenerek, etkin bir parlamento denetimi sağlanması için araştırma komisyonları işlevsel hale getirilsin!
- “Devlet sırrı” önündeki koruma kalkanı kaldırılarak devletin hukuk dışı uygulamalarına ait tüm gizli belgeler kamuoyuna açıklansın!
- “İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı uygulanmaz" kuralı yürürlüğe konsun!
- Kayıp yakınlarının Ergenekon Davası’na müdahil olma talepleri yerine getirilsin!
- Kimlik tespiti amacıyla gözaltında kayıp ailelerinin genetik bilgilerinin depolandığı bir DNA bankası oluşturulsun!
- Adli Tıp ve Mezarlıklar Müdürlüğü kayıtlarında kimliği belirsiz olarak gösterilen cesetlerle ilgili bilgiler ilgili kurumlara gönderilsin ve kamuoyuna açıklansın!
- Toplu mezarlar ve ölüm kuyuları, deliller karartılmadan, bağımsız antropologlar, arkeologlar ve adli tıp uzmanları gözetiminde açılsın!

Bu taleplerimiz yerine getirilinceye kadar, suçlular cezalarını çekinceye kadar, bir daha devlet eliyle insanlık suçu işlenmemesi için bütün önlemler alınıncaya kadar her Cumartesi Galatasaray’da oturmaya, adaletten, demokrasiden ve insan haklarından yana olan herkesi yanıbaşımıza çağırmaya devam edeceğiz.


CUMARTESİ ANNELERİ
TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI

zahit
08-03-2011, 01:15
‎8 mart bütün dünya emekden vede emekci

Kadınlarımızın gününü kutlar,degersiz bulan kadınlarımızıda

Emekden yana olmararını vede mücadele etmeleri dileklerimle.
kadınlar.





kadınlar kutsallıgın ilk adımıdır
gönüllerini ar ve aydınlıklara
ter temiz açık bırakırlar
...gönüllerine girenler ise
yıkıcı ve karanlıklardır
onlarda ararlar gönüllerine
tekrar aydınlık olacakları
parmakla sayılacak kadar
gönülleri hoş edilenler olur
ötesi var mı yok yine de yok
niye anlaşılmaz bu kadınlar
çünkü kutsallıklar dışlandı
insanlar kutsallıkları kendi
kendilerine içlerinden attılar
çünkü insanlıklarını bitirdiler
yakın çok yakın
bekleyin ey güzellikler
gerçekler dostluk dolu kadınlar
karanlıklar akınız gerçekler
yakınınız olacaklar
isterseniz Sizin Yerinize
Sizi Biraz Ben Anlatayım
Benim Size Bakışımı
Sizler Bana Bakarakdan
Kendi Anlatılışınızı Dinleyin
Kurtuluş şavaşında Karnı Burnunda
Cepeye Cepane Taşıyanlarınız
işgalcilere Karşı Tırnaklarınızla
Gücünüz Yetmedi Avazınızla Savaşanlarınızı
Viyetnamda Yankilere Azrail Oluşunuzu
Filistinde Lübnanda Siyonislere
italyada ispanyada Almanyada Faşizme
Rusyada Gorkinin Anası
Kübada Erneskonun Karısı
Korede Gelinlik Kızlar
Özgürlük Kürdistanda Gerilla
Kimi Deyişlerde Kimi Türkülerde
Hayat Kadınlıgına Atılışınızı
Kumar Masalarında Satılışınızı
Anamın iki Kocalı Oluşunu

Başlık parası için
Dedesi yaşındaki bunaklara satılışınızı
Cocukları için hiç oluşunuzu
Üstünüze başka isimlerlen anılışınızı
Karnında çocuklu kovuluşunuzu
Karanlıklardan arlı çıkısınızı
Sizin için can alınışları
Kaynana kayın baba dayagı yiyişinizi
Evde ekmek aş yemek yok diye
Komalara sokuluşunuzu
Vucudunuzun delik deşik
Edilişinize seyirle bakanları
Yine bir namussuzluk yapmıştır
Yapmasa böyle olmazdı deyib
Peşin hükümler verenleri
Engelli garip olubda evlendirilenler
Koca dayagından bıkıp
Zorda olsa baba ocagına dönüşünüz
Kara kollardan evinize gönderilişiniz
Ertesi günü cesedinizi
Magazin gazetelerinde
Manşet manşet yazılışınızı
Anadan babadan atadan
Gördügünüz zulumları korkuları
Aynısını içimizde uyguluyanlarımız
Sevdigine kaçtı diye
Peşlerinize kiralık katillerin takılması
işte böyle sizlerin kısa tarihleriniz
Benim alın yazısı kadınlarım
bu iletiyi hemi buraya-hemide matildaya bırakıyorum.

Şüpheci Dinsiz
08-03-2019, 21:35
Ici0zvNKdi0

Rapi
08-03-2019, 21:51
Günümüz kutlu olsun. Tüm emekçilere saygılarla.

Tengrizm
08-03-2019, 22:12
8 Mart Dünya kadınlar günü kutlu olsun.

Saint-Just
07-03-2021, 22:50
...

Saint-Just
07-03-2021, 22:56
Bütün emekçi kadınların büyük zorluk ve acılarla kazanılmış dünya emekçi kadınlar günü'nü kutluyor ve sosyalist-komünist kadın mücadelesinde örgütlenmelerini diliyorum.😊✊

https://sol.org.tr/haber/komunist-kadinlardan-8-mart-cagrisi-oyle-bir-ulke-kuracagiz-ki-27453

Komünist Kadınlar'dan 8 Mart çağrısı: Öyle bir ülke kuracağız ki...

Komünist Kadınlar 'Öyle bir ülke kuracağız ki bir daha hiçbir kadın katledilemeyecek, patronu tarafından sömürülemeyecek, giyimi kuşamı nedeniyle baskıya maruz kalmayacak' diyerek 8 Mart'a çağırdı.

07.03.2021
Komünist Kadınlar, 8 Mart için "Daha azına, kötünün iyisine razı değiliz!" başlıklı bir çağrı yayımladı.

"Sosyalist bir ülke kadınların ellerinde yükselecek!" diyen Komünist Kadınlar'ın çağrısı şöyle:

"Öyle bir ülke kuracağız ki açlık, yoksulluk yasaklanacak. Kimse kimseyi hor görmeyecek, kimse kimsenin emeğini değersizleştiremeyecek.

Öyle bir ülke kuracağız ki bir daha hiçbir kadın katledilemeyecek, patronu tarafından sömürülemeyecek, giyimi kuşamı nedeniyle baskıya maruz kalmayacak.

Öyle bir ülke kuracağız ki kadınlara yönelik herhangi bir ayrımcılık olmayacak, kadınların her hakkı güvence altına alınacak. Çocuklarımızın neşeli cıvıltıları başka ülkelerden duyulacak.

Bu topraklarda verilen mücadeleler, kazanılan haklar gericiliğe teslim edilmeyecek. Kuracağımız ülkede mücadelemiz nasıl da direndiler diye değil, boyun eğmediler ve kazandılar diye anlatılacak.

Öyle bir ülke kuracağız ki; "Başka türlüsü olmazmış, ne güzel oldu, sosyalizm Türkiye'ye çok yakıştı" diyecekler.

Yaşasın 8 Mart! Yaşasın dayanışma!


https://haber.sol.org.tr/turkiye/ceviri-aleksandra-kollontay-8-mart-neden-ve-nasil-orgutlendi-258086
Aleksandra Kollontay - 1920

Militan bir kutlama

Kadınlar Günü ya da Emekçi Kadınlar Günü, uluslararası bir dayanışma günüdür; proleter kadınların gücünü ve örgütlülüğünü yeniden değerlendirme günüdür.

Ancak yalnız kadınlara özgü bir gün değildir. 8 Mart, işçiler ve köylüler, tüm Rus işçileri ve tüm dünya işçileri için tarihi ve unutulmaz bir gündür. 1917 yılında bugün, büyük Şubat devrimi gerçekleşti. [2] Bu devrimi başlatan Petrograd'ın işçi kadınlarıydı; Çar ve ortaklarına muhalefet bayrağını kaldırmaya ilk karar verenler onlardı. Bu yüzden emekçi kadınların günü bizim için çifte kutlamadır.

Peki eğer bugün tüm proletarya için bir bayram ise neden "Kadınlar Günü" diyoruz? Neden kadın işçilere ve köylülere yönelik özel kutlamalar ve toplantılar düzenliyoruz? Bu durum işçi sınıfının dayanışmasını ve birliğini bozmaz mı? Bu soruları cevaplamak için, Kadın Günü'nün nasıl gerçekleştiğini ve hangi amaçla örgütlendiğini geçmişe giderek anlamak zorundayız.

Neden ve nasıl örgütlendi?

Kısa bir zaman önce, yani on yıl önce, kadınların eşitliği sorunu ve kadınların erkeklerle birlikte siyasete katılıp katılamayacağı sorusu ateşli bir şekilde tartışılıyordu. Tüm kapitalist ülkelerin işçi sınıfları, işçi kadınların hakları için mücadele etti. Burjuvazi bu hakları kabul etmek istemedi. İşçi sınıfının parlamentodaki ağırlığını güçlendirmek burjuvazinin çıkarına değildi; her ülkede işçi kadınlara hak tanıyan yasaların kabul edilmesini engellediler.

Kuzey Amerika'daki sosyalistler, oy hakkı taleplerinde ısrarcıydılar. ABD'nin kadın sosyalistleri 28 Şubat 1909'da, emekçi kadınlar için siyasi haklar talep ederek, tüm ülke genelinde büyük gösteriler ve toplantılar düzenlediler. Bu gün, ilk "Kadın Günü" oldu. Bir kadın günü örgütleme girişimi Amerika'nın emekçi kadınlarına aittir.

1910'da, İkinci Uluslararası Emekçi Kadınlar Konferansı'nda Clara Zetkin, Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü belirleme konusunu gündeme getirdi. Konferans, her yıl, her ülkede, aynı günde "kadınlar için oy hakkı sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek" sloganı altında bir "Kadınlar Günü" kutlanması gerektiği kararına vardı.

Bu yıllarda, parlamentonun daha demokratik hale getirilmesi, yani oy hakkının genişletilmesi ve oy hakkının kadınlara da verilmesi sorunu çok önemli bir konuydu. Birinci dünya savaşından önce bile, işçiler Rusya hariç tüm burjuva ülkelerde oy kullanma hakkına sahipti. Yalnızca akli dengesi yerinde olmayanlar ve kadınlar bu hakka sahip değildi. Ancak aynı zamanda, kapitalizmin acı gerçekleri kadınların ülke ekonomisine katılımını gerektiriyordu. Her yıl fabrikalarda ve atölyelerde ya da hizmetçi ve gündelikçi olarak çalışmak zorunda kalan kadın sayısında artış oluyordu. Kadınlar erkeklerle birlikte çalışıyordu ve ülkenin zenginliği kadınların elleriyle artıyordu. Ancak kadınlar oy kullanma hakkından mahrumdu.

Ancak savaştan önceki son yıllarda, fiyatlardaki artış en barışçıl ev kadınların bile siyasete ilgi duymasına ve burjuvazinin yağma ekonomisine karşı yüksek sesle protestoya katılmalarına neden oldu. "Ev kadınları ayaklanmaları" gittikçe sıklaştı ve Avusturya, İngiltere, Fransa ve Almanya'da farklı zamanlarda alevlendi.

Çalışan kadınlar pazardaki tezgahları kırmanın ya da tüccarı tehdit etmenin yeterli olmadığını anladılar: Bu tür bir eylemin yaşam maliyetini düşürmediğini fark etmişlerdi. Hükümetin politikasını değiştirmek zorundalardı. Ve bunu başarmak için işçi sınıfı, oy hakkının genişletildiğini görmek zorundaydı.

Çalışan kadınların oy kullanması için bir mücadele biçimi olarak her ülkede bir Kadın Günü olması kararlaştırıldı. Bu gün, ortak hedeflere yönelik mücadelede uluslararası dayanışma günü ve sosyalizm başlığı altında emekçi kadınların örgütlü gücünü yeniden gözden geçirme günü olacaktı.

İlk uluslararası kadınlar günü

İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Kongresinde alınan karar kağıt üzerinde bırakılmadı. İlk Uluslararası Kadınlar Günü'nün 19 Mart 1911'de yapılmasına karar verildi.

Bu öylesine seçilmiş bir tarih değildi. Alman yoldaşlarımız bugünü Alman proletaryası için tarihi öneme sahip bir gün olduğu için seçtiler. 1848 devrim yılının 19 Mart günü, Prusya kralı silahlanmış halkın gücünü ilk kez tanımış, proleter bir ayaklanma tehdidi karşısında boyun eğmişti. Verdiği ama sonrasında asla tutmadığı sözler arasında, kadınların oy hakkının tanınması da vardı.

(...)

İlk Uluslararası Kadınlar Günü, 1911 yılında gerçekleşti. Emekçi Kadınlar Günü'nde Almanya ve Avusturya köpürüp coşan bir kadınlar denizi oldu. Her yerde toplantılar organize edilmişti, küçük kasabalarda ve hatta köylerde bile kadınlar salonları o kadar çok doldurmuşlardı ki erkek işçilerden yerlerini kadınlara vermeleri istendi.

Bu emekçi kadınların ilk militan gösterisiydi. Erkekler bir değişiklik yapıp çocuklarıyla birlikte evde kaldılar ve eşleri, evden çıkmayan o kadınlar toplantılara gitti. 30 bin kişinin yer aldığı en büyük sokak gösterilerinde polis göstericilerin pankartlarını kaldırmaya çalıştı; kadın işçiler direndi. Ardından gelen itiş kakışta meclisteki sosyalist temsilcilerin sayesinde kan dökülmesi engellendi.

1913'te Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart olarak değiştirildi. Bu gün, emekçi kadınların militan günü olarak kaldı.

(...)

Emperyalist savaşta uluslararası kadınlar günü

Birinci Dünya Savaşı başlamıştı. Her ülkede işçi sınıfı savaşın kanıyla boyanmıştı. 1915 ve 1916'da ‘Emekçi Kadınlar Günü' yurtdışında zayıf geçti –Rus Bolşevik Parti'nin görüşlerini paylaşan sol kanattaki sosyalist kadınlar 8 Mart'ı emekçi kadınların savaş karşıtı bir gösterisine dönüştürmeye çalıştılar. Ancak Almanya'da ve diğer ülkelerde sosyalist partiye ihanet edenler, sosyalist kadınların toplantılar örgütlemesine izin vermeyeceklerdi; emekçi kadınların, burjuvaziye karşı uluslararası dayanışma güçlerini göstermek için düzenledikleri etkinliklere katılacak olan sosyalist kadınlara pasaport verilmedi, kadınların tarafsız ülkelere girişi engellendi.

1915'te Kadınlar Günü'nde uluslararası bir gösteri düzenleyebilen tek ülke Norveç'ti. Rusya'dan ve tarafsız ülkelerden temsilciler de gösteriye katıldı. Çarlık iktidarı ve silahlı makinesi yüzünden Rusya'da bir Kadınlar Günü örgütlemek düşünülemiyordu.

Ve büyük 1917 yılı geldi. Açlık, soğuk ve savaş mahkemeleri, Rusyalı işçi ve köylü kadınların sabrını taşırmıştı. 1917 8 Martı'nda (23 Şubat), Emekçi Kadınlar Günü'nde, kimisi işçi kimisi asker eşi kadınlar "Çocuklarımız için ekmek" ve "Kocalarımız siperlerden geri dönsün" talepleriyle cesurca Petrograd sokaklarına çıktılar. Bu belirleyici bir an oldu; emekçi kadınların protestoları öylesine bir tehdit oluşturmuştu ki Çar'ın kolluk güçleri ayaklananlara karşı her zamanki önlemleri almaya cesaret edemediler, halkın öfkesine şaşkınlıkla bakakaldılar.

1917 Emekçi Kadınlar Günü tarihte unutulmaz bir ana dönüştü. Rus kadınlar o gün proleter devrimin meşalesini yükseltip dünyayı ateşe verdiler. Şubat Devrimi işte o gün başladı.

Saint-Just
07-03-2021, 22:58
https://sol.org.tr/haber/emek-ve-emeklemenin-tarihi-kadin-ve-sporun-ortak-kokenlerinden-notlar-27440
Emek ve emeklemenin tarihi: Kadın ve sporun ortak kökenlerinden notlar

Kadınların, spor tarihinde görmezden gelindiği sayısız örnek var. Ancak bu bireysel ya da spora içkin değil, toplumsal bir sorun olmayı sürdürüyor. Toplumsal sorunların çözümüyse mücadeleyi çağırıyor.

İSMAİL SARP AYKURT

07.03.2021
Kadın ve spor yüzyıllardır iç içe bir yaşam sürüyor. Her ne kadar bu iç içeliği bozma girişimlerinin tarihi de bir o kadar eski olsa da kadın ve sporu birbirinden koparmak hiç mümkün olmadı. İlişkinin kopmadığını, aksine doğru ve eşitlikçi bir düzende geliştiğini; köreldiği ve sıkıştığı yerde ise kadının spora yabancılaştırıldığını ve koparıldığını biliyoruz.

Çok açık olan bir şey var ve yaşadığımız düzende kadının spora katılımı ve icrası önünde büyük bariyerler var. Hatta kadının spora katılımında uygulanan ‘branş filtreleme' başka bir engel metodu olarak öne çıkıyor. Erkek-kadın olarak çeşitlendirilen yapay ve ayrımcı kategorizasyon, emperyalizm çağındaki sporun cinsiyet ve bireysel çıkar gözettiğini bize anlatıyor.

Anlatmaya çalışılıyor da gerçeklik bu değil. Kadının emek sömürüsüne dayanan toplumdaki rolü ve pozisyonu sporun tam olarak içine yerleşmesine ve sporu icra etmesine olanak tanımıyor. Kadına biçilen roller göz önüne alındığında kadın her şeyden önce üretken ve dönüştüren bir özne olarak değil, dezavantajları olan ve sıradan bir ‘cinsiyet' olarak değerlendiriliyor.

Emekçi kadınlar, spor alanında da ya erkeklere referans verilerek tanımlanıyor ya da "anne ya da eş" olmaya indirgeniyor.

Sporda da bu yaklaşımın olması bir talihsizlik olarak değerlendirilmemeli. Çünkü bu, düzenin politik, dini, sosyolojik ve ideolojik davranışının, özetle sınıfsallığın evrensel bir sonucu.

Ve uzun zamandır spor da "böyle gelmiş, böyle gider" safsatasına boyun eğiyor, geriliyor.

Biraz geriye: Kadının spor tarihine dokunuşları
Takvimin yaprakları geriye doğru çevrildiğinde kadının spora dair duyduğu her heyecanın farklı momentlerde de olsa engellendiğine şahit olunabilir. Demek oluyor ki, kadının spora katılımı, sporda özneleşmesi, kadının o toplum düzeni içerisindeki genel statüsüne göre değişiklik gösteriyor.

Örneğin, çok önem verdiğimiz olimpiyatlara gelinceye kadar kadının toplumdaki o ikincil rolü, olimpiyatlarda da değişmiyor. Antik olimpiyatlarda evli kadınlar oyunlara ne dahil olabiliyor ne de izleyebiliyor. Yalnızca bekar kadınlara açık olan oyunlarda küçük bir istisna ise sonradan göze çarpıyor. Sparta Kralı'nın kızı Kyniska, Antik Çağda olimpiyat galibi olarak kabul edilen ilk kadın oluyor.

Zaman ilerliyor ve Ortaçağın karanlık dönemleri ile skolastiği, kadınların yaşantısını da karartıyor. Rönesans dönemlerinde aktivitesini arttıran kadının kurtuluşu ise Fransız Devrimi ile ete kemiğe bürünüyor. Az buz değil, olimpiyatsız geçen uzun bir dönemden anlaşılıyor ki kadınlar spor düşüncesine hasret kalıyor. Bireysel de mi yapılmıyor sorusunun cevabı ise bende yok.

Belki buna zaman yok ama emekçilerin böyle bir opsiyonu hiç olmuyor, sportif zevkler mülk sahibi sınıfların tekeline daralıyor.

Ayrıca tekil olanın değeri tarihte hep kısıtlı kalıyor. Kolektif olan ise iz bırakıyor.

Bir kolektif olarak ve kadınların, kadın emekçilerin özne olarak öne çıkışıyla gerçekleşen Fransız Devrimi, kadın özgürleşmesinin tıkalı olan yollarını delik deşik ediyor. Komün deneyimi ise emekçi kadını prangalarından kurtaran ilk büyük deneyime kapı aralıyor.

Ancak çok ilerlemeden durmak gerekiyor. 1830'lu yılların ortalarından 1900'lerin başlarına kadar Viktorya Dönemi'nde ilginç olmayan gelişmeler oluyor. Aile kavramı öne çıkartılıp kadın bir kalıba sokulmaya çalışılıyor. Sonrasında ise hazin ve beklenen sonuç gecikmiyor:

Kadınlar narin ve zayıf olduklarından spor yapmaları tehlikelidir deniyor! Kadına biçilen rol, bırakın özne olmayı, eve tıkılmayı ve çocuk yapmayı salık veriyor.

Günümüzdeki ile ne kadar benzer değil mi, tesadüfün bu kadarı!

Modern olimpiyatların kadın düşmanlığı
Adı "modern" olan olimpiyatlara yaklaştıkça söylemin cazibesine kapılıyoruz ama durum öyle iç açıcı falan değil. 1896'daki ilk olimpiyatlarda kadınlar olimpiyatlara kabul edilmiyor. 1900 Paris'te ise kadınların katılımı %2.2 düzeyinde kalıyor.

Gerçekler ortadadır; kadınlar yoğun bir ayrımcılıkla sınanıyor ve toplum sporundan olabildiğince uzakta konumlandırılıyor.

Olimpiyatların en önemli ismi olarak her devirde hatırlanan ve selamlanan burjuva Baron Pierre de Coubertin içindekini ise sıra ile kusmakta beis görmüyor:

1901'de "kadınların rolü, erkeklerin galibiyetini takdir etmektir" derken bir sene sonra "kadın sporları doğanın kurallarına aykırıdır" buyuruyor. 10 sene sonrasında 1912'de ise kadınlara dönük ayrımcılıkta şimdiki muadillerini hatırlatırcasına "olimpiyat oyunları erkeklere ayrılmalı" diyor ve ekliyor: "Kadın sporcularının görünüşlerinin korkutucu olduğu düşüncesi vurgulanmalıdır".

"Modern" olimpiyatlar böyle doğuyor. Şimdilerde IOC (Olimpiyat Komitesi) her ne kadar "sporda cinsiyet eşitliği"ni önemsiyoruz dese de ortada bir eşitlikçi düzen olmayınca söylem kendini tekrar ediyor. Çünkü iş sadece kadın olimpiyat katılımcı sayısındaki artış ile olmuyor; kadının gündelik hayatındaki spora yönelimi, erişimi ve talebi teşvik edilmedikçe spor ve kimi branşlar "imtiyazlı" kişilerin radarında takılı kalıyor.

Peki sporu özgürce icra eden ve ona erişmekte engellenmeyen bir kadın için spor ne ifade ediyor?

Onlardan yalnızca biri, Sovyet kadın sporcu Larisa Latynina ülkesinde, sosyalist düzende icra ettiği, bedelsiz ve kamusal olan spor ile "modern olimpiyatlarda" 1956 ve 1964 yılları arasında Sovyet takımı ile 4, bireysel olrak ise 14 madalya kazanıyor ve 2012'ye kadar rakipsiz kalıyor.

Ancak en büyük "başarı" bu olmuyor. Başarı, Latynina'nın ülkesindeki sosyalist düzenin insanlara ve kadınlara, emeğini özgürce yeniden üretme imkanını sunması ile onlara insanca bir yaşam hazırlaması arasında ilişki kuruyor.

Bir ülkenin en ücra köşesindeki kadın emekçinin, kırda, köyde ya da kentte fark etmeksizin diğer emekçilerle eşit şartlarda kamusal spora erişiminin mümkünlüğüdür, çalıştığı iş yerinde ya da fabrikalarda sporu icra edebilmesidir, sporun bir kültür olarak örgütlenmesidir, sosyalizm...

Pekâlâ, başarı da budur.

Ama trajiktir, bir çok komünist kadın sporcunun kendini rahatça ifade ettiği, yetiştiği ve eşitlik içerisinde yaşadığı işçi sınıfının ülkesi, 1991 sonrasında sosyalizmin ‘geçici' çözülüşü sonucunda yoksulluk ve geçim sıkıntısı nedeniyle madalyalarını satılığa çıkaran kadın sporcu Olga Korbut örneğini de yaşıyor.

Sosyalizmin yaşamını yücelttiği, özne olarak kadın, kapitalizmde sıradanlaşmaya bırakılarak yeniden "Coubertin dönemine" döndürülüyor.

Anlaşılıyordur, sorun spor sorunu olarak değil; düzen sorunu olarak öne çıkıyor.

Eşitlikçi bir düzende sporun eşit olmaması, kadının spor içinde olmaması diye bir şey yok.

Emekçi kadının ülke sporuna yön ve enerji vermesi, onu yönetmesi var. Kadının bir istatistik olmasının, istatistiklere sıkıştırılmasının lağvedilmesi var.

Tam da bu sebeple, 8 Martların mücadele çığlığının orta yerinde böyle bir özlemin tanelerinin, nüvelerinin birikmesi hiç olmadığı kadar önemli hale gelmiş durumda.

Hem kolektif spor hem de emekçi kadınları yaşatmak için...

İbre, tersine dönüyor.

Saint-Just
07-03-2021, 23:02
https://sol.org.tr/gelenek/kadin-sorununda-guncel-mucadele-basliklari-27385
Kadın sorununda güncel mücadele başlıkları

06.03.2021
SERAP EMİR

Pandemiyle geçen bir yıl, genişçe bir kesim açısından kapitalizmin maskesini düşürdü. İnsanlar kapitalizme karşı yeni bir alternatifin adını koymakta henüz tereddüt etse de, böyle bir düzende yaşamak istemediklerini söylerken hiç de tereddüt etmiyor. Kapitalizmden bıkmış çoğunluğun içindeyse, kadınlar büyük bir ağırlığa sahip. Hepten körüklenen dinci gericilik, artan enflasyon, borçluluk, yoksulluk ve işsizlik, devletin kamusal alandan neredeyse tümüyle çekilmesi, sağlık ve eğitim sektörlerindeki çöküş... Bugün geniş halk kesimleri için dünyanın hiç de iyiye gitmediği ne kadar açıksa, kadınlar açısından bu durumun en az iki kat böyle olduğu da o kadar açık. Her şey bir yana yaşamak ve yaşatmak için mücadele etmek zorunda kalmak, kadınlar için işlerin neden daha kötüye gittiğine dair epey bir ipucu veriyor. Komünistler, kadın sorununun her biri kapitalizmle alakalı veçhelerinin sosyalist bir düzen inşa edilmeden çözülemeyeceğini biliyor. Öte yandan sosyalizm mücadelesinde, kapitalizmin kadınları sıkıştırdığı başlıklar toplumsallıkları oranında birer patlama noktası olma niteliği de taşıyor. Peki sosyalizm mücadelesi ile kadın sorunu arasındaki diyalektik ilişkiyi kuvvetlendirmenin yolu nerelerden, hangi mücadele başlıklarından geçiyor? İşte bu yazıda bu soruya yanıt bulmaya çalışacağız.

Eve kapanma olgusuyla yakıcılığı artan kamusal hizmet ihtiyacı
Her kriz döneminde ilk işten çıkarılanların kadınlar oluşu, kapitalizmin krize karşı aldığı önlemlerin başında geliyor. Sermayedarlar her seferinde, en kolay ve maliyetsiz yoldan işten çıkarabileceklerinden vazgeçiyor. Ama pandemiyle birlikte gelen kriz, kadınların işgücünden kopuşlarını normaldekinin aksine çift yönlü işletti. Kadınlar yalnız işten kovulmakla kaldı, kimi örneklerde kendi istekleriyle işten ayrılmak zorunda da kaldılar. Bu zorunlu kararın alınmasına en çok etki eden olgu, kreşlerin ve okulların kapanması oldu. İnsanların işe veya markete gitmek gibi asgari zorunluluklar dışında diğerleriyle temasını azalttığı bu dönem, aile büyüklerinden veya dışarıdan alınan bakım desteğinin de kesilmesine yol açtı. Yıllardır belediyelerin açtığı kreşlerin yetersiz oluşu ve işyerlerinde kreş talep etme hakkının imkansıza yakınsayan şartları, hükümetin kreş işletmesinde sermayeye gösterdiği kolaylıklar ve teşviklerle de birleşince bu kamusal hizmeti parayla satın alınır hale getirmişti. İşte pandemide insanların parayla satın aldıkları bu hizmete bile erişememeleri ve iyice artan ev içi bakım yükleri, devletin bu konuda bıraktığı boşluğu iyice gözler önüne serdi. Kreş gündemine ek olarak çocukların eğitim süreçlerine yönderlik etme, pandemiyle birlikte önem kazanan ailenin sağlıklı beslenme ihtiyacını karşılama ve evin hijyen koşullarını yüksek tutma, salgında hastalanan aile bireylerine bakma gibi pek çok sorumluluk da yine bu dönemde üstlenilmeyi bekledi. Artan hayat pahalılığı ve yoksullukla birlikte, aileyi sağlıklı besleme sorumluluğunun yanına gıda ve ihtiyaç masraflarını en aza indirmek için yapılan fiyat araştırmaları ve yoğun emek zaman gerektiren kuru gıda hazırlıkları da eklendi. Kapitalist devletin atıllığıyla iyice ağırlaşan ve sahiplenilmeyi bekleyen yaşamsal sorumluluklar, sınıflı toplumların eşitsiz işbölümü gereği olduğu gibi kadınların üzerine yıkıldı. Burada eşitsiz işbölümü kadar önemli bir diğer nokta da, tüm bu ev içi yüklerin kapitalist devletin kamusal alandan sermaye yararına elini çekmesi nedeniyle ağırlaşması gerçeğidir.

Kadınları işten ayrılmaya iten sebebi iyice anlayabilmek için konunun biraz daha derinine inelim. Eğitim, sağlık hizmetleri, bakım, gıda ve hijyen malzemelerinin temini yönüyle aslında kamusal hizmet kapsamına alınabilecek tüm bu ihtiyaçları gidermekte devlet deyim yerindeyse parmağını oynatmadı. Bir ara denenen her haneye sınırlı sayıda maske dağıtma girişimi bile başarısızlıkla sonuçlandı. Öte yandan kapitalist dünyanın geri kalanı gibi AKP hükümeti de salgın yönetiminde olanca isteksizliğiyle başarısız bir görüntü verdi. Her gün açıklanan salgın verileri halk için güvenilir olmaktan uzaktı. Sağlık emekçilerinin hijyen malzemelerine ulaşmakta yaşadıkları güçlükler, salgına karşı alınacak önlemler konusunda her kafadan çıkan çelişkili sesler, sağlık sektöründeki piyasalaşmanın ve özelleştirmelerin etkisiyle devlet hastanelerindeki eksiklikler ve yetersizlikler, son dakika ilan edilen salgın önlemleri… Bunların hepsi insanları devlete güvenmektense, kendilerinin ve sevdiklerinin sağlığını olabildiğince korumaya sevk etti. İşte bu noktada toplumsal işbölümünde ailenin bakım yükünü üstlenmesi beklenen kadınlar; ailelerinin yaşamı ile kazanacakları ücret arasında bir tercihe zorlandılar. Seçeneklerin eşitsizliğine bakılırsa, aslında bu tercihten çok bir dayatmaydı. Virüs karşısında örgütlü potansiyelinin tümünü sermaye yararına kullanan devlet mekanizması, yurttaşları kapsamlı bir sorunlar yumağıyla baş başa bıraktı. Böylece aile bireylerinin gündelik yaşamlarına devam etmeleri için zorunlu bir fedakarlığa zorlanan kadınlar, emeklerini evden yana kullanmak zorunda bırakıldılar.

Bunun gericilik veya geleneksel ön kabuller nedeniyle kadın emeğinin istihdamın dışında bırakılmasından epeyce bir farkı var. Normalde kapitalizm kadınları istihdamın dışında bırakırken, bunun sebebini kişinin yakın çevresi veya ailesine yükleyerek kendi gericiliğini gizleyebiliyordu. Böylece kadınlar çalışmalarının önündeki engeli, toplumsal olmaktan ziyade şahsi bir sorun olarak görüyorlardı. Oysa bu kez bunun tam tersi oldu. Bugün yukarıda açıkladığımız nedenlerle işinden ayrılmak zorunda kalan pek çok kadın, bunun kendine bağlı sebeplerden ziyade devletin sunmadığı hizmetler yüzünden gerçekleştiğini biliyor. Hem alternatifsizliğiyle hem de evde artan işyükleriyle bu gerçek, kadınları düzene karşı daha çok öfkelendirecek potansiyel taşıyor.

Pandemiyle birlikte gelen eve kapanmanın bir diğer özgün yönü de, bunun olağanın aksine toplumsal yaşamdan tam anlamıyla bir geri çekiliş olmayışıydı. Bilakis, çocuğunun EBA'ya bağlanabilmesi için evdeki internet hızını dert edinen de, gıda fiyatlarının artışı karşısında elindeki paranın ne kadar hızlı eridiğini hisseden de, doğalgaz veya elektrik zammını ilk fark eden de, eve gelen icra kağıdıyla ilk yüzleşen de bu dönemde evdekilerin gündelik yaşamlarını devam ettirme sorumluluğunu üstlenen kadınlar oldu. Böylece kadınların toplumsal yaşama ilişkin duyargaları, üzerlerindeki bunca hayati sorumluluğun da etkisiyle çok daha açık hale geldi. Bunun en somut örneğini eğitim başlığında izlemek mümkün. Pandemiyle birlikte çocukların aldığı eğitimin takibi, tümüyle kadınların üzerine bırakıldı. Uzaktan eğitimin verimliliği, çocuğun dersi iyi dinleyip dinlemediği, derse katılım gösterip göstermediği gibi türlü değişkenler çocuğun iyi bir geleceğe sahip olması kaygısıyla anneler tarafından kontrol edilegeldi. Tüm bunların üzerine, kendisi de bir özel okul sahibi olan Milli Eğitim Bakanı'nın özel okul patronlarını kayıran tercihleri ve uzaktan eğitime erişimdeki problemler, eğitimdeki eşitsizlik uçurumunu daha da artırdı. Düzenin yoksul aileler aleyhine yarattığı eşitsizliği gidermekteki plansızlığı ve isteksizliği, çocuklarının geleceğinden endişeli kadınlar nezdinde kapitalizmin meşruiyetini her geçen gün daha da azaltıyor.

Kadınların bu bir yıllık süreçte yokluğundan devlet idaresini sorumlu tuttukları bir diğer başlık da kreş hizmeti oldu. Pandemiden önce de kadınların çalışmasının önünü sıklıkla kesen engellerden biri olan çocuk bakımı, geçtiğimiz Mart ayının başında kreşlerin kapanmasıyla hepten can yakıcı hale geldi. Ülke genelinde gerek patronlar için kreş açma yükümlülüğünün türlü yollardan hafifletilmesiyle, gerekse de bu hizmetin yerel idarelerin inisiyatifine terk edilmesiyle kreş hakkı toplumsal anlamda yaygın ve ücretsiz bir hak olmaktan çıkalı epey oluyor. Eğitimin piyasalaştırılmasıyla paralel AKP türlü teşvikler ve kolaylıklarla kreş işletmeyi sermayeye altın tepside sununca, bambaşka alanlarda faaliyet gösteren pek çok sermayedarın dikkati buraya yöneldi. Bugün gelinen noktadaysa kreş hizmeti ağırlıklı olarak piyasadan satın alınır bir nitelikte. Ve pek çok aile için, neredeyse asgari ücretin yarısına yakınsayan bu hakkı satın alabilmenin hiçbir gerçekliği yok. Dolayısıyla reel sosyalizmin elinin en güçlü olduğu alanlardan biri olan yaygın ve ücretsiz kreş hizmetinin bugün kadınlar nezdinde pek çok alıcısı var.

Özetle, 80'lerle birlikte başlayan özelleştirme dalgasının ve adım adım kamusal alandan elini eteğini çeken devletin, yaşanan sorunların kaynağı olduğu gerçeğini görmeye en açık toplumsal kesimlerden biri de bugün kadınlardır. Diğer bir deyişle sahiden kadınları bugün içine düştükleri angarya iş yükünden sadece kamusal hizmetleri planlayarak halkın çıkarına örgütlemiş sosyalist bir devlet kurtarabilir. İşte bu noktada komünistlere çok önemli bir görev düşüyor; bu gerçeği kadınların açısından daha da görünür kılma ve onları devletleştirme taleplerinin parçası kılma görevi. Aynı zamanda bir adım ötesinin, sosyalizmin bakım emeğini toplumsallaştırmaktaki başarılarının, sosyalist ülkelerde her yaş düzeyinde yaygın ve ücretsiz kreş hizmetinin, ücretsiz eğitim, sağlık ve barınma hakkının, toplu yemekhanelerin ve çamaşırhanelerin bugün ev işlerinin yükü altında ezilen kadınlar için anlamı sahiden büyük. Üstelik teknolojinin ve imkanların geçtiğimiz yüzyıla kıyasla daha da arttığı 21. yüzyılın sosyalist cumhuriyetlerinde reel sosyalizmin kazanımlarını daha da ileri taşımak bugünün komünistleri açısından hem bir sorumluluk hem de gereklilik. Yeniden üretimin azami oranda toplumsallaştırılacağı ve kadınların ev içindeki tüm angaryalardan özgürleştirileceği vaatleri, bugün sosyalizmin meşruiyetini artıracak olanaklar barındırıyor.

Borçluluk, yoksulluk ve "ekmek kavgaları"
Yukarıda da belirttiğimiz gibi pandemiyle birlikte kadınların, aile bireylerinin gündelik pratiklerini sürdürebilmeleri için gösterdiği çaba gitgide arttı. Bunda bir yıl boyunca patronlar tarafından daha az ücret ödemenin bahanesi olarak kullanılan kısa çalışma ve ücretsiz izin uygulamaları kadar, artan işsizliğin, hayat pahalılığının, enerji zamlarının da etkisi oldu. Her şey bir yana, hiç de ucuz olmayan hijyen malzemeleri, TÜİK'in olmasa bile, gerçek enflasyon sepetinin olmazsa olmazı haline geldi. Tüm bu gelir kaybı insanları daha çok borçlanmaya itti. 2020 Temmuz ayında Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu'nun açıkladığı verilere göre, son bir yılda tüketici kredisi ve kredi kartı borcu %37 artarak toplamda 700 milyar TL'yi aştı, aradan geçen altı aylık süreçte bunun daha da katlandığını öngörebiliriz.1 Emekçiler için uzunca bir zamandır süregiden borçlanarak yaşama hali, yerini artık borçları çevirebilmek için borçlanmaya bıraktı. Ödenmeyen kredi borçları yüzünden başlatılan icra takipleri, bankalar nezdinde bu insanların "kredibilitesi"ni düşürerek yeni kredi başvurularının reddine sebep oldu. Borçların yeni kredilerle çevrilmesi noktasında pek çok kadın ev temizliği veya çocuk bakımı karşılığında kendisine kredi çekmesi için kardeş, arkadaş, tanıdıklarından ricacı oldu.2 Diğer bir seçenek evin bütçesini artırmak için yapılan apartman yıkama, ev temizliği, el emeği gerektiren örgü, tığ ve boncuk işleri, tekstil atölyelerinden alınan parça başı işler ve kozmetik markalarının mümessiliği gibi esnek zamanlı işlerin yaygınlaşması oldu. Böylece kadınlar, evde artan bakım yüklerine ek olarak hane borcunun çevrilmesi amacıyla güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin eskiye göre daha çok parçası haline geldiler. Kadınları bu tarz işlerin parçası yapan, geçim zorluğuna rağmen evde karnı doyurulmayı bekleyenlerdi. Böylece, aile bireylerini "yaşatmak" adına işinden ayrılan pek çok kadın, bu kez de adlı adınca "ekmek kavgası" uğruna daha güvencesiz ve daha esnek çalışma biçimlerine eklemlendi.

Burada yine pandemiyle birlikte başlayan eve kapanma halinin kadınlar için, pandemi öncesinde yaşadıkları toplumsal yaşamın dışında kalma haline tam anlamıyla denk düşmediği diğer bir noktaya geliyoruz. Bu süreçte kadınlar çalışma yaşamının dışında kaldılar belki ama borçluluk, işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığı sarmalında "ekmek kavgası"nın tam da içine düştüler. Bu ekmek kavgasının yaşamsallığı toplumsal olana dair duyargaları açtığı gibi içe kapanmanın aksine, kadınları dışarıyla kurdukları temas yüzeyini arttırmaya böylece yaşamı devam ettirmek için yeni olanaklar bulmaya zorluyor. Öte yandan işin bu noktaya gelmesi, her geçen gün daha yakıcı hale gelen bu "ekmek kavgası", düzen açısından son derece tehlikeli. Hem Fransız Devrimi'nde hem de Ekim Devrimi'nde ayaklanmaların fitilini ateşleyen, "Ekmek İstiyoruz!" diye sokaklara dökülerek ekmek isyanlarına öncülük eden kadınlar olmuştu. Dolayısıyla her ne kadar işgücünün dışında kalmış olsalar da kadınlar, ne yoksulluğun ne de hayat pahalığının bilincine varmanın dışındalar; bilakis bıçağın kemiğe dayandığı yerdeler.

Eve kapandık da sömürü ve gericilik durdu mu?
Girişte kadınların bu düzenden kurtulmak için çok sebebi olduğunu söylemiştik. Bu sebeplerin niceliklerinin yanına, niteliksel anlamdaki ağırlıklarını da eklemek gerek. Kadınlar, bu düzende hem yaşamak hem de yaşatmak anlamında sahiden bir yaşam mücadelesi veriyor. Bu yaşam mücadelesinin bir boyutu, yukarıdaki başlıkta değindiğimiz yoksullaşma, borçluluk ve işsizlik sarmalıyla birlikte gelen ekmek kavgası, diğer yönüyse sağcılaşma ve gericileşme ile birlikte artan kadın cinayetleri.

Kapitalizmde aile, aynı zamanda işgücüne aktif olarak katılan erkeklerin işyerinde yaşadıkları haksızlıklara, baskıya veya toplumsal sistemin kendilerine sirayet eden aksaklıklarına karşı öfkelerini boşaltma işlevi de görür. Vazgeçilmezliğinin ve "kutsallığının" alamet-i farikası da biraz buradadır. İşte pandemi boyunca kapitalizmde ailenin bu işlevi maalesef pek çok kez sınandı. Pandemiyle birlikte artan işsizlik, uzaktan çalışma veya eve çekilme hali, aile bireylerinin birlikte geçirdiği zamanı artırdı. Ancak bu zamanın tercihten değil zorunluluktan doğuşu, evdeki bekleyişin artmasıyla doğru orantılı olarak havadaki gerginlik katsayısını da yükseltti.

Tüm bu eve çekilme haline sebep olan geçim derdinin yarattığı gerginlik kadın cinayetlerinin artışında kuşkusuz önemli bir etken. Ancak dikkatlerden kaçmaması gereken bir olgu da, tüm bu sürece kadın emeğinin değersizleştirilmesi ve dinselleşmenin de eşlik ettiği gerçeği. Kadın emeğinin son bir yılda nasıl değersizleştirildiğini yukarıdaki başlıkta tartıştık. Ancak bunun çok daha öncesi var. AKP, bir emperyalizm projesi olarak 80'li yıllarda piyasaya sürülen modelin ülkemizdeki son icracılarından. Bu model özetle kamusal alanı alabildiğine sermayeye açmaktan, çalışma yaşamını esnekleştirmekten, güvencesizleştirmekten ve toplumsal yaşamı olabildiğince dinselleştirmekten geçiyor. AKP muhafazakar sağ partilerden devraldığı bu görevi kendi iktidarı döneminde eksiksiz yerine getirdi. Öyle ki 1986'dan AKP'nin iktidara geldiği 2002'ye kadarki 16 yılda özelleştirilen kamu varlıklarının değeri 8,2 milyar dolarken; 2002-2019 yılları arasındaki 17 yıllık dönemde AKP tam 273 kamu kuruluşunda hisse senedi/varlık satışı yoluyla 62,1 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirdi.3 Bunlara şimdilerde hazine arazilerinin satışı da eklenerek, ülke kaynakları her anlamda sermayeye peşkeş çekiliyor. Üstelik eğitim ve sağlık gibi temel nitelikteki kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması da kamusal alanın sermayeye açılması yönünden çok büyük bir adım. Ayrıca AKP yalnızca kamusal alanı sermayenin iştahına sunmakla kalmadı, aynı zamanda tarikatlar ve cemaatler eliyle, eğitimde imam-hatipler ve gerici müfredatla, sağlıkta alternatif tıp gibi bilim dışı uygulamalarla dinselleştirdi de. Tüm bu piyasalaştırma ve dinselleştirme, genel anlamda emeğin değerini oldukça aşağı çekti. Zaten güvencesiz ve kötü koşullarda çalıştırılan kadın emekçiler, bu aşağı çekişi çok daha yakıcı biçimde hissetti. AKP vitrinine kondurduğu türbanlı vekillerle, seküler yaşamlarını bile pazarlamaktan çekinmeyen sermaye grupları yönetici pozisyonlara getirdikleri kadınlarla reklam yapadururken, toplumda yayılan gericilik yaşamı kadınlar için her geçen gün daha zor hale getirdi. Kadınlar hem gündelik hayatta, hem de çalışma yaşamında daha çok şiddet, taciz, aşağılama ve ayrımcılığa maruz kalır oldular. Bunda kadın düşmanı AKP kadar, gericilikte AKP ile yarışan ve laikliğin tasfiye edilmesine sessiz kalan düzen muhalefetinin de sorumluluğu var. Piyasalaşma, emeğin güvencesizleşmesi ve dinselleşme ile örülen bu politikaların kadınlara yansımasıysa kadın emeğinin değersizleşmesi, işsizliğin artması ve şiddetin yaygınlaşması oldu.

Pandemi ise bu yukarıda saydığımız nedenlerin üstüne bir sünger çekercesine, kadına şiddetteki artışı tümüyle kendinde toplayarak dikkat dağıttı. Tıpkı yaşanan krizin suçunun kapitalizme değil de virüse yüklenmesi gibi, artan kadına şiddetin suçu da pandemiyle birlikte gelen eve kapanmaya yüklendi. Oysa bu bağ, yalnızca bu kadarla kalırsa hiç de gerçeği yansıtmıyor. Çünkü biliyoruz ki, ulaşım, üretim, sanayi, nakliye, inşaat gibi sektörlerde çalışan işçiler için eve kapanma, ancak işsizlik veya ücretsiz izin durumlarında gerçekleşen bir ihtimaldi. Bunlar haricinde sokağa çıkma yasaklarında bile doğrudan doğruya valilik kararlarıyla sektörel veya bölgesel bazda muafiyetler yaratılarak işçiler işe gitmek zorunda bırakıldı. Kadın çalışanlara bir nimet gibi sunulan uzaktan çalışma ise daha çok bankacılık, hizmet, yazılım, kısmen eğitim sektörleri ve kimi çağrı merkezi işletmeleri için uygulandı. Dolayısıyla genelde işçilerin eğer işsiz kalmamışlar veya ücretsiz izne çıkarılmamışlarsa, evlerde değil işyerlerinde olduğu bir süreçti yaşadığımız. Tüm bu süreçte az önce yukarıdaki başlıkta da değindiğimiz ailenin gündelik yaşamını sürdürebilmesi için yapılan zorunlu işi terk edişler ve artan işten çıkarılmalar, kadınları toplumsal anlamda güçsüzleştirdi. Yine kadınlar ailelerini geçindirebilmek için, eskisinden de güvencesiz ve tanımsız birtakım işlerin daha çok parçası haline geldi. Kadının toplumsal alandaki bu güçsüzlüğüne erkeklerin de eve kapanmasıyla sonuçlanabilen işsizlik, ücretsiz izin gibi olguların eklenmesi, kadına şiddeti artırdı.

Kadına şiddetin sadece eve kapanmayla ilişkilendirilmesinin gözden kaçırdığı bir diğer olgu da süregiden gericilik ve dinselleşme. Pandemi boyunca gericilik de dinselleşme de hiç hız kesmedi, aksine muhalefet cephesinden verilen tavizlerden cesaret bulup adeta vites artırdı. Tümüyle seçimlere odaklanmış muhalefetin en "laik" bileşeni CHP, laiklikle ilgili gündemleri ya başını kuma gömerek ya da içindeki laik sesleri susturarak geçiştirdi. Ayasofya'nın camiye çevrilmesi gündeminde bile "açacaksanız açın" demekten öteye gidemedi. Doğrudan kadınlarla ilgili görünmeyen bu gündemin kadınları nasıl etkilediğiyse, daha açılışın yapıldığı gün görüldü. Yoğunluk yüzünden valilik kararıyla metro seferlerinin durdurulmasının ardından, bir kadın makinist açılışa gitmek isteyen gerici güruh tarafından saldırıya uğradı.4 Bu, toplumsal yaşamda gericiliğe alan açılmasının kadınlara nasıl şiddet olarak döndüğüne doğrudan bir örnek. Laiklikten verilen her tavizin ardından medyaya bu gibi haberler düşmese de, gericilikten cesaret alanların bir yerlerde kadınlara daha fazla şiddet uyguladığından emin olabiliriz.

Öte yandan dinci gericilik yalnız şiddet olarak değil, belli bir yaşam biçiminin dayatılması anlamında da en çok kadınları etkiledi. Dinci gericilikle birlikte kuvvetlenen geleneksel referanslar, kadınlara evli ve çocuklu, eve giriş çıkış saatleri anlamında mesaisi belli bir hayattan başka bir şey vaat etmiyor. Böyle bir hayatta kadınlar eve geç dönemez, içki içemez, evliyse ailesinin bekarsa kocasının sözünden çıkamaz, mini etek giyemez, toplum içinde kahkaha atamaz, dekolte giyemez, kocası istemezse çalışamaz, varsa yoksa evin içinde dört dönüp hizmet eder. Böylesi bir kurguda bekar kadınlara yer yok, kürtaj yaptıran kadınlara yer yok, seküler bir hayat süren kadınlara yer yok. Bu haliyle oldukça karikatür gibi görünen bu kurgunun çeşitli yüzleriyle kadınlar hayatlarının bir noktasında bir biçimde karşılaşıyor. Kapitalizmin kadına biçtiği geleneksel rollerden ve dinci gericilikten feyz alan bu kurgunun yankıları somut olarak da hukuki kazanımların budanması girişimlerinde karşımıza çıkıyor. AKP'nin ve dinci yandaşlarının sıklıkla saldırdığı İstanbul Sözleşmesi ve yoksulluk nafakasının kaldırılması tartışmalarında en sık kullandıkları argüman, dinsel referanslar ve geleneklerden müteşekkil "Türk aile yapısı"nın bozulması oluyor. İstiyorlar ki kadınlar şiddet görüp sineye çeksin ve nafakaya güvenip boşanamasın. Bağlanan yoksulluk nafakasının bir insanın tek başına yaşamasına yetmeyeceği ortada, üstelik nafakaların icra yoluyla bile zor ödeniyor olduğu gerçeği de ayrı bir konu. Ancak kadınlar bundan bile mahrum kalsın ve kendi istedikleri biçimde yaşasın istiyorlar.

Belli bir yaşam tarzının dayatılması bağlamında gericilerin elindeki bir başka elverişli başlık da kürtaj. AKP'nin 2012 yılında yeltendiği kürtajı yasaklama girişiminden akıllarda Erdoğan'ın "Her kürtaj bir Uludere'dir" sözü, bir de kürtaj yasağına karşı sokaklara dökülerek AKP'ye geri adım attıran kadınlar kaldı. Bugün diğer gerici gündemlerden henüz sıra gelmemiş olsa da, fiilen çeşitli yönlerden uygulanan kürtaj yasağı aslında AKP'nin ajandasında hep duran bir başlık. Bugün dünyada kadınlar kürtaj yasaklarına karşı önemli bir mücadele veriyor. Arjantin'de kadınların yıllardır sürdürdüğü kürtaj hakkı mücadelesi yeni yılın arifesinde kazanımla sonuçlandı. Polonya'da kadınların güçlü karşı koyuşunun ardından geri adım atan sağcı hükümet, kürtajı yeniden zorlaştırmayı deniyor. Bolsonaro gibi bir aşırı sağcı tarafından yönetilen Brezilya'daysa geçtiğimiz Ağustos ayında tecavüz mağduru kadınların kürtaj yaptırması çeşitli prosedürlerle zorlaştırıldı. Özetle, kürtajın yasaklanması tüm sağcı hükümetlerin dünyadaki ortak ajandası. Ve bu ajandanın ne zaman açılacağını genelde toplumsal mücadelelerin seyri belirliyor.

AKP iktidara geldiği andan beri ülkeyi kendi ideolojisine göre dönüştürerek, gericiliğin egemenliğinde sömürünün katmerlendiği ve yönetmenin kolaylaştığı bir ülke yaratmaya çalıştı. Bu anlamda doğrudan bir sermaye projesi olarak AKP, piyasayla ne kadar barışıksa Cumhuriyetle ve onun değerleriyle de o kadar kavgalıydı. AKP'nin toplumsal alanda laik, halkçı, aydınlanmacı değerleri sahiplenen kesimlere karşı verdiği kavganın en ön saflarındaysa kadınlar yer aldı. Bunun böyle olduğu, 2013 Haziranı'nda çok açık bir şekilde görüldü. Aynı zamanda tüm bu süreçte aydınlanma ve laiklik, işçi sınıfı için ne kadar yaşamsal bir ihtiyaç olduğunu kadına şiddet olgusunda çok somut bir biçimde ispatladı.

İşte bu nedenle AKP gerek gericiliği pompalayarak gerek aileyi işaret edip kadını toplumsal yaşamdan çekerek, gerek şiddetle korkutarak gerekse de yasal kazanımlarına saldırarak; bir biçimde kadınların gardını düşürmek istiyor. Tüm bunlar bir yönüyle bezdirme politikası, ama daha tehlikeli olan yönüyle hem kadınların varlığına, hem de bu varlığın gerekirlik şartı olan değerlere yöneltilmiş apaçık bir saldırı niteliği taşıyor. AKP bunu başarabilirse, toplumun çok önemli bir kesimini adını bir türlü resmileştiremediği Yeni Türkiye'ye öyle ya da böyle razı etmiş olacak.

Bu açıdan, AKP'nin açtığı son kart olan "yeni anayasa" tartışmasında, kadınların laikliğe sahip çıkması yaşamsal önem taşıyor. Laikliğin bir ilke olarak anayasaya 1928'de girişi dolayısıyla Cumhuriyetin ilk anayasası olan 1921 Anayasası'nda laiklik ilkesinin bulunmayışı, AKP'nin hem kendi ideolojisi hem de tescillemek istediği projesi anlamında çift yönlü imkana sahip. İktidara geldiği andan itibaren laikliği adım adım tasfiye eden AKP, 1921 referansıyla aynı anda hem kurucu iktidar olmaya soyunduğunun işaretini vermiş oluyor, hem de 18 yıldır bir türlü kuramadığı "Yeni Türkiye"yi laikliği anayasal bir ilke olmaktan çıkarmak suretiyle adeta bir oldubittiye getirip tescillemeyi tasarlıyor. Dolayısıyla açılan bu tartışma, bir anayasa tartışması olmasının ötesinde, AKP'nin yıllarca yaratmaya çalıştığı gerici ve piyasacı Yeni Türkiyesi'nin de tescillenip tescillenmeyeceği noktasında düğümleniyor. O halde, hem Yeni Türkiye'ye uyanmayacağımız bir yarın için hem de kadınların daha rahat nefes alacağı bir bugün için, laikliğin bizzat kadınlar tarafından sahiplenilmesi ve her ne pahasına olursa olsun geri kazanılması gerekiyor.

Böylesi gerici bir atmosferde kadınların nefes alabilmesinin yolu kuşkusuz laikliğin toplumsallaştırılmasıdır. Bu yönüyle laiklik mücadelesi, kadınlar için her anlamda yaşamsal öneme sahip. Bugün yalnızca kadınların hukuki kazanımlarına bir saldırı olduğunda ya da vahşice bir kadın cinayeti işlendiğinde harekete geçen kadın hareketi, buradan bakıldığında aslında hep savunma pozisyonunda kalmış oluyor. Oysa burada sahiden büyük bir hedef şaşırtmaca var. Kadın hareketi yalnızca şiddet, kadınlarla doğrudan ilintili hukuki kazanımlara saldırı gibi gündemlere odaklandığında, arka planda kadınlar aleyhine işleyen pek çok şeyi kaçırmış oluyor. İçinde yalnızca kadın geçen gündemlerde eyleme geçmek, bu hareketi toplumdan da uzaklaştırıp marjinalleştiriyor. İşte gericilik gibi, emeğin güvencesizleşmesi, esnekleşmesi ve değersizleşmesi veya kamusal hizmetlerin sermaye yararına terk edilmesi gibi içinde "kadın" kelimesi geçmese de kadınların yaşamını büyük ölçüde etkileyen gündemlerde toplumsal bir mevzi savaşı es geçildiği için, "kadın" gündemli saldırılara yapılan savunmalar süreklileşmiş bir toplumsal mücadeleden çok bir tepkisellikler toplamı niteliği taşıyor. Oysa kadınların bugünkü haklarının korunmasının, hatta ileriye taşınmasının da yolu verilecek mücadelenin kadınlar için yaşamsal önemde olan laiklik, kamuculuk, özelleştirme karşıtlığı gibi değerler etrafında yaratılacak bir toplumsal mücadeleyle yürütülmesinden geçiyor.

Son olarak yine kadına şiddet başlığıyla da ilintili olarak kadınlar açısından bugün yakıcı hale gelen bir diğer başlık, adalet ihtiyacı. Kapitalizmin ve gericiliğin kadına çizdiği geleneksel kalıbın pişirildiği kurumlardan biri olan yargı sistemi, hala güçlü bir şekillendirici. Adli kolluğu da içine alan yargının şiddeti önleme konusundaki basiretsizliği ve etkisizliği, kadınların adalet mekanizmasına olan güvenini yerle bir ediyor; ancak kadın cinayeti faillerini daha da cesaretlendiriyor. Şiddet davalarında sanıklara verilen haksız tahrik ve iyi hal indirimleri, nitelikli adam öldürme kapsamında değerlendirilmesi gereken suçların basit halden cezalandırılması ve yapılan yargılama sürecinde failden ziyade kadını sorgulayıcı bakış açısı kadınların bu düzenin adalet mekanizmasına duydukları güven yitiminin başka önemli bir etkeni. Bu güven yitimi oldukça sarsıcı ve üzerine düşünmeye değer. Zira kapitalizmin şiddet karşısında kadınlara temelde koruma tedbiri sağlamak dışında sunduğu bir seçenek yok. Devletin bu seçeneği dahi etkin kıl(a)madığı her gün medyada çıkan kadın cinayeti haberlerinden anlaşılıyor. Bu yönüyle devletin şiddeti önlemekteki beceriksizliği ve isteksizliği, kadınlar nezdinde büyük bir meşruiyet kaybı ve güvensizlik hissi yaratıyor. Sosyal medyadan yapılan yardım çağrıları, etkinliğine inanılmayan kapitalist devletin yasal mekanizmalarına alternatif çözüm arayışlarına dair önemli bir gösterge. Yine sosyal medya üzerinden ara ara gündeme gelen ifşalar, bir kamuoyu baskısı yoluyla yürütülecek soruşturmanın veya kovuşturmanın etkinliğini artırmayı ya da failleri kamu vicdanında yargılamayı amaçlıyor. Buysa genel devlet teorisine göre kamu vicdanı olduğu kabul edilen mahkemelerin işlevini boşa düşürüyor. Toplumun geneli açısından bu yöntemlerin erişilebilirlik ve yaygınlık yönünden kısıtlı oluşu bir gerçek. Ek olarak yarattıkları etkinin sürekliliği ve etkinliği de tartışmalı. Yine de, kadınların düzenin adaleti yerine kamuoyu vicdanını koymaları işaret ettiği meşruiyet kaybı açısından oldukça değerli. Bu meşruiyet kaybı kısa vadede düzen tarafından telafi edilebileceğe pek benzemiyor. Bu anlamda kadınların alternatif adalet arayışını gerçek bir toplumsal bir örgütlülüğe tahvil etmenin önü oldukça açık.

Tüm bunlardan ortaya çıkansa şu: Bugün "adil bir düzen" vaadi, kadınlarda gerçek bir karşılık yaratabilir. Böylesi bir düzenin adalet güvencesi, en başta şiddeti doğuran sebeplerin ortadan kaldırılması ve beraberinde halkın örgütlülüğü olacaktır. Gericiliğin ve sömürünün olmayacağı bir düzende, kadınlar geleneksel ve dinsel referanslarla değil toplumsal yaşamın içinde eşit bir yurttaş olarak muamele göreceklerdir. Bunun teminatı yalnızca hukuki zemin değil, aynı zamanda ev içindeki angarya iş yükünün toplumsallaştırılarak kadınların özgürleştirilmesi adına verilecek kamusal hizmetler olacaktır. Bu hizmetler içinde çok küçük yaşlardan itibaren çocukların cinsiyet eşitliği bilinci kazandırılarak yetiştirileceği kreşler ayrı bir öneme sahiptir. Yine her yaş düzeyinde yaygın ve sürekli olarak verilecek cinsiyet eşitliği eğitimleri, bu yönde düzenlenecek kurslar, çocuk yaşta atılan tohumların serpilip gelişmesine katkı sağlayacaktır. Böylesi bir düzende adaletin, yalnız yargı kurumlarında aranan bir şey değil toplumsal yaşamın her hücresinde her an bulunabilen yaygınlıkta olacağı şüphesiz.

Sonuç
Bugün pandemiyle birlikte iyice derinleşen kapitalizmin krizi, kadınların yaşadığı sorunların doğrudan düzenle bağlantılı toplumsal boyutlarını çok daha açık etti. Bunun bir boyutu 18 yıllık AKP iktidarı boyunca her gün doğrulanan, gericilikle kadınların aynı toplumsal atmosferde barınamadığı gerçeği oldu. Bu gerçek bugün laik bir toplum talebini, kadın sorununun çözümüne giden yolda en başlara yazıyor. Yalnız Türkiye'de değil dünya ekseninde de burjuva siyasetinin gericilik, sağcılık ve muhafazakarlıktan hem pratikte hem de teorik olarak vazgeçemeyecek oluşu, laiklik ve aydınlanma mücadelesinin ancak işçi sınıfının ellerinde yeniden yükselebileceğini doğruluyor. O halde kadın sorununun çözümünde verilecek güncel mücadele, laiklik ve aydınlanma bağlamında işçi sınıfı mücadelesiyle kesişiyor. Bu anlamda kadına karşı şiddet sorunundan neden ancak tümüyle sosyalizmde kurtulabileceğimiz, geçmişin ve bugünün sosyalizm deneyimlerinin yarattığı toplumsal örgütlülük ve aydınlanma bağı kurularak, daha açık ve yaygın bir biçimde anlatılmayı bekliyor.

Kadınları kapitalizmle karşı karşıya getirebilecek diğer bir eksense, 80 sonrası dönemde özelleştirme politikalarıyla kamusal hizmetlerin sermaye lehine tasfiyesi ve bununla bağlantılı olarak çarpan etkisi yaratan yoksulluk ve eşitsizlik gündemi. Yaşanan kriz, piyasacılıktan özelleştirmelere sermaye lehine atılan neredeyse her adımın kadınların yaşamını daha da çıkmaza sürüklediğini eskisine göre çok daha açık bir biçimde ortaya koyuyor. Bu hem kadın emeğinin daha da güvencesizleşmesi ve değersizleşmesi anlamında böyle, hem de kamusal alanın piyasalaştırılmasının yarattığı yoksulluk ve yoksunlukları kapatmak adına ev içinde kadına yüklenen sorumluluklar anlamında böyle. Her ne kadar kadın çalışanlar şirketler için nicelik ve nitelik anlamında halen önemli bir reklam kaynağı olsa da, işyerlerinde uygulanan yoğun sömürü, mobbing ve taciz geniş kesimler açısından bu reklamların inandırıcılığını ortadan kaldırıyor. Öte yandan hayat pahalılığı ve yoksulluk, özelleştirilen eğitim ve kreş hizmeti, çocuklarının bugünü ve yarını için kadınların beslediği umudu her geçen gün azaltıyor. Bu açıdan TKP'nin bir süredir hemen hemen her sektörde açıkladığı devletleştirme talepleri, tam da bu noktada pek çok açıdan kadınların bu düzende yaşadığı sorunlarla ilişkilendirilebilecek yönler taşıyor. Böylesi bir ilişkilendirme ve inceltme, hem bugünden verilecek sosyalizm mücadelesi hem de gelecekte inşa edilecek sosyalist düzen ile kadın sorununu arasındaki diyalektik ilişkiyi güçlendirebilecek potansiyele sahip. Olağanüstü bir çabayla hem hayat pahalılığının hem de çocuklarının eğitime erişmelerindeki eşitsizliklerin üstesinden gelmeye çalışan kadınlar, bu sorunlara dair dayanışma ve mücadele alternatiflerine daha açık hale geliyor. Son bir yıldır kadınlar için birer nefes alma alanı haline gelen Kadın Dayanışma Komiteleri'nin dayanışma odağı olmaları ile şiddet, işyerinde taciz gündemi veya kreş hakkı talebi gibi somut başlıklarda birer mücadele alanı hale dönüşüvermeleri arasında epeyce geçişkenlik var. Güncel başlıklarda verilecek mücadeleler, mücadelenin sürekliliği yanında her gün tekrarlanan somut sorunların kalıcı çözümüne dair sosyalist alternatifi de güçlendirecek olanaklar barındırıyor. Bu açıdan yaygın ve ücretsiz kreşlerden kollektifleştirme hamlelerine kadar sosyalizm deneyimlerinde kadınların toplumsal eşitliği ve özgürleştirilmesi yolunda atılan adımlar, ortaya konacak alternatifi güçlendirmekte çok sahici bir referans niteliği taşıyor. Bu referansla kuracağımız sosyalist cumhuriyette kadınların angaryalardan nasıl özgürleştirileceği ve eşitliklerinin nasıl güvence altına alınacağı, söylemsel, sanatsal, akademik anlamda her türlü yolla çok daha yaygın bir biçimde bilince çıkarılmayı bekliyor.

Kadınların bugün yaşadığı sorunlarda kapitalizmin toplumsal işbölümünde kadınları konumlandırdığı yer kuşkusuz önemli bir paya sahip. Ancak sermayenin bundan elde ettiği çıkar eklenmeksizin bu söylem eksik kalıyor. Kadın hareketinin yaygın eğiliminin aksine, kültürel veya geleneksel kodlarla yapılan açıklamalar kadınların bugün yaşadığı sorunları anlamlandırmaya yetmiyor. Özellikle pandemi döneminde kadınlar yönünden değeri çok daha iyi anlaşılmaya elverişli kamusal hizmetlerin, örneğin kreş veya eğitim hakkına erişimin önündeki eşitsizliklerin, düzenin kültürel kodlarından ziyade sınıfsal tercihiyle bağlantılı olduğu eskisine göre çok daha açık. Üstelik kadınları yaşamdan koparan gericiliğin kadın emeğinin sömürüsü anlamında sermaye sınıfının elini nasıl kolaylaştırdığı da bugün çok açık. Bu açıklık "feminist mücadeleyi" de bugün toplumsal yeniden üretim feministleri gibi kimi yeni kollarla kapitalizme karşı mücadele eksenine çekiyor.

Son olarak kadınların kurtuluşunun sosyalizm mücadelesinden geçtiği gerçeği, bugün hiç olmadığı kadar sahici. Mücadelenin ileri taşınması için bu sahiciliğin sürekli kılınması gerekiyor. Bunun da yolu kadınların, kendi kurtuluşları da demek olan toplumsal taleplerin örgütleyici bir parçası olmasından geçiyor.

1.https://www.dw.com/tr/türkiyede-vatandaşlar-borç-batağında/a-54132554
2.Borçların çevrilmesi sürecine dair örneklenen pratikler, Praksis Dergisi'nin 53. Sayısı'ndaki Pelin Kılıçarslan'ın Gündelik Deneyimler Üzerinden Türkiye'de Kadın Emeği ve Borçluluk adlı makalesine konu olan araştırmadan alınmıştır.
3.https://haber.sol.org.tr/toplum/ozellestirmelere-devam-karari-ne-kaldiy…
4.https://sol.org.tr/haber/ayasofyaya-gitmek-isteyenlerden-kadin-makinist…