Orijinalini görmek için tıklayınız : Çanakkale, Ulusalcılık, İslamcılık
Aşağıdaki makalem birkaç yıl önce Tarih Forumumuzda konuyla ilgili yazdıklarımın gerek tarihsel tesbit ve tahlil yönünden gerekse de konunun günümüz Türkiye siyasetindeki yeri yönünden geliştirmeye çalıştığım bir versiyonudur.
Geçtiğimiz 18 Mart günü, Çanakkale zaferini ulusalcılığa mal eden kesim ile İslam’a mal eden kesimin bu tarihsel mirası paylaşamadıklarını bir kez daha izledik.
Ulusalcı kesim Çanakkale zaferini Kurtuluş Savaşı’nın provası, Türklüğün kudreti ve onuru hatta Cumhuriyete giden yola indirgerken İslami medyada gene “imanın gücü” ne indirgeyenler oldu.
Kürt sorununun ülke gündeminde ön sıralara çıktığı ve militarist “çözüm” yollarının dayatıldığı yıllardan itibaren Çanakkale zaferini anma törenleri de adeta histerik bir düzeye çıkarıldı. Bu histerinin gerçeklikten kopukluğunu “Çanakkale geçilmez!” sloganında ve 1915’de Çanakkale’yi geçemeyen İngilizlerin 7 Kasım 1918’de geçtiği gerçekliğinde görebiliriz.
18 Mart 1915 sabahı Çanakkale boğazını zorlamaya başlayan itilaf devletlerinin savaş gemileri ile Osmanlı sahil savunma bataryaları arasındaki düello saatlerce sürmüş, bazı savaş gemileri önemli hasara uğramışsa da namlu sayısının itilaf devletleri tarafına sağladığı aşırı üstünlüğün de etkisiyle öğleden sonraki saatler itibarıyle Osmanlı sahil savunma bataryaları önemli ölçüde imha olmuş veya ağır hasara uğramıştı. Bir kısım Osmanlı topunun ise aşırı atıştan dolayı ısınarak namlularının şiştiğini ve böylece kullanılmaz duruma geldiğini biliyoruz. Bu safhada sahil savunmasının zayıfladığını gören Amiral Robeck savaş gemilerini ileri sürüyor. Ardından Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlar imdada koşuyor ve üç itilaf zırhlısını saf dışı ederek deniz zaferini sağlayan baş etken oluyor. O halde Çanakkale savaşının 18 Mart safhasındaki deniz galibiyeti, Çanakkale müstahkem mevkisinin başarılı bir stratejik savunması sonucundan dolayı değil lokalize bir taktik başarıdan (Nusret) kaynaklanmıştır. 18 Mart sabahı itilaf donanmasında yer alan yirmi bir mayın tarama gemisinden biri Nusret’in döktüğü mayınları tesbit etseydi itilaf donanması büyük bir ihtimalle Çanakkale Boğazı’nı geçebilecekti. Çünkü yukarıda belitildiği gibi boğazın ana savunma sistemini oluşturan sahil savunma topçu bataryaları susmuştu. Bu bataryaların mensupları her ne kadar canla-başla ve kahramanca savaşmışlar ve Gaulois, Inflexible, Bouvet, Suffren gibi zırhlılara önemli hasar vermişlerse de hiç birini batırmayı başaramamışlardı.
1912’den 1915’e Değişen Neydi?
1912 yılında patlak veren Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu büyük yenilgiler aldı. Selanik ve Edirne kaybedildi. Bulgar ordusu İstanbul’un Çatalca bölgesine kadar ilerledi. İstanbul düşmekten zor kurtuldu. Peki 1912’de bu kadar başarısız olan ordu üç yıl sonra ne oldu da Çanakkale’de başarılı olabildi? 1912’deki orduda millet sevgisi ve iman az mıydı? Edirne, Çanakkale’den daha mı az önemli idi? Üç yılda değişen neydi?
Üç yıl sonra değişen en önemi şey orduyu yönetenler idi. 1912’de Osmanlı ordusunu Osmanlı generalleri yönetirken Çanakkale’de yönetenler Alman idi. Bunun yanında deniz savaşının ardından olası çıkartmaya karşı erken önlem alınması ve özellikle yüksek tepelerde savunma mevzilerinin çıkartmadan evvel hazır olmasını sayabiliriz. Nitekim çıkartma 25 Nisan’da başlamış ama Liman Von Sanders daha 24 Mart’ta yarımadaya ulaşarak savunma tertibatını altı tümenle kurmuştur.
Unutturulmaya Çalışılan Başkumandan Liman Von Sanders ve Gelibolu’da Ölen Alman Askerleri
Almanya için Çanakkale’nin düşmemesi çok önemli idi. Hem batıda Fransa ve İngiltere ile savaşmakta hem de doğuda Rusya ile savaşmakta idi. Çanakkale’nin düşmesi İstanbul’un da düşme ihtimalini kuvvetlendirecek ve boğazlardan geçebilecek bir İngiliz-Fransız donanması Rusya’nın Karadeniz sahilleri aracılığıyla lojistik sağlayıp Almanya’ın doğu cephesini zora sokabilecekti. Bu sebeple Almanlar Çanakkale cephesinde Osmanlı devletini yalnız bırakmadılar. Gerek silah ve cephane gerekse pek çok kurmay subay dahil askerleriyle Osmanlı devletinin yanında yer aldılar.
25 Nisan günü başlayan kara harekatı safhasında Osmanlı birliklerinin başkumdandanı Alman general Liman Von Sanders’tir. Kara savaşının başından sonuna dek Osmanlı birliklerinin anakomutası ondadır. Svunma düzeni ve birliklerin ana manevraları onun komutlarıyla olmuştur. Bu sebeple kara zaferinin başmimarı Liman Von Sanders’tir ve onu anmaksızın Çanakkale zaferini salt başka unsurlara mal etmek doğru olmayacaktır.
http://www.imgplace.com/img542/6636/42399pxbundesarchivbild.jpg
Çanakkale zaferinin başmimarı Liman Von Sanders..
Çanakkale’deki Alman kurmayları Liman Von Sanders’den ibaret değil. Ana çıkartmanın yapıldığı iki sahilden biri olan Seddülbahir cephesinin komutanı once Albay Sodenstern daha sonra ise General Weber’dir (Weber paşa).
Çanakkale Savaşları anıldığında gerek ulusalcı kesimlerimizde gerekse İslamcı kesimlerde Liman Von Sanders’in adını çoğu zaman göremiyoruz. Acaba Gelibolu’daki Osmanlı ordusu komutansız mı kazanmıştı bu savaşı? İstanbul’un fethini Fatih Sultan Mehmet ile, Çaldıran’ı Yavuz ile, Mohaç’ı Kanuni Sultan Süleyman ile, Plevne’yi Osman Paşa ile, Sakarya Savaşı’nı Mustafa Kemal ile ve daha nice savaşı başkumandanı ile anan kesimler nedense konu Çanakkale Savaşı olunca başkumandanı anmıyorlar.
Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan “Gallipoli 1915” adlı kitabın yazarı Alman yarbay Klaus Wolf, Çanakkale Savaşları sırasında 534 Alman askerinin öldüğünü söylüyor ve yarımadada onların anısına bir anıtın dikilmesini talep ediyor. Anıtın maliyetinin Almanya kaynaklı sağlanabileceğini de belirtiyor. Ancak yarımadada otuz civarında İngiliz ve Anzac anıt mezarına izin veren devlet yetkililerimiz nedense bu tek Alman anıtına bir türlü izin vermiyor ve yazar Klaus Wolf bu durumdan şikayetçi (Kaynak: Savunma ve Havacılık Dergisi).
Anlaşılan o ki Çannakkale zaferinin mirasını tek başlarına yemek isteyen ulusalcılarımız ve mukaddesatçılarımız Almanlara bu mirastan az da olsa pay vermek istememekte.
Oysa sadece Alman kurmayları değil çok sayıda Alman silahı da Çanakkale’de kullanılmıştır: Mouser piyade tüfekleri, MG08 makineli tüfekleri ve Krupp topları bunların başlıcalarıydı.
http://www.imgplace.com/img542/2157/73bundesarchivbild183r3.jpg
Yukarıda Alman üretimi Krupp topu Çanakkale savunmasında görevde.
http://www.imgplace.com/img542/7749/62bundesarchivbild183s2.jpg
Yukarıda Alman yapımı MG08 model makinalı tüfekler Alman subaylarının gözetiminde Çanakkale Savaşı’nda.
Osmanlı Mazlum mu idi?
Çanakkale savaşında Osmanlının konumu geleneksel medyamız tarafından mazlumların safı olarak gösterilse de Enver Paşa’nın çeşitli saldırılarla elde etmeyi umduğu topraklarla Osmanlıyı yeniden eski geniş topraklarına bir nebze olsun kavuşturmaya çalıştığı bir gerçektir.
Yavuz ve Midilli gemilerinin Rus limanlarını topa tutmasına göz yuman Enver Paşa’dır. Rusların Almanya ile savaşmasından dolayı Osmanlı cephesine yeterli asker aktaramayacağını ummuş ve 1914-15 kışında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya saldırmıştır. Çanakkale Savaşı’ndan 2-3 ay önce ise Mısır’daki İngiliz birliklerine saldırı denenmiştir. Dolayısıyla tüm bu Osmanlı saldırılarından sonra gelen itilaf devletlerinin Çanakkale saldırısı Osmanlıyı mazlum konumuna sokmaya yetmiyor olmalı.
Zaferin Bileşenleri:
Alman başkomutası ve kurmayları, İttihat ve Terakki Subayları, ordunun çoğunluğunu oluşturan ve İslam inancında olup çoğu Allah uğruna savaşan Mehmetçik, Sarkis Torosyan gibi devlete bağlı Ermeniler ve Araplardan oluşan 77. Alay gibi çok sayıda bileşen Çanakkale Zaferini sağlayan kadronun bileşenleriydi.
Zaferi, İslama olan imana indirgeyemeyiz çünkü orduda önemli gayrı-müslim unsurların olmasından başka Çanakkale Savaşı’nın bitiminde diğer cephelere sevk edilen aynı askerlerin diğer cephelerde mağlup olmasını açıklamakta zorlanırız.
Diğer yandan Türk milliyetçiliğinin henüz yaygınlaşmadığı o yıllarda İttihat ve Terakki subaylarının haricinde ordunun çok büyük bir bölümünün milliyetçi duygularla değil dinsel duygularla savaştığını, “Yurdu gavurdan kovmak” anlayışının hakim olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Sonuç:
Tüm savaşlarda olduğu gibi Çanakkale Savaşı’nda da galibiyetin açıklaması Askeri Bilimler ve Sosyal Bilimler çerçevesinde ele alınmalıdır. Uluslararası ittifaklar, savaş alanlarının hangi tarafa coğrafi avantaj sağladığı, lojistik merkezlere uzaklıklar, ordu personelinin askeri eğitimi ve beceri düzeyi, silahların nicelik ve nitelik olarak durumu, moral motivayon gibi unsurlar zaferi oluşturan bileşkelerdir.
Çanakkale zaferini ulusal duygulara, imana ve kahramanlığa indirgeyen her anlayış bilimsellikten uzaktır. Bu duygular savaşta önemli öğelerdir ama belirleyici öğe değillerdir. Zaten bundan dolayıdır ki Hz.Muhammed’in ordusu Uhud’da ve Muta’da yenilmiş, Çanakkale galibiyetini sağlayan askerler de Filistin’de, Irak’ta ve Doğu Anadolu’da yenilmişlerdir.
Çanakkale Savaşı hakkında yaratılan dezenformasyon ve histeri, İslamcı kesimden daha çok bugün ulusalcı-militarist kesimlerin en büyük beslenme kaynağıdır.
Resmi törenlerde gerek Çanakkale’de gerekse diğer cephelerde yüzbinlerce insanımızın ölümüne sebep olan Enver Paşa ve İttihat Terakki zihniyeti sorgulanmamakta, bu şekilde halkın günümüzdeki militarist devlet politikalarını da sorgulamadan kabulü sağlanmaya çalışılmaktadır. “Onlar savaşı sorgulamadılar ve öyle öldüler, siz de savaşları sorgulamayın, işin karar kısımını bize bırakın, siz sadece savaşın” denilmek istenmekte, ölüme methiye yapılmaktadır.
Günümüze ve geleceğe yönelik umut vaad eden projeler sunamayanlar, gereksindikleri gıdayı geçmişte aramakta ve bunu bile dezenformasyonla yapmakta, histerik düzeyde ise yaşamaktadırlar.
Bundan sonraki zaferlerimizin demokraside, barışta, insan haklarında, kültürde ve sanatta gelmesi dileğimle.
Not: Bu yazım yaziyaz.com ve komunistforum'da da yayınlanmıştır.
prometheus4517
15-04-2010, 02:16
Sayın Cem,
yazınızın büyük bir bölümüne katılmakla birlikte özellikle şu cümlenize karşı çıkmak durumundayım:
"Çanakkale Savaşı hakkında yaratılan dezenformasyon ve histeri, İslamcı kesimden daha çok bugün ulusalcı-militarist kesimlerin en büyük beslenme kaynağıdır. "
Haklısınız büyük bir dezenformasyon halen devam etmektedir. fakat en büyük beslenme kaynağı olarak gösterdiğiniz adresin yanlışlığı konusunda alanda yıllardır bulunmama, çok kez rehberlik yapmış olmama ve halen devam etmeme, ve ayrıca birebir deneyimlerime dayanarak şunları söylemek istiyorum:
emin olunuz ki militarist kesim bu konuda çok geniş bahsettiğiniz bilimsel araştırmalar yürütmektedir ve en sağlam ve değerli kaynaklar bizzat ordunun ön ayak olduğu kaynaklardır. savaşı tam da överek bahsettiğiniz şekilde incelemektedirler. dilerseniz bu konuda kaynak edinmenize yardımcı olabilirim.
fakat propaganda konusunda ulusalcı-militarist kısım islamcıların eline su bile dökemez. bizzat islamcı gruplara bile rehberlik yaptım. alandaki islamcı propaganda dudak uçuklatacak düzeye ulaşmış bulunmaktadır. çanakkale savaş alanları kokartlı rehberlerinden ve bu kişilerin derneklerinden konu ile ilgili çok daha detaylı bilgi edinebilirsiniz.
buraya kısaca özetleyerek yazarken bile islamcıların asılsız sapık iddialarına karşı olan tiksintimden tüylerim diken diken oldu. o kadar tiksindirici yani. tahmin ediniz.
sizin de bu konuda bir önyargınız olduğunu görüyorum. ulusalcı-militarist kesim keşke hapisten çıksa da bu alanı daha çok sömürse, islamcıların propagandalarının önünü kesse. emin olun alandaki kokartlı rehberler de, çanakkale halkı da, önümüzdeki günlerde gelecek olan avustralyalı dostlar da bir nebze olsun, doğru bilgilere ve gerçek istatistiki/bilimsel verilere ulaşma konusunda bir nebze olsun rahat edecektir.
al bundy
15-04-2010, 22:18
Cem,
Hangi kaynaklardan yararlandın merak ediyorum çünkü çok ön yargılı ve ciddi hataları bulunan bir yazı.
müşkülpesent
16-04-2010, 00:03
Tarihin ders kitaplarında anlatıldığından çok daha farklı olduğu bilincine varılmadıkça, eğitim sisteminin anlattığı masallar ciddiye alınmaya devam edecek. Çanakkale savaşı, bulunduğu dönemle bir bütün olarak ele alınınca, ortaya çıkarılan efsanenin ne kadar asılsız olduğu ortaya çıkar. Bu bakımdan yazı çok iyi işlenmiş.
Kitaplarda, 1. Dünya Savaşı sırasında açılan bir kaç cephede Almanların Osmanlı'yı yüzüstü bıraktıkları sıkça yer alır, ancak bu yazıdaki Alman komutanlarından hiç söz edilmez. Ordumillet güruhunu ayakta tutabilmenin bir yoludur tarihi yanıltmak.
al bundy
16-04-2010, 00:49
Tarihin ders kitaplarında anlatıldığından çok daha farklı olduğu bilincine varılmadıkça, eğitim sisteminin anlattığı masallar ciddiye alınmaya devam edecek. Çanakkale savaşı, bulunduğu dönemle bir bütün olarak ele alınınca, ortaya çıkarılan efsanenin ne kadar asılsız olduğu ortaya çıkar. Bu bakımdan yazı çok iyi işlenmiş.
Neymiş o masallar, efsaneler anlat da öğrenelim.
Bunları yazıp konuyla ilgili salladığına göre ilgili birkaç şey okumuşsundur umarım. Resmi tarihin masallarından(!) bahsettiğine göre gerçeğe hangi kaynaklardan ulaştın merak ediyorum.
müşkülpesent
16-04-2010, 01:30
Neymiş o masallar, efsaneler anlat da öğrenelim.
Hangi başlığın altına yazdığınızı unuttunuz sanırım. Anlatılan olay başlıbaşına bir tarihin nasıl efsaneye dönüştürüldüğüyle ilgili. Gerek islamcılar gerek ulusalcılarla.. Sadece bu ülkedeki Atatürk ile ilgili yapılan filmler bile, tarihin nasıl bir anda çarpıtılıp, efsaneleştirilebileceğine birebir örnek. Bunu bu şekle sokmaya müsait kılan da resmi tarih adı altında verdikleri dersler.
Bunları yazıp konuyla ilgili salladığına göre ilgili birkaç şey okumuşsundur umarım. Resmi tarihin masallarından(!) bahsettiğine göre gerçeğe hangi kaynaklardan ulaştın merak ediyorum.
Dert etmeyin milli tarihi ve öncesini iyi biliyorum. Bildiğim için yedirilen tarih üzerinden yorum yapabiliyorum. Kaldı ki hiç tarih bilmeyen birisinin bile şu resmi tarihte sürekli yüceltilen türk kimliğini gördüğünde, durumdan kıllanması gerekir. Ama resmi tarih kabaran milliyetçilik duygusunu bu kadar tetiklerken, bunu sorgulamaya ne gerek var, öyle değil mi?
Bence siz benim tarihi ne kadar iyi bildiğimi değil de, kendiniz tarihi ne kadar iyi biliyorsunuz bunu sorgulayın.
Bu konuyu dağıtmamak adına size verdiğim ilk ve son cevaptır.
al bundy
16-04-2010, 11:37
Hangi başlığın altına yazdığınızı unuttunuz sanırım. Anlatılan olay başlıbaşına bir tarihin nasıl efsaneye dönüştürüldüğüyle ilgili. Gerek islamcılar gerek ulusalcılarla.. Sadece bu ülkedeki Atatürk ile ilgili yapılan filmler bile, tarihin nasıl bir anda çarpıtılıp, efsaneleştirilebileceğine birebir örnek. Bunu bu şekle sokmaya müsait kılan da resmi tarih adı altında verdikleri dersler.
Ben zaten başlıktaki yazının birçok hatası olduğunu ve doğru sayılamayacak bir yazı olduğunu belirttim zaten. Size de bu yazıyı yazarken ve resmi tarihin yanlış olduğunu iddia ederken hangi kaynakları kullandığınızı, doğruyu ne ile bulduğunuzu soruyorum. Yoksa sırf "resmi tarih ne söylüyorsa yanlıştır, tersini yazan doğrudur" mantığıyla netten önünüze gelenleri kabul mu ediyorsunuz?
Dert etmeyin milli tarihi ve öncesini iyi biliyorum. Bildiğim için yedirilen tarih üzerinden yorum yapabiliyorum. Kaldı ki hiç tarih bilmeyen birisinin bile şu resmi tarihte sürekli yüceltilen türk kimliğini gördüğünde, durumdan kıllanması gerekir. Ama resmi tarih kabaran milliyetçilik duygusunu bu kadar tetiklerken, bunu sorgulamaya ne gerek var, öyle değil mi?
Bence siz benim tarihi ne kadar iyi bildiğimi değil de, kendiniz tarihi ne kadar iyi biliyorsunuz bunu sorgulayın.
Yo, bence az bile yüceltiliyor. Mesela son zamanlarda Kürtçülerin Atatürk'ün muhtariyet verip sonra bundan caydığı iddiaları var, İslamcıların zaten daha önceden bu tarz iddiaları vardı bile. Ders kitaplarında, resmi tarihte milli mücadeleyi birlik içinde, hep beraber kazandığımız yazılır. Ben de buna karşı çıkıyorum mesela. Sizin resmi tarihi sorgulamanız bir de bu yönde olsun. Bakalım Kürtler milli mücadeleye gerçekten destek vermişler midir, destek verenler mi karşı çıkanlar mı daha fazladır? Veya müslüman geçinenler milli mücadelede katkı mı sağlamışlardır yoksa en büyük zararlar, isyanlar onlardan mı gelmiştir? Her fırsatta Türk, Atatürk ve cumhuriyete kin kusmakla görevli alternatif tarihçiler(!) ve sizler bir de bunları araştırın. O sorgulayıcı, tabu yıkıcı kimliğiniz bir de bu efsaneleri araştırsın.
müşkülpesent
16-04-2010, 12:21
Ben zaten başlıktaki yazının birçok hatası olduğunu ve doğru sayılamayacak bir yazı olduğunu belirttim zaten. Size de bu yazıyı yazarken ve resmi tarihin yanlış olduğunu iddia ederken hangi kaynakları kullandığınızı, doğruyu ne ile bulduğunuzu soruyorum. Yoksa sırf "resmi tarih ne söylüyorsa yanlıştır, tersini yazan doğrudur" mantığıyla netten önünüze gelenleri kabul mu ediyorsunuz?
Ortada bir yazı var ve bu yazının hatalı olduğunu iddia eden sizsiniz. Önce siz neyin, neden hatalı olduğunu belirtin ondan sonra karşı taraftan kaynak isteyin. Bu işler bu şekilde yürümez. Tarihi netten mi öğreniyorsunuz, bilmeden sallıyorsunuz gibi boş iddialarınıza da cevap vermeyeceğim.
Yo, bence az bile yüceltiliyor. Mesela son zamanlarda Kürtçülerin Atatürk'ün muhtariyet verip sonra bundan caydığı iddiaları var, İslamcıların zaten daha önceden bu tarz iddiaları vardı bile. Ders kitaplarında, resmi tarihte milli mücadeleyi birlik içinde, hep beraber kazandığımız yazılır. Ben de buna karşı çıkıyorum mesela. Sizin resmi tarihi sorgulamanız bir de bu yönde olsun. Bakalım Kürtler milli mücadeleye gerçekten destek vermişler midir, destek verenler mi karşı çıkanlar mı daha fazladır? Veya müslüman geçinenler milli mücadelede katkı mı sağlamışlardır yoksa en büyük zararlar, isyanlar onlardan mı gelmiştir? Her fırsatta Türk, Atatürk ve cumhuriyete kin kusmakla görevli alternatif tarihçiler(!) ve sizler bir de bunları araştırın. O sorgulayıcı, tabu yıkıcı kimliğiniz bir de bu efsaneleri araştırsın.
Bakış açısı kürtçü türkçü düzeleminde olan birisine bu konuda söylenecek çok da söz yok aslında. Bu konuda tartışabilmek için önce insanların sınıflandırılamayacağını kavramak gerekir. Ancak yine de bildiğinizi sandığınız bir yanlışı düzeltelim. Milli mücade sırasındaki birlik beraberlik tanımlamalarınızdan savunduğunuz resmi tarihi ne kadar yüzeysel bildiğinizin ortada.
Bunu ilk öğretim döneminde evet bu şekilde anlatırlar ancak sonrasında ortaya bir "Kürt Teali Cemiyeti" çıkar. Bu cemiyet adı üzerinde Kürtler tarafından kurulmuş, milli mücadeleye düşman ve yeni bir Kürt devleti kurulması amaçlı zararlı bir cemiyet olarak geçer kitaplarda. Yani resmi tarih sizin bu konuyu bile sorgulamanıza fırsat vermeden açığı doldurmuş aslında.
Burada dincilerden ya da milli mücadeleye karşıt başka oluşumlardan bahsetmeye gerek yok. Ben size bunları mı savunuyorum? Okullardaki tarihin kronolojisini ya da gerçekleşen olayların ana başlıklarını değil, bu olayların içini dolduran tek taraflı bakış açısını eleştiriyoruz. Tarihte taraf olmaz, olmamalı. Ancak bir türk tarinin objektiflikten ne kadar uzak olduğu görebilmek için, daha önce de söylediğim gibi tarihi bilmeye bile gerek yok.
Türk tarih kurumu da tam da bu öznelliğe hizmet etmek için kurulmuştur. O dönemde Osmanlıcılık fikrinin artık işlemiyor olması halkı başka bir birlik altında toplama ihtiyacı doğurdu. Bu milliyetçilikti, ve bugün de görüyoruz ki amacına çok iyi hizmet etti.
Sayın Cem,
militarist kesim bu konuda çok geniş bahsettiğiniz bilimsel araştırmalar yürütmektedir ve en sağlam ve değerli kaynaklar bizzat ordunun ön ayak olduğu kaynaklardır. savaşı tam da överek bahsettiğiniz şekilde incelemektedirler. dilerseniz bu konuda kaynak edinmenize yardımcı olabilirim.
Sayın prometheus, ulusalcı-militarist kesimin konuyla ilgili bilimsel çalışmalar yürüttüğünü biliyorum. Ancak bu bilgiyi toplumu militarize etmekte kullanıyorlar. Örneğin ülkeyi işgal etmek isteyen dış askeri güçlerle ülkemizin vatandaşı olan ve bazen doğru bazen yanlış yöntemlerle de olsa özgürlük ve eşitlik isteyen Kürtler eş tutuluyor. "Bu ülkeden İngilizce-ANzac'a hiçbir şey vermedik Kürtlere de hiçbir şey, hiç bir hak vermeyiz" denmeye getiriliyor.
Kürt coğrafyasındaki dağlarda Türk gencinin kendini feda etmesini teşvik etmek için Çanakkale'de ölene methiye yazılıyor ki verilmek istenen aslında şu: "Bak onlara metiye yazıyoruz, senin arkandan da metiye yazacağız, anot dikeceğiz."
İslami cephede dezenformasyonun ulusalcı taraftan daha fazla olduğun biliyorum ancak onlarınki kendiinançlarını pekiştirmek çerçevesinde ve birilerini ölmeye teşvik etmek, bir kan davasını sürdürmek şeklinde değil. Buna parmak basmaya çalışmıştım.
Cem,
Hangi kaynaklardan yararlandın merak ediyorum çünkü çok ön yargılı ve ciddi hataları bulunan bir yazı.
Gelibolu Milli Parkını 4-5 kez detaylıca gezdim ve ben de sanıyorum ki promeheus'a yakın düzeyde biliyorum bölgeyi. Savaşın hangi safhasının nerede geçtiğini gösterebilecek düzeyde konuya hakim görüyorum kendimi.
Kaynaklarım ise onbeş yıldır elime geçirdiğim çok sayıda yerli ve yabancı kaynak. Kitaplığımda bulunan bazıları şunlar:
Esat Paşa Çanakkale Savaşı Hatıraları:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=70809
Büyük Harbin Tarihi: Çanakkale
Gelibolu Askeri Harekatı (2 Cilt)
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=88120&sa=57115297
Bunların dışında İngilizce ve Türkçe wikipedia'nın ilgili maddelerini de sayabilirim.
Yanlış bulduğunuz tesbitlerinizi yazarsanız memnun olurum. Belki ben de bu şekilde tezlerimi geliştirmek için gözden geçirmelere başvururum ve bu tür çalışmalardan zevk alan birisi olarak objektif eleştirilerden memnuniyet duyarım.
sevgili al bundy o ciddi hatalar dediklerinizi tam olarak kaynaklarıyla belirtirmisiniz??
ozaman söyledikleriniz anlamlılaşır..
al bundy
18-04-2010, 13:58
Peki o zaman başlayalım.
Geçtiğimiz 18 Mart günü, Çanakkale zaferini ulusalcılığa mal eden kesim ile İslam’a mal eden kesimin bu tarihsel mirası paylaşamadıklarını bir kez daha izledik.
Ulusalcı kesim Çanakkale zaferini Kurtuluş Savaşı’nın provası, Türklüğün kudreti ve onuru hatta Cumhuriyete giden yola indirgerken İslami medyada gene “imanın gücü” ne indirgeyenler oldu.
Çanakkale Zaferi gerçekten de Kurtuluş Savaşı'nın provasıdır. Özellikle başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk subaylarının sivrilmesi, halka zafer duygusunun verilmesi bakımından önemlidir. Ama en önemlisi Çarlık Rusyasının çökmesi ve Doğu Anadolu'nun ve genel olarak Anadolu'nun güvenlik altına alınmasıdır. Unutmayalım ki Ruslar Erzurum'a kadar gelmişlerdi ve Anadolu'yu geçip İstanbul'a kadar gitmeleri hiç de zor değildi.
Zaferin önemi de bu bakımdan çok büyüktür. Maalesef dinci kesim de Kurtuluş Savaşı'na misilleme olarak bunu sahiplenmek istemektedir. Tıpkı Yunanlıların baklavayı veya Macarların Attila'yı sahiplenmesine olduğu gibi bu da Türklerin (veya ulusalcı kesimin) tepkisidir ve gayet doğaldır.
Kürt sorununun ülke gündeminde ön sıralara çıktığı ve militarist “çözüm” yollarının dayatıldığı yıllardan itibaren Çanakkale zaferini anma törenleri de adeta histerik bir düzeye çıkarıldı. Bu histerinin gerçeklikten kopukluğunu “Çanakkale geçilmez!” sloganında ve 1915’de Çanakkale’yi geçemeyen İngilizlerin 7 Kasım 1918’de geçtiği gerçekliğinde görebiliriz.
O kadar basit değil. Bir kere en önemlisi Çarlık Rusyasının devrilmesi vardır. İkinci olarak da İngilizlerin 1918'de Çanakkaleyi geçerken Çanakkale Zaferi dolayısıyla Müttefiklerin yaklaşık 252.000 (Gen.Kur. rakamı) kişilik zayiatı, donanmasının üçte biri ve hepsinden önemlisi moral kaybı vardır.
İşte bu Çanakkale Zaferi dolayısıyla İngilizler Anadolu'yu zar zor ellerinde tutmuş, işgal askerlerinin çoğu İngiliz olmayan Hindu ve diğer kesimlerden oluşmuş; Yunan, Kürt, Ermeni gibi diğer unsurlardan medet ummuştur. 1922 zaferi sonrası Türk ordusu Çanakkale'ye kadar geldiğinde asker yokluğundan dominyon ve sömürgelerinde seferberlik ilan etmiş, hatta Sırbistan ve Romanya gibi devletlerden yardım istemek zorunda kalmış ve 60 bin adet asker bile toplayamamışlardır. İstanbul'u savaşsız almamızın sebebi de budur. Şimdi milli mücadeleye bok atmak isteyen kesimler tarafından "İngilizler tek kurşun atmadan gittiler, İstanbul'u niye savaşsız terk ettiler" gibi iddialar dolaşmaktadır, biraz okusalardı İngilizlerin istese de bunu yapamayacaklarını, üstelik Çanakkale'de bunu deneyip rezil olduklarını görürlerdi.
İsterseniz size konuyla ilgili bir kitap önereyim, "David Walder - Çanakkale Olayı". Kendisi burada İngiliz ordusunun durumunu gayet güzel bir biçimde açıklar. İngilizler Dünya Harbini kazanmıştır ama başta Çanakkale olmak üzere birçok kayba uğramışlardır ve harbi kazanmalarına rağmen durumları hiç de iç açıcı değildir, hem asker sayısı, hem mali hem de teknolojik olarak çökmüşlerdir. Yani bu zafer olmasa milli mücadele başlayamaz, başlasa bile zafere ulaşamazdı.
18 Mart 1915 sabahı Çanakkale boğazını zorlamaya başlayan itilaf devletlerinin savaş gemileri ile Osmanlı sahil savunma bataryaları arasındaki düello saatlerce sürmüş, bazı savaş gemileri önemli hasara uğramışsa da namlu sayısının itilaf devletleri tarafına sağladığı aşırı üstünlüğün de etkisiyle öğleden sonraki saatler itibarıyle Osmanlı sahil savunma bataryaları önemli ölçüde imha olmuş veya ağır hasara uğramıştı. Bir kısım Osmanlı topunun ise aşırı atıştan dolayı ısınarak namlularının şiştiğini ve böylece kullanılmaz duruma geldiğini biliyoruz. Bu safhada sahil savunmasının zayıfladığını gören Amiral Robeck savaş gemilerini ileri sürüyor. Ardından Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlar imdada koşuyor ve üç itilaf zırhlısını saf dışı ederek deniz zaferini sağlayan baş etken oluyor. O halde Çanakkale savaşının 18 Mart safhasındaki deniz galibiyeti, Çanakkale müstahkem mevkisinin başarılı bir stratejik savunması sonucundan dolayı değil lokalize bir taktik başarıdan (Nusret) kaynaklanmıştır. 18 Mart sabahı itilaf donanmasında yer alan yirmi bir mayın tarama gemisinden biri Nusret’in döktüğü mayınları tesbit etseydi itilaf donanması büyük bir ihtimalle Çanakkale Boğazı’nı geçebilecekti. Çünkü yukarıda belitildiği gibi boğazın ana savunma sistemini oluşturan sahil savunma topçu bataryaları susmuştu. Bu bataryaların mensupları her ne kadar canla-başla ve kahramanca savaşmışlar ve Gaulois, Inflexible, Bouvet, Suffren gibi zırhlılara önemli hasar vermişlerse de hiç birini batırmayı başaramamışlardı.
18 Mart geç bir tarih, biraz erkene alalım. İlk İngiliz saldırıları 19-20 Şubat'ta başlıyor ve Mart 18' kadar 20'ye yakın saldırı var ve hiçbirinde boğazı geçemiyorlar. En sonunda İngiliz donanması ve Churchill sinirleniyor ve 18 Mart'ta kesin bir saldırı emri veriyor. Sizin bahsettiğiniz gibi 18 Mart'ta hiçbirşey rahat değildi, 18 Mart İtilaf devletlerinin Çanakkale'yi geçenedikleri için kullandıkları son atıştı diyebiliriz. Üstelik Churchill burada 300 kişilik bir kaybı bile göze alarak saldırın emri vermiştir (gerçi sonunda 800'e yakın bir kayıp olacaktır.) Bu arada belirteyim Türk kaybı 26 şehit, 53 yaralı; Alman kaybı ise 3 ölü ve 18 zayiattır.
Şimdi Nusret'e gelelim, mayınlarına dökülme tarihi 7-8 Mart gecesi, yani saldırıdan 10 gün önce. 18 Mart'a kadar İngilizlerin bunları tespit edememesi bir başarısızlıktır (çünkü başarılı bir harekatta arada geçen sürede çoktan tespit edilmeleri gerekirdi.) Bu mayınları döktüren de Almanlar değil Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Çobanlı ve Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey'dir başarıları bu kişilere aittir (Bunu niye diyorum çünkü zaferi Almanlara mal etmişsin). Şimdi bu lokal başarı olsaydı Boğazdan başka türlü geçilebilirdi. Fakat lokal bir başarı tüm harbin kaderini değiştirebilip, İngiliz donanmasının üçte birini mahveder ve İngilizleri karadan çıkarma yapmaya zorlayabilir mi? Yani bu lokal bir başarıysa neden İngilizler bu istisnai durum dışında bir alternatif geliştirmiyorlar?
al bundy
18-04-2010, 14:27
1912 yılında patlak veren Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu büyük yenilgiler aldı. Selanik ve Edirne kaybedildi. Bulgar ordusu İstanbul’un Çatalca bölgesine kadar ilerledi. İstanbul düşmekten zor kurtuldu. Peki 1912’de bu kadar başarısız olan ordu üç yıl sonra ne oldu da Çanakkale’de başarılı olabildi? 1912’deki orduda millet sevgisi ve iman az mıydı? Edirne, Çanakkale’den daha mı az önemli idi? Üç yılda değişen neydi?
Üç yıl sonra değişen en önemi şey orduyu yönetenler idi. 1912’de Osmanlı ordusunu Osmanlı generalleri yönetirken Çanakkale’de yönetenler Alman idi.
Şimdi burada açıkça ırkçılık yapmışsın. İlk olarak Balkan Harbinin istisna olduğunu, o dönemdeki subaylar arasındaki müthiş ayrılıkları bilmen gerekir. İkincisi, madem işi Türk-Alman ayrımına getirdin, ben de şunu diyeyim; Balkan Harbinde Selanik'i tek kurşun atmadan teslim eden Tahsin Paşa Arnavutken, Edirne'yi kahramanca savunan Şükrü Paşa Türk'tür. Devam edelim, Sırpları esir alacakken gereksiz yere saldırıp birçok kayba neden olanlar, savaş sırasında bize isyan edenler ve birçok askeri arkadan bıçaklayanlar da Arnavut'tur. Yeterli mi?
Üstelik bu savaş sırasında o dönemde daha sonraki müttefiğimiz olan Almanlar bizim her türlü hareketimizi Bulgarlara bildirmektedir ve yenilgideki önemli nedenlerden birisidir. Bunu Bulgar askeri tarih yazarı olan kişi (adını unuttum) bizzat Atatürk'e söylemiştir.
Bunun yanında deniz savaşının ardından olası çıkartmaya karşı erken önlem alınması ve özellikle yüksek tepelerde savunma mevzilerinin çıkartmadan evvel hazır olmasını sayabiliriz. Nitekim çıkartma 25 Nisan’da başlamış ama Liman Von Sanders daha 24 Mart’ta yarımadaya ulaşarak savunma tertibatını altı tümenle kurmuştur.
Unutturulmaya Çalışılan Başkumandan Liman Von Sanders ve Gelibolu’da Ölen Alman Askerleri
Almanya için Çanakkale’nin düşmemesi çok önemli idi. Hem batıda Fransa ve İngiltere ile savaşmakta hem de doğuda Rusya ile savaşmakta idi. Çanakkale’nin düşmesi İstanbul’un da düşme ihtimalini kuvvetlendirecek ve boğazlardan geçebilecek bir İngiliz-Fransız donanması Rusya’nın Karadeniz sahilleri aracılığıyla lojistik sağlayıp Almanya’ın doğu cephesini zora sokabilecekti. Bu sebeple Almanlar Çanakkale cephesinde Osmanlı devletini yalnız bırakmadılar. Gerek silah ve cephane gerekse pek çok kurmay subay dahil askerleriyle Osmanlı devletinin yanında yer aldılar.
25 Nisan günü başlayan kara harekatı safhasında Osmanlı birliklerinin başkumdandanı Alman general Liman Von Sanders’tir. Kara savaşının başından sonuna dek Osmanlı birliklerinin anakomutası ondadır. Svunma düzeni ve birliklerin ana manevraları onun komutlarıyla olmuştur. Bu sebeple kara zaferinin başmimarı Liman Von Sanders’tir ve onu anmaksızın Çanakkale zaferini salt başka unsurlara mal etmek doğru olmayacaktır.
Şimdi buraya gelelim. Türk askerleri İngilizleri denizde (yani kıyıda) karşılamak istemektedir fakat von Sanders onları karaya çıktıktan sonra karşılamak istemiştir (çünkü donanmanın ateşine dayanamayacaklarını düşünmektedir) ve düzeni ona göre almıştır. Bunun sonuçları da çok acı olmuştur. Mesela yine bir Alman komutanı olan von Soderstern yönetimindeki iki tümen 16.000 kayıpla geri çekilir ve yerine maalesef yine bir Alman olan Weber atanır.
Liman Paşa, yine anılarında (Türkiye'de Beş Sene) 18-19 Mayıs gecesi yaptırılan ve yaklaşık 9.000 askere mal olan harekatın hatası olduğunu itiraf etmiştir. Önemli hatalarından bir tanesi daha, çıkarmanın yapılacağı yeri yanlış hesaplamış ve tahmin ettiği yerlere sizin bahsettiğiniz Almanları atamış fakat çıkarma başka yerde olmuştur (yani bahsettiğiniz Almanlar bir işe yaramamıştır), daha da ilginci çıkarmanın olduğu kendisi Saros'a gider ve ancak ertesi gün dönebilir. Anılarında her ne kadar bunları geçiştirse de bunlar gerçektir ve yerli yabancı (mesela Çanakkale İngiliz Başkumandanı İan Hamilton'un raporu) kaynaklarda sabittir. Üstelik kendisinin Halil Sami, Esat Paşa ve Mustafa Kemal ile yaşadığı tartışmalar ve sonunda haksız çıkması da işin cabasıdır. Bu konuda önerebileceğim kaynaklar "Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı; Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, V. Cilt Çanakkale Cephesi", (özellikle Liman von Sanders için) kendisinin "Türkiye'de Beş Sene" adlı kitabı ve kitabın sonundaki Askeri Encümeni'nin açıklamaları, (hataları ve Türk subaylarla olan tartışmaları için) Göze Ergun - Çanakkale’de Kumandalar Savaşı, genel olarak da Muzaffer Albayrak,Tuncay Yılmazer - Sorularla Çanakkale muhabereleri ve Tuncay Yılmazer - Alçıtepe’den Anafartalar’a Çanakkale kara muharebeleri kitaplarını tavsiye ederim. Buralarda Liman von Sanders ve icraatlarıyla ilgili eleştiri, karşılaştırma ve birçok örnek bulabilirsiniz.
Alman yardımlarına gelince; onlar bir lütuf değil olması gereken yardımlardı. Çünkü müttefik antlaşmasında yapılacak yardımlar belliydi ve ittifakın nedeni yapılacak yardımlardı. Üstelik o yardımlar başarılarında çoğunda birinci dereceden etken değildir.
Üstelik Almanların başta Kafkas, Filistin ve Kanal cephesinde yaptıkları bu yardımları ve olumlu işleri unutturmaya hayli yeter ve artar da. Özellikle Kanal'da Türkleri bile bile ölüme yollayan da bu Almanlardır. "Yıldırım Orduları" nın kurulması da tamamen Almanların petrol bölgelerindeki etkinliğini sağlamlaştırmak ve İngilizlere karşı bir set oluşturmaktır, yoksa Osmanlı'yla alakası yoktur.
Çanakkale’deki Alman kurmayları Liman Von Sanders’den ibaret değil. Ana çıkartmanın yapıldığı iki sahilden biri olan Seddülbahir cephesinin komutanı once Albay Sodenstern daha sonra ise General Weber’dir (Weber paşa).
Soderstern'in icraatlerinden ve von Sanders'in üstün (!) stratejik bilgilerinden dolayı Alman komutanların bir işe yaramamasından bahsetmiştim.
Çanakkale Savaşları anıldığında gerek ulusalcı kesimlerimizde gerekse İslamcı kesimlerde Liman Von Sanders’in adını çoğu zaman göremiyoruz. Acaba Gelibolu’daki Osmanlı ordusu komutansız mı kazanmıştı bu savaşı? İstanbul’un fethini Fatih Sultan Mehmet ile, Çaldıran’ı Yavuz ile, Mohaç’ı Kanuni Sultan Süleyman ile, Plevne’yi Osman Paşa ile, Sakarya Savaşı’nı Mustafa Kemal ile ve daha nice savaşı başkumandanı ile anan kesimler nedense konu Çanakkale Savaşı olunca başkumandanı anmıyorlar.
Liman von Sanders'in kendi yazdığı (aşırı taraflı bir kitaptır) anıları okusaydınız bu lafı edemezdiniz. Zafer onun sayesinde değil, ona rağmen kazanılmıştır.
Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan “Gallipoli 1915” adlı kitabın yazarı Alman yarbay Klaus Wolf, Çanakkale Savaşları sırasında 534 Alman askerinin öldüğünü söylüyor ve yarımadada onların anısına bir anıtın dikilmesini talep ediyor. Anıtın maliyetinin Almanya kaynaklı sağlanabileceğini de belirtiyor. Ancak yarımadada otuz civarında İngiliz ve Anzac anıt mezarına izin veren devlet yetkililerimiz nedense bu tek Alman anıtına bir türlü izin vermiyor ve yazar Klaus Wolf bu durumdan şikayetçi (Kaynak: Savunma ve Havacılık Dergisi).
Şimdi zaferde başrolü verdiğiniz Almanlarda sadece 534 kişi ölmüş, diğerlerinin de sırf Çanakkale'de neler yaptıkları malum (diğer cephelere girmeyelim bile). Almanlar da Avrupa'daki Türkler için bir anıt düzenlesin sonra bakarız; ayrıca daha Alman subayların boş yere ölüme yolladığı askerlerin çoğunun mezarı bile yoktur.
Anlaşılan o ki Çannakkale zaferinin mirasını tek başlarına yemek isteyen ulusalcılarımız ve mukaddesatçılarımız Almanlara bu mirastan az da olsa pay vermek istememekte.
Oysa sadece Alman kurmayları değil çok sayıda Alman silahı da Çanakkale’de kullanılmıştır: Mouser piyade tüfekleri, MG08 makineli tüfekleri ve Krupp topları bunların başlıcalarıydı.
Eleştirdiğiniz hataya kendiniz düşüyorsunuz. "Almanlara biraz da olsa pay vermek"ten bahsedip deniz savaşlarını "lokal bir başarı" diye küçümseyerek ve kara savaşlarını aynı zihniyetle tamamen Almanlara mal ediyorsunuz. Bu ne tezat?
al bundy
18-04-2010, 14:52
Osmanlı Mazlum mu idi?
Çanakkale savaşında Osmanlının konumu geleneksel medyamız tarafından mazlumların safı olarak gösterilse de Enver Paşa’nın çeşitli saldırılarla elde etmeyi umduğu topraklarla Osmanlıyı yeniden eski geniş topraklarına bir nebze olsun kavuşturmaya çalıştığı bir gerçektir.
Yavuz ve Midilli gemilerinin Rus limanlarını topa tutmasına göz yuman Enver Paşa’dır. Rusların Almanya ile savaşmasından dolayı Osmanlı cephesine yeterli asker aktaramayacağını ummuş ve 1914-15 kışında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya saldırmıştır. Çanakkale Savaşı’ndan 2-3 ay önce ise Mısır’daki İngiliz birliklerine saldırı denenmiştir. Dolayısıyla tüm bu Osmanlı saldırılarından sonra gelen itilaf devletlerinin Çanakkale saldırısı Osmanlıyı mazlum konumuna sokmaya yetmiyor olmalı. Hayır, Birinci Dünya Harbi bizim için bir savunma savaşıdır. Osmanlı'nın paylaşımı daha 1908 yılında bitmiştir. Harbin başlaması biraz tesadüf ve gereğinden erken olsa da Osmanlı'nın kaderi önceden çizilmiştir. Üstelik Turancı diye suçlanan Enver Paşa (ki değildir) ve erkanı daha 1914 Mayıs'ında daha sonra saldıracağı Rus Çarı'na ittifak teklif ediyor, keza aynı şekilde İngiliz ve Fransızlara da. Osmanlı'nın geleceği önceden belli olduğu için önünde tek seçenek kalıyor, ya savaşa tek girmek ya da Alman yardımı almak (sizin çok övdüğünüz fakat aslında olması gereken yardımlar) ve savaşa öyle girmek. Doğal olarak onu yapıyor ve en iyi savunma saldırıdır taktiğiyle Ruslara saldırıyor. Fakat hem Enver hem de diğer paşaların anılarına, hem de önceki antlaşmalara bakarsanız Osmanlı'nın yayılma amacı gütmediğini, daha önceden planlanmış bir harekatı veya stratejik bir işgal planı olmadığını, daha savaşa girmeden birkaç ay önce kiminle ittifak yapıp kime karşı savaşacağının bile belli olmadığını görürsünüz.
Zaferin Bileşenleri:
Alman başkomutası ve kurmayları, İttihat ve Terakki Subayları, ordunun çoğunluğunu oluşturan ve İslam inancında olup çoğu Allah uğruna savaşan Mehmetçik, Sarkis Torosyan gibi devlete bağlı Ermeniler ve Araplardan oluşan 77. Alay gibi çok sayıda bileşen Çanakkale Zaferini sağlayan kadronun bileşenleriydi.
Zaferi, İslama olan imana indirgeyemeyiz çünkü orduda önemli gayrı-müslim unsurların olmasından başka Çanakkale Savaşı’nın bitiminde diğer cephelere sevk edilen aynı askerlerin diğer cephelerde mağlup olmasını açıklamakta zorlanırız.Almanları açıklamıştım. İslama gelince, bize karşı savaşanlar Hint ve Afrika asıllı müslümanlardı. Sırf Çanakkale'de 200 bine yakın Hintli bize karşı savaşmıştır.
77. Alaya gelince bu konuda da okumadığınız ve bilgisiz olduğunuz belli oluyor. Eğer Çanakkale'de gayri Türk unsurlardan söz edilecekse sizin örnek diye verdiğiniz 77. Alay bu konudaki en son örnek olmalıdır.
Mustafa Kemal daha 72. ve 77. Alay kendisine verildiğinde başkomutanlığa "bana verilen 72. ve 77. Alay askerleri Araptır. Bir kısmı Yezidi, Nusayri gibi savaşa karşı insanlardır. Eğitimleri azdır. Bunları geri alsınlar. Halis Türk delikanlıları olan ve eğitimleri oldukça ilerlemiş bulunan benim eski iki depo alayımı göndersinler." demiş ve Tehlikeli bir ölgeye böyle kıymetsiz askerlerin gönderilmesine şaşmıtır. Aldığı cevap ise "Artık değiştirilemezler. Çalışıp eksiklerini tamamlasınlar." dır. (O sırada Yüzbaşı olan Fahrettin Altay da anılarında bunlardan bahseder).
Gerçekten de Mustafa Kemal'in kaygılarının boşa olmadığı görülecek, özellikle 77. Alay 25 Nisan günü öğleden sonra ve gece taarruzlarında başarısız olacak hatta alayın bir kısmı savaş meydanından kaçacaktır, hatta bazıları Eceabat'a kadar ulaşacaktır. Aynı harekata katılan 27. ve 57. Alaylardan 27. Alayın 1. Tabur komutanı Yüzbaşı İbrahim Beyin oğlu Emekli Korgeneral Selahattin Çetiner de anılarında bunu anlatır.
Bildiğiniz üzere başta Çanakkale olmak üzere Birinci Dünya Harbinde kaçak çoktur (toplam 400 binden fazla kaçak vardır) ve bunların çoğu da maalesef sizin örnek diye verdiğiniz gayri Türk unsurlardır (özellikle de 77. Alay).
Diğer yandan Türk milliyetçiliğinin henüz yaygınlaşmadığı o yıllarda İttihat ve Terakki subaylarının haricinde ordunun çok büyük bir bölümünün milliyetçi duygularla değil dinsel duygularla savaştığını, “Yurdu gavurdan kovmak” anlayışının hakim olduğunu kabul etmek gerekiyor.Yaygınlaşmasa da üst tabakada bu anlayış hakimdir. Savaşta ise milliyetçi duygular dinsel duygulardan fazladır. Bu konuda birçok anı ve örnek vardır. İşin ilginci de bu dinsel duygular ve cihad fetvasına rağmen bize en çok zararı verenler müslümanlar olmuştur.
Tüm savaşlarda olduğu gibi Çanakkale Savaşı’nda da galibiyetin açıklaması Askeri Bilimler ve Sosyal Bilimler çerçevesinde ele alınmalıdır. Uluslararası ittifaklar, savaş alanlarının hangi tarafa coğrafi avantaj sağladığı, lojistik merkezlere uzaklıklar, ordu personelinin askeri eğitimi ve beceri düzeyi, silahların nicelik ve nitelik olarak durumu, moral motivayon gibi unsurlar zaferi oluşturan bileşkelerdir.Maalesef bilmediğiniz konularda ahkâm kestikten sonra bunları yazmasaydınız. Üstelik bu bahsettiğiniz unsurlar ve koşulların çoğu Almanlara karşı Türklerin sayesinde olmuştur (Mustafa Kemal'in başarıları buna en güzel örnektir).
Çanakkale zaferini ulusal duygulara, imana ve kahramanlığa indirgeyen her anlayış bilimsellikten uzaktır. Bu duygular savaşta önemli öğelerdir ama belirleyici öğe değillerdir. Zaten bundan dolayıdır ki Hz.Muhammed’in ordusu Uhud’da ve Muta’da yenilmiş, Çanakkale galibiyetini sağlayan askerler de Filistin’de, Irak’ta ve Doğu Anadolu’da yenilmişlerdir.Bütün bunları yazdıktan sonra Çanakkale'deki her başarıyı Almanlara mal eden (üstelik sadece 500 küsür şehit verdiklerini yazmışken), Türk unsurları yok sayan (hem deniz hem kara savaşlarında), gayri Türk unsurların katkısı diye acayip örnekler veren birinin yazdıkları da bahsedilen anlayıştan pek farklı değil, hatta daha zararlıdır.
Çanakkale Savaşı hakkında yaratılan dezenformasyon ve histeri, İslamcı kesimden daha çok bugün ulusalcı-militarist kesimlerin en büyük beslenme kaynağıdır. Kusura bakmayın ama bir kesim ülkenin zaferini kendisine mal ediyorsa buna karşı koymamalı mıyız?
Resmi törenlerde gerek Çanakkale’de gerekse diğer cephelerde yüzbinlerce insanımızın ölümüne sebep olan Enver Paşa ve İttihat Terakki zihniyeti sorgulanmamakta, bu şekilde halkın günümüzdeki militarist devlet politikalarını da sorgulamadan kabulü sağlanmaya çalışılmaktadır. “Onlar savaşı sorgulamadılar ve öyle öldüler, siz de savaşları sorgulamayın, işin karar kısımını bize bırakın, siz sadece savaşın” denilmek istenmekte, ölüme methiye yapılmaktadır.Yukarıda açıkladım, Osmanlı istese de istemese de, Almanlı veya Almansız savaşa girmek zorundaydı ve girecekti, başka çaresi yoktu. Bu konuda onları suçlamak yersizdir, tek eleştiri bu kadar geniş alanda ve bu kadar çok cephe açılması ve gereğinden fazla saldırı düşüncesi ve uygulamaları olmalıdır. Fakat bunu teşvik edenlerin de bizzat Almanlar olduğu gerçeği vardır. Sizin gibi Alman şakşakçılarının bunu yazması da biraz zordur.
Günümüze ve geleceğe yönelik umut vaad eden projeler sunamayanlar, gereksindikleri gıdayı geçmişte aramakta ve bunu bile dezenformasyonla yapmakta, histerik düzeyde ise yaşamaktadırlar.
Bundan sonraki zaferlerimizin demokraside, barışta, insan haklarında, kültürde ve sanatta gelmesi dileğimle.Üzülerek söylüyorum, yazınızda katılabildiğim tek nokta burasıdır.
sayın albundy,
Bu başlıktaki yazımı burası dahil üç foruma astım ve en ciddi yanıtı sizden aldım. Kişiden ziyade yazıdaki tezlere ve tesbitlere yönelik bir yazı olması ve belgelere dayalı olmaya da çalıştığınız için tebrik ediyorum.
Konumuza gelirsek.
Çanakkale Zaferi gerçekten de Kurtuluş Savaşı'nın provasıdır. Özellikle başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk subaylarının sivrilmesi, halka zafer duygusunun verilmesi bakımından önemlidir. Ama en önemlisi Çarlık Rusyasının çökmesi ve Doğu Anadolu'nun ve genel olarak Anadolu'nun güvenlik altına alınmasıdır. Unutmayalım ki Ruslar Erzurum'a kadar gelmişlerdi ve Anadolu'yu geçip İstanbul'a kadar gitmeleri hiç de zor değildi.
Zaferin önemi de bu bakımdan çok büyüktür. Maalesef dinci kesim de Kurtuluş Savaşı'na misilleme olarak bunu sahiplenmek istemektedir.
"Prova", yapılacak asıl etkinlikten evvel o etkinliğe hazırlık olarak yapılan etkinliğe denir. 1915'de henüz Kurtuluş Savaşı gündemde olmadığı için provadan bahsedemeyiz. Ancak Kurtuluş Savaşı sırasında Çanakalenin hatırasının halkı motive eden bir zafer olduğun iddia edebiliriz. Yukarıdaki alıntıda yazdıklarınızda benim tezimle çelişkili bir yer görmüyorum. "Çanakkale önemli sonuçları olan bir savaştır" demek farklı "Çanakkale zaferinde Almanların çok büyük rolü olmuştur" demek başka şeylerdir. Ben bu savaşı önemsiz olarak atfetmiyorum, ikincisine vurguyu yapıyorum.
Tıpkı Yunanlıların baklavayı veya Macarların Attila'yı sahiplenmesine olduğu gibi bu da Türklerin (veya ulusalcı kesimin) tepkisidir ve gayet doğaldır.Bence tam tersine Çanakkale savaşında askerlerin dini duyguları o dönem yeni gelişmekte olan ulusalcılık duygularının çok daha gerisindeydi.
Müttefiklerin yaklaşık 252.000 (Gen.Kur. rakamı) kişilik zayiatı...Çanakkale olmak üzere birçok kayba uğramışlardır ve harbi kazanmalarına rağmen durumları hiç de iç açıcı değildir, hem asker sayısı, hem mali hem de teknolojik olarak çökmüşlerdir. Yani bu zafer olmasa milli mücadele başlayamaz, başlasa bile zafere ulaşamazdı.İtlaf devletlerinin I. Dünya Savaşındaki zayatı 22,477,500 kabul ediliyor. (Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/I._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1)
22 milyon küsur kayıptan sadece 252.000'ini Çanakkalede kaybettiler diye milli mücadelen zaferini itilaf devletlerinin Çanakkaledeki kayıplarına bağlamak gerçek verilerle uyuşmuyor görünüyor.
18 Mart geç bir tarih, biraz erkene alalım. İlk İngiliz saldırıları 19-20 Şubat'ta başlıyor ve Mart 18' kadar 20'ye yakın saldırı var ve hiçbirinde boğazı geçemiyorlar. En sonunda İngiliz donanması ve Churchill sinirleniyor ve 18 Mart'ta kesin bir saldırı emri veriyor.19-20 Şubatta başlayan Çanakkale giriş tabyaları olan Kumkale ve Ertuğrul tabyalarını imhaya yönelik saldırılardır. 18 marta kadar olan dönemde boğazın giriş tabyaları imha edilmiştir. Diğerleri boğazın korunma derecesini tesbite yönelik keşif saldırılarıdır.
Bu mayınları döktüren de Almanlar değil Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Çobanlı ve Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey'dir başarıları bu kişilere aittir ...Bu konuyu bir aralar baya araştırdım ama objektif olduğundan emin olduğum verilere ulaşamadım. Von Sanders anılarında mayınları dökme emrinin bölgedeki adını hatırlayamadığım bir Alman deniz subayı tarafından verildiğini yazıyor. Diğer yandan:
Bu olayın içinde yaşayan Müstahkem Mevkii Kurmay Başkanı Selahattin Adil anılarında şöyle yazmaktadır :
"Düşman kesin saldırısının birkaç gün içinde yapılacağı belli oluyordu. Deniz işlerine bakan ve izleyen tecrübeli, sevimli, uysal bir ihtiyar olan Alman Amirali Menter Paşa'nın teklifine uyularak, geride kalan yedek mayınların atılmasına karar verilmiş ve 30 kadar mayın Nusret gemisinde hazırlanmıştı."." (http://www.canakkale.gen.tr/bilinmeyenler/b9.html)
Diğer yandan şurada da Amiral Menter paşa tarafından düşünüldüğü öne sürülüyor:
http://www.main-board.eu/efsaneler-ve-destanlar/212154-nusret-mayin-gemisi.html
Öğlen arası anca bu kadar vakit buldum yazabilmeye. Akşama zaman bulursam devam etmeye çalışacağım...
Şimdi bu lokal başarı olsaydı Boğazdan başka türlü geçilebilirdi. Fakat lokal bir başarı tüm harbin kaderini değiştirebilip, İngiliz donanmasının üçte birini mahveder ve İngilizleri karadan çıkarma yapmaya zorlayabilir mi?Batan gemilerin hepsi mayından dolayı batmıştır. Sahil savuma topçusunun batırdığı gemi yoktur. Ancak hasar verdirmişlerdir.
Fakat hem Enver hem de diğer paşaların anılarına, hem de önceki antlaşmalara bakarsanız Osmanlı'nın yayılma amacı gütmediğini, daha önceden planlanmış bir harekatı veya stratejik bir işgal planı olmadığını, daha savaşa girmeden birkaç ay önce kiminle ittifak yapıp kime karşı savaşacağının bile belli olmadığını görürsünüz.Bu ancak hesapsız kitapsız saldırıldığını gösterir, saldırılmadığını değil.
Hayır, Birinci Dünya Harbi bizim için bir savunma savaşıdır.Takımın teknik direktörü maça saldırarak başlayın diye emir vermiş ama rakip takım baskın gelince takım savunmaya dönmüş.
Bütün bunları yazdıktan sonra Çanakkale'deki her başarıyı Almanlara mal eden (üstelik sadece 500 küsür şehit verdiklerini yazmışken)Almanların rolü çok büyüktür. Bu rolleri verdikleri silah, cephane ve komuta subayları düzeyinde olmuştur. İlk makalemde fotoğraflar da koydum bu görüşümü desteleyen. Silah ve komutan Alman, tetiği çekense Osmanlı:
http://www.imgplace.com/img542/7749/62bundesarchivbild183s2.jpg
Katkı şehit düzeyiyle ölçülmez. Hiç bir savaşın sonucunu şehit sayısı belirlemez.
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de başarısına gelirse. Evet başarılıdır ama onu değerlendirme, gerekli komuta kademelerini yükseltme kararındaki başarı da Liman Paşanındır.
Diğer yandan Çanakkale'de başarı gösteren Mustafa Kemal'in daha sonra gönderildiği Filistin cephesinde başarısız olduğu da bir gerçektir. Şam ve Halep'in kaybedilmesi o cephenin komutanı Mustafa Kemal iken gerçekleşmiştir.
Halep ve Şam'ı kaybeden Mustafa Kemal'dir:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Megiddo_Muharebesi_%281918%29
Liman Von sanders her ne kadar savaş boyunca kendisinin de ifade ettiği hatalar yapmışsa da savaşta galibiyeti getiren başkomutandır. Bir savaşın genel değerlendirmesinde başarı geldiyse başkomutanı es geçemeyiz. Eğer es geçiyorsak burada ideolojik bir tarafgirlik vardır ve Türk milliyetçiliğini övmek adına galibiyeti getiren gayrı-Türk unsuru elimine etme kaygısı duyar.
Bu gayet açık bir durumdur. Nitekim Fatih Sultan Mehmet İstanbul surlarına çok sayıda başarısız saldırı yapmıştır, keza Kanuni Sultan Süleyman Rodos'ta perişan olmuş ve çok ağır kayıplar vermiştir. Ancak iki yüzlü tarihçiliğimiz onların başarısızlıklarını pas geçerek sonucu mihenk alırken nedense söz konusu Çanakkale olunca süreç içindeki başarısız eylemleri göstermektedir.
al bundy
22-04-2010, 11:20
sayın albundy,
"Prova", yapılacak asıl etkinlikten evvel o etkinliğe hazırlık olarak yapılan etkinliğe denir. 1915'de henüz Kurtuluş Savaşı gündemde olmadığı için provadan bahsedemeyiz. Ancak Kurtuluş Savaşı sırasında Çanakalenin hatırasının halkı motive eden bir zafer olduğun iddia edebiliriz. Yukarıdaki alıntıda yazdıklarınızda benim tezimle çelişkili bir yer görmüyorum. "Çanakkale önemli sonuçları olan bir savaştır" demek farklı "Çanakkale zaferinde Almanların çok büyük rolü olmuştur" demek başka şeylerdir. Ben bu savaşı önemsiz olarak atfetmiyorum, ikincisine vurguyu yapıyorum.
Kaybedileceği garanti olan bir savaşa girip 4 yıl savaşmak pek mantıklı olmazdı. "Biz Çanakkale'yi kazanalım, Dünya Savaşı'nı nasılsa kaybedeceğiz, daha sonraki İstiklal Harbi'ne provamızı da yaptık" diyeceklerini sanmıyorsunuz herhalde. Alman konusunundan bahsettim, daha açıklayacağım.
Bence tam tersine Çanakkale savaşında askerlerin dini duyguları o dönem yeni gelişmekte olan ulusalcılık duygularının çok daha gerisindeydi.
Bazı örnekler vereyim
Yedek subay Hasan Ethem'in mektubundan "Dört asker doğurmakla övünen Türk annesi! ... Ey Türklerin ulu Rabbi! ... Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklere bırak."
Ali Çavuş'un anısı (kolu kesildikten sonra) "Feda olsun kumandanım. Vatan sağ olsun!"
Mustafa Çoruh anlatıyor "Ölmeyi korkudan değil, vatana lazım olduğundan istemiyorduk." (Şimdi dini duygular için savaşan birisi bu lafı eder mi?)
18 Mart deniz harekatından önce Yüzbaşı Hasan Beyin kızı olur. Kendisine verilen izne rağmen "Komutanım, vatan görevi kutsaldır. Düşman her an saldırabilir." der.
Çanakkale Savaşı'nda küçük rütbeli bir subay olan ve daha sonra şehit olduğu anlaşılan Mehmet Tevfik Beyin mektubundan "Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için yetiştirdiniz.. Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı hak etme zamanıdır. Mukaddes olan vatan görevimi yapmaya çalışıyorum."
Ayrıca Çanakkale ve diğer savaşlarda savaşan, yıllarca birçok cephede askerlik yapan, oraya çocuklarını gönderen birçok kişinin anısını duymuşsunuzdur. O anılarda din için şehit olma, cenneti garantileme türünden örneklere çok rastlamazsınız; hep vatan ve millet için, düşmana karşı bir savaş isteği söz konusudur.
Bunlar gibi daha binlerce örnek vardır. Ben kütüphanede bulduğum bazı kitaplardan derledim. Kaynaklar için Recep Şükrü Apuhan - "Son Kahramanlar", Aynı yazarın "Çanakkale Geçilmez", Bilal Eren ve Hakkı Karatekeli'nin "Bir Hilal Uğruna Çanakkale" adlı kitaplara bakabilirsiniz. Hatta biraz araştırırsanız çok daha fazla kaynak ve örnek bulabilirsiniz.
İtlaf devletlerinin I. Dünya Savaşındaki zayatı 22,477,500 kabul ediliyor. (Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/I._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1)
22 milyon küsur kayıptan sadece 252.000'ini Çanakkalede kaybettiler diye milli mücadelen zaferini itilaf devletlerinin Çanakkaledeki kayıplarına bağlamak gerçek verilerle uyuşmuyor görünüyor.
Sallamışlar.
Ana Britannica'ya göre savaşta toplam 42 milyon kişiyi seferber eden İtilaf devletleri 3 milyonu Fransız ve Rus olmak üzere 5 milyon kayıp verdi (İngilizler yaklaşık 2 milyon). İttifak devletleri 23 milyon kişiyi seferber ederken 4 milyon kayıp verdi (3 milyonu Almanya ve Avusturya-Macaristan, 1 milyon Osmanlı).
İslam ansiklopedisine göre İngiltere ve müttefikleri 5.152.115; Almanya ve müttefikleri ise 3.386.200 ölü vermiş. Türklerin şehit sayısı ise 325.000 kişi.
Sonuçta İtilafların kaybı 5 milyon civarı, İngilizlerinki ise 2 milyon civarı. 252.000 rakamı hiç de az olmasa gerek.
Ayrıca daha önemlisi İngilizler 1915 yılının ortasında Çanakkale'yi geçip Osmanlı'yı savaşdışı bıraksaydı 1918 sonuna kadar 3 yıldan uzun bir süre zarfında Osmanlı'ya karşı birçok cephede (özellikle Mezopotamya'da) olan yüzbinlerce kayıpların hiçbirini yaşamaz; ayrıca Rusya'ya yardım götürerek Almanlarla ve Osmanlı'yla olan savaşın devam etmesini sağlayıp Almanlara karşı olan kayıplarını azaltırlardı. Mali ve teknolojik kayıplar da cabası. Bu da Çanakkale'nin 1915 yılındaki geçilmesiyle 1918 yılındaki geçilmesi arasındaki çok büyük farkı göz önüne seriyor.
al bundy
22-04-2010, 11:38
19-20 Şubatta başlayan Çanakkale giriş tabyaları olan Kumkale ve Ertuğrul tabyalarını imhaya yönelik saldırılardır. 18 marta kadar olan dönemde boğazın giriş tabyaları imha edilmiştir. Diğerleri boğazın korunma derecesini tesbite yönelik keşif saldırılarıdır.
İngilizlerin saldırıları daha 1914 sonlarında (3 Kasım) başlıyor. Sizin bahsettiğiniz taarruzda ise 62 parçalık gemi, bombardımana 12 tanesi katılıyor. Pek keşif saldırısı olmasa gerek.
Boğazın geçilmesi için Amiral Carden'ın planında 19 Şubat'tan itibaren 1 aylık bir süre var, bu süre içinde geçilmesi lazım. Herhalde bir işi yapmak için (hele dünya savaşının en önemli cephelerinden birinde) işi son güne bırakmazdınız, değil mi?
Kendisinin Deniz Bakanlığı'na çektiği 9 Mart tarihli raporunda "kara ordusu ve uçak" istemiştir (yani kısaca denizden geçemiyoruz demiştir). Yine bu raporda boğazın iki kıyısındaki düşman yerlerinin saptanamamasından şikayet etmiştir. Yani sizin bahsettiğiniz keşif harekatını bile 9 Mart'a kadar başarıyla sonuçlandıramamışlardır. Buradaki savunmalar ve batarya yerleri de Cevat Çobanlı Paşa'ya bağlıdır. Zaten askeri tarihi okursanız 18 Mart'a kadar olan süreçte İtilafların başarısız olduğunu görürsünüz.
Bu konuyu bir aralar baya araştırdım ama objektif olduğundan emin olduğum verilere ulaşamadım. Von Sanders anılarında mayınları dökme emrinin bölgedeki adını hatırlayamadığım bir Alman deniz subayı tarafından verildiğini yazıyor. Diğer yandan:
Bu olayın içinde yaşayan Müstahkem Mevkii Kurmay Başkanı Selahattin Adil anılarında şöyle yazmaktadır :
"Düşman kesin saldırısının birkaç gün içinde yapılacağı belli oluyordu. Deniz işlerine bakan ve izleyen tecrübeli, sevimli, uysal bir ihtiyar olan Alman Amirali Menter Paşa'nın teklifine uyularak, geride kalan yedek mayınların atılmasına karar verilmiş ve 30 kadar mayın Nusret gemisinde hazırlanmıştı."." (http://www.canakkale.gen.tr/bilinmeyenler/b9.html)
Diğer yandan şurada da Amiral Menter paşa tarafından düşünüldüğü öne sürülüyor:
http://www.main-board.eu/efsaneler-ve-destanlar/212154-nusret-mayin-gemisi.html
Hiçbir kaynakta bu isme rastlamadım. "Sorularla Çanakkale Muharebeleri 1" adlı kitapta "Nusret, esasında Eylül ayından beri mayın dökme görevini yürütüyordu. Cevat Paşa tarafından Hakkı Beyle beraber mayın dökme işinde görevlendirilen mayın grup komutanı Yüzbaşı Nazmi Bey ve yardımcısı Alman subay Geehl de görevde bu gemide bulunacaktı." diye yazıyor.
Carl Mühlman, "Çanakkale Savaşı Bir Alman Subayının Anıları" adlı kitapta ise Reeder'dan bahsediliyor fakat başka hiçbir kaynakta bu bilgi yok. Zaten mayın döme işini de 18 Mart günü olarak yanlış bir şekilde yazıyor. Muhtemelen başka birinden duymuş olmalıdır.
Liman von Sanders'in anılarında ise bahsettiğiniz Alman ile ilgili bir bahis yoktur, orada da Üsteğmen Geehl'den bahseder. Ayrıca s. 78'de "18 Mart Çanakkale Mevki-i Müstahkemi ve Boğaz Komutanlığı için bir şan ve şeref günüdür ve böyle kalacaktır." demektedir. Zaten deniz harekatıyla ilgili bilgileri de Cevat Paşa ve Albay Wehrle'den aktararak yazmıştır.
Sonuçta Alman olarak sadece mühendis üsteğmen Geehl'in adı geçiyor. Onun dışında Alman biri yoktur. Yok siz illa bunu da Almanlara bağlamak isterseniz, bulduğunuz Alman'dan bahseden her kaynağı doğru kabul ederseniz sizi tutan yok.
al bundy
22-04-2010, 12:10
Batan gemilerin hepsi mayından dolayı batmıştır. Sahil savuma topçusunun batırdığı gemi yoktur. Ancak hasar verdirmişlerdir.
Almanların başarısızlığı :)
Bu ancak hesapsız kitapsız saldırıldığını gösterir, saldırılmadığını değil.
Takımın teknik direktörü maça saldırarak başlayın diye emir vermiş ama rakip takım baskın gelince takım savunmaya dönmüş.Önceki mesajlarımda yazmıştım. Bana savaştan bir yıl önce Osmanlı'nın işgal etmek istediği bir yeri veya kiminle ittifak yapacağını kanıtlayın. Tekrar edeyim, Osmanlı'nın paylaşımı daha 1908 yılında bitmişti bile.
Yalnız şöyle bir şey var, rakip takımın bizim takımı mahvedeceği kesindir. Yani bizim takım saldırsa da saldırmasa da rakip takım saldıracaktır.
Almanların rolü çok büyüktür. Bu rolleri verdikleri silah, cephane ve komuta subayları düzeyinde olmuştur. İlk makalemde fotoğraflar da koydum bu görüşümü desteleyen. Silah ve komutan Alman, tetiği çekense Osmanlı:Önceki mesajlarımda yazdım, nedense görmezden geldiniz. Biraz daha açayım:
İlk olarak tekrarlayayım, Almanların silah, cephane vermesi onları başrole taşımaz. Üstelik bu yardımları hayırlarından değil anlaşma gereği yapmışlardır, karşılığında da (sizin çok övdüğünüz) kendi komutanlarını getirip birçok askeri harcamışlardır.
Liman von Sanders'ten başlayalım (önceki yazdıklarıma ek olarak)
İngiliz çıkarma planı
- Asıl çıkarma Gelibolu kıyılarına ve Kabatepe'ye
- Sahte çıkarma Beşigeler ve Bolayır'a olacaktır.
Sanders, kıyılarda zayıf derinlikte kuvvetli olmak üzere birlikleri yerleştirir. (Daha sonra hatasından dönüp Türk komutanların dediklerini yaptı ve kıyıya önem verdi.) Türk tarafı Seddülbahir ve Kumkale'ye önem verilmesini istemesine rağmen Sanders, Saroz'a önem verir. Fakat Saroz'a çıkarma çoğunlukla nakliye gemileriyle yapılır ve sadece 1 gün 1 gece sürer. Yani ilk çıkarmada yeri bilememiştir.
Kirte köyünün olduğu yere sadece iki ihtiyat dölüğü ve dört makineli tüfek koydu. Orada daha sonraki çarpışmaları biliyorsunuzdur umarım.
Sanders; yine Saroz ve Anadolu sahiline önem verip, Suvla limanı ve Anafartalar'a sadece dört tabur zayıf birlik koyar. Orayı savunmak için diğer yerlerden askerler 50-60 km. yürümek zorunda kalır (7 Ağustos). Bu da stratejik olarak ne kadar önemli hatalar yaptığını gösterir. Bunları telafi etmek ise Türk komutanlarının yetenekleri ve daha önemlisi Türk askerlerinin kanıyla olmuştur. Ayrıca bu hatalar dolayısıyla düşmanın çıkarma yapacağını sandığı yerlere Alman komutanlar atamış fakat atadığı yerlerde önemli çarpışmalar olmadığı için bu Alman komutanlar bir işe yaramamıştır. Esat Paşa, Albay Halil Sami, Mustafa Kemal gibi komutanlar sayesinde bu hatalar telafi edilebilmiştir.
Seddülbahir'de grup komutanlığına Alman Soderstern'i getirir, iki tümenin 15 binden fazla kayıbı ve başarısızlıktan sonra onu görevden almak zorunda kalır, yerine bir başka Alman Weber'i atar.
(bir başka hatası) Nablus'ta yenilir ve ordularını Mustaka Kemal'e bırakıp gider.
Gördüğümüz üzere Almanların katkısı silah tedarik etmekten öteye gidemiyor. Üstelik katkılarını bırakın, insan olarak zayiatları bile vardır.
Liman Von sanders her ne kadar savaş boyunca kendisinin de ifade ettiği hatalar yapmışsa da savaşta galibiyeti getiren başkomutandır. Bir savaşın genel değerlendirmesinde başarı geldiyse başkomutanı es geçemeyiz. Eğer es geçiyorsak burada ideolojik bir tarafgirlik vardır ve Türk milliyetçiliğini övmek adına galibiyeti getiren gayrı-Türk unsuru elimine etme kaygısı duyar.Eğer siz düz mantıkla "Çanakkale'de zafer var, başkomutan da Liman von Sanders, o zaman başarının başrolü ona aittir" gibisinden çıkarımlarda bulunmak istiyorsanız devam edebilirsiniz. Aynı mantıkla Plevne savunmasını Gazi Osman Paşa yerine Abdülhamit'e bağlayabilirsiniz. Oysa gerçeğe baktığınızda Liman von Sanders'in ne kadar öngörü ve strateji eksiği olan ve çok önemli hatalar yapan biri olduğunu görürüz.
Size kaynak vermiştim, özellikle Sanders ve Almanlarla ilgili kaynak Ergun Göze - "Çanakkale'de Kumandanlar Savaşı" bu kitapta başta Sanders olmak üzere Almanların icrratları, Türk komutanlarla olan çatışma ve hatalarını görebilirsiniz. Tersine, kafanızın dikine de gidebilirsiniz.
Çanakkale; Liman von Sanders ve Almanların sayesinde değil, onlara rağmen kazanılmıştır.
al bundy
22-04-2010, 12:30
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de başarısına gelirse. Evet başarılıdır ama onu değerlendirme, gerekli komuta kademelerini yükseltme kararındaki başarı da Liman Paşanındır.
Mustafa Kemal'in emir almadan (von Sanders anılarında bunu belirtir) Conkbayırı'na çıkması ve burayı Anzaklardan önce ele geçirmesi kara savaşlarının belki de en kritik kararlarından ve başarılarından biridir.
Bunun üzerine Arıburnu M.Kemal'e verilir. Arıburnundaki başarıları ve İngiliz bozgunu üzerine, İngilizler kesin sonuç alacakları Seddülbahir'deki askerlerinin bir bölümünü buraya vermek zorunda kalır. 30 bin mevcutlu iki tümenin tamamını karaya çıkarırlar fakat burayı alamazlaz, başkomutan Hamilton'a gönderdikleri raporda geri çekilmek istediklerini bildirirler.
Anafartalarda ise İngiliz zayiatı 18.100 kişiye ulaşır ve başkomutan Hamilton, Savaş Bakanından 100 bin kişilik kuvvet istemek zorunda kalır.
Mustafa Kemal, 25 Nisan'da oldukça başarılı taarruzlar yapar. 25/6 gecesi yapılan taarruzlarda o sizin çok övdüğünüz 77. Alayın Arap askerlerinin kaçması nedeniyle zorda kalır.
Kendisine 30 Nisan'da padişah adına gümüş imtiyaz madalyası verilir. Ayrıca ek bilgi olarak vereyim savaş yıllarında yapılmış ve günümüze kadar gelen tek anıtımız, Mustafa Kemal'in 1915 yılında Kireçtepe'de yaptırmış olduğu anıttır.
Mustafa Kemal'in Çanakkale savaşlarındaki rolü ve hakkındaki yorumlar için
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=12472 (benim mesajlarım)
Kendisinin Çanakkale Savaşlarındaki başarıları ve rolü için ayrıntılı bilgiyi Turgut Özakman'ın "Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele" adlı kitabın Çanakkale SAvaşlarıyla ilgili olan bölümünde bulabilirsiniz.
Diğer yandan Çanakkale'de başarı gösteren Mustafa Kemal'in daha sonra gönderildiği Filistin cephesinde başarısız olduğu da bir gerçektir. Şam ve Halep'in kaybedilmesi o cephenin komutanı Mustafa Kemal iken gerçekleşmiştir.
Halep ve Şam'ı kaybeden Mustafa Kemal'dir:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Megiddo_Muharebesi_%281918%29
Maşallah ne kadar objektifsiniz! Çanakkale'de onlarca hatasına rağmen zaferi Liman von Sanders'e mal ediyorsunuz, burada ise yenilgiyi Mustafa Kemal'e, üstelik verdiğiniz linkte başkomutan olarak Sanders yazıyorken!
Mustafa Kemal'in diğer cephelerde başarısızlığı yoktur, aksine çok başarılı geri çekilmeler yapmış, diğer ordulara göre çok az kayıp vermiştir. Bu başarılarından dolayı da olağanüstü hizmetleri ve ordusunu imhadan kurtardığı için fahrî yaverlik unvanı verilmiştir. Bu nasıl başarısızlıktır?
Hatta Sanders anılarında (s.368) "Mustafa Kemal Paşa'ya 7. orduyu Halep'e çekmeyi emrettiğini" yazar. Yine anılarında (s.377) "Sonraki günlerde 7. ordu birçok defa taarruza uğramış fakat her defasında mağlup olmayarak kademeli bir şekilde mevzilere çekilmiştir" diye yazar. Yani von Sanders bile sizi yalanlıyor.
Mustafa Kemal'in diğer cephelerdeki başarısızlık iddiarı için yine Turgut Özakman'ın bahsettiğim kitabında yeterince bilgiyi bulabilirsiniz.
Bana savaştan bir yıl önce Osmanlı'nın işgal etmek istediği bir yeri veya kiminle ittifak yapacağını kanıtlayın. Tekrar edeyim, Osmanlı'nın paylaşımı daha 1908 yılında bitmişti bile. Enver Paşa, İngilizlerin ve Rusların Almanya ile boğuşmalarını fırsat bilip, İngilizlere Mısır'da Ruslara ise Doğu Anadolu'dan hücum etti. İngilizlerin ve Rusların bu cephelerde zayıf bulunacakları tahmin ediyor ve böylece iyici küçülmüş olan Osmanlı Devleti'nin tekrar eski görkemli dönemine -hiç olmazsa bir nebze- döneceğini umuyordu.
Bu nedenle Osmanlı Devleti savaşa saldırgan olarak başlamıştır. Bir yıl evvelki durum neyi değiştirir? 1914 sonlarında Osmanlının safı Enver Paşa'nın kafasında belli olmuş, müttefiğini de seçmiştir. Burda anlaşılmayacak bir şey olduğunu sanmıyorum.
Zaten askeri tarihi okursanız 18 Mart'a kadar olan süreçte İtilafların başarısız olduğunu görürsünüz.Peki o zaman şu ifadeler nedir:
"Bozan hava sebebiyle bir sonraki saldırı ancak 25 Şubat (http://tr.wikipedia.org/wiki/25_%C5%9Eubat) 1915 günü başlatılmıştır...Gemiler, savaşın sonunda Osmanlı Dış Tahkimatını oluşturan dört tahkimattaki tüm topları imha etmişlerdir."
"Aynı gün her iki yakadaki Dış Tahkimat bölgesine birer bölük İngiliz askeri çıkartıldı. Bu birlikler tabyalardaki sağlam kalan malzemeyi tahrip etmeyi amaçlıyorlardı. Gelibolu’da küçük çaplı bir çatışmanın ardından bu amacı gerçekleştirdiler."
"Böylece 26 Şubat tarihinde Amiral Carden’in planının ilk aşaması tamamlanmış, Dış Tahkimat tümüyle imha edilmişti." (Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87anakkale_Deniz_Harek%C3%A2tlar%C4%B1)
Liman von Sanders'ten başlayalım (önceki yazdıklarıma ek olarak)
İngiliz çıkarma planı
- Asıl çıkarma Gelibolu kıyılarına ve Kabatepe'ye
- Sahte çıkarma Beşigeler ve Bolayır'a olacaktır."olacaktır" sözcüğü buraya uymamış "olmuştur" sözü kullanlması gerekiyordu çünkü hiçkmse kahin değildir ki çıkartmanın tam olarak nereye yapılacağını bilsin. Yukarıdaki yazınızı okuyan sanır ki çıkartmanın nerelere yapılacağı sanki baştan belliydi.
Liman Von Sanders'in savunma dizilimi benim bilgilerim çapında yaptığım değerlendirmeye göre -satranç ve strateji oyunlarını çok severim bu arada- gayet uygundur isterseniz beraber inceleyelim:
Sander'in elinde 6 tümen vardır ve bunlarla Çanakkale'yi savunacak ve tabiki aynı zamanda bu yöreden İstanbul'a yol vermemesi gerekiyor. Siz olsanız bu 6 tümeni nasıl dizerdiniz? Harita işte şu:
http://www.canakkaleisrehberi.net/images2/image/canakkaleharita.jpg
Sanders, 2 tümenle (5. ve 7. tümen) Saros körfezinin iç taraflarındaki kıyı şeridinin savunmasını aldırmış (ek olarak süvari tugayıyla). gayet yerinde bir karar çünkü düşman Çanakkale'yi bypass ederek Saros'a çıkıp ordan doğrudan doğruya İstanbul'a yürüyebilir. "Çanakkaleyi savundum ama İstanbul'u düşürdüm" :) demek olmayacağı için Saros sahilinin çok önemli bir rolü olduğu açıktır.
Sanders, 2 tümenle ise Çanakkale'nin Anadolu tarafının savunmasını almıştır (3. ve 8. tümen). Bu da gayet yerinde bir karar olarak görünüyor. Düşman Kumkale-Beşige bölgesine çıkıp oradan da Bandırma-İzmit güzergahıyla İstanbul'a güneyden girmeyi deneyebilirdi.
Geriye kalıyor 2 tümen daha. Bunlar Gelibolu yarımadasının savunması için konumlandırılmıştır. Bir tümen Seddülbahir tarafında (9. tümen) diğer tümen yarımadanın orta bölgesinde konumlanmıştır (19. tümen). Liman Paşa'nın yaptığı konuşlandırma aşağıdaki gibidir:
http://i40.tinypic.com/28jbp83.jpg
Sizce eldeki 6 tümen nasıl daha iyi konumlandırılabilirdi ve neden?
Gelelim Gelibolu yarımadasında konumlanan birliklerin neden kıyıda değil de iç kısımlarda konuşlandığına.
Liman Paşa bunu kendisi zaten açıklamıştır. Madem ki onun kitabını okudunuz hatırlayacaksınızdır. Birlikler sahilde konuşlansaydı İngiliz ve Fransız donanma topçusu ağır zayiat verdirebilirdi. Oysa birlikler biraz içeride konuşlanınca donanma topçusunun etkisinden önemi derecede kurtulmuşlardır. Hangi komutan böyle bir karardan dolayı suçlanabilir?Sanders; yine Saroz ve Anadolu sahiline önem verip, Suvla limanı ve Anafartalar'a sadece dört tabur zayıf birlik koyar. Orayı savunmak için diğer yerlerden askerler 50-60 km. yürümek zorunda kalır (7 Ağustos).Bunu yukarıda zaten yanıtlamıştım. Biraz daha açayım. Elbetteki Saros'ta tutacak büyük birliklerini. Ya ağustos çıkartması Anafartalar'a değil de Saros'a yapılsaydı? Senin dediğin gibi bir tümen Anafartalar'da bulunsaydı, saros'a çıkacak olan güçler İstanbul'un yolunu tutmayacak mıydı? "Aptal Liman Paşa Anafartalar'ı savunayım derken İstanbul yolunu zayıf bıraktı" demeyecekler miydi?
25/6 gecesi yapılan taarruzlarda o sizin çok övdüğünüz 77. Alayın Arap askerlerinin kaçması nedeniyle zorda kalır.Eratı Araplardan oluşan 77. Alayın ne derece performans gösterdiği ayrı bir konudur. Bizimle birlikte aynı cephede savaşmış ve pek çoğu da ölmüş olan Arapların varlığından bahsetmiştim. Gayrı-Türk, gayrı-müslim azınlıklar anılmadan geçilmemeli. Bir kısmı savaştan kaçmış da olsa orada savaşıp ölen Araplar var ve bunlar ulusalcı tarihçilerimiz tarafından hiç anılmıyorlar ve bu insanlık ayıbıdır. Ayrıca 77. Alayın başarızılığına o alayın Türk komutanının neden olduğu belirtiliyor:
Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey, saat 14:00’de 77. Alay karargahına gelmiş ve Alay Komutanı Yarbay Saip Bey’e, 27. Alay’ın sol kanadını uzatarak taarruz etmesini emretmiş, sonra Conk Bayırı’na dönmüştü. 77. Alay, bu emre karşın harekete geçmedi. Saat 15:30’da 27. Alay Komutanı’nın gönderdiği bir atlı haberci, 27. Alay’ın sol kanadını takviye etmesini istemiştir. Savaşın bu aşamasında 27. Alay, Kanlısırt üzerinden taarruzunu ileri götürebilmek için bu takviyeye şiddetle ihtiyaç duymakta idi. Ancak Yarbay Saip bu isteği kabul etmeyerek bir buçuk saat önce almış olduğu emri uygulamaya girişti, Albayrak sırtı yönünde taarruz edecekti. Yarbay Sait’in seçtiği ileri hareket hattı, donanma topçusunun ateşine bütünüyle açık bir hat olmuştu. Gemi toplarının bu yöne çevrilmesiyle Alay, sola doğru savrularak dağıldı ve taarruz gücünü yitirdi. Zaten ileri hareket sırasında Arap erattan bir kısmı sık çalılıklar arasına gizlenerek geride kalmışlardır (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ar%C4%B1burnu_Cephesi)
Demek ki 77. alayı donanma topçularının ateş hattına süren 77. Alay komutanı yarbay Saip bey alayın yok olmasına sebebiyet vermiş.
Geriye kaçanlara gelirsek. Peki Conk Bayırı'na doğru kaçan ve Mustafa Kemal'in "Mermin bittiyse süngünü tak, ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum" dediği Türk askerleri için ne diyeceğiz?
İçeriye kaçan Türk askeri olunca "geri çekilme", Arap olunca "hain" mi olacak?
burada ise yenilgiyi Mustafa Kemal'e, üstelik verdiğiniz linkte başkomutan olarak Sanders yazıyorken!Bence siz o linke daha dikkatli bakın. Ya da en iyisi önemli kısımlarını ben buraya aktarayım:
"Mustafa Kemal Paşa İngiliz Süvari Tümeni'nin ilerlemesini durdurmaya çalıştıysa da 1 Ekim (http://tr.wikipedia.org/wiki/1_Ekim)'de Şam (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eam)'ı da kaybedince..."
"Fakat Mustafa Kemal Paşa bir müddet sonra 25 Ekim'de Halep'ten de çekilmek zorunda kaldı."
al bundy
27-04-2010, 23:07
Enver Paşa, İngilizlerin ve Rusların Almanya ile boğuşmalarını fırsat bilip, İngilizlere Mısır'da Ruslara ise Doğu Anadolu'dan hücum etti. İngilizlerin ve Rusların bu cephelerde zayıf bulunacakları tahmin ediyor ve böylece iyici küçülmüş olan Osmanlı Devleti'nin tekrar eski görkemli dönemine -hiç olmazsa bir nebze- döneceğini umuyordu.
Bu nedenle Osmanlı Devleti savaşa saldırgan olarak başlamıştır. Bir yıl evvelki durum neyi değiştirir? 1914 sonlarında Osmanlının safı Enver Paşa'nın kafasında belli olmuş, müttefiğini de seçmiştir. Burda anlaşılmayacak bir şey olduğunu sanmıyorum.
İlk olarak 1914 sonları diye niye belirttiniz anlamıyorum çünkü verdiğiniz tarih Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'na girdiği tarihtir, yani savaş çoktan başlamıştır bile. Aşağıda verdiğim tarihlere dikkat ediniz.
Rus: 1914 Mayıs'ında Çar ve Çariçe oğullarının sağlığı endişesiyle Kırım'a gelir. Talat Paşa ittifak teklif eder. Enver Paşa da Rusya'nın İstanbul Elçiliğindeki Ataşe General Leontieve ile ittifak girişiminde bulunur.
İngiltere: İngiltere ile iki defa ittifak denemesi yapılmıştır. İlki 29 Ekim 1911'de Maliye Bakanı Cavit Bey (o zaman görevde değil) tarafından İngiltere Bahriye Nazırı Churchill'e mektupla; ikincisi de 12 Haziran 1913'te Londra'daki Osmanlı Büyükelçisi Tevfik Paşa tarafından İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na yapılır.
Fransa: Cemal Paşa'nın 24 Ocak 1914 tarihli telgrafından başlayarak devam eden ittifak girişimleri vardır. Bu girişimler, 28 Haziran'daki Saraybosna suikastından sonra bile devam etti.
2 Ağustos'ta Almanya ile ittifak imzalandıktan sonra bile sonuncusu 14 Ağustos'ta Sadrazam tarafından Rus sefirine yapılmak suretiyle Ruslara ittifak teklif edilir.
Şimdi yayılmacı, saldırgan, Turancı ve diğer sıfatlara uygun gördüğümüz Osmanlı'nın durumu ve ittifak girişimleri böyledir. Almanya ile ittifak yaptıktan sonra bile 29 Ekim'de savaş açtığı Rusya'ya Osmanlı 14 Ağustos'ta, Yani yaklaşık 2,5 ay önce ittifak teklif ediyor. Verdiğim diğer örnekler de Osmanlı'nın savaştığı devletler, daha Bulgaristan, Yunanistan, Avusturya-Macaristan da var. Oysa Osmanlı'nın durumu büyük devletler tarafından 1908'de, bütün devletler (İtalya vs.) tarafından da 1913 yılında paylaşılmıştı. Yani Osmanlı her türlü savaşacaktı, Almanlı ya da Almansız.
Savaşa girme, bu kadar fazla cephe açılması vb. konularda bence araştırılması gereken Almanların yaptıkları ve bizi zorla bu şartlarda savaşa sokmaları olması gerekir. Nedense başarılarda sürekli andığınız Almanlar için bu konuda en ufak eleştiri dahi yapmış değilsiniz. Bu konuda Enver Paşa bir kez suçlanacaksa, Almanlar (hem saşava giriş, hem de Kafkasya cephesi ve Yıldırım Orduları gibi gereksiz işler yüzünden) en azından üç-dört kat daha fazla suçlanmalıdır.
Kaynak: Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, 1. cilt, Osmanlı İmparatorluğu'nun Siyasi ve Askeri Hazırlıkları ve Harbe Girişi
al bundy
27-04-2010, 23:08
Peki o zaman şu ifadeler nedir:
"Bozan hava sebebiyle bir sonraki saldırı ancak 25 Şubat (http://tr.wikipedia.org/wiki/25_%C5%9Eubat) 1915 günü başlatılmıştır...Gemiler, savaşın sonunda Osmanlı Dış Tahkimatını oluşturan dört tahkimattaki tüm topları imha etmişlerdir."
"Aynı gün her iki yakadaki Dış Tahkimat bölgesine birer bölük İngiliz askeri çıkartıldı. Bu birlikler tabyalardaki sağlam kalan malzemeyi tahrip etmeyi amaçlıyorlardı. Gelibolu’da küçük çaplı bir çatışmanın ardından bu amacı gerçekleştirdiler."
"Böylece 26 Şubat tarihinde Amiral Carden’in planının ilk aşaması tamamlanmış, Dış Tahkimat tümüyle imha edilmişti." (Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87a...3%A2tlar%C4%B1 (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87anakkale_Deniz_Harek%C3%A2tlar%C4%B1))
Dünyanın en güçlü donanmasının üçte birini yok edip tüm deniz harekatını durduran ve amfibi (kara) harekatına sebep olan Nusret Mayın gemisinin başarılarını lokal olarak yorumlarken başarı diye bu örneği vermeniz gerçekten ilginç. Asıl bu verdiğiniz örnek lokal bir başarıdır.
19 Şubat'taki saldırıyı, katılan gemi sayısını ve Carden'ın planını yazmıştım, ek olarak Churchill'in Carden'a verdiği talimatlardan birini de yazayım "Marmara Deniz'ine girin", yani Boğaz'ı geçin demek. İngilizler burada dirençle karşılaşınca Carden'ın planında olduğu gibi saldırıyı iki aşamaya bölmüşlerdir, ilki savunmadaki tabyaları bozmak, daha sonra da kesin saldırıyı yapmaktı. Verdiğiniz örnek de bu saldırıdır ve genel değil kısmi bir başarıdır. Fakat yine resmi belge, anı ve en önemlisi Carden'ın raporundan görüyoruz ki 9 Mart'a kadar planın ilk aşaması bile halledilememiş (bu arada 5 Mart'ta önemli bir saldırıları daha vardır), Türk savunmasını -tamamen halletmeyi bırakın- daha yerleri bile tam olarak tespit edilememişti. Bunun üzerine son bir hareketle (Carden'ın planında 19 Şubat'tan 18 Mart'a kadar süre vardı) kesin bir saldırı 18 Mart'ta yapıldı ve başarısız oldu. Daha sonra da kara harekatı yapıldı. Sonuçta küçük çaplı başarıları olsa da deniz harekatı boyunca İtilaf devletleri başarısızdır.
al bundy
27-04-2010, 23:11
Eratı Araplardan oluşan 77. Alayın ne derece performans gösterdiği ayrı bir konudur. Bizimle birlikte aynı cephede savaşmış ve pek çoğu da ölmüş olan Arapların varlığından bahsetmiştim. Gayrı-Türk, gayrı-müslim azınlıklar anılmadan geçilmemeli. Bir kısmı savaştan kaçmış da olsa orada savaşıp ölen Araplar var ve bunlar ulusalcı tarihçilerimiz tarafından hiç anılmıyorlar ve bu insanlık ayıbıdır.
Gayri Türklerin bir kısmı değil tamamına yakını kaçmıştır. "anılmadan geçilmemeli" dediğiniz şeylere somut örnek verin. Bir tane verdiniz (77. Alay), o da sizi yalanlıyor. Üstelik orada onbinlerce Türk şehit olmuş, yüzbinlerce zayiat varken sizin Türkleri yok sayıp Almanları öne çıkarma gibi marifetleriniz varken; yani Türklere bile doğru düzgün hakkını vermiyorken katkıdan çok zararları olan Alman, Arap ve diğer unsurları anmak hiç adil olmaz.
Ayrıca 77. Alayın başarızılığına o alayın Türk komutanının neden olduğu belirtiliyor:
Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey, saat 14:00’de 77. Alay karargahına gelmiş ve Alay Komutanı Yarbay Saip Bey’e, 27. Alay’ın sol kanadını uzatarak taarruz etmesini emretmiş, sonra Conk Bayırı’na dönmüştü. 77. Alay, bu emre karşın harekete geçmedi. Saat 15:30’da 27. Alay Komutanı’nın gönderdiği bir atlı haberci, 27. Alay’ın sol kanadını takviye etmesini istemiştir. Savaşın bu aşamasında 27. Alay, Kanlısırt üzerinden taarruzunu ileri götürebilmek için bu takviyeye şiddetle ihtiyaç duymakta idi. Ancak Yarbay Saip bu isteği kabul etmeyerek bir buçuk saat önce almış olduğu emri uygulamaya girişti, Albayrak sırtı yönünde taarruz edecekti. Yarbay Sait’in seçtiği ileri hareket hattı, donanma topçusunun ateşine bütünüyle açık bir hat olmuştu. Gemi toplarının bu yöne çevrilmesiyle Alay, sola doğru savrularak dağıldı ve taarruz gücünü yitirdi. Zaten ileri hareket sırasında Arap erattan bir kısmı sık çalılıklar arasına gizlenerek geride kalmışlardır (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ar%C4%B1burnu_Cephesi)
Demek ki 77. alayı donanma topçularının ateş hattına süren 77. Alay komutanı yarbay Saip bey alayın yok olmasına sebebiyet vermiş.
Şimdi sizin alıntıladığınız yeri bir de ben yazayım
"... Zaten ileri hareket sırasında Arap erattan bir kısmı sık çalılıklar arasına gizlenerek geride kalmışlardır" Algıda seçicilik bu olsa gerek :)
Ayrıca düzelteyim, Arapların kaçması daha Kavaktepe'den ileriye açılırken başlamıştır, asıl taarruzdan önce, hem de taa Maydos'a kadar(onun suçlusu da komutan değildir). Üstelik alaydaki Arap olmayan Türk erler de kaçmayarak savaşa devam etmiştir. Bu kaçak erler daha sonra da Türk askerine (muhtemelen yanlışlıkla ve panikle) ateş de açmışlardır. Yarbay Saip Bey hakkında yazmak uzun sürer, gerekli bilgiyi Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı'ndan çıkan "Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, 5. Cilt, Çanakkale Cephesi, 2. Kitap(Amfibi Harekatı)" ta bulabilirsiniz. Donanma topçusunu da açıklayacağım.
Ateş hattı dediğiniz yerden çok daha kanlı çarpışmalar oldu (mesela 57. Alay) ve Türk askerleri gayet de cesurca savaştı. Bu bir mazeret olamaz.
Geriye kaçanlara gelirsek. Peki Conk Bayırı'na doğru kaçan ve Mustafa Kemal'in "Mermin bittiyse süngünü tak, ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum" dediği Türk askerleri için ne diyeceğiz?
İçeriye kaçan Türk askeri olunca "geri çekilme", Arap olunca "hain" mi olacak?
Birincisi Türk askerler Çanakkale'ye gelmeden önce birçok cephede savaşmış hayatlarının en azından 8-10 yılını cephede geçirmiş, yani savaştan bıkmış askerlerdir. İkincisi Türkler hiçbir zaman Araplar gibi taarruz öncesi kaçmamış (savaş çıkınca İttihat ve Terakki'ye tepki olarak savaşa daha baştan girmeyen kişiler vardır, bunların çoğu Milli Mücadele'de aktif olarak görev almıştır). Üçüncüsü verdiğiniz örnekteki askerlere daha sonra ne oldu, Araplar gibi taa Eceabat'a kadar firar mı ettiler, yoksa şehit mi oldular?
Ve de o askerler mermi eksikliğinden dolayı kaçtı, Araplar gibi korkudan değil. İstiyorsanız bahsettiğiniz olayı getirip buraya yazın(zaten verdiğiniz yerde de "mermin bittiyse süngüyü tak" emri bun doğruluyor). Ayrıca bu verdiğiniz örnek askerlerin din uğrunda savaştığı iddianızı çürüten bir delildir, işin ucunda ölüp cennete gitmek varken neden geri çekildiler acaba?
Bu örneği umarım biliyorsunuzdur
Atatürk, işte bu zor ve dehşetli manzaradan bir kesit olan “ Bomba Sırtı” hadisesini şöyle anlatıyor:
“ Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 m. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperlerin hiç biri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor. İkincidekiler onların üzerine gidiyor. Fakat ne kadar gıpta edilecek itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir korku göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrik edilecek bir örnektir.
Emin olmalısınız ki, işte bize Çanakkale Muharebeleri’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.”
Bunlar gibi daha birçok örnek vardır.
al bundy
27-04-2010, 23:12
Bence siz o linke daha dikkatli bakın. Ya da en iyisi önemli kısımlarını ben buraya aktarayım:
"Mustafa Kemal Paşa İngiliz Süvari Tümeni'nin ilerlemesini durdurmaya çalıştıysa da 1 Ekim'de Şam'ı da kaybedince..."
"Fakat Mustafa Kemal Paşa bir müddet sonra 25 Ekim'de Halep'ten de çekilmek zorunda kaldı."
İlk olarak etrafındaki ordular (yanındaki 8. ordu) dağılırken 7. Ordu'yu başarılı bir şekilde geri çeker. Vahdettin, 22 Eylül 1918′de kendisine “olağanüstü hizmetleri ve 7. Ordu’yu imhadan kurtardığı için fahri (onursal) yaverlik” unvanını vermiştir. Liman von Sanders de anılarında "Mustafa Kemal Paşa'nın 7. Ordusu, birçok taarruza uğradı ama hepsini geri püskürtmeyi başardı." diye yazar.
Şimdi 1 Ekim ve Şam olayına gelelim. Şam'ın kaybedilmesinde iki unsur vardır, 1. bizden kat kat üstün düşmanla gereksiz yere savaşmamak, 2. ve daha önemlisi Arapların ihanetidir. "Lawrence Of Arabia" filminde bu olay gayet güzel anlatılmıştır. Yerli halk bize karşı savaşıyor, Kral Faysal ve Lawrence birlikleriyle Dera'yı almış, ikmal ve tren yolları saldırıya uğruyor, Şam'daki hastanedeki Türk askerleri altın var diye Araplar tarafından öldürülmüş, Osmanlı'nın paşaları düşman tarafına geçmiş... herhalde savaşmak pek mantıklı olmazdı. Yani Şam'ı savaşarak değil, tam tersine daha fazla kayıp yapmamak için çekilerek kaybetmişizdir. Mustafa Kemal İngilizleri Şam'da durdurmuştu zaten. Fakat Ekim'de Yıldırım Orduları daha fazla dayanamamıştır(üstelik başta Sanders vardır ve çekilme emrini o vermiştir). Size Liman von Sanders'in anılarında Suriye ve oradaki olaylarla ilgili (özellikle Araplar) yazdıklarını okumanızı tavsiye ediyorum. Mustafa Kemal de Şam'dan Halep'te bir savunma yapmak için çekilmişti, aksi takdirde İngilizlere gerek kalmadan Araplar bizi halledebilirdi.
Yıldırım Ordular grubunun 8. Ordusu 26 Eylül'de, 4. Ordusu 13 Ekim'de lağvedilmiş, 2. Ordu Adana'ya kadar çekilmiştir. 4. Ordu imha ve esir olmuştu. 24 Ekim'de Halep'te sadece 7. Ordu kalmıştır. Burada bir ayrıntıdan bahsedeyim, Almanlar Yıldırım Ordularını Bağdat, Şam gibi petrol bölgelerini korumak için kurmuştur. Filistin (her ne kadar Osmanlı için çok önemli olsa da) onları için önemli değildir ve bu yüzden buraya önem vermemişlerdir. 24 Ekim'de ordular Halep'te toplanır. Halep'te de önemli bir kargaşa vardır(sıkı yönetim ilan edilir), Araplardan dolayı Yıldırım Orduları karargahı Adana'ya çekilir. Daha sonra Şerif Faysal ve şehirdeki Arapların saldırıları merkez ordusunu ve karargahı tehdit eder. 26 Ekim'deki İngiliz (daha doğrusu Hint) saldırısı, 7. Ordu'nun başarılı savunması sayesinde başarısız olmuştur.
Ekleyeyim, Mustafa Kemal daha sonra İskenderun'da elindeki birliklerle İngilizlere taarruz etmek isteyecek fakat hükümet bunu engelleyecektir (çünkü barış görüşmeleri yapılıyordu). O sırada Osmanlı ordusu cephe gerisi birlikleriyle yaklaşık 400 bin kişiyi aşan bir mevcuda sahiptir. Ayrıca Adana'dayken milli mücadele için çalışmalara başlamıştır (bkz. Ali Fuat Cebesoy'un anıları).
Size aşağıdaki linki (dosyanın boyutu biraz fazla, 32 mb ama indirmenizi tavsiye ediyorum) veriyorum, gerekli açıklama ayrıntılarıyla yapılmıştır (özellikle dipnotlara dikkat edin). Filistin cephesi için s. 157-173, Halep ve sonrası için 173-187 arasını okuyun.
http://tez2.yok.gov.tr/tezvt/liste.php?-skip=0&-max=10&AdSoyad==Cemal%20Kemal (2. dosya, fakat önce giriş yapmalısınız)
Verdiğim link her ne kadar yeterli olsa da ek olarak "Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, Sina-Filistin Cephesi", Liman von Sanders'in anıları ve Turgut Özakman'ın "Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele" adlı kitabında ilgili bölümde gerekli bilgileri bulabilirsiniz.
Çanakkale Cephesi ve Liman von Sanders'e de geleceğim. Muhtemelen yarın yazarım.
al bundy
28-04-2010, 17:10
"olacaktır" sözcüğü buraya uymamış "olmuştur" sözü kullanlması gerekiyordu çünkü hiçkmse kahin değildir ki çıkartmanın tam olarak nereye yapılacağını bilsin. Yukarıdaki yazınızı okuyan sanır ki çıkartmanın nerelere yapılacağı sanki baştan belliydi.Plan o şekilde olduğu için öyle yazdım. Plana göre öyle olacaktı ve öyle oldu da. Genelkurmay Harp Tarihi'nin "Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, 5. cilt, Çanakkale Cephesi, 2. kitap" kitabından aktarıyorum (s.12-3)
"Ordu komutanlığı muhtemel bir çıkarma harekatının nerede ve hangi kuvvetlerle hazırlanmakta olduğunu çeşitli haber alma kaynaklarından öğrenmiş bulunuyordu. Düşmanın Boğaz yakınında bekleyen deniz kuvveti bütün ayrıntılarıyla belli idi. Mısır limanlarında düzenlenen kara kuvvetlerinin miktarı tümen numaralarına kadar saptanmıştı. ..Düşmanın çıkarmasının hangi gün yapılacağı bilinmekle beraber, o günün harekatı asla bir baskın değildi."
Yani o kadar da bilgisiz değilmiş. Ayrıca çıkartmanın yapılacağı yer meselesine geleceğim.
Sander'in elinde 6 tümen vardır ve bunlarla Çanakkale'yi savunacak ve tabiki aynı zamanda bu yöreden İstanbul'a yol vermemesi gerekiyor. Siz olsanız bu 6 tümeni nasıl dizerdiniz? Harita işte şu:
Sanders, 2 tümenle (5. ve 7. tümen) Saros körfezinin iç taraflarındaki kıyı şeridinin savunmasını aldırmış (ek olarak süvari tugayıyla). gayet yerinde bir karar çünkü düşman Çanakkale'yi bypass ederek Saros'a çıkıp ordan doğrudan doğruya İstanbul'a yürüyebilir. "Çanakkaleyi savundum ama İstanbul'u düşürdüm" :) demek olmayacağı için Saros sahilinin çok önemli bir rolü olduğu açıktır.
Sanders, 2 tümenle ise Çanakkale'nin Anadolu tarafının savunmasını almıştır (3. ve 8. tümen). Bu da gayet yerinde bir karar olarak görünüyor. Düşman Kumkale-Beşige bölgesine çıkıp oradan da Bandırma-İzmit güzergahıyla İstanbul'a güneyden girmeyi deneyebilirdi.
Geriye kalıyor 2 tümen daha. Bunlar Gelibolu yarımadasının savunması için konumlandırılmıştır. Bir tümen Seddülbahir tarafında (9. tümen) diğer tümen yarımadanın orta bölgesinde konumlanmıştır (19. tümen). Liman Paşa'nın yaptığı konuşlandırma aşağıdaki gibidir:
Sizce eldeki 6 tümen nasıl daha iyi konumlandırılabilirdi ve neden?İlk olarak düzelteyim, 8. Tümen diye yanlış yazmışsınız doğrusunun 11. Tümen olması lazım.
Türk birliklerinin (Liman Paşa'nın) savunma planı şu şekilde:
http://img85.imageshack.us/img85/2576/anakkalekarma.jpg
Haritanın daha geniş versiyonu için
http://www.dean.usma.edu/history/web03/atlases/WorldWarOne/WWOneJPG/WWOne44.jpg
5. ve 19. tümenler, doğrudan doğruya Ordu Komutanlığına bağlı idi. 3. Kolordunun emrinde 7. ve 9. tümenler bırakılmış, Anadolu yakasında 15. Kolordu Komutanlığı kurulmuştu. 5. Ordu komutanı Liman von Sanders, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 15. Kolordu Komutanı Tuğgeneral Weber idi.
Bu haritaya ek olarak
- 5. Ordunun bölgesi 350 km.
- İkili tümen grupları (5-7, 9-19, 3-11) 150 km ve aralarındaki mesafeler iki yürüyüş günüdür.
- Tümenler, düşman donanma gözetlemesi ve ateşten uzak
- Kıyılar zayıf, derinlik güvenli
Şimdi bir de Hamilton'un çıkarma planına bakalım
1. Genel kuvvetler yarımadanın güney burnuna (Seddülbahir) çıkarmak ve oradan Alçıtepe'ye ilerlemek.
2. Osmanlı birliklerini bölmek için Kabatepe kuzeyine çıkarıp Kocaçimen'i işgal etmek, sonra Maltepe yönünde ilerleyip yarımadanın kuzey ve güney kısımlarını birbirinden ayırmak
3. Fransız piyade alayını geçici olarak Kumkale'ye çıkarmak
4. Şaşırtma için Saros körfezi ve Beşige limanına gösteri çıkarması
Bu plana baktığımızda iki önemli nokta görüyoruz; birincisi ana saldırının yarımadanın ucundaki Seddülbahir'e olması, çünkü hem stratejik olarak en uygun yerdi (yarım adanın ucunda, Anadolu bölgesine yakın) ve cephenin üç taraftan donanma ateşi altına alınabilmesiydi.
İkincisi de Saros'a asıl değil, şaşırtma amaçlı çıkarmanın yapılması. Sizin itirazınız Saroz'un İstanbul'a en yakın yer olması ve Çanakkale'yi savunayım derken İstanbul'un gitmesi.
İlk olarak bu yanlış bir düşüncedir. Osmanlı'nın en iyi ordusu İstanbul'da (1. Ordu) bulunuyordu (asker sayısını tam hatırlamıyorum ama aklımda 200 binden fazla diye kalmış) ve bahsettiğiniz gibi Kara çıkarmasında Saroz'a önem verilseydi İstanbul'a gider gitmez hepsi erirdi. Herhalde devletin başkentinin korumasını Sanders'in merhametine ve Saroz'a koyacağı iki adet tümene ve süvarı tugayına bırakacak kadar aptal olduğunu düşünmüyorsunuzdur.
"Her nekadar, yabancı gözlemciler İstanbul'daki 1. Ordu'nun kalitesinden etkilenseler de, aynı durum İstanbul'dan uzak diğer ordular için geçerli değildi."
http://benermogulkoc.blogcu.com/1-dunya-savasi-oncesi-osmanli-ordusu-nun-durumu/7012446
İkincisi müttefiklerin amacı İstanbul'a en kestirme yoldan (Saroz) gitmek değil tam tersine Çanakkale'den geçerek gitmekti. Yoksa deniz-kara harekatlarında bütün önceliği Saroz'a verip oradan yüklenirlerdi. Saroz'dan yapılacak olası bir çıkarmanın tek amacı yarımadadaki Türk kuvvetlerini ikiye bölmek ve arkadan kıstırarak imha etmek olabilirdi.
İşte bu yüzden çıkarmanın en kuvvetli olacağı yer Seddülbahir ve Kumkale'den birisi olacaktı (ve Seddülbahir oldu, bkz. İan Hamilton'un planı ve gelişmeler) hele Seddülbahir'e yani yarımadanın ucuna önemli bir çıkarma olması ihtimali neredeyse yüzde yüzdü, bu yüzden ihtiyat birliklerinin ve süvari tugayının bu iki yere yakın bir yere konuşlanması (ve yardıma her an hazır olması) gerekirdi. Dolayısıyla orayı güçlü tutmamak en büyük stratejik hatasıydı. Saroz'daki tümenlerden birini bu kritik bölgeye koyması çok daha mantıklı olurdu.
Gelelim Gelibolu yarımadasında konumlanan birliklerin neden kıyıda değil de iç kısımlarda konuşlandığına.
Liman Paşa bunu kendisi zaten açıklamıştır. Madem ki onun kitabını okudunuz hatırlayacaksınızdır. Birlikler sahilde konuşlansaydı İngiliz ve Fransız donanma topçusu ağır zayiat verdirebilirdi. Oysa birlikler biraz içeride konuşlanınca donanma topçusunun etkisinden önemi derecede kurtulmuşlardır. Hangi komutan böyle bir karardan dolayı suçlanabilir?
Bunu yukarıda zaten yanıtlamıştım. Biraz daha açayım. Elbetteki Saros'ta tutacak büyük birliklerini. Ya ağustos çıkartması Anafartalar'a değil de Saros'a yapılsaydı? Senin dediğin gibi bir tümen Anafartalar'da bulunsaydı, saros'a çıkacak olan güçler İstanbul'un yolunu tutmayacak mıydı? "Aptal Liman Paşa Anafartalar'ı savunayım derken İstanbul yolunu zayıf bıraktı" demeyecekler miydi?
Normal şartlarda buna hak verebilirdim fakat burada da bir hata vardır. Yukarıda Sanders'in gayet iyi bir istihbarat ağı olduğunu ve düşmanın bütün teçhizat ve hareketlerini bildiğini göstermiştim.
Kıyıları zayıf, arkayı sağlam tutmak isteyen Sanders, Çanakkale'ye gelir gelmez düzeni değiştirip orduyu bu şekilde hazırlamıştı. Türk komutanlar ise buna karşı çıkmıştı. Sanders'in buradaki hatası İngilizlerin çıkarma sırasında ağır top eksikliğinin farkına varamamış olmasıdır. (İngilizler bu eksikliği diğer cephelerde de hissetmişlerdir, mesela "Lawrence of Arabia" filmini izlediyseniz İngiltere ordusu Lawrence ve Arapların her türlü silah ve para isteklerini vermelerine rağmen ağır kara top isteğini karşılayamıyordu). Yeterli ağır top olmadığı için çıkarma sırasındaki ateş donanmadaki gemilerde yapılacaktı. Bu gemilerin mermi odakları çok yatık olduğu için Osmanlı topçusuna bile etki edemiyordu, dolayısıyla güçlü bir ateş etkisi olmuyordu. Yani sizin bahsettiğiniz çıkarma sırasındaki kıyılardaki ateş üstünlüğü yoktu. Türk komutanlar da bu yüzden Anzakları kıyılarda karşılayıp denize dökme fikrindeydi ve Sanders ile aralarındaki çatışmalar buradan (ve Saroz'daki fazla birlik konusuyla beraber) geliyordu.
Önceki yazdıklarıma ek olarak Sanders Paşa'nın hatalarından bazılarını daha sıralayayım
- 5. Ordu Kumandanlığı işin başındaki grup komutanlarının yetkilerine daha az müdahele etmeli ve fikir özgürlüğü vermeliydi. Bunun kötü sonuçlarından biri 6 Mayıs taarruzudur.
- (Bu ne kadar onun suçudur bilmiyorum ama) yetersiz mühimmat ve hazırlık olmaması (Seddülbahir'deki 19. fırkanın taarruzun ilerleyen safhalarındaki etkinliğini yitirmesi),
-Zığındere Cephesi'ndeki 15-22 Haziran taarruzları ve sıfır kazanca karşılık 16 bin kayıp (bununla birlikte von Soderstern'in de büyük hatası vardır, zaten daha sonra görevden alınarak yerine başka biri atanmıştır).
- Yeterli ihtiyat kuvveti bulundurulmaması (yazmıştım, çünkü asıl kuvvet Saroz'a verilmişti) ve bu yüzden tehlike bölgelerine zamanında kuvvet gelmemesi. Başka yerlerden geç yetiştirilen yorgun kuvvetler ve gereğinden fazla zayiat. (Ek olarak Sanders'in ihtiyat kuvveti olarak atadığı Mustafa Kemal ve alayı savaşın daha ilk gününden bu özelliğini yitirip savaşa girmiştir). Ayrıca kendi düşüncesi olan oynak savunma düzeni de maalesef çıkarma boyunca uygulanamamıştır.
- İhtiyat kuvvetlerine gereksiz müdaheleler ve sürekli başka yerlere uzun süreli yolculuklarla yollanmaları
- Çıkarmanın yapıldığı gün Sanders'in bolayır sırtlarında gezinmesi, ertesi güne kadar dönmemesi, ana karargahtan uzak bulunması, (Sanders anılarında çıkarmanın olduğu 25 Nisan günü tam bir kararsızlık içinde olduğunu anlatır). Çıkarmanın yapıldığı gün akşama kadar yaptığı tek iş Saroz körfezini seyretmek ve sadece 4 adet rapor vermekti.
- Gelibolu çıkarmasının önemini ve öğlene kadar Saroz çıkarmasının şaşırtma olduğunu anlayamaması, Saroz'a destek kuvvet istemesi. (Gelibolu'daki hatayı Mustafa Kemal emir almadan kendi insiyatifiyle telafi etmek zorunda kalacaktır).
Kaynaklar:
- Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, 5. cilt, Çanakkale Cephesi, 2. kitap (amfibi harekatı)
- Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Deniz Harekatı
- Erol Karcı, Osmanlı Genelkurmayı'na Göre Çanakkale Savaşlarının Resmi tarihi
Liman von Sanders'in hataları, yaptıkları ve çıkarma ile ilgili daha fazla bilgi için bu kitapları okumanızı tavsiye ederim.
al bundy
28-04-2010, 17:32
Şimdi biraz Liman von Sanders'ten bahsedelim.
Kendisi Almanya'da bir süvari tümeninin komutanı ve en yaşlı tümgenerallerden idi. Alman Islah Heyeti Başkanı olarak Türkiye'ye gönderilirken usulen bir rütbe terfi ettirilmiş ve Türk hükümeti tarafından da kendisine Mareşallik verilmişti. Kendisinin cephelerde bir başarısı yoktur ve eğitim için geldiği Türkiye'de çıkan savaştan dolayı başkomutan olmuştur. Zaten başta Çanakkale olmak üzere yaptığı önemli hatalar da bunu gösteriyor.
Birinci Dünya Harbi sırasında Almanların raporları arasında en teferruatlısı ve belki de en önemlisi Alman Genelkurmay İkinci Başkanı General von Seeckt'e aittir. Kendisinin 4 Kasım 1918 tarihli raporundan
"Liman von Sanders'in askerlik bakımından hiçbir kıymeti yoktur, ve Türkiye'ye gönderilmesi de Kayzer Wilhelm'in keyfi bir hareketinin bir eseridir.
.. General Liman von Sanders'in şahsiyeti Almanya'da kati derecede biliniyor ve en iyi elemanlar onun kumandası altında bulunmaktan dehşet duyuyorlardı. .. gerek askeri kabiliyeti gerekse karakterinin eşverişli olmaması.. Sanders, kendisine karşı beslenen itimada hiçbir şekilde layık değildi. .. ve Alman kurmay subaylarının kendisi hakkındaki mütalâalarına, kıtaların şikayetlerine hiç inanmaz ve dinlemek istemezdi. (Çanakkale'de bunun birçok örneğini Türk subaylara karşı yaptıklarında görüyoruz).
.. Orada (Kudüs) kendi kumandası altında bulunan kıtaları ise kısmi hücumlarla kullanmak suretiyle lüzumsuz yere harcamakta idi (bunu Almanlar Türk askerlerine başta Kanal cephesi olmak üzere birçok kez yapmışlardı). Nablus'taki mağlubiyetler sonunda, şimdiye kadar Türkiye'de Almanların baş temsilcisi telakki edilen Liman von Sanders'in mahiyeti, hüviyeti Türk makamlarca daha iyi anlaşılmıştı." (Bu arada çok uzunca bir rapordur ve birçok Türk komutan hakkında da olumsuz görüşler mevcuttur.)
Liman von Sanders'in 27 Mart 1919 tarihli raporundan "Türkiye'de görevli Alman makamlarının işbirliği yapmaları halinde çok şeyler elde edilebilirdi, halbuki bunların birbirleri aleyhinde çalışmaları (özellikle Yıldırım Ordularında), hiçbir zaman düzeltilmesi mümkün olmayan, sonsuz zarar ve ziyana sebebiyet vermiştir." (bu raporda kendisi genel olarak Almanları bol bol övmüştür, ayrıca Almanların "Yıldırım Orduları"ndaki başarısızlığından da bahsetmiştir.)
Kaynak: Akdes Nimet Kurat, Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'de bulunan Alman generallerinin raporları
Son olarak Falih Rıfkı Atay'ın "Zeytindağı" adlı romanından bir olay aktarayım (kendisi birinci dereceden tanıktır)
"Almanların Türk ordusuna verdiği Kanal vazifesi ise daha basittir. Ara sıra birkaç bin Türk feda ederek ve ikide bir Kanal'ı zorlayarak, Mısır'da mümkün olduğu kadar İngiliz ordusu tutturmak! Mısır'da duran her İngiliz, Alman ordusunun karşısında azalmış bir fert demektir, İngiliz raporu diyor ki: "Bu vaka üzerine muhafız kuvvet otuz bine çıkarılmıştır."
Demek, Kanal'da Almanlar muvaffak olmuşlardır. Fakat Cemal Paşa'nın yanında bulunan Fon Kress Bey, bu kadarla doymamıştı. O:
- Bir defa buraya gelen kuvvetin vazifesi geri dönmek değil, ölmektir, diyordu.
Cemal Paşa, kumandan ve kurmaylarına sordu:
- Muvaffak olmak mümkün müdür, değil midir? Hepsi:
- Hayır, cevabını verdiler.
Ordu kumandanı, Fon Kress'in ısrarlarına rağmen, hemen ricat kararını verdi. Bu karar, on beş bine yakın Türk çocuğunun canını kurtarmıştır."
Bu arada ek olarak bahsettiğiniz Alman Krupp markası ile ilgili bir makale (yani onları keyiflerinden veya hayır olsun diye bu silahları Türkiye'ye yerleştirmediler)
http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s15/besirli.pdf
Artık bütün bunlardan sonra Liman von Sanders ve Almanları savunacak mısınız merak ediyorum.
Sayın al bundy,
21 nolu mesajınızda ne diye o kadar uzun bir açıklama yaptığınızı anlayabilmiş değilim. Bir önceki mesajımda da belirtmiştim. Savaştan önce belirsizliklerin olması neyi değiştirir? Safları belirlemekte geç kalınış ve ne yapılacağının iyice planlanmamış olması neyi değiştirir?
Önemli olan er veya geç, şu veya bu şekilde savaşta bir saf tutarak o savaşa saldırgan olarak girilmiştir.
Genelkurmay Harp Tarihi'nin "Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, 5. cilt, Çanakkale Cephesi, 2. kitap" kitabından aktarıyorum (s.12-3)
"Ordu komutanlığı muhtemel bir çıkarma harekatının nerede ve hangi kuvvetlerle hazırlanmakta olduğunu çeşitli haber alma kaynaklarından öğrenmiş bulunuyordu. Düşmanın Boğaz yakınında bekleyen deniz kuvveti bütün ayrıntılarıyla belli idi. Mısır limanlarında düzenlenen kara kuvvetlerinin miktarı tümen numaralarına kadar saptanmıştı. ..Düşmanın çıkarmasının hangi gün yapılacağı bilinmekle beraber, o günün harekatı asla bir baskın değildi." Mısır'da bulunan Osmanlı ajanları sayesinde oradaki itilaf gücünün miktarı belirlenebilir ama çıkartmanın tam olarak nereye yapılacağı bilinemez. Bu tür bilgileri genelkurmayın en üstleri ve birkaç kişi haricinde kimse bilmez. Bu tarihin eski dönemlerinden beri süregelen askeri bir ilkedir. Fatih Sultan Mehmet'in öldüğü seferin halen nereye yapıldığı bugünkü tarihçiler için bile tartışma konusudur. Muhtemelen Mısır'daki Anzac ve İngiliz albayları bile bilmiyordur hangi sahile çıkacaklarını.
Genel kuvvet miktarı ve tümen numaralarını bilmek başka, çıkartmanın hangi sahile yapılacağı başka. Genelkurmayın bu iddiasının arkasını dolduracak kaynakları var mı? Bahsettiğiniz kitabın bu ifadelerinin yer aldığı kısımda kaynakça belirtilmiş mi? Önemli olan budur. Tüm bilimsel-akademik yazılarda iddiaların kaynakları belirtilir. Yoksa yapılan spekülasyon ve dedikodudan ibaret kalır. Çıkartmanın yapılacağı sahilin önceden bilindiğine dair objektif bir bulgu ve belgeniz varsa buraya yazmanızı bekliyorum.
Gelelim Liman Von Sanders'in durumuna.
Cumhuriyetle birlikte devletin ideolojsi Türk milliyetçiliği olunca bu ideolojiyi besleyecek, milli gurur verecek tarihsel olaylar arandı. Kurtuluş Savaşı bunlardan en önemlisiydi. Ancak pratik alanda sadece Yunanlılarla savaşıldığından dolayı milli gururu yeterince besleyemediği düşünüldüğünden dolayı Çanakkale öne çıkarılmaya çalışıldı. Bunun içinse Başkumadan Liman Von Sanders'in ve Almanların rolünün küçümsenmesi gerekiyordu.
Çanakkale kara savaşlarının baştan sona yöneticisi olan bu adamın rolünü küçümsemek için ideolojik kökenli saldırılar yapıldı:
-Tarihimizde galip geldiğimiz hiç bir savaşta, o savaş içindeki yanlış kararlar eleştirilmediği halde Çanakkale için bu yapıldı.
Örneğin Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul önlerinde 53 gün bozguna uğrayan saldırıların başkumandanı olduğu anlatılmaz.
Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos kuşatmasında defalarca rezil kepaze olduğu başarısız saldırılar yaptığı anlatılmaz.
İnönü savaşları'nda nasıl başarısız olunduğu fazla kurcalanmaz vs.
Savaşları böyle kurcalama kültürü olmayan bir anlayışın, söz konusu Çanakkale Savaşı olduğundan birden bire başkomutanın tüm kararlarını masaya yatırarak içlerinden yanlış olanları öne çıkarıp onu tu kaka yapmanın bence tek yanıtını olabilir:
Çifte standart. Ve bu çifte standatın asıl nedeni olan milli kibir ve aşağılık duygusu.
Gelişmiş batı karşısında oluşan aşağılık duygusunu yenebilmek için Çanakkale'de Araplar, Kürtler, Almanlar vb. gayrı-Türk unsurlar görmezden gelinmeye veya küçümsenmeye çalışılıyor. İşte benim itirazım buraya. Yoksa 1. nolu mesajıma tekrar dikkat ederseniz zaten Almanların bizi sevdikleri için değil kendi Rus cephelerini güçlendirebilmek için Çanakkaleye önem verdiklerini yazmıştım.
Liman Paşa 57. alayı ve M. Kemal'i Bigalı'da bostan korkuluğu gibi dursun diye değil bölgeye yakın çıkartma olduğunda müdahale etsin diye koymuş. Bu nedenle M.Kemal 57. alayı kendi komutuyla Arıburnu'na sürdü demek biraz tuhaf olmuyor mu?
25 nisan günü Arıburnu'na yetişen takviye güçleri sadece M. Kemal'in 57. Alayı değil, daha güneydeki 9. tümenin 27. alayı idi. hatta 27. alay 57. alaydan daha erken ulaştı diye de biliyorum. Böylece iki sonuca varabiliriz sanıyorum:
İç bölgelerde konuşlanmış 27. alay ve 57. alay Arıburnu'na yetişip Örtme Kuvveti işlevini yapabilmişlerdir ve bu ise Liman Von Sanders'in birlikleri konuşlandırmada çok da kötü bir dağılım yapmadığını gösterir. Bu alaylar şayet Arıburnu'na yetişemeselerdi o zaman Liman Paşanın iyi bir konuşlandırma yapamadığını iddia edebilirdik.
Salt M. Kemal'i öne çıkartmaya yönelik olarak 57. alayın rolünü abartan ama 27. alayı ihmal eden bir anlayış askeri bilimsel değil ideolojik bir yorumdur.
77. alay meselesine gelirsek.
Arapların bir kısmı çalılara saklanıp atağa kalkmadılar, bunu biliyoruz. Peki atağa kalkıp donanma topçusu ateşi altında ölenlere ne diyeceksiniz çok merak ediyorum?
Diyelim ki 500 Arap taaa Eceabat'a kadar kaçtı ama diğer 500 kişi öldü. Ne diyeceksiniz?
"Sizler öldünüz bizim topraklarımızda ama bakın arkadaşlarınız kaçtı o nedenle sizi törenlerde hiç anamam kusura bakmayın" mı diyeceksiniz?
Arapları veya şu bu milleti seversiniz veya sevmezsiniz. 1000 kişilik alayın 900'ü kaçmış 100 tanesi ise savaşırken ölmüşse o yüz kişiyi insaniyet namına anmak zorundasınız! Tabi insaniyetiniz varsa.
Benim bu başlığın en başından beri anlatmaya çalıştığım en önemli hususlardan biri budur.
caglayan
29-04-2010, 01:53
iyi aksamlar dostlar. bu gun, gundemin disinda bir yazi ile sizlere bir animsatmada bulunmak istiyorum. Bildiginiz gibi , 12 mart. 1971. askeri muhtirasinin ardindan, adini cok duyup bu gun bile iskenceleri ile animsadigimiz "vatan evladi" Ali Elverdi olmus. Ali elverdi` pasamiza, Kazak Abdal`dan Rahmi Saltk canin sesi ile, essegi saldim cayira nefesini bir cenaze merasimi olarak sunuyorum. dilerim herkes sozlerini biliyordur. esenlikle kalin
al bundy
29-04-2010, 02:40
Cem,
21 nolu mesajınızda ne diye o kadar uzun bir açıklama yaptığınızı anlayabilmiş değilim. Bir önceki mesajımda da belirtmiştim. Savaştan önce belirsizliklerin olması neyi değiştirir? Safları belirlemekte geç kalınış ve ne yapılacağının iyice planlanmamış olması neyi değiştirir?
Önemli olan er veya geç, şu veya bu şekilde savaşta bir saf tutarak o savaşa saldırgan olarak girilmiştir.
O mesajda sizden alıntıladığım mesajda "Ruslara hücum etti, eski günlere döndürmek istiyordu" yazdınız. Ben de ittifak teklif tarihlerini yazdım. Varsayalım Ruslar bizim teklifimizi kabul etti. Ne olacak? Ne Osmanlı sizin dediğiniz gibi Ruslara hücum ederek saldırgan olacak, ne Enver Paşa turancı olacak, ne de eski günlere döndürme olacak, bu kadar basit.
Mısır'da bulunan Osmanlı ajanları sayesinde oradaki itilaf gücünün miktarı belirlenebilir ama çıkartmanın tam olarak nereye yapılacağı bilinemez. Bu tür bilgileri genelkurmayın en üstleri ve birkaç kişi haricinde kimse bilmez. Bu tarihin eski dönemlerinden beri süregelen askeri bir ilkedir. Fatih Sultan Mehmet'in öldüğü seferin halen nereye yapıldığı bugünkü tarihçiler için bile tartışma konusudur. Muhtemelen Mısır'daki Anzac ve İngiliz albayları bile bilmiyordur hangi sahile çıkacaklarını.
Genel kuvvet miktarı ve tümen numaralarını bilmek başka, çıkartmanın hangi sahile yapılacağı başka. Genelkurmayın bu iddiasının arkasını dolduracak kaynakları var mı? Bahsettiğiniz kitabın bu ifadelerinin yer aldığı kısımda kaynakça belirtilmiş mi? Önemli olan budur. Tüm bilimsel-akademik yazılarda iddiaların kaynakları belirtilir. Yoksa yapılan spekülasyon ve dedikodudan ibaret kalır. Çıkartmanın yapılacağı sahilin önceden bilindiğine dair objektif bir bulgu ve belgeniz varsa buraya yazmanızı bekliyorum.
O alıntıladığım yerde çıkartmanın nereye yapılacağı ile ilgili bir bilgi mi var da bunu yazıyorsunuz? Üstelik ben kaynağın da adını verdim ve kesinlik belirtmeden "şurada şöyle yazıyor" dedim. Şu ana kadar başka bir kaynakta bu bilgiyi göremedim.
Hepsinden önemlisi o alıntıyı yaptıktan hemen sonra "Ayrıca çıkartmanın yapılacağı yer meselesine geleceğim." diyerek ekledim, yani o konuyu (çıkartmanın yapılacağı yer) yaptığım alıntıdan ayırdım. Daha sonra da aynı mesajda uzun uzun yarımada bölgesinin önemli olduğunu ve asıl savunmanın oraya verilmesini gerektiğini belirttim. Tabii siz her zamanki gibi mesajların başını sonunu kırpıp ona göre yorum yapmaya alıştığınız için pek şaşırmadım doğrusu.
Bakın tekrar yazıyorum
İşte bu yüzden çıkarmanın en kuvvetli olacağı yer Seddülbahir ve Kumkale'den birisi olacaktı (ve Seddülbahir oldu, bkz. İan Hamilton'un planı ve gelişmeler) hele Seddülbahir'e yani yarımadanın ucuna önemli bir çıkarma olması ihtimali neredeyse yüzde yüzdü, bu yüzden ihtiyat birliklerinin ve süvari tugayının bu iki yere yakın bir yere konuşlanması (ve yardıma her an hazır olması) gerekirdi. Dolayısıyla orayı güçlü tutmamak en büyük stratejik hatasıydı. Saroz'daki tümenlerden birini bu kritik bölgeye koyması çok daha mantıklı olurdu.
Umarım bu sefer görmüşsünüzdür.
Cumhuriyetle birlikte devletin ideolojsi Türk milliyetçiliği olunca bu ideolojiyi besleyecek, milli gurur verecek tarihsel olaylar arandı. Kurtuluş Savaşı bunlardan en önemlisiydi. Ancak pratik alanda sadece Yunanlılarla savaşıldığından dolayı milli gururu yeterince besleyemediği düşünüldüğünden dolayı Çanakkale öne çıkarılmaya çalışıldı. Bunun içinse Başkumadan Liman Von Sanders'in ve Almanların rolünün küçümsenmesi gerekiyordu.
Bunu yazana bakın. Başlıktaki yazınızda "zafer varsa başkomutanındır" mantığıyla salladınız, Sanders'in fotoğraflarını yapıştırdınız. Birçok örnek, yerli-yabancı(Alman) kaynak verdim hala size beğendiremedim. Üstelik size birçok kaynak adı da verdim ki okuyup araştırın, kıyaslayın diye fakat direk savunmaya geçtiniz.
Kurtuluş Savaşı konusunda da sallamışsınız. Şimdi size milli mücadele sırası ve sonrasında savaştığımız İngiliz, İtalyan, Fransız, Ermeni, Süryani, Gürcü, Kürt, Çerkes, Pontus, Yahudileri kanıtlarsam ne diyeceksiniz? (İlla meydan savaşı istiyorsanız orasını bilemem).
Çanakkale kara savaşlarının baştan sona yöneticisi olan bu adamın rolünü küçümsemek için ideolojik kökenli saldırılar yapıldı:
Hiçbiri ideolojik değildi. Sizin alakasız her şeye (Deniz Savaşları, Nusret mayınları, Kara çıkarması, Balkan Harbiyle kıyas) Alman rolünü desteksiz sallayarak yazmanızın aksini gösterdim. Fakat bunları yaparken hiçbir zaman yanlış bir bilgi vermedim ya da bu Alman ondan dolayı öyle oldu demedim. Önce kanıtlarıyla ve kaynaklarıyla olayları yazdım, daha sonra yorum yaptım.
Yani siz (eleştirdiğiniz şekilde) kafanızda teoriyi kurup (başta Alman olmak üzere gayri Türk unsur başarıları) ona uygun (çoğu yanlış) dayanaklar ararken ben önce olanları yazıp daha sonra ona göre bazı çıkarımlarda bulundum. Üstelik bunları yazarken birçok kaynağı araştırıp aksi yorumları da yazdım.
-Tarihimizde galip geldiğimiz hiç bir savaşta, o savaş içindeki yanlış kararlar eleştirilmediği halde Çanakkale için bu yapıldı.
Örneğin Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul önlerinde 53 gün bozguna uğrayan saldırıların başkumandanı olduğu anlatılmaz.
Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos kuşatmasında defalarca rezil kepaze olduğu başarısız saldırılar yaptığı anlatılmaz.
İnönü savaşları'nda nasıl başarısız olunduğu fazla kurcalanmaz vs.
Yine sallamışsınız. Tarihimizdeki başarılar kadar başarısızlıklar da yazılıdır, hem de konu ile ilgili ana kaynaklarda (yani herkesin okumak zorunda olduğu), sizin milliyetçi-şovenist olarak nitelediğiniz kişiler tarafından. Hem cumhuriyet, hem Osmanlı hem de daha öncesi için tarihimizle ilgili birçok olumsuz olay açık açık yazılıdır. Siz okumadıysanız bilemem. Daha bugün Mehmet Altan Köymen'in Selçuklular hakkında yazdıklarında birçok olumsuz şeye rastladım.
Bunlar ders kitaplarında ne kadar vardır bilemiyorum ama adı üstünde "resmi tarih" tir. Ne bekliyorsunuz, herşeyi olduğu gibi mi anlatsınlar? Üstelik bu beğenmediğiniz resmi tarihi diğer ülkelerinkiyle kıyaslayın bakalım, hangisi daha şovenist?
Savaşları böyle kurcalama kültürü olmayan bir anlayışın, söz konusu Çanakkale Savaşı olduğundan birden bire başkomutanın tüm kararlarını masaya yatırarak içlerinden yanlış olanları öne çıkarıp onu tu kaka yapmanın bence tek yanıtını olabilir:
Bilmeden konuşmayın. İstediğiniz savaşla ilgili kaynak isteyin vereyim (islamiyet öncesi de dahil olmak üzere). Çanakkale ile ilgili istemediğiniz halde verdim, onlara baksaydınız onlarca harita, kroki, yazışma, rapor vb. bulabilirdiniz. Okumuyorsunuz, sonra eksik bilginizle yargıda bulunuyorsunuz.
Çifte standart. Ve bu çifte standatın asıl nedeni olan milli kibir ve aşağılık duygusu.
Gelişmiş batı karşısında oluşan aşağılık duygusunu yenebilmek için Çanakkale'de Araplar, Kürtler, Almanlar vb. gayrı-Türk unsurlar görmezden gelinmeye veya küçümsenmeye çalışılıyor. İşte benim itirazım buraya. Yoksa 1. nolu mesajıma tekrar dikkat ederseniz zaten Almanların bizi sevdikleri için değil kendi Rus cephelerini güçlendirebilmek için Çanakkaleye önem verdiklerini yazmıştım.
Güzel, sallamaya devam. Bence siz sosyolog olmalısınız, çünkü dehşet(!) tespitleriniz var. Gayri Türk unsurlar dediniz, hepsini tek tek yanıtladım. Aksi yönde kanıt getiremediniz, daha sonra da "aşağılık duygusu" diye saçmaladınız. İstiyorsanız Çanakkale'deki Alman komutanları (von Soderstern, Weber, Kanengiesser vb.) inceleyelim, fakat bu sizin aleyhinize olur.
Gayri Türk unsurların katkılarını yanlış yerlerde aramayın. Mesela Almanlar için denizaltı ve havacılıkta, Ermeni ve Rumlar için cephe gerisinde ilk yardımda arayın. Fakat sırf Türkler dışındakilere de pay çıkarabilmek için yanlış ve abartılı kanıtlar getirmeye çalışmayın, sonra her yazdığınızı düzeltmek zorunda kalıyorum.
İkinci paragraf ile ilgili farklı bir bakış açısı
http://www.gercektarih.net/archives/18
Şimdi bir de milli kibir ve aşağılık duygusundan kurtulmuş objektif birisinin mesajlarından örnekler verelim
Üç yıl sonra değişen en önemi şey orduyu yönetenler idi. 1912’de Osmanlı ordusunu Osmanlı generalleri yönetirken Çanakkale’de yönetenler Alman idi.
Bu sebeple kara zaferinin başmimarı Liman Von Sanders’tir
Yavuz ve Midilli gemilerinin Rus limanlarını topa tutmasına göz yuman Enver Paşa’dır. (bir de ona kimlerin bu cesareti verdiğini yazabilse)
Alman başkomutası ve kurmayları, İttihat ve Terakki Subayları, ordunun çoğunluğunu oluşturan ve İslam inancında olup çoğu Allah uğruna savaşan Mehmetçik, Sarkis Torosyan gibi devlete bağlı Ermeniler ve Araplardan oluşan 77. Alay gibi çok sayıda bileşen Çanakkale Zaferini sağlayan kadronun bileşenleriydi.
Almanların rolü çok büyüktür. Bu rolleri verdikleri silah, cephane ve komuta subayları düzeyinde olmuştur.
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de başarısına gelirse. Evet başarılıdır ama onu değerlendirme, gerekli komuta kademelerini yükseltme kararındaki başarı da Liman Paşanındır.
Halep ve Şam'ı kaybeden Mustafa Kemal'dir:
Liman Von sanders her ne kadar savaş boyunca kendisinin de ifade ettiği hatalar yapmışsa da savaşta galibiyeti getiren başkomutandır.
Kimin acaba?..
Liman Paşa 57. alayı ve M. Kemal'i Bigalı'da bostan korkuluğu gibi dursun diye değil bölgeye yakın çıkartma olduğunda müdahale etsin diye koymuş. Bu nedenle M.Kemal 57. alayı kendi komutuyla Arıburnu'na sürdü demek biraz tuhaf olmuyor mu?
Öyle herkes kafasına esen şeyi yapamaz, emir-komuta zinciri denen bir şey var. Sanders o sıralarda Bolayır'da gezintiye çıktığı için olayın farkında değildi. Normalde tehlikenin ona gitmesi, onun buna doğru karar verip Mustafa Kemal'e iletmesi ve git emrini vermesi, bunun ulaşması gibi zaman gerektiren işler olması gerekirdi. Üstelik Sanders de anılarında bunu özellikle belirtiyor. Yaptığı askeri olarak yanlış da olsa stratejik olarak çok önemli bir karardır ve M.Kemal'in farkını ortaya koyar.
Kaynak vermeyi geçtim, aslında bunu bile yazmamam gerekirdi çünkü ben aşağılık duygusuyla bu milliyetçi hezeyanları yazıyorum, di mi? Yoksa gerçekte Sanders telepatiyle M.Kemal'e mesajı iletmişti ve onun başarısıydı.
Liman Paşa 57. alayı ve M. Kemal'i Bigalı'da bostan korkuluğu gibi dursun diye değil bölgeye yakın çıkartma olduğunda müdahale etsin diye koymuş. Bu nedenle M.Kemal 57. alayı kendi komutuyla Arıburnu'na sürdü demek biraz tuhaf olmuyor mu?
57. Alayın bulunduğu tümen ihtiyat tümeniydi. Aktif bir birliğin bile emir almadan hareket etmesi düşünülemezken, ihtiyat birliğininkini düşünmek saçmalıktır.
25 nisan günü Arıburnu'na yetişen takviye güçleri sadece M. Kemal'in 57. Alayı değil, daha güneydeki 9. tümenin 27. alayı idi. hatta 27. alay 57. alaydan daha erken ulaştı diye de biliyorum. Böylece iki sonuca varabiliriz sanıyorum:
İç bölgelerde konuşlanmış 27. alay ve 57. alay Arıburnu'na yetişip Örtme Kuvveti işlevini yapabilmişlerdir ve bu ise Liman Von Sanders'in birlikleri konuşlandırmada çok da kötü bir dağılım yapmadığını gösterir. Bu alaylar şayet Arıburnu'na yetişemeselerdi o zaman Liman Paşanın iyi bir konuşlandırma yapamadığını iddia edebilirdik.
Sanders çıkarmanın en önemli yeri Gelibolu'ya biri ihtiyat olmak üzere iki tümen bırakırsa, Saroz'a da iki tümen bir süvari tugayı ve jandarma yığarsa o ihtiyat birlikleri daha savaşın başından itibaren özelliklerini kaybeder, öyle olmuştur da.
Salt M. Kemal'i öne çıkartmaya yönelik olarak 57. alayın rolünü abartan ama 27. alayı ihmal eden bir anlayış askeri bilimsel değil ideolojik bir yorumdur.
Bu kötü olmuş çünkü çalışırken 27. Alay ile ilgili özellikle not almıştım fakat siz yine "Türkleri öven, milliyetçi" diye suçlarsanız diye yazmadım, çünkü 27. Alay tam bir Türk kahramanlığıdır. İstiyorsanız yazayım fakat şimdi 57. Alaya dediğinizi bir sonraki mesajda 27. Alay için dersiniz ve başka bir birlik bulursunuz.
O zaman şunu yazmakla yetineyim; 27. Piyade Alayının 3. ve 4. bölükleri üç Anzak tugayına karşı (en az 15 katı) Maydos (Eceabat)'taki birlikler yetişinceye kadar kıyıya hakim tepeleri canları pahasına tuttular ve altın, günüş imtiyaz madalyaları aldılar.
Bu birliğe karşı savaşan Anzak askerlerinin anıları yazmıyorum, sonra aşağılık duygusunun dışavurumu milliyetçi yorum olarak yazıyorsunuz.
77. alay meselesine gelirsek.
Arapların bir kısmı çalılara saklanıp atağa kalkmadılar, bunu biliyoruz. Peki atağa kalkıp donanma topçusu ateşi altında ölenlere ne diyeceksiniz çok merak ediyorum?
Diyelim ki 500 Arap taaa Eceabat'a kadar kaçtı ama diğer 500 kişi öldü. Ne diyeceksiniz?
Arapların bir kısmı değil çoğudur. Üstelik donanma ateşinin o kadar etkili ve isabetli olmadığını yazdım. Ayrıca da daha etkili ateşlerde kaçmayan örnekler verdim (öncekinde 57. Alaydı, bu sefer hatrınız için 27. Alay olsun). Napalım kaçmayanlar Türk çıktı diye yazmayayım mı? Siz de gayri Türk bir unsur bulup getirip yazın, varsa ben bilmiyorum. Türkleri yazınca da laf ediyorsunuz.
Arapları veya şu bu milleti seversiniz veya sevmezsiniz. 1000 kişilik alayın 900'ü kaçmış 100 tanesi ise savaşırken ölmüşse o yüz kişiyi insaniyet namına anmak zorundasınız! Tabi insaniyetiniz varsa.
Benim bu başlığın en başından beri anlatmaya çalıştığım en önemli hususlardan biri budur.
Biz daha kendi şehitlerimizi anamıyoruz. Savaş döneminden kalan sadece tek bir anıtımız var, diğerleri tahrip edilmiş, yıkılmış. Madem insaniyetten bahsediyoruz, bunu sadece bizden değil herkesten bekleyin. Binlerce Türk'ün doğru düzgün anıtı yokken birkaç yüz kişilik Arap, Alman'a anıt yapılmasını istiyorsanız, diğer yerlerde de (mesela Galiçya'daki Türkler için) aynı hassasiyeti gösterin. Mesela Medine'den Halep'e kadar Araplar tarafından öldürülen, hastahanede karınları deşilen (birkaç yüz değil binlerce) Türkler için, ya da Koçgiri isyanı sırasında Kürtler tarafından sırf Türk olduğu için köyleri basılan ve öldürülen köylüler için de bir şeyler yapalım mı, ne dersiniz?
al bundy
29-04-2010, 02:50
Gözümden kaçmış.
Ortada bir yazı var ve bu yazının hatalı olduğunu iddia eden sizsiniz. Önce siz neyin, neden hatalı olduğunu belirtin ondan sonra karşı taraftan kaynak isteyin. Bu işler bu şekilde yürümez. Tarihi netten mi öğreniyorsunuz, bilmeden sallıyorsunuz gibi boş iddialarınıza da cevap vermeyeceğim.
Yazıyla ilgili yeterince yazdım, umarım tatmin olmuşsunuzdur.
Bakış açısı kürtçü türkçü düzeleminde olan birisine bu konuda söylenecek çok da söz yok aslında. Bu konuda tartışabilmek için önce insanların sınıflandırılamayacağını kavramak gerekir. Ancak yine de bildiğinizi sandığınız bir yanlışı düzeltelim. Milli mücade sırasındaki birlik beraberlik tanımlamalarınızdan savunduğunuz resmi tarihi ne kadar yüzeysel bildiğinizin ortada.
Okuduğunuzu anlamamışsınız, tekrar okuyun. Kürtçülerin iddiasını tespit olarak yazdım, birçok sitede konuyla ilgili yazı bulabilirsiniz.
Milli mücadele konusunda ise hayret diyorum, şu mesajdan nasıl bir anlam (resmi tarihi savunduğumu) çıkardınız mesak ediyorum.
Ders kitaplarında, resmi tarihte milli mücadeleyi birlik içinde, hep beraber kazandığımız yazılır. Ben de buna karşı çıkıyorum mesela.
Bunu ilk öğretim döneminde evet bu şekilde anlatırlar ancak sonrasında ortaya bir "Kürt Teali Cemiyeti" çıkar. Bu cemiyet adı üzerinde Kürtler tarafından kurulmuş, milli mücadeleye düşman ve yeni bir Kürt devleti kurulması amaçlı zararlı bir cemiyet olarak geçer kitaplarda. Yani resmi tarih sizin bu konuyu bile sorgulamanıza fırsat vermeden açığı doldurmuş aslında.
Kürt Teali Cemiyeti devede kulak kalır. Sadece onu yazmışlarsa eksik yazmışlar. Tam tersine resmi tarih Kürtler, Çerkesler vb. gücenmesin diye başta milli mücadele olmak üzere birçok şeyin üstünü örter.
Burada dincilerden ya da milli mücadeleye karşıt başka oluşumlardan bahsetmeye gerek yok. Ben size bunları mı savunuyorum? Okullardaki tarihin kronolojisini ya da gerçekleşen olayların ana başlıklarını değil, bu olayların içini dolduran tek taraflı bakış açısını eleştiriyoruz. Tarihte taraf olmaz, olmamalı. Ancak bir türk tarinin objektiflikten ne kadar uzak olduğu görebilmek için, daha önce de söylediğim gibi tarihi bilmeye bile gerek yok.
Adı üstünde resmi tarih, yani devletin kendi ideolojisi doğrultusunda verdiği bilgilerdir. Beğenmediğiniz resmi tarihi diğer ülkelerin remsi tarihleriyle kıyaslayın. Ya da somut örnekler verin, neyi beğenmiyorsunuz, doğrusu ne olmalıdır?
Türk tarih kurumu da tam da bu öznelliğe hizmet etmek için kurulmuştur. O dönemde Osmanlıcılık fikrinin artık işlemiyor olması halkı başka bir birlik altında toplama ihtiyacı doğurdu. Bu milliyetçilikti, ve bugün de görüyoruz ki amacına çok iyi hizmet etti.
Maalesef milli birlik altında toplama çabası bir hata yapıldı. Oysa açsalar milli birliğin, beraberliğin, din kardeşliğinin ve birçok şeyin uydurma olduğu ortay açıkar. Yaparlar mı? Hiç sanmıyorum, hele bu dönemde ve bundan sonra imkansız gibi.
iyi aksamlar dostlar. bu gun, gundemin disinda bir yazi ile sizlere bir animsatmada bulunmak istiyorum. Bildiginiz gibi , 12 mart. 1971. askeri muhtirasinin ardindan, adini cok duyup bu gun bile iskenceleri ile animsadigimiz "vatan evladi" Ali Elverdi olmus. Ali elverdi` pasamiza, Kazak Abdal`dan Rahmi Saltk canin sesi ile, essegi saldim cayira nefesini bir cenaze merasimi olarak sunuyorum. dilerim herkes sozlerini biliyordur. esenlikle kalin
Sarhoş musun nesin. Şimdi bu mesajın konuyla alakası ne?
Sayın Al Bundy,
Osmanlı ordusunu Osmanlıların yönettiği Balkan Savaşları'ndaki hezimeti gayrı-Türk unsurlara, Osmanlı Ordusunu Almanların yönettiği Çanakkale Savaşı'ndaki galibiyeti ise Türklere mal ediyorsunuz. Bence buram buram etnik Türk milliyetçiliği kokuyorsunuz.
Osmanlı genelkurmayı Balkan Savaşarı'ndaki kepazeliklerden öylesine dehşete düştü ki Çanakkale Savaşı'nda gerek başkomutanlığı gerekse diğer pek çok birimdeki komutanlığı Almanlara bıraktı. Kendi subayına güvenemedi. Ve sonuçta arada yapılan hatalar da olsa galibiyet geldi.
"Liman paşa birlikleri iyi konuşlandıramamıştı, filanca tümeni şuraya alsaydı daha iyidi" filan gibi yorumların çok fazla bir değeri yoktur. Sonuç olarak İtilaf devletleri çıkartma yaptıkları üç sahilde de mıhlanmamışlar mıdır? İtilaf güçleri yaklaşık sahilden şu kadar mesafe girebildiler:
Arıburnu cephesinde 1.5 km,
Anafartalar cephesinde 1-2 km,
Seddülbahir'de 7 km.
Daha ne olsun? Demek adam çok kötü bir dizilim yapmamış. Fazla içeri sokmamış.
Bu arada incelemelerim sonucunda Nusret'in bağlı olduğu donanma komutanının Alman Amiral Merter olduğuna artık emin oldum.
Çanakkale ve Karadeniz Boğazları’nın başkomutanı Alman Amiral Von Uzedum, Çanakkale Boğazı su üstü keşif gözetleme ve mayın hizmetleri sorumlusu Merten Paşa idi. Çanakkale Boğazı’nı savunacak silahlı kuvvetlerimizin yüksek komutası Almanlara verilmiş oluyordu. (http://www.geliboluyuanlamak.com/makale_detay.php?haber_id=271)
Peki kaçımız duyduk Merter Paşa'yı? Çeşitli resmi törenlerde, okullarda vb. 18 Mart zaferi anılırken Nusret'in bağlı olduğu bu komutanın adını duyan oldu mu hiç?
Merter Paşa.
Olmamıştır çünkü şovenist resmi tarihimiz ve resmi olmayıp ta ulusalcı veya İslamcı olan tarihçilerimizi Merter Paşa'yı anmazlar. Onu anarlarsa Çanakkale üzerinden almayı umdukları siyasi rantı alamayacaklardır.
Liman Paşa'yı görmezden geldikleri gibi Merter Paşa'yı da görmezden geleceklerdir.
Liman Paşa'ya tekrar dönelim.
Ne kadar iyi bir komutan olduğunun tartışması çok da önemli değil diye düşünüyorum. Buna rağmen yazdıklarınızın tek yanlı olduğunu da düşünüyorum. Örneğin Liman paşanın Rus cephesindeki Sarıkamış harekatına karşı olduğu, saldırı için ilkbaharın beklenmesini önerdiği biliniyor. Ancak Enver Paşa Liman paşayı dinlemiyor ve kış saldırısına girişiyor. Sonucu hepimiz biliyoruz.
Diğer yandan Çanakkale Savaşları sırasında en ağır kayıp verdiğimiz harekatın sorumlusunu hatırlayın bakalım kimdi? 19 mayıs 1915 harekatı faciasının yaratcısı kimdi?
Gene Enver Paşa.
Bu kötü olmuş çünkü çalışırken 27. Alay ile ilgili özellikle not almıştım fakat siz yine "Türkleri öven, milliyetçi" diye suçlarsanız diye yazmadım, çünkü 27. Alay tam bir Türk kahramanlığıdır. İstiyorsanız yazayım fakat şimdi 57. Alaya dediğinizi bir sonraki mesajda 27. Alay için dersiniz ve başka bir birlik bulursunuz.
O zaman şunu yazmakla yetineyim; 27. Piyade Alayının 3. ve 4. bölükleri üç Anzak tugayına karşı (en az 15 katı) Maydos (Eceabat)'taki birlikler yetişinceye kadar kıyıya hakim tepeleri canları pahasına tuttular ve altın, günüş imtiyaz madalyaları aldılar. Siz yazdığıma yanıt verdiğinze emin misiniz?
Diyorum ki neden 57. alay hep öne çıkarılırken 27. alay daha geri planda anılıyor?
27. alay, 57. alaydan daha evvel Arıburnu'na yetişip kahramanca savaştı ama nedense o ilk gün çarpışmalarında 57. alay daha fazla öne çıkarılmaya çalışıyor bazı kesimler tarafından!
Örneğin o bölgeyi ziyaret ettiyseniz 57. alay şehitliğini görürsünüz. 27. alay şehitliği neden yok arkadaşım onlar da orda şehit olmadılar mı? Hiç olmazsa ilk günün anısına olan o şehitliği her iki alaya da ithaf edemezler miydi?
Neden geçen günlerde binlerce insanımızı 57.alay yürüyüşü yaptılar da 27. alay yürüyüşü yapmadılar. O on bin yürüyüşçüden yarısını 57. alay güzergahında diğer yarısı da 27. alay güzergahında yürüseydi daha anlamlı olmaz mıydı?
Olmazdı, çünkü 57. alayın 27. alaydan daha öne çıkarılmasının nedeni ideolojiktir!
Çünkü, 57. alayın komutanı M.Kemal'dir.
Çünkü, Kemalizmin muhaliflerini sindirmek veya onlara karşı psikolojik üstünlük sağlamak için ulusalcı kesimler deyim yerindeyse 27. alay askerlerinin kemilerini sızlatacak düzeyde 57. alaya methiyeler düzerler, abideler diker, anısına 25 nisanda yürüyüş düzenlerler vb.
prometheus4517
03-05-2010, 15:48
Sayın prometheus, ulusalcı-militarist kesimin konuyla ilgili bilimsel çalışmalar yürüttüğünü biliyorum. Ancak bu bilgiyi toplumu militarize etmekte kullanıyorlar. Örneğin ülkeyi işgal etmek isteyen dış askeri güçlerle ülkemizin vatandaşı olan ve bazen doğru bazen yanlış yöntemlerle de olsa özgürlük ve eşitlik isteyen Kürtler eş tutuluyor. "Bu ülkeden İngilizce-ANzac'a hiçbir şey vermedik Kürtlere de hiçbir şey, hiç bir hak vermeyiz" denmeye getiriliyor.
Kürt coğrafyasındaki dağlarda Türk gencinin kendini feda etmesini teşvik etmek için Çanakkale'de ölene methiye yazılıyor ki verilmek istenen aslında şu: "Bak onlara metiye yazıyoruz, senin arkandan da metiye yazacağız, anot dikeceğiz."
Bu söylediğinize dair kanıt sunmanızı beklerim. Cümlelerinizden bunların sizin önsezileriniz olduğu HİSSİNE kapılıyorum.
İslami cephede dezenformasyonun ulusalcı taraftan daha fazla olduğun biliyorum ancak onlarınki kendiinançlarını pekiştirmek çerçevesinde ve birilerini ölmeye teşvik etmek, bir kan davasını sürdürmek şeklinde değil. Buna parmak basmaya çalışmıştım.
Gelibolu Milli Parkını 4-5 kez detaylıca gezdim ve ben de sanıyorum ki promeheus'a yakın düzeyde biliyorum bölgeyi. Savaşın hangi safhasının nerede geçtiğini gösterebilecek düzeyde konuya hakim görüyorum kendimi.
Kaynaklarım ise onbeş yıldır elime geçirdiğim çok sayıda yerli ve yabancı kaynak. Kitaplığımda bulunan bazıları şunlar:
Esat Paşa Çanakkale Savaşı Hatıraları:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=70809
Büyük Harbin Tarihi: Çanakkale
Gelibolu Askeri Harekatı (2 Cilt)
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=88120&sa=57115297
Bunların dışında İngilizce ve Türkçe wikipedia'nın ilgili maddelerini de sayabilirim.
Yanlış bulduğunuz tesbitlerinizi yazarsanız memnun olurum. Belki ben de bu şekilde tezlerimi geliştirmek için gözden geçirmelere başvururum ve bu tür çalışmalardan zevk alan birisi olarak objektif eleştirilerden memnuniyet duyarım.
Daha geçen ay Nisan'da yani, 23-30 u arası alanda görevliydim yine. Bu sefer ANZAClarla birlikteydim. Yeni Zelanda polisiyle çalıştım. Jandarmayla irtibat sağlama konusunda onlara yardımcı oldum. Birkaç gözlemimi paylaşmak istiyorum sizinle.
1 - 57. Alay yürüyüşüne katılan izci çocuklara sırtlarında "Dedeciğim sana geldim" yazılı kırmızı yelekler giydirilmişti.
2 - ANZAC lar bizlerden daha modern şekilde, daha bilimsel, daha çoğulcu ve daha insanca anıyorlar olayları.
3 - Herkeste rutin bir iş yapan insanın takındığı ifadeyi gördüm.
4 - Savaşları anmak farklı bir şekilde yapılmalı.
Birincisine neden dikkat ettim. Bu tür bir yazı daha o yaşlardaki çocuğun beyni için o kadar zararlıdır ki, beyin ölümü burada başlar bence. O ne demek? Dedeciğim ben geldim. O yazıyı okuduğumda bunun sorumlusunu bulup bir güzel pataklamak geldi içimden. Neden diyeceksiniz. O yaşta çocuğu dedelerine gidebileceğine inandırırsanız, ki bu dedeler neredeyse bir yüzyıl önce ölmüş dedelerse, o çocuğa ilerleyen yaşlarında yetişkinliğinde herşeyi yaptırabilirsiniz. AKPye oy vermenin gururunu yaşamayı bile abes görmez o çocuk. O çocuğun beynini hayalet hikayelerine, peygamber mucizelerine, cin-şeytan çarpmalarına, her türlü hurafeye açmış olursunuz. Halbuki o çocukların sırtına "bir daha böyle savaşlar olmasın" yazılabilirdi.
İkincisi, ANZAC anma törenini görmenizi çok isterdim. Dev ekranlardan sürekli barışı yücelten, savaşı kınayan, çift taraflı delillere dayalı, hurafelerinin kıyısından geçmeyen belgeseller yayınlandı. Hiçbiri tek taraflı değildi, Türklerden de anzaclardan da gerektiği şekilde bahsediliyordu. Bu tür birşeyi bizim tarafta görmek ise zannedersem imkansızdır.
Üçüncüsü bütün görevliler bu anmalar sırasında rutin işlerini yapar durumdaydılar, güvenlik görevlileri, sağlık görevlileri, organizasyon görevlileri... herkeste bir nüfus müdürlüğüne gittiğinizde ordaki memurlarda gördüğünüz fersiz bakışı görebilirdiniz. Bu söylediğim türk tarafı için geçerliydi. Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar için -görevliler dışında- bu ok olağandışı bir olay.
Dördüncüsü, savaşları atalarını yücelterek anmak bence tamamen yanlış bir olay. Türkler şöyle demeli -ki bu sözcükleri orda duymanız imkansızdır-: Osmanlının yanlış politikaları yüzünden, ve dünyanın içine girdiği bir paylaşım savaşında, yüzbinlerce insan burda tamamen maddi çıkarlar uğrunda, gayet değersiz bir şekilde, kurşunlara, toplara, mermilere güllelere yem olmuştur. Ruhani hiçbir değeri yoktur. Bu değer bizim yüklediğimiz bir duygusal anlamdan ibarettir. Burada ölenler boşa ölmüştür çünkü savaşın ertesinde düşmanlar burdan elini kolunu sallayarak geçip gitmişlerdir. Tabiki yine yanlış politikalar ve çıkar gütmeler yüzünden. Bu cümleleri duymak zannederim imkansızdır. Sadece orda ölenlerin ne kadar kahraman olduklarını, ne mucizeler gerçekleştirdiklerini duyarsınız. ANZAC tarafından şöyle cümleler duyulmalıydı: (bence): Bizim gerizekalı sömürge beyinli dedelerimiz allahın s....r ettiği topraklara dünyanın diğer ucuna, sömürgeciler tarafından kuklalaştırılmış birşekilde, aptalca geldiler, savaştılar ve gereksiz yere, değersiz cesetleri sahillere dağlara serildi. Çıkartmanın yapıldığı yer tamamen salakça seçilmişti ve Türklere büyük avantaj sağladı. Bunun gibi bir.ok hata ve en önemlisi de sömürge olmamız bizim atalarımızın burda ölmesine sebep oldu. Eğer (şu anda da devam eden) sömürülmemiz durumu devam ederse bu tür olaylar hep olacaktır. En yakın örneklerinden birisi de afganisatandır, diğeri vietnamdır, koredir, vs. Sonuçta savaşlar birilerinin çıkarları için oluyor ve bizim gibi gerizekalılar da bu savaşlarda piyon olarak ölüyor. Bu koyun önemi ancak biz sömürgeye ve savaşlara karşı durduğumuzda anlaşılır. Yoksa saçma sapan spiritüel sözcüklerle dedelerimizi anarak bişey kazanamayız. Hatta öte taraf diye birşey varsa, orda aynı hatalara devam ettiğimiz için halimize acıyorlardır.
Bu cümleleri gelişigüzel yazdım, zannedersem iyi bir edit ten geçerse güzelbir nutuk olabilir.
Cem beyin yazdıklarına gelince, en sağlam kaynaklar her zaman ordu tespitleridir, çünkü olayın içindedirler, olayı yapanlar onlardır, ve tüm detayları bilmek ve kaydetmek ZORUNDADIRLAR. harp tarihi açısından bu bilgiler yeni subayların yetiştirilmesinde kullanılır. o yüzden politikacılar, ,slamcılar, cartlar curtlar ne derse dersin, tamamen geri,zekalıca yapılmş bir savaştır. anmak bilegereksizdir, çünkü anarak savaşı haklı çıkartırsınız. savaşın haklı bir yönü yoktur. nasıl olduğu ise askerlerin işidir. mümkün olduğunca uzak durmak lazım. yoksa sepekülasyonların içinde boğuluruz.
bunun dışında dünya gerçeğini göz önüne alırsak, bu tür savaşların tekrar olmaması için yapılacak olan şey, orduyu güçlendirmek, her sene ölen gerizekalı atalarımızı anmak, orda şiirler, ağıtlar okumak değil, masa başına veya labaratuara geçip, bilimde, sanatta teknikte, herşeyde ilerlemeye çalışmaktır. bırakın herkesin atası kendi yanlışının içinde boğulsun, aynı yanlışları biz yapmayalım.
baya uzattım, yazdıkça da sinirlerimbozuluyor, yanlış cümleler varsa affola.
Genel çerçeve itibarıyla yakın düşüncelerde olduğumuzu düşünüyorum prometheus. Ayrıntıları ise pek de önemsemiyorum.
Önce tatilim ardından ise yeni site formatımızı hazırlama çalışmaları nedeniyle konuyla ilgili birkaç noktaya anca değinme fırsatı buluyorum.
Rus: 1914 Mayıs'ında Çar ve Çariçe oğullarının sağlığı endişesiyle Kırım'a gelir. Talat Paşa ittifak teklif eder. Enver Paşa da Rusya'nın İstanbul Elçiliğindeki Ataşe General Leontieve ile ittifak girişiminde bulunur.
Bu tür ittifak girişimlerinin nesnel tabanları olmadığı için başarılı olmayacağı bellidir. Dönemin Osmanlısı ne Rusya ile ne de İngiltere ile ittifak etmeye elverişli konjonkturel durumda değildir.
Kars ve Ardahan yaklaşık kırk yıldan beri Rusya'nın işgali altında idi.
Mısır uzun zamandan beri İngiltere'nin işgalinde idi.
O halde Osmanlı'nın yeniden ele geçirme amacı güttüğü topraklar mihver devletlerin değil itilaf devletlerinin elindedir. Bulgaristan'ın savaşa sonradan dahil olacağı hatıra gelirse Osmanlı'nın itilaf devletleri safında savaşa girmesi durumunda nereye saldıracağı ne yapmaya çalışacağı sorusuna kolay bir yanıt bulamayız.
Osmanlı safını aslında uzun yıllar evvel seçmiştir. Her ne kadar çeşitli politik manevralar bunun öyle olmadığı zannını verse de bazı pratik uygulamalar örneğin Golç paşa gibi Alman subaylarının uzun yıllar öncesinden beri Osmanlı ordusunu modernleştirme göreviyle Osmanlı topraklarında bulunduğu bilinmekte.
Rusya, Osmanlının baş düşmanlarından biri olduğu gibi Almanya için de önemli bir düşmandır. Keza İngiltere'ye bakış açısı olarak da Osmanlı ve Almanya benzer konumdadır.
Osmanlı ve Almanya doğal müttefik idiler. Bu doğal müttefiklik I. Dünya Savaşında fiili müttefikliğe dönmüştür.
***
25 nolu mesajınızdan alıntı:
Bu plana baktığımızda iki önemli nokta görüyoruz; birincisi ana saldırının yarımadanın ucundaki Seddülbahir'e olması, çünkü hem stratejik olarak en uygun yerdi (yarım adanın ucunda, Anadolu bölgesine yakın) ve cephenin üç taraftan donanma ateşi altına alınabilmesiydi."Anadolu bölgesine yakın" olmak ne gibi avantaj sağlıyor acaba anlamadım? Tam tersine çıkrtmanın Seddülbahir'e yapılması Anadolu yakasındaki Osmanlı topçusunun aşırtma atışıyla o bölgeyi ateş altına almasına da yol açarak onlar için dezavantaj oluşturdu. Hatta sırf bu nedenle Seddülbahir cephesinin sağ kanadını oluşturan Fransız birliklerinin bazı topları kendi önündeki Osmanlı birliklerine değil Anadolu yakasındakilere dönüktü.
Diğer yandan "cephenin 3 yandan ateş altına alınabilmesi" bir başka yanlış tesbit. Çünkü 2 cepheyi anlamak mümkün ama itilaf donanması boğaza giremediği için 3. cepheyi dahil etmemek gerekirdi.
Bu iddia ile bence kendi tezleriniz arasında çok önemli bir çelişkiye de düşmüş oluyorsunuz. Şöyle ki aynı 25 nolu mesajınızda donanma topçusunun sahili bombardıman etmesinin etkili olamayacağını çünkü donanma toplarının yatık odaklı ateş edebildiği gerekçesi sunuyordunuz:
Bu gemilerin mermi odakları çok yatık olduğu için Osmanlı topçusuna bile etki edemiyordu, dolayısıyla güçlü bir ateş etkisi olmuyordu. Yani sizin bahsettiğiniz çıkarma sırasındaki kıyılardaki ateş üstünlüğü yoktu.Bu tezi Osmanlı birliklerinin iç bölgeler yerine neden sahilde konuşlanmadığı konusunda Liman Paşa'ya eleştiri konusunda ileri sürüyorsunuz. Oysa aynı donanma nedense çıkartmanın yapılacağı bölgelerin tahmin edilme meselesine gelince sizin için etkili atış yapamayan değil yapan durumunda oluyor. Tekrar hatırlayalım yazdığınızı:
...cephenin üç taraftan donanma ateşi altına alınabilmesiydi.Bence şuna bir karar verin: Donanma topçusu sahili bombardıman etmede etkili mi, çıkartma yapanlar için önemi bir avantaj oluşturuyor mu oluşturmuyor mu?
Diğer yandan çıkartmanın saros'a yapılmasının itilaf devletleri için getireceği çok önemli bir avantaj vardı: Coğrafi yükseltiler açısından Osmanlının yarımadadaki avantajı burada çok daha az idi:
http://www.eylemcengiz.com/etkinlik/2005_04_16__trakya_gezim/trakya_gezim_rota.jpg
Korudağ'ın çıkartma istikametine dik değil de paralel olması oradaki savunma tertibatının değerini azaltıyor. Buraya çıkabilecek itilaf güçleri görece daha düz alanda çarpışacaklar. Ayrıca dar alanda sıkışıp kalmayacaklardı. Oysa Gelibolu yarımadasındaki İtilaf güçleri birkaç km.lik cephelerde sıkışıp kaldılar. Manevra zaafiyeti doğdu. Osmanlı birlikleri stratejik tepelere makinalı tüfekler yerleştirip önemli avantajlar sağladılar. Yarımadadaki İtilaf güçleri hem dar alan hem de düşük rakımlı topraklarda bulunmanın bedelini ağır şekilde ödediler. Oysa Saroz cephesi onlar için çok daha elverişli olabilirdi.