PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İktisadi Düşünce Tarihi


Sangre
15-08-2010, 02:34
Bu başlık altında İktisat Bilimi’nin gelişimini ve iktisadi düşüncelerin birbiriyle olan ilişkilerini belli bir zaman diliminden günümüze kadar -çok fazla detaya girmeden- anlatmaya çalışacağım.. İktisat ile ilgilenenlerin yararlanabileceğini, daha önce hiç ilgilenmediği için bilgi sahibi olmayanların ise en azından başlangıç için teorik temel oluşturabileceğini düşünüyorum.. Yazılarda Ali Özgüven ve Zeynel Dinler’in İktisada Giriş, Erdal Ünsal’ın Makro Ekonomi kitaplarından ve Mehmet Altan’ın Makro Ekonomi ders notlarından yararlanmayı planlıyorum.. Bunun dışında başka kaynaklara da göz atabilirim veya bu kitaplardan bazılarından yararlanmayabilirim.. Gidişata göre belirlerim diye umuyorum.

insan_olmak
15-08-2010, 02:36
sayın sangre sitedeki yazılarınızı gerçekten doyurucu buluyorum,
savunduğunuz şeyi ''bilinçli'' olarak açıklıyorsunuz.
bu konunuzu da takip edeceğim

şimdiden teşekkürler

Saygılarımla

insan_olmak

Sangre
15-08-2010, 02:52
Bir bilim dalı olmadan önce iktisadi düşünce.. Ve iki önemli akım; Merkantilizm ve Fizyokrasi

Merkantilizm

Merkantilizm, Avrupa’da Ortaçağ (1450) ile Fizyokrasi (1710-1750) arasında ortaya çıkan bir iktisadi akımdır.. Var olan sorunlara belli çözüm önerileri getirmesi bakımından ilk ortaya çıkan iktisadi akım olduğu söylenebilir.. Bunun dışında Antik Yunan’da, Roma’da, Ortaçağda ve İslam coğrafyasında çeşitli iktisadi düşünceler vardı.. Yunan’da Platon, Aristo.. İslam coğrafyasında da İbni Haldun iktisadi düşünceye çok büyük katkılarda bulunmuşlardır.. Ama bizim konumuz İktisadı daha sistematik bir şekilde ele alan akımlar olduğu için, daha eskilere değinme gereği duymuyoruz.

Merkantilist akımın ortaya çıkmasındaki en önemli gelişme, Rönesans hareketleridir.. Bilimde, edebiyatta, sanatta ve daha bir çok alanda önemli gelişmelere sahne olan bu dönemde, ekonominin de geri planda kalacağı elbette düşünülemezdi.. Büyük coğrafi keşiflerin de aynı döneme denk gelmesiyle birlikte, iktisadi hayata yeni bir dinamizm gelecek ve serbest piyasa ekonomisinin temelleri atılacaktı.

Merkantilist çağda üç önemli gelişme meydana gelmiştir;

a) Düşünce alanında; Daha önce de söylediğimiz gibi, düşünce alanında meydana gelen en büyük gelişme Rönesans hareketidir.. Antik Yunan eserlerinin yeniden tercüme edilmesi ve kilisenin skolastik/dogmatik anlayışının yıkılması bakımından, bu dönem Avrupa’nın bugünlere gelmesini sağlayan en büyük devrimlerinden biridir.

Kilisenin din merkezli anlayışının yıkılmasıyla beraber, Avrupa’da Laik ve seküler akımlar yükselmeye başladı.. Bu akımlar felsefi temellerini maddeci varlık felsefesinden alıyorlardı.. Maddeci düşüncenin, idealist düşüncenin yerine geçmesiyle beraber, daha önceden yasak –ve günah- olan zenginleşme olgusu, faiz, kazanma hırsı vb. konularda gelenekler bir bir yıkılmaya başlamıştı.. Bu dönemde ‘insan’ herşeyin üzerinde sayılmış, maddi ihtiyaçlar ve dolayısıyla ‘para’ önplana çıkmıştı.. Artık ekonomide –ortaçağdaki gibi din ve ahlaki kurallar değil-, kişisel çıkarlar kendini göstermeye başladı.

b) Politik alanda; 16. Yüzyıldan itibaren derebeylerin yerini, modern merkezi devletler almaya başladı.. Bu devletler bir ulus etrafında toplanmış ve merkezi iradeye tabi bir şekilde varlıklarını devam ettirdiler.. Merkezi devlet olgusu, idarenin ekonomiye müdahalesini önplana çıkarmış ve ithalat-ihracat gibi kavramların ekonomiye girmesini sağlamıştı.

c) Ticari alanda; 1487’de Portekizli Bartelmy Diaz’ın Ümin Burnunu dolaşması,
1492’de Cenevizli Colomb’un Amerika’yı keşfi,
1498’de Vasgo de Gama’nın Ümit Burnu’ndan Hindistan’a varışı, uluslar arası ticaretin gelişmesine, düşüncelerin/kültürlerin yaygılaşmasına olanak sağlamıştır.

16. yüzyıldan önce bölgesel çıkarları korumak amacıyla ticaret yasaklanmıştı.. Bu dönemde ise merkezi devletlerin kurulmasıyla beraber, milli ekonomi ve milli çıkarlar önplana çıkmıştır..

Nihayet Merkantilizm akımına gelecek olursak;

Merkantilizm, krizohedonizm, yani altın sevgisidir.. Bu görüşe göre, ekonomilerin tek zenginlik kaynağı altın ve gümüşün devlet bünyesinde bulunmasıdır.. Devletlerin gücünü arttıran yegane şey, basılmış olan altın ve gümüşlerdir.. Bu yönüyle Merkantilizm devletçi bir doktrindir.. Devletin ekonomiye çeşitli yollardan müdahale etmesi, ülke rezervlerinde daha çok altın biriktirmesi ve böylece devletin daha güçlü olacağı düşüncesi vardır.

Devlet, stoklardaki altın miktarını şu yollarla arttırabilir;

1) Değerli madenleri işleyerek,
2) Altın ve gümüşün ülkeden çıkışını yasaklayarak/engelleyerek.. Bu da ithalatı yasaklamak veya minimuma indirmek demektir.
3) Altın ve gümüşleri sömürgelerden sağlayarak,
4) Faizleri yükseltip, dış ülkelerden altın ve gümüş çekerek.

İlk yöntemi -para basma işini- önceleri sadece İspanyollar biliyordu.. Diğer iki yöntemin gerçekleşmesi ise ihracatın mümkün olduğu kadar arttırılmasına ve ithalatın da mümkün olduğu kadar azaltılmasına bağlıdır.. Bu şekilde çok üretip az tüketilecek ve çok ihracat edilip, az ithalat edilecekti.

Merkantilizmle sanayileşme hız kazanmış olup, nüfus yoğunluğu artmaya başlamıştır.. Nüfus yoğunluğun artmasıyla beraber ekonomideki işgücünün emek arzı, kendi aralarında yapacakları rekabet ile ücretlerin düşmesine yardımcı olacak ve böylece maliyetler düşecekti.. Maliyetlerin düşmesi ise ihracatı arttıracak ve böylece sanayi gelişecekti.

Merkantilizm ülke çıkarlarını önplanda tutmuştur.. Fransız düşünür Montaigne’nin tabiriyle, ‘ticarette bir ülke kaybetmeden, diğeri kazanamaz’ ilkesi benimsenmişti.. Yani ticareti, sıfır toplamlı bir oyun olarak görüyorlardı.. Bu görüşe göre, dünyadaki zenginlik pastasının büyümesi söz konusu değildir.. Bu pastadan daha fazla pay alabilmek için, devlet yukarıdaki tedbirleri uygulamak zorundadır.

Ayrıca bu dönemde, coğrafi keşiflerle beraber kurulan sömürge devletlerinden, Avrupa’ya altın ve gümüş akışı başlamıştı.. Bu tür kıymetli metallerin Avrupa’ya gelmesi, fiyatların çok hızlı bir şekilde artmasına (enflasyon) neden olmuştur.. Artık yeni bir hayat tarzı doğmuştu.. Ülkedeki sektörler baş döndürücü bir şekilde çoğalıyor, yeni sınıflar (tacir, satıcı vs) oluşmaya başlıyordu.. Artık ortaçağın durağın hayat tarzı yerine, modern dönemin dinamik ve egoist hayat tarzı önplandaydı.

16. yüzyılda Avrupa’ya akan kıymetli metallerden sonra, fiyat artışı en çok işçi kesimini vurmuştur.. Çünkü asgari ücret uygulaması ile ücretler sabit kaldığından dolayı, hayat maliyetinin yükselmesi ile birlikte bu kesimde genel bir huzursuzluk başgöstermişti.. Fakat Merkantilistler altın ve gümüşe zenginliğin tek kaynağı olarak bakıyorlardı.. Altın ve gümüşün değeri hiçbir zaman azalmaz, ama üretilen mallar geçicidir ve değerlerinin azalabileceğine inanıyorlardı.. Para (altın ve gümüş) sadece bir mübadele aracı değil, aynı zamanda bir servet aracıdır da..

Merkantilizm’i 3 ana maddede toparlarsak;

a) Merkantilizm moneter bir doktrindir.. Ekonomik büyümenin tek ölçütü, servet biriktirmek, para miktarını arttırmaktır.

b) Merkantilizm milliyetçi bir doktrindir.. Çünkü bütün ülkenin zenginleşmesini, kamu yararını gözetir.. Dış ülkelerden satın alınacak (ithalat) malların yasaklanmasına dayanır.

c) Merkantilizm, müdahaleci bir doktrindir.. Çünkü devletin ihracatı arttırıcı tedbirler almasını ister.

Tüm bunların dışında daha sonradan (1710) Neo-Merkantilizm akımı da ortaya çıkmıştır.. Günümüzde ise bu tabir daha çok ‘ekonomik gelişmeye paralel olarak, devletin dış ticarete müdahale etmesi’ anlamına da gelmektedir.

Merkantilizm bu kadar.. Fizyokrasi’den devam ederim.

Sangre
16-08-2010, 14:27
İktisadi Liberalizm’in Doğuşu

Fizyokrasi

Merkantilistlerin başarıya ulaşamamaları ve Fransa’daki toprak aristokratlarının baskılarıyla beraber, tarımı önplana çıkaran Fizyokrasi doktrini (1710-1750) ortaya çıkmıştır.. Fizyokrasi Merkantilizm’in müdahaleci yapısına karşın bir anti-tezdi.. Kurucuları ise dönemin Maliye Bakan’ı Turgot ve Kral 15. Louis’in özel doktoru olan ve 60 yaşından sonra ise büyük bir heyecanla iktisadi konular üzerine düşünen Quesnay’dir.. Quesnay’in ‘Tableau Economique, 1758’ (İktisadi Tablo) isimli eseri, günümüzde dahi önemini kaybetmemiştir.. Ve ülke içindeki mal ve emek piyasası tablolarının oluşturulmasında temel sayılmıştır.

Fizyokratlar ekonomik faaliyetlere sınırsız bir özgürlük isterler.. Bunun formülünü de Gournay’in (1712-1759) deymiyle; ‘’Laisez Faire, Laisez Passer’’ şeklinde açıklarlar.. Yani ‘’Bıraknız yapsınlar (Bırakın herkes istediği ürünü üretebilsin)’’, ‘’Bırakınız geçsinler (Bırakın herkes ürettiği ürünü istediği yere satabilsin)’’.. Bu latince sözlerden birincisi üretim/girişim özgürlüğüne, ikincisi ise serbest ticarete vurgu yapar.

Fizyokratik Liberalizm, tam rekabet şartlarına dayanan ve iktisadi faaliyetleri tam olarak sistematik bir şekilde ele alan bir doktrin değildir.. Daha çok köklerini ‘Naturalist (Doğa) Felsefe’den alan ve ‘doğal bir düzen’ (Müdahalesiz kendiliğinden işleyen düzen) anlayışına dayanmaktadır.

Fizyokrasi’nin 3 temel teorisi vardır.. Bunlara değinecek olursak;

1- Üretici Teorisi

Fizyokratların ilgilendiği tek ekonomik faaliyet tarımdır.. Çünkü tarımı –diğer alanlara nazaran- en verimli alan olarak görürler.. Tarım, işgücü ve doğanın oluşturduğu bir ekonomik faaliyettir.. Toprak ise harcanan emeğin kat be kat fazlasını vermektedir.. Bir buğday tanesi düşünün, bu buğday tanesi toprağa atıldığında kat be kat daha fazla buğday başağı yaratacaktır.. Tarımın ise tüketilenden daha fazlasını yarattığı bu fazlalığa ‘Net hasıla’ diyorlardı.. Burada net hasıla milli gelir anlamındadır.. Net hasılanın artması, Merkantilist dönemin aksine servetin artmasıyla eş anlamlıdır.. Artık zenginlik kaynağı kıymetli metaller değil, üretilen ürünler olarak ele alınıyordu.. Sanayi ve ticaret ise kısır alanlar olarak olarak kabul ediliyordu.. Çünkü bu alanlar tüketilenden daha fazlasını yaratamazlar.. Kısaca bu alanların net hasıla yaratması söz konusu değildir.

Bu dönemle birlikte, ‘para’ eskisi gibi sadece bir değişim/mübadele aracı olarak kalmaya devam etmiştir.. Fizyokratlar, bir ülke ekonomisinde para miktarının çoğalmasının zenginlik yaratacağı fikrine tamamen karşı çıkmışlardı.. Aynı şekilde Fizyokratlara göre zenginliğin tek kaynağı –fazla- mal yaratmaktır.. Ticaret ile sanayi ise fazlalık yaratamazlar.. Örneğin bir marangozun yaratacağı masa, o marangozun kullandığı tahtadan daha büyük düşünülemez.. Bu yüzden de bu zanaat dalı fazlalık yaratmadığı için verimsiz, kısır kabul edilmiştir.. Yine de sanayi ve ticaretin yasaklanmasını vs. düşünmezler.. Her ne kadar –yalnız- hammaddelerin ithal edilmesine karşı olsalar da, bu hammaddeleri işleyerek yeni ürünler elde edilmesinin piyasaları genişleteceği düşüncesinden dolayı olumlu karşılarlardı.

Fizyokratlara göre tarımın verimli olmasının bir başka sebebi ise, toprağın Tanrı tarafından insanlara armağan edilmesi idi.. Net hasılayı, yani tüketilenden fazlasını yaratan fazlalığı insanlara veren Tanrı’dır.. Toprak tabiat, doğadır.. Doğa ise Tanrı’dır.. Toprağa gösterilen sevgi, Tanrı’ya karşı duyulan sevgiden başka bir şey değildir.. İşte dönemin Naturalist felsefesinin temeli bu idi.

Bu dönemde fizyokratlar tarım mülkiyeti kavramından, genel mülkiyet kavramına geçmişlerdir.. Riviere’e göre, mülkiyet hakkı bir ağaç gibidir.. Bütün sosyal kuruluşlar ise bu ağacın dallarıdır.. Bu hukuki temel üzerine ‘bireycilik’ gelişecek, kişisel çıkar kavramı önplana çıkacaktır.. Mülkiyet hakkı, kişisel çıkar kavramıyla ‘doğal bir düzende’, bir ahenk içinde insanların iktisadi faaliyetlerini düzenleyen, ‘doğal bir hak’tır.. Mülkiyet hakkı için gerekli olan tek şey özgürlüktür.. Özgürlük iktisadi ve sosyal gelişmenin temelidir.. Devletin fonksiyonu ise bireylerin özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Ayrıca arz ve talebin kesiştiği yerde –normal- fiyatın oluşmasının tek yolu da özgürlüktür.. Devletin ekonomiye müdahale ettiği, fiyatı tek başına belirlediği ekonomilerde bir malın veya emeğin değeri, olması gerekenin üzerinde veya altında belirlenir.. Bu konu da, ‘Değer Teorisi’ kavramının iktisadi alanda kullanılmasının ilk örneği olarak görülmüştür.

2- Gelir Dağılımı Teorisi

Dr. Quesnay’e göre, tek servet kaynağı olan tarımsal net hasılanın (gelirin) sosyal sınıflar arasında dolaşması, kanın vücutta dolaşmasına benzer.. Çiftçiler ve toprak sahipleri diğer sınıfların ürünlerini satın alarak bir miktar parayı piyasaya aktarmış olurlar.. Diğer sınıflar da, bu paraları (gelirleri) ‘tarım ürünleri karşılığında’ çiftçilere ve toprak sahiplerine tekrar iade ederler.. Bu mekanizma günümüzde dahi Makro ekonomi üzerinde yapılan araştırmaların temelini oluşturur.. Böylece daha sonradan Keynes’te (1936) göreceğimiz ‘çarpan’ kavramını, yani bire karşı kat be kat fazla verme olayının izlerini ilk defa Fizyokratlarda görüyoruz.. Dr. Quesnay’in ‘İktisadi Tablo’ adlı eseri, bu konuya değinmektedir.

Fizyokratlara göre toplum 3 sınıftan meydana gelir;

- Prodüktif (verimli) sınıf.. Yani çiftçiler, üreticiler.
- Toprak sahipleri.
- Kısır, verimsiz sınıf.. Yani sanayiciler, tacirler vs.

Bu gelir dağılımını açıklamak gerekirse;

Diyelim ki, üretici sınıf (çiftçiler) 5 bin lira değerinde bir ürün yaratmış olsun.. Bunun 2 bin lirasını üreticinin kendi özel tüketimi ve gelecek yıl tohum olarak kullanmak için ayırsın.. Bundan dolayı 2 bin lira tedavülden çekilmiş olacaktır.. Şu halde tarım kesiminin net hasılası 3 bin liradır.. Tasarruf söz konusu değildir.. Bu 3 bin liranın 2 bini kira karşılığında toprak sahiplerine, bin lirası da kısır sınıfa, alınan sanayi malları için ödenecektir.

Bunun dışında, üretici sınıftan 2 bin lira alan toprak sahipleri, bin lirayı kendileri için zaruri olan ihtiyaçlarına harcayacaklardır.. Böylece bu bin lira başlangıç noktasına (üretici kesime) dönmüş bulunmaktadır.. Bin lira ise sanayi kesimine aktarılmıştır.. Kısır sınıf (tacirler) ise, bin lira toprak sahiplerinden, bin lira da üretici sınıftan almakla beraber, bu 2 bin lirayı hem zaruri ihtiyaçlarına, besin maddelerine, hem de hammaddelere yatırmaktadır.. Böylece, üretici sınıfın yarattığı 5 bin liralık gelir, üç sınıfı arasında el değiştirmiş bulunmaktadır.

3- Tek Vergi Teorisi

Fizyokratik doktrinde, ‘tek vergi’ uygulaması vardı.. Bunun anlamı şudur; Net hasıla, yani fazlalık yaratan sınıf üretici sınıfıdır.. Vergi de, sadece bu kesimden alınmalıdır.. Kısır sınıftan veya toprak sahiplerinden vergi alınmayacaktır.. Sanayi sınıfından –hiç- vergi alınmamasının nedeni, sanayi ürünlerine vergi konursa fiyatların yükselebileceğidir.. Verginin tüm sınıflardan değil de, tek bir sınıftan alınması tabii ki bir haksızlıktır.. Ama Fizyokratlara göre, mübadelelere engel olarak tüm vergiler kaldırılmalıdır ve tek vergi ilkesi uygulanmalıdır.. Tek vergi uygulaması günümüzde de etkili olmuş, ‘arazi vergilerinin’ doğmasına yardım etmiştir.


Nemours’a göre ‘Fizyokrasi, doğal düzen bilimidir’.. Bu bilim, dünyayı ve insanları yöneten kanunları açıklar.. Fizyokratlara göre topluma etki edecek yazılı kurallara da gerek yoktur.. Doğa insanları en avantajlı alanlara yöneltir.. Bu yüzden Fizyokratlar, devletin kanunları dahi, her çeşit otoriteyi reddederler.. Onlara göre insanlar ve hükümetler kanun yapamazlar.. Çünkü insanların iradeleri kanun yapmaya yeterli değildir.. İnsanlar kanun yapıcı değil, sadece kanun taşıyıcısı ve uygulayıcısıdır.. Devlet sadece eğitim ve kamu hizmetlerini yerine getirmeli, toplumun güvenliğini sağlamalıdır.. İktisadi faaliyetler de dahil, diğer tüm faaliyetleri doğal düzenin kendi seyrine bırakmalıdırlar.. Doğal düzeni ise belli bir ahenk içinde işleten ise Tanrı’dır.

Fizyokrasi bu kadar.. Sonraki konu; Bir bilim dalı olarak İktisat.. Ve 'Klasik Teori'.

Sangre
19-08-2010, 16:44
Bir bilim dalı olarak İktisat

http://www.thwink.org/sustain/deadlock/E2_WealthOfNations.jpg

Klasik Okul

İngiltere’nin hammade kaynakları sınırlı, buna rağmen hammadde ihtiyacı çok fazlaydı.. Nüfus hızlı bir şekilde artıyor ve hızlı bir şekilde sanayileşen İngiltere’ye hem hammadde, hem de besin maddeleri gerekiyordu.. Oysa İngiltere’nin sanayi ürünleri karşılığında tarım ürünleri ithal etmesi gerekecekti.. Bunun için de en iyi yolun serbest ticaret ve tam rekabet olduğu artık anlaşılmıştı.

Fransa’da Fizyokrasi’yle birlikte iktisadın temelleri atılırken, İngiltere’de Adam Smith 1776 yılında ‘The Wealth of Nations’ (Milletlerin Zenginliği) adlı eserini yazdı.. Bu eser, tam da İngiltere’nin bahsi geçen sorunlarına değiniyordu.. Ve sorunları sistematik olarak ele alan ilk eser olduğu için, günümüzde iktisatçılar tarafından İktisada bilim hüviyetini kazandıran kitap olarak kabul edildi.

Klasik İktisat teorisinin temsilcileri; İngiliz okulundan Adam Smith, Thomas Malthus, David Ricardo, James Mill, J. Stuart Mill.. Fransa’dan ise J. Baptiste Say ve Frederic Bastiat’tır.. Bu iktisatçılardan bazılarına kısaca değinecek olursak;

Adam Smith öncelikle bir ‘Ahlak’ filozofudur.. Bunun dışında ‘Mantık’ ile de ilgilenmiştir.. 1751’de Glasgow Üniversitesi’nde 28 yaşında kürsü sahibi oldu.. 1759 yılında ‘Theory of Moral Sentiments’ (Ahlaki Duygular Teorisi) adlı eserinin yayınlanması ile büyük yankı uyandırdı.. Fransa’ya gidip Diderot’un başını çektiği ‘Ansiklopediciler’den, d’Alembert’le tanıştı.. Daha sonradan Egoist felsefeci Helvetius ve Fizyokratlardan Dr. Quesnay ve Turgot’tan ders aldı.

Fizyokratların Smith üzerinde etkisi çok fazlaydı.. İktisatta Smith Turgot’un öğrencisiyken, felsefede Smith Turgot’a hocalık yapmıştır..
Malthus ise, Fizyokratlar ve Smith gibi doğal düzene, yani her şeyin kendiliğinden dengeye varacağını kabul etmez.. Ona göre iktisadi kanunlar çatışma içindedir.. Ve bu çatışmanın önüne geçmek mümkün değildir.. Malthus matematik ve felsefeyle uğraşan, ileri görüşlü ve düşündüklerini açıkça söyleyen bir din adamıydı.

David Ricardo’nun 1817 yılında yazdığı ‘Principles of Political Economy and Taxation’ (Politik İktisat ve Verginin İlkeleri) adlı eseri, Klasik okul için önemlidir.

Ricardo’nun yaşadığı dönem, 19. yüzyılın başlarında İngiltere’de nüfusun hızlı artmasıyla beraber, buğday fiyatlarının aşırı yükseldiği döneme denk gelmiştir.. Bu olayda, Richard Cobden’in tarım ürünleri fiyatlarını yükselten ‘’himaye kanunları’’ rol oynamıştı.. Daha sonradan ise bu himaye kanunları kaldırılarak serbest ticarete dönülmüştür.. Çünkü fiyat farklarından sağlanan avantajlar, sosyal çatışmalara yol açıyordu.. Ucuza ithal edilen ürünler, himaye kanunları ile yüksek fiyata satılıyor ve bundan iç üretici de yararlanıyordu.. Buğday fiyatlarının yükselişi toprak sahiplerinin rantını arttırmıştı.

İngiltere dış ülkelerle rekabet edebilmek için sanayi mallarının fiyatlarını, yani üretim maliyetlerini düşürmek zorundaydı.. Oysa artan fiyatlardan dolayı üretim maliyetleri düşmüyordu.. Ülkedeki buğday üreticilerini koruyan gümrük yasası iç fiyatları yükseltiyordu.. Böylece, toprak sahipleri ve çifçiler sessiz sedasız ‘Buğday Kanunlarının’ himayesi altında rant elde ederken, maliyet artışları da, ihracatı azaltıyordu.

Ricardo’nun anlaşılması hem ülkemizdeki var olan durumu, hem de serbest ticaretin ilkelerini anlamamıza yardımcı olacaktır.. Bugün ülkemizdeki siyasilerin, neden ‘Küreselleşme, Serbest Ticaret ve Tam rekabet yanlıları’ ile, ‘Ulusalcı, Himayeci, Devletçi ve Korumacı’ yanlıları olarak iki kutb ayrıldığı konusunda size bilgi verecektir.. Bunun dışında Ricardo’nun fikirlerini daha iyi anlamak için Russell Roberts’in ‘Tercih’ isimli romanını öneririm.

1- Tam Rekabet

Smith’e göre ekonomi ‘bireyci’ olmalıdır.. Çünkü insan, doğası gereği bireycidir ve her zaman ‘kendi çıkarını’ düşünür.. Kişisel çıkar, iktisadi hayatın itici gücüdür.. İnsanları üretmeye motive eden tek şey, insanın kendi çıkarını düşünmesidir.. Kişi her zaman en az zahmetle maksimum tatmini aramaya çalışır.. Bu yüzden Smith, arz ve talep eşitliğini otomatik olarak gerçekleştiren ‘fiyat mekanizması’ veya tam rekabet üzerinde durur.. Fizyokratlardan kalan ‘Laisez faire, Laisez passer’ anlayışı da, tam rekabete dayanır.

Bir ekonomide, üretim azalırsa fiyatlar yükselir.. Fiyatların yükselmesi, arzı talebe eşitleyecek şekilde firmaları daha fazla üretime yöneltecek ve böylece üretilen ürünlerin çoğalmasıyla beraber (ürünün önceki duruma bol olması durumunda) fiyatlar tekrar ilk denge noktasına inecektir.. Bu da demek oluyor ki, tam rekabette ‘fiyatlar’, piyasanın denge aracı olmaktadır.. Buna ‘fiyat mekanizması’ denir.

Smith’e göre tam rekabet piyasasında bireyler ve firmalar kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederken, aynı zamanda toplumun çıkarına da hizmet etmiş olmaktadırlar.. Fizyokratlar, kişisel çıkarla toplum çıkarı arasındaki bu ahengi, ilahi bir kuvvetin sağladığını iddia etmişlerdi.. Oysa Smith buna ‘görünmez el’ demiştir.. Görünmeyen el ise ilahi bir kuvvet değil, ‘kişisel çıkar’ kavramıdır.. İnsanların kendi çıkarlarını düşünerek hareket etmesi, toplumun tümüne yarar sağlar.

Görünmez el kavramına bir örnek vermek gerekirse; Örneğin, bir iktisadi faaliyette, sonuçta tek bir ürün üretecek olan insanlar olsun.. Bir kurşun kalemin üretiminde ağaç kesenler, ip yapanlar, o ağaçları düzgün bir şekle sokanlar, ağacı kesmek için yapılan testereyi yapanlar, kurşun kalemin ucundaki grafiti çıkaran işçiler vs vs.. Çok büyük bir üretim süreci gereklidir.. Oysa bunu yapan insanların hiçbiri bu iktisadi faaliyetleri ‘kalem üretilecek’ diye yapmazlar.. Hepsi kendi çıkarlarını düşünür, ama sonuç olarak topluma yarar sağlayacak bir ihtiyaç giderilmiş olur.. İşte bu ‘görünmez el’in yardımıyla, yani kişisel çıkarın motive etmesiyle meydana gelir.. Tıpkı bir yerden defalarca geçen insanların, sonunda orayı bir patikaya dönüştürmesi gibi.. Hiç biri orası bir patika olsun diye ordan geçmezler ama ‘niyetlenilmemiş bir sonuç’ olarak, tüm insanların yarar sağlayacağı bir patika oluşur.. İşte ‘görünmez el’ budur.

2- Emek-Değer Teorisi

Smith, İngiliz (ve İskoç) Aydınlanmasına bağlı olarak Hobbes, Locke ve Hume gibi filozofların, değeri emeğe dayandıran görüşlerini benimsemiş ve emek faktörüne büyük önem vermiştir.

Milletlerin zenginliği, fizyokratların iddia ettiğinin aksine topraktan çok emeğe bağlıdır.. Bir ülkenin yıllık geliri, yıllık toplam ürününe eşittir. Emek faktörü, ülkelerin zenginliğini yaratan tek sermayedir.. Ülkelerin üretimi ne kadar artarsa, o ülke o ölçüde zenginleşir ve refah seviyesi artar..

Smith’e göre değer, bir mala harcanan emek miktarına bağlıdır.. Değerin iki ölçüsü vardır;

- Bir malın faydalı olması,
- Bir malın başka mallarla mübadele edilebilmesi.

Birincisi ‘kullanma değeri’dir, fayda ile ölçülür ve subjektiftir.. Kişinin verdiği değere dayanır.. İkincisi ise ‘mübadele değeri’dir ve objektiftir.. Aynı zamanda piyasa değeri anlamına gelir ve maliyet fiyatına dayanır.. Bir malın çok fazla faydası olsa dahi, bazen hiçbir mübadele değeri yoktur.. Örneğin; hava, su gibi faydası sonsuza yakın olan malların mübadele değerinin çok az olmasının nedeni, doğada miktarının sonsuza yakın olmasıdır.. Fakat altın, elmas gibi az faydası olan değerli eşyaların çok daha değerli olmasının nedeni doğada az miktarda bulunmasıdır.

Ricardo da değer teorisini Smith’ten etkilenerek geliştirmiştir.. Ricardo’ya göre malların değeri (fiyatı) iki faktöre bağlıdır;

- Faydalı ve nadir olması,
- O malı elde etmek için gerekli olan emek miktarına.

i) Yeniden üretimi mümkün olmayan mallar (ünlü bir ressamın tablosu gibi).. Bu nadir malların değeri arz ve talep ile belirlenir.
ii) Yeniden üretimi mümkün olan mallar.. Bu malların değeri ise maliyeti, yani üzerinde uygulanan emek miktarı ile belirlenir.

Smith ilkel toplumda değerin emeğe, modern toplumda ise üretim maliyetine (emek-sermaye ikilisi) bağlı olduğunu söylemişti.. Ricardo ise tüm zamanlar ve tüm mekanlar için değerin emekle belirleneceği savunmuştur.. Çünkü Ricardo’ya göre sermaye zaten birikmiş emektir.. Emek faktörü olmadan değerin belirlenmesi söz konusu değildir.

3- İşbölümü ve Mutlak Üstünlükler Teorisi

İşbölümüne Smith’ten önce değinen bir başka düşünür Platon’dur.. Platon, herkesin kendi yeteneğine göre üretimde bulunması durumunda üretimin çok daha az zahmetle, çok daha verimli olacağını düşünüyordu..

Smith’e göre emek kavramı zenginlik yaratmanın tek kaynağı olduğu için, artık sadece tarımda kullanılan emek değil, her sektörde.. sanayide, ticarette vs. emek milli hasıla yaratmaktadır.. Daha fazla hasıla yaratmak ise, o ekonomide işbölümüne bağlıdır..

İş bölümünün verimi nasıl arttığıyla ilgli Smith temel eseri olan Milletlerin Zenginliğinde toplu iğne örneğini verir.. Tek bir işçinin günde sadece bir tane toplu iğne üretebileceğini, oysa iğnenin ucunu sivrilten, başını yontan vs. bir çok işçi olduğunda ise ve tüm bu işçiler sadece kendi yeteneklerine göre görev dağılımda bulunduklarında, o iş yerinde 10 işçinin olması durumunda günde 48 bin toplu iğnenin üreteleceğini söyler.. Çünkü her işçi yetenek ve ehliyet derecesine göre ayrılmakta ve böylece ‘zamandan’ tasarruf yapmakta, aynı zamanda da çalıştığı işte ‘ihtisaslaşarak’, yani o işte ‘uzmanlaşarak’ çok daha fazla tasarruf sağlamaktadır.. İş bölümü, işçileri daha fazla emek harcamaya zorlamadan ürün miktarını çoğaltan en önemli faktörlerden biridir.

Uluslar arası bakımdan ise işbölümü dünyayı çok büyük bir atolye haline getirmiştir.. Buna göre, emek faktörü en elverişli, verimli alana gidecek ve en az zamanla üretime yönlendirilecektir.. İşbölümü üretimi arttıracak ve bunun sonunda piyasalar genişleyeceği için, işbölümü ve ihtisaslaşma da gelişecektir.

Smith’in uluslar arası ticarette ortaya attığı teori ‘Mutlak Üstlünlükler Teorisi’dir.. Buna göre, bir ülke hangi ürünü en ucuza üretiyorsa onda ihtisaslaşmalı, diğer ürünleri ise dışardan ithat etmelidir.. Burda önemli bir konu da, işbölümünün dünya barışını, dayanışmayı ve bütünleşmeyi zorunlu kılmasıdır.. Klasik Liberal iktisatçılar, Merkantilistlerin ‘Savaştan yana’ olan ve çevre ülkelerdeki doğal kaynakları ‘sömüren’ anlayışını reddetmiş ve işbölümünün dünya barışına katkıda bulunacak olan avantajını benimsemişlerdir.. Bu yüzden, savaşların ticari ilişkileri bozacağı düşüncesiyle, savaş olgusuna karşı çıkmışlardır.

Ricardo’nun iktisat bilimine getirdiği en önemli yeniliklerden biri de, bir ülkeden diğerine mal ve para hareketlerini etkileyen mekanizmaları göstermesidir..

Diyelim ki, bir ülkenin ihracat bilançosu aleyhte olsun.. Bu ekonomide ithalat ihracattan fazladır.. İthalat fazlasının ödenmesi için ülkeden paranın çıkması gerekir.. Para çıkınca ise tedavüldeki para miktarı azalacak, üstelik ülkede mal miktarı arttığı için fiyatlar da düşecektir.

Fiyatların düşmesi, diğer ülkeleri ithalata yöneltecek ve böylece, fiyatı düşen ülke ihracatını arttıracak, ithalatını ise kısacaktır.. Bu kez de ihracat arttığından, ülkede mal miktarı azalacak, para miktarı ise artma eğiliminde olacaktır.. Bu da fiyatların yükselmesi anlamına gelir.. Bu şekilde dış ticaret bilançosu otomatik olarak dengeye gelir.. Ricardo’ya göre para uluslar arası ticarette hiçbir rol oynamaz, sadece mübadelerde tekerlekleri iyi döndürmek için kullanılan bir yağ gibidir.

Klasik teorinin bir başka önemli konusu da, ismini J. Baptiste Say’den alan, ‘Say Yasası’dır (Mahreçler Yasası ).. Mahreç kelimesinin anlamı, mal ve hizmetlerin talebe arz edildiği yerdir.. Bir üretici, müteşebbis mal ve hizmetleri satabileceği yerlere doğru yönelttiği zaman, mahreç (Pazar) arıyor demektir.. Böylece Mahreçler kanunu, tek bir dünya pazarına doğru gidilebileceği inancının yaygınlaşmasına yol açmıştır.. Mahreçler kanunu, ‘Her arz kendi talebini yaratır’ mottosuyla ifade edilebilir.. Buna göre, bir ülkenin zenginleşmesi ve refaha ermesi için gerekli olan tek şey ‘arz’dır.. Her üreticinin arz ettiği mal ve hizmetlerin, mutlaka bir talep edene ortaya çıkacaktır.. Bu Klasik teorinin temelidir.

Mahreçler Kanunu aşağıdaki üç varsayıma dayanır;

- Fiyatlar tamamen maliyetlerine eşit olmalıdır.
- Maliyetler ise gelirlere eşit olmalı.
- Bütün gelirler harcanmalıdır.

Klasik iktisat ‘çok fazla derinlemesine’ girmeden bu kadar anlatılabilirdi.. Bundan sonraki konuda, -duruma göre- ya Klasiklere tepkilerden olan; ‘Himayecilik, Korumacılık ve Müdahalecileri ve Sosyalistler’, yada direkt olarak Neo-Klasikleri yazarım.

sargon
19-08-2010, 17:51
Bu calismayi bir yere kaydedeyim. Ekonomi konusunda eksiklerim cok cünkü :)

Sangre
15-09-2010, 21:56
İktisat biliminde ‘Marjinal Devrim’

http://iktisadiyat.com/wp-content/uploads/2009/03/2.jpg

Neo-Klasik Okul (Marjinalistler)

Öncelikle günümüzün (mikro) iktisadi anlayışına büyük oranda şekil vermiş bu okulun temel görüşlerine (‘Serbest Piyasa Ekonomisi nasıl işler?’ sorusu altında) değinmiştik.. Konunun linki için;

http://www.turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=306510&postcount=6

http://www.turandursun.com/forumlar/...50&postcount=7 (http://www.turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=306550&postcount=7)

http://www.turandursun.com/forumlar/...51&postcount=8 (http://www.turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=306551&postcount=8)

Neo-Klasikleri 3 okulda toplamak mümkün;

1- Avusturya Okulu (Marjinal fayda)
2- Lozan Okulu (Genel Denge)
3- Cambridge Okulu (Kısmi Denge)

a) Avusturya Okulu

İngiltere ve Fransa’da esen Liberalizm rüzgarı, nihayet Almanya’da da kendini göstermeye başlamıştı.. ‘Milli Ekonomi’ taraftarı ve himayecilik savunusu yapan Friedrich List’in, İhtilalci bir Sosyalizm savunusu yapan Karl Marx’ın ve bunun dışında çeşitli eleştirileriyle tanınan Godwin, Sismondi gibi ekonomistler ile Alman Tarihçi Okulu’nun eleştirilerinin etkisiyle kendini daha da geliştiren ve bu eleştirilerden daha güçlü bir şekilde çıkan Klasik öğreti, 3 farklı okulda kendini gösterdi.. Bugün ekonomistler Klasik öğretinin bu çıkışına, ‘Marjinal Devrim’ (Marginal Revolution) adını verirler.

Daha sonraları Viyana Üniversitesi’nde iktisat profu olacak olan Carl Menger (1840-1921), dönemin (Almanya’nın) iktisat anlayışından farklı bir pozisyonda kendine yer edinmişti.. ‘Alman Tarihçi Okulu’ olarak adlandırılan dönemin iktisat öğretisi, İngiliz Aydınlanması’na ve dolayısıyla Klasik öğretiye karşıydı.. Tümdengelim yöntemi ve Klasiklerin ‘Laisez Faire’ iktisat anlayışını benimsememekle birlikte, ekonominin dönemin siyaset anlayışından, tarihi tecrübelerden ve geleneklerden ayrı düşünülmemesi gerektiğini ve her zamanda, mekanda uygulanabilir bir iktisat anlayışının olmadığını kabul ediyorlardı.. Menger’in, daha sonradan dönemin hakim iktisat anlayışı olacak görüşleri, işte böyle bir dönemde kendini gösterdi.. Ve ünlü eseri ‘Principles of Economics’ kitabını yazmasıyla birlikte, Viyana Üniversitesinde kürsü sahibi oldu.

Günümüzde Avusturya Okulu’nun kuruluş noktası olarak, Menger’in kitabının çıkış tarihi olan 1871 yılı gösterilir.. Önceleri Menger’in bir iktisat okulu kurmak gibi bir niyeti yoktu.. Onun amacı, iktisat teorisini klasiklerden farklı olarak ve daha sağlam temellere oturtmaktı.. Başlıca değişmez iktisadi ilkeleri bulmak istiyordu.. Ve iktisadı bu yönde ele alışı, onu marjinal devrimin 3 unsurundan biri haline getirdi.

Marjinalistlerin iktisat bilimine yaptıkları en büyük katkı, ‘Değer Teorisi’nin yeniden şekillenmesi yönünde yaptıkları çalışmalardır.. Klasikler, ‘değer’i talepte değil, maliyet fiyatlarında (emek ve sermaye ikilisi) aramışlardı.. Yani bir mal veya hizmetin değerini, ona uygulanan emek miktarı belirliyordu.. Marjinalistler ise subjektif faktörlere (faydaya), yani talebe önem verdiler.. Ve bu dönemde ‘emek-değer teorisi’ terk edilerek, değeri subjektif faktörlerle tanımlayan ‘subjektif değer teorisi’ kabul edildi.

Bunu basit bir şekilde anlatmak gerekirse; Bir ihtiyacın şiddetinin, tatmin derecesiyle ters orantılı bir ilişkisi vardır.. Yani, ihtiyaçlar tatmin edildikçe, ona karşı duyulan tatmin arzusu ve o malın faydası azalır.. Azalan bu fayda, bahsi geçen maldan elde edilen son birimin faydasıdır.. Marjinalistler, buna ‘Marjinal Fayda’ demişlerdir.. Örnek olarak, susayan bir insan verilebilir; İnsanın su içme arzusu vardır ve bunu tatmin etmesi gerekir.. Her içtiği bardakta ihtiyacını tatmin ettiği için, son içtiği birimin faydası bir öncekinden az olacaktır.. Yani en çok fayda sağlayan bardak, ilk içtiği bardaktır.. En sonunda ise (artık tatmin olduğunda) marjinal fayda 0 olacak ve bundan sonra içtiği bardakların her hangi bir faydası kalmadığından, su içmeye devam etmesi halinde kişide bir rahatsızlık belirtisi oluşturacaktır.
Neo-Klasikler, ‘Marjinal Fayda’ kavramına dayanarak üretim faktörlerinin fiyatlarını belirlenebileceğini savunmuşlardır.. Onlara göre, malların değeri klasiklerin öne sürdüğü gibi, üretim maliyetlerine bağlı objektif bir unsur değil, malların faydasına bağlı subjektif bir unsurdur.. Böylece değerin açıklanmasında artık tüketicilerin davranışları önem kazanmış bulunmaktadır.. Ayrıca bu teori (marjinal fayda teorisi) elmas-su paradoksu olarak adlandırılan, elmasın sudan neden daha değerli olduğu sorusuna da yanıt olmuştur.. Bununla ilgili ilk verdiğim linkte kısa bir bilgi mevcut.. Yine de kısaca değinmek gerekirse;

Marjinalistlere göre, bir malın değerli sayılabilmesi için önce faydası, sonra talebi olması gerekir.. Bir inci tanesinin değer kazanması ona sadece emek harcanıp bulunmasında değil, marjinal faydasının olmasında, yani bu da demektir ki, büyük ölçüde talebinin olması (faydası olduğundan dolayı, nadir/kıt olması (miktarının az olması) gerekir.. Bir malın faydası ne kadar çok ise, bu marjinal faydasını arttıran bir durumdur.. Bir malın miktarı ne kadar çok ise, aksine marjinal faydasının azalmasına yol açar.. Elmasın sudan daha değerli olmasının sebebi de, marjinal faydasının yüksek olması, yani doğada nadir bulunmasında gizlidir.

Bir mal, bir emek sonucunda yaratılmış diye onun mutlaka talep edileceği doğru değildir.. Üzerinde emek harcanan her malın bir değerinin olduğu yanlış bir çıkarımdır.. Bu yüzden emek-değer teorisyenleri ve bu teori üzerinden gerçekleştirilen tüm çıkarımlar yanlışlanmıştır.. Bir malın eğer faydası yok ise, o mala ne kadar emek ve ne kadar zaman harcanırsa harcansın bir değeri olmayacaktır.. Ve burada söz konusu olan fayda, malın kendisinden kaynaklanan ve doğada objektif varlığı olan bir fayda kesinlik değildir!.. Zaten eğer böyle olsaydı, bu idealist bir görüş olurdu.. Burada söz konusu olan fayda kişisel faydadır, subjektiftir ve marjinal birimin faydasıdır.. Bireyler her zaman kendi çıkarlarını arar ve en az emekle, en fazla faydayı elde etmeye çalışırlar.. İktisatçılar bu şekilde davranan bireye ‘Homoeconomicus’ derler ve rasyonel hareket eden bir insanın, bu şekilde davrandığını varsayarlar.

Özet olarak diyebiliriz ki; Değer faydaya, fayda ise marjinal faydaya bağlıdır.. Değer sadece emekle açıklanamaz.. Ancak, değerin çok veya az olmasında, emek hacmi dikkate alınabilir.. Marjinal fayda mal miktarına bağlı olduğuna göre, toplam mal da bir ülkedeki üretim miktarına dayanacaktır.. O zaman, maliyet fiyatları mal miktarını, mal miktarı ise marjinal faydayı, son olarak da marjinal fayda da değeri belirleyecektir.

Menger, tüketim mallarının değeri ile üretim faktörlerinin değerini karşılaştırır.. Ona göre, tüketim mallarının değeri marjinal fayda ile, üretim faktörlerinin değeri ise marjinal verime bağlıdır.. Böylece modern mikro ekonomiye marjinal fayda ve marjinal verim kavramlarını kazandıran iktisatçı, Viyana/Avusturya okuluna bağlı Menger olmuştur.

b) Lozan Okulu

Lozan okulunun en önemli iktisatçılarından biri Leon Walras’tır (1834-1910).. Ona göre ekonomik olayların birbirine bağlılığı neden-sonuç kavramı yerine, fonksiyon kavramıyla, yani karşılıklı bağlılık kavramıyla açıklanabilir.. Fonksiyon şeklinde göstermek gerekirse, örneğin; Fayda(U), mal miktarının(Q) fonksiyonudur; U= f(Q)

Yukarıdaki fonksiyon, ‘Mal miktarı azalırsa fayda artar, miktar artarsa faydası azalır’ anlamına geliyor.

Walras’a göre bir malın fiyatı, piyasadaki mal miktarına bağlıdır.. Ancak piyasada bulunan mal miktarı da fiyatlara göre değişmektedir.. Fiyat ne kadar yüksek olursa, üretim/arz da o derece artacaktır.. Fiyatlar düşük olursa, arz da azalır.. Bu bakımdan da fiyatlarla arz miktarı arasında bir sebep-sonuç ilişkisinden ziyade, bir karşılıklı bağlılık ilişkisi vardır.. Fiyat ‘P’ ile, Arz miktarı (Q) ile gösterilecek olursa, fonksiyon şu şekilde oluşur; P=f(Q) ve Q=f(P).

Buna karşılık, bir malın fiyatı belli bir dönemde yalnız arz miktarına değil de stoklara veya bu mala yakın bir diğer malın miktarına da bağlıysa; P=f(Q1, Q2, Q3…) olarak yazılabilir.

İşte Walras’ın ‘Genel Denge’ analizinin özünü, yukarıdaki gibi karşılıklı bağımlılık ilkesi oluşturur.. Walras’a göre bu ilkeyi ekonomideki tüm karşılıklı bağımlılıklara yaymak mümkündür.

Klasik iktisatçıların denge anlayışı ‘fiyat mekanizması’ üzerine dayanmaktadır (Bunu da Serbest Piyasa ekonomisinin nasıl işlediği sorusu üzerine, bahsi geçen başlıkta işlemiştik).. Klasik öğretiye göre, Arz miktarı talep miktarını aştığı zaman, fiyatlar düşer.. Talep miktarı arzdan fazla olunca fiyatlar yükselir.. Walras da arz ve talep fonksiyonlarından hareket ederek mübadele teorisini incelemiş ve tam rekabet şartlarının olduğu bir düzen kurmuştur.. Böyle bir düzende, yani arz ve talebin eşit olduğu noktada ise ‘fiyat’ belirlenir.

Walras’a göre, girişimci üretim faktörlerini belli oranlarda bir araya getirmeye çalışır ve bu amaçla hizmetler piyasasında alıcı, mal piyasasında ise satıcı konumdadır.. Hizmetler piyasası üretim faktörlerinin (emek-sermaye-doğal kaynakların) satıldığı yerdir.. Ona göre girişimci 4 fonksiyon görmüş olmaktadır;

-Üretim faktörlerini bir araya getirmek,
-Bir ürün yaratmak,
-Ürünü satmak,
-Maksimum kar elde etmek.

Walras’ın modelinde, dünya mal ve hizmetlerin alınıp satıldığı ve mübadele edildiği son derece büyük bir pazardır.. Bu geniş pazar içinde iki piyasa mevcuttur; Hizmet Piyasası (Üretim faktörleri piyasası) ve Mal Piyasası.

Girişimci, faktör ve mal piyasası arasında genel bir denge unsuru kabul edilmiştir.. Çünkü üretm faktörleri piyasasında toprak sahiplerinden, sermayedardan ve işçilerden alıcı konumundadır.. Toprak, emek ve sermaye satın almaktadır.. Ve üretim faktörleri talebi, arzından fazla ise fiyatlar (toprak için rant, emek için ücret, sermayadar için kar) yükselecektir, tersi durumda ise yükselecektir.

Mal piyasasında ise toprak sahiplerine, işçilere ve sermayedarlara satıcı konumundadır.. Bu piyasada da, faktör piyasasındaki gibi bir durum söz konusudur..

Ayrıca girişimci, daha fazla verim elde etmek ve maliyetleri düşürebilmek amacıyla faktörlerin bileşimini değiştirebilir.. Yeni teknolojik gelişmeleri üretime uygulayabilir.. Böylece yeni ürünler çıkarabilir, talebin miktarını değiştirebilir.

İşte girişimcinin böyle bir denge unsuru olması, talebin arz ile çakıştığı noktada bir dengeden söz edebilmemiz, iktisat bilimini bir çeşit karşılıklı bağımlılıklara bağlı bir ‘denge’ bilimi hüvvüyetine sokmaktadır.

c) Cambridge Okulu

Nasıl ki Klasik okul Mill sayesinde en yüksek noktaya ulaşmışsa, Neo-klasik okul da maksimum noktaya Alfred Marshall sayesinde ulaşmıştır (1842-1924).

Keynes ve Pigou’nun da hocalığını yapan Marshall’ın görüşleri şu şekilde özetlenebilir;

Marshall talep elastikiyetini (esnekliğini) ilk defa ileri sürmüştür.. Buna göre; Değer yaratan unsur, ürünün miktarı ve ona karşı duyulan ihtiyacın şiddetidir.. Zaruri ihtiyaç duyulan ürünlerin talebi, fiyatlar ne olursa olsun pek fazla değişmeyecektir.. Yani normalde fiyatların yükseldiği bir ortamda, o ürüne yönelen talep miktarında ciddi düşmeler olması gerekirken, zaruri ürünlerde durum böyle değildir.. Fiyatlar yükselse bile, talep miktarı çok az değişir/azalır.. Buna karşılık, zaruri olmayan ürün talebi, fiyatlara göre azalıp artarlar.. İşte bu durum, zaruri ürünlerdeki talep esnekliğinin az (katı), zaruri olmayan ürünlerdeki talep esnekliğinin çok olduğunu gösterir.Marshall talep esnekliğini daha geniş bir şekilde ele almış ve açıklamıştır..

Talep esnekliği, fiyat değişmeleri karşısında talep değişmelerinin derecesini belirtir.. Örneğin, fiyatlar %30 arttığı zaman, talebin bu değişikliğe karşı hangi oranda bir tepki vereceği, o ürünün talep esnekliğinin ölçülmesi ile bilinebilir.

Klasik iktisatçılar fiyatı maliyetlerle, marjinalistler ise marjinal fayda ve marjinal verim ile açıklamışlar, diğer bir anlamda, arz ve talep arasında neden-sonuç ilişkisi değil, fonksiyonel bir ilişkinin bulunduğunu göstermişlerdir.. D (talep)=f(P(fiyat)) eşitliğinde, talep sadece belli bir malın fonksiyonudur.. Bu yüzden buna ‘Kısmi Analiz’ denir.. Kısmi analiz sadece belirli faktörlere bağlıdır.. Bir malın fiyatının değişmesinde ise bir çok faktör vardır.. Tüm faktörleri ise belirleyip, bir fonksiyona sığdırmak imkansızdır.. Bu yüzden ‘ceteris paribus’ kavramı geliştirilmiştir.. ‘Ceteris Paribus’, diğer tüm faktörler ‘sabit’ iken anlamına gelen latince bir deyiştir.. Örnek vermek gerekirse, ‘’ceteris paribus, talep miktarı azaldığında o malın fiyatı düşer’ dediğimizde, diğer tüm faktörler sabit iken bunun gerçekleşeceğini söylemiş oluruz.. Bu yöntem bize iktisadi analizlerin daha kolay yapılmasında yardımcı olmaktadır.

Marshall, arz ve talep dengesinin kurulmasında, zaman faktörünün etkisini de göz ardı etmemiştir.. Bu bakımdan, kısa ve uzun dönem ayrımını yapmıştır.. Ona göre, kısa dönemde üretim faktörleri ve üretim miktarı sabit olacağından dolayı, fiyatları etkileyen faktör taleptir.. Uzun dönemde ise fiyatları belirleyen artık talep değil, üretim miktarı ve maliyetlerdir.. Bu görüş de, klasik değer teorisine bir açıklık getirmiştir.

Marshall’a göre, üretim faktörleri marjinal verime göre pay alırlar.. Yani işçinin aldığı ücret, üretimde sağladığı marjinal verime eşittir.
Son Neo-klasiklerden olan Arthur Pigou’nun en önemli eseri ‘Eksik İstihdam Teorisi’dir (The Theory of Unemployment).. Pigou, ücretler düştüğü zaman firmaların emek talebini ve yatırımlarını arttıracağını ileri sürmüştür.

Kişisel refahı arttırmak için gerekli yolları araştıran Pigou, servet ekonomisi (walth economics) ile refah ekonomisini (welfaire economics) birbirinden ayırır.. Servet, bir ülkede mal ve hizmet birikimidir.. Refah ekonomisi ise, kişisel faydanın ve tatmin derecesinin maksimuma ulaşmasıdır.. Kişilerin refahı milli gelire ve milli gelirin dağılım şekline bağlıdır.. Burada kişisel refahtan kast tek bir sınıfın veya zümrenin değil, bir ülkedeki tüm bireylerdir.. Refahın ve faydanın maksimuma çıkarılması için yapılacak olan şeyleri şöyle sıralar;

- Üretim faktörlerini en uygun ve en verimli bir şekilde bileşimini sağlamak ve üretimi ve milli geliri arttırmak (Ki bunun da en iyi yolu özel mülkiyet ve özel sektördür.. Devletin bunu verimli bir şekilde yapamadığı bilinir)

- Gelirleri daha adil bir şekilde dağıtmak ve bu sayede tüketimi arttırmak (Bunu ise devlet yapabilir)

- Zaman içinde ‘konjoktür dalgalanmaları’ (ülkedeki ve dünyadaki toplam üretim düzeyindeki dalgalanmaları) hafifletmek ve işsizliği azaltarak milli gelir dağılımını günün koşullarına göre ayarlamak.

Bu 3 faktörün yerine getirilmesi ise 2 şekilde mümkündür;

- İktisadi müdahale ile.. Müdahale, firmalara büyüme ve verimi arttırma imkanı verir.. Tam rekabetin aksadığı durumlarda, devletin müdahalesi kaçınılmazdır.

- Sosyal politika ile.. Bundan amaç, değişmez ve asgari ücretler yerine kanuni ve devletin belirlediği ücretleri uygulamaktır.. Yani, iktisadi duruma göre ücretleri yükseltmek ve vergi yolu ile gelirlerin yeniden dağılışını sağlamaktır.

Pigou’ya göre istihdam hacmi ücretlerin fonksiyonudur; N (istihdam düzeyi)=f(W(nominal ücretler)).. Ücret haddi düşünce tam istihdam sağlanacaktır.. Çünkü ücretlerin düşürülmesi, maliyetleri de düşüreceği için yatırımlar artacaktır.

Son olarak işçilerin ücret düzeylerini belirlemekte kullanılan ‘Marjinal Verimlilik Teorisini’ geliştiren John Bates Clark;

Columbia Üniv.de prof olan Clark’a göre, tam rekabette üretim faktörlerinin fiyatı (rant-ücret-faiz), marjinal birimlerin verimine bağlıdır.. Bu yüzden, marjinal verimlilik teorisi milli gelirin dağılımında önemli bir rol oynamaktadır.. Örneğin, ücretler emeğin yaratacağı toplam hasılaya göre belirlenecektir.. Marjinal işçinin (üretimdeki son işçinin) toplam ürüne yaptığı katkı ücrete eşit olunca, firma artık yeni işçi almayacaktır.. Sermayenin payı da, verimliliği ölçüsünde olacaktır.. Böylece Clark, tam rekabet koşullarında, marjinal verimliliğe dayanarak ücret ve (sermayenin getirisi olan) faizi açıklamıştır.. Emek ve sermayenin değeri de, diğer mallarda olduğu gibi, marjinal verimliliğine bağlıdır.. Ücret, işçinin marjinal verimine; faiz, para halindeki sermayenin marjinal verimine göre oluşur.

Bir firmada işçi sayısı arttıkça, önce verim artarak artar, daha sonra azalarak artar, daha sonra ise azalmaya başlar.. Buna ise ‘Azalan Verimler Kanunu’ denir.. Azalan verimler, hem işçi miktarında, hem de sermaye miktarında geçerlidir.. Bu yüzden firma sahibinin bu iki faktörü de ‘optimal faktör bi’eşimi' noktasında durdurması gerekir.. Bu nokta firmanın en verimli olduğu noktadır ve en az maliyetle en fazla karı elde eder.

Nova
16-09-2010, 01:13
Sangre ellerine sağlık üstad, hemen arşivliyorum, çalışmalarının devamını dört gözle bekliyoruz :)

kharon
16-09-2010, 15:37
sn.sangre,

İktisatçılar yada merak edenler için güzel bir başlık olmuş, emeğinize sağlık.

Yeni ekonomik düzende kitle üretimi ve tüketimi azaldı, üreticiler daha küçük yapılara dönüp daha hızlı hareket etmeye başladı, pazara girmek hiç bu kadar kolay olmamıştı, bir laptop yeterli şuan, bu konuda da düşüncelerinizi merak ediyorum. yeni ekonomik düzende üretim ve tüketim sizce nasıl olacak ?