PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Referandum,Türban ve Solun Birligi.


zahit
02-09-2010, 19:54
Türban meselesi Kılıçdaroğlu’nun bir pas atmasıyla yeniden alevlendi.
“Türban işini biz hallederiz”, diyor.
Referandum mitinglerinde, AKP tabanına da sahip çıkacağının mesajını vermek istiyor. İşin içinde biraz da RTE’yi sıkıştırma gayreti var. Ancak RTE’nin AKP’si öyle kolay pes edecek değil ya,.. Kontrasını hemen gösteriyor. Önce bir parti açıklaması geliyor. Diyorlar ki, referandum sonrası, MHP geçmiş kararından vazgeçmemiş ise, CHP’de geldiği yeni noktada duracak olursa, oturur görüşür ve beraber kotarırız. Daha bu çağrı soğumadan, RTE miting meydanından sesleniyor. Referandumu beklemeye gerek yok; samimi isen hemen oturalım, görüşelim. Kuşkusuz bu çağrı ipe un sermenin daniskası. Her halükarda, lezzetinden doyum olmayacak bir buluşma olur doğrusu. Ne demeli...
Kılıçdaroğlu’na bu senin işin mi diye soran çıkabilir. İsabetli olmakla beraber şimdilik onu bir kenara koyuyorum ve devam ediyorum. Şu örtünme işi üzerine, daha önce değinmiş olmakla beraber, biraz daha kafa yormak gerekiyor anlaşılan.
Semavi dinler, tek tanrıcı ve Ortadoğu kökenlidir. Birbirlerinden aldıkları, ziyade olduğu gibi, kimi teferruatta farklılaştıkları başlıklar da pekçoktur. Ancak özellikle yahudilik ve müslümanlık neredeyse birbirine düşman kardeştir. İsevilik, musevilikten bir kırılmadır. Yeniden yorumunu içerir. Ezelden ebede varlığı sorgulanamaz ve yanına varılamaz bir “tanrı” inancını, biraz insanileştirir ve onu birden insanla akraba, İsa’nın babası kılar. Teferrüat gibi görünen bu cümleler esasen semavi dinlerin “hakikat” tezlerine yaklaşım içindir.
Başlangıçta birer kabile dini olan Ortadoğu dinleri, insanlık macerasının inanç bölümündeki genetik kodları doğru çözüp, kendi ontolojik hakikatlerini üç temel iddiaya dayamışdır. Kuşkusuz bu savların nesnelliği yoktur; metafiziktir. Ancak milyarlarca inanan bakımından içselleştirilmiş ve sosyolojinin sarsılmaz bir “din” başlığı haline gelmişlerdir. “Hakikatler”in ilki, yerin ve göklerin sahip ve yaratıcısı “tanrı” inancına dayanır. İkincisi, tanrı marifetiyle kurulmuş “insan merkezli bir evren” tarifini içerir. Sonuncuya gelince, kadim inanış ögesi olan “ölümden sonra yaşam”ı bir pazarlık mekanizması olarak sunar.
Dinin gündelik dünya yaşamı içinde rasyonalleşmesini ve “inanç” ögesinin giderek yaşamın yegane gayesi haline gelişini, işte bu son “hakikat” iddiası pekiştirir. Zira, dinin fenomelojik olarak üretim ilişkileri sürecine müdahalesi ve bağlamıyla dünyevi siyaseti, cihaz olarak kullanılabilmesi, ancak “ölümden sonra yaşam” hakikati ile çerçevesini bulabilmektedir.
Son hakikat, kefareti dünyada ödenmiş bir acılar döneminden sonra, sonlu bir maddi yaşamı, sonsuza ve ebediyen taşır. Dini kurallara uygun bir tercihle yaşamını tamamlayanlara cennet, tersi tercihlilere de “cehennem” kapıları açıktır.
Cennet-cehennem inancı bir kez kafaya kazındığında; bileti doğru yere ve yöne kestirebilme işi, bir dünya mücadelesi olarak gündeme gelmektedir. Tarihsel olarak “egemen beyin” aynı zamanda dini kendi koruması altına alıp, kendine hizmeti, cennet yolculuğunun bir parçası haline getirmesi, üretim ilişkileriyle, din kurumunun tarihsel olarak birliğini hep tanımlayagelmiştir.
Bir inanan ve dinsel “vecibe”leri yerine getiren insan için, temel yaşam motifi “Allah rızası için” ve “sevap” içinde ahir ömrü tamamlamaktır.
Ancak bu Ortadoğu dinleri bu noktada, “kul”ların farklı cinsiyetteki iki kolunu birbirinden ayrıştırmış ve eşitçilik değil, şiddetli cinsiyet ayırımcılığı yapmıştır. Semavi dinlerde kadın ve erkek eşit değildir. Erkek, kayıtlara göre özel bir çaba ile yaratılmıştır. Gerçi malzeme kayıtları biraz karışıktır. Bazen çamur, bazen de kan pıhtısı vurguları olmakla beraber, nihayetinde özel işlemle üretilmiştir. Ancak kadına gelince, erkeğin kemiğinden modifiye işlemle yaratılmış olması, onu dinsel statüde de, yaşam statüsünde de ikinci sınıf kılmıştır. Her nedense, saçı ve teni hep erkeği tahrik unsuru olarak görülmüş ve cinsiyet ayırımcılığı onu “hicap” içine büründürüp, sosyal yaşamdan izole ederken, üretim ilişkilerinde, üreme dahil erkeğin mülkiyetine geçirmiştir. Cennetlik süreçte de, kadının kaderi, erkeğe göre alt kademededir. İnançlı kadın, cennette erkeğinin yanına gönderilirken, erkeğe ailesi dışında huri ve gılmanlardan mürekkep “bonüs” imkanı tanınmaktadır.
Örnekler ve laf uzar gider. Tesettür, işte yirminci yüzyılın son çeyreği ile, yirmibirinci yüzyılın ilk on yılında, dinin son hakikati uğruna yaşanan siyasileşmenin Türkiye kadınındaki uzantısıdır.
“Dinini ve inancını yaşama tarzı”, kimi kez hemen tartışma başlığı olarak açılmaktadır. Tesettüre giren bir kadının “giyim kuşam özgürlüğü”ne karışmanın “bir insan hakkı ihlali” olduğundan dem vurulmaktadır. Üniversiteye alınmamasının “septik bir seküler sakatlık” olduğu sürekli dile getirilmektedir. Askeri tören mıntıkaları ve mahvellerine tesettürün girmesine engel olmanın ağır bir insanlık suçu olduğu ifade edilmektedir.
Bir kadın başını, neden çok özel sarma, sarmalamayla böyle bir örtünün içine sokar. Bir defa tanrısıyla kendisi arasındaki ilişkiyi inancı üzerinden şekillendirme midir bu tesettür; yoksa kendisinin toplumdaki diğer kadınlardan farklılaştığını gösteren bir bildirim aracımı dır? İlkinden ziyade ikincisidir. Çünkü dinsel inanç, kritik bir dengede durmaktadır. Hicabı uygulayan kadın inançlı kadındır. Allahın emrettiği bir zeminde dinine bağlı olarak yaşamını sürdüren kadın, kuşkusuz uygulamayanlardan “ölümden sonra yaşam” bakımından kazançlı ve tercihli olacaklardır. Dinin baltası ağırdır. Vurduğunda keskin ayırır. Başı bağlı dini inançlı, bağsız gezen ise, başka yolun yolcusudur.
Bunun özgürleşme ile, insan hakkı ile alakası olmamakla beraber, sayılan başlıklar üzerinden sömürüsü çokça yapılmaktadır.
Referandum işiyle bir alakası olmamakla beraber, RTE, anayasa tadilatının yeni bir demokratikleşme ve özgürleşme kapısını aralayacağını beyan edince, Kılıçdaroğlu’da özgürleşmenin türbana uzanacağını kestirip, çözümün ellerinde olduğunu vaaz etmiştir.
Kadının özgürleşmesi, tek başına ve bir cinsiyet sorunsalı olarak çözülemez. Sınıfsal sömürüden kurtulacak emeğin toplamı içinde, kadın ve erkek emekçi beraberce ve eşit olarak özgürleşecektir.
Noktalamadan şunu da vurgulamalıyım. Doğrusu referandumun kendisine değil ama, solun birliği adına, neden olduğu gelişmelere hayırhah bakıyorum.
Referandum sürecinde, 12 Eylül ve AKP Anayasasına “HAYIR” demek için sosyalist solun çok önemli bir bölüğü bir araya gelebildi. Solculuğu kendinden menkul bir alanda ve egemenlikleri altında tutmaya çalışan sol soslu liboşlar ise, bu işe doğrusu üzüldüler. Zira “sol” argümanlarla, AKPtizasyon sürecinde amorflaşmış ve “sol-muş” argümanlar, birbirinden net bir biçimde ayrışmış oldu. Artık, “taraf solculuğu” dönemi kapanmış görünüyor. Kuşkusuz bu cihette hareket edenler, yollarına devam edecektir. Aile içi sohbetlerinde de sol jargonlarını parlatarak konuşacaklardır. Ve fakat “sol” olamamanın dayanılmaz hafifliğini de derinden yaşayacaklardır.
Referandum süreci, nereden bakılırsa bakılsın, gerçek bir “sol”a memleketin ne denli ihtiyacı bulunduğunu kuvvetle göstermiştir. 29 Ağustos Kadıköy-İstanbul sonrası, Türkiye’de artık farklı bir “sosyalist sol” cephe bulunmaktadır. Bu cephe bakımından iş bitmiş, herşey halledilmiş değildir. Ancak en çetin koşullarda bir araya gelme ve söz söyleme becerisini gösterenler, “toplumsal kurtuluş” için de çaba ve mücadeleye kararlılıkla ve ortaklıkla devam etmelidir.
sol haber portali.