VraeL
16-10-2010, 15:16
Elimde Ergün Candan'ın yeni kitabı olan "Antik Mısır Sırları" adlı kitap bulunmakta. Normalde "kaynağımız ezoretik bilgilerdir, yazılı bilgi belge vs göstermek zordur" mantığıyla kaynak göstermeksizin anlatıpta anlatıp duran yazarları ve kitapları okumak pek benlik bir durum değil fakat Mısır'a karşı duyduğum ilgiden dolayı ve ezoterik/ruhani konularla olan alakamdan ötürü kitabı almaya karar verdim.
(Ha birden kitabın 3. sayfasındaki kocaman "Bu kitap, Mısır'daki iskenderiye kütüphanesi'ni 'putperest inancıdır' diyerek, yakıp yokedenlere ithaf edilmiştir..." yazısı kitabı almak için zorladı beni)
http://static.ideefixe.com/images/173/173643_2.jpg
Tamda tahmin ettiğim kitap, ilk 200 sayfa boyunca oldukça ilgi çekici ve kaynak göstererek anlatılan tarihi ve ilgi çekici olaylardan bahsediyor. Sonrası hiç bir kaynak gösterilmeden anlatılan Mısırın sırlarıyla devam ediyor.
Her neyse. Kitabın başlarında Türkler ile ilgili anlatılan bir konu oldukça ilgimi çekti.
Türklerin yağmur yağdırmak, fırtına çıkarmak, düşmanın üstüne dolu yağdırmak gibi işlerde kullandığı tılsımlı taşları varmış. İlk okuduğumda dudağımın sağ kısmında yukarı doğru hafif bir alaycı bükülme gerçekleşmişti fakat kitapdaki "Türklerin böyle taşlarının olduğunu anlatan tarihi kaynaklar"ı görünce o bükülme son buldu (.
Hep birlikte değerlendirmek ve konu neticesinde farklı kaynaklara ve bilgilere sahip olanların birşeyler paylaşması amacına yönelik, kitapta bahsi geçen konuya yönelik kısımları olduğu gibi buraya aktarıyorum...
Türklerdeki “Yada Taşı”nın Sihirli Gücü
Çok eski devirlerden kalan yaygın bir inanca göre: “Türklerin atalarına göklerden gelen sihirli bir taş armağan edilmiştir. Bu taş her devirde Türk Şamanlarının ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunmuştur.” (1) Ve yine bu inanca göre günümüzde hâlâ bu taşın önde gelen Şamanların ellerinde bulundukları iddia edilmektedir.
Bu anlatılanların sadece bir inançtan ya da söylentilerden ibaret olmadığını binlerce yıl öncesine ait eski Çin Tarihi Kayıtları da teyit etmektedir.
Bundan önceki kitabım olan ”Türklerin Kültür Kökenleri”nde de ayrıntılarıyla dile getirmiş olduğum gibi, Eski Türklerin de elinde bu tür bir taşın (Yada Taşı) bulundurduğuna dair çok sayıda tarihi kayıt vardır. Çin kaynakları tarafından tutulan bu kayıtlarda, Türklerin bu taş vasıtasıyla istedikleri zaman yağmur veya kar yağdırabildikleri uzun uzun anlatılmaktadır.
Atalarımızın istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdırabildikleri, rüzgâr estirip hatta fırtına çıkartabildiklerine dair ilk tarihi belgede şunlar kayıtlıdır:
Türklerin büyük ataları Hunların Kuzeyinde bulunan So sülalesinden idi.Oymağın başbuğu Ananbu idi. Bunlar yetmiş kardeş idi. Birincisi dişi kurttan türemiş olup adı İçjini-nişibu idi. İçjini-nişibu tabiatüstü özelliklere sahipti. Yağmur yağdırıp fırtına çıkartabilirdi.(2)
Yine aynı Çin kaynaklarında 449 yılında meydana gelen bir savaş anlatılırken konuyla ilgili satırlara rastlıyoruz:
Evvvelce Kuzey hunların idaresinde bulunan yüceban ahalisinde öyle kâhinler vardır ki, Cücenler’in saldırışlarına karşı durduklarında çok şiddetli yağmur yağdırdılar, fırtına çıkarttılar. Cücenler’in onda üçü sellerde boğuldu, soğuktan kırıldı.
İslâm kaynaklarında Türklerin bir zamanlar ellerinde bulundukları taş: yağmur taşı anlamına gelen ”hacer-ül Matar” ya da “seng-i Cede” olarak isimlendirilmiştir. İslâm kaynaklarında anlatılanlara baktığımızda, Türklerin bu sihirli taşıyla Müslümanların da yakından ilgilendiklerin görüyoruz.
İslâm tarihçilerinden İbn-ül Fakih’in kayıtlarında, Halife Ma’mun’un bu gizemli taş hakkında araştırma yapması için Nuh b. Esed’i vazifelendirdiği anlatılmaktadır.
Nuh b. Esed Türkler arasında yaptığı incelemeler sonucunda Halifeye, söz konusu haberlerin doğru olduğunu fakat olayın nasıl meydana geldiğini anlayamadığını bildirmiştir.
İbn-ül Fakih tarihi kayıtlarında, Horasan emiri İsmail b. Ahmet’in Ebul Abbas’a anlattıklarına da yer vermiştir:
Yirmi bin kişi ile Türklere karşı savaşa çıktım. Karşımıza baştan ayağa kadar silahlı altmış bin türk vardı. Bunlardan bir kısmı bizim tarafa geçti. Bunlar bize Türklerin iri dolu yağdıracaklarını söylediler. Bizde onlara “Sizin kalbinizden küfür hâlâ çıkıp gitmemiştir, böyle işleri hiç bir insan yapamaz” dedik. Onlar: “Biz haber veriyoruz, sizi ikaz ediyoruz, onların tayin ettikleri vakit yarın sabahtır ama siz daha iyi bilirsiniz” dediler. Sabah oldu. Korkunç bulutlar bizim üzerimizi kapladı. Herkes korktu. Müthiş dolu yağdı.
İbn-ül Fakih, bu olayla ilgili olarak İsmail b. Ahmet’in iki rekât namaz kılarak, bu dolu fırtınasını daha sonra Türklerin üzerine yönlendirdiğini yazmaktadır. O devirde Arap İslâm ordularıaynı zamanda Allah’ın askerleri olarak nitelendirildiği için, onlar adına böylesine gurur kırıcı bir olayla karşılaşmak kabul edilebilir bir şey değildi. Bu nedenle söz konusu dolu fırtınasını kıldığı namaz sayesinde Türkler’in üzerine yönlendirildiğini yazarak konuyu noktalamasına şaşmamak gerek.
Biz tekrar sihirli taşımıza geri dönelim…
Eski Türk Mitolojisini oluşturan çeşitli efsanelerde de bu taştan bahsedilir. Hatta bu taşın nasıl kullanıldığı da kısmen açıklanır…
Bir örnek olması bakımından Er Gökçe Destanı’ndan konumuzla ilgili bir bölüm aktaralım:
… Yanındaki adamlar susadı. Er Kosay’a susuzluktan şikayet ettiler. Er Kosay, uzun kulaklı sarı atının altından ‘Cay Taşı’nı çekip çıkarttı. Salladı, salladı yere koydu. Havadan yağmur yağdı. Yağmur suyunu içtiler.
Abdülkadir İnan “Eski Türk dini Tarihi” adlı kitabında “El-Lügat’ün Neviyye” isimli eski bir lügatta “Yada Taşı” hakkında şöyle bir açıklamanın yapılmış olduğunu yazar:
Yağmur boncuğu derler bir nesnedir ki, ona kurban kanı sürülmekle yağmur yağar.
Bu gizemli taşla ilgili elimizde tüm bilgileri yan yana getirdiğimizde, onun kullanım metotları olarak taşın su içine konulduğunu, suyun üzerine asıldığını, birbirine sürtüldüğünü ve ya taşın sağa sola hareket ettirilerek sallandığını görüyoruz.
Bu konuda günümüze kadar gelen Farsça bir şiir “Yada Taşı”nın kullanılmasıyla ilgili önemli çağrışımları beraberinde getirmektedir. Türkçe çevirisiyle aktarıyorum:
Şekilli bir taştır ki, her ne kadar zaman ona dua edilse göğü yarar ve çokça bulut ve yağmur getirir, bu iş Türkler arasında yaygındır (3)
Bu anlatımlardan taşın çalışma prensibiyle, düşünce enerjisinin onu yönlendirmesi arasında çok sıkı bir bağ olduğu anlaşılıyor. Demek ki, düşüncelerle yönlendirilebilen bir maddesel özelliği olan bir taşla karşı karşıya bulunmaktayız.
Bu taşın en son hangi tarihe kadar kullanıldığı tam olarak bilinmiyor ama bu taştan Osmanlıların da haberdar olduklarını yine tarihi belgelerden anlıyoruz.
Şâban Şifaî’nin IV. Mehmet’e yazdığı “Risâle-i şifâiyye fi beyâni enva-i ahcar” isimli eserinin 14 sayfası bu taşla ilgili önemli anlatımlar içerir.
Özetle aktarıyorum:
Hiç bulut olmadığı halde Yada Taşı ile yapılan işlemde iki saat sonra bulutlar gökyüzünde görülmeye başlar ve ardından bereketli yağmurlar yağar. Ne kadar gerekiyorsa ihtiyaç olunan kadarıyla yağmuru yağdırmak Yadacının hünerine bağlıdır.
Taşlar farklı renklere sahip olabilmektedir. Genellikle siyaha çalan toprak renginden olup üzerinde kırmızı noktalar vardır. Beyaz olup üzerlerinde kırmızı noktalar olanlara da rastlanmıştır. Büyüklükleri bir kuş yumurtası kadardır.
Kaşgarlı Mahmut'un verdiği bilgilerle, bu anlatımlar büyük bir paralellik gösterir. Kaşgarlı Mahmut söz konusu taşın iki türlü olduğunu ve bazı yörelerde birine "Örünk Kaş” diğerine ise "Kara Kaş" denildiğinden bahseder. Örünk sözcüğünün Doğu Türk Lehçesi'nde ak yani beyaz anlamına geldiğini de hatırlattıktan sonra özetimize devam edelim...
Dolu afetinde tarlaları korumak için taş yüksekçe bir yere asılır ve ona dokunulmaz. Onu ancak bu işin sırrını bilen Yadacılar kullanabilir.
Taşların birbirlerine sürtülmesi ve bir tas suyun içine taşın atılması ile bu işlemler uygulanır. Ancak bu işlemleri sırrı bilen kimselerin (Yadacılar'ın) yapması gerekir. Aksi takdirde arzu edilen sonuca ulaşılmaz. Taşı suya atmak yeterli değildir.
Bu anlatımlar da taşın kullanımı ile ilgili yukarıdaki tespitlerimizi doğrular niteliktedir. Ayrıca bu taşın sadece kullanım metodunu bilenlerin elinde işe yaradığını anlatması da önemlidir.
Şimdi bu taşın gerekli metotlara uyulmadan kullanıldığında ne tür sonuçlan beraberinde getireceğini gösteren; 13. Yüzyıl'da yaşanan ve tarihi kayıtlara geçen bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum: (4)
Velaşgerd önüne gelinc e yöredeki halk bize şiddetli sıcak, kuraldık ve hayvanları rahatsız eden sineklerden çok şikayet ettiklerini bildirdiler. Bunun üzerine taşlarla yağmur yağdırdmaya karar verildi. Merasimi bizzat Sultan idare ediyordu.
"İlk başta ben buna inanmıyordum. Fakat sonradan bunun birçok tecrübelerle gerçek olduğuna gözlerimle şahit oldum." diyen S.A. Nesevi olayın gelişimini şöyle anlatmaya devam ediyor:
Bu kez de geceli gündüzlü, ardı arkası kesilmeden yağan yağmurdan halk şikâyet etmeye başladı. Yağmur sihri yapıldığına halk pişman oldu. O kadar çok yağmur yağdı ki, her taraf çamur ve bataklığa döndü. Sultan'ın çadırına bile girilmez oldu. Yağmur dinmek bilmiyordu. Sel ne var yoksa her şeyi mahvetti. Bir ara sütninesinin Sultan'a şunları söylediğini işittim:
"Sen bir hüdâvent alemsin.... Fakat yağmur yağdırmakta değil... Çünkü böyle bir tufan çıkartmakla hata ettin... Senin yerinde başka birisi olsaydı bunu yapmazdı, sadece elverecek kadar yağdırırdı"
Bu tür taşların yanlış kullanımının ne tür sonuçlar doğuracağını göstermesi bakımından yukarıdaki tarihi kayıtlar son derece önemlidir. Kaldı ki, bu taşların Atlantis'te kullanılanların küçük birer örnekleri olduğu düşünülecek olursa, Atlantis'teki bu tür taşlardan oluşan devasa enerji merkezlerinin negatif alandaki kullanımının, nasıl büyük bir doğal afetler zincirine neden olduğu sanırım daha iyi anlaşılacaktır.
...
Burdan sonra konu değişiyor.
Saygılarımla VraeL
(Ha birden kitabın 3. sayfasındaki kocaman "Bu kitap, Mısır'daki iskenderiye kütüphanesi'ni 'putperest inancıdır' diyerek, yakıp yokedenlere ithaf edilmiştir..." yazısı kitabı almak için zorladı beni)
http://static.ideefixe.com/images/173/173643_2.jpg
Tamda tahmin ettiğim kitap, ilk 200 sayfa boyunca oldukça ilgi çekici ve kaynak göstererek anlatılan tarihi ve ilgi çekici olaylardan bahsediyor. Sonrası hiç bir kaynak gösterilmeden anlatılan Mısırın sırlarıyla devam ediyor.
Her neyse. Kitabın başlarında Türkler ile ilgili anlatılan bir konu oldukça ilgimi çekti.
Türklerin yağmur yağdırmak, fırtına çıkarmak, düşmanın üstüne dolu yağdırmak gibi işlerde kullandığı tılsımlı taşları varmış. İlk okuduğumda dudağımın sağ kısmında yukarı doğru hafif bir alaycı bükülme gerçekleşmişti fakat kitapdaki "Türklerin böyle taşlarının olduğunu anlatan tarihi kaynaklar"ı görünce o bükülme son buldu (.
Hep birlikte değerlendirmek ve konu neticesinde farklı kaynaklara ve bilgilere sahip olanların birşeyler paylaşması amacına yönelik, kitapta bahsi geçen konuya yönelik kısımları olduğu gibi buraya aktarıyorum...
Türklerdeki “Yada Taşı”nın Sihirli Gücü
Çok eski devirlerden kalan yaygın bir inanca göre: “Türklerin atalarına göklerden gelen sihirli bir taş armağan edilmiştir. Bu taş her devirde Türk Şamanlarının ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunmuştur.” (1) Ve yine bu inanca göre günümüzde hâlâ bu taşın önde gelen Şamanların ellerinde bulundukları iddia edilmektedir.
Bu anlatılanların sadece bir inançtan ya da söylentilerden ibaret olmadığını binlerce yıl öncesine ait eski Çin Tarihi Kayıtları da teyit etmektedir.
Bundan önceki kitabım olan ”Türklerin Kültür Kökenleri”nde de ayrıntılarıyla dile getirmiş olduğum gibi, Eski Türklerin de elinde bu tür bir taşın (Yada Taşı) bulundurduğuna dair çok sayıda tarihi kayıt vardır. Çin kaynakları tarafından tutulan bu kayıtlarda, Türklerin bu taş vasıtasıyla istedikleri zaman yağmur veya kar yağdırabildikleri uzun uzun anlatılmaktadır.
Atalarımızın istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdırabildikleri, rüzgâr estirip hatta fırtına çıkartabildiklerine dair ilk tarihi belgede şunlar kayıtlıdır:
Türklerin büyük ataları Hunların Kuzeyinde bulunan So sülalesinden idi.Oymağın başbuğu Ananbu idi. Bunlar yetmiş kardeş idi. Birincisi dişi kurttan türemiş olup adı İçjini-nişibu idi. İçjini-nişibu tabiatüstü özelliklere sahipti. Yağmur yağdırıp fırtına çıkartabilirdi.(2)
Yine aynı Çin kaynaklarında 449 yılında meydana gelen bir savaş anlatılırken konuyla ilgili satırlara rastlıyoruz:
Evvvelce Kuzey hunların idaresinde bulunan yüceban ahalisinde öyle kâhinler vardır ki, Cücenler’in saldırışlarına karşı durduklarında çok şiddetli yağmur yağdırdılar, fırtına çıkarttılar. Cücenler’in onda üçü sellerde boğuldu, soğuktan kırıldı.
İslâm kaynaklarında Türklerin bir zamanlar ellerinde bulundukları taş: yağmur taşı anlamına gelen ”hacer-ül Matar” ya da “seng-i Cede” olarak isimlendirilmiştir. İslâm kaynaklarında anlatılanlara baktığımızda, Türklerin bu sihirli taşıyla Müslümanların da yakından ilgilendiklerin görüyoruz.
İslâm tarihçilerinden İbn-ül Fakih’in kayıtlarında, Halife Ma’mun’un bu gizemli taş hakkında araştırma yapması için Nuh b. Esed’i vazifelendirdiği anlatılmaktadır.
Nuh b. Esed Türkler arasında yaptığı incelemeler sonucunda Halifeye, söz konusu haberlerin doğru olduğunu fakat olayın nasıl meydana geldiğini anlayamadığını bildirmiştir.
İbn-ül Fakih tarihi kayıtlarında, Horasan emiri İsmail b. Ahmet’in Ebul Abbas’a anlattıklarına da yer vermiştir:
Yirmi bin kişi ile Türklere karşı savaşa çıktım. Karşımıza baştan ayağa kadar silahlı altmış bin türk vardı. Bunlardan bir kısmı bizim tarafa geçti. Bunlar bize Türklerin iri dolu yağdıracaklarını söylediler. Bizde onlara “Sizin kalbinizden küfür hâlâ çıkıp gitmemiştir, böyle işleri hiç bir insan yapamaz” dedik. Onlar: “Biz haber veriyoruz, sizi ikaz ediyoruz, onların tayin ettikleri vakit yarın sabahtır ama siz daha iyi bilirsiniz” dediler. Sabah oldu. Korkunç bulutlar bizim üzerimizi kapladı. Herkes korktu. Müthiş dolu yağdı.
İbn-ül Fakih, bu olayla ilgili olarak İsmail b. Ahmet’in iki rekât namaz kılarak, bu dolu fırtınasını daha sonra Türklerin üzerine yönlendirdiğini yazmaktadır. O devirde Arap İslâm ordularıaynı zamanda Allah’ın askerleri olarak nitelendirildiği için, onlar adına böylesine gurur kırıcı bir olayla karşılaşmak kabul edilebilir bir şey değildi. Bu nedenle söz konusu dolu fırtınasını kıldığı namaz sayesinde Türkler’in üzerine yönlendirildiğini yazarak konuyu noktalamasına şaşmamak gerek.
Biz tekrar sihirli taşımıza geri dönelim…
Eski Türk Mitolojisini oluşturan çeşitli efsanelerde de bu taştan bahsedilir. Hatta bu taşın nasıl kullanıldığı da kısmen açıklanır…
Bir örnek olması bakımından Er Gökçe Destanı’ndan konumuzla ilgili bir bölüm aktaralım:
… Yanındaki adamlar susadı. Er Kosay’a susuzluktan şikayet ettiler. Er Kosay, uzun kulaklı sarı atının altından ‘Cay Taşı’nı çekip çıkarttı. Salladı, salladı yere koydu. Havadan yağmur yağdı. Yağmur suyunu içtiler.
Abdülkadir İnan “Eski Türk dini Tarihi” adlı kitabında “El-Lügat’ün Neviyye” isimli eski bir lügatta “Yada Taşı” hakkında şöyle bir açıklamanın yapılmış olduğunu yazar:
Yağmur boncuğu derler bir nesnedir ki, ona kurban kanı sürülmekle yağmur yağar.
Bu gizemli taşla ilgili elimizde tüm bilgileri yan yana getirdiğimizde, onun kullanım metotları olarak taşın su içine konulduğunu, suyun üzerine asıldığını, birbirine sürtüldüğünü ve ya taşın sağa sola hareket ettirilerek sallandığını görüyoruz.
Bu konuda günümüze kadar gelen Farsça bir şiir “Yada Taşı”nın kullanılmasıyla ilgili önemli çağrışımları beraberinde getirmektedir. Türkçe çevirisiyle aktarıyorum:
Şekilli bir taştır ki, her ne kadar zaman ona dua edilse göğü yarar ve çokça bulut ve yağmur getirir, bu iş Türkler arasında yaygındır (3)
Bu anlatımlardan taşın çalışma prensibiyle, düşünce enerjisinin onu yönlendirmesi arasında çok sıkı bir bağ olduğu anlaşılıyor. Demek ki, düşüncelerle yönlendirilebilen bir maddesel özelliği olan bir taşla karşı karşıya bulunmaktayız.
Bu taşın en son hangi tarihe kadar kullanıldığı tam olarak bilinmiyor ama bu taştan Osmanlıların da haberdar olduklarını yine tarihi belgelerden anlıyoruz.
Şâban Şifaî’nin IV. Mehmet’e yazdığı “Risâle-i şifâiyye fi beyâni enva-i ahcar” isimli eserinin 14 sayfası bu taşla ilgili önemli anlatımlar içerir.
Özetle aktarıyorum:
Hiç bulut olmadığı halde Yada Taşı ile yapılan işlemde iki saat sonra bulutlar gökyüzünde görülmeye başlar ve ardından bereketli yağmurlar yağar. Ne kadar gerekiyorsa ihtiyaç olunan kadarıyla yağmuru yağdırmak Yadacının hünerine bağlıdır.
Taşlar farklı renklere sahip olabilmektedir. Genellikle siyaha çalan toprak renginden olup üzerinde kırmızı noktalar vardır. Beyaz olup üzerlerinde kırmızı noktalar olanlara da rastlanmıştır. Büyüklükleri bir kuş yumurtası kadardır.
Kaşgarlı Mahmut'un verdiği bilgilerle, bu anlatımlar büyük bir paralellik gösterir. Kaşgarlı Mahmut söz konusu taşın iki türlü olduğunu ve bazı yörelerde birine "Örünk Kaş” diğerine ise "Kara Kaş" denildiğinden bahseder. Örünk sözcüğünün Doğu Türk Lehçesi'nde ak yani beyaz anlamına geldiğini de hatırlattıktan sonra özetimize devam edelim...
Dolu afetinde tarlaları korumak için taş yüksekçe bir yere asılır ve ona dokunulmaz. Onu ancak bu işin sırrını bilen Yadacılar kullanabilir.
Taşların birbirlerine sürtülmesi ve bir tas suyun içine taşın atılması ile bu işlemler uygulanır. Ancak bu işlemleri sırrı bilen kimselerin (Yadacılar'ın) yapması gerekir. Aksi takdirde arzu edilen sonuca ulaşılmaz. Taşı suya atmak yeterli değildir.
Bu anlatımlar da taşın kullanımı ile ilgili yukarıdaki tespitlerimizi doğrular niteliktedir. Ayrıca bu taşın sadece kullanım metodunu bilenlerin elinde işe yaradığını anlatması da önemlidir.
Şimdi bu taşın gerekli metotlara uyulmadan kullanıldığında ne tür sonuçlan beraberinde getireceğini gösteren; 13. Yüzyıl'da yaşanan ve tarihi kayıtlara geçen bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum: (4)
Velaşgerd önüne gelinc e yöredeki halk bize şiddetli sıcak, kuraldık ve hayvanları rahatsız eden sineklerden çok şikayet ettiklerini bildirdiler. Bunun üzerine taşlarla yağmur yağdırdmaya karar verildi. Merasimi bizzat Sultan idare ediyordu.
"İlk başta ben buna inanmıyordum. Fakat sonradan bunun birçok tecrübelerle gerçek olduğuna gözlerimle şahit oldum." diyen S.A. Nesevi olayın gelişimini şöyle anlatmaya devam ediyor:
Bu kez de geceli gündüzlü, ardı arkası kesilmeden yağan yağmurdan halk şikâyet etmeye başladı. Yağmur sihri yapıldığına halk pişman oldu. O kadar çok yağmur yağdı ki, her taraf çamur ve bataklığa döndü. Sultan'ın çadırına bile girilmez oldu. Yağmur dinmek bilmiyordu. Sel ne var yoksa her şeyi mahvetti. Bir ara sütninesinin Sultan'a şunları söylediğini işittim:
"Sen bir hüdâvent alemsin.... Fakat yağmur yağdırmakta değil... Çünkü böyle bir tufan çıkartmakla hata ettin... Senin yerinde başka birisi olsaydı bunu yapmazdı, sadece elverecek kadar yağdırırdı"
Bu tür taşların yanlış kullanımının ne tür sonuçlar doğuracağını göstermesi bakımından yukarıdaki tarihi kayıtlar son derece önemlidir. Kaldı ki, bu taşların Atlantis'te kullanılanların küçük birer örnekleri olduğu düşünülecek olursa, Atlantis'teki bu tür taşlardan oluşan devasa enerji merkezlerinin negatif alandaki kullanımının, nasıl büyük bir doğal afetler zincirine neden olduğu sanırım daha iyi anlaşılacaktır.
...
Burdan sonra konu değişiyor.
Saygılarımla VraeL