Jolly Jocker
23-10-2010, 17:52
Türban tartışmaları, devleti çözümün merkezine koyan ve insanları özgürleştirmede baş sorumlu addeden, siyasal alan ve kamusal alan ayrımını, keza siyasal/toplumsal ayrımını yeniden ve yeniden üreten iki 'karşıt taraf' arasında sürüyor. Birbiriyle pek çok konuda ortaklaşan bu metafizikçi zihniyet aslında tam da bu bakış açıları yüzünden sadece çözümsüzlük üretiyor.
Öncelikle şu 'hizmet alan-veren' ayrımının absürdlüğü konusuna değinmek isterim. ''Siyasal'' ile ''toplumsal''ı, özel ile kamusal olanı birbirinden ayırırarak kendini vareden sınıflı toplum ve tahakküm ilişkilerine karşı durduğumuzu söylerken, tam da bu ayrılmışlık üzerinden kendi laisizmimizi temellendirmeye kalkmamız abesle iştigal oluyor. Siyasalın toplumsallaştığı, özel ve kamusal alan ayrımlarının silikleştiği özyönetimci ve doğrudan demokrasi pratiklerine dayanan bir toplumda, zaten farklı olanı sindirmek üzere kurgulanmış iktidar mekanizmalarına izin vermeyeceğimiz için, kimsenin kılığına kıyafetine karışma hakkımız da olamaz. Burası çok açık ve nettir.
Fakat ayrımcılık, baskı, dışlama, tahakküm v.s. devletin yasaklarından ibaret değil. Tüm bu olumsuzlamaları dinsel düşünce ve ilişkilenme pratiklerinde de fazlasıyla bulabilmek mümkün. Öncelikle buna odaklanmak ve bunu değiştirmek gerekir. Bu değişim elbette devleti/iktidarı kullanarak, yasaklamalarla yapılamaz; ama totaliter bir inancın fanatik imanlısı olanlarla yan yana eylem yaparak da yapılamayacağı açıktır. Önce -devleti ve yasaklarını dışlayan bir tutumla- dinsel/kültürel otoriteryanlıkla mücadele edilmeli, ancak bu alanda belli bir ideolojik hegemonya ve toplumsal dönüşüm sağlandıktan sonra siyasal dönüşüm hedeflenmeli ve devletle karşı karşıya gelinmelidir. Biz özgürlükçü solcuysak ve üstte değindiğim özel-kamusal alan konusundaki yanlışın bir benzerine düşmek istemiyorsak, aslolanın siyasal değil toplumsal olan olduğunu, devletteki dönüşümden ziyade toplumdaki dönüşümün belirleyici olduğunu bilmemiz gerekir. Biz önce devletle ve yasaklarıyla değil, toplumun gerçekten de özgürlükçü bir ideolojik formasyon edinebilmesi, özgürlüğü güçlü biçimde arzulayabilmesi için uğraşmalı, bu toplumsal arzuyu kendi devrimciliğimizin kurucu gücü olarak tabandan inşa etmeye soyunmalıyız. Siyasaldan değil toplumsaldan başlamalıyız. Zira insanlar başlarında bir ceberrut devlet olduğu için sinik ve 'köle ruhlu' değiller, bilakis, sinik ve 'köle ruhlu' olmaya iten ilişkilenme biçimlerini içselleştirdikleri için sırtlarında ceberrut devleti taşıyorlar. Kültürel ve ekonomik olarak boyun eğdirilmeye alışkın oldukları için siyasal alan dahil her tür soyutlama ve aşkınsallaştırma(yabancılaşma) bu denli yayılıyor.
Önce otoritelerle değil, kitlelerdeki boyun eğişle hesaplaşmak gerekiyor. Zira otoriteyi var eden de bu boyun eğiş kültürüdür. Aksi halde ''türbana özgürlük eylemleri''ne katılımımız veya ''türbanın kamusal alana girmemesi mücadelelerine katılımımız'', ceberrut devlete karşı mücadele ederken, daha beterinin önünü açma dangalaklığından ibaret olacaktır. Oysa özgürlükçülük ile salaklık birbirinden farklı şeyler olsa gerek değil mi?
Toplumda kültürel, ideolojik, entelektüel bir özgürleşme olursa bunun bir anlamı olur ama bu durum henüz yokken devletle uğraşmanın anlamı yoktur. Zira devlet gökten inmemiş, otoriter inançları ve düşünce biçimini benimseyen toplumun ilişkiselliklerinden doğmuştur. Kısacası demek istiyorum ki, ''Ey yoldaşım, sen bir marksist olarak nasıl oluyor da türbanlıların otoriter zihniyetlerini değiştiremediğimiz sürece, onların 'özgürlüğü konusunda' başarılı olsak ve bugünkü devlet ortadan kalksa bile, ceberrutlukta eskisinden hiç de aşağı kalmayacak bir başka iktidar biçiminin doğacağını göz ardı edebiliyorsun?! Ve benzer biçimde, neden toplumdaki dinsel/baskıcı kültür ve ilişkilenme biçimleri devam ettiği müddetçe 'resmi' alanları türbandan korusan bile bunun dincilikle mücadelede hiçbir anlamı olmayacağını fark edemiyorsun? Neden toplumsal olandan -örneğimizde, türbalıların otoriteryan dinsel zihniyetinin eleştirisinden- başlamıyorsunuz da, siyasal olandan başlayarak -sanki siyasal olan toplumsalı kuruyormuş gibi idealist bir bakış açısıyla- hareket ediyorsunuz?''
Asıl yapılması gereken, ceberrut devletin yasaklarını savunmak veya bunlara karşı çıkmak üzerinden dincilerin yanında konumlanmak değil, aşağıdan bir özgürleşme mücadelesini örgütlemektir. Daha somut konuşmak gerekirse, kendimize mesele edinmemiz gereken şey türbanın kamu alanına girip girmemesi değil, kadınların türbana girmesinin bu denli normalleşmesidir. ''Toplumsal''ı biçimlendiren egemen kültürdeki din başlığının baskıcı içeriği ve tarihi ortada duruyorken, bunun eleştirisini görmezden gelip devletin yasakları üzerinden tartışma yürütmek metafizik bakış açısının en açık örneklerinden biri olsa gerek. Türban tartışmalarında sol, tabandan başlayan ve kadın kurtuluş mücadeleleri temeline oturan sosyalist-feminist bir hareketin örgütleyicisi ve destekleyicisi olmak durumundadır.
Öncelikle şu 'hizmet alan-veren' ayrımının absürdlüğü konusuna değinmek isterim. ''Siyasal'' ile ''toplumsal''ı, özel ile kamusal olanı birbirinden ayırırarak kendini vareden sınıflı toplum ve tahakküm ilişkilerine karşı durduğumuzu söylerken, tam da bu ayrılmışlık üzerinden kendi laisizmimizi temellendirmeye kalkmamız abesle iştigal oluyor. Siyasalın toplumsallaştığı, özel ve kamusal alan ayrımlarının silikleştiği özyönetimci ve doğrudan demokrasi pratiklerine dayanan bir toplumda, zaten farklı olanı sindirmek üzere kurgulanmış iktidar mekanizmalarına izin vermeyeceğimiz için, kimsenin kılığına kıyafetine karışma hakkımız da olamaz. Burası çok açık ve nettir.
Fakat ayrımcılık, baskı, dışlama, tahakküm v.s. devletin yasaklarından ibaret değil. Tüm bu olumsuzlamaları dinsel düşünce ve ilişkilenme pratiklerinde de fazlasıyla bulabilmek mümkün. Öncelikle buna odaklanmak ve bunu değiştirmek gerekir. Bu değişim elbette devleti/iktidarı kullanarak, yasaklamalarla yapılamaz; ama totaliter bir inancın fanatik imanlısı olanlarla yan yana eylem yaparak da yapılamayacağı açıktır. Önce -devleti ve yasaklarını dışlayan bir tutumla- dinsel/kültürel otoriteryanlıkla mücadele edilmeli, ancak bu alanda belli bir ideolojik hegemonya ve toplumsal dönüşüm sağlandıktan sonra siyasal dönüşüm hedeflenmeli ve devletle karşı karşıya gelinmelidir. Biz özgürlükçü solcuysak ve üstte değindiğim özel-kamusal alan konusundaki yanlışın bir benzerine düşmek istemiyorsak, aslolanın siyasal değil toplumsal olan olduğunu, devletteki dönüşümden ziyade toplumdaki dönüşümün belirleyici olduğunu bilmemiz gerekir. Biz önce devletle ve yasaklarıyla değil, toplumun gerçekten de özgürlükçü bir ideolojik formasyon edinebilmesi, özgürlüğü güçlü biçimde arzulayabilmesi için uğraşmalı, bu toplumsal arzuyu kendi devrimciliğimizin kurucu gücü olarak tabandan inşa etmeye soyunmalıyız. Siyasaldan değil toplumsaldan başlamalıyız. Zira insanlar başlarında bir ceberrut devlet olduğu için sinik ve 'köle ruhlu' değiller, bilakis, sinik ve 'köle ruhlu' olmaya iten ilişkilenme biçimlerini içselleştirdikleri için sırtlarında ceberrut devleti taşıyorlar. Kültürel ve ekonomik olarak boyun eğdirilmeye alışkın oldukları için siyasal alan dahil her tür soyutlama ve aşkınsallaştırma(yabancılaşma) bu denli yayılıyor.
Önce otoritelerle değil, kitlelerdeki boyun eğişle hesaplaşmak gerekiyor. Zira otoriteyi var eden de bu boyun eğiş kültürüdür. Aksi halde ''türbana özgürlük eylemleri''ne katılımımız veya ''türbanın kamusal alana girmemesi mücadelelerine katılımımız'', ceberrut devlete karşı mücadele ederken, daha beterinin önünü açma dangalaklığından ibaret olacaktır. Oysa özgürlükçülük ile salaklık birbirinden farklı şeyler olsa gerek değil mi?
Toplumda kültürel, ideolojik, entelektüel bir özgürleşme olursa bunun bir anlamı olur ama bu durum henüz yokken devletle uğraşmanın anlamı yoktur. Zira devlet gökten inmemiş, otoriter inançları ve düşünce biçimini benimseyen toplumun ilişkiselliklerinden doğmuştur. Kısacası demek istiyorum ki, ''Ey yoldaşım, sen bir marksist olarak nasıl oluyor da türbanlıların otoriter zihniyetlerini değiştiremediğimiz sürece, onların 'özgürlüğü konusunda' başarılı olsak ve bugünkü devlet ortadan kalksa bile, ceberrutlukta eskisinden hiç de aşağı kalmayacak bir başka iktidar biçiminin doğacağını göz ardı edebiliyorsun?! Ve benzer biçimde, neden toplumdaki dinsel/baskıcı kültür ve ilişkilenme biçimleri devam ettiği müddetçe 'resmi' alanları türbandan korusan bile bunun dincilikle mücadelede hiçbir anlamı olmayacağını fark edemiyorsun? Neden toplumsal olandan -örneğimizde, türbalıların otoriteryan dinsel zihniyetinin eleştirisinden- başlamıyorsunuz da, siyasal olandan başlayarak -sanki siyasal olan toplumsalı kuruyormuş gibi idealist bir bakış açısıyla- hareket ediyorsunuz?''
Asıl yapılması gereken, ceberrut devletin yasaklarını savunmak veya bunlara karşı çıkmak üzerinden dincilerin yanında konumlanmak değil, aşağıdan bir özgürleşme mücadelesini örgütlemektir. Daha somut konuşmak gerekirse, kendimize mesele edinmemiz gereken şey türbanın kamu alanına girip girmemesi değil, kadınların türbana girmesinin bu denli normalleşmesidir. ''Toplumsal''ı biçimlendiren egemen kültürdeki din başlığının baskıcı içeriği ve tarihi ortada duruyorken, bunun eleştirisini görmezden gelip devletin yasakları üzerinden tartışma yürütmek metafizik bakış açısının en açık örneklerinden biri olsa gerek. Türban tartışmalarında sol, tabandan başlayan ve kadın kurtuluş mücadeleleri temeline oturan sosyalist-feminist bir hareketin örgütleyicisi ve destekleyicisi olmak durumundadır.