Sangre
17-12-2010, 17:49
Ateforum'da, 'Cemil Oktay'ın başlıkta ismi yazan makalesinden bir bölümü paylaşmıştım.. 'Muhafazakar Düşünce'nin tam olarak nasıl var olduğu ile ilgili, bize bir fikir verebilir diye düşünüyorum.. Yazının tamamını 'Mediterranées' dergisinden veya iletişim yayınlarının çıkardığı 'Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce Tarihi' kitabının 1. cildinden okuyabilirsiniz;
---
Türklerin medenileşmesinde 'Pers' ve 'Bizans' etkisinin, yerleşik hayata geçmenin etkisi elbette büyüktür.
Yalnız ekonomik nedenlerin dışında, Osmanlı'nın Bizans inanç sistemini İslam inancıyla sentezleyerek oluşturduğu 'Devlet' geleneğinin de bu medenileşmede önemi yadsınamaz.. Türklerin medenileşmesi, öncelikli olarak Osmanlı siyasi ideolojisini etkileyen bir kültür birikiminin, ikinci olarak da Osmanlı'nın bu birikimi İslam inancıyla sentezlemesinin sonucudur..
Bizans siyasi ideolojisinin iki önemli unsuru vardır.. Bunlar taxis ve oikonomia'dır.. Oikonomia (ekonomi), özlenen/hayal edilen, kutsal bir toplum düzeninin muhafaza edilmesi ve toplumsal hayatın onun çevresinde cereyan etmesi amacıyla izlenmesi gereken tarz ve yöntemlerin tümünü tanımlar.. Ekonomi düzenidir.. Taxis ise, siyasi ve toplumsal düzeni tanımlar.. Köklü değişim ve dönüşümler konusunda mümkün olduğunca muhafazakar, tutuk bir düzen egemenliğidir (taxiarşi).
H.Ahreweiler şöyle diyor; Bizanslı, ''hemen her zaman ve her durumda kat'oikonomian hareket eder. Başka bir ifadeyle, Bizanslı, yeni gerçeklere tedricen uyum sağlar; bunu geçmişin gerçekleriyle olan bağlarına neşter vurmadan yapar; köklü dönüşümlere meydan vermeksizin yeni durumlara ayak uydurur; kısacası, geçmişine sadık ve adeta ona mahkummuş gibi, belirsiz geleceği çekip çevirmeye, hali kavramaya çalışır. Tüm bunları, varlığının temel taşı olan gelenekten kopmadan becermeye gayret eder''
Yine imparator VII. Constantin'in; ''İmparatorluk iktidarı, Yaratıcı'nın vazettiği düzeni ve uyumu izlemelidir'' yolundaki siyasetine atıf yapan Ahreweiler, şöyle der; ''İmparatorluk iktidarı, böylesi bir siyaseti gerçekleştirmek için, izlenmesi gerekli en uygun yolu tayin eden ekonomiye göre hareket etmelidir.. Bu aynı zamanda ideal düzene de kapı aralar''
Öncelikle düzen yadsınır.. Daha sonra tekrar ihya edildiğinde, ilahi bir iradenin yansımasını ifade eder.. Düzenin ilahi olarak tanımlanması, hiç kuşkusuz düzene itaati gerekli kılar.. Evrenin bir düzeninin olması, mikro ölçekte toplumun da bir düzeninin olması gerektiği sonucunu ortaya çıkarır.. Burada Bizanslılar önce tümdengelim yaparak, evrenin makro düzeninden, toplumun mikro düzeninin olması gerektiği sonucuna; daha sonra ise geçmişin, kurucu ataların, kısaca geleneğin şekillendirdiği küçük ölçekte sayısız düzenden, komuta zincirini (hiyerarşi) izleyen genel, makro bir düzenle çerçevelendirirler.
Bizans toplumu, bu belirtilen özellikler çerçevesinde, bir yandan ideal düzen fikriyle, diğer yandan halin icabı arasında donup kalmış bir varlığı andırır (Ducellier, 1976).. Yaşanan gerçekle ideal düzen arasındaki sapma açısını asgari düzeye indirmeye yönelik, en bilge ve yapılabilir olanı yapmaya en yatkın yaklaşım anlamında kullanılan oikonomia siyasetinin yeri ve ağırlığı, tam da bu noktada kendini gösterir.
Osmanlı siyasi ideolojisinin yapısı da, yukarıdaki örneklere benzerlik gösterir.. Osmanlılarda da iki unsur göze çarpar.. Bunlar Nizam-ı Alem ve Adalet'tir.. Nizam-ı Alem, Bizans'ın taxis kavramına karşılık gelir.. Adalet ise, istimalet kavramıyla beraber kullanıldığında, bize oikonomia kavramını anımsatır.
İstimalet, davranışlarda yumuşaklık, esneklik ve muhatabın rızasını arayan yaklaşımlar içeren anlamınlarına gelir.. Yönetim açısından ise istimalet siyaseti, en az kötü ve en yumuşak çözüm yolunu izlemeyi gerektirir.. Bu siyasetin temel hedeflerinden biri, yönetilenlerin yaşamsal çıkarlarına zarar vermeden mevcut düzeni sürdürmek, bu yolla halkın halkın rızasını sağlamaya çalışan yönetim anlayışı demektir.. Asıl hedef, yerleşik düzenin sorgulanmadan işlemesini sağlayacak biçimde, halkın memnuniyetini kazanmaktır.
Adalet ise, iş başındaki iktidarın meşruiyetini ve temel direğini oluşturur.. Düzen varsa, adalet; adalet varsa, düzen vardır.. Düşünce ve idrak, düzenden adalete ve yumuşak tavra doğru, adeta döngüsel bir hareketin içindedirler.. Adalet olsun, düzen olsun iki kavram, hem kendi aralarında bağımlılık ilişkisi taşırlar, hem de birbirlerini tamamlarlar.
Örneğin adaletnameler -bir tür imparatorluk kararnameleri gibi görülebilir- esas itibariyle bozulmuş, eksenden/idealden sapmış düzeni tekrar ihya etmeyi ve statu quo ante (statüko) yaratmayı temel hedefleri olarak almışlardır.. Ya yönetilenlerin zaman içinde birikmiş şikayetlerini, ya da sıradan tek bir kişinin istemi üzerine çıkabilir.. Bu durum da, istimalet ve adaletin değişmez ve kutsal sayılan düzenin ayakta tutulması için bir anlam taşıyacağını gösterir.
Osmanlı siyasi ideolojisini vecizeleştiren Daire-i Adalet döngüsü;
''Adldir mucib-i salâh-ı cihan
Cihan bir bağdır dıvarı devlet
Devletin yatımı şeriattır
Şeriata olamaz hiç haris illâ melik
Melik zapteylemez illâ leşker
Leşkeri cem'edemez illâ mal
Malı cem'eden raiyettir
Raiyeti kul eder padişah-ı aleme adl.''
olarak ifade edilir.
Kınalızade'nin döngüsünde 'Daire'i adalet alemin nizamı'dır.. ''Adalet ilahi kaynaktan beslendiği içindir ki, dünya düzeni olsun, gökyüzü düzeni olsun, her ikisi de adalet sayesinde vardır ve adalet oldukça da var olacaktır''
Düzen, söylem düzeyinde olsun, yaşanan gerçeklik düzeyinde olsun, iktidarın en üst kademesinden en aşağıda sıradan bireye doğru inen bir komuta zinciri, bir hiyerarşi olarak tanımlanmıştır.. Düzenin piramit şeklinde algılanması, sadece imparatorluğun idari örgütlenmesiyle sınırlı değildir.. Daha yaygın, toplumun derinliklerine, zihniyetin alt katmanlarına kadar nüfuz etmiş bir anlayış söz konusudur.. Örneğin klasik düzende Osmanlı edebiyatının omurgasını oluşturan divan edebiyatında da bu göze çarpar.. Divan yazarı çok sınırlı bir alanda, katı kurallar çerçevesinde hareket durumundadır.. Kendini ifade ederken bir hiyerarşik düzeni takip eder.. ''Divanlarda evvela Allah'ın tazimi, sonra Peygamber ve evliyaların tebcil edilmesi ve bundan sonra kaside denilen şövalye medhiyelerinin gelmesi, şahsi his ve heyecanların terennümü demek olan gazellerin en sona bırakılmaları ideal kıymetlerin ne suretle mertebelendirildiğini gösterir'' (Tunç).
Osmanlı'da yeniyi yaratmak, hiç kimsenin öncelikli kaygısı değildir.. Kalemiye olsun, ilmiye veya seyfiye olsun, önemli olan, mirası vasiyetiyle birlikte korumak ve geleneklerin kutsanmış kurallarıyla sınırlı kalmayı sürdürmektir.. Ahreweiler, hem Bizans'ın, hem de Osmanlı'nın gerçek bir ıslahattan hemen hemen hiç geçmemelerinin nedenini buna dayandırır.. Bunun da asıl nedeni, imparatorlukların 'geçmişin mahkumu' olması ve işleri 'oikonomia' siyasetiyle yürütmeleridir.
İşte Türklerin 'medenileşme'sinde ve gerçek bir 'Devlet geleneğine' sahip olmalarında İslam inancının etkisi bu şekildedir.
---
Türklerin medenileşmesinde 'Pers' ve 'Bizans' etkisinin, yerleşik hayata geçmenin etkisi elbette büyüktür.
Yalnız ekonomik nedenlerin dışında, Osmanlı'nın Bizans inanç sistemini İslam inancıyla sentezleyerek oluşturduğu 'Devlet' geleneğinin de bu medenileşmede önemi yadsınamaz.. Türklerin medenileşmesi, öncelikli olarak Osmanlı siyasi ideolojisini etkileyen bir kültür birikiminin, ikinci olarak da Osmanlı'nın bu birikimi İslam inancıyla sentezlemesinin sonucudur..
Bizans siyasi ideolojisinin iki önemli unsuru vardır.. Bunlar taxis ve oikonomia'dır.. Oikonomia (ekonomi), özlenen/hayal edilen, kutsal bir toplum düzeninin muhafaza edilmesi ve toplumsal hayatın onun çevresinde cereyan etmesi amacıyla izlenmesi gereken tarz ve yöntemlerin tümünü tanımlar.. Ekonomi düzenidir.. Taxis ise, siyasi ve toplumsal düzeni tanımlar.. Köklü değişim ve dönüşümler konusunda mümkün olduğunca muhafazakar, tutuk bir düzen egemenliğidir (taxiarşi).
H.Ahreweiler şöyle diyor; Bizanslı, ''hemen her zaman ve her durumda kat'oikonomian hareket eder. Başka bir ifadeyle, Bizanslı, yeni gerçeklere tedricen uyum sağlar; bunu geçmişin gerçekleriyle olan bağlarına neşter vurmadan yapar; köklü dönüşümlere meydan vermeksizin yeni durumlara ayak uydurur; kısacası, geçmişine sadık ve adeta ona mahkummuş gibi, belirsiz geleceği çekip çevirmeye, hali kavramaya çalışır. Tüm bunları, varlığının temel taşı olan gelenekten kopmadan becermeye gayret eder''
Yine imparator VII. Constantin'in; ''İmparatorluk iktidarı, Yaratıcı'nın vazettiği düzeni ve uyumu izlemelidir'' yolundaki siyasetine atıf yapan Ahreweiler, şöyle der; ''İmparatorluk iktidarı, böylesi bir siyaseti gerçekleştirmek için, izlenmesi gerekli en uygun yolu tayin eden ekonomiye göre hareket etmelidir.. Bu aynı zamanda ideal düzene de kapı aralar''
Öncelikle düzen yadsınır.. Daha sonra tekrar ihya edildiğinde, ilahi bir iradenin yansımasını ifade eder.. Düzenin ilahi olarak tanımlanması, hiç kuşkusuz düzene itaati gerekli kılar.. Evrenin bir düzeninin olması, mikro ölçekte toplumun da bir düzeninin olması gerektiği sonucunu ortaya çıkarır.. Burada Bizanslılar önce tümdengelim yaparak, evrenin makro düzeninden, toplumun mikro düzeninin olması gerektiği sonucuna; daha sonra ise geçmişin, kurucu ataların, kısaca geleneğin şekillendirdiği küçük ölçekte sayısız düzenden, komuta zincirini (hiyerarşi) izleyen genel, makro bir düzenle çerçevelendirirler.
Bizans toplumu, bu belirtilen özellikler çerçevesinde, bir yandan ideal düzen fikriyle, diğer yandan halin icabı arasında donup kalmış bir varlığı andırır (Ducellier, 1976).. Yaşanan gerçekle ideal düzen arasındaki sapma açısını asgari düzeye indirmeye yönelik, en bilge ve yapılabilir olanı yapmaya en yatkın yaklaşım anlamında kullanılan oikonomia siyasetinin yeri ve ağırlığı, tam da bu noktada kendini gösterir.
Osmanlı siyasi ideolojisinin yapısı da, yukarıdaki örneklere benzerlik gösterir.. Osmanlılarda da iki unsur göze çarpar.. Bunlar Nizam-ı Alem ve Adalet'tir.. Nizam-ı Alem, Bizans'ın taxis kavramına karşılık gelir.. Adalet ise, istimalet kavramıyla beraber kullanıldığında, bize oikonomia kavramını anımsatır.
İstimalet, davranışlarda yumuşaklık, esneklik ve muhatabın rızasını arayan yaklaşımlar içeren anlamınlarına gelir.. Yönetim açısından ise istimalet siyaseti, en az kötü ve en yumuşak çözüm yolunu izlemeyi gerektirir.. Bu siyasetin temel hedeflerinden biri, yönetilenlerin yaşamsal çıkarlarına zarar vermeden mevcut düzeni sürdürmek, bu yolla halkın halkın rızasını sağlamaya çalışan yönetim anlayışı demektir.. Asıl hedef, yerleşik düzenin sorgulanmadan işlemesini sağlayacak biçimde, halkın memnuniyetini kazanmaktır.
Adalet ise, iş başındaki iktidarın meşruiyetini ve temel direğini oluşturur.. Düzen varsa, adalet; adalet varsa, düzen vardır.. Düşünce ve idrak, düzenden adalete ve yumuşak tavra doğru, adeta döngüsel bir hareketin içindedirler.. Adalet olsun, düzen olsun iki kavram, hem kendi aralarında bağımlılık ilişkisi taşırlar, hem de birbirlerini tamamlarlar.
Örneğin adaletnameler -bir tür imparatorluk kararnameleri gibi görülebilir- esas itibariyle bozulmuş, eksenden/idealden sapmış düzeni tekrar ihya etmeyi ve statu quo ante (statüko) yaratmayı temel hedefleri olarak almışlardır.. Ya yönetilenlerin zaman içinde birikmiş şikayetlerini, ya da sıradan tek bir kişinin istemi üzerine çıkabilir.. Bu durum da, istimalet ve adaletin değişmez ve kutsal sayılan düzenin ayakta tutulması için bir anlam taşıyacağını gösterir.
Osmanlı siyasi ideolojisini vecizeleştiren Daire-i Adalet döngüsü;
''Adldir mucib-i salâh-ı cihan
Cihan bir bağdır dıvarı devlet
Devletin yatımı şeriattır
Şeriata olamaz hiç haris illâ melik
Melik zapteylemez illâ leşker
Leşkeri cem'edemez illâ mal
Malı cem'eden raiyettir
Raiyeti kul eder padişah-ı aleme adl.''
olarak ifade edilir.
Kınalızade'nin döngüsünde 'Daire'i adalet alemin nizamı'dır.. ''Adalet ilahi kaynaktan beslendiği içindir ki, dünya düzeni olsun, gökyüzü düzeni olsun, her ikisi de adalet sayesinde vardır ve adalet oldukça da var olacaktır''
Düzen, söylem düzeyinde olsun, yaşanan gerçeklik düzeyinde olsun, iktidarın en üst kademesinden en aşağıda sıradan bireye doğru inen bir komuta zinciri, bir hiyerarşi olarak tanımlanmıştır.. Düzenin piramit şeklinde algılanması, sadece imparatorluğun idari örgütlenmesiyle sınırlı değildir.. Daha yaygın, toplumun derinliklerine, zihniyetin alt katmanlarına kadar nüfuz etmiş bir anlayış söz konusudur.. Örneğin klasik düzende Osmanlı edebiyatının omurgasını oluşturan divan edebiyatında da bu göze çarpar.. Divan yazarı çok sınırlı bir alanda, katı kurallar çerçevesinde hareket durumundadır.. Kendini ifade ederken bir hiyerarşik düzeni takip eder.. ''Divanlarda evvela Allah'ın tazimi, sonra Peygamber ve evliyaların tebcil edilmesi ve bundan sonra kaside denilen şövalye medhiyelerinin gelmesi, şahsi his ve heyecanların terennümü demek olan gazellerin en sona bırakılmaları ideal kıymetlerin ne suretle mertebelendirildiğini gösterir'' (Tunç).
Osmanlı'da yeniyi yaratmak, hiç kimsenin öncelikli kaygısı değildir.. Kalemiye olsun, ilmiye veya seyfiye olsun, önemli olan, mirası vasiyetiyle birlikte korumak ve geleneklerin kutsanmış kurallarıyla sınırlı kalmayı sürdürmektir.. Ahreweiler, hem Bizans'ın, hem de Osmanlı'nın gerçek bir ıslahattan hemen hemen hiç geçmemelerinin nedenini buna dayandırır.. Bunun da asıl nedeni, imparatorlukların 'geçmişin mahkumu' olması ve işleri 'oikonomia' siyasetiyle yürütmeleridir.
İşte Türklerin 'medenileşme'sinde ve gerçek bir 'Devlet geleneğine' sahip olmalarında İslam inancının etkisi bu şekildedir.