PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Evrenin Oluşumu


ahmetsln
22-12-2010, 21:08
http://4.bp.blogspot.com/_TeZ2rym9j4o/TRI41iCsKSI/AAAAAAAAABw/JBzg6HRJikw/s1600/evren.jpg
Evrenin Oluşumu

Eğer evren filmini geriye doğru oynattığımızı düşünürsek, galaksiler gittikçe birbirlerine yaklaşarak iç içe girmeye başlayacaklardır.Demek ki geçmişte öyle bir an vardır ki, evrende tüm madde yoğunluğu sonsuz olan bir noktada sıkışmış olarak bulunacaktır.

Evren nasıl var oldu ? İnsanlar tüm tarih boyunca bu konuları hep merak etmiştir ve her kültür kendine özgü bir evren anlayışı icat etmiştir.Antik bilimin sembol ismi Aristoteles’in evreninde uzay, üzerinde yıldızların tutturulmuş olduğu büyük kristal bir küre olarak düşünülüyordu.Bu uzay sonluydu, ama zaman bağlamında durağan ve sonsuzdu; yani, ne başlangıcı ne de sonu vardı.Hıristiyan dünya görüşü zamansal sonsuzluk kavramından vazgeçiyorsa da durağanlık/değişmezlik özelliğine sahip çıkmıştır.Bu düşünüşte evren tanrı tarafından yoktan var edilmiş ve o zamandan beri hiç değişmemiştir.Copernicus bile 1543’te dünyayı evrenin merkezi olmaktan çıkarıp güneş çevresinde dönen sıradan bir gezegen statüsüne indirgerken (ve böylece evrenin insanoğlu için yaratıldığı inancını sorgulamaya açarken) bile evrenin uzaysal olarak sonlu, zamansal olarak sonsuz ve durağan olduğu yolundaki Aristoteles doktrinini değiştirmemişti.Yıldızları üzerinde bulundukları kristal küreden koparıp uzaya dağıta kişi Copernicus öğretisinin güçlü bir yandaşı olan Thomas Digges oldu (1576).Digges’e göre uzay sonsuz idi ve yıldızlar da sonsuz uzayda dağılmıştı.Uzayın sonsuzluğu Giddes’ten sonra kabul gördü; ancak zaman içinde değişmez olduğu yolundaki Aristotelesçi inanç hükümranlığını 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürdürdü.
Yani 20. yy’a kadar kısmen Aristoteles’ten miras kalan düşüncesinin en önemli dayanaklarından biri durağan, yani zamanla değişmeyen evren kavramıydı.Örneğin 19. Yy.da ünlü İngiliz jeolog Charles Lyell yerküremizin yaşlanmaz olduğunu ileri sürmüştü; ancak bilimsel çalışmalar sonucu elde edilen kanıtlar tersini doğruladı.19. yy.ın ortalarında dünyamızı ısıtan güneşin ısı kaynağının sonsuz olmadığı anlaşıldı.20. yy.ın başlarında dünyanın evrim geçirmemiş düzgün ve yaşlanmaz bir yapı olduğu anlayışı çöpe atıldı.20 yy.ın başlarında kayalardaki uranyum ve kurşun oranları kullanılarak dünyanın yaşının birkaç milyar yıl mertebesinde olduğu saptanmıştı; bugün kabul edilen değer 4.5 milyar yıldır.Son derece sıradan bir yıldızın çevresinde dönen yine sıradan bir gezegen üzerinde yaşadığımızı anlayacak ölçüde evrim geçirmemiz için 4.5 milyar yıl geçmesi gerekmiş, ne kadar ilginç.

Evren hakkında sahip olduğumuz modern bilgilerin pek çoğunu 1930’larda geliştirilen yeni teknolojilere borçluyuz.Bu sayede uzaydan gelen radyo dalgalarının saptanması mümkün oldu.Daha önceki binlerce yıl boyunca görünür ışık insanoğlunun “gökleri” (ve tabii ki dünyayı da) inceleyebilmesinin tek yoluydu.Elektronik ışık detektörleri fotoğraf plakaları yerini aldı.Yeni geliştirilen bilgisayarı da devreye girmesiyle verilerin depolanması ve işlenmesinde elektronik devrim öncesi dönemde düşlenmesi bile mümkün olmayan müthiş bir kapasite ve hız kazanılmış oldu.

1940’lardn günümüze uzaydan gelen kızıl ötesi, mor ötesi ve x-ışınlarını saptayabiliyoruz. Görünür ışık elektromagnetik tayfın küçük bir bölümünü oluşturur.Kızılötesi ışınımın dalga boyu bundan daha uzun, radyo dalgalarının ki ise daha uzundur.Radyo dalgaları gibi insan gözünün duyarlı olmadığı tüm türlerini ortaya çıkarabildiğimiz gibi o zamana dek bilinmeyen pek çok gök cisminin de bulunması mümkün oldu; Kozmik arka-fon ışınımı, kara delikler, nötron yıldızları, kuazarlar, karanlık madde vb.
Evren durağan mı, yoksa bir başlangıcı var mı ? Varsa nasıldı? Uzayın en derinliklerine bakıldığında, uzayın sonuna (sınırına), ya da zamanın başlangıcına ulaşılabilir mi?
Evren oluşumu ve yapısına ilişkin bilimsel bilgilerin en önemli modern öncüllerinden birini Kant’a borçluyuz.Kant, güneş sistemimizin dönmekte olan büyük bir gaz ve toz bulutunun yoğunlaşmasıyla oluştuğunu ileri sürdü.Bu ilkel gaz bulutu kendi çekim etkisi altında yavaş yavaş çöktü.En yoğun olan merkezi güneş oluşturdu vs.

Büyük ölçekteki evrenin ilk matematiksel teorisi Newton’un kütle çekim teorisi idi.(1687).Bunun daha gelişmiş ve tam versiyonunu 1917’de Einstein tarafından geliştirilen Genel Görelilik Teorisi’dir.Einstein, bir bütün olarak evrenin bir modelini oluşturmak amacıyla kendi teorisinin temel denklemlerini çözmek için iki temel varsayım yapmıştır: Madde evrende düzgün bir biçimde dağılmıştır ve evren durağandır, yani zamanla değişmez.Dolayısıyla Einstein’in kozmoloji modeli durağan ve homojendir.Bundan 5 yıl sonra Rus matematikçisi Friedman Einstein denklemlerinin zamanla değişen evren modeline karşı gelen çözümlerini de bulmayı başardı.Bunun için Einstein’in homojenlik varsayımın korurken durağanlık varsayımını sorgulamaya almıştı.Friedman çözümünde evren, yoğunlu son derece yüksek bir durumda başlayarak zamanla genişliyordu.Ne ilginçtir ki Einstein, bu yeni çözüme rağmen evrenin durağan olduğuna inanmakta diretti. (tıpkı Aristoteles, Copernicus ve Newton gibi).Einstein benzer ilginç, bir anlamda çelişkili ve yıkıcı bir tavrı, ilk mimarlarından olduğu Kuantum Teorisi’ne karşı da sergilemişti.İşin doğrusu, ne Einstein’in ne de Friedman’ın genel görelilik denklemlerini çözmek için varsaydıkları başlangıç koşulları o günler itibariyle fiziksel olarak sınanabilecek koşullar değildi.Yani bu iki farklı yaklaşımı birbirinden ayırdedecek deneysel kanıtlar mevcut değildi.

Bu çerçeveden bakıldığında 1929 yılı bir anlamda milat niteliğindedir.Zira o yıl Edwin Hubble evrenin genişlemekte olduğunu keşfetti; galaksiler sürekli olarak birbirlerinden uzaklaşıyordu.Hemen belirtelim ki, Hubble galaksilerin birbirlerinden uzaklaştıklarını doğrudan teleskopla gözlemlememişti; bu sonuca teleskopuna gelen ışığın frekansındaki Doppler kaymalarına bakarak ulaşmıştı.Şöyle ki, galaksilerin renkleri tayfın kırmızı ucuna doğru kayıyordu ve bu tür bir kaymanın (yani dalga boyundaki uzama, ya da frekanstaki azalma) Doppler’in çalışmaları sonucu kaynağın uzaklaşma hareketinin bir sonucu olduğu biliniyordu.Bütün galaksiler bizim galaksimiz olan Samanyolu’undan uzaklaşıyordu.Hubble’in anıtsal keşfi, galaksilerin uzaklıklarının uzaklaşma hızı ile orantılı olduğunu bulmasaydı.Başka bir deyişle bir galaksinin bize uzaklığı bir başka galaksinin 2 katıysa uzaklaşma hızı da 2 katı oluyordu.Bu sonuç her yönde düzgün olarak genişleyen bir evren için beklenen bir sonuçtur.

Nasıl bir şişen balonun yüzeyinde bir genişleme merkezi yoksa Hubble’ın gözlem sonuçlarına göre evrenin de, genişliyor olmasına karşın, bir genişleme merkezi yoktu.Bir balonun yüzeyine her biri bir galaksiyi temsil eden noktalar koyduğumuzu düşünelim.Balon şişerken üzerindeki her hangi bir noktadan bakıldığında tüm diğer noktaların bu noktadan uzaklaştığı görülecektir; yani hiçbir nokta merkez değildir.Eğer galaksilerin uzaklaşma hızları uzaklıkları ile doğru orantılı ise, bütün galaksiler için hızın uzaklığı oranı sabit olmalıdır.Hubble sabiti adı verilen bu oran evrenin şu andaki genişleme hızını vermektedir.

Bu gözlemler her iki kozmolojik modelde (Einstein ve Friedman’ın modellerinde) ortak olan homojenlik varsayımını doğruluyordu.Ancak zamansal perspektiften bakıldığında, yalnızca Friedman modelini destekliyor, Einstein’inkini çürütüyordu.
Galaksiler zamanla birbirlerinden uzaklaştıklarına göre, geçmişte daha yakın olmaları gerekir.Eğer evren filmini geriye doğru oynattığımızı düşünürsek, galaksiler gittikçe birbirlerine yaklaşarak iç içe girmeye başlayacaklardır.Demek ki geçmişte öyle bir an vardır ki, evrendeki tüm madde yoğunluğu sonsuz olan bir noktada sıkışmış olarak bulunacaktır.bilim insanları bu durumun gerçeklemiş olduğunu zamanı hesaplıyabiliyorlar: Bu olay günümüzden yaklaşık 15 milyar yıl önce gerçekleşmiş; bu ana büyük patlama adı veriliyor.Kozmik evren filmimizi geriye doğru oynatma sürecine dönersek, evren büzüştükçe galaksiler gittikçe birbirlerine yaklaşırlar ve sonunda yıldızlar kendilerine özgü kimliklerini yitirirler.Evrendeki madde sonunda bir gazı andırmaya başlar.Evren daha da büzüşüp yoğunlaştıkça bu kozmik gazın sıcaklığı da giderek daha da artar.Sıcaklık 10 bin derece ulaşınca elektronlar atomlarından kaçıp kurtulmaya başlar.Daha da yüksek sıcaklıklarda ise atom çekirdekleri proton ve nötronlarına ayrışır.Evrenin doğum anı olan Büyük Patlama anına yaklaştıkça sıcaklık artmaya devam eder.Sıcaklık 10 trilyon (1013) dereceye ulaştığında protonlar ve nötronlar da daha temel parçacıklar olan kuarklara ayrışır.Büyük Patlamadan 10-5 saniye sonrasına karşı gelen bu anda tüm evreni dolduran artık temel parçacıklardır, yani kuarklar ve leptonlardır.

Büyük patlama anına biraz daha yaklaştığımızda an üzerinde yoğun (bir anlamda spekülatif) çalışmaların yapıldığı bir araştırma alanıdır.Bu noktada üzerinde tartışılan bazı sorular şunlar: Madde neden var olmak zorunda? İlk kuarklar ve leptonlar nereden geliyor ? Büyük patlama anından önce ne olduğu konusu esas olarak bilimin dışında.Ancak gene de bazı teorik fizikçiler bu konuda teorik spekülasyonlar yapmakta geri durmuyorlar.

Eski Yunandan bu yana bilim insanları hep doğanın minimalist açıklamasının peşinde komşulardır.Doğadaki dört kuvvetin birleşik bir teori çercevesinde anlaşılması bu bağlamda ulaşılan en son aşamayı temsil etmektedir.Bu kuvvetlerin birleşmesinin öngörüldüğü sıcaklık (1028C) herhangi bir hızlandırıcı laboratuarında elde edilebilecek sıcaklıktan, hatta yıldızların merkezindeki sıcaklıktan çok daha yüksek bir sıcaklıktır.Aslında böyle bir sıcaklık evrende yalnızca bir kez, Büyük Patlama’dan yalnızca 1 saniye sonra sıcak enerji denizi evreni doldururken ortaya çıkmıştır.İçinde yaşadığımız evrende yeni teorileri sınayabilecek bir laboratuar bulamayan yüksek enerji fiziği, 20. Yy.ın son çeyreğinde evrenin ilk anlarına gitmek, dolayısı ile kozmolojinin dünyasına girmek zoruda kalmıştır.CERN’de yenilerde çalışmaya başlayan Büyük Hadron Çarpıştırıcı’nın (LHC) bu denli büyük bir tutkuyla inşa edilmesinin nedeni, dünya üzerindeki insan yapısı bir hızlandırıcı laboratuarında ilk kez olarak evrenin ilk doğum anlarındakine yakın bir enerji ve sıcaklık düzeyine ulaşabilecek olmasındandır.

Özetlersek çağdaş bilimsel anlayış evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce olağan üstü bir madde sıkışması ile başladığını ve ışık hızı ile genişleyerek uzaydaki yapıları oluşturduğunu söylüyor.Ancak bu buluş her şeyin anlaşıldığı anlamına gelmiyor.Kuşkusuz yanıtlanması gereken pek çok zoru var önümüzde.İşte bunlardan bazıları: Bu genişleme sonsuza dek mi sürecek, yoksa bir zaman sonra genişleme durup bir büzüşme mi başlayacak ? Öyleyse bu büzüşmenin sonunda ne olması bekleniyor? Altını çizerek belirtelim ki, yaklaşık 100 yıl kadar önce bu tür soruların bilim dışı sorular olduğu düşünülüyordu.Bu gün ise bilimin neredeyse tam göbeğinde yer alıyorlar.

Geçmişte evrenin sabit olduğunun düşünüldüğü dönemlerde bilim insanları yıldızların haritasını çıkarmakla uğraşıyorlardı; günümüzde ise artık evrenin değişimi ve evrimini inceliyorlar.Bu bakımdan da fiziksel ve biyolojik bilimlerin yaklaşımlarında belirgin bir yakınsama var.Aristoteles’in 22 asırlık sabit/durağan evren doktrinin sonunu getiren Hubble’in anıtsal keşfi bir anlamda Darwin’in 19. Yy.daki çalışmalarının gök bilime yansımalarıdır.Çağdaş astrofizik vücutlarımızı da oluşturan atomların (her bir kilogramda 1026 atom) yıldızların içindeki nükleer reaksiyonlarda oluştuktan sonra uzaya püskürtülüp gezegenleri, toprağı ve organik molekülleri oluşturduğunu söylüyor.Dolayısı ile yaşamın ve insanın kökeninin incelenmesi sürecinde kaçınılmaz olarak galaksilerin, yıldızların ve en sonunda evrenin yaşam öyküleri karşımıza çıkıyor.

Prof. Dr. Namık Kemal PAK
ODTÜ Fizik Bölümü
Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı 195 Syf. 12-15.

klucky35
22-12-2010, 22:24
Paylaşım için teşekkürler..

ahmetsln
23-12-2010, 18:17
Paylaşım için teşekkürler..

Ne demek efendim :)

İnternet ortamına bizzat ben geçirdim. Daha 2 makale var onları da hafta sonuna kadar yayınlarım.

saroz
24-12-2010, 20:43
Teşekkürler Ateistsol. Devamını bekleriz:)

Saygı ve sevgilerimle.

unknowngod
25-12-2010, 05:58
tşkler paylaşiminiz için

errata
25-12-2010, 20:20
Bu yazının alıntılanması ve buraya yapıştırılması konusunda bir izin alındı mı? Yazının altında, üstünde, kenarında veya yazının alındığı derginin bir yerlerinde "tüm yazılar herkeçe istenildiği gibi kopyalanabilir, yayımlanabilir" ibaresi var mı?

Bunlar yok ise telif hakları konusunu geçtim yaptığınız maalesef emek hırsızlığıdır. Bilimsel dergilerin çoğu gerçekten zor, zahmetli ve maaliyetli işlemlerin ardından yayımlanıyor, onlardan alıp buralara yazı yapıştırırsanız o dergilerin yaşam olanağı kalmaz.

Ben olsam okuduğum makalelerden anlayıp özümsediğim kadarını, kaynak vererek harmanlanmış bilgi olarak sunardım.

axzel
27-12-2010, 23:52
Kur'an Işığında Big Bang Teorisi

Büyük patlama (Big Bang) teorisini anlamak, doğrusu, benim gibi, astronomi ve astrofizikte uzman olmayan biri için, oldukça güç bir meseledir. Fakat bu teoriyi basite indirgeyerek anlatanlar şöyle diyorlar: "Kainat, bütün madde ve enerjisinin toplamını ihtiva eden "iptidai (ilk) atom" veya "kozmik çorbanın" dehşetli bir patlama ile genişletilmesi sonucu vücuda gelmiştir. Patlamanın ilk anında sıcaklığın trilyonlarca dereceyi bulduğu sırada, bu günkü alemi meydana getirecek olan atom parçacıkları yaratılmış, sonra bu parçacıklardan atomlar, atomlardan gaz ve toz bulutları, bulutlardan galaksiler kurulmuştur. İşte kainat, tarihinin başlangıcındaki bu dehşetli patlamanın tesiriyle genişlemektedir."

1940'lı yıllarda ortaya atılıp zamanla kuvvet kazanan bu teori, Amerikan Uzay Araştırma Merkezi (NASA)'nın, kainatın geçmişini, araştıran Cobe ismini verdikleri uydunun elde ettiği bilgilerle bir daha teyid edildi. Bu teoriye göre, patlamadan sonra açığa çıkan artık radyasyonu da halen mevcuttur. Böyle bir radyasyon, 1964 yılında A. Penzias ve R. Wilson tarafından bulunmuş ve onlara Nobel ödülü kazandırmışta. 1989'da fezaya fırlatılan uydu, üç yıl kadar dünyanın etrafında dolaştıktan sonra, mikrodalgalarla "büyük patlama"nın haritasını, yaptı ve ana sorulara cevaplar getirdi.2

KUR'AN'IN BİR HUSUSİYETİ
Bu teori ile Kur'an-ı Kerim'in ilgisine geçmeden önce yüce kitabımızın bir hususiyetini hatırlamakta fayda vardır. Şöyle ki: Allah Teâla, bu itibarla, ayetleri ikiye ayırır: Muhkem olanlar, müteşabih olanlar. Muhkem:manası tek ve net olup,başka bir manaya ihtimali bulunmayan ayetlere denir. "Doğru söyleyin", "Riba yemeyin", "Birbirinizi gıybet etmeyin" gibi. Diğer kısım ise müteşabih olup birden fazla mana ihtimali söz konusu olup tefsiri için harici delile ihtiyaç gösterirler. Müteşabih ayetle manalar içice girer, biri-birini andırır, bunlardan hangisinin kaydedildiği hakkında muhatap tereddüt eder. Müteşabihlerin Kur'an'da yer almasının hikmetleri çok olup şimdi onları anlatmaya mekan müsait değildir. Sadece şunu belirtelim: İnsanın aklı ve ilmi mahdut olduğu gibi, kainat ve hayat hakkındaki beşeri ilmi ilerleme de zamanın akışı içinde yavaş yavaş olmaktadır. Kur'an ise mutlak ilim sahibinden geldiği için kesin hakikatler ihtiva etmekle birlikte bunları beşerin sınırlı seviyesine anlatma durumundadır. Dolayısıyla bazı ayetler gerçekleri, insanların izafi konumlarına göre, farklı, anlamalarını mümkün kılacak şekilde, yani gerçeği olanca genişliği ile değil, muhatapların anlayabilecekleri nisbette anlatacak tabirler kullanırlar. Bunu şöyle bir misalle açıklayalım: Kristal bir avize ile aydınlatılan bir salonda oturan şahıslar, oturdukları konuma göre değişik ışınlar ve renkler algılarlar. Hatta bir şahıs bulunduğu yerden hafifçe sağa sola kımıldarsa naklen, ışınlar derhal farklılaşır. Halbuki ışık kaynağı olan ampuller ve elektrik akımının voltajı değişmemiştir. Aynen bunun gibi Kur'an da, gerçek de değişmediği halde, muhatapların seviyelerinin farklılığı, ondan istifadede farklılığa sebeb olmaktadır. Beşer hayatında izafi hakikatler çok geniş bir yer tuttuğundan Kur'an-ı Kerim'de de izafi gözlemler çoktur. "Güneş kendine mahsus bir müstekarra doğru akar" (Yasin, 38), "Ne yücedir O Allah ki toprağın bitirdiklerinden kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır." (Yasin, 36) "Dağlara bakınca onları durur sanırsın, halbuki onlar bulutlar gibi hareket ederler." (Neml, 88) "İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar." (Rahman, 19-20) gibi pek çok ayet bu kabildendir. Bunları herkes derecesine göre anlar.

KUR'AN VE KAİNATIN YARATILIŞI
Şimdi "big bang" teorisi ile ilgili gördüğüm ayeti kerimeleri zikredeyim:
"İnkar edenler bilmezler mi ki göklerle yer bitişik idi. Biz onları ayırdık" (Enbiya, 30). Bu ayet, başlangıçta kainatın bir madde teşkil edip onun ayrılmasıyla meydana geldiğini beyan etmektedir. Big Bang nazariyesinin ifade edilmesinden 56 yıl önce (1936'da) yayınlanan tefsirinde müfessir Elmalılı M. Hamdı Yazır, bu ayeti açıklarken şöyle diyordu:
"Semavat ve arz ikisi bitişik bir şeydi, Allah aralarını ayırdı" demektir. Bu mana madde-i ula nazariyesine de temas eder (ilk madde teorisine temas eder.)3 "O yeri yayan, onda oturaklı dağlar çakan, ırmaklar yaratan ve bütün meyveleri çift yaratandır." (Rad, 3) ayetinin tefsirinde de şöyle diyordu: "Yani azgın maddesi, bed-i halkta (yaratılışın başlangıcında) suret-i icmalde yaratılmış (toplu, yoğun bir şekilde) yaratılmış olan madde-i üladan (ilk maddeden) veya ecsam-ı ibtidaiyyeden veya ecram-ı semaviyyeden (gök cisimlerinden) fasl ve fetk olunarak medd edilmiştir (ayrılıp yayılmıştır.)4
"Büyük patlama" teorisi, ilk patlamadan sonra atomların yaratıldığını, atomlardan da gaz ve toz bulutlarının yaratıldığını göstermektedir. Şu ayet açıkça bir gaz safhasından bahseder:
"Sonra (Allah 'in iradesi) duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yere: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma girin" dedi. îkisi de: "İsteyerek geldik" dediler." (Fussilet, 11) Ayette geçen duhan "toz, duman, nebülöz" safhasını düşündürmektedir.
"Büyük patlama" teorisinin ihtiva ettiği ve A. Ersnestein, E. Hubble, A. Lemaitre gibi bir çok bilginin ortaya koydukları "kainatın genişlemesi"ne gelince, şu ayet-i kerime ile ilgili olabilir: "Biz göğü sağlamca kurduk ve gerçekten Biz onu genişletmekteyiz." (Zariyat, 47) Ayette geçen sema (gök) sözü edilen dünya dışındaki bütün kainat demektir. Ayetteki mûsiun hem semanın genişliğini hem de Allah'ın onu genişletmekte öldüğünü ifade eder. Astronomi alimleri kainatın dış nebulelerinin, güneş sisteminden ve birbirlerinden uzaklaştıktan neticesini çıkardılar. Bu esasa göre kainat hareketsiz olmayıp, sabun köpüğü veya balonun genişlemesi gibi bir genişleme durumundadır."5
Bu keşfin en önemli bir sonucu, eski Yunan filozoflarından beri bir çok filozofun inkarına sebep olan bir dogmayı yıkmış olmasıdır. O da maddenin ezeli olduğu fikridir. Müslümanlar ise bu fikri Kur'an'a imanlarına dayanarak, başlangıçtan beri reddetmişlerdir (Tevil eden bazı İslam filozofları hariç)
Fakat görüldüğü üzere, Kur'an'da sadece bazı prensiplere işaretler vardır ki bu da arif olanlara yetmektedir. Yoksa Fen bilimlerinin detaylarının onda yer almasını beklemek abestir. Zira her şeyden önce Kur'an'in esas maksada insanlara akıl ve tecrübeleriyle kesin olarak ulaşamayacakları ilahi hakikatleri bildirmektir. İnsanların elde edebilecekleri bilgileri kendilerine bırakır. Bununla beraber bir takım prensiplere işaret etmeyi ihmal etmez. Diğer taraftan Kur'an bundan on beş asır önce yaşamış insanlarla, şimdikilere ve kıyamete kadar gelecek insanlara hitab etmektedir. Çeşitli seviyeler, bu kadarcık işarete kanaat getirmelidirler. Bu işaretler birleşerek, bu evsaftaki bir kitabın, ancak kainatın yaratıcısı tarafından gönderilmiş olduğunu ispatlarlar. Kur'an-ı Kerim'in bu kabil müteşabih ayetleri birer yıldız gibidir. Bakan herkes görebilir. Kimisi bir sarı lira gibi parlar görürken büyük teleskoplarla bakan uzmanlar, bizden milyonlarca ışık yılı ötede, güneşten bile kat kat büyük bir gök cismi olduğunu anlarlar. Önemli olan onun, bütün fanilerin üstünde herkese ışık vermesidir.
Bu keşif, son asırlardaki bazı keşifler gibi gayri Müslimlerin çalışmalarıyla oldu. Gayret gösteren bazı bilginler Allah'ın bu sırları açmasına sebeb oldular. Bunların bazıları belki yaratıcıya da inanmıyorlar. Bazıları ise Kur'an'a ve Son Peygamber (as.)'e inanmıyorlar. Sanki Kur'an, bu duruma da işaret ederek, Allah'ın bu hakikatlere muvaffak kıldığı azimli ilim sahiplerini Kur'an'a inanmaya davet etmek üzere:"(Kur'an'ı) inkar edenler bilmezler mi ki göklerle yer bitişik idi, Biz onları ayırdık" buyurmaktadır. Vallahu teâla alem.
Dipnotlar: l. Ümit Şimşek, Big Bang (Kainatın Doğuşu) İstanbul 1980, s. 26,27. 2. bk. Hasarı Hüseyin Korkmaz'ın Altınoluk'un bu sayısında yer alan konu ile ilgili yazısı. 3. Hak dini kur'an Dili, 4, 335. 4. Hak Dini, 4, 2951-52. 5. Doç. Dr. Celal Kırca, Kur'an-ı Kerim'de Fen Bilimleri, İstanbul, 1984, s.63. Krs. ; (Tabatabci tefsiru'l-Mizan 18, 382) Coran Paris, 1989 bu ayet tefsirinde. M. Buca ile Kur'an ve Bilim, s. 248; Prof Dr. M. Hamidullah, Le Saint.

Prof. Dr. Suat Yıldırım

axial
29-12-2010, 12:36
Sayın axzel;

Eminim ki evrenin varoluşu ve evrim ile ilgili bilimin her yeni buluşunu veya kşfini, kurandan birkaç ayete yontarak aslında bu uranda anlatılıyor bakın böyle imiş gibi bilimsellikten uzak yazılarınızı buraya asmaya devam edeceksiniz.