Orijinalini görmek için tıklayınız : İslam öncesi Mekke merkezli Arap Din inancı
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:15
İslam öncesi Arap tanrıları ve diğer dinsel ritüeller’in İslam’daki izleri
İslam öncesi Mekke merkezli din algılayışı, bölgeye yerleşen Yahudi ve Nasrani Hıristiyan azınlık kabilelerin ve onların vasıtasıyla Yahudi yada Hıristiyan olan Arap kabilelerin dışında, İslam tarihçilerinin kısaca bahsettiği Hanif, Sabii, yıldız ve gezegenlere tapanlar, cinlere ve meleklere tapanlar gibi totem ve tanrılara tapınmanın son aşaması olan inançlar dışında, İslama şirayet etmiş paganizm/putperestlik ve animizm (http://tr.wikipedia.org/wiki/Animizm) inançları ile şekillenmiştir. Bölgenin pagan (http://tr.wikipedia.org/wiki/Paganl%C4%B1k) / putperest (http://tr.wikipedia.org/wiki/Putperestlik) (müşrik) inancının kökeni ilkel kabile yaşantısına ve etkileşimde olduğu Yemen ile Mezopotamya kültürüne dayanmaktadır. İnanışta ki bir çok tanrı ve dinsel ritüel kavramları Sümer din ve hukuk sisteminin devamı niteliğindedir. Bölge halkının köken olarak yukarı Mezopotamya’dan göç ettiğine dair genel görüş mevcuttur.
İslam öncesi Arap’lara ait dinsel inanç ve tanrıları hakkında esas kaynağı, Arkeolojik veriler dışında hala İslam tarih, hadis, tefsir vb. kaynakları oluşturmaktadır. Geçen yüzyılın başında ki münferit Arkeolojik kazıları saymazsak (özellikle Yemen) Hicaz merkezli Arkeolojik veriler oldukça sınırlıdır. Bilinen ilk genel tarihsel kayıtlar ancak İslam’ın kuvvetlenip bölgesel bir güç haline geldiği MS. 8. YY.a tekabül eder. Ondan önce Hicaz ve Mekke hakkında tek yazılı kaynak İskenderiye’li Batlamyus’un (http://tr.wikipedia.org/wiki/Batlamyus) MS. 2.YY’da yazdığı Coğrafya adlı kitabında geçmektedir. Aslında daha çok o dönemde bilinen Kızıl deniz kıyı şeridi anlatılır ve tek satır olarak Mekke olma ihtimali olan bir yerleşkeden bahsedilir söz konusu eserde. Bilinen tüm bilgiler daha çok megazi/siyer anlatımları ile İslam tarih ve hadis kitaplarından elde edilenlerdir özetle.
İslam öncesi Arap (Kureyş özelinde) dinsel inanışı, İslam dini yayılmaya başladığı dönemde kabile dininden şehir devlet dini olmaya doğru evrimleşme aşamasındadır. Daha henüz bir Tanrılar panteonu ve buna mukabil Antik Yunan benzeri mitolojik unsurlar oluşmamıştır. İslam kaynaklarında o dönem Mekke’de 360 put (tanrı) olduğu bilgisi sık sık bir tanrılar panteonu düşüncesine itmiştir bazı tarihçileri, fakat her zaman bölgenin bir dinsel ticaret merkezi olduğu gerçeği ve kabile tanrıcılığının hakim olduğu bir inanç sisteminin varlığı göz ardı edilmiştir, zaten bunu destekleyecek bir bilimsel kanıtta yoktur, İslam’ın söyleminin daha çok Kureyş kabile inancını betimlediği sık sık unutulmuştur. Bölgedeki Arap toplumunun tamamını putperest olarak adlandırmak yanıltıcıdır, Mekke ve çevresinde hala ilkel kabile dinsel inancıyla yaşayanlar olduğu gibi daha erken döneme ait Animizm gibi yada atalar kültüne tapınma gibi inançlarda devam etmektedir. Bütün bu inançları temsil eden dinsel objelerin aslı yada kopyası Mekke kutsal alanında muhafaza edilmektedir o dönemde. Tüm bu muhafaza olayının ardında ticaret yatmaktadır en önemli unsur olarak, Kureyş’le beraber dinsel ritüeller ticaretle bütünleşmiştir. Egemen güç Mekke merkezinde Kureyş inancı olan putperest Ahmesi’lik olsada, merkezden uzaklaştıkça dinsel yaşam kabilelerin gelişmişlik düzeyine göre çeşitlilik gösterdiği gibi, aynı zamanda köken olarakda kabile tarihine dayanan inançlar mevcuttur. Durum itibari ile bölge oldukça değişik inançların bir arada yaşandığı bir görünüm arz etmektedir.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:16
Bölgedeki dinlerin tanımını İslam din adamları ikiye ayırarak (Kureyş kabilesi bakış açısı ile) adlandırmaktadır. a) ‘’Hums’’ dini denilen ve mevcut dinsel ritüellerin ve inançların ticaretle bütünleştirilmesi amacıyla MS. 4.YY’dan itibaren Kureyş’lilerce şekillendirilen ve Fil vakasından sonra esas yapısına kavuşturulan politeist inanç sistemidir. Diğeri ise b) ‘’Hill’’ dini denilen ve kabilelere göre tarihsel gelişimi içerisinde var olan politeist dinsel inançları tarif etmektedir. Bölgenin bütün pagan/putperest/animist vb. inançları bu çatı altında adlandırılır. Bu iki genel çatı altında toplanan dinler ve tanrılar bir bütünlük arz etmeden varlıklarını sürdürmekte ve döneminin izlerini sergilemektedir.
İslam tarihçileri ve Kuran’da belirtilenlere göre (Bakara/62), bölgede tek tanrılı ve göksel olarak adlandırılan Yahudi, Hıristiyan ve Sabii’lerin dinsel inanışlarıda coğrafyadaki dinlerin içerisinde yada yanında yaşamaktadır ve Mekke merkezi haricinde de oldukça yaygındırlar. Mekke yakınlarındaki Necran kenti Hıristiyan dininin bir piskoposluk merkezidir. Bölgede Yahudiler’in hac yaptıkları kutsal yerler vardır. O dönem tanımlaması ile Hanif’liğin bir din olmayıp daha çok Kureyş inancı dışındakileri tarif eden bir sıfat olduğu genel görüşü yaygındır. Bazı Hıristiyanlar, politeistler, Sabii’ler yada sadece bir yıldıza inananlarda gene aynı şekilde Hanif olarak anılmaktadır. Zındıklar ise o dönem tanımlaması ile Mecusi, Mazdek ve Dehri inancına sahip olanlardır. Bölgenin dinsel yapısı kabaca bu şekildedir, İlerleyen bölümlerde bütün dinler ve tanrılar ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:17
Arap tanrıları (Hicaz bölgesi/Mekke merkezli):
Arap tarihçileri söz konusu tanrıları, İslam öncesi dönemdeki tanımlamaları ile bizlere aktarmaktadır. Bu tanrılar kişisel tanrılar, kabile tanrıları ve kitlesel tanrılar olarak sınıflandırılmışlar fakat bu sınıflandırmayı yapanlar günümüz toplum biliminin geldiği bilgi seviyesinde olmadıkları için konuyu şekilsel olarak ele almışlardır. Sonrasındaki İslam tarihçileri ise konuya kendi özellerinden bakıp bu tanrı fiğürlerini yerli ve yabancı olarak ele alıp yerlileri basit putlar, yabancıları ise daha gelişmiş putlar olarak değerlendirmişlerdir. Aşağıda gelişmiş tanımları yapılacak olan bu tanrılar, İslam öncesi adlandırılmalarına mukabil aynı zamanda tarihsel gelişimleri ilede adlandırılabilirler. Klasik İslam tarih söyleminin aksine politeist inancın varlığının, MS. 2.YY’da yaşamış olduğu düşünülen Amr b.Luhay’dan çok öncesine dayandığı günümüzde bilinmektedir. Mekke’ye politeist inancın Amr b.Luhay tarafından getirildiği söylencesinin kökeninde, bölge İnsan’ının o döneme kadar kişisel tanrılara ve ilkel kabile animizmine inanıyor olması nedeniyle, değişimin başladığı döneme binaen tarihlendirmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bölgedeki politeist din inancının Arap ve İslam mitolojisine göre tarihlendirilmesi ise:
a) en-Nasb (Çoğulu el-Ensab); daha çok kişisel tanrı inancı ile birlikte animist, atalar kültü vb. ilkel inanç seviyesindeki dönemi ve o tanrıları adlandırmaktadır.
b) el Vesen (Çoğulu el-Evsan); bölgedeki değişik alan ve objelerin aşiret/kabile dinsel inancı çerçevesinde tapınılmaya başlanmasını ve bu kutsal alan ile tanrıları tanımlamaktadır. Kabe kutsal alan kültününde bu dönemde çıkmış olması kuvvetle muhtemeldir.
c) es-Sanem (Çoğulu el-Esnam); Amr b.Luhay bu dönemde iktidara gelerek MS: 2.YY’da ilk defa Mekke çevresinde bir ticari istasyon kurmuştur ve daha gelişmiş bölgeler olan Yemen ve Suriye’den gene daha gelişmiş din ve tanrılar getirmiştir klasik İslam tarihine göre, burada söz konusu olanın aslında bölgeyi ele geçiren daha gelişmiş kültürel düzeye sahip kabilenin kendi dinsel inancınıda beraberinde getirmesi neticesinde diğer ilkel tanrıların ikinci planda kalması, yani bölgesel ilkel kabilelerin kültürel/dinsel asimilasyona uğraması durumudur aslında. İslam öncesi son dönem politeist din inancınıda tanımlar.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:18
Allah
Günümüzde Arap mitolojisi (http://tr.wikipedia.org/wiki/Arap_mitolojisi)’ndeki adı bilinen çok az sayıdaki tanrıdan birisidir. Arkeolojik kayıtlara dayanarak 20. YY. başlarından itibaren Sümerler’den, Arami ve Yahudi’lere ve oradan da Araplara geçen lokal Ay tanrısı olarak tanımlanmıştır, Kureyş’in de içinde bulunduğu Kinane kabilesinin tanrısıda Ay’dır. Dilsel köken olarak el-İlah/al-İlah/el-Lah sözcüğünden (Aramice kökenli olduğu yönünde kabul görmektedir, Aramice’ye ise Babil ve onada Sümer üzerinden geçtiği düşünülmektedir) türetilen bir isim olduğu yönündedir. Keza Arap mitolojisinde baş tanrı olduğu, bölgedeki bütün Arapların ona taptığı gibi bilimsel zemine oturmayan bazı tanımlar yapılsada doğru olan tek şey Allah adlı tanrının Mekke’deki kutsal alanda yer aldığı ve ona tapınıldığıdır.
Kuran’da Enbiya/26-29 ayetlerinde özellikle İslam öncesi tapınılan bir tanrı olarak anılır, Arap mitolojisinde Allah 3 kızı (tanrıçalar) ile betimlenir, bu ayetlerde ise Allah adlı tanrının tek tanrı olduğu ve kızları olarak tapınılan tanrıçaların ise Allah’ın yarattığı melekler olduğu vurgulanır. Akeolojik veriler bir yana elimizdeki en somut kanıt aslında hadislerdeki bilgi kırıntıları dışında budur. Bir siyerde Muhammed’in dedesi ve bakımını üstlenen kişi olan Abdulmuttalib’in dinsel ritüeli gerçekleştirmesi anlatılırken, Allah’ı da andığı ve tapındığı anlatılır, burada anlatılan seramoni esnasında Allah adlı tanrıya Mekke kutsal alanında (Harem) olmasından dolayı tapınma vardır Abdulmuttalib tarafından. Kuran’dada sık sık atıfta bulunulan (Müminun/84-89, Ankebud/61, Zuhruf/87 vb.) bu tanrının özellikleri ise; yaratıcı olması, yağmur yağdırması, hayat vermesi, canlıları beslemesi, kabilenin kervanlarını ve mallarını koruması (Abdulmuttalib’de malların ve Mekke kutsal alanının korunması için dua etmiştir) ve muhafızlık yapan/koruyucu olarak tanımlanır.
Değişik özellikler yüklenen 3 kızı vardır tanrıça (Lat-Uzza-Menat) olarak tapınılan, yaratıcı/panteon vari bir yapı vb. özelliklerinden dolayı kendisine baş tanrı özelliği yüklenmiştir fakat Mekke özelinde bunu destekleyecek bir bilgi yoktur, aksine özellikle Mekke merkez olmak üzere kızları olarak adlandırılan tanrıçalara daha fazla tapınıldığı (İslam’ın yayılması esnasında bu yüzden Müslümanlar eleştirmişler ve alay etmişlerdir), adet olduğu üzere Arap ve Bedeviler’in çocuklarına en çok tapındıkları tanrıların adlarını verdikleri, buradan hareketle en çok rastlanan isimlerin ise Lat-Uzza-Menat olduğu, en az rastlanan ismin ise Allah olduğu, bu yüzden baş tanrı sıfatının bir gerçeklik taşımadığı kabul gören bir tezdir.
Bir panteon (Sümer, Mısır, Yunan vb.) olması gerekliliğinden hareketle yanılan ilk yorumcuların ardılları da aynı şekilde tanrı panteonu aşamasına gelmemiş ilkel kabile dini ve benzeri tapınma aşamasında olan bölge toplumunun inançlarını yanlış değerlendirmiştir. Kuzey’deki akrabalarının antik Helen ve roma kültüründen etklenmelerini, Mekke toplumu içinde geçerli sebep olarak görenler olmuştur. Mekke’nin din/ticaret kökenli misyonunuda göz ardı edip Allah’a ait olmayan sıfatlar ve özellikler yüklenmiştir. Teknik olarak din ticaretinden ve buna paralel bölgesel panayırlardan nemalanan Kureyş’in bir tanrıyı diğerlerinin üstünde tutması çıkarlarına terstir. Bunlara rağmen Mekke merkezinde (Allah’ın aksine) öne çıkan tanrı anlatımlara göre Hübel olmuştur, Allah (Arap mitolojisine göre) Mekke’deki 360 tanrıdan birisidir, kişiler bazen onu kendi şahsi tanrıları yapmışlardır ama bir toplumun baş tanrısı olduğunu gösterir bir bilimsel kanıt yoktur, Hicaz dışında neredeyse tapınılmamaktadır kendisine, Suriye-Irak-İran’a göç eden bölge kabilelerinden bazılarının yanlarında Allah adlı tanrıyı götürmeleri muhtemeldir, kitlesel bir fenomen olamamıştır. Mekke merkezli bir tanrı olduğu kaçınılmaz gerçektir, Sümerler’den 7.YY’a kadar evrilerek geldiği ise arkeolojik olarak sabittir.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:19
İslam tarihçilerinden hareketle bir kısım tarihçiler ve özellikle İslam din adamları, İslam öncesi şiir ve nesrini de tarihsel gerçek olarak ele almakta ve değerlendirmektedir. Buradan hareketle günümüz söylemi olan siyasi İslam’ı destekleyen bilgiler için kaynak göstermektedir. Geri kalan büyük çoğunluk ise İslam öncesi şiir ve nesrin özellikle 1. YY’daki İslam’ın ilk yayılımı neticesindeki sorgulamasında geliştirilen bir retotik neticesinde kaynak olarak gösterildiğini, bunu yaparkende söz konusu yazılı olmayan kaynağın değiştirilerek İslam söylencesine uydurulduğunu belirterek çok az şiir ve nesri kaynak olarak kabul etmektedir. Özellikle dönemine uymayan söylemler ve Allah’a isnad edilen şiirler genel kabul görmemektedir. İslam’ın MS. 8 ve 9.YY’daki siyasi emellerine binaen uydurulan hadisler gibi amaca uygun şiirler uydurulduğuda genel kabul görmektedir.
Bölgedeki 100 civarındaki kutsal Kabe’den birisine sahiptir Mekke ve Mekke’de var olan tanrıların bir kısmınıda barındırmaktadır bu 100 civarındaki kutsal alanlar. Değişik kabilelerin kendi kutsal Kabe’leri mevcuttur ve bu kutsal alanlarda değişik tanrı yada tanrılara tapınılmaktadır (bunların bazılarında Allah’ı temsil eden bir totemin olması muhtemeldir). Ticaretle iç içe geçmiş bu kutsal alanlar birbirine rakip teşkil ettiği için de siyasi çekişmenin merkezleridir. Bu kutsal alanlarda her kabilenin kendi tanrısının öne çıkması daha doğaldır. İçlerinde sadece Mekke kutsal alanı Kureyş’in iktidara gelmesinden sonra, dini tamamen ticarete entegre ederek, kendisinin olmayan tanrılarıda kabul ederek siyasi/ticari ve dinsel anlamda bölgede öne çıkmıştır, bu statünün ve gelişmenin salt Allah’a bağlanması yanlış tahlildir.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:20
İslam dışında herhangi bir yerde anılmayan ve hakkında tek bir bilimsel kanıt bulunmayan İbrahim (kaldı ki İbrahim’in yaşayıp yaşamadığı, tek bir kişi değil bir çok kişinin tarihsel mitolojik karışımı olduğu gibi görüşlerle anılmaktadır) dininin tanrısı olarak İslam mitolojisinde ve İslam kaynaklarında geçen Allah, İslam din doktrininde daima monoteist bir inancın tanrısı olarak adlandırılır. Buna kaynak olarak Hanif din inancı olan İbrahim dininin bölgede uzun süredir yaşadığı ve İbrahim ardıllarının hanif dinden ayrılarak putperest oldukları savı yinelenir. Çok az sayıda İnsan tarafından yaşatıldığı ve bunlardan birisininde Muhammed’in babası olan Abdullah (bazı tarihçiler yaşamadığı yönünde, bazı tarihçiler ise bu ismin sonradan oluşturulduğu yönünde tezler öne sürmüşlerdir, bu tezlere kaynak olarak ismin çok ender rastlanmasını göstermişlerdir) olduğu söylemlenir. Muhammed’in dedesinin Mekke’nin yöneticisi olması ve ticaretle dini yönetmesi (rahip/kral) görevi nedeniyle çocuklarına bu günde bilinen dönemin tanrılarının adlarını verdiği gerçeği göz ardı edilmektedir (ör. Muhammed’in amcası Abdulmenat).
İslam tarihinde sadece Allah’a tapınan bir kitleyi bırakalım bir tek şahıs ismi bile yoktur kayıtlarda, sadece yukarıda da anlatıldığı gibi tek tük bazı Abdullah adı verilmiş kişiler vardır (bunların Allah’a taptıkları belli ve kesin değildir). Allah kitlesel bir tapınmanın aksine, Mekke kutsal alanındaki tanrılardan birisi olarak her tanrı gibi saygı görmekte ve kendine tapınan bir kitleyede sahip olmaktadır, o dönemde İbrahim’i atası olarak gören Kinane (Kureyş’inde dahil olduğu üst kabile) kabilesi içerisindeki bir çok aşiret/kabile (Kureyş’te dahil), İbrahim’in dini derken atalarının tapındıkları tanrı/tanrıları kast ettikleri bir gerçektir. Ahmesi’liği (Kureyş’in inandığı dinsel yaşam) red eden bir kitlenin olması ve bunların ataları olduğuna inandıkları İbrahim dinine (gene politeist olan bir inanca) inanmaları dönemin tarihsel söylemiyle ve isimleriylede uyuşmaktadır. İbrahim dini sadece Kureyş’inde bağlı olduğu kabilelerin inançlarını tanımlamaktadır o dönemde.
Muhammed’in İslam adına söyleme başladığı tarihte bölgede en çok politeist inanca sahip kitle olduğu, gene İslam kayıtlarına göre Hanif dine mensup kişi adı altında 4 kişinin olduğu fakat bunlardan sadece birisinin Hanif olarak adlandırılabileceği, Hanif’liğin bir din değil sıfat olduğu, tarihsel ve arkeolojik hiçbir kayıtta İbrahim dini diye bir dinin olmadığı, dinlerin İslam söyleminin aksine monoteizmden politezime geçtiği ve sonra yeniden monoteist olmadığı, şahıs tanrı inancından, kabile tanrı inancına ve animizme kadar geniş bir yelpaze içerisinde politeist bir evreden geçtikten sonra, sadece Orta Doğuda monoteist bir yapıya büründüğü bilimsel bir gerçektir. İslam’daki ataların dini söyleminin o dönem için kabilelerce inanılan politeist dinlere atıf olduğunu artık biliyoruz.
Özetle: Allah, Hicaz bölgesinde ve Mekke özelinde tapınılan politeist din içerisindeki bir tanrıdır, 3 kızı olması nedeniyle kendisine birde eş (güneş kültü ile özdeşleştirilmişsede, kızlarından Lat’ın Mekke’de güneşle özdeşleşmesi bu durumu karışık hale getirmiştir) yakıştırılmışsada bunu destekleyecek bir bilgiye sahip değiliz fakat bir eşi olması muhtemeldir. Kureyş’in kabile tanrısı olması da muhtemeldir ki bu yüzden tanrısal aileye tapınılmaktadır Mekke özelinde, Ahmesi’liğe muhalif olarak öne çıkmasıda olasıdır. Muhammed’in onun yaratıcı özelliğini Yahudi’lik ve Hıristiyanlık’taki monoteist tanrılara benzeterek öne çıkarması kuvvetle muhtemeldir. Enbiya/26-29 ayetlerinde belirtildiği gibi onu tek tanrı ve diğer lokal tanrıları ise melek/cin vb. varlıklar yapması ise dönemine göre modern bir din için geçerli unsurları bir araya getirmesinin göstergesidir.
Döneminin bölgesel siyasi/dinsel yapısı içerisinde egemen olunması için monoteist (başlangıçta Muhammed’in böyle bir politika izledine dair bir kanıtta yoktur, aksine mevcut politeist dinde bir iyileştirme yaptığına dair göstergeler mevcuttur) özelliklere bürünebilecek tanrı vasfına sahip bir tanrı olması nedeniyle (Muhammed’in aşiret tanrısı yada şahsi tanrısı olması da muhtemeldir), Muhammed’in izlediği politikalar ve zamanla İslam’ın güçlenmesi neticesinde monoteist bir yapıya büründüğü söylenebilir. Tarihsel süreçte bölgenin hala devlet dini öncesi aşamadaki rahip/kral din devleti aşamasında olmasıda, Allah’ın rahip/krala tabii olanların kendisinede tabii olduğu, tanrıya tabii olanların krala’da tabii olduğu bir tanrı aşamasına geçmesinide sağlamıştır. Rakip Kabe’lerin ve tanrıların zamanla siyasi ve ticari olarak güçsüz kalması, kendisine tapınanların ise aksine güçlenmesi neticesinde egemen dinin monoteist tanrısı vasfını kazanmıştır.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:21
Hübel
Mekke kutsal alanında kırmızı akik taşından İnsan fiğürü şeklinde totemi olan bir tanrıdır, Mekke dışından getirilmiş olduğu ve toteminin sağ kolunun kırık olması nedeniyle Kureyş kabilesince altın bir kol takılarak onarıldığı rivayet edilmektedir İslam kaynaklarında. İslam öncesi son dönem Mekke’de en çok itibar edilen tanrıdır, Yemen kökenli (Ba’l adlı lokal tanrının Mekke’deki devamı) bir tanrıdır ve Amr b.Luhay’ın bölgeye hakim olması ile Mekke kutsal alanında yerini aldığı genel görüştür. Mekke çevresindeki Kinane kabilelerinin kollarınında bu tanrıya tapındıkları kayıtlıdır ki bu normaldir çünkü onların atalarının taptığı tanrıdır aslında, Hicaz’da genel olarak tapınılan ender tanrılardandır, baş tanrı olarakta adlandırılmaktadır. Yağmur, bilgelik, ticaret ve kader tanrısıdır, totemi çevresinde fal bakma ve benzer ritüellerin yapıldığı, gelecekten ve geçmişten haber veren tanrı olduğu bu yüzden kendisine tabii din adamları vasıtası ile tapınıldığı ve fal bakıldığı için (Maide/90) tapınılması Kuran’da ilk yasaklanan tanrılardandır.
Lat
Kendisinin asıl tapınağı Taif’teki Kabe’dir, tıpkı Mekke’deki Kabe gibi saygınlığı vardır Hicaz’da ve Menat’tan sonra en saygın tanrıçadır. Atalara tapınma kültünden geldiği (ana erkil dönem) sanılmaktadır, beyaz dört köşe bir taş (erken dönemde sunak taşı olması muhtemel) olarak totemi bulunduğu, el-Ensab dönemi tanrıçası olduğu ve Kureyş’inde içinde yer aldığı yerleşik kabilelerin eski tanrılarından olduğu kuvvetle muhtemeldir, özellikle Kinane kabilesinin bir çok kolunun tanrıçasıdır. Bereket tanrıçası olarak Mekke kutsal alanında totemi olup tapınılan bir tanrıçadır, Güneş’le özdeşleştirilmiştir. Kuzey Arabistanda da tapınılan bu tanrıçaya o bölgede tanrıların anası, baş tanrıça sıfatıda verilmiştir. Hicaz’daki genel olarak tapınılan tanrıçalar’dandır, Allah’ın kızı olduğu kabul edilir ve aynı zamanda bazı ritüellerde Allah’a dua edilirken, ayrıca tanrıçaya ‘’Allah’ın edilen duaları kabul etmesine yardımcı olması için’’ dua edilirdi ki Kuran’da Zumer/3’teki ayette bahsi geçende budur, buradan hareketle İslam söylemi bütün politeist din içerisindeki tanrılarıda aynı kategori içerinde değerlendirir ki bu yanlıştır.
Meşhur şeytan ayetlerinde adı geçen 3 tanrıçadan birisidir, Hicaz’da çok saygın bir yeri vardır ve simgesi ‘’Güvercin’dir’’, karşımıza İslam mitolojisinde çok sık çıkar, Muhammed’in Medine’ye siyasi ilticacı olarak kaçışı sırasında saklandığı mağarada, kendisini koruduğuna inanılan İslami bir efsanede yer alan Güvercin’de aslında tanrıça Lat’tan başkası değildir. Hıristiyanlık’taki Meryem kültünün gizli yansıması olarak ele alanlar olduğu gibi, Sümerlerde ve diğer ardılı toplumlarda yer alan bereket tanrıçalarınada dayandıranlar vardır, tarihi kayıtlar ve Arkeolojik veriler ışığında lokal bir tanrıça olması muhtemeldir, bölgeden kuzeye göçen Arap kabilelerce Suriye ve Irak’ta Sümer dininden gelen İnanna ardılı tanrıçalarla bütünleştirilmiş olması gerçeği, bu inanışın Mekke’deki ilkel kabile din anlayışı ile uyuşması anlamına gelmiyeceği, fakat tanrıçaların benzerlik arz edebileceği genel kabul görmektedir.
Tanrıça İslam sonrasında bir melek olarak kabul görmüştür, herhangi bir özel görev yüklenmeyen tanrıça, İslam’ın Allah’a yardımcı olan bir çok meleğinden birisi olarak adlandırılmıştır. O ve kız kardeşleri olan diğer iki tanrıçanın İslam’da melek olarak adlandırılması, benzer bütün tanrı ve tanrıçalarında melek olarak algılanmasına yol açmıştır. Bazı tanrı ve tanrıçalar ise cin, şeytan vb. şekillerde yer almışlardır İslam mitolojisinde.
Uzza
Esas tapınağı Taif yakınlarındaki Nahle (Nakhlah (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Nakhlah&action=edit&redlink=1)) denilen yerde ki Kabe kutsal alanında yer alan üç küme dikenli bir ağaçla temsil edilen yerdir. Bu tanrıça totemi ağaç merkezli Kabe, Mekke’deki Kabe kutsal alanı gibi saygı görmekteydi. Menat ve Lat’tan sonra en saygın tanrıçadır. Kureyş kabilesi tanrıçaya Huraz vadisinde Sukam adlı bir dağ yarığında ayrıca Kabe inşa etmiş ve gene Mekke’deki Kabe kadar kutsal saymıştır, söz konusu Kabe’ninde diğer bütün Kabeler’de olduğu gibi ‘’Gabgab’’ adı verilen tanrılara sunulan adak, hediye ve kurbanların atıldığı kuyusu olduğu kayıtlıdır (ilk dönem kurbanlar bu kuyu yanında kesilip kanları akıtılarak içerisine atılırken zamanla adak taşları ortaya çıkmış ve sadece tanrılara sunulanların depolandığı yer olmuşlardır). Mekke’deki kutsal alanda yapılan dinsel ritüellerin hemen hemen hepsi 3 tanrıça içinde kendi Kabe’lerinde yapılmıştır. Mekke’deki hac ritüelinde 3 tanrıçaya dua edilip saygı gösterilmiştir, Mekke kutsal alanında da bir totemi mevcuttur.
Bereket ve ailenin koruyucu tanrıçası olarak tapınılmıştır Hicaz’da, ayrıca Arap yarımadasında ki Arap ve Bedevi kabilelerce aşk ve güzellik tanrıçası olarak tapınılmıştır, Venüs ile özdeşleştirilmiştir. Kureyş kabilesi için oldukça özel bir tanrıça olması onun kabile tanrıçası olarak tapınıldığını göstermektedir. En çok onun adı Kureyş kabilesince çocuklara verilmiştir. Suriye’de ki Arap kabilelerce İsis ve Afrodit adlı tanrıçalarla özdeşleştirilmiş ve adına tapınaklar yapılmıştır. Mekke merkezli politeist dinde iki kızı olduğu rivayet edilmektedir, fakat kızları olduğu söylenen bu tanrıçalar hakkında elimizde henüz bir bilgi yoktur.
Allah’ın kızı olduğu kabul edilir ve aynı zamanda bazı ritüellerde Allah’a dua edilirken, ayrıca tanrıçaya ‘’Allah’ın edilen duaları kabul etmesine yardımcı olması için’’ dua edilirdi ki Kuran’da Zumer/3’teki ayette bahsi geçende budur, buradan hareketle İslam söylemi bütün politeist din içerisindeki tanrılarıda aynı kategori içerisinde değerlendirir ki bu yanlıştır. Söz konusu olan sadece Allah’a yapılan duaların kabulü için onun kızlarına aracı olması için yapılan dualardır, yoksa bir tanrıya diğer başka bir tanrının dua kabul etmesi için yapılan bir dinsel ritüel yoktur ortada, var olan sonraki dönem İslam din adamlarının konuyu yanlış anlaması ve anlatmasıdır. Tanrıça İslam sonrasında bir melek olarak kabul görmüştür, herhangi bir özel görev yüklenmeyen tanrıça, İslam’ın Allah’a yardımcı olan bir çok meleğinden birisi olarak adlandırılmıştır.
Menat
Mekke ile Medine arasında Kudeyd’in Müşelşel bölgesinde (Kızıldeniz sahiline yakın bir yerde) kendi Kabe’si vardı. Mekke’deki kabe gibi kutsal bir alan olarak saygı görmekteydi. İnsan şeklinde bir totemi olduğu rivayet edilmektedir. Arap mitolojisinde 3 Tanrıçanın en eskisidir, Kuzeyde kendisine tapınılmakta ve Nemesis adlı tanrıçayla birlikte anılmakta ve aynı zamanda Hübel’in karısı olarak adlandırmaktaydı. Toteminin Mekke’ye Amr b.Luhay tarafından getirildiği söylenmektedir. Erken dönemden itibaren kendi Kabe’sinden Mekke’deki Kabe’ye bir hac yapıldığı kaydedilmiştir. Mekke’deki hac ritüeli onun totemi önünde saçların kesilmesi ile biterdi İslam öncesinde. Bazı kabileler ise hac ritüelini burada bitirmez ve devam ederek Safa ile Merve arasında Sa’y ettikten sonra bitirirlerdi. Erken dönemde (ana erkil dönem) başlıbaşına bir tanrıça olduğu ve daha sonra Allah ve kızlarına dahil edildiği yönünde Arkeolojik veriler vardır.
Allah’ın kızı olduğu kabul edilir, hüküm tanrıçası olarak saygı görürdü ve aynı zamanda bazı ritüellerde Allah’a dua edilirken, ayrıca tanrıçaya ‘’Allah’ın edilen duaları kabul etmesine yardımcı olması için’’ dua edilirdi ki Kuran’da Zumer/3’teki ayette bahsi geçende budur, buradan hareketle İslam söylemi bütün politeist din içerisindeki tanrılarıda aynı kategori içerinde değerlendirir ki bu yanlıştır. Diğer tanrı yada tanrıçalara aracılık yapması için değil bizzat sadece babaları olan Allah’a aracılık yapması için bilahere dua edilen tanrıçalardandır. Tanrıça İslam sonrasında bir melek olarak kabul görmüştür, herhangi bir özel görev yüklenmeyen tanrıça, İslam’ın Allah’a yardımcı olan bir çok meleğinden birisi olarak adlandırılmıştır.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:21
İsaf ve Naile
Arap mitolojisinde lokal tanrılar olması muhtemeldir. İslam öncesi Arap mitolojisinde Mekke kutsal alanında cinsel ilişkiye girdikleri için tanrılar tarafından yada bizzat kutsal alan (Harem) tarafından taşlaştırıldığına inanılan iki kişiyi temsil ettiği düşünülen totemlere istinaden tapınılan tanrı kültü. Bir diğer mitolojik hikayeye göre ise deniz kenarında (muhtemelen Kızıl deniz) bulunuyorlardı ve onlara orada tapınılıyordu (kendi Kabe’lerine sahip olmaları muhtemeldir), yani tapınakları başlangıçta Kızıl deniz sahilinde bir yerdeydi ve diğer tanrı totemleri gibi Mekke kutsal alanına dahil edilip mevcut politeist din içerisinde tapınılmaya başlandı, bu ikiz tanrılar için bir başka mitolojik hikayede ise gene Mekke kutsal alanında sevişirken yakalandıkları için öldürüldükleri ve sonradan öldürülmelerine üzülen kabile mensuplarınca atalar kültü içerisinde totemlerinin yapılıp tapınıldığına dair rivayetler vardır. Bir başka mitolojik hikayede bahsi geçen ve Amr b.Luhay’ın Cidde sahilinde bulup Mekke’ye getirdiği söylenen daha eski tanrı kültlerinden birisi olup yerel eski tanrılarla bütünleşerek günümüzdeki halini almış olmasıda muhtemeldir.
Bütün bu değişik anlatımlı hikayelerin sonucunda söz konusu tanrıları temsil eden totemler, günümüzde de İslam tarafından kutsal kabul edilip hac dinsel ritüeli içerisine dahil edilen, o dönemde de kutsal olan Safa ve Merve tepelerine dikilmiş ve adlarına tepede tapınak yapılmıştır, söz konusu eylem büyük ihtimal erken dönemde olmuştur, Kureyş’in ve günümüz Mekke’sinin kurucusu Kusay’ın bölgeyi ele geçirmesi ile, anlatımlara göre zamanla gözden düşmüş olması muhtemel bu ilgili totemler söz konusu tepelerden alınıp Kabe’nin önüne, zemzem kuyusunun yanına yerleştirilmişler ve eski saygınlıklarına kavuşmuşlardır.
Kutsal sayılan tepelerden dolayımı bir tanrı kültü yaratıldığı yada tanrıların uzun dönemdir kutsal kabul edilen tepeleremi ait olarak düşünüldüğü belirsizdir. Eski mitolojik inançların yeni inançlar içerisinde devam etmesi yeni bir şey değildir, özellikle Anadoluda benzer bir çok örnek vardır. Amr b.Luhay’ın Safa tepesine Nuheyku Mucaridurrih adlı bir tanrıya ait totemi, Merve tepesine ise Mu’timu’t-Tayr adlı tanrıya ait totemi yerleştirdiği İslam mitolojisinde yazmaktadır, bu tanrılar hakkında isimleri dışında bir bilgi yoktur. İslam öncesi efsanelerden etkilenerek aktarılan bu mitolojik hikayede Amr b.Luhay’ın söz konusu tepelere birden fazla tanrı totemi dikmiş olması muhtemel olduğu gibi, sonradan bir çok lokal efsanede görüldüğü gibi bir çok şey ona isnad edilmişte olabilir. İsaf ve Naile adlı tanrılar ismen İslam içerisinde yaşamazken, aksine Safa ve Merve tepeleri arasında erken dönemden itibaren bu tanrılara yapılan Sa’y uygulaması İslam içerisinde devam etmektedir.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:24
Zü’l-Halasa
Yemen’de Abela’da Kabe (Kureyş onu el-Kabetu'l Yemâniyye olarak adlandırıyordu) kutsal alanında bölge kabilelerince tapınılan tanrı, Ka’b ve birkaç müttefik kabilenin tanrısıydı. İslam sonrası yıkılıp işlevine son verildiği hadiste anlatılan eski bir kutsal alandır. Hakkında çok az bilgi günümüze ulaşmıştır. Arap yarımadasındaki bütün Kabe’lerde olduğu gibi burada da tavaf vb. bir çok dinsel ritüelin yapıldığı kaydedilmektedir.
Bu tanrıya inanan Devs adlı kabilenin yukarıda bahsedilen savaştan sonra Müslüman olmasının ertesinde, Muhammed’in "Devs kabilesinin kadınlarının kıçları, Zü'lhalasa putunun etrafında titremedikçe kıyamet kopmaz. Zü'lhalasa, Devslilerin cahiliye devrinde tapındıkları [Tebâle'deki] puttur." dediği rivayet edilir. İslam mitolojisine göre kıyamet öncesi bu tanrıya tekrar tapınılacağına inanılmaktadır.
Vedd
Mitolojik Nuh kavmininde taptığına inanılan ve Arap mitolojisinde Amr b.Luhay’ın Cidde sahilinde bulup Tihame’ye getirdiği söylenen tanrılardan birisidir. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen toteminde savaş aletleri ile gösterilmiştir. Sümerli’lerden bölgeye gelen inanca ait bir savaş tanrısı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Vedd bölgede bir yer adı olduğu gibi aynı zamanda tanrı adıdırda, Kureyş’in ona Edd dediği rivayet edilmektedir. Mekke bölge halkınında taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.
Suva
Ruhat’ta Huzeyl kabilesine ait bir tanrıdır, Kinane kabilelerinin bir kısmıda ona tapardı. Hac ve diğer benzer dinsel ritüellerin uygulandığı bilinmektedir. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen totemi bir platform üzerinde durmaktaydı. Sümerli’lerden bölgeye gelen inanca ait bir tanrı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Mekke bölge halkınında taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.
Yagus
Yemen’de Ekmet tepesinde tapınağı olan, Müzhiç kabilesinin tanrısı ve birkaç kabileninde hac mevsiminde ibadet ettiği tanrısıydı. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen totemi vardı. Sümerli’lerden bölgeye gelen inanca ait bir tanrı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Mekke bölge halkınında taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.
Yauk
Mekke yakınlarında (iki gecelik mesafede) Hayavan (hayvan) denilen köyde bulunmaktaydı. Hemdan ve Havlan kabilelerinin taptığı bir tanrıdır. Himyer hakimiyeti sırasında söz konusu kabileler Musevi din inancına geçince bölgede tapınılmaktan vaz geçildi. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen totemi vardı. Sümerli’lerden bölgeye gelen inanca ait bir tanrı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Mekke bölge halkınında taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.
Nesr
Yemen’de Sebe toprakları denen bölgede Belha adlı yerde tapınağı vardı. Himyer kavminin bazı kabilelerinin ona taptığı bilinmektedir. Zu Ru-ayn kabilesinin tanrısıydı. Nuh/23 ayetinde diğer Nuh kavmi tanrıları ile birlikte anılır. İnsan şeklinde betimlenen totemi vardı. Sümerli’lerden bölgeye gelen inanca ait bir tanrı olması kuvvetle muhtemeldir. İslam kaynaklarında atalar kültü ile birlikte ortaya çıktığı belirtilmektedir, bazı tefsirlerde Adem’in çocuklarından birisi olarak adlandırılmaktadır. Mekke bölge halkınında taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.
Sa’d
Cidde kıyısında tapınağı ve içinde uzun bir kaya olan totemi vardı, (bu tip totemlerin erken dönemde kurbanların kesildiği sunak taşı olarak kullanıldıkları bilinmektedir, Kabe’deki ‘’makamı İbrahim’’ denilen taşta bu şekilde kullanılmıştır erken dönemde) Kinane boylarından Malik ve Milkan aşiretlerinin tanrısıydı. Mekke bölge halkınında taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.
Aim
Kays, Tay ve müttefik kabilelerin tanrısıydı. Mekke bölge halkınında taptığı bir tanrıdır, muhtemelen Mekke kutsal alanında bir totemi vardı.
Menaf
Mekke kutsal alanında tapınılan, Kureyş kabile tanrısıdır. Hakkında başka tarihsel bilgi yoktur, Kureyş kabilesinde sık rastlanan Abdulmenaf ismi ona adak olarak konulurdu.
Zatuenmat
Mekke kutsal alanının (Harem) girişinde olan yeşil büyük bir ağaçtır, tanrı olarak değilde kutsal alanda yer alan bir kutsal obje olarak kutsanması ve saygı gösteriliyor olması muhtemeldir, benzerlerine erken dönemden kalma dinler olarak bölgede sık rastlanır. Harem’de silah bulundurulmadığı için hac ve diğer dinsel ritüeller için Mekke’ye gelenler silahlarını ve elbiselerini bu ağaca asarlardı, yanında kurban kesme vb. dinsel ritüeller uygulanırdı.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:25
Kabe
Kabe adı bölgede dört köşe yapılar için yaygın olarak kullanılmaktadır, dönemin Arapça’sında dört duvarı olan her yapıya Kabe yada ev denilmekteydi. Kabe kutsal bir ad olmaktan çok, kutsal bir alandaki yapıyı tanımlamak için kullanılmaktaydı. Arap yarımadasında İslam tarihçilerine göre bilinen 100 civarında Kabe bulunmaktaydı, İslam’ın yayılması neticesinde bunların içinden Mekke’deki Kabe öne çıkmıştır. Kullanım amaçları bir çeşit tapınak olarak, tanrı totemlerinin muhafaza edildiği ve tanrılara sunulan adak, hediye, kurban vb. şeylerin atıldığı (depolandığı) ‘’Gabgab’’ adı verilen kuyuların yer aldığı, MS. 2.YY’dan itibaren yüksek duvarlarla çevrilen ve 4. YY’dan sonra çatı yapılan binalardır. Mekke’de günümüzde kullanılan binanın daha önce, zemzem kuyusu yada yakınındaki bir eski ‘’Gabgab’’ adı verilen kuyu üzerinde olması kuvvetle muhtemeldir.
İlkel kabile dini öncesinde Dünya’nın her yerinde rastlanan ve en eskisi Urfa Göbekli tepede bulunan kutsal alanlardaki dört köşe olarak dikilmiş taşların zamanla evrim geçirmesi ile oluşmuşlardır. Kutsal olarak kabul edilen bir alana yapıldıkları içinde ayrıca bir kutsiyed kazandırılarak bilahare saygı görmüşlerdir. Kökenleri İnsan’lık tarihi kadar eski olan kutsal alan tapınma ritüelinin devamında, süregelen bir tapınma şekli olarak dinlerin gelişmesi ve evrilmesi neticesinde, bu kutsal alanlar üzerine her zaman dinsel yapılar/tapınaklar yapılmıştır. Bilinen en güzel örnek ise İzmir Selçuk’taki İsa bey camiidir, öncesinde kilise – Afrodit tapınağı – Kibele tapınağı – kutsal alan olarak kullanılmıştır. Benzer aşamalar Mekke’deki kutsal alan dahil bölgedeki bütün kutsal alanlarda yaşanmıştır. İslam mitolojisindeki anlatımlarda İbrahim’den öncede Mekke’deki kutsal alanın dinsel amaçlı ziyaret ediliyor olması bu teze örnek teşkil eder. İlk önce bir tümsek yada tepe ve ardından dört dikili taş, devamında yerden biraz yüksek duvar ve ardından çatısı olmayan ve bölgeden bölgeye değişen yüksekliklerde duvar ve en sonunda çatı ilavesi ile günümüzdeki şeklini almıştır.
Hemen hemen İslam öncesi bütün dinsel ritüeller, aynen yada değiştirilerek Mekke’deki günümüz Kabe’sinde de uygulanmaktadır. Bazen birkaç kabileyi memnun etmek amacıyla iki üç kabilenin uygulaması birleştirilmiş, bazen genel uygulama aynen korunmuş, bazende kabilelere özel uygulamalar adları ve sıfatları değiştirilerek uygulanmaya başlanmıştır. Hums uygulaması sonucunda fakirlerin çıplak olarak zorunlu katılımı başta olmak üzere, bazı Bedevi kabileleri’ninde adedi olan çıplak olarak Hac etmek vb. ritüeller ise İslam’la yasaklanmıştır.
Mekke dışında kendi Kabe’si olan bir çok kutsal alanlarda da benzer Hac ve dinsel ritüeller yapılmaktaydı. Mekke’deki Kabe ile benzer özellikler taşımaktaydılar. Uzza, Ukaysır, Zulhalasa, Necran, Sendad ve Sana’da ki Kabe’ler günümüze kadar adları ulaşan kutsal alanlardır, içlerinde tıpkı Mekke’deki Kabe’de olduğu gibi tanrı totemleri vardı. Dünya’nın bir çok yerinde görüldüğü gibi bu kutsal alanların çevresinde de savaşmak vb. bir çok şey yasaktı. MS. 2.YY’dan itibaren bu kutsal alanlar ve yerleşkeler Mekke ile ticari, siyasal ve dinsel rekabete girdiler, Ebrehe kabilesinin Mekke’ye saldırısı bu nedenledir mesela. Zamanla bütün bu kutsal yerleşkeler İslam tarafından yıkılarak inananları dağıtılmıştır, bilinen en son kutsal alan/Pazar yeri konumundaki Usayda’daki yerleşke MS. 7.YY ortalarında yıkılmıştır.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:26
Bu tanrılar haricinde bilinen ve tanrı yada kutsal alan veya obje olarak tapınılan, saygı gösterilen tapınaklar ve alanlarda vardı, Arap mitolojisinde Amr b.Luhay’ın Mina’da yedi tanrı totemi diktiği ve Hac sırasında onlara 3’er taş atıldığı rivayet edilmektedir, günümüzde bu ritüel İslam dini içerisinde Hac ritüelinde şeytan taşlama olarak devam etmektedir. Bölgede; Sindad’da Bekr, Tağlip ve İyad’a ait Zülkabat, Zeyd-menat’a ait ruday, Sana’da Riam, Huzaa ve Davs’a ait Zülkeffeyn, Akk’a ait el-Mantık, Hadramevt’te Merhab, Kinde’ye ait Zırrıh, Bakr b.Vail’e ait el-Muharrik, Muşakkar’da Zulliba, Necd’de el-Fels, Beni Dabbe’nin Şums, Ukaz’da Cıhar (Kabe olarak), Yanbu’da Büvana adlı tanrı, Kabe kutsal alanı, kişisel tanrı ve kabile tanrıları ile birlikte kutsal kabul edilen alanlar ve objelerde vardı. Bölgede Bekr b.Vailoğullarının taptığı erkek Deve yavrusu gibi animizm din anlayışıda sürmekteydi. Bölgede hemen hemen her türlü malzemeden tanrı totemi yada kutsal varlık totemi yapılmaktaydı.
Bölgede gelir durumuna göre türbe, şapel/mescit, büyük totem yada bir taş’ın tanrı figürü olarak kullanılması yaygın bir uygulamadır. Kutsal alandan alınan bir taşın seyahatlerde tapınma ritüelinde kullanılması, tapınılacak totemlerin ve tapınakların her zaman yüksek bir yerde bulunması (tepeler ve dağlar bu nedenle kutsal kabul edilirdi), eğer bir tepe yada tümsek yoksa çevrede yapay olarak yapılması sık karşılaşılan bir durumdu. Evlerde tapınmak için bir köşe yada zenginse bir oda bulunurdu, bu uygulama İslam sonrasında Ebu Bekir’in Müslüman olması ile birlikte evinin bahçesine bir mescit yaptırması örneğinde olduğu gibi, yada Anadolu’da kutsal kabul edilen kişilerin anıt mezarlarının (türbe) bir tepeye yapılması gibi devam etmiştir.
Hicaz’da ve yakın bölgelerinde atalar kültüne tapınmada devam etmektedir İslam öncesinde. Bilinen en ünlü örnek ise Kureyş kabilesinin efsanevi lideri Kusay’dır, Mekke’de türbe ve mezarların kutsal olarak tapınma ritüellerine dahil edilmesi neticesinde, söz konusu alanlara şapeller/mescitler (türbe) yapılmıştır. Bazı ünlü kişilerin ölümleri sonrasında tapınılmaları haricinde, ölüm günleri takvim başlangıcı olarakta kabul görmüştür. Yaşarken tanrı/kral statüsü kazandıkları kayıtlarda yazılı değilsede öldükten sonra tanrılaştırıldıkları bir gerçektir. Mekke kutsal alanındaki totemlerin bir kısmını bu tip tanrılar oluşturuyordu.
Tanrılara tapınma şekilleri kabileden kabileye ve bölgeden bölgeye değişmektedir o dönemde, her kutsal alanda ve dinde olduğu gibi bölgedeki dinlerde de temiz olarak tanrılara yada kutsal alana yakınlaşma ana kuraldır. Mekke kutsal alanında olduğu söylenen 360 tanrı toteminin tamamına, bölgenin politeist din inancına sahip toplumunun, kitlesel olarak tapındığı izlenimi veren İslam tarih anlayışının aksine, Mekke kutsal alanındaki totemlere sadece ilgili kabile yada kişiler tapınmaktaydı.
Bölgede İslam öncesine ait dinsel bayramlar ve kutlamalar vardı. Genel katılım sağlanan üç büyük tören vardı, bu törenler senede üç defa olmak üzere Allah’ın kızları olan tanrıçalar adına yapılmaktaydı. Bilinen benzer büyüklükte bir tören gene Zulhalasa kutsal alanında düzenlenmekteydi. Gene senede bir gün Yanbu’da Büvana adında bir tanrıya tören yapılmaktaydı, Muhammedin de içinde bulunduğu Haşimoğulları’nın bu törene katıldığı ve Muhammed’in bu törenden kaçmak için bahaneler uydurduğu İslam mitolojisinde geçmektedir, bu tip söylemlerin İslam mitolojisine 8. YY’dan itibaren girdiği düşünülmektedir. Bilinenler dışında bölgedeki 100 civarında olduğu söylenen Kabe kutsal alanlarında, benzer bayramların kutlandığını düşünmek yanlış olmaz.
Bu törenler dışında, Mekke’de Mudar ve Hicaz kabilelerin katıldığı Recep ayında kutlanan bir bayram vardı, Recep ayının kutsal sayılmasının nedeni olarak bu bayram gösterilmektedir. Gene kutsal kabul edilen Zilhicce, Zilkade ve Muharrem ayları içerisinde bir çok dinsel ritüel ve uygulama yapılmaktaydı, bu kutsal ay ve dinsel uygulamalar İslam’da da devam etmiştir (kökeni Haşimi iktidarı ile birlikte kurulmaya başlanan pazarlardır). Hac bilinen en büyük dinsel ritüeldir, bunun dışında Buas, Ficar, el-Basus ve Ukaz günlerininde bayram olarak kutlandığı bilinmektedir. Bölgede ayrıca eski Şemsi takvimde yılbaşı olan (ilkbaharda) Nevruz ve sonbaharda kutlanan Mihrican adlı bayramlar vardı, söz konusu iki günün gündönümü kutlamalarının devamı olması muhtemeldir, efsanelerde bu iki günü bayram olarak erken dönemde kahinlerin seçtikleri anlatılır, Mezopotamya kökenli birer bayram oldukları rivayet edilmektedir.
Dinsel ritüeller olarak bölgede; değişik Namaz uygulamaları (ör. Cenaze namazı vb.), değişik tanrılar veya kutsal günler için oruç tutma (ör. tazim ve kefaret için tutulan Aşura orucu vb.), İsaf adına yemin etme (yemin etme/söz verme en kutsal dini ritüellerden birisidir İslam öncesinde, İslam’da Kuran’daki yazımda sık sık karşımıza çıkan tanrının yemin etmesi bu inanışın devamıdır, ilk dönem orijinal metinlerde Muhammed’in ağzından yazılanların sonradan değiştirilerek tanrı adına yazılmış olmasıda muhtemeldir), kurban ritüeli (İnsan kurban etme aşamasından, hayvan kurban etme aşamasına yeni geçmiş bir toplum oldukları, Muhammed’in babasının kurban olarak adanması efsanesinden bellidir.) ilk dönem kutsal alan adına sonrasında tanrılar adına yapılmaktaydı, kurban adak taşlarının varlıklarını İslam öncesi son dönemde sürdürüyor olmaları, tanrı totemleri adına kurban kesilmesi uygulamasının yakın bir dönemde ortaya çıktığını göstermektedir, bildiğimiz gibi kurban kesme İslam’da değiştirilerek devam eden bir uygulamadır. Fal bakıcılığı vb. dinsel ritüeller İslam ile uygulanmaktan vaz geçilmiştir.
Bölge halkının ananeleri arasında dine nüfuz etmiş Bahira, Saibe, Vasile ve Ham gibi göçebe hayvan besleyen kabilelere özgü adetler ise İslam ile uygulanmaktan vaz geçilen inanışlardır. Gene Animizm’den kalması muhtemel bir çok uygulama İslam içerisinde vaz geçilen ananelerdendir. Her ne kadar günümüzde popüler inançta yaygın olarak bütün Arap yarımadasına advedilen, o dönemde sadece bazı Bedevi kabilelerinde ve Kureyş/Kinane kabileleri özelinde bazı aşiretlerde, toplumun yaşamda kalması adına en zayıf halka olan kız çocuklarının öldürülmesi ve İnsan kurban etme döneminden kalan, keza fakirlerin uyguladıkları kız çocuklarını tanrılara kurban etme geleneği İslam sonrası devam etmeyen adetlerdendir. Kureyş ve Kinane kabilelerindeki kız çocuklarının gömülmesi uygulaması, kurban etmekten çok erkek çocuklarının bir güç ve statü getirisi olmasına mukabil gelişen ve erkek çocuğu olmayanları aşağılayan kültüre karşı tepki niteliğindedir.
Arap yarımadasında yaygın olarak, Melek, Cin, peri vb. bir çok yarı tanrıya’da tapınılmaktaydı. Bu yarı tanrıların iyi ve kötü olanları vardı inanışa göre, bu inanış İslam içerisinde de devam etmektedir. Gene aynı şekilde Muhammed’in çağdaşı şairler, kahinler ve rahipler ile yakın pozisyondaki kişiler bir tepe üzerine çıkarak, yada bir dağdaki mağaraya kapanarak esin perisinden yardım aldıklarına inanırlardı, bu inancın izlerine İslam sonrası 2. ve 3. YY.da rastmaktadır, özelikle şairlerin Mekke ve Medine’de esinlenmek için tepelere çıktıkları kayıtlıdır. Tanrı yada yarı tanrılardan esinlenme inancı erken din evresine kadar inmektedir. Muhammed’in bir dağda inzivaya çekilmesi, gene ondan önce dedesi’nin aynı şekilde davranması, bölgede ortaya çıkan Muhammed’in çağdaşı peygamberlerinde aynı şekilde davranması söz konusu inanıştan kaynaklanmaktadır.
Bu inancın devamı olarak izah edilen yada anlatılmak istenen konuya, o konudaki içeriği betimleyen/tasvir eden şiirlerin yazılması ve bunların ana metne eklenmeside bu adetin bir parçasıdır. Bu uygulamayı 8. ve 9. YY’larda yaşamış olan bazı İslam hadis ve tarihçilerinde de görmekteyiz. Ana metnin içeriğini tasvir eden yada betimleyen (konuyu kuvvetlendirme yada güzelleştirme amaçlı) şiirlerin, aktarılan hadis yada tarihsel konularının içerisine yerleştirildiği, zaman içerisinde bu din adamlarının ardılları ve öğrencilerinin, bu şiirleri ilgili kitaplardan çıkardıkları çalıştıkları rivayet edilmektedir. Söz konusu dönemden kalan bir kaç sayfa Frankfurt Üniversitesi kütüphanesinde saklanmaktadır.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:27
Benim düşünceme göre; bu uygulama şekli Muhammed’inde başvurduğu bir nesir çeşidi olarak Kuran’da da yapılmıştır. Mevcut Kuran içerisindeki bir birinden kopuk ayetlerin bazılarında görülen şiirsel söylemlerin ve düzensizliklerin kökeninde, döneminde Kuran içerisinde ayetleri açıklayan/betimleyen şiirlerin olması ve sonraki dönemde Kuran kitaplaştırılırken bunların çıkarılmasının yatması kuvvetle muhtemeldir. Suyuti’de geçen; Bakara suresi ile Ahzap suresinin aynı uzunlukta olduğunu (günümüzde Bakara 285 ayet iken, Ahzab yalnızca 73 ayettir.) anlatan rivayet bu tez için örneklerden biridir. Döneminin bütün anane ve inançlarını yansıtan Kuran’ın içerisinde, içinden çıktığı toplumun en yaygın iletişim aracı olan şiirleri barındırmadığını düşünmek, yanlış yöntem üzerinden tarihi tahlil etmekle açıklanabilir, daha doğrusu resmi İslam söylemi ile düşünmenin sonucudur.
Kuran’ın erken dönem söylendiği süreçte henüz Arap dilinin bir yazım dili olarak gelişmemiş olması, değişik kabile lehçelerinde sözcüklerin anlamlarının değişmesi ve bazı ayetlerin Hıristiyan ilahilerini andırması, döneminde söz konusu ayetler içerisinde açıklayıcı şiirlerin olduğu ve kişiye özel mesajlar gibi kişilere yada kabilelere özel söylemler olması kuvvetle muhtemeldir, bu sav zaten bazı ayetlerde İslam tarafından söylenmektedir. Yaygın ve sevilen bazı şairlerin söylemlerini tekrarladığına dair döneminde Muhammed suçlanmıştır, döneminde kendisine şair, kahin ve sihirbaz denilmiştir. Özetle: Kuran içerisindeki Muhammed’in sure ve ayetleri açıklayıcı şiirlerinin sonradan çıkarılmış olması kuvvetle muhtemeldir.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:28
Yıldızlara ve Gezegenlere tapanlar
Arap yarımadasında başta Ay, güneş ve gezegenler olmak üzere özellikle Mekke’de çok inananı olan Şi’ra yıldızı kültü (Muhammed’in anne tarafından dedesinin dedesi olan Ebu Kebşe, Kureyş politeist dinine inanmaktan vazgeçip bu yıldıza tapınmaya başlayınca ona Hanif demişlerdir) dışında yedi gezegen ve 12 yıldıza tapanlar vardı. O dönemde Yıldızlara/gezegenlere tapanlara Sabii dendiği rivayet edilmektedir. Döneminde Allah’a Ay tanrısı olarak tapınılması nedeniyle, İslam sonrası kayıtlarda oldukça az bilgi vardır bu inançlar hakkında, olanlarda kişiler ve kabile adları üzerinden edilen rivayetlerden ibarettir. Tek bir yıldıza yada gezegene tapana Hanif yada Sabii, bütün yıldız ve gezegenlere tapanlara ise ‘’kafir Sabii’’ yada ‘’müşrik’’anlamında ‘’Hanif’’ denildiği rivayet edilmektedir.
Sabii’lik
Kuran’da Bakara/62 ayetinde Yahudilik ve Hıristiyanlıkla birlikte anılan din. İslam mitolojisinde Yahudi’lik ve Hıristiyan’lık ile Mecusilik arasında bir din olarak tasvir edilir, bazı kaynaklarda yıldız, burç ve gezegenlere tapınan, bazı kaynaklarda ise (Allah’ın kızları olan tanrıçaların İslam sonrası melek olarak tanımlanması neticesinde) meleklere tapınan bir topluluk olarak anlatılmaktadır. İslam mitolojisindeki anlatımlara göre o dönemde sadece Allah ve kızlarına tapınanlara ‘’Hanif Sabii’’, bütün gezegenler ve yıldızlara inananlara ise ‘’kafir Sabii’’ denilmekteydi. Bu yüzden İlk dönem İslam mensuplarına Mekke’li politeistler Sabii demişlerdir. Uygulamalara ve söylemlere bakılacak olursa bunun kökeninde 3 neden aramak gerekir; a) Müslümanlar Allah’a taptıkları için bu benzerlik neticesinde Sabii denilmiştir, b) kelime anlamı itibari ile dönek, müşrik, kafir anlamında da kullanıldığı için bu sıfat kullanılmıştır, c) Atalarının dininden dönenler anlamında Sabii denilmiştir.
Bir başka İslami kaynağa göre, bir çok dinin birleşimi olarak o dinlerin en iyi yanlarını alan bir dindir. Bütün dinlerin bağlayıcılığından kurtuldukları içinde bu topluma Sabii denilmektedir. En uç söylem ise bir din olmadığı yönündedir. Bütün bu anlatımlar içerisinde en kabul gören yaygın görüş, Mekke özelinde göksel objelere tapınma neticesinde bu inanca Sabii denilmesidir. Kureyş’in Allah ve kızlarına tapınan Sabii’leri nispeten kendilerine yakın hissetmeleri buna mukabil bütün yıldız ve gezegenlere tapınanları ise müşrik olarak adlandırmaları, Mekke merkezli hakim din anlayışının kabile tanrısı dönemi politeizmine denk düştüğünüde gösterir. Hanif Sabii’lerin Mekke çevresinde toplumdan dışlanmadan yaşadıkları anlaşılmaktadır. İlk dönem Müslümanların kendilerini Müslüman olduk anlamında ‘’Saba’na’’ diye tanımladıkları fakat sonrasında Mekke’deki politeistlerin onlara alay ve hakaret edeci bir manada Sabii demeleri üzerine İslam’ında bu sıfatı kullanmaktan vazgeçip öncülleri gibi kullandıkları görülmüştür. 10. YY’dan itibaren Sabii’lik İslamda değişik ve birbirinden kopuk tanımlarla yer almıştır.
Sabii’lerin dinsel ritüel olarak; Namaz kıldıkları, Kurban kestikleri, Oruç tuttukları ve bu ritüellerin İslam’daki benzer adla anılan ritüellere oldukça çok benzediği bilinmektedir. Ramazan bayramı adı altında kutladıkları bir bayramları olduğu, bazı yiyecekleri ve davranışları yasak (tabu) olarak gördükleri, sünnet olmadıkları ve Bakara/62 ayetindeki bahis nedeniyle ölüm sonrasına inandıkları İslam mitolojisinde geçmektedir.
Sonraki dönemde Sabii’liğin İslam önünde Urfa’ya kadar uzanan bir hicretle, bölgeye yerleşerek bölgesel inançlarla değişime uğrayarak günümüzdeki Agnostik bir dinsel inanışa dönüştüğü söylenmektedir, bir diğer rivayete göre bölgedeki Harrani’ler İslam devletine girince kendilerine Sabii demeye başlamışlardır. Gene aynı şekilde el-Cezire bölgesinde yaşayan Sabii’lerin bölgedeki Yahudi-Hıristiyan dinlerinden etkilenerek monoteist bir yapıya büründükleri söylenebilir, Bakara/62 ayetinde bahsedilen Sabii’lerin bunlar olması kuvvetle muhtemeldir, bazı İslami kayıtlarda Mezopotamya kökenli oldukları geçmektedir. Günümüzde daha çok Agnostik dinsel inanca sahip olanları tarif etmek için kullanılmaktadır.
Özetle; İslam öncesi dönemde Mekke’de Sabii olarak adlandırılan 3 değişik kitleden söz edilebilir.
1- Bakara/62 ayetinde bahsedilen Sabii’lerin, el-Cezire’de (günümüz Irak ve Türkiye’nin doğu Anadolu bölgesi) yaşayan ve Sümer kökenli politeist inançlarının, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecusi’likten etkilenmiş karışımından oluşan bir dinsel toplum ve inanış.
2- Kuran’da bazı ayetlerde bahsedilen ve Arap yarımadasında yaşayan, Mekke çevresinde çok görülen, yıldızlar – gezegenler – burçlar ve Ay, Güneş kültüne tapınan toplum ve dini inanış.
3- Sözlük anlamındaki şekilde kullanılan isim yada sıfat. Bir dinden çıkıp başka dine girme, dönme (mürted), sapıklık, atalarının dininden çıkan, terk eden, küfre düşen vb. anlamlarda kullanılmıştır. İslam’da da bir dönem Sabii sıfatı İslamı kabul etmiyenler için sapık manasında yada dinden dönen manasında kullanılmıştır.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:29
Hanif’lik
İslam öncesi ve erken İslam döneminde, günümüzdeki anlamından farklı bir anlamda kullanılan bu sözcük, bölgede atalarının dinine inananlar için kullanılmakla birlikte Mekke’deki herkes kendini hanif olarak tanımlamaktaydı. Bölgedeki bütün topluluklar kendilerini İbrahim’in soyuna bağlamak için Hanif olduklarını iddia ederlerken, gene aynı şekilde bütün bu dinsel kitle kendilerini Hanif dini uygulayan olarak adlandırmışlardır. İslam’ın başlangıcında, politeist olmayıp monoteist inanca sahip olan yani sadece Allah’a tapanlara Hanif denilmekteydi (Rum/30 – Nisa/4). İslam’da zamanla Hanif ve İbrahim dini özdeş olarak anlamlandırıldı.
İslam’ın ilk deklare edildiği dönemde Hanif sözcüğü;
- Tek bir tanrıya tapınan kişi (dönemindeki yüzlerce tanrıdan birisi olabiliyordu)
- Sünnet olmuş kişi
- Hac yapıp, sünnet olan ve cenabetten gusleden kişi
- İbrahim’in ardılları olarak atalar dinine inanan kişi (burada herkes gibi İslam’da müşrik olarak adlandırılan politeist Kureyş kabileside, kendisini Hanif olarak tanımlamaktaydı)
için kitlelerce yaygın olarak kullanılmaktaydı.
Hanif kelimesi sözlükte, ‘’ayağı ters ve dönük olarak başparmaklarının sağa ve sola eğik olması – doğruluk – istikamet ve bir şeye meyletme (iyi-kötü)’’ anlamlarında kullanılmaktadır. Süryanice ‘’hanifu’’ kelimesinden Arapça’laştırıldığı, Kenani-Arami dillerinde ‘’iki yüzlü, politeist, bidatçı’’ anlamına gelen ‘’hanef’’ kelimesinden türediği söylenmektedir. İbranice ‘’hanif’’ ‘’kafir ve münafık’’ anlamında kullanılmaktadır. İbrani, Arami ve Süryanice’de ‘’murdar’’ anlamınada gelmektedir. Arapça’da ‘’müşrik’’ anlamında da kullanılmıştır. Sabii’lerin bir kısmına Hanif denilmekteydi.
İslam mitolojisinde putlara tapmaya karşı çıkan ve Allah’a tapan, İbrahim’in önerdiği dine inanan anlamında bir söylem, hicri 2.YY başlarından itibaren İslam din adamlarınca geliştirilmiş ve doktrine edilmiştir. İslam tarih kitaplarında 4 kişinin hanif olduğu söylenmekle beraber, bu 4 kişiden 3’ü Hıristiyan olarak yaşamıştır, bir tanesinin ise her hangi bir dine mensup olmadan öldüğü kaydedilmiştir ve bu kişi dışında Hanif olarak adlandırılabilecek başka isim mevcut değildir. İslam tarihinde böyle yazılmış olması, Hanif olarak adlandırılan kişilerin yekününün bu kadar olacağı anlamına gelmez. İslam Tarihi kayıtlarana göre Hanif adı altında bir dinsel grup, hareket yada toplum olmamıştır.
Hanif olduğu yazılan kişilerden şair ve hatip Varaka b.Nevfel b.Esed, Muhammed’in ilk eşi olan Hatice’nin amcasıdır. Tevrat ve İncili okuduğu, Hıristiyan olduğu ve Arap harfleri ile İncili yazabildiği anlatılmaktadır, ruhban sınıftan olma ihtimali vardır. Anlatılanlardan Monoteist Hıristiyan (İsa’nın tanrı olduğuna inanan) olduğu, muhtemelen Muhammed’e Hıristiyanlık hakkında bilgileri detaylı olarak anlatmış olabileceği, Muhammed’in peygamber olduğunu iddia etmesine mukabil asla Müslüman olmadığı (İslam efsanelerinde Muhammed’in beklenen peygamber olduğunu onayladığı ve tasdik ettiği söylenmektedir) rivayet edilmektedir.
İki Hanif kişinin ise Hıristiyan olarak yaşadıkları, birisinin Müslüman olup Habeşistan’a göç eden kafile içerisinde yer aldığı, Habeşistan’da tekrar Hıristiyan olup yaşadığı ve öldüğü, diğerinin ise Bizans’ın bölgedeki adamı olarak muhalefette olduğu (pilark olarak atandığı kayıtlarda vardır), Hıristiyan olarak yaşadığı ve Şam’da öldürüldüğü yazılıdır. Son Hanif ise anlatılanlara göre Monoteist bir inanca tabii olmak için uğraşmış, Mekke’den ayrılmış ve gurbette ölmüştür. Muhammed bu kişinin tek bir ümmet olarak cennete alınacağını söylemiştir.
Görüldüğü gibi günümüzdeki tez ve söylemlerin aksine, İslam öncesi ve erken İslam dönemlerinde Arap yarımadasında Hanif dini diye bir din olmadığı gibi, sadece İslam mitolojisinde karşımıza çıkan İbrahim dini diye bir din ve dinsel grupta yoktur. Aksine bölgedeki bütün Arap ve Bedevi kabileleri kendilerini İbrahim soyuna bağlamak için, İbrahim dininden Hanif olduklarını iddia etmişler, bu söylem üzerinden siyaset yapmışlar ve kendilerinin hak din olduğunu savlamışlardır. Kuran’da Duha/7 ayetinde Muhammed, İslam öncesi müşrik olarak yaşayan ve İslam’ı öğrendikten sonra hidayete eren olarak tanımlanmakta, böylece Hanif bir kitle olmadığı betimlenmektedir. Özetle, Müslüman’larda siyasi ve dinsel rakipleri Politeist Kureyş kabileside, kendisini Hanif olarak adlandırıyor ve karşısındakini müşrik olarak tanımlıyordu.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:30
Yahudi’lik
Mekke çevresinde yoğun olarak yaşayan Yahudi’ler vardı, bunların büyük çoğunluğu Yahudi’leşmiş Arap kabileler oldukları için İslam öncesi ve sonrasında fazla baskı görmemişlerdir. İbrani kökenli Yahudi’ler İslam sonrası en çok vahşeti yaşayanlar olmuşlardır. Bu günde olduğu gibi o zamanlarda sermaye sınıfı olarak bulundukları toplumda öne çıkmışlardır. Erken İslam’da ilk saldırılara uğrayan ve zenginlikleri yağmalanan da onlar olmuşlardır. İslam öncesi Kureyş kabilesi ile ticari ilişkide en çok bulunan kitle olmuşlardır. Kutsal alana (harem) sadece kurulan Pazar ve panayırlar için girebilmişler, Yesrib (Medine) gibi şehirlerde koloniler kurmuşlardır. Hayber vb. çok verimli vadilerde kabile olarak yaşamışlardır. Kureyş’ten Yahudi olduğu rivayet edilen kimse bulunmamaktadır. Harem alanı dışında Mekke varoşlarında işçilerin kaldığı mahallelerde esnaf ve sanatkar olarak çalışıp yaşayan Yahudilerden bahsedilmektedir.
Hıristiyan’lık
Arap yarımadasında oldukça yoğun bir Hıristiyan nüfus yaşamaktaydı, Necran kenti bir piskoposluk olarak Antakya ve İznik konsülüne temsilci göndermiştir. Bölgedeki Hıristiyan’ların büyük çoğunluğu Arap kabileler olduğu için İslam sonrası baskı görmemiş fakat Arap olmayanlar tıpkı Yahudi’lerde olduğu gibi aşırı baskı görmüşlerdir. Yemen ve Habeşistan’da Nasrani kökenli Hıristiyan piskoposluk merkezleri varlığını sürdürürken, bölgedeki egemen Hıristiyan inancı 7. YY başlarına kadar monoteist Hıristiyanlık olmuş (sonrasında Bizans’ın çabaları ile Ortodoks mezhebine biat etmişlerdir), sadece Habeşistan’da günümüze kadar gelen monoteist Hıristiyanlık inancı yaşamıştır. Kureyş ve Kinane kabilelerin boylarından bazıları Hıristiyan olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Beyaz kölelerin büyük çoğunluğu Hıristiyan ve Ortodoks’tur.
Mekke’deki kabe içinde ve çevresinde Hıristiyan azizlerini temsil eden firesk ve ikonalar ile azizlerin heykelleri bulunmaktaydı. Hıristiyan’ların kabe içerisinde ibadet yaptıkları rivayet edilmektedir. İslam Mekke’yi alınca kutsal alandaki bütün tanrı totemleri ile birlikte aziz heykellerinide yok etmiştir, Kabe içerisindeki bütün ikonalar kaldırılırken, fireskler silinmiş sadece İsa ve Meryem tasvirleri, Muhammed’in emri ile silinmeden olduğu gibi bırakılmıştır. Bölgeye sık sık pilark olarak atanan yerel kabile şeflerinin vasıtasıyla, Hıristiyan’lığın Mekke merkez kutsal alanıda dahil olmak üzere yaygın bir inanç olduğu söylenebilir. Kureyş kabilesinin politeist dini yanında egemen bir güc olamamıştır. Mekke içinde Kureyş’ten Hıristiyan ruhban sınıfa mensup kişiler olması muhtemeldir.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:31
Yukarıda anlatılan bütün bu dinler ve dinsel ritüeller iç içe ve yan yana Mekke merkezli bölgede yaşamıştır. Mekke tapınak şehir devletinde yönetime katılma (aslında ruhban olma’da dahil yetkinlik yaşıdır) yaşı olan 40 yaşına kadar, Muhammed’in kendisine örnek alacağı hemen hemen bir çok dinsel inanç ve ritüel mevcuttur. Belli bir süre kabilesine mensup politeist din içerisinde yaşamış olması kuvvetle muhtemeldir, Bütün bu oluşumlar Muhammed’in ruhi ve fikri yönden oluşumunu hazırlamıştır. İslam’ı yaymaya başladığı dönemde kendisini atalarının dininden çıkmakla itham eden Kureyş, büyük ihtimal Muhammed ile aynı görüşte yaşıyordu. İslam içerisinde yer alan inanç sisteminin neredeyse tamamına yakını bölgedeki İslam öncesi inançların devamı yada isim ve şekil değiştirmiş halidir. Dinsel ritüellerin tamamına yakını, gene aynı şekilde bölgedeki dinlerin ritüellerinin devamı yada isim ve şekil değiştirmiş halidir. İslami Bayram ve ananeler neredeyse Kureyş kabilesinin itikatlerinin tamamına yakınını temsil eder.
Muhammed yeni bir hareket yaratmaktan çok, döneminin kabileleri arasında yaygın bulunan düşünceleri canlandırıp, ortak bir potada eriterek bunlara başka bir istikamet verip günümüz İslam dininin temellerini atmıştır. İslam sonrası yaşamı rahip/kral olarak geçmiş, günlük siyaseti gereği söylem ve davranışları aynı zamanda İslam dini’nin esasını teşkil etmiştir. Kuran’da yer alan bir çok ayet, sadece Muhammed’e muhalefet edenlere yönelik söylem olarak tanımlanırken, kendi cinsel yaşamıda dahil olmak üzere bir çok güncel ve kendisine özel konu İslam din inancı içerisinde kayıt altına alınmıştır. Kuran ayetleri ve hadisler Muhammed’in siyasi ve dini manevralarının, kendini sık sık haklı çıkarmak için genel inanç içerisinde çelişen önermelerinin, duruma göre ürettiği çözümlerin ve bu çözümlerin kendi arasında tutarsızlıklarının, kendisine gelen uyarılar üzerine bu tutarsızlıkları gidermek için tutarsız önermeler üretmesinin ve daha çok hükümranlığının ve günlük yaşamın kaydının yapıldığı öykü ve efsanelerle doludur.
Ardılları olan (4 halife olarak adlandırılan) yakın arkadaşları, ondan sonra İslam’ı şekillendirmeye devam etmiş, Kuran’ı yeniden yapılandırmış ve yazmış, onların ardılları olan ve kökeni Kureyş’in kuruluşuna kadar giden siyasi sürtüşmede taraf olan Emevi hanedanlığı döneminde, özellikle yeniden yazılan hadis ve tarih neticesinde günümüze yakın halini almış, Abbasi’ler döneminde klasik İslam’ın son şekli verilmiştir. Günümüz İslam dini ile İlk dönem İslam dini arasında çok büyük farklar vardır, bu farklılıklar ilk defa Hicri 1. YY ortalarında (sahabe olarak adlandırılan) ilk dönem Müslümanları tarafından dile getirilmiştir. Bazı aktarımlarda toplu olarak namaz kılmak dışında İslam adına bir şey kalmadığı, eldeki Kuran’ın esas Kuran’dan geriye kalanlar olduğunu söyleyende olmuştur.
Netekim Muhammed’in ölümünden sonra, (sanki ölen kişi İslam mitolojisine göre uğruna kainatın yaradıldığı, Allah’ın en sevdiği kişi olarak toplumun dininin peygamberi değilde) sıradan bir rahip/kral’ın ölümü gibi davranılması, hemen akabinde kendisine siyaseten yada süre itibari ile ve yahut yağmalarda bulunma adına biat edenlerin (katılanların) bu ittifaktan ayrılması (İslam tarihinde Ridde savaşları olarak geçer), son anda Müslüman olduğu söylenen Ümeyyeoğullarının (bilinen lideri ebu Süfyan) hemen liderlik için yarışa kaldıkları yerden devam etmeleri ve Muhammed’in ölümünden 29 sene sonra tekrar lider olarak İslam’ı yönetmeleri ve Muhammed’in sülalesini kazırcasına öldürmesi ve sürmesi, İslam öncesi Kureyş içerisindeki dine ve ona mukabil siyasete egemen olmak için süren iç savaşın İslam sonrasında da devam etmesi, Mekke dışındaki toplumların Haşimi’lere saygı göstermemesi ve Ömer’in, Muhammed’in şeriatını değiştiren hükümler vermesi, ilk dört halifeye yönelik suikastler ve ebu Bekir dışındaki 3 halifenin suikast sonucu öldürülmesi, cennetle müjdelenen bir çok sahabe’nin siyasi nedenlerle öldürülmesi yada sürülmesi gibi bir çok örnek Muhammed’in rahip/kral olarak yaşadığını ve ardında yeni bir din’in temellerini bıraktığını göstermektedir.
güneşinzaptıyakın
03-01-2011, 18:32
Kaynaklar:
1- İslam öncesi Mekke. Dr. Yaşar Çelikkol 2003 (birinci basım)
2- Câhiliye’den İslâm’a Geçiş: Tebliğ ve Sosyal Akışkanlık, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:14 Sayı:1 Yard. Doç. Dr. Vejdi Bilgin
3- Dini içerikli ekonomik bir kavram Hums, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisi Cilt:8 Sayı:1 Yard.Doç.Dr. Ünal Kılıç
4- İslam bakış açısında Hz. İbrahim: İslam öncesi Arabistan’da monoteizm’in gelişimi üzerine düşünceler, AÜİF dergisi 2006 sayı:1 Khalil Athamina (Birzeit Üniversitesi) Çeviren Dr. Ali Osman Kurt
5- İslam öncesi dönemde Mekke idare sistemi ve siyasetin oluşumu, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:10 Sayı:1 Yard.Doç.Dr. Adem Apak
6- Sosyo-ekonomik ve kültürel yönden İslam öncesi Mekke toplumu, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:10 Sayı:2 Prof.Dr. Abdurrahman Kurt
7- İslam’dan önce Arap yarımadasında putperestlik ve yayılışı Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt:6 Sayı:1 Hüseyin Atay
8- Risalet öncesinde Arap yarımadasındaki dinler ve bir peygamber beklentisi Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisi Sayı:6 Yard.Doç.Dr. Sıddık Ünalan
9- Kur’an ve üst tanrı inancı e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi Sayı:3 William Montgomery Watt (Edinburg) Çevirenler: Dr. Arif GEZER-Dr. Ömer PAKİŞ
10- İslam’ın kaynakları 1, Erol Sever 1995 (ikinci baskı)
11-Cinler ve Kötülüklerinden Korunma yolları, Abdulhamid b. Abdurrahman es-Suheybânî, Çeviren : M. Beşir Eryarsoy
12-Cahiliye döneminde Yesrib’in etnik yapısı, FÜSB dergisi sayı:1, cilt:15/319-346, Yaşar Çelikkol
13-Cahiliye’den İslam’a geçiş; Teblig ve sosyal alışkanlık, UÜİF dergisi sayı:1, cilt:14/123-142, Yard.Doç.Dr. Vejdi Bilgin
14-Dinlerde kıble anlayışı, UÜİF dergisi sayı:2, cilt:11/1-30, Prof.Dr. Ahmet Güç
15-Dinler tarihi, Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın-Doç.Dr. Mehmet Dağ 1978
16-İslam’da resim ve heykelin yeri, Çanakkale Seramik fabrikaları kültür ve araştırma hizmetleri No:3, Osman Şekerci 1974
17- İslam Ansiklopedisi Hicaz maddesi
18-İslam da tasvir ve minyatürler, AÜİF dergisi 9, Osman Keskioğlu 1962
19-İslam’dan önce Arap yarımadasında Putperestlik ve yayılışı, Hüseyin Atay
20- Çeşitli yönleriyle Din, Prof.Dr. Günay Tümer
21-Kuran’da ve İslam öncesi Arap düşüncesinde ‘’Dehr’’ kavramı, Dr. Mustafa Öztürk
22-Cahiliye şiirinin Tarihsel gerçekliği polemiği, UÜİF dergisi sayı:2, cilt:17/95-120, Doç.Dr. Mehmet Yalar 2008
23-Cahiliye şiiri üzerine (Orj: Fi’ş-Şi’ri’l-Cahilî, Tâhâ Huseyn), Ankara okulu yayınları, Çeviren Şaban Karataş 2003
24-Cahiliye dönemi Nesri, AÜİFD sayı:1, cilt48/177-183, Arş.Gör. Celalettin Divlekçi
25-İslam öncesi Arap şiirinde bazı dini motifler, AÜİF dergisi sayı:9, Yard.Doç.Dr. Ömer Ünal 2003
26-Klasik Arap şiir ve nesrinde en sık rastlanan yeminler, AÜİF dergisi sayı:7, Prof.Dr. M.Faruk Toprak 2002
27-Kureyş lehçesinin Klasik Arapçaya etkisi, UÜİF dergisi sayı:2, cilt:16/327-341, Doç.Dr. İsmail Güler – YLÖ Sevde Alan 2007
28-Tefsir usulünün oluşum sürecinde ilk yazılı kaynaklar, CÜİF dergisi sayı:2, cilt:12/55-74, Doç.Dr. İsmail Çalışkan 2008
29-İslami tarihçiliğin doğuşu/ İlk siyer-megazi eserleri ve müellifleri, Ankara okulu yayınları,Josef Horovitz (Çev: Ramazan Altınay-Ramazan Özmen) 2002 (Birinci basım)
30- Din Faktörü Işığında Cahiliye Şiirine Bir Bakış, UÜİF Dergisi Sayı:2, Cilt:15, Doç.Dr. Mehmet Yalar
31-Kuran
32- Kutubusitte (Buhari) hadisleri
33-Sabii’ler (Son Gnostikler), Şinasi Gündüz 1995
34-Birüni’ye göre Dinler ve İslam dini, Diyanet yayınları, Dr. Günay Dümer 1975
35-Hadis literatüründe Nusaybin (Kuran’da Nusaybin cinleri konusu), Doç.Dr. Ahmet Keleş
36- İslam’ın ilk döneminde Bey’at ve seçim sistemi. Prof.Dr. Mehmet Ali Kapar
37- İslam Hukukunda hükümlerin değişmesi açısından Hz. Ömer’in bazı uygulamaları, Doç.Dr.Muhsin Koçak, 1997
38- İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Zubritski-Mitropolski-Kerov, Eriş Yayınları/8. Baskı
39- Tasavvuf ve Bid’at. Prof. Dr. Abdulhakim Yüce
Ahlaksız
05-07-2013, 14:20
Çok güzel bir makale..Önerilen başlıklara yakışır bence;)