PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : 'Elitler ile Halk Çelişkisi' ve Liberal Sol


Jolly Jocker
19-01-2011, 16:19
Liberal solcuların şöyle bir bakış açıları var: Halk ile elitler arasında bir çatışma sürmekte. Bürokrasi ve orduya hakim olan yönetici elitler, halka hep tepeden bakmış, kendi doğrularını halka dayatmış, devleti babalarının malı gibi kullanmış, demokrasiyi ve insan haklarını hiçe saymış, tüm bunları putlaştırdıkları bir Atatürk imgesinin ardına sığınarak meşrulaştırmış, gerekli gördüklerinde darbeler yapmış, halkı hep ezmiş, kendi çıkarlarına ters gördükleri için ülkenin doğal gelişimine bile köstek olmuşlardır. Halk ile elitler arasında bir çelişki vardır ve halktan yana tutum almak, kemalizmin bizi elitlerin safına savuran etkisinden sıyrılmak gerekir. Türkiye'de sosyalizm ancak bu şekilde başarılı olabilir. Bugün maalesef halkın siyasal temsilini AKP üstlenmiştir. Sosyalistler AKP'ye karşı çıkarken elitlerin yanına savrulmamalı, elitler ile halk arasındaki çelişkide halkın öncülüğünü almaya uğraşmalıdır. AKP, muhafazakar bir partidir, bu yüzden ondan fazla birşey beklenemez. Ama halkın temsilcisi olup elitlere karşı mücadele ettiği ölçüde bugünkü gücünü koruyabilir. Bu yüzden istese de istemese de bazı konularda hakikaten demokrat ve değişimci olabilmektedir. Bu alanlarda ona destek çıkmak, nefesinin tükendiği noktada bayrağı devralmak gerekir.

Evet liberal solun, daha doğrusu solun bir kısmındaki liberal savrulmanın genel düşünce yapısı kısaca böyle özetlenebilir. Savrulma diyorum çünkü bunlar marksist bir analize dayanan düşünceler değildir. Dikkat edildiyse ne sınıflar ve sınıf mücadelesi ne de emperyalizm meseleye karıştırılmamakta, burjuvazi tümüyle yok sayılmaktadır. Öte yandan kemalist elitler olarak tariflenen odağın geçmişte yaptıkları içerisinde bugün güya ona karşı olan muhafazakar ve liberal kesimlerin suç ortaklığı ve özellikle komünizme karşı ittifakları hasır altı edilmektedir. Bu noktalara zaten solun aklını yitirmemiş kesimleri tarafından hep vurgu yapılıyor. Ama işe karıştırılmayan birşey daha vardır: Tarih.

Halk ile elitler arasındaki çatışma cumhuriyetle birlikte başlatılmaktadır bu kurguda. Oysa işbirlikçi ve mülkün tümünün esas sahibi olan Osmanlı saltanat ve bürokrasisi, kısacası Osmanlı elitleri ile halk arasındaki yüzyıllara dayanan çelişki ve bundan doğan halk tepkisi, kurtuluş savaşını ve cumhuriyet dönemini belirlemiştir. Kemalist akım, bu çelişkide halkın temsilcisi olduğuna kitleleri inandırarak kurtuluş savaşının önderliğini alabilmiş, bu halk desteğiyle savaşı kazanabilmiş ve iktidar olabilmiştir. Kemalizme 'devrimlerini' yapma olanağı veren, tam da Osmanlı elitleri ile halk arasındaki çelişkide halkın memnuniyetsizliği ve çare olarak başarılı bir komutan olarak öne çıkan M.Kemal'i kendine önder seçmesidir. Kemalizm, kendi elitlerini yaratması, mülkü sultandan alıp devlet eliyle geliştirdiği yeni kapitalist sınıfa devretmesi, artık içsel bir olgu haline gelen emperyalizmi -kapitalist üretim ilişkilerini geliştirerek- yine memlekete davet etmesi, halkı hala Osmanlı elitizmine içten içe bağlı tam aydınlanamamış bir sürü gibi görüp uzak durması, merkezi otorite düşkünlüğü, milliyetçi ve militarist yönelimlerinin demokrasinin gelişimini sağlayamaması gibi sebeplerle başarısız olmuştur. Ama yeni bir halk-elit çelişkisi yaratması, eski çelişkiyi gözlerden saklamaz; Osmanlı modelinin bir demokrasi cenneti gibi sunulmasını gerektirmez. Kemalizm olsa olsa, Osmanlının yarattığı çelişkiyi sona erdirmeyip yeni bir içerikle sürdürmekle eleştirilebilir ki bu da Osmanlıcılığı -ve hayranlarını- da bırakmayı gerektirir. İşte liberal solun düştüğü yanlış budur. Kemalist iktidarın halka yönelik tutumunu haklı olarak eleştirirken, Osmanlı'nın halka yönelik tutumunu ya tümüyle göz ardı etmekte ya da muhafazakarların sunduğu ''muhteşem yüzyıllar'' masallarını temel alarak meseleye bakmaktadırlar.

Bugün ülkemizin ihtiyaç duyduğu yönelim, elitler ile halk arasındaki çelişkide ne bugünkü(kemalist) ezme biçimini ne de dünkü(Osmanlıcı) ezme biçimini savunmamak, bu sorunu çözmek için yeni bir elitler-halk çelişkisi yaratmayacak bir toplum modelini halkın önüne koymaktır. Bu da hiç kuşku yok ki üretenlerin yönetmesine dayanan, reel sosyalizmin bürokratik deformasyonunun olumsuz sonuçlarının bilincinde olan yeni bir sosyalizm perspektifiyle mücadele eden devrimcilerin işidir. Özgürlükçü, demokratik, çoğulcu bir sosyalizm, halkı bürokratik vesayetten kurtaracak biricik sistemdir. Bunu sağlayabilmek için halkı ezmek konusunda kemalizm ile Osmanlı'nın pek de birbirine zıt olmadıklarını halkımıza göstermemiz ve halkı ezen elitlerin sadece bürokrat ve askerlerden değil burjuvazi, tarikat ağaları ve emperyalizmden de oluştuğunu açık etmemiz gerekmektedir.

sargon
19-01-2011, 17:01
Yazidaki birinci paragrafta sunulan cerceve bana dogru ifade edilmis olarak görünüyor. Ben de bu sekilde düsünen birisi oldugum icin herhalde "liberal solcu" diye degerlendiriliyorumdur. Gerci liberal degilim diyorum ama önemli degil. Böyle daha iyi anlasiliyorsa böyle olsun.

Ikinci paragraftaki tahlilde "sinif mücadelesi ve emperyalizm" meseleye karistirilmamakta deniliyor. Bu bana göre dogru degil. En azindan ben böyle düsünmüyorum, özellikle de sinif konusunda. Türkiye'deki marksistlerin "sinif" kavramini Bati Avrupa'dakine benzer tarzda cizdikleri ve tahlilleri de buna göre yaptiklari icin hatalidir. Dolayisiyla bana göre Türkiye sol hareketi cok yillar önce zaten yanlis bir toplumsal yapi degerlendirmesi cercevesinde gerceklikten "savrulmus" durumdadir. Bu konuda Idris Kücükömer'in baslattigi bir Asya Tipi Uretim tartismasi vardi ve bu tartisma genisletilebilseydi belki sosyalist sol hareket daha farkli bir noktaya gelebilirdi. Ama Dogan Avcioglu gibi kalemlerin de yogun cabasiyla bu tartisma "ezildi" ve adeta cüzzamli hale geldi. Sonrasinda da ortaya ögrenci ve aydinlar cercevesinde biraraya gelmis gruplarin kendilerini sinif temsilcisi ilan ettikleri marjinal ve komik bir tablo cikti. (Marks'in sözü: Tarihte büyük olaylar ve kisiler iki defa tekrarlanir. Birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak. 60'lardaki tartisma bir trajedi idi, su anda komedi dönemini yasiyoruz.) Kisacasi Türkiye'de ve benzer bazi toplumlarda "sinif" kavrami Marks'in Avrupa'da tanimladigindan farkli ele alinmali ve islenmeli. Bugüne kadar bu denenmedi, Bati Avrupa'nin sablonu Türkiye'nin üzerine konuldu ve dolayisiyla da tablo anlasilamadi. Ikinci paragraftaki emperyalizm ile ilgili yapilan degerlendirme konusunda yazar hakli olabilir. Yazida üzerinde fazla durulmamis olsa da bu konudaki elestiriyi düsünmek lazim. Ben de bu konuda "sol liberaller"de bir zayiflik oldugunu hissediyorum.

Ucüncü paragraftaki Kemalizm degerlendirmesi yazinin en hatali degerlendirmelerle dolu paragrafi. Su paragraf birciok yanlis iceriyor.

Oysa işbirlikçi ve mülkün tümünün esas sahibi olan Osmanlı saltanat ve bürokrasisi, kısacası Osmanlı elitleri ile halk arasındaki yüzyıllara dayanan çelişki ve bundan doğan halk tepkisi, kurtuluş savaşını ve cumhuriyet dönemini belirlemiştir. Kemalist akım, bu çelişkide halkın temsilcisi olduğuna kitleleri inandırarak kurtuluş savaşının önderliğini alabilmiş, bu halk desteğiyle savaşı kazanabilmiş ve iktidar olabilmiştir. Kemalizme 'devrimlerini' yapma olanağı veren, tam da Osmanlı elitleri ile halk arasındaki çelişkide halkın memnuniyetsizliği ve çare olarak başarılı bir komutan olarak öne çıkan M.Kemal'i kendine önder seçmesidir.Bir kere Osmanli saltanati ve bürokrasisini isbirlikci diye nitelemek simdiye kadar görmedigim birsey. Tanzimat ve Mesrutiyet tarihini bilen biri bunu iddia edemez. Osmanli elitleri ile halk arasindaki cekisme ve ara acilmasi süreci de dogru degerlendirilmemis. Bu tamamen Kemalist bir tarih okumasidir. Elitler ile halk arasinda aci olusumundan daha karmasik sürecler olsa da, elit/halk acisindaki farkliliktan bahsedecek olursak bu sürec Tanzimat ile baslar. Oyle yüzyillara dayanmaz. Onceki sürec cok daha baskadir.

Kurtulus savasi sürecini de Osmanli'dan duyulan bir tepki ve bu yüzden halkin Kemalistlere yaklasmasi olarak düsünmek tarihsel sürecten cok uzaktir. Böyle bir sürec hic olmamistir. Halkin kurtulus savasina katiliminin Kemalist akimla hicbir ilgisi olmadigini, Osmanli ülkesini ve islami kurtarmak oldugunu, Kemalistlerin niyetlerini iktidari tam olarak alana kadar gizlemek zorunda kaldiklarini gösteren yüzlerce örnek vardir. Daha 1930 yilinda bile, yani savastan 8 yil sonra ve Kemalist reformlarin en kati sekilde uygulandigi yillarda, Kemalistler halk destegini büyük oranda yitirmislerdi. Hic bir zaman kazanilmamis bir destekten sözediyoruz. Cok özel bir konjonktürde olusan bir tür pat durumudur bu.

Ayni paragrafin devaminda yine Kemalist okumanin bize sundugu sekilde Osmanli tek bir anlayis, tek bir bütün gibi ele alinmis. Böyle bir bütün Osmanli zihniyeti hicbir zaman olmamistir. Ilk dönemin zihniyeti/modeli ayridir, yükselis döneminin ayridir, Tanzimat ile baslayan sürecin daha ayridir. Bu detayda ele alinmayip Osmanli versus Cumhuriyet diye ele alindiginda bu sürecin anlasilmasi mümkün olmaz.

Son paragrafta ise yukardaki bölümlerin özeti icin ayni hatalar tekrarlaniyor.

Benim elestirim özet olarak bu.

ulpian
19-01-2011, 17:29
Birinci paragrafta ''liberal solcu'' olarak tanımlanan kesime ait sayılmam (oradaki düşüncelerin birçoğunu paylaşsam da). Ama yine de 'dışardan' bakan biri olarak kendi bildiğim kadarıyla, Freddie'nin eleştirdiği kesimin düşüncelerini (bence de) çarpıtmadan ve haksızlık etmeden ele almış olmasının, başlı başına kayda ve takdire değer olduğunu düşünüyorum.

Osmanlı ile ilgili kısıma, sargon'un eleştirilerinin yanısıra, benim de bir eleştirim olacak. Yazıda önce, liberal sol'un halk-elit çekişmesini Cumhuriyet'le başlattığı ve öncesini hesaba katmadığı eleştirisiyle (yani sadece tarihi yok sayma eleştirisiyle) konuya giriliyor, ondan sonra buna sanki liberal sol'da gizli veya açık bir Osmanlı hayranlığı varmış gibi bir eleştiri daha ekleniyor. 'Liberal sol' olarak bilinen yazarlarda bir Osmanlı hayranlığı olduğunu hiç sanmıyorum.

Jolly Jocker
19-01-2011, 21:10
Osmanlı elit kesimi, -başta saltanat ve bürokrasi olmak üzere-, ile halk kitleleri arasındaki çelişki sınıfsal bir çelişkidir ve yüzyıllara dayanır. Yoksul ve topraksız köylüler ile hükümdara bağlı toprak sahipleri arasındaki çelişki inkar edilemez. Elitizm deyince akla sadece ''rakısever modernler'' gelmemelidir. Osmanlı tarihi, özellikle Alevi motifli halk isyanlarıyla doludur. Kemalizme -haklı olarak- elitizm, halka tepeden bakma, militarist ve despot davranma gibi eleştiriler yapılırken, Osmanlı'nın bundan ayrı tutulması büyük bir yanlış olacaktır.

Kurtuluş savaşında halkın savaşa katılımını sağlayan başlıca etmen islamı kurtarmak değildir. Öyle olsaydı tüm müslümanlar arasında çok önceden bir birlik sağlanabilirdi. Esas etken kemalistlerin iddia ettiği gibi milliyetçilik de değildi. Zira o dönemde halk arasında yaygın bir millet şuuru yoktu. Esas etmen artık bıçağın kemiğe dayanmış olması, son toprakların da kaybedilmek üzere olması, artık halkın evini-barkını da tehlikede görmesidir. Yine de teslim olan devlet erkanına ve sultana bağlılıktan ötürü halk savaşa katılım göstermeyebilirdi. Ama Osmanlı elitleri ile halk arasındaki çelişkinin doğurduğu tepki halkın devlet politikasına da karşı gelerek direniş hareketlerine katılması ve silahlanmasını doğurmuştur. Bu noktada bir önderlik mücadelesi de yaşanmış, dönemin komünistleri maalesef önderliği kemalistlere kaptırarak tasfiye olmuşlardır. Kurtuluş savaşının kazanılması, halkın M.Kemal'e bağlılığını artırmış, Kemal'in iktidarı tek merkezde toplayan militarist tutumu ise kendi 'devrimleri' için olanak sağlamıştır. Fakat kemalizm de kapitalizmden yana yaptığı tarihsel tercih ve milliyetçi yönelimi sonucu kendi elitizmini yaratıp çelişkiyi çözememiştir.

Benim asıl vurgulamak istediğim nokta, bugün liberallerle yanyana durarak ülkenin demokratikleşmesi mücadelesini verdiklerini iddia eden muhafazakarların aynı zamanda fena halde Osmanlıcı olmaları, sanki Osmanlı'da hiç elit bir tabaka, bürokrasi v.s. yokmuş, müthiş halkçı bir ülkeymiş, hatta demokrasi Avrupa'ya Osmanlı'dan yayılmış gibi bir tavır takınmalarıdır. Liberal sol, bu Osmanlıcı kesimin bu niyetini tümüyle göz ardı ediyor, kemalizmi eleştirirken Osmanlı eleştirisini hiç yapmıyor ve yeni bir Osmanlı'nın inşa edilme sürecine tümüyle pasif bir destekçi olarak katılıyor kanaatindeyim.

AhbAp
20-01-2011, 00:16
Bu liberal sol tanımlamasından hiç hazzetmiyorum.

Burada (http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7858) da konuya ilginç bir yaklaşım ve katıldığım görüşler var.

Sangre
20-01-2011, 00:27
Bu liberal sol tanımlamasından hiç hazzetmiyorum.

Niye ki?...

Edit; Link şimdi açıldı.. Açtım, okudum.

Kısaca Sosyalistlerden başkası solcu olamazmış.. Öyle diyor.

Ben katılmıyorum, orası ayrı.

AhbAp
20-01-2011, 00:33
Niye ki?...

Bir önceki mesajımda yer alan linkin az-çok bu görüşüme tercüman olduğunu sanıyorum.

Edit'ine Edit: ( :) )

Sadece sosyalistlerin sol olarak tanımlanması benim tanımım değil. Buradaki linkte özellikle liberal düşüncenin sol mantık ile kesinlikle bağdaşmayacağı yönündeki fikre sıcak baktığımı vurgulamaya çalıştım. Yoksa, illa ki bir tarafta kendini tanımla deseler soldayım ama sosyalist değilim (en azından sen bunu biliyorsun).

sargon
20-01-2011, 00:37
Osmanlı elit kesimi, -başta saltanat ve bürokrasi olmak üzere-, ile halk kitleleri arasındaki çelişki sınıfsal bir çelişkidir ve yüzyıllara dayanır. Yoksul ve topraksız köylüler ile hükümdara bağlı toprak sahipleri arasındaki çelişki inkar edilemez. Elitizm deyince akla sadece ''rakısever modernler'' gelmemelidir. Osmanlı tarihi, özellikle Alevi motifli halk isyanlarıyla doludur. Kemalizme -haklı olarak- elitizm, halka tepeden bakma, militarist ve despot davranma gibi eleştiriler yapılırken, Osmanlı'nın bundan ayrı tutulması büyük bir yanlış olacaktır. Bu yorum dogru degil. Su yüzden dogru degil. Osmanli'da toprak sistemi Bati Avrupa'dakinden farkli idi, dolayisiyla Osmanli'daki sistem Avrupa'daki gibi feodal derebeyi ile onunla iliskisini düzenli tutmaya calisan kral/imparator seklindeki saray iliskisine hic benzemez. Tam tersine bir durum vardir Osmanli'da. Bati Avrupa feodalizminde feodal beyler birer güctür ve saray ise zayif oldugu icin bu beylere dayanmak zorundadir. Osmanli'da ise sarayin gücü oldukca yüksektir, bu yüzden feodal siniflarin gelismesini alabildigine engellemeye calismistir. Dolayisiyla ortaya "hükümdara bagli toprak sahipleri sinifi" cikamamistir. Osmanli tarihi arastirmalari bunlari anlatiyor. Hemen bir örnek verebilirim. Bence Osmanli tarihi konusunda Türkiye'nin bir numarasi Halil Inalcik'tir. Ondan bir alinti yapayim. Inalcik Osmanli'da uygulanan "tahrir defteri" sistemini anlatir. Tahrir, yeni bir bölge ele gecirildiginde, bir padisah degistiginde yada o bölgede bu konuda sorunlar ortaya ciktigi anlasildigi zaman uygulanan birsey. Topraklarin yeniden hesaplanmasi ve dagitimi yeniden yapilan sayim ve ölcümlere göre yapilir. Bu acidan Osmanli devleti, Ortacag'in en siki istatistiklerinin tutuldugu ülkedir diyebiliriz.

"Bu sistemde bütün kir toplumu, cift sahibi olanlar, az toprak sahibi olanlar, topraksizlar, fakir irgatlar olarak tasnif olunup, imparatorluk tahrir defterinde belli bir sisteme göre kayit ve tasnif olunmaktadir. Roma ve Bizans'ta oldugu gibi, Osmanli imparatorlugunda da, kir bölümünde köylü, defterdeki kayitlarla fiskal bir görüntü kazanmaktadir. Yeni bir tahrire kadar devam eden bu statü, ayni zamanda kir toplumunu sosyal bakimdan bicimlendirmektedir. Baska bir deyisle, imparatorluk bürokrasisi, toprak ve reaya köylü üzerinde tahrir sistemi yoluyla yaptigi kontroller sonucunda bizzat bu toplum düzenini yaratmis olmaktadir. Bölyece kendiliginden ortaya cikan bir toplum düzeni yerine, daha ziyade devletin agir bastigi bir düzen, bir estate, siniflandirma düzeni ortaya cikmaktadir. Bununla beraber bu durumu fazla abartmamak gerekir.Zira bürokrasinin yaptigi siniflandirma kir hayatinda kendiliginden meydana gelen sosyal farkliliklari tamamiyla bertaraf edemez, fiskal sistem daha ziyade ona uymaya calisir. Devlet, miri arazi ve tahrir sistemi sayesinde, toprak ve reaya üzerinde siki kontrolünü sürdürmeye calismakta, tarlalarin bag bahce haline gelmesini, büyük ekabir ciftliklerin ve plantasyonlarin ortaya cikmasini önlemekte, sonuc olarak son derece tutucu bir sosyal düzen ikame etmektedir. Osmanli Imparatorlugu'nun ve baska geleneksel imparatorluklarin, degisime ve gelismeye, yeni ekonomik sistemlerin ortaya cikisina direnmesinde, durgun (stagnant) bir sosyo-ekonomik yapiya bagli olmasinda, miri arazi sistemi ve cift-hane sistemi baslica sorumlu görünmektedir. Fakat unutmayalim ki, bu sistem Türkiye'de günümüzde kücük aile isletmelerine dayanan sosyal yapinin da tarihi temelidir." (Halil Inalcik, Devlet-i Aliyye, Osmanli Imparatorlugu Uzerine Arastirmalar-1, sayfa 253, 254)

Yazarin ilk yazidaki hatasindan bahsederken Osmanli'yi hep bir bütün olarak aldigini söylemistim. Alevi isyanlari ile ilgili durum da bunu gösteriyor. Alevi isyanlarinin degisik dönemleri var, daha cok da Iran ile savas dönemlerine denk geliyor. Burdaki durum daha farklidir. Bunu Osmanli elitleri ile halk arasinda bir savas olarak degerlendirmek yeterince aciklik kazandirmaz bize. Bu sürecte cok fazla öge vardir. Olayin sadece görmek istedigimiz kismini görmüs oluruz. Seyh Sait isyanini nasil salt bir Kürt isyani yada salt bir dini ayaklanma olarak nitelemek yanlis ise ayni sekilde Alevi isyanlarini da böyle nitelemek kanimca dogru olmaz. Baslangictaki isyanlar Safevi-Osmanli catismasi ile ilgili görünüyorsa da, sonraki dönemlerde timar sisteminin bozulmasi ile ilgili ayaklanmalar ortaya cikiyor. Mesela Celali isyanlari. Bu da yukardaki pasajda anlatilan arazi sistemine dayalidir. Bircok defa köylüler topraklari ele gecirenlere karsi ayaklanip, padisahlardan yeniden tahrir uygulamasi yapmasini isterler. Toprak reformu denilen seyin Osmanli'da sürekli olarak yapilan birsey oldugunu anliyoruz. En azindan sistemin bozulmasina kadar böyle bir sürec var. Sonrasinda ise yenilestirmeler, ardindan Tanzimat vb. gibi baska sürecler var. Yani öyle 700 yillik bir süreci "Osmanli'da böyleydi" diye anlatmaya calismak mümkün degil.

Kurtulus savasina dair bakis dedigim gibi yanlis. Bu sürec düsünüldügü yada öyle olmasi istendigi gibi degil. Buna bircok örnek verilebilir. Bir kere düsünüldügü gibi öyle büyük kitlesel katilimlar zaten olmus degil. Kurtulus Savasi bircok kurtulus savasina göre göreli kücük bir savastir. Hem süre hem de catismalarin boyutu acisindan. Dönemin konjonktürünün de ayri bir önemi vardir. Kurtulus savasi sonradan bir efsaneye dönüstürülmüstür. Bunu saglayabilmek icin I. Dünya Savasindan Canakkale Savasi falan da eklenmeye calisilir. Cünkü göreli kücük bir savas sürecinden kitleleri etkileyecek bir itici güc cikarmak gerekir. Sürecte savaslardan ve kitlesel katilimdan cok daha önemli diplomatik girisimler var. Komünistlerin sürecteki etkisi ise bence abartiliyor. Cok kolay bertaraf edilebilen bir güc var. Asil sorun komünistlerle degil Rusya ile olandi. Bunlari Kemalizmi eletirmek icin yazmiyorum. Sürecin dogru degerlendirilmedigini ve aslinda Kemalist tarih yazimina sadik kalinmis oldugunu söylemek icin yaziyorum. Kemalizme karsi olmak yada elestirmis olmak bence asil önemli olan sey degil. Onemli olan süreci dogru degerlendirememek. Ornegin yukarda alinti yaptigim ve önem verdigim yazar Halil Inalcik ne sosyalist, ne liberal ne de anti-Kemalist'tir. Ama söyledikleri cok önemli, cünkü bir süreci kendi icinden anlamamizi sagliyor ve bozmaya calismiyor.

Yazinin amaci liberal sol'un Osmanli'yi nasil degerlendirdigini ortaya koymak ise buna örnekler verilmeli. Yani tartismalar somut örneklerle zenginlestirilerek yapilmali. Bence ortada böyle bir durum yoktur. Liberal sol terimi kimleri kapsiyor tam bilemiyorum, ama Osmanli'yi elestirmekle bir ilgisi yok. Ornegin ben Osmanli'yi despotik, merkezi bir devlet olarak tanimliyorum. Bu elestiri midir, bilmiyorum. Bu bence bir tahlil sadece. Kimilerine göre elestiri sayiliyordur belki. Tarihe zaten onu elestirmek, bunu övmek seklinde bakmayi da acikcasi garipsiyorum. Oncelikle tarihin anlasilmasi önem tasimali. Elestirmek tamamen baska birsey ve zaten anlasilma ve aciklama sürecini kendisi bunu yapar.

Benim önerim bircok tarihsel ve kapsamli tartismayi icice gecirerek hizla bir politik sonuca ulasmaya calismamak olacak. Bu yaklasimi fazlasiyla hataya acik bir yaklasim olarak görüyorum. Tarih tartismalari tarihi sürecleri detayli sekilde inceleyerek, örnekler vererek yapilmali ve aciklanmali. Böyle yapilmadigi zaman tarih politik degerlendirmeye göre yeniden yazilmaya calisilmis oluyor ki, bunun politikaya kisa vadede katkisi olsa bile, uzun vadede zarar verecegini, tarihe ise tamamiyle zarar verecegini düsünüyorum.

Sangre
20-01-2011, 00:58
Bir önceki mesajımda yer alan linkin az-çok bu görüşüme tercüman olduğunu sanıyorum.

Edit'ine Edit: ( :) )

Sadece sosyalistlerin sol olarak tanımlanması benim tanımım değil. Buradaki linkte özellikle liberal düşüncenin sol mantık ile kesinlikle bağdaşmayacağı yönündeki fikre sıcak baktığımı vurgulamaya çalıştım. Yoksa, illa ki bir tarafta kendini tanımla deseler soldayım ama sosyalist değilim (en azından sen bunu biliyorsun).

Liberal düşüncenin sol ile bağdaşmayacağı konusuna katılmıyorum.. Geçmişte her ne kadar sol kavramı yazarın söylediği gibi sınıf mücadelesi, emek hareketleri çerçevesinde gelişmiş olsa da, bugün değişen dünyayla birlikte (özellikle Sovyetlerin yıkılması ile) bu kavramların da farklılaşması söz konusudur.

Örneğin bu değişen kavramlarda, devletin piyasaya daha az müdahale ettiği bir sistem 'sağ', devletin eşitlik temeli üzerinden sosyal eşitsizlikleri azaltacak önlemler alması da 'sol' üzerinden tanımlanıyor.

Elbette eski kavramlarla, Liberalizm'i solun içinde tanımlamak mümkün değil.. Ama kavramlar değişince, zorunlu olarak kapsamlar da değişiyor.

Bugün yaygın olarak kabul edilen sol-merkez-sağ tablosu şu şekilde;

http://humanknowledge.net/PoliticalSpace.jpg

Bu arada sol-sağ kavramları üzerinden bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekirse;

Freddie 'liberal sol'a ait, bazı görüşleri özetlemiş.. Ama burada 'liberal sol' derken, 3 farklı görüşü aynı potada eritme yoluna gitmiş aslında.

Bugün Liberal sol olarak adlandırılan kesimler, şu 3 kesimi kapsıyor;

Birincisi, bildiğim kadarıyla Ahmet/Mehmet Altan, Murat Belge gibi Liberal olanların oluşturduğu ve sosyal adalet/fırsat eşitliği temelinde kendine yer bulan 'sol-liberaller', modern liberal akım.. İkincisinin Türkiye'de örneği var mı bilmiyorum ama, özgürlük ve negatif haklar temelinde görüşlerini açıklayan Libertarian/Anarko-Kapitalistler.. Üçüncüsü de bugün Türkiye'de solun önemli bir kısmını oluşturan Özgürlükçü Sosyalistler.. Bu kesimde de Birikim, DSİP, Ufuk Uras, Ahmet İnsel gibi solcuları sayabiliriz.

Genelde Birgün çevresi bu 3 grubu da tek bir şekilde, 'liberal sol' olarak adlandırıyor.. Tabii Birgün'ün dışında muhalif olan tüm kesimler de aynı şekilde.

Bunun da yanlış olduğunu belirtiyim.