Orijinalini görmek için tıklayınız : Uğur Mumcu Yazıları
ahmetsln
30-01-2011, 19:12
Arkadaşlar Uğur Mumcu Gerçekten çok büyük bir gazeteci.İyi gözlenimler var.Bir çok tehlikeli işe atlamış.Ne yazık ki onunda sonu diğer gazeteciler gibi oldu...:(
Bende uzun süredir onun yazdığı yazıları arıyorum.Epey bir yazı topladım, arşivledim.Bunları sizlerle paylaşmak istedim.
19 Mayıs
19 Mayıs, Mustafa Kemal Paşa'nın ulusal kurtuluş kavgasını örgütlemek amacıyla Anadolu'ya ayak bastığı gündür.
Bu tarihten sonra örgütlü halk gücü, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile kutsal amaç çerçevesinde toplanmış, 23 Nisan 1920'de kendi meclisini kurmuş; Kurtuluş Savaşı'nın yiğit ordusu ile bütünleşerek emperyalist orduları kesin yenilgiye uğratmıştır. Mustafa Kemal ve arkadaşları daha sonra bu yiğit orduya ve örgütlü halk gücüne dayanarak teokratikmonarşi yerine, halkın kendi kendini yönetmesi ilkesine bağlı cumhuriyeti kurmuştur.
Bugün kendilerine "Atatürkçü" diyenlerin bu görkemli tarih sayfalarına bakıp utanmaları gerekir.
Bu görkemli tarih sayfalarını örgütlü halk gücü ve yiğit ordu ile beraber çevirenlere "devrimci" derler. Mustafa Kemal ve arkadaşları "ulusal kurtuluş devrimiciliği" adını verebileceğimiz ulusal ve demokratik devrimin yüce önderleridir.
Geçmişe bakarken birbiriyle çelişir gibi görünen iki tarih anlayışından kaçınmak gerekir. Birincisi "resmi tarih görüşü" -dür. Bu tarih görüşü, geçmişi bugünkü iktidarların siyasal ve ideolojik yapısına göre biçimlendirmeye çalışır. Bu yolla Atatürkçülük adına yapay bir ideoloji türetir. Bu yapay ideolojiye üstelik resmi nitelik de verilmek istenir. Bu tarih anlayışı, bu ulusal kurtuluş devrimcisini ancak törenlerde anımsanan bir "heykel" haline dönüştürür.
İktidarların ideolojik görüşlerine göre biçimlenen tarih anlayışı, totaliter rejimlere özgüdür.
Bu anlayışa karşı çıkan bir başka tarih görüşü de resmi tarihi yalanlamak amacıyla başka yapay tarih yaratır. Geçmişi, yaşandığı gibi değil, bugün görülmek istendiği gibi yorumlamaya çalışır. Yakın tarihimizden örnek verirsek, örneğin Marksist ideoloji ile uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi olmayan Çerkes Etem'i bir "halk kahramanı" olarak görmeye çalışır, Etem'in emperyalist ordularına sığındığını görmezlikten gelip, "hainden kahraman yaratmaya" çalışır.
Ne o, ne öbürü... Tarih ancak araştırılarak ve nesnel belgelere dayanılarak yorumlanır.
Ulusal Kurtuluş Savaşı tarihi, kutsal kavganın "tam bağımsızlık" anlayışı ile ve inancı ile yola koyulduğunu anlatır. Bu bağımsızlık iki yönlüdür. Bağımsızlığın birinci yönü "kapitalist emperyalizm"e karşıdır. Sovyetler Birliği'ne karşı da bağımsızlık korunur. Ankara Hükümeti, Sovyetler'den silah ve para yardımı alır, ancak bu yardım "ideolojik bağımsızlığı" da zedelemez.
İlk meclisin bugün yayımlanan gizli tutanakları Mustafa Kemal Paşa'nın komünizm konusuna nasıl baktığını da göstermektedir; okuyalım:
"- Efendiler, iki türlü önlem olabilirdi. Birsi; doğrudan doğruya, komünizm diyenin kafasını kırmak; diğeri Rusya'dan gelen her adamı derhal, denizden gelmiş ise vapurdan çıkarmamak, karadan gelmiş ise sınırın dışına çıkarmak gibi zora dayalı, şiddetli, kırıcı önlemler almak... Bu önlemleri almakta iki noktada yarar görülmemiştir. Birincisi, iyi siyasal ilişkiler kurmayı gerekli saydığımız Rusya Cumhuriyeti tümüyle komünisttir. Eğer böyle zora dayalı önlemler alırsak, o halde, kayıtsız - koşulsuz Ruslarla ilişki kurmamak gerekir. Oysa biz birçok siyasal nedenle Ruslarla ilişki kurmak istedik, istiyoruz ve isteyeceğiz. O halde başvuracağımız önlemlerde dostluğunu istediğimiz bir millet, bir hükümetin ilkelerini aşağılamak zorundayız. (...) Bilindiği gibi düşünce akımlarına karşı düşünceye dayanmaksızın karşı çıkmak, o akımı yok etmekten başka, herhangi bir insanla konuşulduğu zaman onun herhangi bir düşüncesini kuvvet zoru ile reddederseniz, o ısrar eder. Israr ettikçe kendi kendini aldatmakta dah açok ileri gidebilir. Bu nedenle düşünce akımları cebir, şiddet ve kuvvetle reddedilmez. Tersine, güçlendirir. Buna karşı en etkili çare gelen düşün akımına karşı düşünceye düşünce ile karşılık vermektir... "(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt I, S: 334)
Atatürk komünizme karşıdır. Bunda hiç şüphe yok. Ancak Atatürk'ün komünizme karşı takındığı tavrın, bugünün siyasal anlayışı ile hiçbir ilgisi yoktur.
Atatürk, her konuya "bağımsızlık" tutkusu ile bakmıştır. Bugün Türkiye, ne yönden bakarsanız bakın; ne acı ve ne yazıktır ki, bu bağımsızlık bilincinin çok uzağındadır.
19 Mayıs, İstanbul hükümetine karşı isyan bayrağı açan Mustafa Kemal Paşa'nın örgütlü halk gücü ile bütünleşmek için attığı ilk adımın kutsal tarhidir.
Hepinize kutlu olsun...
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 19 Mayıs 1985 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:12
23 Nisan
Küçüklüğümüzde 23 Nisan günleri, Ankara'da Devrim İlkokulu bahçesinde siyah önlüklerimiz, beyaz yakalarımızla toplanıp, "Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan" diye diye Ulus Alanı'ndaki Atatürk Anıtı'na doğru yürürdük hep birlikte.
- Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan...
Bugün, ulusal egemenliğimizin kurulması yolunda atılan en güçlü adımlardan birinin yıl dönümü. Böyle bir günde, "Egemenlik" ve "IMF" sözcüklerini biraraya getirirseniz, ilkokullarda neşe dolan içinizin acılarla burkulduğunu derinden derine duymaz mısınız hiç?
- Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik...
Almanya'da Münih sokaklarını süpüren, Berlin'de, Frankfurt'ta, Duisburg'da en ağır işlerde çalışan yurttaşlarımızı gördükten sonra dilime hep ama hep bu dize takılıyordu.
- Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik / Aktolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle / Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle.
Şimdi o "kafileler", Alman kapitalizminin dişlilerinde. İki dilde dilsiz yetişen çocukları, her yüz kişisinden yirmisinin ülser hastalığına tutulmuş babaları, çocuklarına beş dakikalarını ayırmayan emekçi analarıyla geçiyorlar aynı yerlerden.
23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı... Dünün ve bugünün büyükleri, çocuklara nasıl bir dünya, nasıl bir Türkiye bıraktılar ve bırakıyorlar? Kanlı kaldırımları ile mutlu Türkiye; tamtakır hazinesiyle güçlü Türkiye; avuçiçi ülkelere el açan ekonomisiyle büyük Türkiye!..
Öyleyse çalsın mızraklar, bandolar; öyleyse çocuk balolarında sevinç çığlıklarımızla kutlayalım bu başarıları... Mustafa Kemal Atatürk'ün ilk harcını attığı bağımsızlığı, kutsal bir bayrak gibi elden ele taşıdık; bu bayramları, bu törenleri hakettik çünkü; kutlayalım; kutlayalım hep birlikte:
- Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan...
NATO ile kutluyoruz; okyanusötesi ülkelerin silah ambargoları ile kutluyoruz; Amerikan üsleri, IMF ipotekleri ile kutluyoruz "Egemenlik ve Çocuk Bayramı"nı...
Yedi milyar dolarlık borçlarımız kapıdaymış, aldırmayın; egemensiniz. Silah ambargolarının şantajı ile yaşarmışız, hiç sıkılmayın; egemeniz. IMF ipotekleri ile yönetiliriz, kızmayın, yine egemeniz!
Bütün bunlardan sonra hiç sıkılmadan, ve hiç utanmadan "Atatürk" adını ağza alarak kandırın çocukları, egemensiniz; dış borçlarımızla, dilendiğimiz kredilerle, silah ambargolarıyla egemensiniz!..
- Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan...
Kutlayalım; Çocuk Bayramı'nı kutlayalım; kızamıktan ölen çocukların bayramını kutlayalım; bakımsızlıktan sakat kalan çocukların bayramını kutlayalım; okulsuz, öğretmensiz, yolsuz ve ışıksız bıraktığımız çocukların bayramını kutlayalım; tamirhanelerde, elleri yüzleri kirpas içinde çalışan parmak kadar çocukların bayramını kutlayalım; Pazar yerlerinde hammallık yapan, çocuk bahçelerinin önündesimit satan yedi yaşındaki çocukların bayramını kutlayalım; köprü altlarında düzenin kirli dolaplarına satılan çocukların bayramını kutlayalım; kutlayalım; "Egemenlik ve Çocuk Bayramı"nı kutlayalım; kutlayalım; çocukların, özgür ve egemen olacak çocuklarımızın bayramlarını kutlayalım!..
Ellerine silahlar verip, birbirlerine kırdırttığımız çocukların bayramlarını kutlayalım; birbirlerinin mezar taşlarına düşman edilmiş gençlerimizin, çocuklarımızın bayramlarını kutlayalım; analarını, babalarını gözyaşlarına boğarak ölen ve öldüren çocukların bayramlarını kutlayalım; evet "Egemenlik ve Çocuk Bayramı"nı, neşe içinde, binbir neşe içinde kutlayalım!
Ankara'da yıllar önce, Devrim İlkokulu bahçesinde toplanıp, siyah önlüklerimiz, beyaz yakalarımız ve bez pabuçlarımızla söylediğimiz şarkıları, artık bugün söyleyemiyorum. Çocuk olmadığım için değil, çocuklardan utandığım için söyleyemiyorum.
- Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan.
Çocukluğumuzun bu şarkısı yerine bir başka bir başka şarkıya, bir başka türküye takılıyor dilim. Rahmetli babamın, "Biz bu türküyü Kurtuluş Savaşı'nda söylerdik" dediği türküyü. İşçilerle, köylülerle, aydınlarla, bir acı çığlık gibi, hep birlikte söyleyelim bu türküyü:
Ankara'nın taşına bak / Gözlerimin yaşına bak / Uyan uyan Gazi Kemal / Şu dünyanın işine bak .
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 23 Nisan 1979 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:13
Yine Ağca
Abdi İpekçi’nin katili ülkücü Mehmet Ali Ağca şimdi de Papa’ya karşı düzenlenen suikastla karşımıza çıkıyor. Dün akşam BBC radyosundan, suikastçı olarak “Ağca” adını duyunca İpekçi cinayeti ile birlikte bütün olayları, geriye doğru dönüp tek tek anımsadım; tıpkı sizler gibi...
İpekçi nasıl vurulmuştu? Ağca, İstanbul’da ülkücü militanların karargâhı bir lokalde nasıl ele geçirilmiş; poliste ne gibi itiraflarda bulunmuş ve tutuklu bulunduğu Kartal-Maltepe Askeri Tutukevi’nden nasıl kaçırılmıştı?
Ağca bireysel bir terörist değildi; görevliydi. Arkasında bir takım gizli örgütler, uğursuz karargâhlar bulunmaktaydı. Bunların yurt içi ve dışı bağlantıları, bu azılı katili korumuşlardı. Ve Ağca cezaevinden kaçırıldıktan, İstanbul’da yeni cinayetler işledikten, Ankara’da, Yozgat’ta ve Erzurum’da elini kolunu sallayarak dolaştıktan sonra yurtdışına çıkabilmiş ve yakın bir zamana kadar Almanya’da üs kurabilmişti.
Evet, anlaşılıyor. Bu bir örgüt işidir. Bu, yurt içinde ve dışında örgütlenmiş uluslararası bir terör örgütünün işidir. Bu bir kanlı zincirdir.
Şimdi geriye dönüp düşünelim. Acaba İpekçi cinayeti ve askeri tutukevinden kaçırılış olayı, geçmiş dönemlerde bu açıklıkta, bu netlikte görülebilmiş miydi? Sanmıyoruz.
Türkiye’deki sağ teröristlerin Batı Almanya’da örgütlendiklerini herkes biliyor. Yine Almanya’daki sağ teröristlerin uyuşturucu madde kaçakçıları ile içiçe olduklarını herkes biliyor. Bu karanlık ilişkiyi kanıtlayan bir çok olay, Alman mahkemelerine kadar yansımış, haftalık dergilere kadar taşmıştı.
Bugün Türkiye’de, devletin resmi belgeleri ile açıklanan gerçekler, Batı Almanya’daki örgütlü sağcı militanlarla “bazı servislerin”, yani uluslararası istihbarat örgütlerinin içiçe çalıştıklarını da ortaya koymuştur.
Olayları böyle bir zincir içinde düşünürsek, Hristiyan dininin bu uygar, bu insancıl liderine karşı düzenlenen suikast olayını basit bir saldırı olarak göremeyiz. Bu bir örgüt işidir ve bu örgüt Türkiye’nin dış saygınlığını yok etmeye yönelmiştir.
Bu, Türk diplomatlarına karşı Ermeni soykırımı örgütlerince düzenlenen alçakça saldırıları dünya kamuoyunda mazur göstermek ve denetlemek için sahneye konmuş kanlı bir senaryonun satırbaşıdır. Nitekim Papa’nın 1979’da Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında, “Gizli Ermeni Kurtuluş Örgütü”nce Madrid’de yayınlanan bir bildiride bu gizli örgüt, “Papa’nın Türkiye’ye gitmesine engel olunmazsa saldırılarımız Türk hükümetini destekleyenlere karşı da yoğunlaşacaktır” demişti. Tüm bu olayların her türlü olasılıkla birlikte ele alınması gerekmektedir.
Bize düşen, İpekçi cinayetini akla gelen ve gelmeyen bütün olasılıkları ile yeniden değerlendirmek ve Ağca’yı gerek İpekçi, gerek Papa olayında piyon olarak kullanan bu uluslararası terör çetesini daha yakından tanımaktır. Bunun için zaman geçmiş değildir. Papa olayı, İpekçi olayının yeniden ele alınmasını gerektirmelidir.
Bakın, İpekçi cinayetinin kan izleri, nerelere kadar uzanıyor? Bu olaydan ders alalım...
(Cumhuriyet, 14 Mayıs 1981)
ahmetsln
30-01-2011, 19:14
Aşırı Ortacılık
"Aşırı sağ" ve "aşırı sol", günlük dile yerleşmiş demirbaş kavramlardandır. Çoğumuz, hiç düşünmeden birtakım aşırılıklardan söz ederiz. Bu kavramların en çok geçerli olduğu yerler, yüce devlet katlarıdır.
- Aşırı akımlar önlenmelidir.
Düşünce alanında neyin aşırı olduğunu, neyin olmadığını kestirmek olanaksızdır. Düşünceler ölçüye, cetvele vurulamaz; ayrıca siyasal görüşlerin geometrisi de yoktur. Birtakım düşünceleri, "aşırı sağ" ve "aşırı sol" diye tanımlayabilmemiz için, önce bu düşüncelerin odak noktasını, yani "merkezini" saptamak gerekmez mi?
Kim ne kadar sağda, ne kadar soldadır? Sağı ve solu belirleyen ölçü nedir? Kim kime göre sağcı, kime göre solcudur? Aşırılık hangi noktadan başlamaktadır? Aşırılığın başladığı yerle, ılımlılığın son bulduğu nokta neresidir? Bu noktaları kim saptar? Ne yolla, ne yöntemle saptar?
- Aşırı sağ ve aşırı sola karşıyız...
Bu, devletimizin elinden bırakmadığı, dilinden düşürmediği bir gerekçe olmuştur. Yıllar yılı bu gerekçeye sarılınmıştır.
- İki büyük parti aşırılıklarını temizleyip birleşsinler...
Bu ne demektir? Adalet Partisi kendi sağını, Cumhuriyet Halk Partisi de kendi solunu temizlerse, Türkiye güllük gülistanlık olur. Bütün aşırılıklar önlenir, memleket huzura, sükuna kavuşur.
- Her türlü aşırı akıma karşıyız.
Bir siyasal örgütün, bir devlet adamının, ya da bir yayın organının "her türlü aşırı siyasal düşünceye karşı olması" ne anlama gelmektedir? Önce bütün aşırılık türlerinin tek tek ortaya konması gerekmektedir. Geriye kalan "resmi devlet görüşü"dür. Devlet adına tek düşünce, eleştirilmez, yadsınmaz tek düşünce, her türlü aşırılıklardan sıyrılarak belirlenir, herkesi bağlar.
Bu mu istenmektedir?
Aşırılık ölçüsünü Türk siyasal yaşamına uygularsanız, ne sonuçlar alınabilir? Hangi partiler aşırıdır? Bu konuda verilecek yanıt hazırdır:
- MSP, MHP aşırı sağ, bütün sosyalist partiler aşırı sol...
Partileri, aşın olan, olmayan biçiminde iki ana bölüme ayıranlar, "merkez partisi" olarak hangi siyasal partiyi temel almaktadırlar acaba?
- AP'nin solu, CHP'nin sağı...
Adalet Partisinde sol görüş olabilir mi? Adalet Partisinin solu, hiçbir anlama gelmeyen bir tanımdır. Kimseyi kapsamaz, hiçbir bilimsel ölçü vermez.
Cumhuriyet Halk Partisinin sağı ve solu nasıl belirlenmektedir? Parti içi muhalefet ile parti genel merkezi arasında gözle görünür, elle tutulur "ideolojik" görüş ayrılığı var mıdır? Örneğin CHP içinde, dış ticaretin devletleştirilmesi, yabancı şirketlerin kamulaştırılması, NATO'dan çıkılması gibi görüşleri, tutarlı ve sürekli olarak savunanlar var mıdır? CHP'nin sağı nerede, solu nerededir? Sağın lideri kim, solun lideri kimdir?
- MSP Atatürk düşmanıdır, işte aşırı sağcılık budur...
MSP Atatürk düşmanıdır da, öteki sağ partiler Atatürk'e çok mu saygılıdırlar? Atatürk'ün adını sık sık kullanmaktan öteye, bu partilerin Atatürkçülükle ilişkileri nedir? Camilerde başına bere geçirerek namaz kılan, şu laik Adalet Partisinin Genel Başkanı değil midir? Demirel'inki din sömürüsü sayılmaz mı?
Şimdi "kolay Atatürkçülük" yolu açılmıştır.
Mustafa Kemal, bağımsız bir ülke bırakarak gitti. Türkiye bu gün, askeri üssü ile, askeri anlaşması ile, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle kapitalist emperyalizmin ipoteği altındadır. Bu konularda Atatürkçülüğü akıllarına bile getirmeyenler, bir tespihle bir çember sakal gördükçe Atatürkçülüğü hatırlamaktadırlar. Ne kolay Atatürkçülük bu böyle?
Sağı da solu da belirleyen tek ölçü, emek ve sermaye ikilisidir. Emekten yana olan partiler sol partiler, sermayeden yana olanlar ise sağ partilerdir. MSP, MHP, CGP, DP ve AP, hep birlikte sermaye partileridir. Bunlar arasında aşırılık, bunlar arasında sağcılık, solculuk, hele "medeniyetçilik" ayrımı yapmak, bilime de, siyasal gerçeklere de ters düşmektedir.
Aşırı sağ ve aşırı sola karşı olduklarını söyleyenler, çok aşina bir tanımla belirtirsek, bir başka aşırılığın, "aşırı oltacılığın" sözcülüğünü yapmıyorlar mı? Hem de sağ adına...
(Cumhuriyet, 2 Kasım 1976)
ahmetsln
30-01-2011, 19:14
Atatürk ve Yabancı Sermaye
İzmir İktisat Kongresi çalışmaları sürerken bir önemli gerçeğin altını kalın çizgilerler çizmek zorundayız. Bu gerçek, büyük Atatürk'ün "yabancı sermaye yanlısı" bir siyaseti savunmadığı gerçeğidir. Gerek düşüncede gerek eylemde, yabancı sermayeye karşı olan Ulusal Kurtuluş Savaşı liderinin, yabancı sermaye yanlısı gibi gösterilmesi tarihsel gerçeklerle hiç bağdaşmamaktadır.
Atatürk, Birinci İktisat Kongresi'nin açılışında "yasalara uymak koşulu ile yabancı sermayeye gerekli güvenceyi vermeye her zaman hazırız" diyorsa da, bu açıklama şu sözlerle tamamlanmaktadır.
"Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye ayrıcalıklı bir duruma sahipti. Devlet ve hükümet, yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni ulus gibi Türkiye de buna izin vermez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız..." (Türkiye İktisat Kongresi, A. Gündüz Ökçün, S: 253)
Eğer, Atatürk'ün "yasalarımıza uymak koşulu ile yabancı sermayeye güvence vermeye hazırız" sözlerinden sonraki bu önemli deyişi aktarılmazsa, yalnızca eksik kalmaz, ayrıca Atatürk'ün görüşleri yanlış anlaşılır.
Şu sözler de Atatürk'ündür:
"Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. İktisat alanında bizden kuvvetli olanlar yurdumuzda bir de imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Rakiplerimiz, bu suretle, gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler. İktisadi ve mali gelişmemizin önüne geçtiler."
( Atatürk, 1.2.1922, Söylev ve Demeçler, C: I, S: 228 )
Emperyalizme karşı bir kırbaç gibi şaklayan şu sözler de Atatürk'ün dür:
"Yaşamak isteyen ulusumuzun isteği, basit bir sözcükte toplanabilir. Bağımsızlık! Avrupa'nın yöneticilerinden ve sermayedarlarından ayrı olan ulusları, bizim hayatımızı bize çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız ulusu ve İtalyan ulusu ve hatta İngiliz ulusu ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu ulusların seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin yayılma ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkarmamalarındandır. Bu devir, ulusumuzun eylemli olarak ve değişmeden yok edilmesini, sermayedarların kendi çıkarlarına uygun bulduklarını sandıkları devirdir. Bu devri atlatıp ulusları söylemeye çağırmak için, yaşamaya haklı olduğumuzu ve hayatımızı elimizden almak için kendilerinin birçok hayatlarını feda etmek gerektiğini kanıtlayacağız..." ( Atatürk, Tamim Telgraflar, 2.7.1920, S: 344 )
Antiemperyalizmin sınıfsal nedenlerini en açık biçimde anlatan Atatürk, Tanzimat dönemini de şöyle tanımlıyor:
"Devletler, şimdiye kadar bize şu ve bu sorunda gösterişli izinler veriyor gibi görünüyorlar, ancak ekonomik tutsaklıkla bizi felce uğratmıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyler vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi davranırlar, gerçekte ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan yöneticiler hoşnuttu. Çünkü görünüşte görkemli bir bağımsızlık sağlamışlardı. akat gerçekte ulusumuzu anlamca miskinlik çukuruna atmışlardı. Bunlar ekonomik tutsaklığı anlamamış bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün milletimiz, hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlatmıştır."
Ve şu sözler de büyük Atatürk'ün inançlarını yansıtıyor:
"Bu savaşın önemini kavramış olan ulusumuz, ülkenin bütün gereçlerini kendi emeği ile sağlayabilecek duruma yükselmiştir. Ekonomi işlerinin daha gerektiğince kavranmadığı bir sırada yüce meclisimiz ekonomik kaynaklara ulusu adına el koymak uyanıklığını göstermiştir..." ( Atatürk, 1.3.1921, TBMM, Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 72 )
Ve yine Atatürk'ün o günden bu güne bizlere gösterdiği ana doğrultu şu sözlerde saklıdır:
" Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir." ( Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 109, Söylev ve Demeçler, C:2, S: 126 )
Atatürk'ü kendi sözlerinden ayrı olarak yorumlamak olası değildir.
İşte Atatürk budur, Atatürkçülük budur.
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:15
Atatürkçülük Adına
Önceki gün Cumuriyet'te okumuşsunuzdur: Atatürk'ün emperyalizm ve kapitalizm konularındaki düşüncelerini Atatürk büstüne yazdıran kaymakam ve belediye başkanı haklarında kovuşturma açılmış... İçişleri Bakanı emir vermiş, Balıkesir Valisi de kovuşturma açmıştır.
Kovuşturma konusu sözler, Atatürk'ün, emperyalizm ve kapitalizme karşı çıkan düşünceleridir. Yani şu sözler:
- İstiklalimizi emin bulundurabilmek için, heyet-i umumiyemizce heyet-i milliyemizce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyet-i milliyece mücadeleyi caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız...
Balıkesir ilinin Balya ilçesi Kaymakamı Kemal Baykal ve Belediye Başkanı Ali Şuuri İnal, Atatürk'ün bu sözleri dolayısıyla sorguya çekilmiştir. Evet Damat Ferit örfi idaresinde değil, Türkiye Cumhuriyeti'nde, Kurtuluş Savaşımızın amaçları suç sayılmaktadır. Hem de bu savaştan yarım yüzyıl sonra.
Kurtuluş Savaşımızın "anti-emperyalist" niteliği çok partili düzenimizde suç konusu olmuştur artık. Atatürk'ün Bursa Nutku yargılandı, yetmedi. Sahte elyazılarıyla Atatürk'ün adına demeçler düzenlendi, bu da yetmedi... Şimdi de, Kurtuluş Savaşı'nın amacı suç sayılacaktır...
Son yıllarda, Atatürk adı, Atatürk düşmanlarının ellerine geçti. Uluslararası kapitalizmin sürüngenleri, tesbihli - takunyalı gericiler, tabancalı - bıçaklı saldırganlar, hep Atatürk'ün adını kullana kullana devleti işgal ettiler.
- Atatürkçü görüşle...
Bir zamanlar bu sözle başlamayan demeç ve konuşma duyamaz olmuştuk, ne yapılırsa, Atatürk ve Atatürkçülük adınanydı. Muhtıra ile hükümet devirirler, Atatürkçülük adına; hazırol emri ile hükümet kurarlar, Atatürkçülük adına; reform isterler, Atatürkçülük adına; Cumhurbaşkanlığına aday olurlar, Atatürkçülük adına; cunta kurarlar, Atatürkçülük adına...
İşte geldikleri nokta budur: Cumhuriyetimizin genç bir kaymakamı ve bir belediye başkanı Atatürk'ün sözlerini, Cumhuriyet alanındaki büste yazdırdıkları için suçlanıyorlar; dosyalar düzenleniyor, emirler veriliyor, kovuşturmalar açılıyor.
Bu da mı Atatürkçülük adına?..
Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde "tam bağımsızlık" bilinci yatar. Kurtuluş Savaşı, tam bağımsız Türkiye'yi kurmayı amaçlamıştır. Onun içindir ki Mustafa Kemal:
- Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşıyoruz... demiştir.
Bu suçsa, suç olmayan nedir acaba? İşkence yapmak mı? Gencecik çocukları birbirleri ardından vurup öldürmek mi? Devlet kasasını soymak mı? Nedir suç olmayan?..
Kaymakam ve belediye başkanı, bu sözler yerine, "komünizm her görüldüğü yerde ezilmeli" diye, uydurma sözleri büste kazısalardı, biri hemen vali yardımcısı, öteki de milletvekili adayı olmazlar mıydı?..
Atatürk'ün antiemperyalist ve devrimci yanı, egemen sınıfların bilinçli politikalarıyla, gizlenmek ve örtülmek isteniyor. Atatürkçülüğü, gericiliğin ve tutuculuğun bayrağı yapmak isteyenler, acıyla ifade edelim ki, bu amaçlarında adım adım başarı da sağlıyorlar.
Çağımız kurtuluş savaşları çağıdır. Türk Kurtuluş Savaşı, bütün "mazlum milletler" için örnek olmuştur. Bu savaşım, antiemperyalist niteliği ile Kurtuluş Savaşımızın, devrimci ve ilerici özü, uluslararası kapitalizmin ve çağdışı gericiliğin elinde bozuk para gibi harcanıyor.
Kurtuluş Savaşı'ndan yarım yüzyıl sonra, bu savaşın kutsal amacı suç sayılırsa, söyleyin, 23 Nisanları, 30 Ağustosları, 29 Ekimleri, ne adına ve kim için kutluyoruz?
Hortlayan Damat Ferit midir? Vahdettin midir? Anzavur mudur? Kimdir acaba?..
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 1 Eylül 1976 ( Uyan Gazi Kemal ! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:15
Atatürkçülük Ne Demektir?
UĞUR MUMCU
6 Ocak 1981
(Uyan Gazi Kemal!)
Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir kurtuluş savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir.
Amacımız, ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir. Atatürkçülüğü, tam bağımsızlık inancından ayırmanın ve çok yönlü uluslararası ipotekleri Atatürkçülük adına savunmanın hiç olanağı yoktur. Kurtuluş Savaşı'nın başlarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarına dayanağı, şu iki temeldir: Tam bağımsızlık, kayıtsız koşulsuz ulusal egemenlik!..
- Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...
İşte Atatürk budur, işte Atatürkçülük budur...
Kurtuluş Savaşı, kökeninde antiemperyalist ve antikapitalist düşüncelerin kutsal harcını taşır:
- Biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız.
Bu sözleri söyleyen ve her adımında ulusal bağımsızlığı, devrimci ve ilerici bir dünya görüşü ile sağlayıp pekiştiren Atatürk'ü bugün içine itildiğimiz ekonomik tutsaklığın temeli ve adı gibi görmek, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşı yapılabilecek en ağır ve de en sinsi saldırıdır.
Atatürkçülük bağımsızlık demektir, Atatürkçülük ulusal onur demektir,
Atatürkçülük devrimcilik demektir. Kurtuluş Savaşımızın ve ulusal devrimlerimizin önderi Mustafa Kemal, bugünkü emperyalist ilişkileri daha o günden görmekteydi:
- Karşılıklı güvenlik ve esenlik, bütün dünya uluslarının üzerinde titremesi gereken bir mutluluk ilkesidir. Ancak bu ilke bütün uluslar için gerçekleşmedikçe, genel bir barışma sağlamaktan çok, sömürülmek istenen birtakım uluslara karşı, bir takım güçlü ulusların yeni davranış ve ayrıcalıklar kazanmasını sağlamak niteliğinde görülse yeridir. Hele uluslararası silah alışverişinin, birtakım ulusların denetimi altında tutulmasını sağlayacak önlemlerin alınması bu kuşkuyu artırmaktadır...
Unutturulan, unutturulmak istenen Atatürk ve Atatürkçülük budur! Televizyon ekranlarında Türk halkına tanıtılmayan, anımsatılmayan sözler de işte bu sözlerdir:
- Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...
Ezilen uluslar bir gün ezen ulusları yok edeceklerdir diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, yeniden ezilen ulusların, Asya ve Afrika halklarının bayrağı yapmak, biz Atatürkçülerin, biz devrimcilerin namus borçlarıdır.
- Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı...
Atatürk'ün bütün dünyaya duyurduğu bu ilerici ve devrimci düşünceleri ne yazık ki, ülkeyi Atatürk'ten sonra yöneten, yönettiğini sanan politikacılar eliyle hançerlendi ve Atatürk, gerçek nitelikleri ile değil, beylik anma törenlerinin donmuş kalıpları olarak tanıtılmak ve benzetilmek istendi.
Atatürk'ü hiç olmazsa bu yıl, gerçek nitelikleri ile tanıtabilirsek, geçmiş dönemlerin ihanetleri bir ölçüde unutulmuş olur. Kurtuluş Savaşı'nın yüce önderini Atatürk Yılı nda inançla selamlıyoruz.
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:16
Atatürk’ün çiftliğini bile koruyamamışız
ilkelerini nasıl koruyacağız?
Uğur Mumcu
(Cumhuriyet, 10 Kasım 1985)
Görülüyor ki Atatürk emperyalizmin kökeninde uluslararası sermayenin bulunduğunu 1920'lerde söylüyor ve başında bulunduğu hükümetin “emperyalizme karşı müdafaa ve mücadele kastı ile kurulduğunu” da açıklıyor.
Bugün uluslararası kapitalizm ile bütünleşen İMF ipotekli alaturka liberalizmimizin Atatürkçülük ile uzaktan ve yakından ilgisi yoktur.
Atatürkçülük, ulusal devrimler yoluyla çağdaşlaşma demektir. Bu çağdaşlaşma, özgürlükçü demokrasi içinde gerçekleşecektir. Çağdaş uygarlığa da bu yolla ulaşılacaktır.
Bütün bunları bir yana bırakın; siz gidin, yüz binlik Ankara'da Atatürk'ün kurduğu hipodromlara ve Orman Çiftliği'ne bakın. O günden bu yana Atatürk'ün eliyle kurulan hipodromun ve Orman Çiftliği'nin, nasıl parsellendiğini, nasıl bölündüğünü gözlerinizle görün.
İlkelerine kadar inmeye ne gerek var; daha bizler, Atatürk'ün çiftliğini bile koruyamamışız, ilkelerini nasıl koruyacağız ?
Ulusal Kurtuluş devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk'ü ölümünün yıldönümünde her gün daha da artan saygılarla anıyoruz...
ahmetsln
30-01-2011, 19:17
Ayasofya
Bakanlar Kurulu, Ayasofya Müzesi'nin camiye dönüştürülmesi için kararname hazırlıyormuş.
Önce türban, sonra Ayasofya, daha sonra da Abdülhamid'in türbesi...
Sakın "olmaz" demeyin. Bunlar yapıldıktan sonra Sultan Vahdettin ve Damat Ferit'in kemikleri de Türkiye'ye getirilebilir. Sırasıyla ve adım adım gidiyorlar.
Atatürk, 1934 yılında düzenlettiği bir bakanlar kurulu kararnamesi ile Ayasofya'nın müze olarak kullanılmasını istemiş; o günden bugüne kadar, Ayasofya müze olarak kullanılmıştır.
Ayasofya'nın müze olarak kullanılması kararı, laik cumhuriyetin uygarlık tarihine verdiği bir armağandır. Bu açıdan Ayasofya bir simgedir.
İstanbul, camileriyle ünlü bir kenttir. İslam sanatının en güzel yapıtları İstanbul'dadır. Ayasofya'nın tam karşısında Sultan Ahmet Camii bulunmaktadır. İstanbul'da yeterince cami de vardır. Öyleyse konu "ibadet ihtiyacı" değildir; amaç Atatürk'ün aldığı bir kararın kaldırılabileceğinin kanıtlanmasıdır. Amaç, İslamcı düşüncenin, devlet eliyle laikliği yenilgiye uğratmasıdır.
Bir bakanlar kurulu kararı bir başka bakanlar kurulu kararı ile değiştirilebilir. Hukuk açsından sorun yoktur.
Sorun, hukuksal değil siyasaldır. Sorun, Atatürk devrimlerine bağlılık üzerine yemin etmiş bakanların böyle bir kararı alıp almayacaklarıdır.
Konunun İstanbul'un fethi ile ve Yunanistan'a karşı güç gösterisiyle de bir ilgisi yoktur. İstanbul, Türkler tarafından iki kez fethedilmiştir. İlk kez 1453'te Fatih tarafından fethedilen İstanbul, ikinci kez de 1923 yılında TBMM hükümeti orduları tarafından.
Ayasofya'yı müze yapan kararın altında İstanbul'un ikinci fethini gerçekleştiren orduların başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın imzası bulunuyor. Bu imzayı uygarlık tarihinden söküp atmak kimsenin harcı değildir!
Yunanistan'a karşı güç gösterisi yapılacaksa, bu güç, Ayasofya'da değil, Ege'deki FIR hattında ve Lozan Antlaşması'na aykırı olarak silahlandırılan Ege adalarında kanıtlanmalıdır...
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 5 Ocak 1990 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:17
Bayrak Ticareti
Milliyetçiliği ve Atatürkçülüğü sömürdükleri yetmedi,şimdi de ''BAYRAK EDEBİYATINA'' başladılar! Sanki Türk bayrağı bu beyefendilerin tapulu mallarııdır. Bayrak aşşağı bayrak yukarı!..
Bir ulusun bayrağı böyle küçük siyasi olaylar için sömürü kaynağı yağılamaz. Çünkü , bayrak bütün bir ulusun ortak malıdır ve çünkü bayrak, bir ulusun BAĞIMSIZLIK KAVGASINI simgeler.
Ülkeyi yetmiş sente muhtaç edenlerin bu bayrağa sahip çıkmaya hakları yoktur bir kez. Çünkü bir bayrak bağımsızlık savaşın da dalgalana dalgalana onur kazanır.
Bayrağa saygı diye alanlar da cirit atıp , duvarlara afişler asan bakan eskileri, kırmızı plakalı arabalar da günlerini gün ederken, Türk bayrağını nereler de dalgalandırdılar? Hangi onurlu kavga da Türk bayrağını yüce doruklara çektiler? Bir yandan bayrak edebiyatı yapıp , öte yandan devlet kAsalarından binlerce , milyonlarca tutarın da teşvik belgeleri alanlar bunlar değil midir?
Kurtuluş savaşın da MUSTAFA KEMAL' İN dalgalandırdığı Türk bayrağına, çok yıldızlıAmerikan bayrağı önün de Johnson ile kol kola çektirdikleri fotoğrafları dağıtarak siyaset sahnesine fırlayan Demirel mi sahip çıkacak?
Yok yok saygısızlığın bu denlisi de görülmemiştir! Sen bayrağını Türkiye deki Amerikan üstlerine çekebiliyor musun; ondan haber ver! Bu edebiyatı , bu demogajiyi , bu yalanı bırakve gücün varsa , yetiyorsa bayrağı dikilmesi gereken yere dik!
Bu bayrak Çanakkale de , Galiçya da , Dumlupınar da, Antep te, Maraş ta, İstanbul da, İzmir de KUVAY-I MİLLİYECİLERİN elin de onur kazandı. Bu bayrağın rengine Anadolunun dört bucağın da EMPERYALİZME karşı dövüşen emekçi halkımızın kanları karışmış. Şimdi ne hakla ne yüzle , hangi ulusal kavganın alın teriyle bayrağımıza sahip çıkıyorsunuz? Evet ne HAKLA?!...
Bayrak edebiyatı Demirellerin, Türkeşlerin siyasal hesaplarına araç olacak düzeye indirilirse , o bayrağı düşürdüğü yerden tutup almak bütün ilericilerin, Devrimcilerin, Aatatürkçülerin ve Sosyalistlerin Görevi olmalıdır.
Türk bayrağını yabancıların elinde ki ATAŞ rafinerisin de , Türk bayrağını yabancı şirketlerin tekelindeki boraks madenlerinde, Türk bayrağını NATO nun CENTO nun karargahların da ; Türk bayrağını Ege de ki FIR hatların da dalgalandırmadıkça neye yarar bayrak edebiyatı?...
Bu bayrağı Demirellerin , Türkeşlerin elinden almak bütün ilericilerin ve DEVRİMCİLERİN NAMUS BORCU olmalıdır..
(Cumhuriyet, 28 MAYIS 1978)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:18
Biz Anayasayı Savunuyoruz...Ya Siz ?
Gerçek teminatın yurttaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile, hürriyete, adalete ve fazilete âşık evlatlarının uyanık bekçiliğine emanet edilen 27 Mayıs Anayasasının ışığı altında, son günlerdeki Bulvar olaylarının değerlendirmesini yapmak istiyoruz. Bu, aynı zamanda bir Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak, kanunlara duyduğumuz saygının, sosyal hukuk devletine olan özlemimizin gerektirdiği bir davranıştır.
Anayasamızın, "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir; düşünce ve kanaatlarını söz, yazı resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklayabilir veya yayabilir" diyen 20. maddesinin teminatında, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinden bir grup, Dönüşüm adlı dergiyi satarken saldırıya uğruyorlar, dövülüyorlar. Komünistlikle itham ediliyorlar, hatta tutuklanıp polisçe nezaret altına alınıyorlar. Bu olaylar günlerdir başkentin Atatürk Bulvarında sürüp gidiyor. Olayları izlemekte olan gençler bile polisçe yakalanıp Anayasanın 30. maddesine rağmen, 24 saat içerisinde yargıç huzuruna çıkarılmaksızın, sabahlara kadar hücrelerde tutuluyorlar. Karakolda 30 saat nedensiz tutulmuş bir genç olarak, olayların kamuoyunca duyulmasında yarar görmekte, kendi yönümden gerekli kanuni haklarımı kullanmakla birlikte, ilgilileri Anayasaya bağlı oldukları ölçüde göreve çağırmaktayım. Bu, kişisel bir yakınma değil, 27 Mayıs Anayasasının lafzı ve ruhuyla uygulanması veya uygulanmaması sorunudur. Acaba 27 Mayısın getirdiği sosyal anlayışı gerek yurttaş olarak, gerek görevli olarak anlamış mıyız?
Çağdaş demokrasiler, toplumun çok yönlü yapısının ge-rektirdiği sınırlamalarla bağlıdırlar. Partiler, baskı grupları, sendikalar, çağdaş demokratik anlayışın vazgeçilmez unsurlarıdır. Gençlik bu anlayış içerisinde, baskı grubu olarak görevini her türlü günlük siyasi endişenin dışında yapma çabasındadır. Özellikle azgelişmiş toplumlarda gerçekler, gençliğin baskı grubu olarak demokratik hayatta yer alışını zorunlu kılar.
Memur ve subaylar, statüleri gereği olarak siyasetle uğraşmazken; halk, her türlü sosyal olanaktan yoksun biçimde yaşarken; toplumun bu aydın kuşağı, azgelişmişlik koşullarından yararlanmak isteyenlerin karşısına çıkar. Gençliğin bu dikilişi, varlık nedenlerini toplumun fakirliğinde bulan politik çevreleri tedirgin eder. Dolaylı ve dolaysız her türlü baskıyı "komünizmle mücadele" gerekçesiyle yapmaya çalışırlar. Onlara göre toprak reformunu istemek, vergi reformunu savunmak, Anayasanın 130'uncu maddesine dayanarak tabii kaynaklara sahip çıkmak, dış ticaretin devletleştirilmesini istemek, faşist İtalyan ceza kanunundan alınan maddelerin Anayasaya aykırı olduğunu söylemek komünistliktir.
Böylece de büyük halk yığınlarıyla, en az namussuzlar kadar cesur olan aydınlar arasındaki düşünce ve eylem birliğine engel olmaya kalkışırlar. Çünkü bilirler ki, bu bağ bir kere kurulursa, halk artık kendi ekonomik çıkarlarına karşı olanlara oyunu vermeyecektir. İşte böyle bir yapı ve durumda, tıpkı Hitler öncesi Almanya ve Mussolini öncesi İtalya gibi, antikomünist nümayişler, sahte bir milliyetçilik ülküsü, ortaklaşa kin ve çıkarlar, faşist bir düzenin temellerini atar. Faşizmin başlıca dayanağı komünizm korkusu ve demokratik özgürlük düzenine olan güvensizlik olduğuna göre, bu yönde çalışmaları önlemek, demokratik ilkelere bağlı her yurttaşın ortak görevi olmalıdır.
Anayasadan habersiz bir polis şefi
Ben bu temel amaçla, Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı olduğum 1963-64 ders yılı boyunca, dernek üyesi diğer arkadaşlarla, yurt sorunlarının çeşitli parti sözcüleri, yazar, iktisatçı, öğretim üyeleri arasında tartışılmasını sağlamak için açıkoturum ve konferanslar düzenledim. Bu açıkoturumların sonuncusu Türk Ceza Kanununun 141. ve 142. maddeleri konusunda idi. Bu açıkoturuma Prof. Dr. Muammer Aksoy, Cihat Bilgehan, Sahir Kurutluoğlu, Burhan Apaydın, C. Reşit Eyüpoğlu, Doç. Dr. Uğur Alacakaptan ve TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar katılıyorlardı. Açıkoturumun yapılacağı sabah ZAFER gazetesi, "Solcular rejimi temelden yıkmak için faaliyete geçti" baş manşetiyle çıktı. Tarih 7 Aralık 1964. Bir hafta önce düzenlediğimiz "Kalkınma Yolu" adlı açıkoturuma o zamanlar genel başkan adayı olan Süleyman Demirel'i çağırmamızı öven Zafer gazetesi, ikinci açıkoturumu böyle yorumluyordu. Bu arada fakültede bazı gruplar, metni o günkü Zafer gazetesinde de yayımlanmış olan ve açıkoturuma engel olacaklarını duyuran bildiriler dağıtıyorlar, kaba kuvvet gösterilerine kalkışıyorlardı. Polis işe karıştı.
Birinci Şube sivil polisleri tarafından Şube Müdürü İbrahim Ural'ın huzuruna çıkarıldım. Bana neden böyle bir açıkoturum düzenlediğimi sordu. Ben de bunun Hukuk Fakültesi olarak görevimiz olduğunu, her partiden eşit konuşmacı çağırdığımızı söyledim. Ancak Birinci Şubeye yalnız ben çağrılmıştım. Bildiri yayımlayanlar, kavga çıkaranlar değil...
Sayın Şube Müdürü çalışmalarımı izlediğini, böyle açıkoturumlar yaptığım için hakkımda fiş tuttuğunu, isterse istikbalimi mahvedeceğini(!) söylüyordu. Özellikle "Bu memlekette fiili bir komünist partisi varsa bunun Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması gerektiğini, partilerin Anayasamızın 56. maddesinin teminatında görev yaptıklarını, hakkımda Aybar için fiş tutacaksa, getirdiğim diğer konuşmacılar için de fiş tutması gerektiğini" anlattım. Ayrılırken, sayın müdür, oturumu iptal etmemi istedi, ben bunu yapmayacağımı söyleyince "Bir daha karşıma çıkarsan başka türlü muamele edeceğim" dedi. Başka türlü muamele, acaba neydi ve buna yetkileri var mıydı?
Sekizer adımlık demir parmaklıklı hücre...
Aradan aylar geçti. Bulvardaki Dönüşüm satışları birtakım olaylara sebep oluyordu. Satanlar dövülüyor, küfrediliyor, karakollara götürülüyorlardı. Ben Dönüşüm dergisini satanlardan değilim, bu dergiyle de ilgim yok. Ayrıca Öğrenci Derneği Başkanlığından ayrıldıktan sonra, fakültedeki kulüplerden hiçbirine kaydolmadım. Olayların çıktığı 7 Haziran günü, Dönüşümcüler dövülürken fakültemde ders çalışmaktaydım. Olayları gece öğrendim ve kaba kuvvetle yapılan bu saldırılara engel olabilmek için, telefonla en büyük gençlik örgütü olan TMGT başkanlığına durumu anlattım. Kaba kuvveti önlemenin çareleri üzerinde kendileriyle konuştum. 8 Haziran günü fakültemde ders çalışırken kitap başından alınarak Birinci Şubeye götürüldüm. Anayasamızın, kişi güvenliğini teminat altına alan 30. maddesine rağmen, suçumun niteliği söylenmeksizin, Yenimahalle Karakolunda sekizer adımlık demir parmaklıklı bir hücreye üç arkadaşımla birlikte kapatıldım. Suçumuzu bilmiyor, ailemizle görüştürülmüyorduk. Bizi arayanlara ise, Birinci Şube, serbest bırakıldığımızı söylüyor, yanıltıcı beyanlarda bulunuyordu.
Evet Anayasa, kişi güvenliği ve 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Evrensel Beyannamesinin "herkes, mahkum oluncaya kadar masumdur" diyen 9. maddesi, buna karşılık Birinci Şube Müdürünün "Bir daha karşıma çıkarsan başka türlü muamele ederim" tehdidi.... Bu tehdidin her türlü hukuk kuralından daha geçerli ve etkin olduğunu, demir parmaklıklar ardında anladım. Benimle birlikte hücrede yatan Alper Aktan adlı arkadaşımın da, Kıbrıs mitingleri sırasında aynı müdürle tartışması ve tutuklanması, Birinci Şube Müdürünün, görevini hangi anlayış içersinde yaptığını ortaya koyar.
Bundan sonra avukatlarım Prof. Dr. Muammer Aksoy, C. Reşit Eyüboğlu, Yunus Koçak, Kemal Çınar, Beyhan Mumcu'nun, Valiye, Emniyet Müdürüne yaptıkları başvurma sonucu, ancak yakalandıktan 30 saat sonra savcının huzuruna çıkarıldık. 171 sayılı kanun ve TCK 312. madde suçlarını işlemekle itham edildiğimizi ancak savcılıkta öğrendik. Çankaya Savcılığınca serbest bırakıldıktan sonra, bu kez Ankara Merkez Basın Savcılığında ifade verdik...
Saldırılar, 27 Mayısa karşıdır...
Bu ne İşçi Partisi, ne de bir Dönüşüm dergisi meselesidir. Ayrıca ne Dönüşüm dergisiyle ilişiğim vardı, ne de İşçi Partisinde bir üyeliğim. Bu, 27 Mayıs Anayasasını koruyan gençliğe karşı, 27 Mayısa karşı olanlarca alınması gecikmiş bir intikamın gerektirdiği bir davranıştır. Bugün İşçi Partisi, Dönüşümcüler, yarın tüm 27 Mayısçılara karşı girişilecek sindirme ve intikam politikasının başlangıcıdır. Bu nedenle bütün Atatürkçü ve 27 Mayısçı kuvvetler birleşmeli ve Anayasayı korumalıdır. Bu olumsuz davranışlar devam ederse, aşırı sol ile mücadele gerekçesi tüm namuslu aydınlara karşı kullanılırsa, fikre karşı yumrukla çıkılırsa kimin haklı kimin haksız olduğu anlaşılmaz ve bu düzen en azından faşist bir yönetimin koşullarını hazırlar.
İnsanlar sadece konuştuklarından değil sustuklarından da sorumludurlar. Gençlik, görevini, devrimlere bağlılığının, Anayasa düzenine olan saygısının bilinci içerisinde yapacaktır. Her türlü engeli geçip halka dertlerini anlatacağız; bunu önlemeye kimsenin gücü yetmeyecektir. 1920'de Mustafa Kemal'e komünist diyen Bolu Mutasarrıfı Osman Kadri hortlamış da, Atatürk'ten alamadığı intikamı Atatürkçülerden alacaksa, halktan yana olanlara komünist denecekse biz bu propagandayı komünizme hizmet olarak anlayacak ve mücadelemizi yapacağız. Komünizmle mücadele lafla değil, sosyal ve ekonomik tedbirlerle yapılır. Boş kafayı, boş mideyi istismar eden komünizme, sosyal ve ekonomik reformlara engel olmakla, kafaları boş, karınları aç bırakmakla, bizzat antikomünistler hizmet etmektedirler.
Her türlü baskıya rağmen mücadele yürüyecek ve gerçekleri söylemekten korkmayacağız. Çünkü büyük Atatürk "Türk genci devrimlerin, bu rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların gerekliliğine herkesten fazla inanmıştır. Rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı veya haraket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen işe girişecektir..." diyor.
27 Mayıs hiçbir şahsa, hiçbir zümreye karşı yapılmamıştır. Ama sadece sabaha karşı da yapılmamıştır. 27 Mayıs, Atatürk devrimlerine bağlılığın tam bilincine sahip olan bir anayasa ve özgürlük düzenini getirmiştir. Bu düzeni gönüllerimizde ve iradelerimizde yer alan inanç ile koruyacağız.
(Yön, 18 Haziran 1965)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:19
Bundan Sonra
Silahlı Kuvvetlerin, emir-komuta zinciri içinde yönetime tümüyle el koyması yağmurun yağması gibi, doğal bir olaydır! Kuraldır, belli nedenler belli sonuçları doğurur. Devlet devlet olmaktan çıkar, parlamento on beş gün içinde seçilmesi gereken cumhurbaşkanını seçmez ve ülke baştan başa örtülü bir iç savaşın kanlı arenasına dönüşürse, Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koymasından doğal ne olabilir ki? Sonuç, şaşırtıcı değildir.
Çok partili yaşama adımımızı attığımız günden bu yana tam otuz yıl geçmiştir. Bu otuz yılın ilk onuncu yılında 27 Mayıs İhtilali yaşandı. 27 Mayıs İhtilali'ni, on bir yıl sonra 12 Mart Muhtırası izledi; 12 Mart Muhtırasından dokuz yıl sonra da 12 Eylül günü Silahlı Kuvvetler, hiyerarşik bütün içinde yönetime el koydu. Arada, 22 Şubat ve 21 Mayıs gibi ihtilal girişimlerine de tanık olundu.
1950 yılından bu yana, 12 Eylül tarihi ile birlikte tam dokuz kez sıkıyönetim ilan edilmiş bulunuyor.
Otuz yıllık çok partili yaşamımız, her iki yılına karşılık bir sıkıyönetimli yıl ile ilginç bir siyasal grafik çizdi.
Bu gerçekleri alt alta koyarsanız, sonuç kendiliğinden belirir. Biz çok partili yaşamı, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiyi, Anayasal düzeni yaşatamadık, hukuk devletini kan gölünde boğduk, demokrasinin ne olduğunu, daha da önemlisi, ne olmadığını bir türlü anlayamadık!
Bu bir iflastır. Bu sonuç, otuz yıldır bizleri yöneten, yönettiklerini sanan kadroların ve bunların siyasal düşüncelerinin tam bir iflası demektir.
Evet, kimsenin kimseye söyleyeceği bir söz yok. Bu sonuç sürpriz değildi, bekleniyordu. Bu çalkantıda bu kan gölünde başka ne olabilirdi, ne beklenirdi? Bir parlamento, on beş gün içinde seçilmesi gereken Cumhurbaşkanını, akıl almaz vurdumduymazlıklarla altı aydır seçemezse, kim kime ne söyleyebilir? Günde ortalama yirmi yurttaşımızın can verdiği bir ortamda, kim hukuk devletinden, Anayasadan, demokrasiden söz edebilirdi? Bu enflasyonlu devalüasyonlu düzen, bu kan gölü, elbette bir yerde noktalanacaktı. Ve noktalandı.
1960 ihtilalini hep beraber yaşadık. 60 Mayısında yönetime el oyan Silahlı Kuvvetler, bu ihtilalin lideri Orgeneral Cemal Gürsel'in deyişi ile "duvarları küfürlerle kirlenmemiş bir parlamentoyu" sivil yönetime armağan etti; sivil yönetim, bu armağanın değerini hiç anlamadı. 12 Mart kargaşasından sonra yönetimde ağırlığını duyuran askeri yönetim, isteseydi sürekli kalıcı bir askeri yönetime dönüşebilirdi; ama 12 Mart yönetimi de sivil yönetime kapılarını açtı. Genelkurmay Başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Evren'in yaptığı ilk açıklamada "Ferdin ve toplumun huzur ve refahına önem veren, özgürlükçü, demokratik, laik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetim" kurma amacını taşıdıklarını söylemesi, Silahlı Kuvvetlerimizde sivil yönetime dönme yolundaki sağlıklı geleneğin canlı tutulduğunu göstermektedir.
Buradan da bir başka sonuç çıkmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, çok partili yaşama adımımızı attığımız günden bu yana oluşagelen olaylar karşısında, hiçbir zaman sürekli ve kalıcı bir askeri yönetim kurmayı düşünmemiştir. Bu tutum, değeri çok sonra anlaşılacak bir büyük güvencedir.
Bu gibi büyük olaylar, yaşadığımız bunalımların temelindeki nedenleri anlamaya katkıda bulunmalıdır. Bugüne kadar, kalıcı ve sürekli bir "sivil yönetim" kuramadık; yaşadığımız deneylerden de yararlanarak, bundan sonra "özgürlükçü, demokratik, laik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı" yönetimi nasıl kuracağız, hep birlikte bu konuyu düşünelim.
(Cumhuriyet, 14 Eylül 1980)
ahmetsln
30-01-2011, 19:19
Büyüklere Masallar
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, adına Osmanlı İmparatorluğu denilen bir devletin başında yabancılarla işbirliği yapmış bir sultan ve bir de onun sadrazamı Damat Ferit Paşa varmış. Bunların etrafında da bir sürü sırmalı paşa bulunurmuş. Padişah her ağzını açtığında ‘Evet efendim; hakk-ı aliniz var efendim’ derlermiş. Bu paşaların hiçbiri savaşa girmemiş, ama sırma üstüne sırma, rütbe üstüne rütbe almışlar. Bu paşaların evleri varmış, yalıları, konakları varmış.
Gün olmuş, gök gürlemiş, gök çatlamış Kemal Paşa derler bir yiğit kişi çıkmış demiş ki: ‘Ey satılmışlar, alçaklar, namussuzlar, sizler kimin paşalarısınız?..’
Sonra atlamış bir eski vapura, geçmiş Anadolu’ya. Anadolu’da insanlar açmış, çıplakmış, yoksulmuş. Kemal Paşa bir satılık sultanı, sadrazamı, paşaları düşünmüş, bir de Anadolu’daki insanları… Sonra çıkarmış üstünden sultanın sırmalarını, geçirmiş kafasına bir boz kalpak. Demiş ki, ‘Yiğit olan halkının yanına!..’
Ankara’da toplanmış bir taş binada yiğitler. İstanbul’dan gelen subaylar, ‘Sensin kumandan’ demişler Kemal Paşa’ya; önünde saf saf olmuşlar. ‘İstiklali tam!..’ demiş Kemal Paşa, sonra gözleri çakmak çakmak ‘Ya istiklal, ya ölüm!..’ demiş; yürümüş düşman üstüne.
O sırada İstanbul’da beyler konuşurlarmış: ‘Bu gök gözlü paşa bolşeviktir, padişahımız efendimize karşıdır.’ Hemen ordular düzenlemiş mutlan, başına da Aznavur adlı bir eşkıyayı geçirmiş. Aznavur gidedursun Kemal Paşa’nın üzerine, İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurmuş Padişah. Yanında da sadrazam ve satılık paşaları… demiş ki, ‘İşte medeniyet, işte dostluk…’ Balolar verilmiş İngiliz subaylarına. İngilizce, Fransızca konuşan cici bayanlar vals yapmışlar işgalcilerin balolarında.
O sıra Kemal Paşa; harbe gidermiş düşman üstüne. Uyku nedir bilmezmiş. ‘Biz zavallı bir halkız, emeği sömürülen bir halkız’ diye ha babam çekermiş kılıcı. Yanında paşalar varmış Kemal Paşa’nın, yiğit, namuslu, korkusuz…
İstanbul’daki paşalar düşünmüşler demişler ki, bu Sarı Paşa burada kalsaydı; padişaha damat olsaydı, bir de Harbiye Nezaretine Nazır olur, hizmet ederdi padişah efendilerine. Çok dostları gelmiş Kemal Paşa’nın yanına. ‘Yapma, etme’ demişler. Kemal Paşa dinler mi!.. Nuh demiş, peygamber dememiş. Çünkü Kemal Paşa inanmış bir kez. ‘Ben’ demiş, ‘Sultanın satılık Paşası değilim. Ben halkımın subayıyım.’ Sonra lanet etmiş İstanbul’dakilere.
O sıra bir de Kürt Nemrut Mustafa Divanı kurmuş sultan. Nemrut Mustafa, bir insafsız, bir gaddar cellatmış. Danışmış Padişahın paşalarına, dayamış cezaları Kuvayi Milliyecilerin üzerine. Amma korkmamış ki Kuvayi Milliyeciler!.. Büsbütün birleşmişler, büsbütün keskinleşmişler. ‘Biz’ demişler, ‘Halkın ordusuyuz, Kemal Paşa bizim başımız.’ İstanbul’dan kaçan, koşmuş Ankara’ya asker elbiseleriyle; saf saf olmuşlar Kemal Paşa’nın yanında. Sonra hep birlikte konuşmuşlar, sonra hep birlikte planlar yapmışlar; sonra yiğit Anadolu halkıyla koşturmuşlar atlarını. Korkmamışlar. ‘Bize mi kaldı!..’ dememişler. Sonunda bizi asarlar diye düşünmemişler. ‘Erkek olan dönmez er meydanından’ demişler. Bir güçlü, bir güçlü olmuşlar ki, ne Padişah fermanları, ne Aznavur orduları, ne de Yunan’ın, İngiliz’in, Fransız’ın ordusu bana mısın dememiş. Sultanın sırmalı Paşaları İstanbul’da bekler dururlarmış. Bazıları da rütbe alırmış ihanetleri için. Padişahın sırmaları yetmemiş bir de yabancıların şirketlerine ortak olmuş bu satılık paşalar. İngilizler tünel mi açacaklar, aracı olmuşlar. İngilizler madenleri mi istiyorlar, hemen gidip Padişahtan izin çıkarmışlar. İhanetleri ve korkuları büyümüş de hanlarına, konaklarına sığmamış.
Kemal Paşa gidiyormuş düşman üstüne. Gece yok gündüz yok… Elindeki silahı da yetmezmiş Kemal Paşa’nın. Bırakır mı Anadolu Halkı insanı tek başına!.. Geçmişler çekicin başına. Kamalar yapılmış, kılıçlar yapılmış. Kemal Paşa hep kendi halkının silahlarına güvenmiş. Bir gün dememiş ki yabancıların silahlarını alıp; bu silahlara hükmeden paşalar olalım. Halkına güvenmiş, işçisine köylüsüne güvenmiş.
Kemal Paşa girmiş bir eylül günü İzmir’e. Yerle bir olmuşlar İstanbul Paşaları. Sonra tarih yazmış; Vahdettin haindir… Damat Ferit satılıktır… Paşalar uşaktır… Ve halk unutur mu Kemal Paşasını, söylemiş tabii türküsünü:
Askerinle bin yaşa Mustafa Kemal Paşa / Salla bayrağı düşman üstüne / soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne…
(Devrim, 5 Ocak 1971)
ahmetsln
30-01-2011, 19:20
CIA Parmağı
Güneydoğu yöremizdeki Kürt terörizminde CIA parmağı yok mu? Var olduğu anlaşılıyor. Amerika'da kurtuluş savaşı öncesinde Ermeni ve Kürt sorunları konusundaki tavrını yeniden ele alıyor. Önce Ermeni teröristlerin Türk diplomatlarına karşı giriştiği alçakça saldırılar görmezlikten gelindi, şimdi de Kürt terörizmine arka çıkan tavırlar sergileniyor. Hem Sovyetler hem de Amerika Kürt sorunu ile öteden beri ilgilenir. Çünkü bu sorun, Ortadoğu sorunlarının içinde bir parçadır.
Kürt sorunu ile yalnızca Amerika ve Sovyetler mi ilgilidir? Hayır... Humeyni rejimi de Kürt sorununa sahip çıkabilmek için çabalıyor. Bu amaçla Acemce, İngilizce, Fransızca, Almanca, Kürtçe ve Türkçe kitaplar yayımlıyor. İran'ın Vazeret-i İrşad-ı İslami adlı bakanlığınca hazırlanan kitap "İslam İnkılabı Muhafızları Teşkilatı Siyasi Bürosu"nca yayımlanmış. Kitap, Kürtleri İslam inkılabı içinde yer alamaya çağırıyor.
Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz Kraliyet Belgeleri bugünlere de ışık tutuyor. Amiral Sir F. Derobeck'in Lord Curzon'a yazdığı 26 Mart 1920 tarihli rapordan bir bölüm sunalım:
''Kürdistan, Türkiye'den tamamen ayrılıp özerk olmalıdır.Ermeniler'le Kürtler'in çabalarını bağdaştırabiliriz. İstanbul'daki Kürt kulübü Başkanı Said Abdülkadir ve Paris'teki Kürt delegesi Şerif Paşa emrinizdedir."(İngiliz Belgelerinde Türkiye, Erol Ulubelen, Çağdaş Yay. Sf: 258, Kraliyet Belgeleri, sf: 48, belge: 33)
Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusunu Ermeni ve Kürtler'e bırakan Sevr antlaşmasını Kürtler adına imzalayan kimdir? İşte İngiliz Gizli Servisi'nin "emrimizdedir" dediği Şerif Paşa! Kürtler'in Mustafa Kemal Paşa'ya karşı kullanılması planı yabancı yazarlarca da saptanmıştır. (Kurtuluş Savaşı İle ilgili İngiliz belgeleri, TTK Yay. 145)
Lozan Antlaşması görüşmelerinde Kürt devletinin en ateşli savunucusu kimdir? İngiliz Delegasyonu Başkanı Lord Curzon. (Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar ve belgeler, SBF Yay., Sf: 348 vd.) 10 Temmuz 1913 günü İstanbul'dan Lord Curzon'a çekilen 1437 sayılı telgrafta "Kürtlerin İngiliz Mandası istedikleri", İngiliz Binbaşı Noel'in bu amaçla Kürt ajanları ile görüşeceği yazılmıştır. (İngiliz Belgelerinde Atatürk, Bilal Şimdir, TTK Yay., sf: 39)
Kürt sorunu, hep büyük devletlerce kurcalanır. Bunun son yıllardaki örneklerinden biri Kürt lideri Mustafa Molla Barzani'nin CIA tarafından desteklenmesi ve koruma altına alınmasıdır. The Daily Telgraph, 2 Şubat 1977 günlü sayısında Barzani'nin bir demecine yer vermiştir. Kürt lideri, bu demecinde Amerikan yönetiminin Irak'taki Kürt ayaklanmasını desteklediğini, ancak Carter yönetimi sırasında bu desteğin kesildiğini söylemiştir.
1970'li yıllarda Amerika, Irak'taki Baas yönetiminin Sovyet etkisi altına girmesinden kaygılanarak, BAas rejimine karşı Kürtleri ayaklandırmış ve Barzani Aşireti reisi Molla Mustafa Barzani'yi de desteklemişti. Barzani'nin, son günlerini, CIA'in koruması altında, Amerika'nın Rochester kentinde geçirdiği ve 1979 yılında da hastanede öldüğü de biliniyor.
Bugünler için bilinmeyen, herhalde ABD'nin Şam büyükelçisi Mr. Eaglaton'un bir Kürt uzmanı olduğu, bu yüzden CIA tarafından "Kürt harekatını kontrol için" Suriye'ye gönderildiğidir.
Son bir yıl içinde, diplomat, uzman ya da gazeteci kimlikleri ile Güneydoğu'ya giden yabancıların %80'i Amerikan pasaportu taşımaktadır. Bu olgu da herhalde düşündürücüdür.
Amerikalıların Güneydoğu merakı nereden kaynaklanıyor? Eski CIA Ankara İstasyon Şefi Paul Henze niçin Diyarbakır'a ve Van'a gidiyor? Niçin ABD Elçilik Müsteşarı, PKK teröristlerine arka çıkıp bu teröristler hakkında "Cenevre Anlaşması'nın uygulanmasını" istiyor?
UĞUR MUMCU
18 Şubat 1988
ahmetsln
30-01-2011, 19:21
Çatlı Kim?
Terör ve kaçakçılık konularından bıktığınızı biliyorum. Bu konulardan en çok ben bıktım. Zorunluluk olmadıkça bu konulara, bu nedenle olacak, değinmek istemiyorum. Öyle ama henüz bunca olaya karşın yine de terörün kökerine inmiş değiliz. Bu köşede yıllarca uyuşturucu madde ile silah kaçakçılığı ile terör arasındaki ilişkilere değinilmiş, bu konularda bilgiler verilmiş, belgeler yayımlanmıştır Ipekçi cinayetine karışanların kaçakçılık örgütleri ile iç içe olduklarını yazdığımız zaman, bu satırlara İpekçi'nin bazı arkadaşları bile dudak bükmüştü. Bugün artık, kimse uyuşturucu madde ve silah kaçakçıları ile terör örgütleri arasındaki ilişkiyi yadsımıyor. Gerçekler o denli açık seçik ortadadır. Fransa'da sol görüntülü "Partizan" grubu uyuşturucu madde kaçakçılığı yaparken yakalanıyor. Avrupa'daki ülkücü eylemcilerin uyuşturucu madde kaçakçılığına karıştıkları tek tek kanıtlanıyor.
Bu işin kurafı böyle... Kim yurtdışında silahlı sağ veya sol örgüte girerse, ister istemez uyuşturucu madde kaçakçılığı yapmak zorundadır Bu uyuşturucu madde kaçakçılığı da Ermenilerce yönetilmektedir Bunun sağcılığı, solculuğu, ortacılığı yoktur. Sağ örgüt olmuş, sol örgüt olmuş, hiç farketmez. Silaha verilecek para uyuşturucu madde kaçakçılığından gelmektedir. Papa'ya suikast girişimi davasında adı geçen Abdullah Çatlı, İsviçre'nin Basel kenti savcılığınca uyuşturucu madde kaçakçılığı suçundan aranmaktadır ve Fransız polisince aynı suçtan ötürü tutuklanmıştır. Ağca'nın eylem arkadaşı silahli sağ eylemci Oral Çelik, aynı suçun ortaklarından biridir. İpekçi cinayetinin yönlendiricisi Mehmet Şener, Basel Ağır Ceza Mahkemesi'nce uyuşturucu madde kaçakçılığı suçundan beş yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Doçent Bedrettin Cömert'i öldüren silahli sağ eylemci Rifat Yıldırım Frankfurt'ta uyuşturucu madde kaçakçılığı nedeniyle yakalanmış ve savcıya, "kaçakçılığı ülkücü örgütler adına yaptığını" söylemiştir. Şu anda Roma'da ifadesi alınan Yalçın Özbey de aynı işlere karışmış bir ülkücüdür.
Abdullah Çatlı, Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı'dır. Ağca'yı cezaevinden kaçıranların başında Çatlı bulunmaktadır. Çatlı 9 Ekim 1978 günü Ankara Bahçelievler'de öldürülen TİP'li yedi gencin katillerinden biridir. Ağca'ya sahte pasaport, Çatlı ve arkadaşlarınca hazırlanmıştır.
Çatlı, suç ve eylem arkadaşı Mehmet Şener ile birlikte 22 Şubat 1982 günü Zürih'te sahte pasaport ile yakalanmış, ancak Türkiye'den ilgili dosya gönderilmediği için serbest bırakılmıştır! TİP'li yedi gencin öldürülmesi olayına karışan Duran Demirkıran, Abdullah Çatlı'nın "büyük reis" olarak adlandırıldığını ve cinayeti planlayıp yönettiğini söylemiştir. Aynı olay nedeniyle yargılanan İbrahim Çiftçi, olay yerinde araba içinde gördüğü kişinin Çatlı'ya benzediğini söylemiş; Çiftçi'nin bu sözleri, ölmeden önce ifade veren Serdar Alten'ce de doğrulanmıştır. 9 Ekim 1978 günü, yedi TİP'li gencin oturdukları ev, Çatlı'nın yönetimindeki ülkücülerce basılır, ülkücü saldırganlar, önce getirdikleri eter ile yedi TİP'li genci bayıltırlar, sonra da baygın gençleri arabaya bindirip bir ıssız yerde tabanca kurşunları ile öldürürler.
Olayda kullanılan araba, MHP Gençlik Kolları başkanı Mustafa MİT üzerine kayıtlıdır ve olay günü Abdulfah Çatlı tarafından kullanılmaktadır. Bu alçakça ve hunharca cinayet nedeniyle ölüm cezasına çarptırılan Haluk Kırcı, cinayetin Çatlı'nın emirleri ile gerçekleştirildiğini, Çatlı'nın sağladığı eterle bayıltılan gençlerin elleri arkadan bağlanarak yine Çatlı'nın kullandığı araba ile Eskişehir yoluna götürülüp öldürüldüklerini mahkeme önünde anlatmıştır.
UGD Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da askeri savcıya "Olayın Çatlı'nın organizasyonu ile gerçekleştirildiğini" söylemiştir Yedi TIP'li genci hunharca ve alçakça öldürten Çatlı'dır; Ağca'yı cezaevinden kaçırtanların başında Çatlı vardır; Ağca'ya sahte pasaport sağlayan yine Çatlı'dır. Papa Suikastında kullanılan silahı, Avusturyalı silah kaçakçısı eski Nazi'den safın alan yine Çatlı'dır; Avrupa'da ülkücülerle Ermenilerin ortak oldukları uyuşturucu madde kaçakçılığının kilit adamfarından biri yine Çatlı'dır. Fransa'da yakalanan Çatlı'nın uluslararası anlaşmalara göre Türkiye'ye gönderilmesi gereklidir. Adalet Bakanı'na soruyoruz; bu yoldaki girişimlerden ne gibi sonuç alınmıştır? 22 Şubat 1982 günü İsviçre'de yakalanan Çatlı için niçin ilgili dosya zamanında İsviçre yetkililerine ulaştırılmamıştır? Çatlı'nın Türkiye'de yargılanması, TİP'li yedi gencin cinayetini
ahmetsln
30-01-2011, 19:21
Çağın Suçu
Ankara'da Devlet Tiyatrosu, Alman oyun yazan Siegfried Lens'in "Suçsuzlar Çağı-Suçlular Çağı" adlı yapıtını oynuyor. Oyunu izlerken çevremizde yaşadığımız olayların dönme dolabı dolaşıp durdu başımın içinde.
Bir devrimci, kentin valisini öldürmek isterken yakalanır ve işkence yöntemleriyle sorguya çekilir. Polis devrimciyi konuşturamayınca, vali bir başka yönteme başvurur. Kentte yaşayan dokuz suçsuz yurttaş devrimciyle birlikte aynı koğuşa kapatılır. Vali bu dokuz suçsuzdan devrimciyi konuşturmalarını ister. Eğer bu dokuz kişi devrimciyi konuştururlarsa, özgürlüklerine kavuşacaklar, yoksa onlar da tutuklu kalacaklardır. Bu dokuz suçsuz ayrı ayrı konuşurlar devrimciyle. Devrimci, örgütteki arkadaşlarını ele vermez. Bu dokuz suçsuz kişi kendi özgürlükleri söz konusu olunca, akıllarından devrimciyi öldürmeyi geçirirler, içlerinden biri, gece hepsinin aklından geçeni yapar ve devrimciyi boğarak öldürür. Bunun üzerine bu dokuz suçsuz yurttaş serbest bırakılır.
Dört yıl sonra devir değişir, ihtilal olmuş, devrimciler iktidarı ele geçirmişlerdir. Bu kez devrim yönetimi, öldürülen arkadaşlarının katilini bulmak için aynı suçsuz yurttaşları bir eve kapatır, içlerinden biri devrimcilerle işbirliği yapmıştır. Hepsini sorguya çeker. Herkes olayın hem sanığı, hem de yargıcı olarak suçluyu arar. Şüphe bulutu her birinin üzerinde ayrı ayrı dolaşır. Oysa her biri, baskı yönetiminde suça bir ölçüde katılmışlar ve suç işlemeyi kafalarından geçirmişlerdir.
- Zamanımızın bir özelliği bu. Boyun eğme yüzünden cinayet işleme... Emir alıp öldürenin durumu değişik olur. "Hırs ve ihtiras yüzünden öldüren birini anlamayıp emir aldığı için öldüren birini affeden ne düşüncedir bu?.." deniyor oyunun her yerinde.
Devrimciyi kendi özgürlükleri için öldürenin kimliği önemli değildir oyunda. Herkes suça bir ölçüde katılmıştır baskı yönetiminde. Çünkü insanlar birer araç gibi kullanılmışlardır birbirlerine karşı: Eylemli olarak suç işleyenle bilerek susan, karışmayanla duymak istemeyen arasında ne fark kalıyor böyle dönemlerde?,.
Bir kişiye yapılan haksızlık bütün bir topluma, bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur çağımızda. Bu bilinç çağımızın en onurlu aşamasıdır. Bu bilinci paylaşmayan, paylaşmaktan korkan toplum, kendi çağının çok gerisinde kalmıştır.
Susmayı, kendi kabuğunun içine çekilmeyi, bir yaşam biçimi, bir kişilik simgesi olarak benimseyen insanlar vardır. Özgürlükleri ve silahları konuşmamaktır. Her adaletsizlik, onların eylemsizliğinden güç alır biraz da.
Her dönemde ezenden, yönetenden ve güçlüden yana olmayı hüner sayanlar vardır. Bütün baskı yöntemleri, bu gibi insanları birer kerpeten, birer maşa, devrimcilerin boynuna dolanan bir ip gibi kullanır. Sonra, bu baskı yönetimini yıkan güce araçlık ederler aynı insanlar.
Baskıya boyun eğmeyen, gelen geçen yönetimlere maşalık etmeyen, içinde insanlık onurunu bir değişilmez hazine gibi saklayan insanlardır çağlarına ve toplumlarına yakışanlar, Faşizmin utanç duvarlarına karşı birer "fedai mangası" gibi dövüşenler her toplumda, her dönemde, karanlığa karşı sıkılmış bir yumruk gibi uzanıp geliverdiler bugüne kadar. Açılan yumrukların içinden özgürlük güvercinleri uçtu havaya.
Ellerini kana bulayanlar, içlerindeki korkuların mezar taşlarıyla yaşayanlar, aynı adaletsizliğin ve aynı suçun ortaklarıdır hep birlikte. Gözlerin açıksa göreceksin. Kulağın sağır değilse duyacaksın. Ellerin kesik değilse uzanacaksın.
Tutuklanan özgürlükçü: Hepinizin, hepimizin özgürlüğü, çalınan emektir. Bütün çalınanlar, hepimizin emeği, verilmeyen ekmektir. Sizlerin, çocuklarınızın bir dilim ekmeği ezilen onurudur, hepinizin hepimizin insanlık onuru.
Bu özgürlüğün, bu onurun, bu ekmeğin kavgasına tanık olmadık mı Türkiyemizde de? Ülkemizde faşizm bütün alaturkalığı ile hüküm sürmedi mi? Korkanlar, kaçanlar, gözlerini kapayanlar, olup bitenleri duymayanlar, görmeyenlerle yaşamadık mı "suçlular çağı"nı?
Şimdi "suçlular çağı" başlasa; o dönemin bütün sorumluları birer birer sorguya çekilse görürdünüz; birbirlerini suçlar, kendi suçlarını emanete bırakılmış mallar gibi nasıl başkalarının önüne sürmeye çalışırlardı!..
Kendi sesleriyle, kendi kalemleriyle okunan ve yazılan belgeleri bile cami avlusuna bırakılmış "nesebi gayri sahih" çocuklar gibi terk edip kaçanların suçlarına ortaklık etmiş, bu suçlarla özdeşleşmiş olanları alacak cezaevlerini yapmaya devletimizin bütçesi yeter mi dersiniz?..
"Suçsuzlar ve Suçlular Çağı" Devlet Tiyatrosunun bir oyunu değil, "devletin yaşanmış bir oyunudur sanki...
(Yeni Ortam, 20 Ocak 1975)
ahmetsln
30-01-2011, 19:22
Denklem
Son yılların siyasal bunalımları, gün geçtikçe toplumu dar boğazlara sürüklemektedir. Bu bunalımdan kurtulmak için önerilen çözüm yollarını hep birlikte izliyoruz. Olayları, siyasal dedikoduların kısır döngüleri içinde görmeye alışmış olanlarımız için, konu oldukça basittir:
- Demirel Ecevit'e elini uzatsa, Korutürk bütün partileri bir araya toplasa, Bozbeyli anlayışlı davransa, Bayar desteklese gibi avuntularla olasılıklar zincirinin halkaları tamamlanmaktadır.
Oysa, bunalım nedenleri derindedir.
Olayların üzerindeki gelip geçici kaygı bulutlarından sıyrılıp geçerek, nedenlere eğildikçe, sorunların içinde yepyeni odak noktaları belirmekte ve toplumsal değişimin kuralları aydınlık ışıklarla gözler önüne serilmektedir. Her demokrasinin "gerek" ve "yeter" koşulları vardır. Bu koşullar yaratılmadan, sadece bi-çimsel görünümlerle yetinmek, bedeli çok pahalı ödenecek serüvenlere yol açar.
Önce şu gerçek koşulu tanımlayalım: Batı demokrasilerinde, toplumun bütün sınıf ve tabakalarına söz ve örgütlenme özgürlüğü tanınır. Bu özgürlük demeti, insanlığa, sınıf kavgaları, ihtilaller ve devrimler sonucunda sunulabilmiştir. Özgürlük ve demokrasi bütün insanlığın ortak misafiridir. Fakat bu miras, çağlar boyunca toplumun belirli kesimlerince, aynı toplumun öteki sınıf ve tabakaları için kullandırılmamıştır.
Bu yasak düzeni, demokrasimizde bütün alaturkalığıyla sür-dürülmektedir. Toplumun emekçi kesimlerine söz ve örgütlenme özgürlüğü isteyen herkes:
- Zararlı akımlar... Aşırı cereyanlar... Yıkıcı düşünceler gibi gerçeklerle korkutulmak, sindirilmek ve cezalandırılmak istenmiştir.
Oysa demokrasilerde "zararlı düşünce", "zararsız düşünce" ayrımları yapılmaz. Düşünceler için uygulanacak tek ölçü, yanlışlık ve doğruluktur.
Türkiye'de biçimsel görüntülü hayat yürürlüktedir. Fakat bu çok partili hayat tek parti döneminden kalan ceza yasası ile korunmaktadır. Açıkçası çok partili demokrasimiz, yıllardır tek partili dönemin ceza yasasıyla "gözaltında" tutulmaktadır.
Sadece on beş yıldır, bu ceza yasasının ünlü maddelerini bir darağacı gibi birbirine çatıp başbakanlar, bakanlar, kurmay albaylar ve devrimci gençleri birer birer ipe çekmişiz. Siyasal bunalımlardan kurtulmak için idam hükümleri, hapis cezaları, kelepçeler hiç yarar sağlamamış, toplum yerinden, döne dolaşa yine çıkmaz sokakların eşiklerine getirilmiştir.
Bu çıkmaz sokağın kavşak noktasındayız şimdi.
Türk toplumu ya çağdaş demokrasilerin gereklerine uyarak toplumun bütün sınıf ve tabakalarına söz ve örgütlenme özgürlüğü sağlayacak ya da kurulu düzenin denklemi eskisi gibi, yeni güçlüklerle ve sorunlarla sürdürülecektir. Bu denklem, oldukça kaba görünümüyle gözler önündedir.
Önce bir "iktidar boşluğu" yaratılacak, bu boşlukta kargaşa ortamı oluşturulacak, bu koşullar sağlandıktan sonra otoriter devlet özlemcilerine "yeşil ışık" yakılacaktır.
- Kuvvetli ve inandırıcı hükümet... gerekçesiyle kurulu düzenin haksızlıkları, adaletsizlikleri ve ayrıcalıkları üzerinde yönetimler sürdürülecektir. 14 Ekim seçimlerinden tedirgin olanlar için başka yol kalmamıştır. Bu iktidar boşluğu bilinerek ve istenerek yaratılmaktadır.
Bu boşluğun anlamsız uğultuları içinde, olayların nedenlerini ve sonuçlarını birbirine karıştırmak, güncel sorunları:
- Demirel, Ecevit'e elini uzatsa, Irmak görevini sürdürse, gibi çözümlere bağlamak, olaylara bakış açımızı kısırlaştırır ve bir süre sonra kamuoyunu anlamsız siyasal dedikoduların yanıltıcı yaklaşımı içine sokar. Nedenler, toplumsal gelişimin temellerindedir. Kurulu düzenin topluma sunduğu denklemin, tersyüz edilmesi, Türk halkının bütün sınıf ve tabakalarıyla, özgürlüğe ve demokrasiye sahip çıkmasına bağlıdır. Demokrasinin gerçek güvencesi halkın bilinçli desteğidir.
Bu destek nasıl sağlanır?
Demokrasimizin "güncel gündemi" bu sorunun yanıtında saklıdır. Bu köşeden hep birlikte yaşadığımız olayları gözetleyecek ve yorumlarını yapacağız. Cumhuriyet gazetesinin yarım yüzyıldır aydınlattığı düşünce ortamında bu sorunları sizlerle tartışma özlemiyle:
- Merhaba... diyorum.
(Cumhuriyet, 18 Mart 1975)
ahmetsln
30-01-2011, 19:22
Devrimci Cumhuriyet
Cumhuriyetimiz, emperyalizme karşı verilen silahlı bir savaş sonunda kuurlmuştur.Bu yüzden , devletin temelinde antiemperyalist bilinç yatmaktadır.'' Atatürk milliyetçiliği'' de bu düşüncelerden kaynaklanmaktadır.
Kurtuluş savaşı sırasında TBMM'ce yayımlanan 21 Eylül 1921 tarihli bildiride şu inançlar dile getirilmekteydi; okuyalım;
-... TBMM, milletin hayat ve istiklaline suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzatına karşı müdafaa ve bu maksada münafi(aykırı) hareket edenleri tedip( suç işleyenleri başkalarına örnek olacak biçimde cezalandırma) azmi ile müesses (kurulmuş) bir orduya sahiptir. Emir ve komuta selahiyeti büyük Millet Meclisi'nin şahsiyeti maneviyesindedir.
Kurtuluş Savaşı'nın amacı o günlerde Mustafa KEMAL PAŞA tarafından şöyle tanımlanmaktaydı:
-....Biz bu hakkımızı mahfuz bulundurmak, istiklalimizi,emin bulundurmak için heyeti umumiyemizce bizi ahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücadeleyi caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız...(Söylev ve demeçler , C.İ.S S.36 1.12.1921)
Ulusal kurtuluş lideri , emperyalist orduların ülkemiz niçin işgal ettiklerini şu özlü sözler ile anlatıyordu:
-....Bu devir , milletimizin fiilen ve sırayla imhasını sermayedarların kendi menfaatlerine uygun zannettikleri devirdi(ATATÜRK , tamim ve telgraflar 2.7.1920, s.344)
Bu sözler , Ulusal Kurtuluş Savaşı liderinin o günkü düşüncelerini 24 Nisan 1921 günü şöyle dile getirmekteydi.''İbretle'' OKUYALIM:
-....Almanlarla dost olduk, Almanlar memleketimize, ordumuza ve hükümetimize kadar girdiler. Fakat Almanların bazıları onur ve bağımsızlığımızı bozan tavır almaya başladıkları anda, herkesden önce ve hemen , hiçbir kayıt ve koşula bakmaksızın , ruhen ve hatta fiilen isyan ettim. Bu isyanım yüzündendi ki , Birinci Dünya Savaşı sırasında bu hareketimin taraftarı olmayanlara karşı durum aldım. ( ATATÜRK, Söylev ve Demeçler , s.25)
Bu inanç ve düşünceler , MUSTAFA KEMAL tarafından '' TBMM'NİN bütün programlarının ilkesi şu iki esastır; TAM BAĞIMSIZLIK , kayıtsız koşulsuz ULUSAL EGEMENLİK...'' diye tanımlanmaktaydı. (Söylev ve Demeçler C,3 s.28)
Cumhuriyetimizin kökeninde ''Emperyalizm ve kapitalizme karşı savaş'' amacıyla savaşacak ulusal ordu düşüncesi yatmaktadır. ''KUVAYİ MİLLİYE RUHU'' da bu düşünceden mayalanmıştır. Kuvayi milliye , ulusal kurtuluşçu ordunun sivil halkla bütünleşmesi demek değilmiydi?
Cumhuriyetimizin temelinde , ulusal kurtuluşçu ordu ve bu ordu ile bütünleşmiş örgütlü halk gücü bulunmaktadır. Atatürk'ün ''milliyetçi'' ve '' halkçı'' düşüncelerinin kaynağı da bu bütünleşmededir. Atatürk Devrimciliğinin siyasal ve ideolojik kaynağı da buradadır.
Atatürk'ün TAM BAĞIMSIZLIK ilkesi iki yönlüdür. Bağımsızlığın bir yönü'' kapitalist ve emperalizme'' karşıdır. İkinci yönü de Ankarada ki Sovyet elçiliği ile içli dışlı olan '' Tokat mebusu Nazım Bey olayı '' ile ortaya çıkan '' Sovyetlere karşı bağımsızlıktır''.
MUSTAFA KEMAL, Kurtuluş Savaşı sırasına silah ve para yardımı gördüğü Sovyetlere karşı da bağımsızlığı temel amaç yapmış, Sovyetlerin bu yolla devlet üzerine '' siyasal ipotek'' koymasını da kesin bir tavırla engellemiştir. Atatürkün bu tavrı , asker yardımı alan devletlere karşı niçin ve nasıl bağımsız davranılması gerektiğini de bir ATATÜRK ilkesi olarak bizlere miras bırakmıştır.
Ancak ne yazıkki , birçok ilkesinde olduğu gibi bu ilkesinden de ders alan olmamıştır!
Üç yıl süren savaş sonunda devlet kuran ATATÜRK hiçbir zaman '' askeri diktatör'' olmak istememiş;sağlığında bir kaç kez , çok partili yaşama geçmek için girişimlerde bulunmuştur. '' DEVRİMCİLİK'' ilkesininbütün dünyada totaliter rejimlerin yükseldiği , nasyonal sosyalizmin yaygınlaştığı yıllarda benimsenmesi de CUMHURİYET tarihimiz için çok önemli bir olaydır. Yine tabi bu olaydan ders alan , ders almasını bilenler için!...
Bugün CUMHURİYET derken CUMHURİYET'İN kökeninde yer alan '' ANTİEMPERYALİST KURTULUŞ SAVAŞI'' NI , Laikliği, devletçiliği, halkçılığı, milliyetçiliği ve devrimciliği bir '' ulusal devrim'' sürecinin vazgeçilmez dayanakları olarak anımsamamız gerekir.
O zaman sorunuz;
-Cumhuriyeti, Cumhuriyet yapan ilkeler ve inançlar bugün dimdik ve dipdiri ayaktamıdır?
HAYIR!...
Cumhuriyet '' TAM BAĞIMSIZLIK'' ilkesinin , düşünce ve örgütlenme yasağı olmayan '' tam bağımsız ve demokrat '' bir Türkiye de yerleştiği gün çok daha anlamlı olacaktır.
Kurtuluş Savaşı'nı yöneten ve DEVRİMCİ CUMHURİYETİMİZİ kuran KUVAYİ MİLLİYE Paşalarını hergün bir kat daha artan saygıyla anıyoruz.
29 Ekim 1985
CUMHURİYET
ahmetsln
30-01-2011, 19:23
Emperyalizm ve Hukuk
Türkiye Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşı sonunda kurulmuştur. Kurtuluş Savaşı ise emperyalizme karşı savaşılarak kazanılmıştır. Anayasa'nın önsözünde, bu olgudan söz edilirken, "milli mücadele ruhu"nun devletimize kaynak olduğu da açıkça belirtilmektedir. "Milliyetçilik", emperyalizme karşı verilmiş Kurtuluş Savaşı'nın bilincine sahip olanların ulusal duygularıdır bu bakımdan.
Oysa, kavram tam tersine çevrilmiştir. Emperyalizmden, yabancı sermayeden, hilafetten yana olanlarla, politika sahnesinde herrenge girmeyi hüner sayanların aritmetik toplamına "milliyetçi" denilmektedir. Milliyetçi olan ile olmayanı ayıracak en keskin ölçü, emperyalizme ve sömürüye karşı takınılan tavır ile belirlenebilir.
Hatırlarsınız, bir zamanlar radyolarda "Köy Saati" adıyla bir program yayınlanırdı. Bu programda ülke sorunları, köylü yurttaşlarımıza anlaşılır biçimde anlatılırdı. Bu profram bazı çevrelerde tepkiyle karşılandı ve program yapımcısı Abdullah Yılmaz, mahkemeye verildi. Yılmaz'ın suçu, boraks madenlerinin devletleştirilmesini istemesiydi. Yargılama sonunda Abdullah Yılmaz mahkum oldu. Gerekçesini öğrenmek ister misiniz?:
- Emperyalizmi kötü göstermek...
Yani, bu karara imza atan saygıdeğer yargıç, boraks madeninin devletin elinde olmasını savunan bir görüşü, "emper-yalizmi kötü göstermek" diyerek gerekçesine yazabiliyor. Oysa Anayasa'nın 130'uncu maddesini açarsanız şu satırları okursunuz:
- Tabii servetler ve kaynaklar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı devlete aittir...
Bazı yargıçlar, Cumhuriyetin temelini oluşturan "milli mücadele ruhu" ile antiemperyalist bilinç ve eylemi, komünizm propagandası olarak anlamakta ve yorumlamaktadırlar. Örnek çok...
Türkiye'de solcu düşünce ve eylemin gündeminde emperyalizme karşı savaş yer almaktadır. Temelinde, "milli mücadele ruhu" yatan bir devletin, emperyalizme karşı savaşı bir devlet felsefesi yapması gerekirken, tersine, emperyalizme karşı olmak, suçların en büyüğü sayılmaktadır.
Mustafa Kemal, Temmuz 1922'de Türk Kurtuluş Savaşı'nın niteliğini belirlerken, şu tanımları ve eğilimleri ortaya koymaktadır:
" Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk biterdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye şimdiye kadar, mevcut tarih kitaplarının değil, tarihin hakiki icabatını takip etmiştir. Filhakika mevcut tarihlerin kaydettiği hadisat, milletlerin efkar ve ameli harekatı değildir..."
Mustafa Kemal, Türk Kurtuluş Savaşı'nın bütün ezilen uluslar adına da yürütüldüğünü anlatırken, tarih kitaplarının yalan yazdıklarını ve özellikle ezilen ulusların gerçek görüş ve eylemlerini yansıtmadığını da, açık dille anlatmaktadır. Kurtuluş Savaşı bilinci budur...
Bu sözleri söyledikten tam on bir yıl sonra, aynı bilinç Mustafa Kemal tarafından şöyle vurgulanmaktadır:
" Müstemlekecilik ( sömürgecilik ) ve emperyalizm yer yüzünden yok olacak ve yerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır..."
Bu sözleri, Atatürk söylememiş olsa da, bizlerden biri yazsa, kimbilir neler olurdu?.. Savcılar yakamıza yapışır, sağcı gazetelerde binbir türlü yorum çıkar:
- Sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümüne... diye başlayan ünlü madde gereğince bileklerimize hemen kelepçe takılırdı.
Emperyalizmin yeryüzünden yok olacağını; yerine din, ırk ve renk ayrımı gözetmeyen yeni bir düzen kurulacağını söyleyen Mustafa Kemal Atatürk, aynı konuşmasında şunları haykırmaktadır:
" Şark'tan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün Şark milletlerinin uyanışını da öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır... Size bu sözleri söyleyen, Cum-hurreisi değil, sadece Türk milletinin bir ferdi olarak Mustafa Kemal'dir..."
İşte Kurtuluş Savaşı'nın gerçek sesi de budur...
Bunlara rağmen, bazı yargıçlar, Kurtuluş Savaşı'nı bir yana bırakıp emperyalizme karşı söz, yazı ve eylemi, Türk Ceza Yasası'nın 141 ve 142'nci maddelerine sokmakla, acaba tarihin akışını beş on yıllık cezalarla tersine çevireceklerini mi sanmak-tadırlar?..
Ugur MUMCU
ahmetsln
30-01-2011, 19:24
Gazeteci
Gazeteciyi nasıl tanımlarsınız? Kimdir gazeteci, ne yapar? İşlevi nedir? Gazeteci, her konuda fikir ileri süren, her şeyi bilen insan demek midir? Hayır. Nereden bilecek gazeteci her şeyi?
Ben kendime göre bir tanım yapayım:
- Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir.
Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir.
Günümüzde sarı basın kartlarının ardına gizlenip devlet kapılarında ve belediyelerde "ihale takip eden", bankalardan aldıkları kredilerle milyarlar vuran, düzmece belgelerle gazetelerini ve devleti dolandıranlar da var.
Hem bunlar var, hem Osmanlı İmparatorluğu'ndaki "mabeyn katipleri" gibi, gazetecilik adına hükümetlere, konutlara ve köşklere tutanak katiplikleri yapanlar da!
Türkiye'de gazete okuru sayısı da pek parlak bir grafik çizmiyor. Okur sayısını dünya ölçeklerine vurduğunuz zaman, iç karartıcı tablolar ile karşılaşıyorsunuz. UNESCO, bir ülkenin gelişmiş sayılabilmesi için her 1000 kişiden 100 kişinin gazete okuru olması ölçüsünü getiriyor. Bizde bu sayı, binde 58'dir.
Bu oran İngiltere'de binde 373, Danimarka'da 360, Almanya'da 342. Fransa'da 179, İtalya'da 146 ve komşumuz Yunanistan'da da binde 133'tür.
Üstüne üstlük, Türk basını "tekelcilik" tehlikesi ile karşı karşıyadır. İngiltere'de, sahip değiştirecek bir gazetenin tirajı 500 bini geçiyorsa, satış işlemleri "Monopolies and Mergers Commission" adlı komisyonca onanmadan kesinleşmez. Almanya'da "Federal Kartel Dairesi", yıllık 25 milyon marklık iş yapan bütün şirketleri olduğu gibi, devredilecek bu gazete işletmelerini de denetler.
Fransa'da 1986 yılında çıkarılan "Basının Yasal Rejiminde Reform" adlı yasa, bir yıl içinde toplam tirajın yüzde 30'unu geçen gazetelerin satış işlemleri ile ilgili kayıtlayıcı kurallar getirmiştir. ABD'de "Federal Communications Commission", bir büyük yayın organının, aynı alandaki bir yayın kuruluşunu almasını yasaklamıştır.
Türkiye'de bu konuda hiçbir kural yok; gazete dergi ve televizyon kanalları ile tam bir tekelleşme sürecine giriyoruz.
"Star 1" devlet desteği ile açıkça Anayasaya ve yasalara aykırı olarak yayın yapıyor. Böylece, yayın ve reklam dünyasında "haksız rekabet" devlet eliyle yaratılıyor.
Böyle bir ortamda Cumhuriyet gazetesinden, bir grup arkadaşımızla birlikte ayrılma zorunluluğu duymuştum. Cumhuriyet gazetesinden içi kan ağlaya ağlaya ayrılanların, emeklerinden başka geçim kaynakları yoktu. Hiçbirinin bankada birikmiş parası da yoktu. Ayrılırken de hiçbir yasal hakkımız verilmemişti. Ayrılan arkadaşlar aramızda yaptığımız toplantıda "1 Şubat gününe kadar beklemeye", daha sonra da herkesin kendi yolunu seçmesine karar vermiştik.
Bu arada, bin bir engele karşın Cumhuriyet gazetesini yaşatabilmek için gazeteye yeni sermaye ve yeni ortak arama çalışmalarını da sürdürüyorduk.
Milliyet gazetesi, haber çeşitliliği ve yorum özgürlüğü ilkelerini amaç bilmiş bir "düşünce forumu"ydu. Milliyet gazetesi, bu güç günlerimizde bana ve arkadaşlarıma kucak açtı. Üç aydır, Milliyet gazetesinde karınca kararınca, olaya, habere, belgeye ve bilgiye dayanan yazılar yazmaya çalıştım. Bunda ne ölçüde başarıya ulaştım, bilemiyorum.
Bu üç ayda, Milliyet gazetesinin çağdaş anlamı ile tam bir "gazetecilik ortamı" olduğunu, bu ortamın güven duygusuna dayalı arkadaşlık ve dostluk ilişkileri ile geliştiğini, gazetelerde hep yakındığımız "tek adam yönetimleri" yerine; gazetenin, haber zenginliği ve yorum özgürlüğüne dayanan demokratik ve çağdaş bir anlayış ile yönetildiğini yaşayarak gördüm.
Cumhuriyet gazetesini dramatik serüvene sokan grup, gazeteyi milyarlık borç batağına sürükleyip kaçtıktan sonra benim görevim, güç durumda olan eski gazeteme koşmaktır.
Milliyet gazetesinden bu nedenle ayrılıyorum. Umarım, beni anlayışla karşılarsınız.
Nazım Hikmet'in en çok sevdiğim şiirlerinden biri "Ve kavga bittiği zaman / Ne çiftlik sahibi oldu ne apartman / Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı / Kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan" diye biter.
Cumhuriyet gazetesindeki "kavgadan sonra" ben, yine eski görevime kaldığım yerden devam edeceğim. Borç batağına sokulan ve tirajı 40 binlere inen gazetede, ellerimize dikenler de batsa, görevimiz; okurlarımıza, yediveren bağımsızlık güllerini sunmaktır.
Binlerce teşekkürler, hoşça kalın...
(Milliyet, 3 Mayıs 1992)
ahmetsln
30-01-2011, 19:25
Gizli Belgelerle Ermeni sorunu
Şu olaylara bakın: ABD Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye'ye yapılacak askeri yardımı Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor. Bu yapılırken, ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihinin "Soykırım Günü" olarak ilanı için önergeler veriliyor. Fransa'da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor. Aynı günlerde, Ermeni terör örgütleri eylemlerini sürdürüyor. Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.
24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş. Sanki ABD'nin Vietnam'daki, Fransa da Cezayir'deki insanlık suçlarını unutturdular. Sanki ABD yönetimi, Şili'de halkoyu ile seçilmiş Devlet Başkanı Allende'nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağını sanıyor. Sanki ABD'nin Grenada'ya, daha dün kadar yakın bir zamanda Fransa'nın Çad'a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor.
Ermeni olayını, bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz. Yok eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar.
İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım:
İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçe'ye çevirilmiş, önce Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan "İngiliz Belgeleriyle Türkiye" kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler'in Amerikalılar'ca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir. Okuyalım:
Gizli Belge: Sayfa 735, belge 492. Amiral Webb'den Lord Curzon'a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı:
- ... Amerika, Trabzon ve Erzurum'u içine alan bir Ermenistan'ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor...
Gizli Belge: Sayfa No:60, Belge No: 46. 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay'in Washington'dan Lord Curzon'a yazdığı yazı:
- Amerikan Senatosu Ermenistan'ın mandası işini görüştü. Beş yılda 757 milyon dolar verecekler. İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200.000 kişiye çıkacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrıca bütün Türkiye'nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır...
Gizli Belge: Sayfa No:71, Belge No: 63. 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes'in Lord Curzon'a yazdığı yazı:
- Amerikan hükümeti, Ermenistan'ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalılar tarafından bastırılacaktır...
Gizli Belge: Sayfa No: 300, Belge No: 38. 28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça:
- Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş. Erzurum'da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı Ermeniler'in bir şansı olurdu...
Gizli Belge: Sayfa No: 81, Belge No: 10, tarih 16 Şubat 1920. Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça:
- Ermenistan'a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan'a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor. Fransa ise Adana'yı kendisi için istiyor.
Gizli Belge: Sayfa No: 99, Belge No: 12, Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça:
- Lord Curzon, Erzincan'ın da Ermenistan'a verilmesini, Karadeniz'de bir Lazistan kurulup, Ermenilerin mandasına vermek istiyor...
Bu belgeler, bugün ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihini "Soykırım Günü" ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar, ABD'nin Lozan Barış Antlaşması'na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir.
Atatürk, Ermeni sorununun "dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini" söylememiş miydi? (Söylev ve Demeçler, C: I, S: 233). Olay, dün olduğu gibi bugün de böyledir.
Biz bugün bunca saldırıdan sonra, bu gizli belgeleri, örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyorsak, Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini, diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz?
24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip, Ermeni terör örgütlerine destek olan Amerikan Kongre üyeleri, 1920'lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalılar'ın torunlarıdır. Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.
"Milliyetçilik" budur. Neredesiniz efendiler, beyler, beyzadeler, hanımefendiler?.. Budur, budur, budur işte!..
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 1 Nisan 1984 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:26
Gizli Örgüt Mü ?
Ülkü Ocakları genel başkanlığından geçen hafta istifa eden Sami Bal'ın, Ankara Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinin, 5.1 1. 1974 gün ve 1974/133 esas, 1974/557 karar sayılı gerekçeli hükmü ile, adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız tabanca taşıma suçlarından mahkûm olduğu ve Af Yasasından yararlanarak salıverildiği anlaşılmıştır. MHP Başkanı Alparslan Türkeş, Bal hakkındaki kararının kesinleşmediğini ileri sürmüşse de, kararın, Yargıtay yoluna başvurulmadığı için kesinleştiği de ortaya çıkmıştır. Bu konuda Türkeş de, Sami Bal da açıkça yalan söylemişlerdir.
Bugün bir başka karara göz atalım...
Ankara I. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.9.1974 gün ve 1974/91 esas, 1974/486 sayılı gerekçeli hükmünde, bir başka Ülkü Ocakları genel başkanının mahkûmiyet hükmü yer almaktadır: Dr. Necdet Güçlü 13.4.1970 tarihinde, Ülkü Ocakları Genel Başkanı İbrahim Doğan ve Ali Güngör tarafından tabancayla vurularak öldürülmüştür, İbrahim Doğan ve Ali Güngör, Af Yasasından yararlanarak cezalarından kurtulmuşlardır. Ali Güngör, cezaevinden çıktıktan sonra, MHP Gençlik Kolları genel başkanlığına getirilmiştir, İbrahim Doğan ve Ali Güngör haklarındaki karar, Yargıtay yoluna başvurulmadığı için kesinleşmiştir. Kararın bir bölümünü birlikte okuyalım:
- Emanet 1970/814 sırasında kayıtlı, sanık İbrahim Doğan'dan zaptedilen 6815296 No'lu tabanca ve mermilerin, Teğmen Fehmi Altınbilek adındaki şahsa, 6815248 No'lu tabancanın Teğmen Mustafa İlerisoy adındaki başka bir şahsa alt olduğu anlaşıldığından, her iki tabancanın da sahiplerine geri verilmesine...
Demek oluyor ki, Ülkü Ocakları Başkanı İbrahim Doğan, cinayeti, bugün yüzbaşı rütbesiyle görev yapan Fehmi Altınbilek ve Mustafa ilerisoy adlarındaki subayların silahlarıyla işlemiştir...
Bu silahlar ya Ülkü Ocakları genel başkanınca bu subaylardan çalınmıştır, ya da silahlar bu subaylarca Ülkü Ocaklarına verilmiştir. Adı geçen subaylar silahlarının çalındığına ilişkin bir şikâyette bulunmamışlardır. Eğer silahlar çalınmış olsaydı, savcılığın bu konuda da soruşturma açması gerekirdi. Soruşturma açılmadığına göre, sicil sayıları verilen ordu malı silahlar, Yüzbaşı Fehmi Altınbilek ve Mustafa İlerisoy tarafından Ülkü Ocakları genel başkanına verilmiştir. Cinayet bu silahla işlenmiştir. Öyleyse, acaba neden hiçbir askeri savcı, bu subaylar hakkında hiçbir işlem yapmamıştır? Neden?..
Nedeni açık. Çünkü hiçbir sıkıyönetim savcısı, Ülkü Ocaklı katilleri yargılamak istememiştir. Sami Bal hakkındaki dosya da, İbrahim Doğan hakkındaki dosya da, sıkıyönetim mahkemelerince kabul edilmemiştir. Çünkü, "Ülkücü Gençleri" devletin güvenlik kuvvetlerine yardımcı olarak selamlayan Hâkim Albay Saadettin Üçüncüoğlular, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Adli Müşavirliğindeydiler... Çünkü Ali Elverdiler, sıkıyönetim mahkemelerinde başkanlık yapıyorlardı... Çünkü, Askeri Savcı Abdülbaki Tuğlar, iddia makamında oturuyorlardı... Çünkü, Alparslan Türkeş'in akrabası Şahap Homrisler, Milli istihbarat Teşkilatı Hukuk Müşaviri olarak görev yapıyorlardı. Nedeni bu...
Şimdi, başta sıkıyönetim mahkemelerinde görev yapan askeri yargıç ve savcılarının vicdanlarına sesleniyorum. Neden, Ülkü Ocaklarının cinayetlerini yargılamadınız? Neden? Aynı yargıç ve savcıların hukuk namuslarına sesleniyorum. Silahları Ülkü Ocakları genel başkanında bulunan iki subay, askeri ceza yasasına, ceza yasasına göre suç işlemiş değiller midir? Herhangi bir subayın silahı, Dev-Genç Başkanı Ertuğrul Kürkçü'nün elinde olsaydı, sorarım sizlere, hangi maddeleri uygulardınız? 146 mı? 141 mi? 168 mi? 169 mu?..
Bir gerçek bütün çizgileriyle ortaya çıkmaktadır.
Sami Bal, Nail Karaçam'ın katilidir. Ülkü Ocakları genel başkanlığına getirilmiştir, İbrahim Doğan Ülkü Ocakları Genel Başkanıdır ve Dr. Necdet Güçlü'yü öldürmüştür. Dr. Necdet Güçlüyü öldüren öteki sanık, Milliyetçi Hareket Partisi Gençlik Kollan genel başkanlığına getirilmiştir. Bundan da önemlisi, Ülkü Ocakları genel başkanının elinde bulunan tabanca ve mermilerin Silahlı Kuvvetlerde görevli iki subaydan alınmış olmasıdır. Acaba, Ülkü Ocakları, içinde bazı subayların da bulunduğu bir "gizli örgüt"ün yasal adı mıdır? Acaba, "kontrgerilla" adlı gizli örgüt ile Ülkü Ocakları arasında bir ilişki söz konusu mudur? Bazı sıkıyönetim savcı ve yargıçlarının, belirli kararlardan sonra birer birer görevlerinden alınmaları ve yerlerine Alparslan Türkeş'in siyasal doğrultusunda kararlar veren askeri yargıçların getirilmesi, bu örgütsel ilişkilerin bir sonucu mudur?
12 Mart döneminde kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde, neden, ülkücü saldırganların cinayet suçları yargılanmamıştır? Bunun yanıtını kamuoyu öğrenmek ister. Evet neden bu cinayetlerin sanıkları sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmamıştır? Neden Ülkü Ocaklarına silah veren subaylar hakkında hiçbir işlem yapılmamıştır? Evet neden? Soruyorum, hangi hukuksal gerekçeyle, hangi yasal dayanakla, hangi vicdanla, neden? Niçin? Nasıl Nasıl?!!..
(Cumhuriyet, 6 Şubat 1976)
ahmetsln
30-01-2011, 19:26
Gerçek Yön
Atatürkçülüğün gerçek yönü,amacı ve niteliği,yeni yetişen genç kuşaklardan ısrarla gizlenmiştir.Yıllar yılı parlak demeçlerle ''Atatürkçülük edebiyatı'' yapılmış,''tören Atatürkçülüğü'',Kurtuluş Savaşımızın gerçeklerini ve bu savaşın kutsal bilincinden kaynaklanan Atatürkçülüğü gizlemeye ve unutturmaya çalışmıştır.
Evet,Atatürkçülük Marksistlik demek değildir.Bu ne kadar açık bir gerçek ise,aynı Atatürkçülüğün kapitalistlik ya da liberal ekonomi düzeni demek olmayışı da aynı ölçüde açık bir gerçektir.
Atatürkçülüğün,Kemalizmin,ilk ve başka yoruma elverişli olmayan yönü,antiemperyalist oluşudur.''Atatürk milliyetçiliği''de bu demektir.Irkçı milliyetçilik Atatürkçülüğe yabancıdır.
''Biz halkımızı koruyabilmek,istikbalimizi emin bulundurabilmek için genel kurulumuzca ,ulusal yapımızla,bizi mahvetmek isteyen kapitalizme karşı ulusun gücüyle savaşmayı uygun gören bir mesleği izleyen insanlarız.''
Yeni Türkçe'ye çevirerek aktardığımız bu sözler,1 Aralık 1921 tarihlidir.İşte Atatürk'ün gizlenen yönü budur;Atatürk emperyalizme ve kapitalizme karşı olduğunu açık açık belirten bir ulusal bilincin sahibidir.Atatürk milliyetçiliğini bu tarihsel kökten ayırmaya olanak yoktur.Çünkü bu sözler,Kurtuluş Savaşımızın kutsal amaçları ve inançlarıdır.Çünkü bu sözler,ulusal tarihimize,kanla ve gözyaşı ile yazılmıştır.
Çağımız,ulusal kurtuluş savaşları çağıdır.Atatürk,emperyalist orduları denize döktükten sonra ''mazlum uluslara'' 1923'lerde şöyle seslenmekteydi:
''Bugün ufukta güneşin doğduğunu nasıl görüyorsam,uzakta bütün Doğu uluslarının uyaşını da öyle görüyorum.Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak olan daha çok kardeş ulus vardır.Onların yeniden doğuşu,kuşkusuz ki ilerlemeye ve refaha yönelik olacaktır.Bu uluslar bütün güçlüklere,bütün engellere karşın yine muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen bağımsızlığa kavuşacaklardır.Sömürgecilik ve emperyalizm yer yüzünde yok olacak ve yerlerine,aralarında hiçbir renk,din ve ırk farkı gözetmeden yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır
Yani,özetle,''Atatürkçülük eşittir,antiemperyalizm'' formülü ile açıklanacak kadar açık bir eylem ve öğretidir,Atatürkçülük.
''Esas,Türk ulusunun onurlu ve saygın bir ulus olarak yaşamasıdır.Bu esas ancak tam bağımsızlığa ulaşmakla sağlanabilir.Ne kadar zengin,ne kadar gönençli olursa olsun,bağımsızlıktan yoksun bir ulus,uygar insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir davranışa hak kazanamaz.Yabancı bir devletin koruma ve gözetmesini kabul etmek,insanlık niteliklerinden yoksunluğu,güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.Gerçekten böylesine aşağı düzeye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez.
Dolayısıyla,ya istiklal ya ölüm!İşte kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır...''
Özüyle ve sözüyle ''antiemperyalist'' olan Atatürkçülüğü,bu ulusal köklerinden koparıp,uluslararası sermayeden kaynaklanan bir liberal ekonomi düzeni saymaya olanak yoktur...
Atatürkçülüğün ''tam bağımsızlık'' ilke ve inancı,geçmişte olduğu gibi bugün de yurtseverliğin,devrimciliğin ve ilericiliğin temel yörüngesidir.
(Cumhuriyet,20 Eylül 1980)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:27
Gerçek Uygarlık
Ankara Hukuk Fakültesi'nde her yıl '' CERİDE-İ KANTAR'' adında bir güldürü dergisi çıkar. Orada okudum. Öğrenciler TÜRK vatandaşını şöyle tanımlıyor:
- TÜRK vatandaşı , İsviçre hukukuna göre evlenen, İtalyan Ceza Kanunu ile cezalandırılan , Alman Ceza Usulüne göre yargılanan ve İslam hukukuna göre gömülen kişiidir..
Bu tanımın temelinde , Türk hukuk sisteminin olduğu kadar , toplumların uygarlık sorunları da yatmaktadır. Bir yandan ortaçağ ümmetçiliğinin , öte yandan Batı burjuvazizi özentisinin ortasında , toplumlarına çıkar yolu arayanlar bu sorunları iyice tartışmak zorundadırlar. Artık toplumların basma kalıp sistemlerden kurtulup kendi özlerini bulmalarının gerektiği birr çağda yaşıyoruz.Bu çağ ezilen ulusların kutsal isyanları ile bilinçlenen milliyetçiliğin gerçek milli niteliğini bulma çağıdır. Uygarlığın , savaşın , barışın , insancılığın anlamı bu akımla belirlenmektedir. Bu nedenle , bu koşulları yakından izlemek ve tanımak gerekir.
Her uygarlık, önce ekonomik ve siyasal olayların oluşumudur. Uygarlık tarihinde , belli dönem ve koşulları yaşamamış tolumlar , UYGARLIK ÖZENTİLERİNİ ÇOK PAHALIYA ÖDERLER. AVRUPA BUGÜNKÜ AŞAMASINA VE DÜZEYİNE FEODOLİTEDEN , BURJUVA DEVRİMLERİNDEN , SOSYAL İHİTLALLERDEN GEÇEREK ULAŞTI. Asya'yı , AFRİKA'YI SÖMÜREREK , GERİ ÜLKELERİN SERVETLERİNE EL KOYARAK GELİŞTİ. Asyanın sarı , AFRİKANIN KARA DERİLİ İNSANLARI , HEP BUGÜNKÜ bATI UYGARLIĞI İÇİN ÇALIŞTILAR. . Belleri kılıçlı İspanyol denizcilerinden , başları hasır şapkalı kolonicilere kadar tüm sömürücüler için Doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı, Avrupa bankalarında banknot oldu, büyük kentlerde gökdelen , hastahane, okul, konser salonu...
Bu bir bakıma '' homo homini lopus'' tu. İnsanın insana kurt olduğu o düzensiz devrin en ilkel kuralı , bugün gelişmiş ülkeler denen eski uygarlık eşkiyalarının , emek hırsızlarının tek sömürme yöntemi oldu. Batı ilerledikçe Doğu geriledi. Batı, Doğuya önce kılıçları kalkanlarımızrakları sonra kültürü ile girerek , önce Doğunun servetlerini sonra kültürünü yozlaştırdı.
Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa , orada Doğu insanının emeği, hakkı , alın teri vardır.Füzelerinden konser salonlarına , viskilerinden dokuma tezgahlarına kadar..
İşte bu Batı , bu uygarlık, kendi hukuk sistemini ve kültürünü egemen hukuk ve kültür olarak doğu halklarının üzerine bir çelik çember gibi geçirdi. Çünkü Doğu , toplumunun alt yapısını değiştirememiş , kendi içerisinde ayrı canlı bir sınıf , sömüren ülke ile işbirliği yapmış, üst yapı-alt yapı ilişkisini , kendi yöresel ve ulusal yapısının içerisinde sağlam çizgilerle kuramamıştır. O hep sömürülen , emeği çalınan , kültürü önemsenmeyen geri toplum olmaya zorlanmıştı...
Eninde sonunda kültür emperyalizmine dönüşmek , emperyalizmin kuralıdır. Doğunun kültür hayatı, Asya istepleri gibi çorak kaldı. Ne ekonomik teorisi, ne de hukuk sitemi yaşadı. Onun içindir ki Doğu kültürü denince çember sakallı molla, cami minberi akla geldi. Batı , viskisiyle, dansıyla , smokini ile, doğu ise tesbihi, gülsuyu ve şalvarı ile anıldı. Birinin geriliği barbarlık , diğerinin yaşamı ilericilik sanıldı.
BU MUYDU UYGARLIK? Eğer bu ise , demek yeryüzü bu çağın olgunluğuna henüz adımını bile atamamış..
Hem cinslerini öldürmek için akıl almaz silahlar icad edenler, uygarlıklarını bu silahları kullanmak için gösterdikleri hünerle mi ispatlayacaklar?
Yoksul halkının yaşama savaşına gözlerini kapayıp cami minberinden cennet öyküleri sayıklayanlar mı uygarlık temsilcisi olacaklar?
HAYIR! Ne biri , ne de öteki..
Tarih, eğer sadece olayların kronolojik dedikodusu değilse, Türk toplumunun geri kalışının da bir takım toplumsal nedenleri vardır. Gerçek devrimci , bu nedenlerin bilincini halkına anlatan , bu gerçeklerin savaşını yapan kişidir. Gerçek demokrasi ve gerçek '' izm'' burada aranmalıdır.
Batı , bugünkü düzeyine gelirken biz ne yaptık??Avrupa sanayi devrimini yaparken biz Valide Sultanların emrinde , Deli Padişahların yönetiminde yüzyıllar süren derin uykulara dalıyorduk. Batı da sosyal ihtilaller oluyor , sosyal sınıflar ekonomik ilişkilerin denetimini ele alıyor; bu savaş sanatçısını, düşünürünü, devlet adamını veriyordu.
Batı da felsefi akımlar , toplumsal öğretiler yazılırken biz, bir ulusu imparatorluktan alıp uygarlık dilencisi yapan padişahlara methiyeler yazan bol bahşişli mürai şairler yetiştiriyorduk.
Batıda işçiler sosyal haklarını elde etmek için kan dökerken biz ilmiye sınıfını peşine takan yeniçerilerle her yeniliğe baş kaldırıyor, kelle istiyorduk.
Tanzimatları meşrutiyetleri de böyle yaşadık. Arada Alman hayranı olup ordularımızın başına Alman subayları getirdik. Ve Cuma selamlarında İstanbul Halkı '' PADİŞAHIM ÇOK YAŞA'' diye bağırırken İngiliz emperyalizmin pençesine teslim olduk. Kimse bu işlerin nedenini anlamadı. Ne aydın kafalı hukukçu, ne çağın ekonomik ilişkilerini anlamış iktisatçı yetiştirdik. Yarin dudağından söz açan , fildişi kuleli , duygulu şiirler verdik sadece topluma . Cumhuriyet edebiyatının en büyük sayılan sanatçısı bile , Endülisteki raksın gürültüsünden başını kaldırıp TÜRK HALKI için tek bir satır bırakmadan çekip gitti..
Edebiyatı özenti, meşrutiyeti özenti bir toplum olarak her esen rüzgara göre sallanıp durduk. Hiçbir devrimin , sosyal hakkın bilincine varamadık.Arap hayranı, Alman hayranı , Fransız hayranıolduk. Ne ulusal niteliklerimizi , ne de ulusal yönümüzü anlayabildik. Doğu uygarlığı deyince yabancı taklitçiliğini anladık. Batıya açık penceremizde Doğuya açılmış kapı arasında kararsız kaldık. İmparatorluk Düyun-u Umumiye senetleri ile ipotekli imiş, anlamadık. Yabancı kumpanyalar devleti ele geçirmişlerdi , bilmiyorduk. Varsa yoksa ittihatçılık , itilafçılık.. Bugünlere kadar dayanan bir siyasi kan davası. İşte böyle yıkıldı bir imparatorluk.
Anadolunun ezilmiş insanlarının başına , bugün birçok sol özentinin '' Burjuva Paşası''' dediği MUSTAFA KEMAL geçti. Halkı örgütledi. İngiliz emperyalizmine ve onun ayrıcalıklarını TÜRK halkına karşı savunan İstanbul hükümetine karşı isyan etti. Onları yurdun topraklarından bir bir söküp attı. O'na Bolşevik diyorlardı. Bolşevik miydi? O'na Gavur diyorlardı . Gavur muydu?Hayır.. O ezilen bir ulusun ezenlere karşı isyan etmiş bilinciydi. Halkına çağının olanaklarını kazandırmak istiyordu. Bunun için HALKÇIYDI. Bunun için MİLLİYETÇİYDİ. Bunun için DEVRİMCİYDİ. MUSTAFA KEMAL'in yerine en uç solcu lideri getirselerdi , onun içinde bulunduğu koşullar karşısında ondan üstün ve ayrı ne yapabilirdi?
Doğu ezilmişti, Evrensel hukuku , uygar kuralları yoktu. Sömürücü batı tarafından geri bırakılmıştı. MUSTAFA KEMAL batı hukukuna yöneldi, ama bunu batı kopyacılığı olarak değil, uygarlığın ortak evrensel kurallarıdır diye benimsedi.
Avrupa burjuvasının geçirdiği aşamaların dışında , sanayi devriminin en uzakta ve bu devrimin olumsuz etkisi ile sanayi çökmüş bir toplumun yapısını başka yolla değiştirmenin olanağı yoktu. Devrimleriyle toplumun üretim ilişkilerini, ekonomik kurallarını yıkıp, yeni bir düzenin temellerini atacaktı.; toplumun alt yapısını değiştirecekti. Ama devrimler durdu . Ve biz Batı egemen kültürünün hukuksal kurallarına demokrasi dedik. KEMALİZMİN yerine GARDIROP ATATÜRKÇÜLÜĞÜ'NÜ koyduk.
Şimdi uygarlık , ne vahşi temelleri ile batının , ne de mistik inançları ile doğunun tekelinde değildir. Çağdaş , insancıl, barışçı uygarlık , ancak ezilen ulusların kutsal isyanın da saklıdır. Ezilen uluslar , haklarını ezen ulusların ellerinden almadıkça barış yeryüzünde kurulamayack, bunlar birgün birer birer ayağa kalkıp Rusyası ile , AMERİKASI İLE DÜNYA devlerini emperyalizmin tahtından indirip kendi uygarlıklarını , kendi ulusal kültürlerini yaratacaklardır.
Bu uygarlığın öncülüğünü kırk yıl önce MUSTAFA KEMAL TÜRKİYESİ yaptı. Bunun öncülüğünü yapmak Türk halkının hakkıdır. Uygarlık sahibini bekliyor.
( 1 EYLÜL 1967)
ahmetsln
30-01-2011, 19:28
Hangi Fraksiyon ?
Geçenlerde bir okuyucumdan çok öfkeli bir mektup aldım, soruyor:
- Sizin fraksiyonunuz ne?
Birtakım banka hesaplarına ve ticari bağlantılara değindiğim zaman sağcı yazarlar da kendilerine göre bir "fraksiyon" seçip bu fraksiyonun suç halkaları ile saldırıyorlar: Marksist Leninist, tepeden inmeci, şu, bu …
Demokrasi, her türlü düşünceye söz ve örgütlenme hakkı tanır. Bu, Batı türü demokrasidir. Örneğin, Fransa'da, örneğin İtalya'da, örneğin İngiltere'de böyledir. Bizim kafamızda demokrasi için seçtiğimiz "fraksiyon" budur. Böyle bir demokrasi, böyle bir hukuk devleti, böyle bir özgürlükler demeti... İstediğimiz, özlediğimiz, böyle bir demokrasidir.
Leninistlik ihtilalcilik demektir. Leninist olmak, Komünist Parti öncülüğünde bir "proletarya ihtilalini" savunmayı gerektirir. Bu da yetmez. Leninistlik, bu ihtilal ile oluşacak "proletarya diktatörlüğü"nün sınıfsız bir topluma kadar sürdürülmesi gerekir. Ancak böylesine ihtilalcilere "Leninist" denilebilir. Her önüne gelen Marksist-Leninist olmayacağı gibi, her solcuya, her sosyaliste de "Marksist-Leninist" denmez.
Biz "NATO ülkeleri kadar özgürlük" istiyoruz ve böyle bir düzenin kurulmasına çalışıyoruz. Amacımız emeğimiz budur. NATO ülkelerinde, Ortak Pazar ülkelerinde komünist partilerin de yeri vardır. Komünist partilerin bulunmadığı, komünist düşüncenin ağır ceza yaptırımına bağlandığı bizim gibi ülkelerde kimin komünist, kimin Marksist-Leninist, kimin demokratik sosyalist olduğunu ayırt edici ölçüler birbirine karıştırılır. Bu da kasten yapılır.
Bu ülkede komünist partilerin de kurulmasını istemekle Marksist-Leninist olmak arasında dağlar kadar fark vardır. Batı'da burjuva liberalleri bile komünist partilerin varlıklarına karşı çıkmazlar, ama liberaldirler ve görüşlerini, karşıtları ile tartışa tartışa benimsetmek isterler.
Biz bu olgunluğa, bu aşamaya, bu uygarlık merdivenlerine nedense bir türlü ulaşamadık...
Solda iki sınır görüyoruz. Birinci sınır, ulusal bağımsızlıktır. "Dışarıdan gelen faşizm" gibi, "dışarıdan gelen sosyalizm"e de şiddetle karşıyız. Bu nedenle, bir ülkenin, bir sosyalist ülke askerleri tarafından işgalini, sosyalizm adına, yüz kızartıcı bir olay sayar ve görüşlerimizi açıkça yazarız. Soldaki ikinci sınır, silahlı eylemlerdir. Solculuk adına başvurulan silahlı eylemleri yanlış, yanlış olduğu kadar, solculuğa, sosyalizme aykırı görürüz. Böyle gördüğümüz için, bu tür eylemler üzerine en ağır yazıları biz yazar, bu eylemcileri, tuttukları kanlı yoldan geri çevirmeye çalışırız.
"Fraksiyonunuz nedir?" diye soran öfkeli okuyucuma bir temel inancımızı daha belirtmek isteriz. Biz, Ulusal Kurtuluş Savaşı'na ve bu savaşın yüce komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e inançla bağlıyız. İlerici düşüncemizin odağına "Kemalist" düşüncenin kutsal bağımsızlık harcını koyarız. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı benimsememiş düşünce ve akımlarla hiç ama hiç bağdaşmayız.
Bu düşünce yapısı içinde, emekçi sınıf ve tabakaların yasal yollar ve barışçı yöntemlerle siyasal sürece katılmalarını, sendika ve siyasal parti olarak örgütlenmelerini savunuyoruz. Bunu yaparken de her türlü yolsuzluğu, bu yolsuzlukların siyasal bağlantılarını sergilemeye çalışırız. "Kara paracılar" adı verilen "illegal zenginler" ile kavga vermeyi, "bu illegal zenginler"in oluşturduğu sınıfsal tabaka ile kapışmayı ilk görev sayarız.
İşte, öfkeli ve sevgili okuyucum, fraksiyonumuz budur. Beğenirsen beğenirsin, beğenmezsen beğenmezsin, ne yapalım? Biz buyuz !..
(Cumhuriyet, 2 Ocak 1981)
ahmetsln
30-01-2011, 19:28
HİZBULKONTRA!
Son günlerde Güneydoğu'da işlenen cinayetlerin arkasında kimler var? Bir sava göre "Hizbullah"...
Bu savın sahipleri, Hizbullah örgütünün devlet tarafından desteklendiğini, bu cinayetlerin "Kontrgerilla" örgütünce planlandığını, "Hizbullah" adlı İslamcı örgütün bu amaçla kullanıldığını da ileri sürüp, bu örgüte "Hizbulkontra" adını takıyorlar.
"Hizbullah" Şii kökenli bir terör örgütüdür. Sözcük anlamıyla "Allah'ın Partisi" demektir.
"Hizbullah", 1973 yılında İran'ın Kum kentinde Muhammed Gaffari tarafından kuruldu. Gaffari, Şah rejimi tarafından tutuklandı ve cezaevinde öldürüldü. Örgüt, Humeyni'nin iktidara gelmesinden sonra Muhammed Gaffari'nin oğlu Hadi Gaffari tarafından yaşatıldı. "Hizbullah", İran'da İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra kısa sürede 75 silahlı militana sahip bir örgüt haline geldi.
Aynı amaçlı bir başka örgüt "Amal" örgütüdür. Şii liderlerden İmam Musa Sadr'ın 1975 yılında Güney Lübnan'da kurduğu "Amal" örgütü, 1978 yılında Musa Sadr'ın Libya'da öldürülmesinden sonra ikiye ayrılmış, "Amal" örgütü Nebih Berri tarafından temsil edilirken, Hüseyin Musavi liderliğindeki "İslami Amal" Bekaa Vadisi'nde örgütlenmeye başlamıştı.
İktidara geldikten sonra komşu İslam ülkelerine "devrim ihraç" etmek isteyen Tahran rejimi, bir yandan büyük çaplı bir propaganda çalışmasına girişirken, bir yandan da İran İslam Cumhuriyeti'nin emrindeki "Hizbullah" eliyle Ortadoğu ülkeleri ile Avrupa ve Türkiye'de Şah yanlılarına karşı eylemler düzenlemeye başlamıştı. İran rejimi, ilk aşamada Irak'a ve daha sonra Türkiye'ye de devrim ihraç etmek istiyordu. Asıl amacı da Irak ve İran'daki Kürtleri denetimi altında tutmaktı.
Hizbullah, Türkiye'deki Kürtleri etkilemeye çalışıyordu.
Tahran'da "Vezaret-i İrşadı İslami" tarafından hazırlanan "Kürdistan, Emperyalizm ve Bağımlı Gruplar" başlıklı kitap Türkçe olarak yayımlandı.
Hizbullah ve öteki Şii örgütleri, Türkiye'de de örgütlendiler. Güneydoğu'daki "Hizbullah" adlı örgüt, bu Şii örgütlerinin Türkiye'deki uzantısıdır. Güneydoğu'daki Hizbullah, İslamcı Kürtler'den oluşur, "Hizbullah" ve "Amal" örgütleri ile aynı yolu izler, aynı yöntemleri kullanır.
PKK ise Marksist-Leninist ideolojiye dayandığını ileri sürer. İslamcılıkla Marksist-Leninistlik nasıl bağdaşır? Tabii ki bağdaşmaz.
PKK 15-26 Temmuz 1961 tarihleri arasında topladığı 1. Kongre'ye sunduğu raporda Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini ve bu bağlamda şu stratejiyi uyguladığını açıklamıştı:
- Orta-Kuzey-Batı Kürdistan Devrimi proletarya önderliğindeki bir Milli Demokratik Devrim'dir (Politik Rapor, Weşanen Serxwebun, 1982, Köln, s. 92 ve 147).
1988 yılından sonra Tahran rejiminin PKK'ya Kuzey İran'da kamp yerleri vermesi üzerine PKK lideri Abdullah Öcalan, İran İslam Devrimi'ni öven demeçler vermeye başladı:
- Çünkü İran devrimi İslam'ı, ilerici temelde kullanmış veya değerlendirmiştir, devrimci ve anti emperyalist özünü ortaya çıkarabilmiş ve büyük etkinlik sağlamıştır. (Serxwebun, Kasım 1990, s. 19)
Öcalan, Almanya'da yayımlanan "Din Sorununa Devrimci Yaklaşım" adlı kitapta da şu görüşleri savundu:
- Bir İran deneyiminde olduğu gibi anti emperyalist, radikal çıkış örneklerinden yararlanarak, bunların olumlu yönlerini kendi koşullarımıza göre değerlendirerek ve daha olumlu bir karşılık vererek sonuç alabiliriz. (Din Sorununa Devrimci Yaklaşım, Weşanen Serxwebun, 1991, Köln, 119)
Marksist-Leninist olduğunu ileri süren PKK'nın din silahına el atması ters tepki yaratmış ve PKK'nın bu yeni stratejisi herhalde "Hizbullah" örgütünü ve İslamcı Kürtleri harekete geçirmiştir.
"Kürt Hizbullahı" özellikle son bir yıldır PKK'ya karşı saldırılar düzenliyor. Bu saldırılar devlet içindeki örgütler, örneğin "Kontrgerilla" olarak bilinen eski adı "Özel Harp Dairesi" tarafından destekleniyor mu? Bunu, bugün için bilmeye ve yazılı belgeye dayanarak kanıtlamaya olanak yoktur.
Bazı devlet görevlileri ile bu tür örgütler arasında hiyerarşik düzen içinde ve emir komuta ile değil, 12 Eylül öncesinde kanıtlandığı gibi bireysel ilişkiler de kurulabilir.
12 Eylül öncesinde kurulan bu ilişkilerin bir kısmı yazılı belgelere dayanılarak kanıtlanmış ve ilişkiler bu köşede yayımlanmıştı. Ancak bu ilişkilerin devletin hangi tepe noktasına kadar ulaştığı ise bir türlü anlaşılamamıştı.
Bugün, hükümetin başta Musa Anter cinayeti olmak üzere bölgede işlenen bütün cinayetleri tek tek aydınlatması gerekir. Bu cinayetler aydınlanmaz ve bu saldırılar da böyle sürüp giderse, devlet-haklı ya da haksız, yanlış ya da doğru- bu tür suçlamalardan kurtulamaz.
(Cumhuriyet, 26 Eylül 1992)
ahmetsln
30-01-2011, 19:29
İrtica
Atatürk'ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ne güzel söylemiş:-Demokrasinin nasibi irticanın elinde oyuncak olmak değildir.
Yakın tarihimizde birçok parti,kişi,ya da siyasal kuruluş ''irtica'' kaynaklarını birer sıçrama tahtası gibi kullanmış;fakat bunların herbirinin sonu,çıkmaz sokaklarda noktalanmıştır!
İrtica başlıbaşına bir sömürü kaynağıdır.Ekonomik sömürünün siyasal amaçlarla perdelenmesi,çoğu kez din sömürüsü ile ortaya çıkıyor.Dinsel sömürünün ardında ekonomik sömürünün siyasal çarkları döndürülüyor.
Geri bıraktırılmış ülkelerde,emekçi sınıf ve tabakaları bu çarkların dişlilerinden kurtarmak pek kolay olmuyor.Yüzyıllarca süren bir sömürüdür bu.Hemen hemen her yerde,din ve mezhep kışkırtmaları ve inanç sömürüsü,sınıf bilincinin yoğunlaşmasını engellemiştir.Ulusal bilinç,sınıf bilinciyle içiçedir.Ulusal ve sınıfsal bilincin karşıtı,'ümmet' düşünesinden kaynaklanan siyasal akımlardır.
Dinsel sömürü kaynaklarına el atanlar,zaman zaman siyasal başarılar elde ederler.Yakın tarihimizde II.Abdülhamid'in,1950-60 döneminde irtica sakalını okşayan Menderes'in ve camilerde poz poz resimler çektiren Demirel'in bu yollarla siyasal etkinliklerini artırdıkları bir gerçektir.
Bunun yanında bir gerçek daha var:''irtica'',din sömürüsüyle etkinlik kazanmaya çalışanlara hiçbir zaman ''yar'' olmuyor.İşte Abdülhamid'in sonu.İşte Menderes'in acıklı serüveni,işte Demirel'in düştüğü açmazlar...
Atatürk'ün Adalet Bakanı Bozkurt,''Demokrasinin nasibi irticanın elinde oyuncak olmak değildir'' derken,çok ilerisini görmüş;Said-i Nursiler'den Pilavoğlular'a,Pilavoğlular'dan Menderesler'e,Bayarlar'a,Demireller',Erbakanlar'a ve Türkeş'lere kadar uzanan siyasal çizginin korkunç karanlığını işaret etmiştir.
İrtica silahı,şimdi MHP elinde görülüyo.''İslamcı görüş'',''Türk-İslam Sentezi'' gibi düşüncelere MHP yanlısı yayın organlarında sık sık rastlanıyor.MHP Genel Başkanı Türkeş'in,durup dururken,''mübarek haç seferini eda'' için Suudi Arabistan'a gitmesi aynı siyasal amacın gözle görünür görüntülerinden biridir.
MSP de bunun farkındadır.MHP ile MSP arasındaki çelişkiyi o kadar derin,o kadar uzlaşmaz gibi göstermek elbette yanlıştır.Geçmiş beraberlikleri,en azından bu gibi savları yalanlar.Fakat bir gerçeği daha görmezlikten gelmeyelim:MHP,MSP'nin oy depolarına göz dikmiştir.Bu yüzden MHP ile MSP arasında gizli bir kapışma içten içe yürümektedir.
İrtica ile oynayan,ateşle oynar!Bunun örneklerini yakın tarihimiz birçok kez kanıtlamıştır.MHP,bu konuda,''Her zaman papaz pilav yemez'' kuralına inanıyorsa,Türkiye'de bu işlere ''papaz''ların değil,''imamların'' karıştığını anımsatmakta yarar görürüz.
İrtica ile oynayan kendi mezarını kazar ve imamlar,bilindiği gibi,bu ''defin merasiminde'' yanlızca ''fatiha'' okurlar.
(Cumhuriyet,10 Ocak 1979)
ahmetsln
30-01-2011, 19:30
İsmet Paşa Okulu
Yöneticilerin kişilikleri çoğu kez, siyasal düzenin niteliğine bağlıdır. Eğer bir toplum, ulusal kurtuluş savaşı yaşamışsa, bu toplumda yöneticilerin kişilikleri ulusal kurtuluş hamuru ile yoğrulmuş demektir. Bu kişilikler ulusal bilince dayanır. Hereylem, her davranış, bu ulusal bilinç ile şekillenir. Mustafa Kemal, bu tür kişilerin örneğidir. Mustafa Kemal'i Atatürk yapan bu ulusal onur ve bu ulusal bilinçtir. Bunun içindir ki, Mustafa Kemalcilik ulusal onur, Atatürkçülük ise ulusal bilinç demektir.
Ulusal Kurtuluş Savaşımız bir avuç aydınla kazanılmıştır. Cumhuriyet kurulduğunda, Atatürk'ün çevresinde çok az aydın, çok az uzman vardı. Devlet adamları is, Kurtuluş Savaşı'nın terlerini henüz silmemişlerdi. Meclis'i, savaş meydanlarından gelen kumandanlar doldurmuştu. Hiçbirinde, çağdaş devlet kavramı ve demokrasi tecrübesi yoktu. Fakat Cumhuriyet kuruldu; sanayide, maliyede, ekonomide ulusal onur sahibi bir Türkiye yaratıldı. Bu bir inanç ve bilinç sonucuydu. Mustafa Kemal, çevresinde bu onuru ve bilinci aşılamıştı. Kemalist devlet bu bilincin ve onurun adıdır.
Şimdi çok partili hayat içindeyiz. Dünya büyük bir hızla gelişiyor. Her konuda yetişmiş aydınlarımız ve uzmanlarımız var. Çağdaş devleti, demokrasiyi, çok partili hayatı bilen anlayan kişiler partileri doldurmuşlar. Türkiye'nin ihtiyacı olan bütün uzmanlık dallarında aydınlar yetişmiş. Hukukçu, ekonomist, mühendis, mimar, doktorlar, devlet çarklarında ve özel teşebbüs emrinde çalışıyorlar. Ama ulusal bilincimiz ve onurumuz yok. Eğer büyük uluslar yardım etmezlerse aç kalacağız. Türk ekonomisi bir dilenci çaresizliği içindedir. Bugün Türkiye'yi yönetenler de işte böyle bir toprağın ve böyle bir mevsimin acı meyvalarıdır.
Tek tek siyasetçilere kızmak mümkündür. Fakat düşünmek gerekir: Acaba, bu siyasetçiler hangi verimsiz toprağa atılmış tohumlardır?.. Ve hangi ulusal onur ve kişiliğin okulunda okumuşlardır?... Sanırız bu soruları cevaplandırmak gerekir.
Mustafa Kemal çevrsine ulusal bilinç aşılamıştır. Çevresindeki asker - sivil aydınlar bu bilincin sınavından geçmişlerdir. Atatürk'ün yakın arkadaşları, en güç koşullar altında, kendilerine verilen ulusal görevleri başarıyla yürütebilmişlerdir.
İsmet İnönü, Mustafa Kemal'in en yakın silah arkadaşıdır ve Atatürk'ün ulusal bilinciyle yetişmiştir. Atatürk öldükten sonra Türkiye'nin baş sorumlusu İsmet İnönü'dür. Acaba, İsmet İnönü bu bilinci bugüne dek sürdürebilmiş midir?..
İsmet Paşa tek başına bir okuldur. Devlet anlayışı, denge hesabı, siyasal davranışları birçok siyasetçi tarafından benimsenmiştir. Bugün İsmet Paşa'nın siyaset okulundan mezun olmuşlardır. Kasım Gülek, Tahsin Bangaoğlu, Turhan Feyzioğlu bu okulun başarılı mezunlarıdır. Ecevit ise bu okuldan mezun olmanın ve parlak dereceli bir diploma almanın hazırlıkları içindedir. Devlet bürokrasisinde yer almış birçok kişi de bu okulun etkisi ile yetişmişlerdir. Şimdi devlet, İsmet Paşa Okulu mezunlarınca yönetilmektedir.
Açıkça sormak gerekir: Mustafa Kemal'in verdiği ulusal bilinci, İsmet Paşa, örneğin Feyzioğlu'na verebildi mi?.. Hayır! Mustafa Kemal'in İsmet Paşa'ya öğrettiği ulusal onur bu okulda kime öğretildi?.. Kimseye! Bakınız Atatürk'ün tam bağımsızlık ilkesi İsmet Paşa'nın ağzında sadece suçlama konusu. Kime karşı?.. Yabancı sermayeye mi?.. Hayır. Petrol şirketlerine mi?.. Hayır. Kıbrıs çıkartmasına engel olan Amerikan Hükümeti'ne mi?.. Hayır. Sadece ve sadece Mustafa Kemalci gençlere karşı!..
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın kazandırdıklarını, çok partili düzende satmışız bir bir. Bu düzen de, Türkiye'yi çağdaş uygarlık yolundan uzaklaştırmıştır. Düzen, bir tek ulusal onur ve bilinçle yetişmiş lider çıkartmamıştır.
İnsanları devirler yetiştiriyor. İsmet Paşa'nın Okulu'ndan yetişmiş cüce siyasetçilere bakıp karamsar olmayalım. Bu topraklar şimdi verimsiz. Bir devrim yönetimi kurulsun, bakın göreceksiniz... Aydınlar, uzmanlar, devlet adamları nasıl inançla güçle halka hizmet edecekler. Türk Halkı'nın ulusal onurunu yeniden diriltenler; ancak bir devrim yönetimi ile ortaya çıkacaklar. Yeter ki, İsmet Paşa'nın siyaset okulundan diplomalara devlet kapıları kapansın.
Yeniden Mustafa Kemal'in inançlı günlerine dönmek istiyoruz. Ulusal bilincimiz ve onurumuz için...
-UGUR MUMCU
ahmetsln
30-01-2011, 19:31
İstiklal Mahkemeleri
Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan "İstiklal Mahkemeleri"nde kaç kişi hakkında idam kararı verildi?
Son yıllarda bazı yazarlar "30 bin kişinin idam edildiğini" yazıp çizerken hangi belgeye ve hangi araştırmaya dayanıyorlar? Hemen yanıtlayalım: Hiçbir araştırmaya dayanmıyorlar. Bu konudaki yazıların hiçbir kanıt ve belgesi yok.
"İstiklal Mahkemeleri" konusunda bugüne dek yayımlanan en kapsamlı ve doyurucu araştırma İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ergün Aybars tarafından yapılmıştır. Aybars'ın Ankara DTCF'de doktora tezi olarak hazırladığı "İstiklal Mahkemeleri" adlı kitabında bu konuda TBMM arşivlerine dayalı sayılar verilmektedir.
Aybars'ın belgelere dayanarak verdiği listeye göre 1920 - 1922 yılları arasında 59 bin 164 sanık birinci dönem İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanmış, bu 59 bin 164 sanıktan 11 bin 744 sanık aklanmış, 41 bin 768 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. 1920 yılı Ocak ayından 1922 yılı Temmuz ayına kadar geçen sürede, çeşitli İstiklal Mahkemeleri'nce verilen idam kararları 1054'tür.
Çeşitli İstiklal Mahkemeleri'nce verilen ve uygulanmayan idam cezası sayısı da 2.827'dir. Bu cezalar genellikle asker kaçakları için verilen ve uygulanmayan kararlardır. İstiklal Mahkemeleri tarafından görülen davalar arasında "casusluk, asker kaçakçılığı, vatana ihanet, komünistlik, düşmanla işbirliği, ayaklanma" gibi suçlar da bulunmaktadır.
Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından haklarında ölüm cezası verilenlerin 28'i Rum ve Ermeni asıllıdır. Konya İstiklal Mahkemesi, dört eşkıya, beş asker kaçağı, iki casus olmak üzere 12 kişinin idamına karar verdi.
Konya İstiklal Mahkemesi, ayaklanmaya karıştıkları gerekçesi ile 33 kişi hakkında idam kararı verdi. Samsun İstiklal Mahkemesi Rum-Pontus ayaklanması nedeniyle 485 kişiyi ölüm cezası ile cezalandırdı. Yozgat İstiklal Mahkemesi 56 kişi hakkında ölüm cezası verdi. Birinci dönem İstiklal Mahkemeleri - Ankara İstiklal Mahkemesi dışındakiler - 1921 yılı Şubat ayında kaldırıldı. İkinci dönem İstiklal Mahkemeleri, asker kaçaklarının çoğalması ve kaçak sayısının 39 bin 809'a ulaşması üzerine yeniden kurulup 1921 yılı Ağustos ayında göreve başladılar.
1925 yılındaki "Şeyh Sait Ayaklanması" sanıklarını yargılayan "Şark İstiklal Mahkemesi" 48 kişi hakkında idam cezası verdi. Bu cezalardan 47'si infaz edildi. Şeyh Sait Ayaklanması'ndan sonra süren ayaklanmalar nedeniyle, aynı mahkeme, 207 kişi hakkında daha idam kararı verdi. Bu kararlar infaz edildi. Mahkeme 213 işi hakkında da "gıyabi idam" kararı verdi, 2 bin 779 kişi de aklandı.
Atatürk'e karşı düzenlenmek istenen "İzmir suikastı" nedeniyle Ankara İstiklal Mahkemesi, İzmir'de 13, Ankara'da da "İttihatçılar Davası" sonunda 4 kişiyi ölüm cezasına çarptırdı. Ankara İstiklal Mahkemesi, soygunculuk, cinayet, ayaklanmaya katılma gibi suç gerekçeleri ile 76 idam kararı verdi.
İstiklal Mahkemeleri "mahkeme" sayılmazlar. Bunlar, savaş ve ihtilal dönemlerinde rastlanan anti-demokratik "infaz kurulları"dır.
Örneğin Fransa'da 1793 - 1794 arası "Tribunal Revolutionaire" adı verilen İstiklal Mahkemesi, yalnız Paris'te 2774 kişiyi idam cezasına çarptırdı; aynı yıl içinde Fransa'da 17 bin kişi hakkında ölüm cezası verildi, sokak ortasında öldürülenlerle birlikte bu sayı 400 bine ulaştı.
Aynı acımasız çark 2. Dünya Savaşı'nda da döndü. Alman işbirlikçisi "Vichy Hükümeti" Devlet Başkanı Mareşal Philippe Petain ve Başbakan Pierre Laval, General De Gaulle'ün kurduğu "yüce divan" tarafından ölüm cezasına çarptırıldılar. Petain'in cezası, yaşam boyu hapis cezasına dönüştürüldü, Laval idam edildi. Binlerce kişi "işbirlikçilik" suçuyla yargılandı, binlerce kişi sokak ortalarında infaz mangaları tarafından öldürüldü.
Bunlar, demokrasinin ve hukukun anayurdu Fransa'da, hem de 1940'lı yıllarda yaşanan acı olaylardır. Atatürk dönemini bir de Fransa'da yaşanan bu olaylarla karşılaştırmak gerekir.
Kurtuluş Savaşı sırasında işbirlikçilik yapanların bir kısmı 1924 yılında çıkarılan bir yasa ile bağışlanmış, bir kısmı da "150'likler" listesine alınarak sınır dışı edilmişlerdir. Sınır dışı edilen "150'likler"i bağışlamak için de 1938 yılında 3527 sayılı yasa çıkarılmıştır.
"İstiklal Mahkemeleri 30 bin kişiyi ipe çekti" gibi dayanaksız suçlamalar ve yalanlarla da bu dönem ile ilgili yorum yapılamaz. Atatürk dönemini öteki ülkelerde yaşanan olaylarla karşılaştırmak gerekir. Hem bunu yapmak gerekir hem de çok partili düzende neler yapıldığını anımsamak gerekir.
Yalnızca 12 Eylül döneminde 47 kişi terör olaylarına karıştıkları nedeniyle idam edildi. 1961 yılında başbakan, iki bakan; 1963 yılında bir kurmay albay, bir binbaşı; 1972 yılında üç genç ipe çekildiler. Son bir yıl içinde 30'u aşkın insan, güvenlik güçlerince öldürüldü. 12 Eylül öncesinde 5300 kişi terör olaylarında yaşamını yitirdiler. 1984 yılından bu yana Güneydoğu'da öldürülenlerin sayısı ise - güvenlik görevlisi, sivil halk, PKK'lısı - 7000'i aştı.
"Atatürk düşmanları", olayları vicdanlarında bir de bu açılardan değerlendirmelidirler. Tabi eğer vicdan denen duygu kalmışsa!..
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 11 Kasım 1992 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:31
İnönü
Önceki gün , Ankara’ da İş Bankası sergi salonunda İnönü’nün fotoğraflarından oluşan sergiyi geziyoruz.Sergide İnönü’nün çeşitli tarihlerde çekilmiş fotoğraflarına bakarken , sanki bir zaman dilimi içinde yaşayıp gidiyoruz..
İşte Kolağası Mustafa İsmet , işte Enver Paşa ‘nın karargahında Binbaşı İsmet , işte Garp Cephesi Komutanı Albay İsmet, işte M.Kemal’in hemen yanı başında İsmet Paşa , Lozan’ da Türk Delegasyonu , işte Başvekil İsmet , işte ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü , işte Muhalefet Partisi lideri İsmet İnönü , işte 60 ‘lı yılların devletçiliği , laikliği ,savunan Cumhuriyetimizin kurucusu İsmet Paşa ...
O’nun için “ son Osmanlı Paşası” diyenler çok yanılırlar.İsmet İnönü “ son Osmanlı Paşası” değil , Osmanlı devletini yıkıp yerine bir cumhuriyet kuran kuşağın ilk generallerindendir.Önce bağımsız bir devlet kurmak , sonra da çağdaş atılımlarla toplumun yaşam düzeyini yükseltmek , kurtuluş savaşı önderlerinin tutkusuydu.İnönü , siyaset yaşamına , Edirne’ de İttihat ve Terraki örgütüne girerek atılmıştı.31 Mart gerici ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu’ nda , öteki İttihatçı subaylarla birlikte görev alan İnönü , ölümüne kadar din sömürüsüne karşı savaşmış , Atatürk ile birlikteik ilkesini Cumhuriyet ‘ in temellerine yerleştirmiştir.
Bugün İsmet İnönü ‘yü anarken O’nun yaşam boyu savunduğu laiklik ilkesinin ne durumda olduğunu da sormak zorundayız .Sormazsak , anısına büyük saygısızlık yapmış oluruz .Çünkü , İnönü gibi büyük adamların sergileri , yalnızca fotoğraflarının duvarlara asılmasıyla değil , bağlı bulunduğu , savunduğu düşünce , inanç ve ilkelerin yaşatılması ile açılmış ve yaşatılmış olur.
Bugün İsmet Paşa’nın fotoğrafları duvarlarda , yaşamı boyunca savunduğu laiklik ilkesi de ayaklar altındadır...
İnönü tıpkı öteki ittihatçılar gibi “istibdat” adını verdikleri baskıcı rejimi yıkmak ve “devleti kurtarmak” için ola çıkmıştı.İnönü ‘yü M.Kemal ile birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na taşıyan bilinç , taşkın yurtseverlik duygularından kaynaklanmaktaydı.Bu duygu ve bilinç , Harekat Ordusu ile noktalanmadı ; baskıcı yönetime karşı savaşmak 31 Mart gerici isyanını bastırmak , daha sonra emperyalizmin saldırısına uğrayan toprakları kurtarmak , bu uğurda halifenin idam fermanını boynunda taşıyarak ulusal direnişi örgütlemek ve bütün savaşların sonunda bağımsız , laik , ulusçu ,halkçı , devletçi ve devrimci bir Cumhuriyet kurmak...
“Osmanlı paşası” ile “Atatürk generali” olmanın ayırt edici özellikler işte bunlardır.İnönü’nün devletin temeline yerleştirmeye çalıştığı ilkelerden biri laiklik , öteki de devletçilikti ...”Geçen on senede hissi selim ile temiz vatanseverlik , iktisadi hayatta devletçilik sistemini bize kendiliğinden yerleştirdi” diyor 1933 yılında Kadro dergisine yazdığı başyazıda .
Okuyalım ; diyor ki:
- Türlü krizlerden dolayı en serbest nice müesseseleri , senelerden beri sert fırtınalara karşı tutunduran devlettir.Ticaret gibi en serbest sahada , dar vaziyete düşen tüccarları (mesela tütün tüccarlarını) korumak için , hükümet geçen senelerde hususi tedbirler almıştır.İnhisarlar , her sene hasat zamanında piyasaya müdahale ederler.Ve bir sene “devlet inhisarı” ve devletçilik aleyhine hayaller kuran nice müteşebbisler görmüşümdür ki , mevsiminde inhisarların piyasaya müdahale etmesi için bütün idraklerini seferber ederler...”(Kadro , Aylık Fikir Mecmuası, sayı 22 ,s:5
Atatürk’ün kendi elleriyle yerleştirdiği , İnönü ‘nün bütün yaşamı boyunca üzerine titrediği “ devletçilik” bugün ne durumdadır ? İnönü’yü anarken bu soruyu sormak gerekir.
İnönü’nün ölümünden bu yana laiklik büyük yaralar almıştır., devletçilik neredeyse suç sayılmaktadır.Halkçılık ve Ulusçuluk çoktan unutulmuştur ; “devrimcilik” ise “inkılap”sözcüğü ile değiştirilerek sözlüklerden bile çıkarılıp atılmıştır.
İnönü “ Son Osmanlı Paşası “ değil Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Atatürk devrimleri sürecinin örnek alınması gereken bir Cumhuriyet generaliydi.Bu nitelikleri ile “ devlet adamı “ olarak adını tarihe altın harflerle yazmıştı.Ulusal kurtuluş bilinci , devletçi, halkçı, ulusçu ve devrimci bir devlet ve demokrasi anlayışı , İnönü’nün kişiliği ile bütünleşmiş inanç ve ilkelerdi.Bu inanç ve ilkelerin , bugün ne ölçüde yaşatıldığını sormak sorma İnönü ‘ ye saygının gereğidir.
Sergiyi gezerken , İsmet Paşa’nın ses bandından verilen konuşmalarını da duyuyorduk.Ancak salondaki uğultudan İnönü’nün sözlerini anlayamıyorduk.
Sergide “ acaba “ diyordum , İnönü bugün sağ olup da şu olup bitenleri görse ne derdi? Laiklik ilkesinin ne hallere düşürüldüğünü görünce kimbilir nasıl öfkelenirdi.Devletçilik ilkesinin yok edilmesi için yapılanları görünce neler söylerdi !ABD Temsilciler Meclisi’nim Ermenilerle ilgili kararını duyunca kimbilir nasıl kükrerdi!
- Yeni bir dünya kurulur , Türkiye de bu dünyada yerini bulur...
Atatürk ve O’nun en yakın silah ve inanç arkadaşı İnönü’yü ger geçen gün daha çok artan saygılarla anıyor ; Cumhuriyet tarihi içindeki seçkin yerini ve doldurulmaz boşluğunu bugün çok daha iyi anlıyoruz.
(Cumhuriyet 26 Eylül 1984)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:33
Hoş Gelişler Ola
Mehter Müziği" ni çoğumuz severiz. "Mehter Takımı" bizlere, Osmanlı İmparatorluğu'nun fetihlerini, savaşlarını ve utkularını anımsatır. İki adım yürüyüp durmak ve bir sağa, bir sola baş döndürerek yürümek de "düm teke düm teke" inleyen davul sesleri arasında "ceddim baba, ceddim dede" diye marşlar söylemek, bizleri Fatihler'in, Yavuzlar'ın, Kanuniler'in günlerine götürür.
Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'ni; tarih içinde gerileyen, yozlaşan, çöken ve sonunda emperyalizme teslim olan Osmanlı Hanedanı'nı, emperyalist orduları ve "Kuvay-ı İnzibatiye" adı verilen padişahçı ihanet ordularını yenerek kurmuştur.
Bu yüzden ulusumuzun en büyük utkularından biri olan 30 Ağustos'un, Osmanlı İmparatorluğu'nun geçmişini anımsatan "mehter takımları" yerine, bugünkü törenlerde yer verildiği gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı simgeleyen yürüyüşlerle anılması çok anlamlı olmuştur.
Çünkü Ulusal Kurtuluş Savaşı, Türk Ulusu'nun yeniden doğuşu demektir. Ancak ne acıdır ki, bu yeniden doğuşun görkemli, kıvanç dolu sayfaları ile genç kuşaklara benimsetildiğini söylemek olanaksızdır. Ulusal Kurtuluş Savaşımız gibi, Atatürk, Atatürkçü düşünce ve "devrimcilik" ile "milliyetçiliği" aynı yörüngeye çakıştıran "Kemalist Devrimler", gerçek nitelikleri, boyutları ve anlamları ile genç kuşaklara öğretilmiş ve benimsetilmiş değildir.
Kurtuluş Savaşı gibi, yakın geçmişimizin özveri, erdem ve ulusal bilinç taşıyan tarih sayfaları yerine, çok gerilerde kalmış "fetihleri" ile övünmek ve mehter davulu ile geçmişlere sığınmak, bir çeşit milliyetçilik, bir çeşit "tarihe ve atalara saygı" sayılmıştır.
Elbette, her ulusun, tarih içinde dayandığı kökler ve elbette bu tarihsel geçmiş içinde övüneceğimiz, kıvançla anacağımız sayfalar vardır. Ve elbette bu tarihsel olaylar da gereği gibi anılacaktır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan değerleri ve ulusumuzun büyük utkularını, "mehter marşı" eşliğinde anımsamanın anlamı yoktur. Mehter davulu ile Kurtuluş Savaşı anılmaz, Kurtuluş Savaşı, ancak "Kuvay-ı Milliye" ile ve Atatürk Orduları ile anılır.
30 Ağustos törenlerinde, sırtında mermi yaşıyan kadını, kağnı süren yaşlı köylüsü, Sakarya'da, Dumlupınar'da, İnönü'de dövüşen Mehmetçiği, Mehmetçikleri yöneten subayları ile Mustafa Kemal ordularının anımsaması, "Kuvay-ı Milliye Ruhu" nun yeniden canlandırılması çok anlamlı olmuştur.
Bu anlamlı gösterinin, anlık ve günlük anımsatma ve törenle sınırlı bir çağrışım olmaması için Ulusal Kurtuluş tarihimizin genç kuşaklara benimsetilmesi gerekir. "Gerekir" diyoruz, çünkü bu "gerek", bu "Ulusal görev" yıllarca savsaklanmış ve bu yüzden Ulusal Kurtuluş savaşımıza yabancı yetişmiştir.
Yalan mı, yanlış mı?..
Bu büyük utkunun yıldönümünde "Biz bu hakkımızı mahfuz bulundurmak, İstiklalimizi emin bulundurabilmek için heyet-i umumiyemizce, heyet-i milletimizce biz mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyet-i milliyece mücahedeyi caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız" diyen büyük Atatürk başta olmak üzere, İsmet, Fevzi ve Kazım Paşa'ları, Özalplar'ı, Altaylar'ı Belenler'i, Cebesoylar'ı, kan döken Mehmetçikleri, subayları ve yedisinden yetmişine Türk Halkı'nı saygıyla rahmetle ve minnetle anarız.
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 30 Ağustos 1981 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:34
İşte Atatürk Bu ...
Bugünlerde herkes Atatürkçü!.. Atatürk'ün yeminli düşmanlarından, Kemalizm'i modası geçmiş bir üst yapı devrimciliği sayan tuzu kuru şematik ilericilere kadar herkes, koro halinde Atatürkçülük yapıyor.
Biz, oldum olası Kemalizm'i, antiemperyalist bir olgu olarak gördük ve ilerici düşüncelerimizin odak noktasına Kurtuluş Savaşımızın ulusçu ve devrimci geleneğini yerleştirmeye çalıştık. Bizler her dönemde bu düşünceleri savunurken, şeriatçı, ırkçı, ümmetçi, kafatasçı çevreler ile "Asya tipi üretim biçimi" diye başlayıp, Osmanlı despotizmini toplumculuk sayan teorik mezhepcilik, Kemalizm'i hep aşağılamaya çalıştı. Örnekler ortada, örnekler gazete sayfalarında, örnekler kitaplarda!..
İlk Meclis'in gizli tutanakları geçen aylarda yayınlandı. Bunlar cilt cilt önümde duruyor. Bunları okuyor, Kemalizm'i, Atatürkçülüğü yasakçı bir düzen sayanlara, Atatürk'ün gizli tutanaklardan aktaracağım ve de gazetelerde ilk kez çıacağını sandığım şu düşünceleri armağan etmek istiyorum.
Önce gizli tutanağın cilt ve sayfa numaralarını vereyim:
TBMM Gizli Celse Zabıtları, Devre: I, İçtima I, Tarih: 22.1.1921.i, 31, C: 3. Sayfa 334...
Atatürk'ün komünist düşünceleri suç sayıp saymama konusunda gizli oturumda söyledikleri şunlar. Konuşmadaki eski sözcüklerin yerine yenilerini koymaya çalışarak aktarıyorum:
"- Efendiler, iki türlü önlem alınabilirdi. Birisi doğrudan doğruya komünizm diyenin kafasını kırmak; diğeri Rusya'dan gelen her adamı derhal denizden gelmiş ise vapurdan çıkarmamak, karadan gelmiş ise, sınırın dışına atmak gibi zorlayıcı, şiddetli, kırıcı önlem kullanmak... Bu önlemleri almak, iki noktadan yararsız görülmüştür. Birincisi, iyi ilişkilerde bulunmayı gerekli saydığınız Rusya Cumhuriyeti tümüyle komünisttir. Eğer böyle zorlayıcı önlem uygularsak, o halde kayıtsız koşulsuz Ruslar'la ilişkide bulunmamak gerekir. Oysa biz, birçok siyasal düşünce ile birçok neden ve etkenden dolayı Ruslar'la temas ve ilişkide bulunmak ve görüşmek istedik ve istiyoruz ve isteyeceğiz. O halde uygulayacağımız önlemlerde dostluğunu istediğimiz bir ulusun, bir hükümetin ilkelerini tahkir etmemek zorundayız. İşte bunun içindir ki zorlayıcı önlem kullanmak istemedik. İkinci bir noktadan da zorlayıcı önlem kullanmayı yararlı görmedik: Bildiğiniz gibi bu düşünce akımlarına karşı, düşünceye dayanmayan kuvvetle karşılık vermek, o akımı yok etmedikten başka, herhangi bir kişiyle, herhangi bir insanla konuşulduğu zaman onun herhangi bir kişiyle, herhangi bir düşüncesini kuvvet zoru ile reddederseniz, o ısrar eder. Israr ettikçe kendi kendini aldatmakta daha çok ileri gidebilir. Bunda dolayı, düşünce akımları cebir ve şiddet ve kuvvetle reddedilmez. Tersine takviye edilir. Buna karşı en etkili çare, düşünce akımına karşı düşünceyi oluşturmak, düşünceye düşünce ile karşılık vermektir. Bundan dolayı, komünizmin memleket için, milletimiz için, dinimiz için, kabul edilmez olduğunu anlatmak, yani kamuoyunu aydınlatmak en yararlı çare görülmüştür..."
Evet, Atatürk budur; Atatürkçülüğün 1921 yılında bu duyarlı konuya bakış açısı budur! Kaldı ki, aradan geçen altmış yıl içinde dünyada birçok baş döndürücü değişim olmuş, çeşitli devletler arasında çok yönlü ilişkiler oluşturulmuştur. 1980'lerde, yasakçı bir düzeni Atatürkçülüğe dayanarak savunmanın olanağı yoktur. Çünkü Atatürkçülük, Atatürk'ün sözlerinden ayrı bir siyasal sistem olarak değerlendirilemez. Atatürk ne dediyse, Atatürkçülük odur!
Kemalizm, Atatürkçülük, bir tek sözcükte özetlenebilir: Bağımsızlık!.. Bu bağımsızlık içinde, her türlü düşünce akımına özgürlük sağlamak Atatürkçülüğün temel ilkelerindendir.
Birbaşka ülkenin başkentinden yönetilecek komünizm de, sosyalizm de, kapitalizm de ülke bağımsızlığına ve Atatürkçülüğe aykırıdır! Ancak, tıpkı öteki NATO ülkeleri gib, şiddet kullanmamak ve şiddet yöntemlerini savunmamak koşulu ile her düşünceye anlatım ve örgütlenme özgürlüğü sağlamak, Atatürk'ün 1921 tarihindeki düşüncelerine tıpatıp sağlamaktadır.
Atatürk sosyalist değildi, doğru... Kemalizm ve Marksizm çok ayrı kavramlardır; bu da doğru... Bunların yanında bir başka doğru daha vardır: O da Atatürkçülüğün "McCartizm" demek olmadığıdır.
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 3 Ekim 1980 ( Uyan Gzi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:35
İttihatçı ve Kemalist
Savaş, başta İslamcılar olmak üzere hemen heman herkesi ikiye böldü. "Savaşa hayır" diyenlerle çokuluslu güçten yana olanlar, birbilerini suçlamaya başladılar. Barışçı siyasetleri savunanlara şimdi iki suçlama yöneltiliyor: İttihatçılık ve Kemalizm
Türkiye'de en yaygın olan akım bilgisizliktir. Bu bilgisizlik yakın tarihimiz konusunda da geçerlidir.
Alın İttihatçılığı: "İttihatçılık", Abdülhamid'e karşı genç subayların örgütlenmelerinden başlar. İkinci Meşrutiyet ile sürer, 31 Mart ayaklanmasını bastıran "Hareket Ordusu" ile güçlenir. Babıâli baskınıyla serüvenciliğe bürünür, "merkez-umumi" sultasıyla cuntacılığın adı, düzenlediği suikastlarla bireysel terörün dayanağı olur; Alman işbirlikçiliği ile Osmanlı İmpartorluğu'nu savaşa sokar.
Ve savaş sonrasında İttihatçılık, Enver Paşa'nın liderliğinde Lenin'in desteğiyle Bakü'de komünist "Şûralar Fırkası" kuran siyasal akım anlamına da gelir.
İttihatçılık, Mustafa Kemal'e "Teşkilat-ı Mahsusa" artıklarınca düzenlenen "İzmir suikastı" ile de sonunu hazırlamış ve siyaset sahnesinden Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca uzaklaştırılmıştır. "İttihatçılık" iyi hoş da ama hangi "İttihatçılık?"
Abdülhamid yönetimine ve 31 Mart gericiliğine karşı ayaklanan İttihatçılık mı? Yoksa Mustafa Kemal'in "hareket-i serseriyane" diye tanımladığı kanlı serüvencilik ve işbirlikçilik mi? Hangisi? Bugünkü güncel siyasette "İttihatçılık" izi aranıyorsa bu iz, barış yanlılarında değil, ABD desteğiyle savaşa girmeye heveslenenlerin tutmlarında, kararlarında ve kişiliklerinde aranmalıdır.
Ararsanız çok benzerlik bulursunuz. İkinci bilgisizlik kaynağı Atatürk ve Atatürkçülük ile ilgilidir. "Kemalist", Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz gizli servisi ve Amerikan basınında "Bolşevik, milliyetçi, bozguncu" anlamlarında kullanılırdı.
Bu kavram bugün, sözde "sivil toplum" yandaşlarınca tek partili baskıcı yönetim anlamında kullanılıyor.
Hangi demokrasi birdenbire kuruldu? Hangi uygarlık, bugünkü düzeyine, kansız ve ihtilalsiz gelebildi?
Tarihe şöyle bir bakın: Batı burjuva demokrasilerinin geçmişlerinde 1789 ve 1830 İhtilalleri, kargaşalar, sömürgecilik, nasyonal sosyalis rejimler: marksist ülkelerin yakın tarihinde de Ekim İhtilali ve Proletarya diktatörlükleri yok mudur? Atatürk dönemi, Türk yakın tarihinin en görkemli ve en devrimci sayfasıdır.
Önce emperyalizme karşı verilen silahlı savaş, sonra da "tam bağımsızlık" inanç ve bilinciyle dünya uluslar ailesinin onurlu üyesi olmak için verilen uygarlık savaşı.
Evet, Atatürk dönemi, tek partiyle yaşanmıştır. Devrimler de bu tek parti rejimi içinde tepeden inme yöntemlerle yapılmıştır. Atatürk'ü ve Türk devrimini, aynı zaman dilimlerindeki nasyonal sosyalist ve marksist yönetimler ile karşılaştırın. En az sancılı ve en az kan dökülen toplumsal dönüşümdür Atatürklü yıllar!
Türkiye, bugün ayakta duruyorsa Atatürk döneminde atılan temellerin sağlamlığı nedeniyle duruyor!
12 Eylül'e 5000 gencin tabutu ile gelen, svil dönemin her üç yılının birini sıkıyönetimle yaşayan, idam sehpalarının kurulduğu, sürgünlerin ve yasakların yaşandığı, işkencenin bugün bile can aldığı bir ülkede, eleştiri okları dünden çok bugünün uygulamalarına ve bugünün "devletlülerine" yönelmelidir. 1910'lu, 20'li yılların özel koşulları o dönemlerde birçok ülkede totaliter rejimler doğurmuştur. Atatürk'ü, "Neden o günlerde tek parti yönetimi kurdu?" diye eleştirip suçlamanın anlamı yoktur. Bugün, çok partili düzende, parlamenter düzende, hukuk devletinde, "tek adam" yönetimi kuranlara ve tek parti yöntemleri kullananlara karşı çıkmak gerekir.
İttihatçılık varsa bu "hortlayan İttihatçılığı" işte buralarda aramak daha doğru olur.
Uğur MUMCU
Gözlem (1992)
ahmetsln
30-01-2011, 19:36
Kaynağa Dönmek
Sizi bilmem, ben bir yazının içinde gerekli gereksiz, sık sık, “Marksizm, Leninizm, faşizm, revizyonizm ,oportünizm, liberalizm, kapitalizm” gibi kavramlara rastlarsam, bu yazıyı pek gönülden okuyamıyorum. Doğrusu bu ya, bu gibi sözcüklerden biraz da sıkılıyorum. “Taş yerinde ağır” derler, öyledir. Bu kavramlar da yerli yerinde kullanıldıkları zaman bir anlam taşırlar. Yoksa, gereksiz yerlerde sık sık kullanılınca, aşınırlar ve belki de özlerine yabancılaşırlar.
Örneğin, ben her zengine, her para babasına, “burjuva” diyemem. Burjuva olmak kolay mı? Burjuva bir sınıfın adı, ama bu sınıf birden bire, üç banka kredisi, iki TIR kamyonu, bir rotatif ile türemez. Burjuvanın insanlığa yol göstermiş kültürü vardır, müziği vardır, kendi içinde tutarlı bir ahlak anlayışı, bir estetik anlayışı vardır.
Bu sınıf tarih içinde oluşmuş, yine tarih dilimleri arasından yükselmiş, ilerici işlevler görmüş, sonra görevini tamamlamış, sömürgecilikle birlikte kendi çıkış nedenine, kendi uygarlığına ters düşmüştür.
Bunun karşısında yeni bir sınıf yükseliyor. Bu sınıf, işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı ile birlikte, emeğinden başka geçim kaynağı olmayan öteki toplumsal tabakalardır. Bu sınıf ve tabakalar, kendi kültürlerini, kendi uygarlık anlayışlarını geliştiriyorlar.
Ülke sorunlarına sınıf açısından bakmak, karşı olduğumuz her düşünceyi “burjuva kültürüdür” diye yadsımak, her inceliği “burjuva alışkanlığı” diye karalamak mıdır? Elbette değildir! Sınıf açısı, olayların kökenindeki emek-sermaye ikilisini gözden uzak tutmadan, olaylara yardım ve çözüm getirmek demektir.
Siyasal ve ekonomik çözümü, emekçi sınıf ve tabakalar yararına sağlamak isteyen eğilim ve düşüncelere, genel olarak “solcu” ya da “sosyalist” deniyor.
Solcu düşünce içinde amaç ve yönetim bakımından birbiriyle çelişen birçok akım ve eğilim söz konusudur. Bu akım ve eğilimler, öyle basmakalıp sözler, sloganlar ve kavramlarla açıklanamaz. Çünkü her kavramın gerisinde bu kavramı oluşturan bir tarih dilimi ve bir toplumsal süreç yatar.
Bunları görmeden, bilmede sosyalist olunmayacağı gibi, “antisosyalist” ya da “antikomünist” de olunamaz. Bir kavrama karşı olabilmek için, en azından, kavramda somutlaşan düşünce ve akımların tümünün ne olduğunu ya da daha önemlisi, ne olmadığını bilmek gerekir.
Örneğin, Sovyet devriminin temel kavramları olan “Bolşevik” ile “Menşevik” ayrımından bile habersiz olan bir gazetecinin “antikomünistliği” neye yarar? Başında kuaförünün hünerinden başka kalıcı iz taşımayan bayan yazarlarından, profesör etiketli zır cahiline kadar sağın birçok kaleminde gördüğümüz ortak özellik, yalnızca “anti” olmak, karşı olmaktır.
Karşı ol ama bil; karşı ol ama öğren; karşı ol ama araştır, sor öğren. Yok bunlar!
Batı demokrasileri, emek ve sermayeyi belli, dengelerde tutmaya çalışan bir siyasal çerçeve içinde gelişiyor. Sözüm ona, Batılı olmaya çalışıyoruz, çeyrek yüzyıldır Batı demokrasilerine özenip duruyoruz. Ama Batılık adına baskıyı, Batılılık adına sansürü, Batılılık adına sömürüyü sürdürüyoruz. Batı’da hiçbir düşünce yasağı yoktur. “NATO ülkeleri kadar özgürlük istiyoruz” diyenlerinden üzerine taşla, sopayla, kurşunla,kelepçeyle, yasakla, beş yıldan on beş yıla kadar uzanan hapis cezalarıyla gidiyoruz.
Ecevit, “Güney Amerika modeli geliyor” diyor. Yanılıyor. Yıllardır, güneyi ile kuzeyi ile “Afrika modelleri” içinde yaşıyoruz. Onlar emperyalist Batı’nın etkisinden kurtuldukça uygarlaşıyorlar, biz ise, “Batılılaşıyoruz” diye diye barbarlaşıyor, yamyamlaşıyoruz.
Boşuna dememişler:
- Eller gider Mersin’e, biz gideriz tersine…
(Cumhuriyet, 25 Şubat 1980)
ahmetsln
30-01-2011, 19:37
Kim Uğraşacak ?
Bütün anneler babalar, çocuklarının politika ile uğraşmalarından yakınır. Bu “şikâyet kutusu”na, yakın dostlar, hısım ve akraba da birer mektup atmayı ihmal etmezler.
- Evladım bak artık annenin yüreğine inecek…
- Senden başkası yok mu bu işle uğraşacak?
- Ben seni ne kadar severim bilirsin. Elimde doğdun. Hapisteyken gözüme uyku girmezdi…
Anneler ve babalar, haklı olarak çocuklarının sakin bir yaşam sürmesini isterler. Oğlan şöyle, uslu uslu fakültesini bitirsin, askerliğini yapsın, bir de hanım hanımcık bir kızla evlensin.. tamam. Nasıl olsa bir iş bulur. Karı koca gül gibi geçinirler. Kız aileleri de benzer biçimde düşünürler: Efendiden bir koca bulsun, evlensin. Etliye sütlüye karışmasın. Öyle yaşayıp gitsinler. Yakında çoluk çocuğa da karışır. Damat Amerika’da okumuş bir mühendis olursa, “saadet zinciri” iyiden iyiye sarar bütün aileyi. Damat, kayınpeder, kayınvalide, gelinler, görümceler, kaynanalar, günlük dedikoduların kısır çemberinde hep birlikte dönüp dururlar.
- Ah oğlum ben seni bugünler için mi doğurdum?
- Sen asıl bize sor çektiklerimizi…
- Âlemin yüzüne bakamaz olduk…
- Geçenlerde biri yüzüme komünistin annesi dedi. Nasıl üzüldüm.
Anne ve babalar, ister istemez oğullarını ve kızlarını “azdıran” bu yola “sürükleyen” bir başkasını suçlarlar hep:
- Ben o adamdan hep şüphelenirdim. Olur, olmaz zamanda arardı. Bizimki kendi halindeydi… Hep o aşıladı bu fikirleri. Ona bir şey olmadı.
-Hep gelir bizimkine solcu kitaplar verirdi…
Oğul, anne ve babayla tartışınca bu kez bir adım geri adım atılır:
- Oğlum ben size haksızsınız demiyorum. Ama hep en önde sen mi gideceksin. Bilirsin deden de Milli Mücadele’de Anadolu’ya silah kaçırırken yakalanmıştı da…
Sonra biraz kızınca:
- Hep toplum toplum diyorsun. Biraz da aileni düşünsene…
Çocuklar cezaevine girip çıkmışlarsa, aile içinde bir “rehabilitasyon” çalışması başlar. Çocuğu, o eski havadan uzaklaştırmak için anneler ve babalar tarafından gizli planlar yapılır. Çocuklarının topluma küstüklerini sanan aileler bu küslüğünü gidermek için çare bulurlar. Akla gelen çarelerden biri çocuklarını evlendirmektir. Yaşlı aile dostları da aynı önerileri ileri sürerler:
- Sen bir başgöz et. O kendi kendine düzelir…
Oğlanın ya da kızın aklında “solcu” sevgililer varsa, bu tür anne ve babalar için en büyük “felaket” işte budur.
- Nerden buldun bunu… diye yakınırlar. Sanki oğlan olmazsa kız solcu olmayacak, hapse girmeyecek ya kız olmazsa oğlan, işi gücü bırakıp devrimcilik yapmayacaktır. Suçu bir başkasına atmak sorumluluğu bir başkasına yüklemek sanki çocuklarının kendilerince de suç sayılan davranışlarını unutturacaktır.
Anne ve babaları bu şartlanmalardan kurtarmak belki kolay değildir. Çocuklarını, rahat ve mutlu görmenin, sadece alışılmış küçük burjuva yaşantısıyla mümkün olacağına inanmışlardır. Onların anneleri ve babaları da böyle düşünmüşler ve çocuklarını da böyle düşünmeye zorlamışlardır.
Fakat anne ve baba duygusallığında hesaplanmayan bir nokta var: Çocukları mutluluğu kendi seçtikleri yolda buluyorlarsa onlara karışmak ve yol göstermenin bir yararı oluyor mu? Ya da oldu mu şimdiye kadar?
Bütün anne ve babalar, çocuklarının bu işlerle uğraşmasını istemezlerse, bu işlerle, yetimhaneden yetişenler mi uğraşacaktır sadece?
(Yeniortam, 17.8.1974)
ahmetsln
30-01-2011, 19:37
Kitaplarımı İsterim
17 Mayıs 1971 günü evimde kitap okuyordum. 11.45 ajansını dinlemek için radyoyu açtım. Spikerin tanıdık sesi:
- Şimdi hükümet başkanlığı tebliğini dinleyeceksiniz... dedi. Ben de kendi kendime:
- Hayırdır inşallah... dedim. Ve kulak verdim radyoya. "Başbakan idari ve siyasi işler yardımcısı" kartvizitli, emekli albaylarımızdan Sadi Koçaş beyefendi başladı konuşmaya:
- Makabline şamil kanun çıkarırız ha... Herkesi içeri alacağız... Asacağız... Keseceğiz... Mülki amirler emirlerimi dinleyin... Falan filan...
Emekli albay bas bas bağırıyordu:
- Anarşistlerle uzaktan yakından ilişkileri olanlar içeri alınmalı... Mülki amirler... Emirlerimi dinleyin.
Yine kendi kendime düşündüm. Bu Sadi Koçaş beyefendi, 13 Mart 1971 günü "Cumhuriyet Gazetesi"nde çıkan bir yazısında "eylemci" gençleri göklere çıkarıyor ve şunları söylüyordu:
- Memlekette yüzyıllardır bir soygun düzeni vardır. Hiç kimse bunun karşısına çıkmamış. Çıkanlar ya canından olmuş ya istikbalinden... Ama eski çamlar bardak oldu Türkiye'de. Bir kuşak yetişti ki bu ülkede, bilinçli, Atatürkçü... Dönen dolapların içyüzünü iyi anlamış ve önemlisi imanlı... Mücadele güçleri var ve mücadeleye kararlılar...
Böyle sürüp gidiyordu yazı. Bunu hatırladım. İçimden:
- Vay Sadi Koçaş efendi vay... dedim.
Uzatmayalım. Bir iki saat sonra kapı çalındı. Hızlı hızlı... Annem benden önce uyanmış. Dışarıdaki ses:
- Örfi İdare'den... diyordu sertçe.
- Kapıyı açın.
Annem kapıyı açtı. Fakat şaşkınlıkla kapının zincirini çekmeyi unuttu. Kapının arasından bir sten namlusu sokuldu hemen. Kapıyı açar açmaz bir sürü insan doldu. Ekibin başındaki Albay:
- Uğur Mumcu'yu arıyoruz.
- Benim.
- Kütüphaneniz nerede?
Gösterdim kitaplığımı. İki-üç sivil saldırdılar kitaplarıma. Birer ikişer alındı kitaplarım. Yasaklanmış kitap-yasaklanmamış kitap ayrımı da yapılmıyordu. Manav sergisinden meyve seçer gibi istediklerini alıyorlardı. Bir de tutanak tutuldu. Ben:
- Benim de imzalamam gerekir dedim.
- Olmaz... dediler. Olmaz, çünkü burada MİT görevlisinin de imzası var. Gizliliğe uymamız şart.
Sonra götürüldük "Yıldırım Bölge"ye. Orada Orhan İzgi adında bir yargıç binbaşı vardı. Ona da, evlerden kitap toplamanın yasalara aykırı olduğunu söyledim. Memleketimiz bir hukuk profesörünün başbakanlığında yönetilmekte olduğundan, kimsenin anayasaymış, hukukmuş dinlediği yoktu. Çaresiz döndük koğuşa.
Gözaltına alındığımızdan bir ay kadar sonra, askeri savcılığa çıkarıldık. Prof. Bahri Savcı, Mümtaz Soysal, İlhami Soysal, Uluç Gürkan, Suat Şükrü Kundakçı ve ben. Yanıma "suç delili" kitaplarım da konuldu.
Yıldırım Bölge Tutukevi'nin bahçesinde Merkez Komutanı Tevfik Türüng Paşa büyük çadırlar kurdurmuş, toplanan kitap, dergi ve gazeteleri de bu çadırlarda "gözaltına" aldırmıştı. 12 Mart rejiminin en büyük düşmanı kitaptı, aydındı.
İlk sorgumu Sıkıyönetim Başsavcısı İlhan Şener yaptı. Kitaplarım hakkında tek bir soru bile sorulmadı. Sorgumdan sonra bir-iki gün daha tutuldum ve otuzuncu günde salıverildim. Sonra iki kez daha tutuklandım. Yargılandım. Mahkum oldum. Mahkumiyet bozuldu. Mahkeme birkez daha direndi. Yargıtay Genel Kurulu, kararı birkez daha bozdu. Bana hiçbir zaman kitaplarım hakkında hiçbir soru yöneltilmedi. Kitaplarım gitti gider... Hiç ses yok kitaplardan.
12 Mart'tan sonra, binlerce aydından on binlerce kitap toplandı. Evlerinde yasak kitap bulunduruyor diye ihbar edilenler cezaevlerine atıldılar. Öğrenciler, öğretmenler, yazarlar, üniversite profesörleri, yasak kitap bulundurmakla suçlandı sıkıyönetim dönemlerinde. Bildirilerde:
- Bol sayıda yasaklanmış sol yayın... tanımlarına rastladık.
Sonra...
Evet sonra, Askeri Yargıtay'ın çeşitli daireleri, "kitap katliamının" başladığı günlerde verdikleri kararlarla evlerde yasak kitap bulundurmanın yürürlükteki yasalara göre suç sayılamayacağını belirttiler. Bunlardan bir tanesini aktaralım. Askeri Yargıtay 3. Dairesi'nin, 17.8.1971 gün ve 1971/337-339 sayılı kararında:
"Bir kitabın veya sair matbuanın memleket için zararlı olduğu gerekçesi ile yetkili merciler veya mahkemeler tarafından toplatılmasına veya yasaklanmasına karar verilmesi, konu ile ilgili karardan önce bahsi geçen kitap veya matbuatı temin eden, nezdinde veya evinde bulunduran kimseleri ilzam etmez..." denilmektedir.
Yüksek mahkeme böyle karar vermiştir. Vermiştir ama, evlerden toplanan kitaplar sahiplerine geri verilmemiştir şimdiye kadar.
Nerde bu kitaplar? Bilelim nerede? Nerde ve kimde? Bilelim kimde bu kitaplar? Adliye mahzenlerinde farelere yem mi oldu? Çuvallarla denize mi döküldü? Üzerine gaz dökülüp yakıldı mı yoksa? Kimde ve nerde bu kitaplar?
Kitaplarımı isterim ille de.
Benden istemesi... İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara... Kitaplarımı isterim...
- Sadi Beyefendi size soruyorum; nerede benim kitaplarım?
"Kuvvetli ve inandırıcı" Nihat Bey, ben onu bunu anlamam:
- Kim yedi kitaplarımı? Zorla aldığınız kitaplarımı geri verin!
Kitaplarımı istiyorum.
(Yeni Ortam, 7 Haziran 1974)
ahmetsln
30-01-2011, 19:38
Lozan ve Sevr
Üç gün sonra, Lozan Antlaşması'nın 60. yıldönümünü kutlayacağız. İsviçre'nin Lozan kentinde, 60 yıl önce imzalanan bu antlaşmayla Türkiye, Kurtuluş Savaşı'nın sonuçlarını bütün dünyaya onaylatmıştı.
Altmış yıl sonra İsviçre'nin aynı Lozan kentinde, "Dünya Ermeni Kongresi" düzenleniyor. Bunun özel bir anlamı olsa gerek. Bunun anlamını değerlendirmek için Kurtuluş Savaşı öncesine kısaca göz atmak ve o yıllarda Ermenilerle Rumların kimlerce nasıl desteklendiklerini anımsamak gerekir.
Kurtuluş Savaşı öncesinde, emperyalist güçlerin, Türkiye toprakları üzerinde Rum ve Ermeni devletleri kurma ve bunları kendi güdümlerine bağlama girişimleri, Kurtuluş Savaşıyla boşa çıkartılmıştır. Türkiye'yi de "manda" adı verilen yönetim biçimiyle kendine bağlamaya çalışan Amerika, Türkiye toprakları üzerinde kurulacak bir Ermenistan devletinin de "vesayetini" üzerine alma amacındaydı.
Erzurum ve Sivas Kongreleri, Türk toprakları üzerinde dış destekli Ermeni ve Rum devleti kurma planlarına karşı ulusal bilinci eyleme geçirmiş ve Kurtuluş Savaşının antiemperyalist kavgası, bu kongrelerde biçimlenip yönlendirilmiştir.
Yakın tarihimizden bu yana, emperyalist güçler, Türkiye'de hep ayrımcı güçleri örgütlemek ve desteklemek istemişlerdir. Amaç aynı amaç, plan aynı plandır. Kurtuluş Savaşı öncesindeki bu çabalar, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra da sürdürülmüş, etnik kökenli ve dış destekli isyanlarla karşılaşılmıştır.
Bunları unutmuş değiliz.
Amerikan misyonerlerinin ve Anadolu'da kurulan misyoner okullarının, Kurtuluş Savaşı öncesinde, Ermeni ve Rum toplulukları üzerinde nasıl bir ayrımcı siyaset izledikleri bugün belgelerle sabittir. Ermenilere, o tarihte Amerikalılar tarafından silah yardımı yapıldığı ve doğu illerimizin, Ermenilere güvence vermek gibi yapay gerekçelerle Amerikan askerleri tarafından işgalinin düşünüldüğü, bugün Amerikan ve İngiliz gizli belgeleriyle kanıtlanmış durumdadır. Yeter ki tarih arşivindeki bu belgeleri okumayı ve yorumlamayı bilelim...
Lozan Konferansında Amerikan delegelerinin, "Ermeni yurdu projesi" getirdikleri ve kongrede sonuna dek bu projeyi savundukları, Lozan görüşmelerinin tutanaklarında yazılıdır. Amerika'nın ünlü Devlet Başkanı Wilson'un "Ermeni devleti" önerileri de aynı yakın tarihin arşivindedir. Amerikan hükümetinin Lozan Antlaşması'nı onaylamamasının nedenlerinden bi-ri, Ermeni devleti kurma projesinin başarısızlığa uğramış olmasıydı.
Bunları da unutmuş değiliz.
1974 "Kıbrıs Barış Harekâtı"ndan sonra başlatılan ve yer yer Rum desteğiyle sürdürülen Ermeni siyaseti ve terörü, bugün de hiç şüphesiz, değişik amaçlı ve çokuluslu desteklere sahiptir. Fransa'nın Ermeni terörü konusundaki utanç verici tutumu, Amerika'da dikili Ermeni anıtları, bu yeni "Haçlı zihniyeti" ile ilgilidir. Yanılmayalım; Ermeni terörü yalnızca eylemci teröristlerle ilgili bir sorun değildir. Önemli olan, Ermenilerin dünya çapında kurdukları ilişkiler, sağladıkları destekler ve bunların siyasal nitelikleridir. Ön plana çıkartılması gereken, siyasal desteklerdir.
Terörün yıllardır Türkiye'yi, "destabilizasyon" adı verilen anarşi ve iktidar boşluğu ortamına sürüklemeyi amaçladığı, gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Ve gün geçtikçe, tıpkı Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi Ermeni-Rum ve öteki ayrımcı güçlerin çokuluslu desteklerle bir araya geldikleri de görülüyor.
Amaç, Lozan Antlaşmasını hükümsüz sayıp Sevr Anlaşmasını yürürlüğe sokmaktır.
Türkiye, emperyalizmin bu eskimiş kirli oyununu dün olduğu gibi bugün de elbet tarihin çöplüğüne atmasını bilecektir.
Bu "kurt kapanı" karşısında Kurtuluş Savaşımızın o kutsal "Kuvvayı Milliye ruhunu" diriltmek, Atatürk'ün "tam bağımsızlık" inanç ve siyasetini bir bayrak gibi dalgalandırmak tek seçenektir. Emperyalisti yenecek güç ulusal birlikten geçer. Bu oyunları tek tek aydınlığa çıkaracak ve ulusça üstesinden geleceğiz.
Yeter ki, "tam bağımsızlık" ruhunu ve bilincini yeniden diriltelim ve "Kuvvayı Milliye türküleri"nde ulusça bir araya gelelim...
(Cumhuriyet, 21 Temmuz 1983)
ahmetsln
30-01-2011, 19:38
Milliyetçilik Bu Mu?
"Milliyetçilik" tarih boyunca üzerinde en çok söz edilen kavramlardan biridir. Siyasal ve ekonomik gelişmeler yeni aşamalara doğru tırmanırken, kimlerin milliyetçi oldukları gün geçtikçe daha da
önem kazanmaktadır. Çünkü "kederde - kıvançta - tasada" ortak olması gereken insanların yaşam kaderleri başka başka koşullarla oluşmaktadır. Bir ülkede kırkbin köy okulsuz, yolsuz ve ışıksızsa, insanlar hastane kapılarında kıvrana kıvrana ölüyorlarsa, işçiler Batı ülkelerinin ışıklı kentlerinde sokak süpürüyorlarsa kimlerin milliyetçi oldukları ok ama çok önemlidir.
Milliyetçilik, ulusal sınırlar içinde yaşayan yurttaşların insanca yaşamaları için verilen savaşın adıdır. Yoksa, sömürücü toprak ağalarıyla, yabancı şirketlerin, kafataslarında seçim sandığı taşıyan siyasetçilerle Mığırdıç Şellefyan'ların ve Konya Müftülerinin düzeni değildir. Çünkü sömürücülerin milliyeti olmaz, onlar için önemli olan sadece sınıfsal ve kişisel çıkarlardır.
Kapitalizm gerçek bir enternasyonalizmdir. Bugün dünya ekonomisi uluslararası sermaye örgütlerine bağlıdır. Avrupa ekonomisi bile şirket payları yoluyla Amerikan kapitalizminin eline geçmiştir. Bir dolar ya da mark krizinin bütün dünya ekonomilerini etkilediği bir siyasal dönemde, kapitalizmin gerçek gücünü çok yakından izlemek gerekir. Bu gücün "milliyetçi" değil "enternasyonel" bir dayanışma yarattığı bir ekonomik olgu olarak kabul edilmektedir. Türkiye'de geçer akçe olan bir suçlama ile ifade edersek, gerçekten "kökü dışarıda" olanlar uluslararası sermayeden güç alan siyasal çevre ve örgütlerdir demek gerekir.
"Milliyetçilik" ülkesinin halkını iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarından kurtarmak isteyenlerin ülküsüdür. "Halkçılık" ise, milliyetçiliğin toplumsal yönünü belirler. Milliyetçi olmayan bir halkçılık olamaz. Ancak halkçı olmayan bir milliyetçiliğin de söz konusu olmaması gerekir. Halkçı olmayan bir milliyetçilik, sadece bize siyasal dolandırıcılık konusudur ve adı "faşizm" dir.
"Halk" birçoklarının sandığı gibi Marksizmin bir kavramı değildir. Marksizm, "sınıf" kavramına dayanır. Halk, Marksizme bir anlam taşımaz, çünkü bir sınıfı tanımlamamaktadır. "Halk" ulusal kurtuluş savaşlarının terminolojisidir. "Halkçılık", dış sömürüye dayanan bir düzende, milliyetçiliğin dayandığı sosyal temeldir.
İç ve dış sermaye çevrelerinin egemenliğini savunanlar, imam sarığını seçim sandıklarına sarıp siyaset meydanlarına çıkanlar, yabancı petrol şirketlerinin savunuculuğunu yapanlar, hiç milliyetçi olabilirler mi? Bu uluslararası sermayenin açık pazarında, yabancı sermaye işportacılığı
yapanlar, milliyetçilik bayrağına sığınabilirler mi?
Boğaziçi'nin lüks kumar salonlarında mor binlikleri iskambil
kağıtları gibi açanlar okulsuz, yolsuz ve ışıksız köylerle dolu
bu yurdun milliyetçisi sayılabilirler mi?
Atalarımızın dört kıtada at koşturduklarından söz edip, Münih sokaklarında çöp toplayan Anadolu çocuklarından utanmayanlara milliyetçi denilebilir mi?
Böyle bir düzende yaşıyoruz işte. Millet düşmanlarının milliyetçi, Atatürk düşmanlarının Atatürkçü, halk düşmanlarının halkçı sayıldığı bir ülkede gerçek milliyetçilere düşen görev, korkmadan, yılmadan, usanmadan Türk halkının çıkarlarını savunmaktır.Bu memleket, yabancı sermaye aşaklarının, din sömürücülerinin, siyaset demirbaşlarının değil, tüm Türk halkınındır.
"Milliyetçilik" ise sömürücülerin değil, Mustafa Kemal
devrimcilerinin bayrağıdır.
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:40
Mossad ve Barzani
Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişkiMOSSAD-Barzani ilişkisidir.MOSSAD,İsrail 'in gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?
Barzani 'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye, "Hayır olmadı" diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.
MOSSAD' ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney'de yayınlanan"Israel 's Secret Wars-A History of Israel's Intelligence Services" adli kitapta sergileniyor. Kitap, İngiliz The Guardiangazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington'daki Brooking Enstitüsü'nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış. Kitapta MOSSAD-Barzaniilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.
Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.
* * *
Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı 'ndan sonra, MOSSAD 'ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sayfa.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel'in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak 'tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.
1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrailtarafından yapıldığı açıklanıyor. 1972 yılında imzalanan Sovyet-IrakDostluk Antlaşması 'ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından "Kürdistan Demokratik Partisi"ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.
Barzani 'nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İranüçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dış işleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.
MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail 'in Tahran 'daki askeri ateşesiYaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor.
Nimrodi 'nin üstlendiği görev ilginç: Nimrodi Sovyet silahlarınınBarzani 'nin eline geçmesinde rol oynuyor. (sayfa. 328-329) Kitapta, MOSSAD'dan Kürtler 'e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sayfa.328)
* * *
70 'li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?
Kitaba göre sürüyor. "Körfez Savaşı sırasında Irak 'ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv'e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı.(sayfa.521) Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, simdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor.
MOSSAD, Barzani'ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor. Kitapta, Mesud Barzani'nin İsrail 'e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor. Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyorki daha da sürecek...Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek...
İlgi belli...
Ilişki de belli...
Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi varCIA ve MOSSAD 'ın Kürtler arasında?
Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değilmi?
Uğur MUMCU( Cumhuriyet, 7 Ocak 1993),
ahmetsln
30-01-2011, 19:40
Neyin Kavgası ?
Amerikan yardımının kesilmesi "Milliyetçi Cephe'yi bir şaşkınlık girdabına sürükledi. Halk deyişiyle, hepsinin "elleri böğürlerinde" kaldı. Bir zamanlar kulu kölesi oldukları büyük "müttefik", nasıl olur da onları böyle yalnız bırakırdı? Bu soruya da hemen karşılık bulundu:
- Kararı Yunan asıllı senatörler aldırdı...
Bu yanıtın gölgesiyle bir parça avundu bizim "milliyetçiler", sonra da,
- Başkan Ford ne yapıp yapıp bize yardım verecek... gibi dilenci umutlarıyla yorumlar başladı. Bunun da geçer akçe olmadığı anlaşılınca, ABD'yi NATO'ya "şikâyet" eden beyanlar ortaya çıktı. Erbakan hazretleri "lahavle" çektikten sonra,
- Müslüman ülkelerle anlaşır, üstelik her on yılda bir stok yaparak durumu idare ederiz.. gibi yorumlarla, yine inci üzerine inci dizdi.
Demirel,
- Bu, "go home"cuların bayramıdır... diye "dramatik" bildiriler yayımladı. Ayrıca televizyon ekranına yakınları "elim" bir kazada ölmüş insanların acısı içinde,
- Amerika bunu yapmamalıydı... diye konuştu. Yüzünden düşen bin parçaydı. Bozbeyli,
- Efendim... diye başlayıp "kalem efendisi" inceliğiyle konuşarak NATO'dan çıkılmasını isteyenleri bir güzel şikâyet etti:
- Sakın bunların sözüne inanmayın... yollu yorumlar yaptı. Feyzioğlu sanırım bu gidişle Amerikalı senatörleri de "komünistlikle" suçlayıp Amerika'da bazı illerde sıkıyönetim ilanını öngörecek! Türkeş ise, bütün bunların solcular tarafından yaratılan sonuçlar olduğu kanısındadır. Şimdilik albayımız da Amerika'ya bir küçük sitemde bulundu ister istemez.
Gözlerimizi geriye çevirelim... 1964 yılında Kıbrıs'a çıkartma kararı veren İsmet İnönü, devrin Amerika Devlet Başkanı Johnson'dan,
- Size verdiğim silahlan benim iznim olmadan kullanamazsınız... diyen bir mektup almıştı. Johnson'un mektubunu açan Başbakan, Kurtuluş Savaşında ulusumuzun "makûs talihini" yenen ordular komutanıydı. "Ulusal savaş kahramanı"ydı! Eli kolu bağlandı İsmet Paşanın. Sadece,
- Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini bulur... diyebildi. Bu söz kendisine pahalıya ödetildi. Kıbrıs davasını savunmak için Amerika'ya gittiğinde, Demirel tarafından yönetilen bir "Parlamento darbesiyle" iktidardan uzaklaştırıldı. Artık başbakanlık koltuğu; Johnson'la kol kola çektirdiği fotoğraflarla siyasal hayata atılan Demirel'e açıktı. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünden sonra, Devlet Planlama Örgütünde askerlik görevini tamamlayan ve bundan sonra iki yıl müteahhitlik yapıp, bir süre içinde de Amerikan Morrison firması komisyonculuğunda bulunduktan sonra hem zarar ettiğini söyleyip hem de bu süre içinde zengin olduğu anlaşılan Süleyman Demirel, devlet yönetimine geçiverdi!
Johnson ünlü mektubunu yolladığı zaman, bu sağcı siyasetçiler sus pus oldular, O zaman da aynı tavır söz konusuydu.
Aynı Amerika, aynı anlaşmalara dayanarak, aynı Kıbrıs sorunu için,
- Size verdiğim silahları benim iznim olmadan kullanamazsınız... diyordu, İnönü hükümetini düşürüp iktidara geçen siyaset adamlarıdır bunlar. Bugün, ıkınıp ağlayıp sızlayıp Amerikan Kongresini NATO'ya şikâyet edenler de bunlar.
Oysa Amerika'nın tutumunu kınamak yersizdi. 1947 anlaşması oldukça açıktı: Amerikan hükümeti, Türkiye'ye dilerse yardım yapar, dilerse yapmaz! Tutarsız olan, yıllar boyu kendi savunmasını bir başka ulusun buyruğuna bağlayan, topraklarında komşu uluslar için kullanılacak askeri üsler dağıtanlardır. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi, yabancı şirketlerin tekellerine peşkeş çekenlerin, Başbakanlığa Amerikan firması komisyonculuğundan gelenlerin, Ecevit hükümetini haşhaş yasağını kaldırdığı için Amerika'ya şikâyet eden komando başı albayların tutumları ve kişilikleri midir tutarlı olan?
Şüphesiz hayır..,
Bir ülke kendi savunmasını ancak kendi halkına güvenerek yapabilir. Yarım yüzyıl önce, "emperyalizme" karşı "Kurtuluş Savaşı" verirken, Mustafa Kemal Paşa işçisiyle, köylüsüyle, aydınıyla yalnız Türk halkına güveniyordu. Kurtuluş Savaşımızın "Kuvvayı Milliye" bilinci, İkinci Dünya Savaşından sonra hortlayan "Amerikan mandacılarının" elleriyle boğulmak istendi. "Tam bağımsızlıktan" yana devrimcilerin, çıkarcı, işbirlikçi, tutucu "Amerikan mandacıları" ile yıllar yılı süren kavgasının bir dönüm noktasındayız şimdi.
En büyük Amerikan yardımı, kongrenin yardım kararını kesmesidir! Onurlu bir ulus olmanın tek koşulu yeniden Kurtuluş Savaşımızın "tam bağımsızlık" bilincine dönebilmektir...
(Yeni Ortam, 13 Şubat 1975)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:41
Nizâmı Alem İçin
Siyasal yaşantımız, bazı genel kavramların egemenliği altındadır. Bu kavramların ipoteğini kaldırmadan, bilimsel düşünce yöntemlerini kullanma olanağı da bulunamaz.
- Aşırı sağa ve aşırı sola karşıyız... gerekçesi, bu kavramların en beylik olanlarındandır, Aşırılık nedir? Hangi noktadan sonra aşırılık başlamaktadır? Düşüncelerin, aşırıları olduğuna göre, bunların bir geometrik merkezi var mıdır? Bu soyut kavramları, kurulu düzenin burçlarına birer bayrak gibi çektikten sonra,
- Şanlı tarih... Aziz millet... Devlet ve milletiyle bölünmezlik gibi genel, soyut ve belirsiz kavramlara dayanılarak bir çeşit dokunulmazlık zırhı yaratılmaktadır. Ünlü Fatih kararnamesinde,
- Her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizamı âlem için katletmek münasibdir... denilmekteydi. Padişahlara kardeşlerini öldürmek yetkisi veren kararnamede, bu cinayetler için "nizamı âlem" gerekçesi kabul olunmaktaydı.
"Nizamı âlem"in, çok partili düzenlerde karşılığı, "kamu düzeni" kavramıdır. Türkiye'de politikacıların sık sık kullandıkları,
- Devleti ve milletiyle bölünmezlik... Kamu düzeni... Milli güvenlik gibi kavramlar aynı devlet anlayışının izlerini taşımaktadır. Osmanlı padişahlarının "nizamı âlem" gerekçesi yerine bugün "milli güvenlik", "kamu düzeni" gibi kavramlar kullanılmaktadır.
Yıllardır Türkiye'yi yönetenler kendilerince bir "resmi" devlet görüşü saptamışlardır. Bu görüş, özgürlüklerle değil, yasaklarla oluşturulmuştur. Bu düşünce duvarından bir adım sağa, bir adım sola adım atılırsa, "nizamı âlem" bütün şiddetiyle düşünen insanların beyinlerine balyoz gibi iner. Bazı bürokratlar ve politikacılar için, sosyal olaylar birer "zabıta vakasf'dır. Üç beş yazar, beş on öğrenci ve işçi cezaevine kapatılırsa, "milli bütünlük" sağlanmış olur, Toplum içindeki düşünce a-kımlarının, düzenin temelindeki adaletsizlikten kaynaklandığını ve güçlendiğini bir türlü görmek istemezler.
Egemen sınıflar yıllardır bu soyut kavramların maskesini kullanmaktadırlar. Emekçi sınıfları düşünce yasaklarının tel ör-güleriyle yaşattıktan sonra,
- Hür demokrasi... diye söylevler verirler. Ülkeyi bir ortaçağ düzeni içinde tutup bundan sonra,
- Batı demokrasileri... diye başlayan yorumlar yaparlar. Yabancı şirketlere ancak sömürgelerde tanınacak ayrıcalıkları verdikten sonra,
- Milliyetçiyiz ... diye cepheler kurarlar. Bunlar şimdi de, Atatürkçülük kavramını yozlaştırmaya çalışmaktadır: Mustafa Kemal döneminde yaşamış olsalardı, kafalarındaki bu gerici düşüncelerle, ancak "istiklal Mahkemesine çıkacak bu politikacı kalabalığı,
- Gün, bugündür... deyip milliyetçilik ve Atatürkçülük kavramlarının üzerinde oturmaktadır. Kim milliyetçi? 31 Martın kanlı kaldırımlarını sırtlarında taşıyanlar mı? Kim Atatürkçü? Yabancı sermaye şirketlerinin ücretli temsilcileri mi? Kim Cumhuriyetçi? Her köyde Kuran kursu açıp Abdülhamit övgüleri yapanlar mı? Kim demokrasici? Hitler özentileri mi? Parti kongrelerinde,
- Rehberimiz Kuran, hedefimiz Turan... Tek meclis, tek lider... diye karşılananlar mı... Ve bütün bunların eylemlerine destek olan, alkış tutan ve ses çıkartmaktan korkanlar mı? Evet, evet, kim Atatürkçü? Kim? Söyler misiniz kim?
Ülkenin bağımsızlığını mı istiyor? Komünisttir deyip atın cezaevine, emekçi sınıfların hakkını mı savunuyor? Bozguncudur deyip kesin sesini, özgürlük mü istiyor, Anayasadan yana mı yoksa devrim mi istiyor? Vurun boynunu.
"Nizamı âlem" böyle istiyor...
Söylenmesin, susulsun. Düşünülmesin, korkulsun,
Bugün Türkiye'yi yönetenler, Atatürk'ün ölümünde gençlik yaşında olanlardır. Bırakalım şimdi, sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerindeki egemenliğini, bugün, bir kuşak açıkça bir başka kuşaktan bitmez tükenmez bir siyasal kinin öcünü alıyor. Ülkenin, bağımsızlıktan, özgürlükten, emekten yana olan genç kuşakları bugün kendilerinden önceki kuşakların acımasız ellerindedir.
Düşman askeri gibi sokak ortalarında vurulanlar... Bunlar bizim gençlerimizdir. Gencecik yaşlarında idam sehpalarına çekilenler... Bunlar bizim gençlerimizdir. Cezaevi hücrelerine kilitlediklerimiz... Bunlar bizim gençlerimizdir. Devlet kapılarından kovulan, iş verilmeyenler.,. Bunlar bizim gençlerimizdir.
Kendi evlatlarını, kendi çocuklarını, "nizamı âlem" için boğmaya, onların kanlarını içmeye susamış olanlar, hangi cumhuriyetin hoyrat mirasçıları olduklarını hiç düşündüler mi?
Atatürk'ün hangi ilkesini bir bayrak yarışı gibi genç kuşaklara sapasağlam verebildiler? Ülkemizin bağımsızlığını mı korudular? Kırk bin karanlık köyü ışıklarla mı donattılar? inançları uğruna yiğitçe mi dövüştüler? Yenilmezliğin, ulusallığın simgesi mi oldular? Atatürk milliyetçiliğinin hangi mirasına sahip çıttılar?
Ülkeyi yönetmiş ve yönetmekte olan ve "nizamı âlem" adına bir kuşağı ezmek isteyenlere soruyoruz:
- Sizler, Atatürk'ün mirasını harcamış bir kuşağın sorumluları ve suçluları değil misiniz? Ne ektiniz ki, ne biçmek istiyorsunuz?..
(Cumhuriyet, 21 Mayıs 1975)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:42
Pulsuz Dilekçe
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde “tam bağımsızlık” bilinci yatar. Kurtuluş Savaşı, tam bağımsız Türkiye’yi kurmayı amaçlamıştır. Onun içindir ki, Mustafa Kemal;
“ Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı savaşıyoruz..” demiştir.
...Atatürk’ün, antiemperyalist ve devrimci yanı, egemen sınıfların bilinçli politikalarıyla , gizlenmek ve örtülmek isteniyor. Atatürkçülüğü , gericiliğin ve tutuculuğun bayrağı yapmak isteyenler, acıyla ifade edelim ki, bu amaçlarında adım adım başarı da sağlıyorlar.
Çağımız kurtuluş savaşları çağıdır. Türk Kurtuluş Savaşı, bütün “mazlum milletler” için örnek olmuştur. Bu savaşın , antiemperyalist niteliği ile Kurtuluş Savaşımızın devrimci ve ilerici özü, uluslar arası kapitalizmin ve çağdışı gericiliğin elinde bozuk para gibi harcanıyor.
(Uğur Mumcu, Bir Pulsuz Dilekçe, Tekin Yayınları, s.444)
ahmetsln
30-01-2011, 19:43
Ortadoğu'da ulusal ve devrimci siyaset
Irak’tan sonra sıra Kıbrıs’a gelecek
Savaştan sonra “Ortadoğu’nun artık eski Ortadoğu olamayacağı” söyleniyor. Bölgede sınırlar değişecek, rejimler yıkılacak, yeni dengeler oluşacaktır.
Bu yeni denge, “tek süper gücün egemenliği”ne dayalı yeni bir “siyasal coğrafya” oluşturacaktır. Türkiye, oluşacak bu yeni siyasal coğrafyadan yararlı mı çıkacaktır, yoksa zararlı mı?
Dış siyasette kumar olmaz. Dış siyasette “ebedi dostluklar” ve “düşmanlıklar” da söz konusu değildir. Dış siyaset, ulusal çıkarlara dayanır. Ulusal çıkarların, nerede, nasıl ve ne gibi yöntemler ve bağlaşıklarla korunacağı ve savunulacağı sanatına da “diplomasi” adı verilir.
Olayların, bundan sonra Türkiye’ye neler getireceğini de bugünden görmek gerekir. Irak, Bağdat’ın bombalanmasından sonra Kuveyt’ten çekildi diyelim, sonra ne olacak? lrak’a karşı “çokuluslu koalisyon” kuran devletler bu kez Birleşmiş Milletler’e yeni bir dosya ile gelecekler.
Bu dosya “Kıbrıs Dosyası”dır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, askerlerimizin Kıbns’tan çekilmesi için karar alırsa nelerin olabileceğini bugünden kestirebiliyor muyuz?
Karşılaşacağımız ikinci önemli sorun sınırlarımızın hemen yakınında Amerikan desteği ile kurulacak olası bir “Kürt Devleti”dir.
Siviller savaştan asker barıştan yana
Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar Erhaç ve Batman hava üslerinde savunma amacıyla konuşlanmışlar. İncirlik Üssü’nden kalkan savaş uçakları Irak’ı bombalamışlar.
Batman’dan sonra helikopterle Siirt’e geçerek 70. Tugay’da konuk edilen Iraklı sığınmacılarla görüştük.
Komutanlar ve alt rütbedeki subaylarla görüşüyoruz. Hepsi de verilecek her görevi yapacak nitelikte subaylar. Hepsi de yurt güvenliği tehlikeye düşmedikçe savaşın bir cinayet olacağı inancında.
Bazı sivillerimiz de Osmanlı beylerbeyi tavırları ile savaştan yana. Türkiye Irak ile bir savaşa tutuşsa, bu savaşta rahat köşelerinde, savaş kışkırtıcılığını yapanlar savaşmayacaklar. Başkalarının canı üzerinde “milliyetçilik” ve “aktif dış politika” edebiyatı yapmak ne kadar kolaydır? Nasıl olsa ölecek olanlar kendileri değil, başkalarıdır.
Kürt milliyetçileri ABD planının piyonları
Kuzey lrak’ta kurulacak “Kürt devleti”nin Amerikan yanlısı yöneticilerden oluşacağı anlaşılıyor.
Talabani, olası Kürt devletinin diplomatik ilişkilerini üstlenmiş. Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesut Barzani, konunun askeri yanlarıyla ilgileniyor. PKK lideri Abdullah Öcalan da Türkiye’ye karşı başlatılan terör eylemlerini yönetiyor. Aralarında bir çeşit işbölümü var.
Bunların hepsi de birer “Kürt milliyetçisi”dir. İdeolojik kılıflarına, fraksiyonlarına ve ayrı ayrı partilerine bakmayın siz; özünde hepsi aynı amaç için çalışıyorlar. Bu amaç, Ortadoğu’da Amerikan çıkarları ile çelişiyor mu? Çelişmiyor. Sorun budur.
ABD bölgede kendi güdümünde bir Kürt devleti kurdurmak istiyor. 1970’li yıllarda Sovyet etkisindeki BAAS rejimini zayıflatmak için Molla Mustafa Barzani’ye silah yardımı yapan ABD, şimdi de Saddam’ı yıkmak için Kürtler’e destek oluyor. ABD-Kürt işbirliğinin en somut kanıtları “Özgürlük Yolu” adlı derginin Eylül 1977 sayısında “Bir İhanetin Belgeleri” başlıklı yazı ve Molla Mustafa Barzani’nin ABD’nin o tarihteki Başkanı Carter’a gönderdiği, fotokopileri de yayımlanan mektuplardır. 9 Şubat 1977 günlü mektuptan birkaç satır okuyalım.
“... Bize Kürt devriminin hem Birleşik Devletler’den, hem İran’dan destek göreceği söylendi. (..) Kendisini daima Amerika için güvenilir bir dost saymış olan Kürt Halkı (..) ümit ediyoruz ki, İran’daki Kürt mültecilerinin Amerika’ya gelmelerine müsaade edilecektir.”
Molla Mustafa Barzani’nin Carter’a yazdığı mektup şöyle bitiyordu:
“... Yarım asırdan fazla zamandır ki halkım bütün güvenini, umudunu bana bağladı. Şimdi ben bu umudu size devrediyorum.”
Bu “teslimiyetçilik”, ABD’nin Talabani ve Mesut Barzani ile kurduğu ilişkilere olduğu kadar Kürt liderleri ile yapılan Ankara’daki gizli görüşmelere de ışık tutuyor. Adını koyalım; bunun adı “Kürtler üzerindeki Amerikan mandası”dır.
“Stratejik işbirliği” ne demektir? ABD’nin Ortadoğu siyasetinin Türkiye tarafından benimsenmesi ve bundan sonra da uygulanması demektir.
Bu siyasetin kararını Cumhurbaşkanları mı verir? Hayır. Bu gibi kararları, parlamento ve hükümetler verir. Demokratik ülkelerde, bu kararlar kamuoyunda da tartışılır. Dışişleri Bakanlığı’nın bile devre dışı bırakıldığı bir süreçte kapalı kapılar ardında verilen sözlerin de hiçbir bağlayıcılığı olmaz.
ABD işgali Kürt manda devleti kurmak için
Ortadoğu, Bush tarafından “Tel Aviv-Ankara parantez”ine alınıyor. Yabancı askerlerin Kuzey lrak’ta bulunmaları da devletler hukuku açısından ancak “işgal” sözcüğü ile açıklanabilir. Türkiye, sığınmacılara “insani yardım” boyutlarını aşan eylemlere destek olursa, bu da “işgale destek” anlamına gelebilir.
Öyle anlaşılıyor ki “insani yardım” diye başlayan bölgeye asker gönderme süreci, şimdiden “fiili işgal”e dönüşmüştür. Bu Amerikan işgali Musul, Kerkük ve Süleymaniye’yi içine alan “özerk Kürt devleti”nin kurulmasına kadar sürecektir.
ABD’nin sığınmacılara yaptığı yardım “devede kulak” ölçüsündedir. Sığınmacıların mali yükü, devletimizin omuzlarına yüklenmiştir. Amerikan askerlerinin, “devede kulak” ölçüsünde sağlanan bu yardımlardan çok başka amaçla Türkiye’ye gönderildikleri anlaşılıyor.
Bu amaç, “özerk Kürt devleti”nin kurulmasıdır. Kuzey Irak’taki Kürtler, Türkiye’ye sığınırlarken bir kısım si- lahları beraberinde getirmişler, bir kısım silah da PKK’nın eline geçmiştir. Amerikan askerleri, “sığınmacılara yardım” gibi insani amaçları maske olarak kullanıp Kuzey lrak’ta yaşayan Kürtleri yeniden silahlandırıyorlar.
Bu amaçla İncirlik ve Diyarbakır havaalanlarını kullanmayı denediler, Genelkurmay Başkanlığı bu geçişleri izne, koşula ve kayda bağlayınca Kuzey lrak’taki Sirsenk Havaalanı’nı açmaya karar verdiler.
ABD, “Özerk Kürt devleti” kurmak ve kurduktan sonra da bu özerk devletin güvenliğini sağlamak üzere Kuzey lrak’a silah yığıyor! Dönüşün hızlandırılmasının ve Kürtler’e mavi renkte geçici pasaportlann verilmesinin nedeni de özerk statüdeki petrol gelirleri ile kamu yatırımlarının “bölgede yaşayan Kürt nüfusun oranına” bağlanmasıdır.
ABD, bu “özerk Kürt devleti” için denetimi şimdiden ele almış. Kürtler ve olası özerk devlet üzerine adı konmamış “Amerikan mandacılığı” oluşuyor.
Kürt devleti kurma kararı 1920’de alındı
“Çekiç Güç”ün Kuzey lrak’ta doğan otorite boşluğunu doldurmak, bölge halkını Saddam’ın kıyımından korumak ve caydırıcı bir güç olarak kullanılmak için oluşturulduğu ileri sürülüyor. Bu amaç, insancıl gerekçelere dayanıyor. Saddam’ın Kürt halkına yönelik “Halepçe kıyımı” da anımsanırsa, bu gerekçelere hak vermemek kolay değildir.
Madalyonun bir yüzü böyledir. Bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım. Madalyonun öbür yüzünde Çekiç Güç’ün asıl amacı görünüyor. Bu amaç bölgede ABD koruması altında bir “Özerk Kürt devleti” kurmaktır.
Bölgede Batı devletlerinin koruması altında bir Kürt devleti kurulması 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana gündemdedir.
Kürtlere özerklik verilmesi konusu 26 Şubat 1920 tarihinde toplanan Londra Konferansı’nda ele alınmıştı. Aynı konu, 18 Nisan 1920 günü San Remo’daki toplantıda ele alındı. Bölgede bir özerk Kürt devleti kurma kararı San Remo Anlaşması’nın 5 sayılı toplantı eki ile duyuruldu. Bu kararla Kürdistan sınırı, “Fırat’ın doğusunda, Ermenistan’ın güney sınırlarının güneyinde, Suriye ve Irak-Mezopotamya kuzey sınırlarının kuzeyinde çoğunlukla Kürtler’in bulunduğu bölgeler” olarak belirlendi. Anlaşmanın uygulanması için İngiltere, Fransa ve İtalya hükümetlerinin oluşturacakları bir ortak komisyon görevlendirildi.
San Remo Anlaşması’nın bu “Kürt maddesi”, 10 Ağustos 1920 günlü Sevr Anlaşması’nın 62. maddesi olarak benimsendi.
Bu anlaşmalardan bir yıl kadar önce de, 12 Eylül 1919 günü Sadrazam Damat Ferit Paşa ile İngiliz hükümeti adına M. Frasrer ve H. N. Churchill, bir anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmanın 3. maddesinde “Türkiye, bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasına karşı koymaz” denilerek İngilizlere güvence verilmişti. Batı destekli Kürt devleti kurma planı, Kurtuluş Savaşı ile bozuldu.
Kürtlere Batı desteğinde devlet kurma planları 1970’li yıllarda da uygulanmak istendi. Başkan Carter döneminde Molla Mustafa Barzani, ABD tarafindan para ve silah yardımlarıyla desteklendi. Ancak Barzani, Amerikan korumacılığındaki ayaklanmayı başaramadı.
Kürtler açısından 1920’lerde Londra, San Remo ve Sevr anlaşmalarına konu olan ve 1970’li yılların ortasında da Amerikan desteği ile canlanan “Özerk Kürt Devleti” 1990’larda “Çekiç Güç” aracılığı ile kurulmuş bulunuyor!
Sınırlarımız dışında bir halkın “kendi istemiyle kendi geleceğini belirlemesine” kimse karşı çıkmaz. Bu açıdan hiçbir so- run da olmaz.
ABD çekiç Türkiye örs
Ancak konu pek o kadar basit değildir. Neden değildir? Değildir, çünkü gözle görülüyor ki Kuzey Irak’taki Kürt halkı, kendi geleceğini kendisi belirlemiyor. Geleceğini belirleyenlerin başında ABD ve “Çekiç Güç” geliyor.
ABD, neden Kürtler ile bu kadar ilgileniyor? Bu sorunun yanıtını, Ortadoğu’daki yeni dengelerde ve yeni arayışlarda buluyoruz. Bu yeni dengelerde tek söz sahibi tek süper güç ABD’dir. Ortadoğu’da bu süper gücün egemenliğinde yeni dengeler kuruluyor. Türkiye’ye bu yeni dengelerde yeni gö- revler veriliyor.
Bu yeni görev, 1950’li yıllarda olduğu gibi yine Batının petrol bekçiliğidir.
1950’lerde İngiltere, Türkiye’nin, NATO yerine bölgede jandarma işlevi yapacak “Ortadoğu Komutanlığı”na katılmasını istemiş; Türkiye, “gerektiğinde Ortadoğu’ya askeri müdahale” sözü verdikten sonra NATO’ya alınmıştı.
NATO’nun sorumluluk dışı alanlara müdahalesini savunan görüşler ve bu yöndeki uygulamalar, Sovyetler’in dağılması ve Körfez Savaşı ve Batı Avrupa Birliği’nin askeri güç oluşturmasından sonra eski “Ortadoğu komutanlığı” başka adlarla da olsa bugün canlandırı1ıyor.
“Çekiç Güç”, ABD için “çekiç”, Türkiye ise bu çekicin “örsü” oluyor.
Ne ABD ve SSCB güdümü ne de Tanzimat Batıcılığı
Türkiye, Asya’yı Avrupa’ya bağlayan çok duyarlı bir coğrafya parçasında yeralmaktadır. Güneydoğu sınırlarımızın ötesinde, birbirlerine karşıt gibi görünen çıkarların güç dengeleri, çeşitli başkentleri, yeni kargaşaların duyarlı atmosferine sokmaya çalışmaktadır. Filistin Kurtuluş Örgütü, bu çıkarların bir çeşit “uzlaşma noktası” diyebileceğimiz bir dar alana doğru sürüklenmeye zorlanmaktadır.
Böylesine acı olayların yaşandığı bir bölgede, Türkiye’deki “devrimci siyaset”in belirlenmesi gerek kendimiz gerekse bölge için yaşamsal önem kazanmaktadır. Devrimci, ulusçu ve barışçı bir siyaset bundan sonra belirlenecektir. Bunun da çeşitli güçlükleri, engelleri vardır. Ama, bu “bağımsızlıkçı” ve “özgürlükçü” devrim anlayışını, önce yüreklerde ve bilinçlerde yaşatmak gerekir.
Bu bilinç ve bu duygu yüreklerde ve inançlarda yaşatılırsa engellerin aşılması da kolaylaşır. Ulusal bağımsızlıkçı devrimci siyaset, Kurtuluş Savaşı gibi bir büyük hazineye sahiptir. Mustafa Kemal’in o günlerin güç koşulları içinde büyük bir önsezi, bilinç ve hünerle sahip çıktığı “tam bağımsızlık” ilkesi, bugünün de en tutarlı ve sağlıklı siyaseti olmalıdır. Bizler için olduğu kadar başkaları için de...
Ulusallık Kurtuluş Savaşımızın antiemperyalist ruhundan; bağımsızlık Mustafa Kemal’in inançlarından kaynaklanır. En tutarlı devrimci siyaset, en vazgeçilmez amaç ve ideoloji bağımsızlık ve ulusallıktan güç alarak gelişir.
Topraklarından sürülmüş olan Filistin halkının bu bağımsızlığı sürdürmesi şu anda belki güçtür, ama bu bağımsızlığı yitirdiği anda, yürüttüğü direniş eyleminin “Kendi adına” yapılmış olmasına inanmak da güçleşir. Bizim Kurtuluş Savaşımız da binbir türlü olumsuzluğa, işbirlikçiliğe ve ihanete karşı yine de kazanılmamış mıydı?
Türkiye’de devrimci birikim, bölgede “Ulusal bağımsızlık” ilkelerini yerleştirecek bir “devrimci siyaseti” oluşturup, geliştirebilir. O görkemli ulusal kurtuluş tarihine sahip olan Türk halkı bu siyasetin doğal mirasçısıdır.
Ne Amerikan emperyalizminin işbirlikçiliği, ne Sovyet güdümü, ne de Tanzimat Batıcılığı...
Ulusallık içinde devrimcilik, özgürlük ve bağımsızlık. “Devrimci siyaset” işte budur.
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:43
Sağcılara Bilgiler
Son zamanlarda gerek sağ basın, gerekse politikacılar, "halk iktidarı" kavramını eleştirerek, bundan kendilerine göre sonuçlar çıkarmaya başlamışlardır. Ecevit:
- Halk iktidarı kuracağız... deyince, bunun komünistlik, Marksistlik, Leninistlik olduğu yazılıp çizilmeye başladı. Bu mantığa göre herkim ki, "halk" sözcüğünden oluşan bir kavram kullanır, o, komünistin taa kendisidir!
Ne diyelim?!.. "Cehalet çukuru"nun dibi yoktur. Yazsınlar, çizsinler bakalım. Fakat biz de kendilerine "mektupla öğrenim" yoluyla bu kavramları anlatmaya çalışalım hiç olmazsa.
Bakınız Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşının temelini atarken ne demiş:
- Bizim görüşlerimiz, ki "halkçılık"tır, kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin doğrudan doğruya "halka" verilmesidir. Halkın elinde bu-lundurulmasıdır. Ve şüphe yok ki bu dünyanın en kuvvetli bir esası, prensibidir...
işte buna "komünistlik" diyor sağ basının kalemleri!.. Bir kaç örnek daha verelim de öğrensinler:
- Şekli hükümetimiz tam bir demokrat hükümettir. Ve lisanımızda bu hükümet, "halk hükümeti" diye yad edilir...
Bu sözler, Atatürk'ün "Söylev ve Demeçleri"nin 3'üncü cildinin 5 I 'inci sayfasındadır.
- Yeni Türkiye devleti bir "halk devleti"dir...
Bunu da Atatürk söylemiştir. "Söylev ve Demeçler"in 2'nci cildinin 32'nci sayfasından başlayarak altı sayfa okursanız, bu sözleri gözlerinizle görürsünüz.
- Her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat, çalışma sayesinde bu hakkı elde ederiz. Yoksa arkaüstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak olarak geçirmek isteyen insanların bizim sosyal bünyemiz içinde yeri yoktur. Hakkı yoktur. 0 halde ifade ediniz efendiler, "halkçılık" sosyal düzeni, "emeğine" hukuken dayanmak isteyen bir "sosyal" doktrindir. Efendiler biz bu hakkımızı mahfuz bulundurmak, istiklalimizi emin bulundurmak için, "heyeti umumiyemizce", "heyeti milliyemizle" biz mahvetmek isteyen "emperyalizme" ve bizi yutmak isteyen "kapitalizme" karşı "heyeti milliyece" mücadeleyi caiz gören bir "doktrini" takip eden insanlarız...
Bu konuşma da, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 1 Aralık 1921 'de yapılmıştır. Atatürk'ün sözleridir bunlar.
"Halk", Kurtuluş Savaşımızın temel kavramlarından biridir. işte sağ basının kalemleri bu sözcüğün, yirminci yüzyılın ikinci yarısında "komünizm" kanıtı olduğunu yazıp çizmekle, "milliyetçilik" yaptıklarını sanmaktadırlar. Oysa "halk", cumhuriyetimizin temelini atan büyük kavganın harcıdır... Bilmezler mi bunu?
Sağ basının kalemleri bir de "Türkiyeli" sözcüğüne takılmaktadır.
- Ankaralı... istanbullu... izmirli.., der gibi:
- Türkiyeli... denmesinden de "zehir hafiye" coşkusuyla komünizm belirtileri bulmaya çalışmak şimdi hüner sayılmaktadır.
Bir de şu satırları okusunlar:
- "Türkiye halkı", mütevazı milli hudutlar içinde bütün medeni insanlar gibi tam mana ve şümulüyle hür ve müstakil yaşayacaktır...
Bu sözleri söyleyen de Atatürk'tür. "Türkiye halkı" Atatürk tarafından kullanılmış bir kavramdır açıkçası. "Söylev ve Demeçler'ın 3'üncü cildinin 40'ıncı sayfasını açarsanız bunları da okursunuz.
Bunlar böyle...
Bir de "halk mahkemesi" kavramı var: Halktan söz edince hemen:
- Halk mahkemeleri mi kuracaksınız?., diye demagojilerle saldırırlar. Bu demagoji silahını da ellerinden almak gerekiyor.
"Halk mahkemesi" birçoklarının sandığı gibi, sosyalist ülkelerdeki siyasal suçlan yargılayan mahkemeler değildir! "Halk mahkemesi", Hitler tarafından kurulan ve sosyalistleri yargılayan mahkemenin adıdır. Almancası "Volksgerichthog", ingiliz-cesi "Peoples Court", Türkçesi "halk mahkemesi!"
Sağ basının kalemleri "William I. Shirer'in "Nazi imparatorluğu" kitabının 426'ncı sayfasına lütfedip bakarlarsa, şimdiye kadar uluorta kullandıkları "halk mahkemesi" kavramını da öğrenmiş olurlar.
Milliyetçilik, ulusal sınırları içinde yaşayan bütün yurttaşları dil, din ve sınıf ayrımı gözetilmeksizin insanca yaşatma amacının adıdır. Halksız milliyetçilik olamaz.
Halk sözcüğünden korkanların bilgisizlikleri kadar amaçlan da belli değil mi?..
(Yeni Ortam, 3 Ocak 1975)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:44
Sormayalım mı ?
Öğrenci olayları yeniden başladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne yapılan silahlı saldırı, ister istemez eski günleri anımsamaktadır.
1960 sonrası, "antiemperyalist" bilinçle yetişen yüksek öğrenim gençliği, "petrol ve madenlerin millileştirilmesi", "bağımsız dış politika" gibi konuları savunarak, yasal yollarla seslerini duyurmağa başladılar: Gençlik, ulusçu, toplumcu ve devrimci bilinçle halkı uyarmağa ve uyandırmağa çalışıyordu.
Karşı eylem planladı hemen...
Aynı dönemde, bir siyasal partiyi ele geçiren Alparslan Türkeş ve arkadaşları, "komando kampları" adı verilen silahlı eğitim merkezlerinde bazı gençleri "milliyetçi-toplumcu" öğretiyle yetiştirmeye çalışmaktaydı. Bu örgütlenme biçimi, açıkça Siyasi Partiler Yasası'na aykırıydı. Fakat devir Süleyman Demirel devriydi ve bu devrin Başbakanı:
- İti ite boğduruyorum... gerekçesiyle, ülkede çıkacak bir sağ-sol çatışmasından çıkar ummaktaydı.
Kanlı öğrenci çatışmaları bundan sonra başladı. Cinayetler birbirini kovaladı. Sokak ortalarında, üniversite yurtlarında vurularak öldürülen öğrencilerin hiçbirinin katili bulunamıyordu. Üstelik olaylar bütün şiddetiyle sürdürülüyor ve devrin sorumlu hükümeti, bir "kapalı tribün" seyircisi gibi olup bitenleri göz ucuyla izlemekle yetiniyordu. Böylece günden güne, üniversiteler birer savaş alanına dönüştü. Silahlı baskınlar, sokak ortasında vuruşmalar sürüp durdu.
Hükümetin sorumsuz başı aynı günlerde:
- Sokaklar yürümekle aşınmaz... diye önemsemez görünüyordu olup bitenleri. Fakülte sınırlarını aşan öğrenci olaylarını önlemek gerekçesiyle, polis birlikleri yanında, Silahlı Kuvvetlerden de askeri birlikler çağırılmakta, böylece "asker-öğrenci" çatışması yaratılabilmesi için gerekli ortam oluşturulmaktaydı.
Bunlar, toplum olaylarının ortaya çıkarttığı basit rastlantılar mıydı, yoksa gizliden gizliye uygulanan bir "plan"ın gerekleri miydi? Olayları, geriye doğru dönüp değerlendirdiğimizde, bu ikinci olasılığa ağırlık vermek akla yakın gelmektedir. Bir de, olayların içindeki "kışkırtıcı ajanlar" teker teker saptanınca, bazı gerçekler iyice su yüzüne çıkmaktadır. İstenmiştir, körüklenmiştir bazı olaylar. Hiç şüpheniz olmasın.
Bu tür olayların akışı ile 12 Mart gününe gelindi. Kurulan sıkıyönetim mahkemeleri, 12 Mart öncesi olaylarını yargılamak için göreve koyuldu sonra da.
Bu noktada, Türk adalet tarihinin en önemli bir dönemi başladı. Sıkıyönetim savcılıklarına atanan, çoğu Milliyetçi Hareket Partisi ideolojisine bağlı bazı askeri savcılar, Ülkü Ocakları yöneticilerinin ihbarlarıyla kamu davaları açmaya başladılar. 12 Mart öncesi sokak ortalarında, birer birer vurulan devrimci öğrencilerin bir tekinin katili bile askeri savcılarca kovuşturulmadı. Bu öğrenciler Türk vatandaşı değiller miydi? Bunlar sokak ortalarında sorgusuz sualsiz vurulmamışlar mıydı? Ceza yasalarında yer alan adam öldürme suçu nasıl yok sayılırdı?...
Evet, bu olaylar için bir tek askeri savcı dava açmadı. Üstelik Ülkü Ocakları yöneticilerinin ihbarlarıyla, tanınmış öğretim üyeleri evleri basılarak gözaltına alındı. Duruşmalarda, kapılarından kuş uçurtulmayan sıkıyönetim mahkemeleri koridorlarında ihbarcı Ülkücüler gösteri yürüyüşleri yaptı. Kurt Karaca takma adıyla "Milliyetçi Türkiye" konulu bir kitap yazan Türkeşçi doçentin, "milliyetçi-toplumcu" düşünceleri bazı askeri savcıların iddianamelerinde yer aldı. Bununla da yetinilmedi. Bazı askeri yargıçlar:
- Ülkü Ocakları, devletin emniyet kuvvetleri yanında çalışan ve çatışan milliyetçi öğrencilerdir... gibi değer yargılarını mahkeme kararlarına geçirdiler. Böylece, sıkıyönetim savcılarının kürsülerine kadar tırmanan bir siyasal düşünce, suç ve suçlu yaratmaya çalıştı. Bütün bunların belgeleri ortadadır artık.
Şimdi Ankara'da sıkıyönetim var. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne saldıran terörist çete, Ülkü Ocakları Başkanının:
- Bu tip hareketler devam edecektir... sözüyle de kışkırtılmaktadır üstelik. Nasıl görmezlikten gelinir bunlar?
Olaylar çığırından çıkmadan gerekli yasal yollara bir an önce başvurulmalıdır. Bir terörist örgüt, dün olduğu gibi, bugün de, eski eylemlerini sürdürerek ülkede "anarşiyi" körüklemeye çalışmaktadır.
Evet... Neredesiniz sıkıyönetimin askeri savcıları? Bütün bunlar suç değil mi?... Saldıranlar "mantar tabancası" mı kullandılar? Havai fişekler mi attılar? Üniversite kapısına çiçek mi bıraktılar? Saklambaç mı oynadılar?...
(Yeni Ortam, 13 Kasım 1974)
ahmetsln
30-01-2011, 19:45
Sorumlu Olmak
Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır Bu bilinç yerleşmedikçe haksızlıkların adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz
- Bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesi toplumun bütün bireylerini sarar ve bir çok insan:
- Adam sen de bencilliği ve bireyciliğiyle yetişir Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar
- Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşamın mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve birçok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir
- Beni düşünmüyorsan çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin gözdağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece
Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile söylememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur bu kişiliğini
Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı
Susmak susmak, hep susmak Konuşmamak, konuşmamak Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra
Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda
Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor
Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslında bakarsınız Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler Yargıçsınız: Önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz Fakat emir almışsınız Mahkum ederseniz bile bile
Doktorsunuz: Önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar Verilen emirlere uyar sahte raporlar düzenlersiniz
Memursunuz, amirsiniz: Bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz Belki sivilsiniz Terfi bekliyorsunuzdur
Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız Hemen bozarsınız sicilleri Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz
Kimler gelir, kimler geçer böylece…
Aynı çarklar insanı öğütür Dönme dolap gibidir yaşam: Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakarsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır
Ben onuru daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler eninde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret ”
Bu konuda çok zengin değil toplumumuz Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir sürüngen gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca
Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz
Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz
Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür ” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır
Uğur MUMCU - Yeni Ortam, 9 Aralık 1974
ahmetsln
30-01-2011, 19:45
Savcılar Bir Dakika
Sayın Cumhuriyet Savcıları,
Birçoğunuzla,sanık olarak,avukat olarak karşılaştık.Bazılarınızı fakülteden tanırım.Bir kısmınızla da dost topluluklarında karşılaşmış konuşmuşuzdur.Duruşmalarda ki tutumlarınız,görevinizi yerine getirirken takındığınız tavırlar ve iddianameleriniz karşısında zaman zaman üzüntüye kapılıe;çoğu kez de sizler adına acı duyarım.
Önce birlikte şunu düşünelim.Neden sizlere cumhuriyet savcısı denmiş de,başka görevlilere, örneğin ''cumhuriyet yargıcı'',''cumhuriyet polisi'' denmemiş?... Demekk ki cumhuriyet ilkelerini korumak,öncelikle sizlerin yasal görevi.Cumhuriyet,n niteliklerini Anayasa Sıralamış.Türkiye Cumhuriyeti ''milli,demokratik,laik ve sosyal hukuk devleti''dir.Siz bu niteliklerin bekçisisiniz.
Gelin şöyle açık açık kounşalım.Laiklik ilkesine karşı siyasal eylem içinde olan bunca kişi,yayın organı ve parti var.Bunlardan hangileri hakkında ciddi soruşturma yaptınız?Hele siz Ankara savcıları!...Hiç Hacıbayram camisi civarından geçmedinizmi?Orada 31 Mart çağrısı içinde ki risaleler hiç gözünüze çarpmıyormu?Vatandaşları devrimci kanı içmeye çağıran gazetelere,bildirilere hiç rastlamadınızmı?İki tane siyasi parti,açıkça hilafet düzeni getirmek istiyorlar.Bunları hiç duymuyor görmüyormusunuz?
Sizlere görevinizle ilgili bir eleştiri yöneltildimi,hemen '' Biz görevimizi yapıyoruz.Sadece kanunları uyguluyoruz'' diyorsunuz.
Acaba öyle mi? Kaunları uygulayıp göevinizi yerine getriyormusunuz?İstermisiniz ,bir kaç örnek verelim.
Ceza Muhakemeleri Usulü kanununun 154.maddesi gereğince,Danıştay kararlarını yerine getirmeyen devlet memurları hakkında doğrudan doğruya dava açmanız gerekir.Bu size yasa tarafından verilmş bir görev.Şimdiye kadar bunca Danıştay kararı yerine getirilmedi.Bir teki için oslun dava açmadınız.Açmadınız çünkü siyasi iktidar böyle istiyordu.Demek oluyor ki siz kanunları uygulamıyorsunuz!
Bir kısım kanunları da yanlış uyguluyorsunuz.Örneğin Anayasa'nın 22. maddesi yürürlükteyken kitap ve dergi toplamak mümkün değildir.Sizler bırakıyorsunuz Anayasayı,Ceza usulünün 86. maddesini kullanarak,iktidarın hoşlanmadığı bütün yayınları toplatıyorsunuz.
Söz açmışken bir örnek daha verelim bilirsiniz ceza usulünün 66.maddesi gereğince ''tehirinde mazarrat umulan hallerde'' sizler bilirkişi seçebiliyorsunuz.Ankara'da yayımlanan bir kitap için dava açıyor,Ankarada ceza hukuku profesörleri varken İstanbul'dan bilirkişi seçiyorsunuz.Neden?Çünkü İstanbul bilirkişileri istediğiniz raporları yazıyorlar.Siz bütün fikir suçlarını ''tehirinde mazarrat bulunan hallere sokuyorsunuz.Durum son derece acele karar almayı gerektiriyorsa neden en yakın bilirkişiye başvurmuyorsunuz?
Bu bilirkişi raporlarına dayanarak kolayca tutuklamak istiyorsunuz.Gerekçenizde bir parça garip oluyor.Diyorsunuz ki ''Suç delillerinin kaybolma tehlikesi olduğundan sanığın tevkifini talep ederiim''Yazılı eser elinizdeyse,bu delillerin kaybolması düşünülürmü?
Demek bu konularda da kanuna uymuyorsunuz!
İstanbul'da Taylan Özgür adında bir öğrenci polisin gözü önünde öldürüldü.Katil ya polistir ya da görevli polisler görevlerini ihmal ederek katili yakalamamışlardır.Her iki durumda da sizin harekete geçip dava açmanız gerekmez mi?!... Açmadınız,açamadınız.Çünkü iktidar böyle istiyordu.
Birçoğunuzda Türk-Amerikan Hukukçular derneğine üyesiniz.Bilmem şimdiye kadar mukayeseli hukuk açısından kaç tane hukuki araştırma yaptınız?Bizim bilebildiğimiz bazılarınızın Amerika'ya gidip tetkik gezileri yaptığınızdır.Artık Amerika bir iç politika konusudur.Özellikle sizlerin bu tür derneklere girmemesi gerekirdi.Girdiniz.Ama içinizde hiç kuşku duymadan bir Amerikan aleyhtarı gösterinin davasında iddia makamını işgal ediyorsunuz.Sanıklar size hiç güvenebilirmi?!...
Bu sömürü düzenine karşı çıktıkları için görevlerinden atılan,sürüm sürüm süründürülen arkadaşlarınız var.Hatta öldürülen,kurşunlanan Cumhuriyet savcıları var.
Şimdi soruyoruz onlar mı cumhuriyet savcısı,yoksa sizlermi?...Hiç düşündünüzmü?...
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:46
Sivas Kongresi
Sivas Kongresi, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın en anlamlı ve en görkemli sayfalarından biridir.
22 - 23 Haziran 1919 tarihli "Amasya Tamimi" ile "ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır" inancı dile getirilmiş, Erzurum Kongresi ile başka bir devletin "manda ve himayesi"nin kabul edilmeyeceği açıklanmış, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında çalışmalarını sürdüren Sivas Kongresi ile Amerika Birleşik Devletleri'nin "manda ve himayesini" savunan gerici ve işbirlikçi güçler, kesin olarak yenilgiye uğratılmışlardır.
Ulusal güçlerin Mustafa Kemal Paşa önderliğinde örgütlenmesi karşısında, Osmanlı Sadrazamı Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını "ittihatçılık" ve "bolşeviklik" ile suçlamaktaydı. O günlerle ilgilibazı belgelere kısaca gözatmakta yarar vardır.Damat Ferit'in bu çabalarını Atatürk şöyle anlatır:
- İşte Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde saptanan bu ilkeler çevresinde bütün ulusumuz bölünmez bir bütün halinde toplanmıştır. Bu kutsal amacın gerçekleştirilmesine uğraşıldığı bir sırada, Ferit Paşa engel olmaya çalıştı. Bu davranışları yurt içinde kötülemeye çalıştı. "İttihatçılık" iftirasını savurdu. İçte ve dışta da tutmadı. Yeni bir yalana başvurdu: Bolşeviklik diye tutturdu. Resmi telgraflarında "Bolşevikler, takım takım Karadeniz kıyılarından Samsun'dan, Trabzon'dan içeriye doğru sızıyorlar, ülkeyi altüst ediyorlar" diye yaygara kopardı... (Söylev ve Demeçler, c:2, S: 12; Bugünün Diliyle Atatürk, S: 19)
Sivas Kongresi tutanaklarında, bu "bolşeviklik" suçlamalarının, Damat Ferit tarafından bir "dış müdahale"ye yol açmak için ortaya atıldığı, yurtsever üyelerce belirtilmiştir. (Sivas Kongresi Tutanakları, Uluğ İğdemir, Türk tarih Kurumu, S: 85)
Yine Atatürk, bu suçlamaya karşı İstanbul'da Kerim Paşa ile telgraf başında yaptığı görüşmede şunları söyledi:
- Memleketimize takım takım bolşevikler girdiğini ve harekat-ı milliyenin bolşevik harekatı olduğunu, resmen ilan ve ifşa eden bu bedbahtlar... (Nutuk, Cilt 3, S: 1029).
Sultan Vahdettin İngiltere Yüksek komiserine Mustafa Kemal ve arkadaşlarını nasıl gördüğünü şöyle anlatıyor:
- İnançları ve politikaları bakımından onlar, bolşevikten başka birşey değillerdir... (İngiliz Belgeleri, C. Jeaschke, S: 137, Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Cilt I, S: 207)
"Bolşeviklik" suçlamaları Padişah'tan, Damat Ferit'ten basına da geçiyor. İstanbul basını Ulusal Kurtuluşçu örgütlenmeler karşısında şu başlıkları atıyor:
- Kızıl Tehlike... (Açıksöz, 22 Şubat 1920)
- Ankara Hükümeti bolşevikliği seçmiştir... (Alemdar, 27 Mayıs 1921)
- Ankara Nereye Gidiyor? Moskova ile Antlaşmaya... (Adana Postası, 12 Haziran 1921)
Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ve ilk Büyük Millet Meclisi, Atatürk'ün "tam bağımsızlık" yolundaki kutsal adımların görkemli kilometre taşlarıdır. Bu kilometre taşlarında, ulusal inançların kutsallığı kadar, ihanetlerin çirkin iskeletlerine de rastlanmaktadır. Ve bu ihanetler o günden bu güne, bir "İhanet Zinciri" gibi uzayıp gelmektedir.
"Tam bağımsızlık!" ve "mandacılık!.." Sivas Kongresi'nden bu yana kavgalar, hep bu iki kavramın çevresinde sürdü.
Atatürk'e inanmak, milliyetçiliğin, yurtseverliğin ve devrimciliğin gereğidir. "Tam bağımsızlık" tan yana olmak ise Atatürkçülüğün temel ve şaşmaz ölçüsüdür.
Mandacılık... O ise Sivas Kongresi'nden bugüne, hep aynı ihanetin kara etiketidir
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 5 Eylül 1981 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:47
Sahte Milliyetçilik
Yabancılar ayıp olmasın diye, bizim gibi ülkeler için "gelişmekte olan ülkeler" derler! Aslına bakarsanız, bizim adımız "az gelişmiş ülke"dir. Ünlü Fransız bilim adamı Mourice Duverger, bizim gibi ülkeler için "proleter uluslar" kavramını kullanıyor. Duverger, Türkçe'ye "Politikaya Giriş" adıyla çevrilen özlü incelemesinde:
- Burjuva milletlerle, proleter milletler arasındaki fark, 18. yüzyıl Avrupası'nda aynı ülkenin burjuvazisi ile proleteryası arasındaki fark kadar büyüktür, demektedir. "Proleter uluslar", sanayi devriminin dışında kalan, tarımı ilkel, enerjisi ve makine üretimi yetersiz, buna karşılık ticaret burjuvazisi gelişmiş, ulusal geliri düşük toplumlar demektir.
"Proleter uluslar", gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerin pazarlarıdır. Gelişmiş ülkeler, proleter uluslar üzerinde, yardım adı altında ekonomik ipotekler kurarlar. Yirminci yüzyılın ilk başlarındaki askeri işgaller, günümüzde ekonomik işgallere dönüşmüştür. Türkiye, böylesine ekonomik işgal altında tutulan "proleter uluslar"ın en başlarında yer almaktadır.
"Proleter uluslar"ın tek kurtuluş yolu, uluslararası kapitalizme karşı savaş vermelerine bağlıdır. Buna, "antiemperyalizm" diyoruz. Gerçek "milliyetçilik" budur. Üretimi, yabancılara karşı sömürtmemektir milliyetçilik!
"Proleter uluslar"ın milliyetçiliği, ancak ve ancak "antiemperyalist" bir çizgiye oturtulabilir. Bu milliyetçilik anlayışında, ulusallık ve sınıfsallık içiçedir. Kurtuluş Savaşı'mız ve savaşın önderi Mustafa Kemal Atatürk, proleter uluslara özgü "milliyetçiliğin" yirminci yüzyıldaki görkemli örnekleri sayılır.
Yoksul ülkelerdeki, proleter uluslarda rastlanan bir başka "milliyetçilik", bunun tam tersidir. Çarpık ekonomik yapıda palazlanan ve çoğu yabancı sermayenin desteğindeki ticaret burjuvazisi ve kurulu siyasal düzen, uyanan antiemperyalist bilinci yoketmek ya da yozlaştırmak için bir başka "milliyetçilik" akımına sarılır.
Yine Kurtuluş Savaşı'mızdan örnek verirsek, bu tür milliyetçiler, "Kuvay-i Milliye"ye karşı İstanbul Hükümeti tarafından örgütlenen Anzavur komutasındaki "Kuvay-i İnzibatiye"dir. Anzavur kuvvetleri, yabancı işgal kuvvetlerinin "milliyetçi" etiketli uzantılarıdır.
Bu milliyetçilik anlayışı, günümüzde daha karmaşık bir niteliğe bürünmüştür. Açık askeri işgalde kimin kimden yana olduğu daha somut biçimde anlaşılırken, bugünkü kargaşa, uluslararası kapitalizmin bu tür "sahte milliyetçilik" duygularını başka başka renklerle sunmaktadır.
Bu millityetçilik, baştan tırnağa yabancı sermayeden yanadır, ülke içinde ticaret burjuvazisine, dışında yabancı kuruluşlara toz kondurmaz; işçiden, emekçiden değil, işverenden yana tavır alır, alabildiğine din sömürücüsü ve düşünce özgürlüğü düşmanıdır.
Mustafa Kemal, "Ezilen uluslar, bir gün ezenleri yok edeceklerdir" derken, Asya ve Afrika'da uyanan "proleter ulusların", "antiemperyalist bilincini", "milliyetçilik duygularını" harekete geçirmek istiyordu.
"Milliyetçilik", Kurtuluş Savaşı'mızda, bozuk düzenin kalelerine çekilen bayrak değil, antiemperyalist bilincin ve bağımsızlık kavgasının sönmeyen bir meşalesi olmuştu.
"Sahte milliyetçiler"in elinden bu bayrağı almak, bütün devrimcilerin ortak amacı olmalıdır. Çünkü, "proleter uluslar"ın bağımsılık bilinci, antiemperyalist kavgadan geçer. Çünkü, özünde ulusallık ve sınıfsallığı taşıyan "gerçek milliyetçilik", anti-emperyalist çizginin odak noktasıdır.
Egemen sınıfların yüzlerindeki "milliyetçilik makyajını" silip atmak, başta işçi sınıfı olmak üzere, yurdunu ve ulusunu seven herkesin görevidir.
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 13 Nisan 1979 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:47
Sesleniş
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük. Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Bağımsızlık, Mustafa Kemal' den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...
Cumhuriyet 25.8.1975/ UGUR MUMCU
ahmetsln
30-01-2011, 19:48
Sırdaş Hesap…
Bankalarda açılan “sırdaş hesap” ekonomimiz için yararlı oluyor mu, olmuyor mu, bilmiyorum. Bilebildiğim, sırdaş hesap yolu ile bazı karanlık işler çevrileceğidir. Örneğin “kara para” dediğimiz karanlık yollardan elde edilen servet, “ sırdaş hesap” ile gizlenecektir, ne bileyim ben, büyük rüşvet olaylarında sırdaş hesap açma yolu kullanılacaktır.
Değerli ekonomistlerimiz kusura bakmasınlar ama bu sırdaş hesap, biraz ahlâksızlığı teşvik edecek gibi geliyor bana. “Parayla, imanın kimde olduğu belli olmaz.”derler. Sırdaş hesap, imanın, değil ama paranın kimde olduğunu gizlemek amacıyla ortaya çıkarıldı galiba, neyse efendim, konumuza gireyim.
“Terörü kim finanse ediyor?” sorusu çok kimsenin aklına takılıyor. Takılıyor ama kimse bu konuda hukuksal niteliği ile “kanıt” olabilecek belge ortaya koyamıyor. Belki bu aşamada bunu yapmak kolay değil; bundan sonra, yapılacak araştırma ve soruşturma ile terörün malî kaynakları ortaya çıkarılabilecek, buna inanıyor, daha doğrusu, inanmak istiyoruz.
Tabii, kabul edelim bu kolay iş değildir. Geçmiş dönemde Türkiye’de bin bir türlü odaktan kaynaklanan bir sürü piyon at oynattı. Bunların her birinin kaynaklarını belirlemek çok titiz, çok yönlü ve çok derin araştırmaları gerektiriyor.
Eldeki bilgilere göre son iki yılda, neredeyse üç milyar liralık silah ve mermi yakalandı. Yakalananların yanında bir de yakalanamayanları hesaba katarak bunların piyasa satış fiyatlarını düşününüz, kim sağlıyor bu paraları, nerden geliyor bu değirmenin suyu?
Bu soruları sorunca , “kahve sohbeti” gevşekliği içinde “şuradan geliyor” gibisinden, nara atarcasına yanıt vermenin olayları aydınlatıcı bir yönü yoktur. Bu paraların nereden sağlandığını, elle tutulur belgelerle ortaya koymak gerekir. Bu yapılırsa, Türkiye’deki terörün bir bölümü, çok önemli ipuçları ile gözler önüne serilmiş olur. Bu yapılmazsa, kısır döngüler içinde zaman yitirir, dururuz.
Konuya “sırdaş hesap” ile girdim, iznimizle konuyu biraz daha açayım:
Terörü birileri finanse ediyor. Bu güç yurt dışındadır, yurt içindedir bilemem. Ama hiç olmazsa, silaha ve teröre yatırılan paranın Türkiye’de bazı kimselerin hesapları üzerine, işlem görmesi de büyük olasılıktır. Öyleyse teröre bulaştığı sanılan kişilerin banka hesaplarına şöyle bir göz atmak yararlı olacaktır.
Birtakım politikacıların banka hesaplarında parlamenter geliri ile ve miras yoluyla açık olan yüklü paralar ve de ayrıca çeşitli taşınmaz mallar çıkarsa bunları nasıl yorumlayacağız? “Sırdaş hesap” belki bir kısmının imdadına yetişmiştir ama belki gizlenmemiştir, gizlenmeye gerek görülmemiş ya da özellikle gizlemeye zaman bulamamış banka hesapları ve servet, bazı olaylara ışık tutabilir, bilmem yanlış mı düşünüyorum?
Yeni yönetim bu operasyonları yaparsa, terörün bir bölümünü açığa çıkaracaktır.
On yedi yaşındaki bir çocuğun eline Kalaşnikof, Burowning,Smith-Wesson markalı silahları tutuşturanlar kimlerdir ve kimler sağlamıştır bu malî kaynakları?Milyonları,milyarları?Ve bu paralar kimlerin hesaplarında işlem görmüştür?
Sırdaş hesaptan önce ve sırdaş hesaptan sonra!
Uğur MUMCU
17 Ekim 1980
ahmetsln
30-01-2011, 19:50
Türk Sosyalizmi
"Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan" mısrası, genç bir Türkiye'nin onuncu yılında mutlu yarınlara seslenişiydi. Gel gör ki, birkaç on yılın ardından Türkiye batılı tarifiyle iktisaden geri kalmış bir ülke oldu.
NATO subayları Türkiye'de çöl zammı alırlar. İktisadi durumumuz ve itibarımız için en acı misal... Geri kalmış ülke damgasını, Türk aydını, Türk halkı, bir suçlu gibi alnında taşıyor.
Yıllarca kendi çilesine terk edilen fakir halk, geciken yarınların ıstırabı içinde. Toprak-parlamento ağalığına dayanan demokrasimiz, son on yılda sadece köşe başı milyonerleri türetmiş. Mutlu azınlıklar, umutsuz çoğunluğun ıstıraplarıyla zenginleşmiş. İktisadi planlar siyasi müteşebbislerin kasalarına bağlanmış. Vergiler dar gelirlilerin omuzlarına yüklenmiş. Vergi adaleti, sosyal adalet, işçi hakları fantezi bir edebiyattan ileri gidememiş ve en fenası, siyasi ve iktisadi ahlak yoksunluğu bir sari hastalık olmuştu.
Son on yılın iktisadi tablosu karşısında ibretle düşünmeye mahkûm bir kuşağız. Gelecek nesilleri değil, gelecek seçimleri düşünen politikacılarımız bu tablonun ressamlarıdırlar. "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" parolası ile liberalizm, en acı örneğini Türkiye'de vermiştir. Amerikan kapitalizmini sosyalizme antitez misali olarak verenler; bünye farklarını tahlil edemeyenler, oluş şartlarını mukayese edemeyenlerdir. Ne kazandırmıştır on yıllık liberalizm memlekete?!.. Kalkınma hızı mı?.. Sosyal adalet mi?.. Çalışma gücü mü?.. İktisadi itibar mı?.. Milli gelirde artma mı?.. Yoksa Ortak Pazar toplantılarında bir geri kalmış ülke ismi mi?.. Son on yılın örneğinden ve sonuçlarından hoşnut olanlar, dünün köşe başı milyonerlerinden başkaları değildir.
Atatürk devletçiliği ne kaybettirmiştir, veyahut iktisadi şartlarımızda ne derece bir değişiklik olmuştur? Bu soruların cevapları Türk sosyalizminin anahtarıdırlar. Sistemleri, tarihi oluşlarıyla birlikte memleket şartlarıyla düşünmek gerek. Sosyalizm, Lenin'in tarifinde bir işçi diktatörlüğü, batılı tariflerde bir iktisadi demokrasi, yani halkın iktisaden kendi kendisini idare etmesidir. Bunun içindir ki, aynı sosyalizm altında çeşitli yönler vardır. Türk sosyalizmi ne Marks'ın sosyalizmine benzemeli, ne de batı sosyalizminin bir kopyası olmalı. Memleket şartlarının yarattığı ve siyasi rejime en uygun olan bir sosyalizm...
Türkiye'de demokrasi, kadrosuzluktan dolayı ideal safhaya erişememiş ve acı sonuçlar vermiştir. Kadrosuz sosyalizm ise kötü bir liberalizm olur. Acılarını yine milletçe çekeriz. Bugünkü bürokrasi kartvizit imtiyazı, rüşvet alışkanlığı kalkmadıkça, bilgili, rasyonel, dinamik bir kadro bulamadıkça, sosyalizmden mucizeler beklemeyelim. Kelimelerin sihrine değil, tatbikine önem verelim.
İşte Türk halkı, şartların yarattığı bir Türk sosyalizmin ve dinamik ve rasyonel bir kadroya muhtaç...
Her şeye Atatürk gücüyle ve onuncu yıl umuduyla başlayacağız, başlamalıyız.
(Cumhuriyet, 26 Ağustos 1962,
Yunus Nadi Armağanı, Makale Yarışması Ödülü)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:50
Şeref Defteri
Anıtkabir'in bir salonuna konulan altın yaldızlı bir defter devlet büyükleri, siyasal parti sözcüleri, yabancı devlet adamları tarafından imzalanır. Büyük günlerde, iktidardaki ve muhalefetteki politikacılarımız, bu deftere Atatürk'ün izinde olduklarını tekrarlayan cümleler yazarlar. Yönetici beylerimiz her 10 Kasım'da Atatürk'ün manevi huzuruna gelerek saygı duruşu yaparlar. Bunlar, Damat Feritler, Anzavurlar, Çerkez Ethemler, Saidi Nursiler, Derviş Vahdetilerdir. Atatürk'ün yıktığı ne kadar satılmış din sömürücüsü ve yabancı uşağı varsa, hepsi birer birer dirilip demokrasinin vazgeçilmez kişileri olmuşlardır.
Damat Feritler yaşamaktadır. Onlar, yabancı uşaklığının en aşağılık heykelleri olarak Türk siyasal hayatının içindedirler. Anzavurlar yaşamaktadır. Onlar, yabancı paraları ile beslenen irtica kuvvetlerinin kumandanlarıdır. Çerkez Ethemler yaşamaktadır. Onlar Türk halkına ihanetin canlı belgeleri olarak, demeç vermekte, radyolarda konuşmakta ve televizyonlarda görünmektedirler. Saidi Nursiler, Derviş Vahdetiler yaşamaktadır. Onlar, hergün gazete sütunlarında 31 Mart hazırlıkları yapmaktadırlar.
Osmanlı Devleti'ni çökerten ve tarihin bataklıklarına sürükleyen nedenler bugün birer birer canlanmıştır. Devlet yine ipoteklidir. Yabancı sermaye yine sömürü ağlarını örmüştür. Türk halkını yabancıların vasiyetine sokmak isteyenler yine büyük koltuklardadır; irtica yine iktidar koltuklarına kadar uzanmıştır.
Bütün bu koşullar ortadayken, Atatürk'ün izinde olduğumuzu söyleyecek ve O'nun ilkelerine bağlılıktan söz edeceğiz! Bütün bu davranışları hangi yüce mahkemenin tutanağında, hangi tarih sayfasında ve utanmazlığın hangi sözlüğünde yer bulunur!?. Türk demokrasisinin tomurcukları, böylesine bir bataklığın içinde yeşermektedir...
Atatürk, tam bağımsız Türkiye için mi savaşmıştı? Bakınız şimdi bağımsızlığımız hangi yabancı şirketin hisse senetlerinde hangi Amerikan subayının apoletlerinde ve hangi devlet başkanının vesayetinde!..
Atatürk laiklik için mi çalışıştı? Bakınız, laiklik şimdi kimlerin elinde!.. Cami minberinden iktidar sözcülüğü yapan imam, irtica gezilerine çıkmış müftü; din taciri milletvekili, şimdi iktidarınızın oy depoları!
Atatürk halkçılık mı demişti?.. Bakınız Türk halkının alın terini kimler sömürüyor!... Köy alıp satan ağalar, milyonlar vuran aracılar ve bu aracıların Başkent'teki temsilcileri!..
Atatürk milliyetçilik mi demişti?.. Bakınız, yabancı uşakları, ortaçağ kalıntısı ümmetçiler hep birlikte milliyetçiliğe sahip çıkıyorlar.
Bütün bunları söyleyenler yazanlarsa çevrelerinde her türlü baskıyla karşı karşıyalar. Subaysanız, memursanız, devrimci öğretmenseniz, öğrenciyseniz, üniversitede profesör, doçent ve asistansanız, çevrenizdeki bütün açık ve kapalı güçler sizlerle savaşmak için kutsal ittifaklar kurmuşlardır. Namussuzlar, bütün namuslu aydınlardan, işçiden ve köylüden, aydınlık düşüncelerin hesabını sormaya kalkıyorlar!..
Bugün 10 Kasım... Yine törenler düzenlenecek. Yine şeref defterine "Atatürk izindeyiz" diye yazılacak. Atatürk'ün manevi huzurunda saygı duruşunda bulunanlar bilsinler ki, bu defter, ancak halkımızın davasına inanmış, tam bağımsızlıktan yana devrimcilerin imzaları ile şereflenir. Türkiye'yi, yeniden bir uçuruma sürüklemiş olan politikacıların imzaları Atatürk'ün şeref defterini kirletmektedir...
Uğur MUMCU - Devrim, 10 Kasım 1970 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:51
Topaçlar
Küçüklüğümüzde oynadığımız güzel oyunlar vardır. İp atlarız. Kaydırak kayarız. Bir topun peşinden koşarız. Paten kayarız yokuş aşağı. Bir de “topaç” çeviririz.
Topaç, tahtadan yapılmış bir küçük oyuncaktır. Topaca,”kaytan” adı verilen bir ip sarılır sıkıca. Sonra topaç ileri doğru fırlatılarak ip hızla geriye doğru çekilir. Bu hızla topaç ekseni çevresinde döner. Bir süre sonra yavaşlar ve durur. Güzel desenli topaçlar vardır Üstü alacalı bulacalı renklerle süslenmiştir. Topaç dönerken bu renkler birbirine karışır ve göze renkli ve güzel görüntüler çarpar.
Topaçlar nasıl döner? İpi sağdan sararsanız sağa döner topaç; soldan sağa doru sararsanız bu kez sola döner küçük oyuncak.
Türkiye’de inançsız politikacılar da topaçlara benzerler.
İhtirasın ipi ne yöne çevrilmişse oraya doğru dönerler. Bir süre sağa, bir süre sola.
Fakültelerde öğretim üyeleri vardır. Konuşmalar yapmışlar. Devrimcilik, solculuk, sosyalistlik tekeli kurmuşlardır düşünce hayatı üzerine. Fakat bir olağanüstü dönemde üç dört aylık tutukluluk yetmiştir iflaslarına. Gazetelerde yazılar:
-Bütün inançlarımda haksızmışım. Yanılan bizmişiz… Derler. Serüvenleri bununla yetmez. İşveren sermaye çevreleri kucak açar kendilerine. Bu kez işveren avukatlığında sermaye savunuculuğunda başlarlar.
Topaçtır işte bunlar. Tutkularının iplerinde havaya fırlayıp, hoş görüntülerle hızları kesilinceye kadar renkli görüntüler bırakırlar çevrede. Sonra bir küçücük oyuncak oldukları anlaşılır. Yeniden ele alınır ve bu kez tersten sarılır ip. Bu kez de bir başka yöne döndürülecektir. Dönerler, dönerler, dönerler yoruluncaya kadar.
Siyaset sahnelerinde eski ihtilalciler vardır. “Devrimciliği”, “Atatürkçülüğü”, kimseye bırakmazlar. Bir güç dönem gelir. Bütün Atatürkçüler, bütün devrimciler ezilmek istenir tek tek. İhtilalci ezilenlerden yana değil; ezenlerden yana çıkmıştır.
-Marksist kışkırtıcılığa karşıyım, deyip istifa ederler partilerinden en güç günlerde, arkadaşları işkence evlerinde can çekişirken:
-İşkence iddiaları komünistlerin yalanıdır, diyen Başbakanın partisine girerler tebessümlerle. Ve bütün bunları “Atatürkçülük” adına yaparlar. Sonra, siyasal geleceklerini parlak görmedikleri için bu partiden de istifa ederler:
-Partide Atatürkçülük suçlanıyor….derler. Atatürkçülerin, devrimcilerin yargılandıkları günleri hiç hatırlamazlar…
Topaçtır işte bunlar. Tutkularının ipi bedenlerine ne yönde sarılmışsa o yöne dönerler. Bazen sağa bazen de sola. Dönerler, dönerler, dönerler yoruluncaya kadar.
Siyaset sahnesine atılmış profesörler vardır. Kitaplarında özgürlük şarkılarına güfteler yazmışlardır. Söylevler vermişlerdir özgürlük için. Konferanslarda, açık oturumlarda konuşmuşlardır. Siyasi iktidar kendilerine üniversite kapılarını kapayınca; peşinden gelen öğrencilerine:
-Nabza göre şerbet veren münevverlerden olmayınız, derler. Sonra da şerbet pınarlarından kâseler doldururlar durmadan.
Tutkularının ipleri öyle sarılmıştır o günlerde. Sola doğru dönmüşlerdir bir süre. Sonra ele alınıp bir başka yöne fırlatılmışlardır.
Bir güzel oyuncaktır topaç. Döner durur kendi ekseni çevresinde. Bedenindeki ip ne yöne sarılmışsa o yöne döner topaç. Politikacılar vardır topaçlar gibi, profesörler vardır topaçlar gibi, ihtilalciler vardır topaçlar gibi. Dönerler, dönerler, dönerler yoruluncaya kadar.
Başbakanlar vardır. İşkencelerin yapıldığını, bunları kimlerin yaptığını da bilirler. Görevde olduğu günlerde susarlar. Amaçları iktidar merdivenlerini tırmanmak, Başbakan kalmak, cumhurbaşkanlığına seçilmektir. Partilerinin toplantılarında:
-Sosyalist parti olduğumuzu ilan edelim, derler.
Başbakanlığı döneminde yargılanıp mahkûm olan “sosyalist parti” yöneticilerinin ceza evlerinde kalmaları için çırpınıp dururlar. Özgürlükleri ülkenin coğrafyasına aykırı bulurlar. Özgürlük dendiğinde:
-Özgürlük lükstür ve jeopolitiğe aykırıdır… diye konuşmalar yaparlar.
Ne güzel oyuncaktır topaç! Büyüklü, küçüklü, renkli renksiz topaçlar. Bedenine sarılan iplerle hem sağa hem de sola dönen topaçlar. Yoruluncaya kadar dönen, döndükçe yorulan topaçlar.
Yeni Ortam
03.05. 1974
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:52
Türban ve Cilbab
Bugünkü konumuz yılan hikayesine dönen “türban”
Bu konudaki kavram kargaşasını önlemek için öncelikle bu alandaki kavram ve ilkeleri yerli yerine oturtmak gerekir
“Türban”, aslında bir erkek başlığıdır Prenslerin ve Hint rahiplerinin başlarına sardıkları türban, Osmanlı sultanları ve vezirlerince de kullanılırdı
Bir erkek başlığı olan türban, zamanla kadınlarca da kullanılmıştır
YÖK Başkanı Prof İhsan Doğramacı, türban kavramına bir yenisini eklemiştir:
- Modern türban!
Türbanın da; “modern türban”ın da Kuran-ı Kerim’de yeri yoktur Nur Süresi’nin 31 ayeti ile Ahzab Süresi’nin 55 ve 53’üncü ayetlerinde kadınların nasıl örtünecekleri anlatılır
Ahzab Süresi’nde “türban” değil “cilbab” sözcüğü geçer
“Cilbab” kadınları başlarından topuklarına kadar örten örtü demektir
“Cilbab”, Türkçede “çarşaf” anlamına gelir
İslami kurallar uygulanacaksa, genç kızların başlarına “türban” sarmaları yetmez, fakülte ve yüksek okullara “cilbab” ile gelmeleri gerekirSayın Doğramacı, “cilbab”a da elbette “zaman ve zemine uy¬gun” bir ad bulur!
“Modern cilbab” gibi örneğin
Yükseköğrenim kurumlarında öğrencilerin kılık ve kıyafetleriyle ilgili düzenlemeler yapmak üzere 30 Aralık 1982 günü bir genelge çıkarılmış, bu genelgelerde öğrencilerin, “Atatürk ilke ve inkılaplarına uygun, uygar, aşırılığa kaçmayan şekilde sade kıyafetli olmaları” istenmiştir
Danıştay 8.Dairesi, 20.12.1983 tarihinde verdiği 33/2788 sayılı kararında “Aydın, uygar ve cumhuriyetçi gençler yetiştirmekle görevli eğitim kurumlarının bazı kurallarının öğrencilere uygulanması doğaldır” diyerek, öğrencilerin türban ve çarşaf ile fakülte ve yüksekokullara gelmeleri yolu kapatmıştır
Yükseköğrenim kurumları, Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nde 8 Ocak 1987 günü yapılan değişiklikle üniversite ve yüksekokullarda “Çağdaş kıyafet ve görünüm dışındaki bir kıyafet görünümünde bulunmak” yasaklanmıştı
Türban kavgası, bu noktada da durmadı 2547 sayılı yasa 18 Kasım 1988 tarihinde yapılan bir ek ile “İnkılap kanunlarına aykırı olmamak üzere kılık ve kıyafet” serbest bırakılmış, bu yasa değişikliği Cumhurbaşkanı Evren tarafından anayasaya aykırı görülerek bir kez daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderilmiştir Bu gelişmeler üzerine Başbakan Özal, konunun “genelge” ile çözümleneceğine ilişkin bir açıklama yapmış; bu açıklama, YÖK Başkanı Doğramacı tarafından “emir telakki edilerek” disiplin yönetmeliğinde bu doğrultuda değişiklik yapılmış ve 4 Aralık 1988 günlü bu yönetmelik değişikliği ile kız öğrencilerin, “Dini inançları nedeniyle saçlarını ve boyunlarını kapatmaları” serbest bırakılmıştır
Dini inançlar nedeniyle saç ve boyun “türban” ile nasıl örtülecektir?
İslami dini inançlar nedeniyle saçlar ve boyun, ancak ve ancak “cilbab” ile örtülür “Cilbab”ın da ne “moderni” olur ne “çağdaşı!”
Türkiye’de yıllardır gerici ve tutucu çevrelerce Atatürk ilkelerine karşı bir savaş veriliyor 12 Eylül askeri rejimi ile ekilen tohumlar yeni yeni yeşeriyor Zorunlu din dersleri ile din eğitimi tarikatların ellerine verilirken, tarikat şeyhleri ve müritlerinin cenazeleri, Cumhurbaşkanı’nın da imzaladığı Bakanlar Kurulu kararnameleri ile kaldırılıyor
Arabesk-liberal anlayış içinde devlet, Türk-İslam sentezi kadrosuna teslim ediliyor Bununla da yetinilmiyor; bir ucu “Rabıta” adlı şeriat örgütüne, öteki ucu Başbakan’ın kardeş ve ANAP il başkanlarına kadar uzanan para imparatorluğu, toplumun her kesimini adım adım kuşatıyor
Öğretim Birliği Yasası yok ediliyor
Kara Harp Okulu’nda okutulan “Atatürkçülük ve inkılap tarihi dersleri”nde “Hızır Nebi İnancı”, “Nevruz”, “Kırklama” ve “Cemre düşmesi” gibi sorular sorulabiliyor
Cumhurbaşkanı Sayın Evren’e orduevlerindeki “dini sakal ayrıcalığının” Atatürk ilkelerinde ve inkılap kanunlarındaki yerini de -sıra gelmişken- sormak isterdik Evet, “devrim” elbette tepeden inme bir zor olaydır Atatürk devrimleri de hiç şüphe yok, “tepeden inme” yöntemlerle gerçekleşmiştir Bugün ise “tek parti yöntemleri” ile devrimleri savunmak ve yaşatmak olanağı yoktur Bu yüzden bugün üniversite düzeninin yasaklarla kurulacağına hiç inanmıyoruz
İnanmıyoruz, ama “türban” denilince özgürlük ve demokrasi şampiyonu kesilenlerin sıra 1402 sayılı yasa ile üniversiteden devlet zoru ile uzaklaştırılan öğretim üyelerine gelince, nasıl binbir dereden su getirdiklerini de acıyla izliyoruz!
“Türban olayı” bir din sömürüsü olayıdır
Türbanlı genç kızları öne süren din sömürücüleri, Bakan Hasan Celal Güzel’in katkıları ve Prof Doğramacı’nın sihirbaz hüneri ile bir yeni zafer kazanmışlardır
Bugün türban, yarın cilbab, öbür gün fes
Çağdaş uygarlık yolunda çarşaf ve türbanla “güzel, güzel” ilerliyoruz!
Uğur Mumcu
(Cumhuriyet, 6 Aralık 1988)
ahmetsln
30-01-2011, 19:53
Tohum ve Toprak
Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki görkemli kurtuluş savaşına, bu savaşta Türk halkının özverisi ile yükselen "Kuvay-i Milliye ruhu" na, halkın nasırlı elleriyle kurduğu "Müdafa-i Hukuk" ve "Reddi İlhak Cemiyet"lerine, ve ordumuzun ulusal bilincine dayanmaktadır.
İşte Amasya Tamimi: "Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır..."
İşte Erzurum Kongresi Beyannamesi: "Milletlerin kendi mukadderatını bizzat kendi tayin ettiği bu tarihi devirde, hükümet-i merkeziyemizin de irade-i milliyeye tabi olması zaruridir.
Çünkü, irade-i milliyeye gayri müstenit herhangi bir hükümetin indî ve şahsi mukarreratı milletçe muta olmadıktan başka, haricen de muteber olmadığı ve olmayacağı şimdiye kadar mesbuk ef'al ve netayic ile sabit olmuştur..."
İşte Sivas Kongresi Beyannamesi: "Vatan ve milletimizin maruz olduğu mezalim ve alam ve tamamen aynı gaye ve maksatla vicdan-i milliden doğan vatani ve milli cemiyetinin ittihadından mütahassıl kitle-i umumiye bu kere 'Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri' ünvanı ile tevsik olunmuştur..."
İşte Misak-ı Milli Beyannamesi: "Milli ve iktisadi inkişafımız daire-i imkana girmek ve dahi asri bir irade-i muntazama şeklinde tedviri umura muvaffak olabilmek için her devlet gibi bizim de temini esbabı inkişafatımız da istiklal ve serbesti tamameye mazhar olmamız, usul ve esası hayat ve bekamızdır..."
Ve işte Büyük Millet Meclisi Beyannamesi: "Emperyalist devletlerin, devlet ve milletimizin hayatına açıkça kastetmeleri neticesinde müdafaa-i meşrua için toplanan Büyük Millet Meclisi, şimdiye kadar muhtelif vesilelerle sarahaten veya zimnen ilan ettiği maksat ve meslekini bir kere daha bütün cihana arz için şu beyannameyi neşretmeye lüzum görmüştür.
- Hayat ve istiklalini, yegane ve mukaddes emel bildiği Türkiye halkını, empreyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtararak irade ve hakimiyetin sahibi kılmakla vasıl olacağı kanaatindedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin hayat ve istiklaline suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzatına karşı müdafaa ve bu maksada münafi hareket edenleri tedip azmiyle müesses bir orduya sahiptir. Emir ve kumanda selahiyeti Büyük Millet Meclisi'nin şahsiyeyi maneviyesindedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, halkın öteden beri maruz bulunduğu sefalet sebeplerini, yeni vesati ve teşkilat ile kaldırarak yerine refah ve saadet ikame etmeyi başlıca hedefi addeder. Binaenaleyh, toprak, maarif, adliye, maliye, iktisat, evkaf işlerinde ve diğer mesailde içtima-i uhuvet ve teavünü hakim kılarak, halkın ihtiyaçlarına göre teceddüdat ve tesisatı vücuda getirmeye çalışacaktır."
" İşte Teşkilat-ı Esasiye Kanunu: Hakimiyet bilakaydu şart milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir..."
Ve işte 1924 Anayasası:
"Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, laik ve inkılapçıdır. Resmi dili Türkçe'dir; makam Ankara şehridir..."
Ve 61 Anayasası:
"Yurtta sulh, cihanda sulh ilkesinin, milli mücadele ruhunun, milli egemenliğinin, Atatürk devrimlerine bağlılığının tam şuuruna sahip olarak, insan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini, bütün hukuki ve sosyal temelleri ile kurmak için..."
Cumhuriyetimiz, temelinde bu tarihsel belgeleri taşıyarak gelmektedir. Çok partili hayata dayanan laik devleti, sosyal hukuk devletini kurmak için ilk meclislerin sahip bulunduğu "Kuvay-i Milliye ruhu" yeniden kutsal bir bayrak gibi dalgalandırılmalıdır. Kurtuluş Savaşı'nın, Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri'nin, Atatürk'ün antiemperyalizmine dönmek, elli yıl geriye dönmek değil, yüzyıllarca ileriye yönelmek demektir. Mustafa Kemal'in bu toprağa serptiği bağımsızlık tohumları, her türlü düşünceye söz ve örgütlenme hakkı veren demokrasi anlayışı ile topraktan yeniden fışkırmalıdır.
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 29 Ekim 1981 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:54
Terörsüz Özgürlük
27 Mayıs İhtilali ile 12 Mart Muhtırası, yakın geçmişimizin ders alınacak deneylerle dolu iki büyük siyasal olayıdır. 27 Mayıs ve 12 Mart'a, bugün bir ölçüde serinkanlı gözlemlerle bakma olanağı vardır. Yaşadığımız ortamda, toplumsal olaylara "yaşasın" ya da "kahrolsun" edebiyatı ile yaklaşmak çok yanıltıcı olur. Şu son yirmi yılın acılı serüvenlerinde görüldü ki, bu "yaşasınlar" bir süre sonra "kahrolsunlar"a, kahrolsunlar da "yaşasınlar"a dönüşür. Yaşasınların sevinci kahrolsunların öfkesini, kahrolsunların öfkesi yaşasınların sevincini, birkaç yıl içinde silip süpürünce, geriye yalnızca, evet yalnızca gerçeğin kendisi kalır. Tarihi yazan da gerçeğin kendisidir.
12 Eylül günü, emir-komuta zinciri içinde yönetime el koyan Silahlı Kuvvetlerimizin her rütbedeki komutanları, 27 Mayıs ve 12 Mart deneylerini yaşayarak bugüne gelmişlerdir. Ve hem 27 Mayıs, hem 12 Mart, yandaşları ve karşıtlarınca özgürce tartışılmış ve yakın tarihimizin bu iki olayında yaşanan yanlışlar, tutulan yollar, izlenen tutumlar en ince ayrıntılarına kadar gözler önüne serilmiştir. Bu iki olayın gerçekleri, doğruları ve yanlışları, özgürlük ortamında en duyarlı terazilerde tartılmış, değer yargıları bu ağırlıklarla oluşmuştur.
27 Mayıs İhtilali, ihtilal ile kaldırılan Millet Meclisi'nin Demokrat Parti Grubu ile bu partinin hükümetini yargılamıştır. Yassıada'da yapılan yargılamalar sırasında, Cumhurbaşkanı Celal Bayar için "köpek davası", Başbakan Adnan Menderes için "bebek davası" gibi gereksiz soruşturmalarla ihtilalin anlamı gölgelenmiş, amacı saptırılmış, Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan haklarında verilen ve uygulanan ölüm cezaları ise toplumda derin yaralar açmıştır. Siyasal suçlarda ölüm cezalarının hiçbir toplumsal sorunu çözmediği, bir parti grubunun toptan ceza görmesinin siyasal gelişmeleri engellemediği, yaşanan gerçeklerle, çok açık biçimde kanıtlanmıştır.
Devlet, Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Sayın Kenan Evren, 12 Eylül günü yaptığı radyo-televizyon konuşmasında; "Parlamento üyeleri siyasi faaliyetlerinden dolayı suçlanmayacak ve yeni yönetime karşı suç teşkil edecek tutum ve davranışlarda bulunmadıkları sürece haklarında herhangi bir işlem yapılmayacaktır" derken, çok gerçekçi bir yaklaşımı sergilemiş bulunmaktadır.
Eğer tutum ve davranışlarıyla, terör odakları ile örgütsel bağ içinde bulunan parlamento üyeleri varsa, elbette bunlar, Sayın Evren'in verdiği bu güvenceden yararlanmayacaklardır. Bu da doğaldır.
12 Mart Muhtırası çok başka potalarda kaynadı, çok başka kanallarda yürüdü. Bu dönemin herhalde en büyük yanlışı, devlet gücünün silahlı sağ eylemciler için hiç kullanılmayıp yalnızca sol eylemciler için kullanılması ve yaygın bir "ihbar kampanyası" eşliğinde "solcu avına" çıkılıp silahlı eylemlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanların gözaltına alınıp tutuklanmasıdır. Bu tür devlet öfkesinin, özellikle devlete zarar verdiği anlaşılmış, bu anlaşılıncaya kadar da iş işten geçmiştir.
12 Eylül ortamı, 27 Mayıs ve 12 Mart'tan çok başka türlüdür. Böylesine kanlı bir ortamda devletin ilk ve başlıca görevi, yurttaşları "korkusuz yaşama özgürlüklerine" kavuşturmasıdır. Bunun da ilk koşulu, terör odaklarını, arkalarındaki karanlık karargâhları ile birlikte ortaya çıkartmaktır.
Terörün olduğu yerde Anayasadan, hukuk devletinden, serbest seçimlerden, bağımsız yargıdan söz etmenin olanağı yoktur. Terörün bu kanlı ipoteği kaldırılmadıkça, özgürlükçü demokrasiye dönülmüş sayılmaz. Terörün hüküm sürdüğü ülkelerde, Anayasa kâğıt parçalarından, parlamentolar taş yığınlarından başka bir işe yaramaz. Yaramadığı, ülkemizdeki acı deneyle görüldü.
Türk Silahlı Kuvvetleri 27 Mayıs'ta da 12 Mart'ta da kalıcı bir askeri yönetim kurmak istemedi. Yeni yönetim de "özgürlükçü, demokratik, laik ve sosyal" nitelikli bir "sivil yönetim" kurma amacını taşıdığını ilan etti.
Şimdi hepimizin bir tek amacı olmalıdır. Çok yönlü kışkırtmalara, kurt kapanlarına kapılmadan, terörsüz özgürlüğü, kansız demokrasiyi kurmak ve sivil yönetimi sağlıklı yöntemleri ve kalıcı çözümleri ile yeniden oluşturmak...
(Cumhuriyet, 15 Eylül 1980)
ahmetsln
30-01-2011, 19:55
Vasiyetname
Türk Tarih ve Dil Kurumları'nın bütün mal varlıklarının yeni kurulacak "Türk Bilimler Akademisi" adlı bir kuruluşa devredileceğine ilişkin haberler çok önemli bir konuyu gündeme getirmiştir.
Bir yasaya da dayansa, böyle bir devir işlemi Türk hukuk sistemi ile bağdaşır mı? Hemen belirtelim: Bağdaşmaz!
Atatürk, ölümünden iki ay önce hazırladığı vasiyetnamesinde tüm gelirini bu vasiyetnamede yazılı işi ve kurumlara bırakmıştır. Türk Dil ve Tarih Kurumları, Atatürk'ün vasiyetnamesinde yazılı mirasçılarından ikisidir.
Vasiyetname ölüme bağlı bir işlemdir. Vasiyet eden, ölümünden önce, sahibi bulunduğu mal varlığının ölümünden sonra kimler arasında paylaşılmasını istediğini ve bu mal varlığının kullanış biçimini belirler. Atatürk'ün vasiyetnamesi de Türk Miras Hukuku'nun temel kurallarına bağlıdır.
Atatürk'ün kendi vasiyetnamesinde, mal varlığından doğan gelirleri kullanmaları öngörülen Türk Dil ve Tarih Kurumları'nın şu ya da bu gerekçe ile bu haktan yoksun bırakılmaları, vasiyetnamenin "iptali" anlamına gelir. Medeni Kanun'umuzda bir vasiyetnamenin iptali belli koşulların varlığına bağlıdır. Vasiyetname, ancak Medeni Kanun'da gösterilen yol ve yöntemlerle iptal edilebilir. Atatürk'ün vasiyetnamesiyle ilgili olarak bu koşulların hiçbirinden söz edilemez.
Edilemez, çünkü, Medeni Kanun'un 499'uncu maddesine göre ölüme bağlı bir işlemin iptal edilmesi için miras bırakan kişinin vasiyetname düzenlerken medeni haklarını kullanma ehliyetinden yoksun olması, vasiyetnamenin hata, hile, tehdit ya da "ahlâka mugayir" bulunması gerekmektedir. Yasada öngörülen bir başka iptal nedeni de, vasiyetnamenin biçim noksanı ile sakat olması halidir. Bunların hiçbirisi Atatürk'ün vasiyetnamesi için söz konusu olmaz.
Türk Dil ve Tarih Kurumları'na yönetilen eleştiriler, bu iki kurumun belli kişilerin elinde olduğu, Dil Kurumu'nun solcuların eline geçtiği gibi konuları kapsamaktadır. Doğaldır, vasiyetnameyle belirlenen mirasçıların kişilikleri ve bu mirası kullanma biçimleri eleştirilir. Örneğin, Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü'nün bıraktığı mirasın İnönü mirasçıları arasında kullanılış biçimi, tarihsel Pembe Köşk'ün kazanç konusu yapılması eleştiri konusu olabilir. Ama hiç kimse İsmet İnönü'nün vasiyetnamesini bir yasa ile iptal etmeyi düşünmez. Çünkü ölümüne bağlı işlemler, belli koşulların varlığı halinde ancak yargıç kararı ile iptal edilebilir.
Türk Tarih ve Dil Kurmuları için de aynı yaklaşım geçerli olmalıdır. Bu iki kuruma kızabilirsiniz, eylem ve işlemlerini yanlış bulabilirsiniz. Buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Ama iş, gelip Atatürk'ün vasiyetnamesiyle ilgili konulara dayanırsa, burada susulur. Susmak gerekir. Çünkü kimse, Atatürk'ün vasiyetnamesini iptal edip yeni baştan düzenleymez. Hukukun gereğidir bu...
Bakın bizler, İsmet Paşa'nın Pembe Köşkü'ne mirasçıların apartmanlar kondurmalarına çok öfkeleniyoruz; ama "iptal edin İnönü'nün vasiyetini, sokmayın damadı Köşk'e" diyebiliyor muyuz?...
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 25 Nisan 1981 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:55
Ulusal Kuvvetler
Türkiye Cumhuriyeti, yarım yüzyıl önce emperyalizme karşı kazanılan bir kurtuluş savaşı sonunda kurulmuştur. Cumhuriyetimizin temeli, tam üç yıl kan ve ateşle boğuşularak atıldı. Türk milliyetçiliğinin kaynağında bu savaşın antiemperyalist bilinci yatmaktadır. Anayasamızın önsözünde yer alan "milli mücadele ruhu" tanımı da bu anlayışı vurgulamaktadır. Mustafa Kemal'in önderlik ettiği "Kuvvayı Milliye", her sınıf ve tabakadan oluşan "millici" güçleri bir araya toplamıştı. Bu güçler gerek batı, gerekse işbirlikçi istanbul basınında,
- Bolşevikler... Asiler,.. Eşkıyalar... gibi sözcüklerle suçlanmaktaydı. Çünkü gerçek "milliyetçi" güçler, emperyalizmin ordularına karşı onurlu bir savaşın kutsal cephelerinde toplanmaktaydılar. Emperyalizmin amacı, bu "milliyetçileri", Bolşeviklik, asilik ve eşkıyalık gibi kavramlarla karalamaktı.
Buraya bir nokta koyalım.
Bugün, Vietnam ve Kamboçya'da, sürdürülen savaşlar "millici" güçlerin kesin zaferleriyle sonuçlanmıştır. Kukla devlet başkanları, başkentlerini "ulusal kurtuluş kuvvetlerine" terk ederek, kaçmışlardır. Geride sadece ihanetlerinin çirkin iskeletleri kalmıştır. İşte bu çirkin iskeletler, yarım yüzyıl önce ulusal kurtuluş savaşı verilerek kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'nde, kendilerine "milliyetçi" etiketi yapıştıranlar tarafından savunulmaktadır. Bunların bütün çabası, Vietnam ve Kamboçya'dakı "ulusal kurtuluş kuvvetlerinin komünistliğini kanıtlamaktır.
Türkiye'de sağ basın ve sağcı politikacılar, kendilerine "milliyetçi" süsü vermekten sanık oldukları gibi, siyasal konularda da alabildiğine bilgisizdirler. Vietnam ve Kamboçya'dakı savaşları anlayabilmek için en azından bu ülkelerin tarihi hakkında bilgi sahibi olunması gerekmektedir. Bu ülkelerin dünya haritasında yerlerini bile bulmaları şüpheli olan birtakım sözde yazarlar,
- TRT komünistlere, ulusal kurtuluş kuvvetleri adını takamaz, diye başlayıp bu yolla televizyon ekranı arkasında komünizm propagandası kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Vietnam ve Kamboçya savaşları, tam anlamıyla ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Bu savaşa her sınıf ve tabakada, çeşitli siyasal inançlara sahip insanlar katılmaktadır. Marksistler, Budistler, Katolikler, toprak sahipleri, öğrenciler ve köylüler, yurt topraklarını hep birlikte Amerikan Silahlı Kuvvetlerine ve kukla hükümetlere karşı savunmaktadırlar. Kamboçya'da, ulusal kurtuluş savaşının önderi Norodom Sihanuk ise, ülkesindeki soyluluğun simgesi bir feodal prenstir.
- Ben Marksist değilim. Budistim, diyen Sihanuk, bizim yerli antikomünistlerimizin hışmından kendisini kurtaramamıştır.
Yakın tarihimizde Sultan Vahdettin ve Damat Ferit, Vietnam'da kukla Saygon hükümetinin başkanı Van Tiyö ve Mareşal Lon Nol, aynı siyasal çizginin birbirlerini tamamlayan halkalarıdır. Yunanistan'da Albay Papadopulos, Şili'de General Pinochet, aynı ihanetlerin kimlik kartlarını taşımaktadır. Bizim tarihimizdeki "istanbul hükümeti", Vietnam'da "Saygon hükü-meti"nin elli yıl önceki benzeridir.
Kurtuluş Savaşımızdaki Bolşeviklik, asilik ve eşkıyalık, bugün hemen hemen aynı biçimde Vietnam'daki, Kamboçya'daki yurtseverler için de kullanılmaktadır. Vatanlarını savunanlar komünist, asi ve eşkıya, saldıranlar ise böylece özgürlükçü oluyorlar.
- Komünist çeteler, kızıllar, asiler... denirse, kukla hükümetler ve saldırgan orduların barışı, demokrasiyi ve düzeni korumuş oldukları anlatılmaya çalışılacak.
Bunun içindir ki, Amerikan basını, ulusal kurtuluş kuvvetleri yerine, komünist Vietnamlı anlamına gelen "Vietkong" sözcüğünü kullanmaktadır. Bizim Amerikancılar da ulusal kurtuluş savaşlarına bu Amerikan gözlüğüyle bakmaktadırlar.
Bilmedikleri bir olay daha var:
27 Ocak 1973 tarihli Paris barış görüşmelerinde, Güney Vietnam geçici devrim hükümeti, Vietnam ulusal kurtuluş kuvvetlerinin temsilcisi olarak görüşmelere katıldı. Paris Anlaşmasının belgeleriyle ulusal kurtuluş kuvvetlerinin hukuksal varlığı, hem Amerikan hükümetince, hem de Saygon yöneticilerince kabul edilmiştir. Vietnam'da ve Kamboçya'da emperyalizme ve işbirlikçi hükümetlere diz çöktüren ulusal kurtuluş kuvvetleri, elli yıl önce kurtuluş savaşı veren bir ülkede komünistlikle suçlanıyor. Tıpkı, elli-elli beş yıl önce "Bolşeviklik", "asilik" ve "eşkıyalık" ile suçlanan "Kuvvayı Milliyeciler gibi, Vietnam ve Kamboçya'daki yurtseverlik de Türkiye'de suç sayılıyor.
Ne denir buna?..
Sultan Vahdettin, Damat Ferit, Nemrut Mustafa, Anzavur Ahmet ve Ali Kemal bugün yaşamış olsalardı, bu "milliyetçilerden farklı mı düşünürlerdi? Mustafa Kemal,
- Mazlum milletler bir gün zalimleri yok edecektir, diyordu, Zalim devletlerin tankına, topuna, tüfeğine alkış tutanların milliyetçiliği, "Kuvvayı inzıbatiyecilik" değil de nedir acaba?..
(Cumhuriyet, 30 Nisan 1975)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:56
Yeter Artık Beyler (Londra Mektubu)
Dünyanın sonu geldi galiba. Burada bir İngiliz ekonomisti tutmuş, "Yabancı sermaye bizi sömürüyor, bütün Avrupa'yı Amerikan sermayesi ele geçirdi" diye bir yazı yazmış.
Bakın siz adamın yediği naneye!.. Büyük dostumuz, mahremi esrarımız, koruyucu meleğimiz, ağababamız Amerika'ya karşı bu ne küstahlık, bu ne cüret!..
Amerika, Avrupa'yı sömürüyormuş. Laf efendim, laf, iftira, aşırı cereyan, zehirli fikir. Bunlar bir merkezden idare ediliyorlar. Başları ezilmeli, içeri atılmalı...
Size bu tescilli komünisti tanıtalım. Adı, Nicholas Harman, The Economist dergisi yazarlarından. Yazdıklarını bir okuyun da komünistlerin nerelere kadar sızdıklarını anlayın. Bakın ne diyor bu hain solcu:
"... Bugün Avrupa ekonomisine Avrupalılar sahip değildir. Amerikan sermayesi, şirket payları yoluyla Avrupa şirketlerini de ele geçirmiştir. Petrol endüstrisinin yüzde 30'u, uçak endüstrisinin yüzde 50'si, otomobil endüstrisinin yüzde 30'u, elektrikli hesap makineleri endüstrisinin yüzde 66'sı Amerikalılarındır. Bu sömürüden kurtulmak için savaşmak, teknik gücünüzü artırmak zorundayız..."
Şaka bir yana, uluslararası sermaye artık bu aşamaya gelmiştir. Bütün bunlar gerek dünyada, gerek Türkiye'de rakam rakam açıklanmış bilimsel gerçeklerdir. Amerikan sermayesi, ahtapotun kolları gibi, yoksul ekonomilerden başka, gelişmiş ekonomileri de kıskıvrak yakalamıştır. Temel endüstrisini bir yüzyıl önce kurmuş, zengin ve sömürücü Avrupa bile, kıtalararası bu soyguna karşı isyan etmektedir. Ya bütün bunlar gün ışığına çıkmışken, bizler ne yapıyoruz?..
Aman efendim ortanın bir adım sağında mı solunda mı; Anayasamız sosyalizme açık mı kapalı mı; işçiler iktidara gelsin mi gelmesin mi diye nane şekeri kandırmacıları ile uğraşıp duruyoruz. Sevsinler çok partili cici demokrasimizi...
Ey devletli, şevketli koca göbekli komprador burjuvalarımız!.. Ey kafasında seçim sandığı taşıyan meydan çığırtkanları!.. Ey vicdanını seçim sandığında satışa çıkaran profesör eskisi!.. Ey küflü kalemler!.. Amerikan yardakçılığı yapmaktan rotatifi aşınan gazete patronları!..
Şöyle dünyanın gidişine bakın. Bir de türlü yalanlarla, soygunlarla yirminci yüzyılın dışında tuttuğunuz yoksul Türk halkının düzeyine.
Anladık milliyetçisiniz. Bu memlekette ezan sesleri kesilmeyecek. Haklısınız. Alçak kızılların başını ezeceksiniz. Yaparsınız. Komünizmle mücadele için kanınızın son damlasına kadar savaşırsınız. Ona ne şüphe!..
Affedersiniz, zahmet olacak; rahatsız ediyoruz ama, bakınız, dünyanın en geri uluslarından biriyiz. Biraz da bunları düşünün. Türkiye bugün dünyanın en yoksul ülkelerinden biriyse, sizin hiç mi sorumluluğunuz yok, hiç mi?!.. Bütün bu yoksullukları hain solcular mı icat etti?!
Evet, Amerikan sermayesi bizi komünizme karşı koruyacak. Ne kadar doğal zenginliklerimiz varsa verelim onlara:
- Petroller sizindir, istediğiniz gibi kullanın.
- Madenler ha sizin, ha bizim.
- Kanunlarımızı size uygulamayız, kendi eviniz gibi rahat edin.
- Casusluk raporlarınızın da bir önemi yok, örtbas ederiz.
Bu mu, bunlar mı Türkiye'nin kurtuluş yolları?!.. Koca koca siyasilerimiz bunları salık verdiler yıllarca.
- Petroller bizimdir.
- Bir önemi yok, onlar bizi komünizme karşı koruyorlar.
- Madenlerimiz yağma ediliyor.
- Sus, hain.
- Milli bağımsızlığımızı yitiriyoruz.
- Moskova'ya, Moskova'ya...
Türkiye'de çok partili düzenin temel özellikleri ile batı kapitalizmi casusluğu birbirine karıştırılmaktadır. Solculuk dünya işçi ihtilalciliği, kapitalizm çok partili demokratik düzen demek değildir. Artık bilimsel gerçeklerin ışığında muhafazakârlığın da, Amerikan kârlarının muhafazacılığı demek olmadığı biraz daha anlaşılmaktadır.
Türkiye'nin kurtuluş yolu, çağdışı kalmış korkularda değil, bilimsel nedenlerin gözleminde saklıdır.
Yirminci yüzyılda Türk milliyetçiliği, Türk halkının alınterini yabancı çıkarlara karşı korumak demektir. Geri kalan boş laf, kuru gürültüdür, kendimizi kandırmayalım.
Bakın yine zehirlendik. Bir merkezden idare ediliyoruz. İngiliz ekonomistinin yazısını okuyup büyük dostumuza karşı neler yazdık. Ayıp çok ayıp.
Anayasamız sosyalizme kapalı, memleketimiz yabancı sermayeye açıktır. Amerika bizim canımız, feda olsun kanımız...
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:56
Zeyilname
Bugün pazar, nedense dilimin ucuna ANAP'ın o eski şarkısı takılıyor: "Arım / balım / peteğim..." Bugün bu şarkıyı ele alıp bir pazarlık yazı mı yazayım? Yoksa son güncel olaylara mı değineyim... Gazetecinin görevi güncel olayları yazmak, öyleyse şu Yüce Divan konusuna girelim.
İki eski Bayındırlık Bakanına Yüce Divan yolunun açılması, ANAP içinde tepkiyle karşılanıyor.
Bu iki eski bakan; Safa Giray ve Cengiz Altınkaya, TBMM Başkanlığına gönderdikleri açıklamada, otoyol ihaleleri ile ilgili sözleşmelerde "büyük ekonomik bunalımlarda" yüklenici şirkete "fiyat farkı" ödeneceğine ilişkin madde bulunduğunu, TBMM Soruşturma Komisyonu'nun bu maddeyi "olağanüstü durumda fiyat farkı ödenmeyecektir" biçiminde yorumladığını ileri sürüyorlar.
İki eski bakan, TBMM Başkanlığı'na gönderdikleri açıklama metnine 16 Aralık 1986 günü Karayolları Genel Müdürlüğü ile yüklenici şirket "Enka-Bechtel Müşterek Teşebbüs Ortaklığı" arasında imzalanan "Gerede-Ankara ve Ankara Çevre Yolu" sözleşmesinin 65. sayfasının noter onaylı örneğini de sunmuşlar.
İki bakanın sundukları söz konusu sözleşmenin 71. maddesi şöyle:
- Teklif tarihini takiben işlerin inşa edilecek olan ülke dahilinde o ülke hükümetinin döviz kısıtlamaları koyması veya ülke parasının devalüasyonu sonucu büyük ekonomik bunalım geldiği takdirde idare, söz konusu ekonomik bunalım sebebiyle veya neticesinde işlerin icrası bakımından veya işlerle ilgili olarak artan masrafları müteahhide ödeyecektir. Ancak işbu maddedeki hiçbir husus, söz konusu durumlarda müteahhide tanınmış olan her türlü hakları veya hukuki yolları hiçbir şekilde ihlal etmeyecektir...
Oysa, aynı sözleşmenin 65. sayfasının 19. satırında yer alan ve iki bakanın fiyat kararnamesine dayanak olarak seçtikleri bu "ödeyecektir" sözcüğü, "ödemeyecektir" biçiminde düzeltilmiştir!
"Zeyilname", bir sözleşmenin koşulları üzerinde bazı değişiklikler yapan ya da sözleşme metnindeki yanlışları düzelten geçerli son metin demektir. Bu geçerli son metin, yüklenici şirketlere "büyük ekonomik bunalımlar"da ek para ödeneceğini değil, "ödenmeyeceğini" öngörüyor.
Sözleşmenin İngilizce metninin 72. sayfasında; "Addendum" başlıklı bölümde de aynı düzeltme yapılmış ve 7. satırda yer alan "shall pay" sözcükleri, "shall not pay" olarak düzeltilmiştir.
Karayolları Genel Müdürlüğü'nün 1986 yılındaki bu sözleşmeden sonra yaptığı başka sözleşmelerde de bu 71. maddede hep "ödemeyecektir" sözcüğü yer almıştır. Örneğin "Tarsus-Pozantı, Ayrı-Adana-Toprakkale-Gaziantep Otoyolu Sözleşmesi, sayfa 50..."
Bu iki eski bakan, kendilerini savunurlarken sözleşmede yer alan "ödemeyecektir" sözcüğünü nasıl olur da "ödeyecek tir" diye sunarlar, ve fiyat farkı kararnamesini bu yanlışa dayanarak savunurlar? Sözleşmeyi neden baştan aşağı hiç okumazlar? Sözleşmeyi okumuşlarsa bu yanıltmayı; bilerek, isteyerek yapıyorlar demektir.
Okumuşlarsa TBMM ve kamuoyunu bilerek yanıltıyorlar, okumamışlarsa çam üstüne çam devirerek "aymazlık rekoru" kırıyorlar!
Bu iki eski bakan 30 Ekim 1989 gün ve 89/14657 sayılı fiyat kararnamesini, "işte bu sözleşme büyük ekonomik bunalımlarda müteahhitlere ek para ödeneceğini öngörüyor" mantığı ile savunmaya kalkıyorlar. Oysa, işte kanıtlandı, sözleşmede tam bunun tersi söz konusu; bu gibi durumlarda "para ödenmesi değil, ödenmemesi gerektiği" yazılı.
TBMM Soruşturma Komisyonu, fiyat kararnamesinin yürürlüğe sokulması ile 31.12.1991 tarihine kadar geçen sürede oto-yol yüklenicisi şirketlere toplam 1.152.457.550.78 Amerikan Doları ve 1.211.331.87 İngiliz Sterlini ödeme yapıldığını saptıyor. (Rapor, s. 11)
Bu iki sayın bakana kendilerini savunmaları için bu işlerden anlayan avukat bulmalarını salık veririz. Yoksa, Yüce Divan'da da savunmalarını TBMM Başkanlığı'na gönderdikleri açıklama gibi yapacaklarsa yandılar demektir.
Neyse efendim, ne diyorduk? "Arım / balım / peteğim" diyorduk... İyi pazarlar... Geçmiş olsun, geçmiş olsun...
(Cumhuriyet, 24 Ocak 1993)
ahmetsln
30-01-2011, 19:57
Unutturulan ATATÜRK
Atatürkçülük ne demektir?
Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir kurtuluş savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir
- Amacımız , ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız Bu konuda karar ve inancımız kesindir
Atatürkçülüğü, "tam bağımsızlık" inancından ayırmanın ve çok yönlü uluslararası ipotekleri "Atatürkçülük" adına savunmanın hiç olanağı yoktur Kurtuluş Savaşı'nın başlarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarına dayanağı, şu iki temeldir: Tam bağımsızlık, kayıtsız koşulsuz ulusal egemenlik!
- Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz
İşte Atatürk budur, işet "Atatürkçülük" budur
Kurtuluş Savaşı, kökeninde "antiemperyalist" ve "antikapitalist" düşüncelerin kutsal harcını taşır:
- Biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız
Bu sözleri söyleyen ve her adımında ulusal bağımsızlığı, devrimci ve ilerici bir dünya görüşü ile sağlayıp pekiştiren Atatürk'ü bugün içine itildiğimiz ekonomik tutsaklığın temeli ve adı gibi görmek, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşı yapılabilecek en ağır ve de en sinsi saldırıdır
Atatürkçülük bağımsızlık demektir, Atatürkçülük ulusal onur demektir, Atatürkçülük devrimcilik demektir Kurtuluş Savaşımızın ve ulusal devrimlerimizin önderi Mustafa Kemal, bugünkü emperyalist ilişkileri daha o günden görmekteydi:
- Karşılıklı güvenlik ve esenlik, bütün dünya uluslarının üzerinde titremesi gereken bir mutluluk ilkesidir Ancak bu ilke bütün uluslar için gerçekleşmedikçe, genel bir barışma sağlamaktan çok, sömürülmek istenen birtakım uluslara karşı, bir takım güçlü ulusların yeni davranış ve ayrıcalıklar kazanmasını sağlamak niteliğinde görülse yeridir Hele uluslararası silah alışverişinin, birtakım ulusların denetimi altında tutulmasını sağlayacak önlemlerin alınması bu kuşkuyu artırmaktadır
Unutturulan, unutturulmak istenen Atatürk ve Atatürkçülük budur! Televizyon ekranlarında Türk halkına tanıtılmayan, anımsatılmayan sözler de işte bu sözlerdir:
- Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız
"Ezilen uluslar bir gün ezen ulusları yok edeceklerdir" diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, yeniden ezilen ulusların, Asya ve Afrika halklarının bayrağı yapmak, biz Atatürkçülerin, biz devrimcilerin namus borçlarıdır
- Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı
Atatürk'ün bütün dünyaya duyurduğu bu ilerici ve devrimci düşünceleri ne yazık ki, ülkeyi Atatürk'ten sonra yöneten, yönettiğini sanan politikacılar eliyle hançerlendi ve Atatürk, gerçek nitelikleri ile değil, beylik anma törenlerinin donmuş kalıpları olarak tanıtılmak ve benzetilmek istendi
Atatürk'ü hiç olmazsa bu yıl, gerçek nitelikleri ile tanıtabilirsek, geçmiş dönemlerin ihanetleri bir ölçüde unutulmuş olur Kurtuluş Savaşı'nın yüce önderini "Atatürk Yılı"nda inançla selamlıyoruz:
Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa
Uğur MUMCU - Cumhuriyet, 6 Ocak 1981 ( Uyan Gazi Kemal! )
ahmetsln
30-01-2011, 19:58
Uğur Mumcu'nun kaleminden terörün yakın tarihçesi...
İZ SÜRERKEN...
1960 sonrası, ''antiemperyalist'' bilinçle yetişen yükseköğrenim gençliği, ''petrol ve madenlerin millileştirilmesi'' , ''bağımsız dış politika'' gibi konuları savunarak, yasal yollarla seslerini duyurmaya başladılar: Gençlik, ulusçu, toplumcu ve devrimci bilinçle halkı uyarmaya ve uyandırmaya çalışıyordu.
Karşı eylem planlandı hemen.
Aynı dönemde, bir siyasal partiyi ele geçiren Alpaslan Türkeş ve arkadaşları, ''komando kampları'' adı verilen silahlı eğitim merkezlerinde bazı gençleri ''milliyetçi-toplumcu'' öğretiyle yetiştirmeye çalışmaktaydı.
Bu örgütlenme biçimi, açıkça Siyasi Partiler Yasası'na aykırıydı. Fakat devir Süleyman Demirel devriydi ve bu devrin Başbakanı:
- İti ite boğduruyorum gerekçesiyle, ülkede çıkacak bir sağ-sol çatışmasından çıkar ummaktaydı.
Kanlı öğrenci çatışmaları bundan sonra başladı. Cinayetler birbirini kovaladı. Sokak ortalarında, üniversite yurtlarında vurularak öldürülen öğrencilerin hiçbirinin katili bulunamıyordu. Üstelik olaylar bütün şiddetiyle sürdürülüyor ve devrin sorumlu hükümeti, bir ''kapalı tribün'' seyircisi gibi olup-bitenleri göz ucuyla izlemekle yetiniyordu. Böylece günden güne, üniversiteler birer savaş alanına dönüştü. Silahlı baskınlar, sokak ortasında vuruşmalar sürüp durdu.
Hükümetin sorumsuz başı aynı günlerde:
- Sokaklar yürümekle aşınmaz diye önemsemez görünüyordu olup bitenleri. Fakülte sınırlarını aşan öğrenci olaylarını önlemek gerekçesiyle, polis birlikleri yanında, Silahlı Kuvvetler'den de askeri birlikler çağrılmakta, böylece ''asker-öğrenci'' çatışması yaratılabilmesi için gerekli ortam oluşturulmaktaydı.
Bunlar, toplum olaylarının ortaya çıkarttığı basit rastlantılar mıydı, yoksa gizliden gizliye uygulanan bir ''plan'' ın gerekleri miydi? Olayları, geriye doğru dönüp değerlendirdiğimizde, bu ikinci olasılığa ağırlık vermek akla yakın gelmektedir. Bir de, olayların içindeki ''kışkırtıcı ajanlar'' teker teker saptanınca, bazı gerçekler iyice su yüzüne çıkmaktadır. İstenmiştir, körüklenmiştir bazı olaylar. Hiç şüpheniz olmasın.
Bu tür olayların akışı ile 12 Mart gününe gelindi.
(Yeni Ortam, 13 Kasım 74, Sormayalım mı?)
İnsanlar, insanlar niçin hapis yatar? Niçin acı çeker, niçin? Ziverbey köşklerinden, Hattı Hümayun denen işkence karargâhlarından geçer, niçin?
(Dikili konuşması, 12 Temmuz 1986)
12 Mart 1971 tarihinden sonra kendilerine devlet zoruyla ''Atatürkçülük'' etiketi yapıştıran yetkili ve etkililerin gölgeleri altında kurulan ''Kontrgerilla'' örgütü, önce işkence yöntemleriyle suç ve suçlular yaratmış, bundan sonra da yeniden saldırılar düzenleme görevini üzerine almıştır.
Bu yasadışı örgütte bulunanların adları birçok sorumlularca bilinmesine rağmen, bu ''cunta karargahına'' kimse elini sürememiştir!
(Yeni Ortam, 19 Şubat 1975, Güç Günler)
Kontrgerilla var mıdır yok mudur? Bu tartışma 12 Mart döneminde ünlü Ziverbey Köşkü'nde sorgu yapan görevlilerin işkenceli sorgulardan geçirdikleri sanıklara ''Burası kontrgerilla teşkilatıdır. Burada kanun yoktur'' diye gözdağı vermeleri ile ortaya çıkmıştır. Bu yüzden, ''Kontrgerilla var mıdır yok mudur'' tartışmalarına işkenceli sorgulardan başlamak gerekir.
Ziverbey Köşkü'nde birçok seçkin aydını, kurmay subayı ve generali sorguya çeken ve sorgulara ''Burası kontrgerilla teşkilatıdır'' diye başlayan bu görevliler, yetkilerini hangi yasadan alıyorlardı ve niçin ''Burası kontrgerilla teşkilatıdır'' diyorlardı?
(Cumhuriyet, 28 Ocak 1986, Kontrgerilla)
''Kontrgerilla'' , Amerikan Silahlı Kuvvetleri tarafından yönetilen Panama'daki ''Antigerilla okulu'' ile Washington'da ''Uluslararası Polis Akademisi'' nde okutulan bir dersin adıdır. Bu derslerde, solcu ayaklanma ve devrimci eylemlere karşı alınması gereken tedbirler konu edilmektedir.
''Kontrgerilla'' üzerinde yazılan kitaplarda yer alan siyasal değerlendirmelerde, Amerika'nın bütün yoksul ülkeler halklarını birer ''rehine'' olarak tuttuğu ve bazı ülkelerde de, reform girişimlerini istediği ölçüde tutmak gibi taktikleri olduğu da yazılmaktadır.
(Cumhuriyet, 3 Nisan 1976, Kontrgerilla Taktikleri)
Şili'de, Bolivya'da, Uruguay'da ve Yunanistan'da faşist darbeleri yöneten subayların çoğu Panama Kanalı'ndaki ''Antigerilla Okulu'' yetiştirmeleridir. Son on yılda girişilen askeri darbelerin amaç ve yöntemleriyle birbirlerine benzemeleri ve darbeden sonra uygulanan işkence yöntemlerinin de birbirinin aynı olması, bu bakımdan şaşırtıcı olmalıdır.
12 Mart 1971 tarihinden sonra kendilerine ''kontrgerilla'' adı verilen örgütün uyguladığı işkence yöntemleri, Şili'de, Uruguay'da, Yunanistan'da uygulananların aynısıdır.
(Yeni Ortam, 21 Ocak 1975, Necmettinler')
'' Antigerilla Okulu'' nun Türkiye'deki ''şubesi'' olan ''Kontrgerilla'' adlı gizli örgüt kimlerden oluşmaktadır? Bazı yasal yetkileri üzerlerinde taşıyarak bu örgütte çalışanların kimliklerini, devletin bazı yetkilileri bilmektedir. Bu adları 12 Mart'ın karanlıklarına gömmeye kimsenin hakkı yoktur. Hiçbir sünger, bu adları belleklerden silmemelidir.
(Yeni Ortam, 27 Ocak 1975, Size Başvuruyorum)
12 Eylül öncesini yaşadık. Türkiye'de 30-35 yıl ele alınırsa her 4 yıla bir genel seçim, her üç yıla bir sıkıyönetim, her 10 yıla bir askeri yönetim düşüyor.
Bu demektir ki; biz demokrasi denen sistemi benimsememişiz, uygulamamışız, anlaşamamışız, algılayamamışız. Bir ülkede 10 yılda bir ihtilal olur, bir başbakan, yine iki bakan ipi çekilir. İki yıl sonra bu ihtilali yapan kadronun içinden bir kurmay albay ve bir binbaşı ipe çekilir. Daha sonra üç genç ipe çekilir ve daha sonra idam sehpaları kurulursa ve daha sonra 5 bin cinayetin dosyaları mahkemelerde üst üste gelirse, o zaman ülkede işlemeyen bir şey, anormal bir gelişim var demektir..''
(Almanya konuşması, 1984)
Türkiye'de bir terör dönemi yaşadık. Bu terör dönemini bir bize yakın bir iktidarla yaşadık, bir de bize düşman bir iktidarla yaşadık. Her iki iktidarın da olaylara bakış açısına tanık olduk. Ben Uğur Mumcu olarak ruhsatlı, emniyeti açık tabanca taşımaktaydım. Her an bir saldırı beklemekteydim, 12 Eylül'e kadar böyle yaşadım.
Her gün bir arkadaşımız öldürülmekteydi. Hiç unutmam, Doçent Bedrettin Cömert, gazeteye yazı getirdi, ertesi sabah öldürüldüğünü öğrendik. Bir gün sonra da cenazesini kaldırdık. Doğan Öz, yiğit bir savcıydı, Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı, yakın arkadaşımızdı. MHP ve ülkücü örgütlerin üstüne gittiği için kapısı önünde pusu kurularak öldürüldü
Bunları yaşadık her gün.
(Almanya konuşması, 1984)
Bu bir karanlık dünyadır, bu karanlık dünya en dip köşelerine kadar aydınlanmadan, Türkiye'de devletin, demokrasinin, anayasal düzenin sağlıklı işlemesine hiç mi hiç olanak yoktur. Bir devlet ki, yurda iki yılda sokulan iki buçuk milyar liralık silahın teröristlere nasıl sağlandığını bile araştırmaz, araştıramaz; bu devletin terorizmi önlemesi düşünülemez. Önce bu konu aydınlığa kavuşacak: Bu silahları yurda kim sokuyor? Terorizmi kim ''finanse'' ediyor? Kim ödüyor bu iki buçuk milyar Türk liralık silahın parasını? Kim, kimler?..
(Cumhuriyet, 22 Mayıs 1980, Son saldırı)
Gerçek sorumlular yirmi yaşındaki katiller değil, onlara bu silahları veren, yüreklerine bu kör kini dolduranlardır. Gencecik çocuklar bunlar. On dokuz yaşında, yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, babaları, dedeleri olacak yaşta insanların gözleri önünde öldürülüyorlar. Savcısı, yargıcı, politikacısı, yazarı, çizeri, profesörü, doçenti ve sokaktaki vatandaşı ile yaşıyoruz bunları bir bir. Elimizden de hiçbir şey gelmiyor. Bir kanlı serüven izler gibi izliyoruz bunca olayı. Elimiz kolumuz bağlı sanki.
(Cumhuriyet, 23 Şubat 1977, Vur Öldür Yaşatma)
Terörün amacını bilmeyen kalmadı. Kargaşa ortamı içinde bir ''iktidar boşluğu'' yaratmak, sonra da bu boşluğu ''otoriter yönetim'' görüntüsü altında bir ''faşist diktatörlük'' kurarak doldurmak. Bunun için toplumdaki bazı kesimleri alabildiğine silahlandırıyorlar. Silahlı sağ, siyasal partilerin yönetim birimlerine kadar uzanıyor.
Acımasızca işlenen cinayetlerle solda tepkiler oluşturmak ve bundan sonra da bu tepkilerin duygusal çalkantısı içinde sol kesimin bazı gruplarını silahlı eyleme itmek planı, çok açık ortada!..
- Sağ da sol da silahlı.
Askeri müdahaleler için en beylik gerekçelerden biri budur!.. Sağın ve solun silahlanması, silahlı grupların çatışması, bu çatışmaların bir türlü durdurulamaması, otoriter rejim özlemcilerinin abarta abarta ve ballandıra ballandıra kullandıkları gerekçelerdir.
(Cumhuriyet, 1 Kasım 1978, İşin Başı)
Rıfat Yıldırım, Bedrettin Cömert'i öldüren katil, Frankfurt'ta istasyon yakınında bir dükkânda eroinle yakalandı ve itiraflarda bulundu, ''Ben ülkücü örgüt adına bu eroin kaçakçılığını yapıyorum'' diye. Çok ünlü Türkler; Oral Çelik, Abdullah Çatlı, Abdi İpekçi'nin öldürülmesinde silahı sağlayan, planı yapan Mehmet Şener, bunlar da uyuşturucu madde kaçakçılığı yapmakla suçlanıyorlar.
(Almanya konuşması, 1984)
Uğur Mumcu
Türkiye'de bir terör dönemi yaşadık. Bu terör dönemini bir bize yakın bir iktidarla yaşadık, bir de bize düşman bir iktidarla yaşadık. Her iki iktidarın da olaylara bakış açısına tanık olduk. Ben Uğur Mumcu olarak ruhsatlı, emniyeti açık tabanca taşımaktaydım. Her an bir saldırı beklemekteydim, 12 Eylül'e kadar böyle yaşadım.
Her gün bir arkadaşımız öldürülmekteydi. Hiç unutmam, Doçent Bedrettin Cömert, gazeteye yazı getirdi, ertesi sabah öldürüldüğünü öğrendik. Bir gün sonra da cenazesini kaldırdık. Doğan Öz, yiğit bir savcıydı, Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı, yakın arkadaşımızdı. MHP ve ülkücü örgütlerin üstüne gittiği için kapısı önünde pusu kurularak öldürüldü
Bunları yaşadık her gün.
(Almanya konuşması, 1984)
Bu bir karanlık dünyadır, bu karanlık dünya en dip köşelerine kadar aydınlanmadan, Türkiye'de devletin, demokrasinin, anayasal düzenin sağlıklı işlemesine hiç mi hiç olanak yoktur. Bir devlet ki, yurda iki yılda sokulan iki buçuk milyar liralık silahın teröristlere nasıl sağlandığını bile araştırmaz, araştıramaz; bu devletin terorizmi önlemesi düşünülemez. Önce bu konu aydınlığa kavuşacak: Bu silahları yurda kim sokuyor? Terorizmi kim ''finanse'' ediyor? Kim ödüyor bu iki buçuk milyar Türk liralık silahın parasını? Kim, kimler?..
(Cumhuriyet, 22 Mayıs 1980, Son saldırı)
Gerçek sorumlular yirmi yaşındaki katiller değil, onlara bu silahları veren, yüreklerine bu kör kini dolduranlardır. Gencecik çocuklar bunlar. On dokuz yaşında, yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, babaları, dedeleri olacak yaşta insanların gözleri önünde öldürülüyorlar. Savcısı, yargıcı, politikacısı, yazarı, çizeri, profesörü, doçenti ve sokaktaki vatandaşı ile yaşıyoruz bunları bir bir. Elimizden de hiçbir şey gelmiyor. Bir kanlı serüven izler gibi izliyoruz bunca olayı. Elimiz kolumuz bağlı sanki.
(Cumhuriyet, 23 Şubat 1977, Vur Öldür Yaşatma)
Terörün amacını bilmeyen kalmadı. Kargaşa ortamı içinde bir ''iktidar boşluğu'' yaratmak, sonra da bu boşluğu ''otoriter yönetim'' görüntüsü altında bir ''faşist diktatörlük'' kurarak doldurmak. Bunun için toplumdaki bazı kesimleri alabildiğine silahlandırıyorlar. Silahlı sağ, siyasal partilerin yönetim birimlerine kadar uzanıyor.
Acımasızca işlenen cinayetlerle solda tepkiler oluşturmak ve bundan sonra da bu tepkilerin duygusal çalkantısı içinde sol kesimin bazı gruplarını silahlı eyleme itmek planı, çok açık ortada!..
- Sağ da sol da silahlı.
Askeri müdahaleler için en beylik gerekçelerden biri budur!.. Sağın ve solun silahlanması, silahlı grupların çatışması, bu çatışmaların bir türlü durdurulamaması, otoriter rejim özlemcilerinin abarta abarta ve ballandıra ballandıra kullandıkları gerekçelerdir.
(Cumhuriyet, 1 Kasım 1978, İşin Başı)
Rıfat Yıldırım, Bedrettin Cömert'i öldüren katil, Frankfurt'ta istasyon yakınında bir dükkânda eroinle yakalandı ve itiraflarda bulundu, ''Ben ülkücü örgüt adına bu eroin kaçakçılığını yapıyorum'' diye. Çok ünlü Türkler; Oral Çelik, Abdullah Çatlı, Abdi İpekçi'nin öldürülmesinde silahı sağlayan, planı yapan Mehmet Şener, bunlar da uyuşturucu madde kaçakçılığı yapmakla suçlanıyorlar.
(Almanya konuşması, 1984)
Mehmet Ali Ağca, ''İpekçi'nin öldürülmesi kararı, kasım ayı ile aralık ayı içinde planlandı'' diyor. İpekçi, 12 Ekim tarihinde başlayıp 23 Ekim tarihine kadar sürdürdüğü kaçakçılık yazılarından sonra, kaçakçılık konusunda bir başka önemli dosyanın üzerinde çalışırken öldürülmüştür. Gün Sazak' ın solcu teröristlerce öldürülmesi, bu cinayet zincirinin bir başka halkasıdır. Bütün bunlar rastlantı mı?
Yoksa, Mafya'nın karanlık dosyalarını açan İtalyan yargıcın sol görüntülü bir terör örgütünce öldürülmesi gibi bu cinayet de bilemediğimiz bir oyunun parçası mıydı?.. Şaşırtıcı rastlantılarla dolu olan bu terör dünyasında her olay en umulmaz olasılıkları ile birlikte araştırılmalıdır.
(Cumhuriyet, 7 Mayıs 1984, İz Sürerken)
O zaman Türkiye'de terörün arkasında çok çok büyük güçlerin bulunduğu sonucuna varıyorsunuz. Vasila diye bir gemi geliyor, İstanbul'da aranıyor. Makine yedek parçası yazıyor konşimentoda, roketatar mermileri ele geçiyor. Gönderen Kintex şirketi. Kimdi Kintex şirketinin Türkiye temsilcileri?
(Almanya konuşması, 1984)
Böylesi bir ortamda olanlara hiç şaşırmamak gerekirdi. Bundan sonrası ''yağmur yağması'' gibi doğaldır. Belli koşullar belli sonuçları doğurur. Darbe koşulları bir kez oluşturulunca sonuçlardan da kaçınılamaz. Önemli olan bu koşulların oluşmasına engel olabilmektir.
Bilinen kuraldır; yönetemeyeni yönetirler. Yine bilinen bir başka kuraldır: Doğan ''iktidar boşluğunu'' gelir bir silahlı güç doldurur.
12 Eylül'de olan da budur.
12 Eylül'de yönetime el koyan askerler, soruşturmaları terör eylemleri ile sınırlı tutup bu eylemleri yönlendirenleri yakalamaları gerekirken, yapay siyasal davalarla ülkede faşizm rüzgarları estirdiler. Bununla da yetinmediler, kâr, faiz ve rant gelirini artırıp, emek gelirlerini azaltan ekonomik modeli de silah zoruyla uygulayarak bugünkü adaletsiz toplum düzeninin oluşumunda büyük roller oynadılar. İslamcı akımların gelişmesine de bilerek ya da bilmeyerek destek oldular.
(Cumhuriyet, 14 Eylül 1990, 10 Yıl Sonra)
Silahlı sağ eylemciler de, silahlı sol eylemciler de, PKK örgütü de uyuşturucu madde satmakta, buna karşılık silah sağlamaktadır. Ve bu çokuluslu siyasette, birtakım ülkelerin sınırlarından silahlar vızır vızır geçerek Türkiye'ye sokulmaktadır. 12 Eylül öncesi ülkeye 822 bin silah, milyonlarca mermi sokulduğu anlaşıldı. Bu silahların 10'da 9'u NATO ülkelerinde üretilmiştir ve bir Varşova Paktı üyesi olan Bulgaristan topraklarından ve bir Bulgaristan devlet şirketi olan Kintex aracılığıyla Türkiye'ye sokulmaktaydı. Kintex şirketinin Türkiye temsilcileri de milliyetçi muhafazakâr politikacılardı. Avukatları da bir eski milli istihbarat görevlisi idi. Bu denklemi çözmenin olanağı yok.
(Harp Akademileri Konferansı konuşması - 13 Ocak 1993)
Silah kaçakçısının siyasal amacı yoktur; onun amacı, terör pazarında para kazanmaktır. Ancak, terörün örgütlenmesinde kaçakçının teröristle örgütsel ve eylemsel beraberliği söz konusudur. Bu beraberlik, terör olayının maddi oluşumu ile ''çokuluslu'' yanını gösterir.
(Cumhuriyet, 4 Ağustos 1981, 'Örgütlü Suç')
Sağcı bir militanda Sovyet yapısı Kalaşnikof, solcu bir militanın elinde Amerikan yapısı Smith Wesson ne arardı? 'Solcular, Sovyet silahlarını, sağcılar Amerikan silahlarını kullanır' gibisinden genellemelerin olaylara hiç uymadığını biliyoruz. Solcuların elinde Sovyet ve Çin silahları, sağcıların elinde de Amerikan silahları göründüğü gibi, bunun tersi örneklere de çok rastlanmaktaydı; solcuda Amerikan silahı, sağcıda Sovyet silahı da ele geçmiyor değildi. Mermiye gelince, o da ilginç: Mermiler de ''Gecco'' adlı Alman firmasından geliyordu. Neydi bunların anlamı?..
(Cumhuriyet, 24 Şubat 1981, Silah Pazarı)
Terör çokuluslu boyutta olunca, bu teröre karşı alınacak önlemlerin de çokuluslu olması gerekir. ''ASALA'' gibi örgütler, üç beş tane gözü dönmüş teröristten oluşuyorsa, bunların hakkından gelmek hiç de güç değildir. Yok eğer bu örgütler, hemen hemen her ülkede, birtakım çevrelerden yardım ve destek alıyorlarsa -ki öyle görünüyor- olayın niteliği değişmektedir.
Teknik dinlemenin, haber alma olanaklarının ulaştığı aşama, akıllara durgunluk verecek durumdadır. En gelişmiş aygıtlarla donanmış güvenlik örgütlerinin, hele FBI, CIA, KGB ve benzeri kuruluşların, Ermeni terör örgütlerini bilmemeleri düşünülemez. Hiç şüpheniz olmasın, bu örgütlerde, Ermeni terör çetelerinin mali kaynakları başta olmak üzere, her türlü bilgi vardır. Ermeni terör örgütlerine, bu haber alma kuruluşlarının en hünerli ajanları bile yerleştirilmiştir.
Öyleyse nedir bu? Yıllarca Türk diplomatlarına karşı sürdürülen, Avustralya'dan Kanada'ya kadar, hemen hemen her ülkede Türk temsilcilerine karşı yöneltilen bu saldırıların, büyük haber alma kuruluşlarınca bilinmemesi düşünülemez.
(Cumhuriyet, 10 Nisan 1982, 'İç ve Dış Terör')
Bir başka önemli bir olgu var: PKK terörü ve ASALA terörü arasındaki ilişki. ASALA terörü biliyorsunuz, Kıbrıs Barış harekâtından sonra başladı. Daha önce yok muydu Ermeni iddiaları? Ama neden teröre dönüştü? Kıbrıs Barış harekâtından sonra dönüştü. İç terörle eşgüdümlü biçimde 1980'ne doğru tırmandı, 1982'de sahneden çekildi ve Lübnan'da PKK ile ASALA arasında bir toplantı oldu, ondan sonra PKK terörü başladı...
(TRT 'Sınır Ötesi' programı, 1992)
PKK eylemleri 15 Ağustos 1984 günü başladı. Kürt'ü Türk'e, Türk'ü Kürt'e; Ermeni'yi Türk'e, Türk'ü Ermeni'ye; Alevi'yi Sünni'ye, Sünni'yi Alevi'ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin Ortadoğu'daki çıkarlarıdır.
Dün öyleydi, bugün de öyle...
(Cumhuriyet, 29 Temmuz 1992, Kürt-Ermeni)
Kim destekliyor PKK'yı? PKK örgütünün genel karargâhı, ''Bekaa Vadisi'' ndeki kamplardır. Kuzey İran'da da PKK kamplarına rastlandığı ileri sürülüyor. Abdullah Öcalan'ın, ayrıca Suriye'nin başkenti Şam'da bir evi bulunuyor.
PKK, Avrupa'nın birçok ülkesinde de örgütlenmiş durumdadır. Örneğin PKK'nın Almanya'daki yayın organları ''Berxwedan'' ve ''Serxvedun'' adlı gazeteler de Bonn ve Köln'de yayınlanmaktadır.
Alman terör örgütü ''Baader-Meinhoff'' çetelerinin Türkiye'de örgütlenmesine izin verilse, acaba Alman hükümeti ne düşünürdü?
''İrlanda Kurtuluş Ordusu'' IRA'nın Ankara ve İstanbul'da temsilcilik açmalarına ses çıkarılmasa; İngiltere hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı nasıl bir tepki gösterirdi?
Fransız ''Front de Liberation de is Bretonne'' ve ''Action pour la Renaissance de la Corse'' adlı terör örgütlerine Türkiye kucak açsaydı, Fransız hükümeti ne derdi?
PKK, bir terör örgütüdür ve bu terör örgütü NATO ülkelerinin başkentlerinde ve büyük kentlerde kolayca örgütlenme ve çalışma olanağı bulmaktadır. Bunlar, bütün dünyanın gözü önündeki açık desteklerdir.
(Milliyet, 24 Mart 1992, Lübnanlaşmak)
'' Ç ekiç Güç'' ne anlama geliyor? Çekiç Güç, ülke savunmasının bir bölümünü ''taşerona'' vermek anlamına geliyor. Hem bu anlama geliyor, hem de Irak'ın iç işlerine karışma anlamına.
İşlev, bunlarla da bitmiyor. ''Çekiç Güç'' , Kuzey Irak'ta oluşan ''Kürt Federe Devleti'' nin kurulup gelişmesini sağlıyor. Bu gelişme Kürtler açısından, ''Sevr Anlaşması'' nın yetmiş iki yıl sonra uygulanması anlamına da geliyor.
Sevr Anlaşması'ndan önce 1929 Şubat'ında Londra Konferansı ve aynı yıl nisan ayındaki San Remo Anlaşması, Kürtlere yerel özerklik vermiş, bu model, Sevr Anlaşması'nın 62-64. maddeleri ile biçimlendirilmek istenmişti.
Aynı oyun yine sahnededir: Önce ''Çevik Güç'' , sonra ''Çekiç Güç.''
ABD, Ortadoğu'yu gün geçtikçe egemenliği altına alıyor.
(Cumhuriyet, 23 Aralık 1992, Taşeron)
Dünya, tıpkı I. Dünya Savaşı öncesi olduğu gibi, pergelle cetvelle bölünüyor ve pergelle, cetvelle sınırlar çiziliyor. 1933 yılında Amerikan şirketleri Suudi Arabistan petrollerini ele geçirdiler. Aramco şirketini kurdular. Yine Batılı petrol şirketleri, İran'da Dr. Musaddık'ı devirdikten sonra İran petrollerine egemen oldular.
İşte bugün Kuzey Irak'ta yaşanan kavga, yıllık 16 milyar dolar olan Musul ve Kerkük petrollerine Batı şirketlerinin egemen olma kavgasıdır. İşte bu kavga için Kürt Türk'e, Türk Kürt'e kırdırılıyor. Bunu çok açık şekilde görmemiz lazım.
(Berlin konuşması-1992)
İnsan hakları ve insan haklarının en önemlisi olan yaşama hakkı herkes için savunulmalıdır.
Evinin girişinde kurşunlanan Prof. Muammer Aksoy için de gazeteci Çetin Emeç için de evine gönderilen bomba ile öldürülen Doç. Bahriye Üçok için de... Turan Dursun için de Albay Durmuş Akşen için de Hiram Abas için de Korgeneral Hulusi Sayın ve İsmail Selen için de Orgeneral Adnan Ersöz ve Oramiral Kemal Kayacan için de.
Yaşama hakkında ne ırk ayrımı vardır, ne meslek, ne görev, ne rütbe ve ne siyasal görüş farkı!
(Cumhuriyet, 12 Ağustos 1992, Değer Yargıları)
Terörün sağı solu olmaz. Katilin sağcısı solcusu olmaz. Katil katildir. Sağcı, solcu veya etnik, hiçbir cinayet haklı görülemez.
Dünyadaki temel norm budur.
(Harp Akademileri Konferansı konuşması - 13 Ocak 1993)
Terör bir insanlık suçudur. Bu terör, kim tarafından yapılırsa yapılsın, devlet tarafından da yapılırsa yapılsın, PKK gibi, Dev-Sol gibi ya da ülkücü gruplar gibi ya da İslamcı terör grupları gibi. Terörün bir tanesinden yana olmak ya da bir tanesine hoşgörüyle bakmak ya da bu olayları suskunlukla geçirmek, bir insanlık suçudur.
(Berlin konuşması, 1992)
Uğur Mumcu
ahmetsln
30-01-2011, 19:59
Bunlardan başka köşe yazısı veya kitaplarından alıntılar varsa elinizde paylaşırsanız memnun olurum :)
saygılarımla iyi akşamlar...
Bugün karşımıza gelen olayların çoğunu hesaplamış bir insan Uğur Mumcu..Yazılarını görmek çok hoş, kitap halinde kitapçılarda bulmak mümkün.Paylaşım için teşekkürler arkadaşım.