PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Bülent Kısa ve İddiaları


VraeL
22-02-2011, 20:00
Forumdaki nobullshit nickli üyenin isteği üzerine Bülent Kısa ve bir kaç iddiası hakkındaki düşüncelerimi ve anti-sentezlerimi kaleme alma kararı almış bulunmaktayım.

Bülent Kısa’nın elimde elektronik kitapları olmasına rağmen henüz okuma fırsatım olmadı. Bu yazımda ise Kısa’nın, Fenomen dergisinin “Temmuz 1996” tarihli sayısında bulunan bir röportajına değineceğim.
Normalde çok daha geniş bir şekilde, farklı bir zaman diliminde kitaplarındaki yazılanlar da dahil olmak üzere bir yazı yazmayı planlıyordum ama, nobullshit yazmamı isteyince sadece röportaja yönelik ufak bir yazı kaleme alayım dedim.

Röportajın konusu, Bülent Kısa’nın Saki adlı başka bir boyutta ait varlıktan edindiği ezoterik (gizli) bilgilere yönelik.
Ha bu arada Bülent Kısa’nın kim olduğunu vs bilgileri açıklamayı gerek görmüyorum çünkü yazım bu forumda genele değil, Bülent kısayı tanıyanlara ve okültizm ile ilgili olanlara yöneliktir.


Bülent Kısa ve Ozan adlı yakını uzun zamandan beri beraberce bir başka boyutla ilişkideler. İşte Saki, o boyutun bir tür sözcüsü...Saki´nin veya Ozan´ın anlatılarıyla, Bülent Kısa´nın sorgulamaları yüzlerce sayfalık notlar halinde, bunlar gerçekten farklı, düşündürücü olduğu kadar, alışılmışın da dışında. FENOMEN, gelecek sayılarında, hem Kısa ile geniş bir söyleşi yapacak, hem de Saki´den daha geniş aktarımlarda bulunacak. Bu sayıda sizlere, çeşitli konularda yapılmış Saki diyaloglarından örnekler sunuyoruz.

Röportajın Devamı için: http://www.netpano.com/haber/1281/b%C3%BCy%C3%BCc%C3%BC/b%C3%BClent/k%C4%B1sa%C2%B4n%C4%B1n/s%C4%B1rad%C4%B1%C5%9F%C4%B1/%C3%B6yk%C3%BCs%C3%BC
.Ölümden sonra hayat var ama...

Röportajcının sorduğu ilk soru: “Reenkarnasyon var mı?”

Reenkarnasyonla ilgili verdiği cevaba bir şey demiyorum, zira bende inanmıyorum reenkarnasyona. Fakat sözlerinin devamında kişilerin öldükten sonra ruhlarının bütüne döndüğünü ve yok olduğunu dile getirmiş. Öncelikle bütünden kastının ne olduğunu açıklamamış, bunun yanı sıra ruhani gelişim yapmadığınız sürece açık açık ölümden sonra hayatın olmadığını dile getirmiş. Ve tüm bunların hiçbir mantıksal-diyalektik açıklamasını yapmamış.

Yani adam diyor ki, biz diğer boyuttan saki adlı bir varlıkla görüşüyoruz, o’da bize bunları söylüyor.

Şimdi Bülent Kısa’nın bu tavrı İslam peygamberi Muhammed’in “ben Allah adlı bir varlıkla görüşüyorum, tüm evreni yarattığını ve insanların tanrısı olduğunu iddia ediyor” şeklindeki tavrı arasında ne gibi bir fark var sormak istiyorum… Yanlış anlaşılmasın, B.K kendini peygamber sanıyor yada öyle davranıyor demiyorum, fakat yaptığı mantık olarak bakıldığında bundan farksızdır.

Cennet ve Cehennem kavramları insanların yararına...

Derginin ikinci sorusu: “Ölüm ötesindeki cennet-cehennem kavramları ne demektir?”

Burada ilginç bir iddia atıyor ortaya kendisi. İnsanoğlunun bencil olduğunu, yaşayabilmek için birbirlerini yok etmeleri gerektiğini söylüyor ve bunu önleyeninde cennet-cehennem kavramları olduğunu söylüyor. İnsanlar böyle kavramlardan korkarak yada etkilenerek sözde birbirlerini yok etmekten vazgeçiyormuş diyor kısacası…

Bir defa cennet-cehennem-ahiret vb kavramlar insanları yoğun bir hayal dünyasına çeker.
Cennet kavramı insanların dünyada erişemediği vaatler de bulunarak onları etkiler ve dine bağlar. Bireyler bu vaadlere öldüğünce ulaşacağını umut ve hayal ederek dine uygun davranmaya çalışır, dinin kurallarından çıkmamaya çalışır. Böylece dinin oyuncağı ve yönettiği bir birey olup çıkar.

Cehennem ise kişilerin bu durumunun sürekliliğini sağlayan bir nevi sigortadır.Din, koyduğu kurallardan insanları çıkması halinde cehennem denilen yerde sonsuza dek yanacaklarını, dünyada bile yaşayamayacakları derecede korkunç acılar çekeceklerini söyler.

Böylece cennet vaatleri ile insanları denetimi ve yönetimine almış olan din, cehennem ile bu sistemin sürekliliğini sağlar. Dinin denetimi ve yönetimi altına girmiş olan bireyler, dinleri uğruna haçlı seferlerine veya cihatlara çıkıp birbirlerini doğrar, dinin kurallarından çıkan insanları toprağa gömüp taşlayarak işkence yapar, kendi dininden olmayan ülkelere savaş açıp huzuru ve barışı bozarlar, dinlerini sorgulayan ve eleştiren insanlara suikast düzenler veya ölüm fetvası yayınlarlar…

Kısacası cennetin veya cehennemin bu insanların birbirlerini yok etmesini engelleyen kavramlar değil, tersine yok etmesini sağlayan kavramlar olduğunu söylemek en doğrusudur.

Atlantisliler kendilerini bilerek yok etmişler…

Röportajın ilerleyen cümlelerinde dergi şunu soruyor: “Demin Atlantis dediniz, gerçekten var mıydı? Veya Mu uygarlığı?”

Bülent kısa şu cevabı veriyor: Aslında, normal sıradan bir kara parçasının üzerinde sönmüş bir volkan vardı, çevresinde de büyük bir uygarlık. Teknoloji olarak bu günkü uygarlıktan ileriydiler, değişik yollarla metalleri ve taşları işliyorlar, pek çok şeyi kolaylıkla yapıyorlardı. Uzay ve silah sistemleri vardı, beyinleri çok gelişmişti, enerjiyi kullanabiliyorlardı, iyi bir sistemdi, ama birbirlerine saldırma isteğini duydular, üstün beyinlerin daha alt beyinleri yok edebilme kapasitesine sahiptiler. Açık renkli bir ırktılar, siyahımsı sarı renk gibi, başka kıtalarda yaşam olmadığı için temelde dünyayı kontrol edebiliyorlardı. Zaman içinde başka ırklar ortaya çıktı, karışma ve kopmalar başladı. Onlar da kendi ırklarını geliştirmek istediler. Orta Asya´da ırklar değişmeye başladı, ama bu yeni ırkların beyin kapasiteleri daha düşük olduğundan sorunlar oluştu. Atlantis´in veya o uygarlığın ortadan kalkması gerekiyordu. Bunu kendileri yaptılar, düzensizliği önlemek, dengeyi kurmak için.

Öncelikle şunu sormam gerek, nasıl oluyor da bizden teknolojik olarak daha ileri bir ırkın bulunduğu kocaman bir kıta batıyor ve geriye tek bir çömlek bile kalmıyor? Avrupa’nın yarısının battığını düşünün. Tüm o yüksek gökdelenleri, yolları, binaları, arabaları, büyük havaalanları ile sular altına gömüldüğünü düşünün. Geriye hiç mi bir şey kalmaz? En ufak bir iz, bir kalıntı, bir bina, bir araba veya en azından ufak bir nesne?

Hadi bunu geçtim, sözde enerjilere hükmedebilen “uzay sistemleri” olan teknolojik ve ruhani açıdan yüksek ve beyinleri çok gelişmiş olan bu ırk nedense birdenbire birbirlerine saldırma gereksinim duyuyorlar.
Daha sonraları çevredeki kıtalarda yeni ırklar (daha düşük beyinli tipik insanlar) çıkmaya başlıyor, onlarda kendi ırklarını geliştirmek istiyorlar, sonra Atlantisliler ile karışıyorlar fakat daha geri zekalı oldukları için uyuşmazlık oluyor ve sorunlar çıkıyor.

Ve şimdi sıkı durun; bu ileri beyinli yüksek ruhani gelişim yapmış ve teknolojik açıdan günümüzden bile üstün olan Atlantisliler çözüm olarak ya kendilerinin ya da yeni ortaya çıkan bu ırkların yok olmasını uygun görüyorlar… Pes doğrusu. Cidden de pek bir gelişmiş ırkmış bunlar, vay canına. Ve olaya bakın; bu çok gelişmiş süper zeka ırkımız kendilerini kurban edercesine atlantisi yok ediyorlar, yani kendilerini. Böylece dünyada huzura kavuşuyor öyle mi? Yok böyle hikaye birader. Yahu tolkien’in eseri olan “yüzüklerin efendisi” bundan 10 kat daha mantıklı.

Müzisyenler ve büyük dehalar dünyaya yollanan fazla enerjiden dolayı oluşmuşlar…

İlerleyen anlarda şöyle bir soru geliyor: “Yine reenkarnasyona dönmek istiyorum, doğum anında ana bütünden kopan parça bir cenine resgele mi giriyor? Yoksa bir seçim mi yapıyor? Ya da bir sistem mi var veya rasgele mi? Kopan parça zekiyse Amerika´ya, aptalsa Afrika´ya gibi bir düzen mi var”

Kısa’da şu cevabı veriyor: ”Böyle birşey yok, herkese eşit enerjiler yollanıyor, eşit enerji ve bilgiler, bazı çevresel enerjiler değişimler getirebilirler. Beethoven gibi bir deha geri zekalı bir anne babadan doğabilir. Genetik yapı da var, kalıtsal bilgiler ama bu enerjiyle bağlantılı değil. 1700´lerde dünyanın kendi yapısından kaynaklanan bir konum söz konusu oldu. Enerji yapısında fazla açılıma ihtiyaç vardı, bir enerji boşluğu vardı ve ana enerjiden yükleme yapılarak, büyük dehaların, müzisyenlerin doğması sağlandı.”

Şimdi anlamayanlar için açıklayayım. Röportajcı, evrendeki ana enerjiden ruhun insana nasıl yollandığını, yollanırken de bir sistemin olup olmadığını soruyor. Bülent Kısa’da herkese yollanan enerjinin eşit olarak yollandığını söylüyor.
Hatta bir aralar dünyanın konumundan kaynaklanan bir enerji açığı mevcutmuş dünya genelinde. Ana kaynaktan buraya enerji yollanınca insanlara etki edip dahi-zeki-müzisyen insanların doğmasına sebebiyet vermiş. Beethoven ya da Einstien gibi.

Bir defa az buçuk tarih bilgisi olan insan bu gibi isimlerin, aydınlık çağ döneminde sayılarının arttığını bilir. Dünya çapında büyük bir aydınlanmanın, dahilerin, müzisyenlerin çıkmasının sebebi din tarafından yönetilen bir sistemin yok olup aydınlık bir çağa girilmesidir. Baskıdan, şiddetten, önyargıdan, dogmatik düşüncelerden arınmış yeni ve taze bir çağ… Tutup ta bu dahilerin-müzisyenlerin vs'nin birden bire ortaya çıkma sebebini evrenin ana kaynağından yollanan fazla enerji miktarı gibi bir şeye bağlayan adama ben kusura bakmayın ama oramla buramla gülerim.

Önce reenkarnasyon yoktur dedi, şimdi vardır diyor...

Geldik bir diğer soruya:
Dergi şunu soruyor: “Bazı reenkarnasyon olayları var, bu bir enerji karışımı mı?”

Bülent kısa’da "hayır bu bir enerji sapması, bedenden ayrılan ruh(enerji) kaynağa dönemeyince dağılıyor" diyor. E hani reenkarnasyon yoktu, hani gensel olarak imkansızdı? Önce “yok hayır bedenden ayrılan enerji başka bedene uyum gösteremez çünkü genleri uyuşmaz diyorsun, şimdi de bedenden ayrılan enerji ana kaynağa dönemeyince başka bedenlere geçer diyorsun. Çok açık bir çelişkidir bu.

Evrenin sonu bilgi birikiminden dolayı patlayarak olacakmış.

Evet geldik röportajın sonuna.

Röportajcının sorusu: “Gezegenlerin, güneşin belli bir ruh yapısına bağlı olduklarını söyleyebilir miyiz”

Bülent Kısa şu cevabı veriyor: “ Ruh demek reğil, yaşayan birincil varlık, manyetik enerji yükü. Bilinçli bir öz enerji belki de. Bizim kontak kuramayacağımız belirli kendine öz bir bilinç. Dünyada bir doğa var, bir çark sistemi, atmosfer yapısıyla hareket ediyor, sürekli kendini yenilemeye çalışıyor.”

Sonra bir soru daha soruyor röportajcı: “Yani vücudumuzda yaşayan virüslerin bizi anlamaması gibi mi?

B.K’nin cevabı şu oluyor: Sizin sistemde şu an 9 gezegen var. Daha önce 12 idi ama üçü patladı. Sonuçta güneş bir bilinç merkezi, tüm güneşlerin bilinci birleşip Samanyolu galaksisini oluşturuyor. Samanyolunun şu anki merkezi, sizin galaksinin ana bilinci, bütün sistem ona bağlı olarak hareket ediyor. Bunun gibi galaksi sistemlerinden oluşan 15 galaksilik bir sistem var. Güneş tüm bilgiyi Samanyolu merkezine iletiyor. Sizin farkınızda ama pek önemli değil. 15 galaksinin bilgisi tek bir merkeze ulaşıyor, sonra da tümü bir noktadaki enerjiye ulaşıyor. Öz enerji toplanacak ve bir süre sonra kendi kendini sıfırlayacak, galaksiler yakında küçülmeye başlayacaklar, ufalma olacak, manyetik enerjiler artıyor, ana merkez bilgi yüklemesinden dolup şiştiği için çekim gücü artıp, küçülme olacak. Küçülme arttıkça, tüm bilgi aktarılacak bilgi sürekli akar ama zaman zaman birikir ve şişer. Şişme arttığında, patlama olacak ve tüm bilgi bağlı olduğu ana merkeze aktarılacak. Sistem patlamadan sonra dağılıp, yenilenmeye doğru gider. Yaklaşık beyin hücreleriniz kadar, 13 milyar yıldız ve gezegen var. Bu sayı gerçektir...

Enerjisine bereket, nasıl bir ruhani varlıkmışsa bu “Saki”, evrenin sonundan tut evrendeki yıldız sayısına kadar herşeyi biliyor.

Bu cevabında da şunu demeye çalışıyor Bülent Kısa:
İnsanların bilgisi dünya tarafından güneşe gönderilir,
güneş galaksinin merkezine gönderir,
galakside diğer güneşlerden aldığı bilgiyi ana kaynağa, evrenin kaynağına gönderir.
Yakında bilgi sığmayacak ve ana kaynak patlayacak, demeye çalışıyor.
Daha sonrada yeniden kendi yaralarını sarıp yeniden yenilenecek.

Dehşetül vahşet bir senaryo değil mi? En iyisi biz bundan sonra az düşünelim, yoksa düşüne düşüne, bilgilene bilgilene evren patlayacak yakında.

Sadece ufacık bir röportajından şu adamın ne kadar komik olduğunu siz göstermiş bulunmaktayım. Henüz kitaplarına değinmedim bile…

Yazık şu adama inananlara. Birde bu adamı Türkiye’nin en büyük ruhani adamı-büyücüsü yerine koyup, ona hayranlık-saygı duyuyorlar. Sözde diğer taraf hakkında sanki her şeyi bilen bir peygamber edasıyla adama resmen tapıyorlar. Bülent Kısa'nın öğrencileri diyede çeşitli çeşitli kurumlaşmalar falan var günümüzde, gruplaşmış bir şekilde varlık göstermekteler günümüzde. Google’ye yazın bakın, ekşi sözlükte yazılanlar mesela. Neler neler var. Yok süper atletik bir adamdı, yok süper judo bilirdi, yok şu şu Japon spor aletini ilk o Türkiye’ye getirdi vs vs. Harun Yahya’nın ruhani versiyonudur kendisi oysaki.

Ne diyelim, ana kaynaktan bol enerjiler sizlere ey Bülent Kısa’cılar (.

Saygılarımla VraeL...

nobullshit
22-02-2011, 21:24
Forumdaki nobullshit nickli üyenin isteği üzerine Bülent Kısa ve bir kaç iddiası hakkındaki düşüncelerimi ve anti-sentezlerimi kaleme alma kararı almış bulunmaktayım.

Bülent Kısa’nın elimde elektronik kitapları olmasına rağmen henüz okuma fırsatım olmadı. Bu yazımda ise Kısa’nın, Fenomen dergisinin “Temmuz 1996” tarihli sayısında bulunan bir röportajına değineceğim.
Normalde çok daha geniş bir şekilde, farklı bir zaman diliminde kitaplarındaki yazılanlar da dahil olmak üzere bir yazı yazmayı planlıyordum ama, nobullshit yazmamı isteyince sadece röportaja yönelik ufak bir yazı kaleme alayım dedim.

Röportajın konusu, Bülent Kısa’nın Saki adlı başka bir boyutta ait varlıktan edindiği ezoterik (gizli) bilgilere yönelik.
Ha bu arada Bülent Kısa’nın kim olduğunu vs bilgileri açıklamayı gerek görmüyorum çünkü yazım bu forumda genele değil, Bülent kısayı tanıyanlara ve okültizm ile ilgili olanlara yöneliktir.


Ölümden sonra hayat var ama...

Röportajcının sorduğu ilk soru: “Reenkarnasyon var mı?”

Reenkarnasyonla ilgili verdiği cevaba bir şey demiyorum, zira bende inanmıyorum reenkarnasyona. Fakat sözlerinin devamında kişilerin öldükten sonra ruhlarının bütüne döndüğünü ve yok olduğunu dile getirmiş. Öncelikle bütünden kastının ne olduğunu açıklamamış,

Bütünden kastını o da senin Bülent Kısa'yı ökültizmle ilgilenenlerin tanıyabileceğini düşündüğün için foruma açıklamadığın gibi ökültizmle ilgilenenlerin bütünden kastı bilebileceklerini düşündüğü için açıklamamış olabilir. Mesela ben direk ayıktım "bütün" ile ne demek istediğini. :hat:

bunun yanı sıra ruhani gelişim yapmadığınız sürece açık açık ölümden sonra hayatın olmadığını dile getirmiş. Ve tüm bunların hiçbir mantıksal-diyalektik açıklamasını yapmamış.

Açıklayabilse zaten spiritüelizmle ilgili biri olmazdı. Ne ile ilgili olurdu sen düşün?

Yani adam diyor ki, biz diğer boyuttan saki adlı bir varlıkla görüşüyoruz, o’da bize bunları söylüyor.

Bu tarz şeylere ben de hiç gelemem ama olabilirliği var. Olamayacağını kim söyleyebilir?

Şimdi Bülent Kısa’nın bu tavrı İslam peygamberi Muhammed’in “ben Allah adlı bir varlıkla görüşüyorum, tüm evreni yarattığını ve insanların tanrısı olduğunu iddia ediyor” şeklindeki tavrı arasında ne gibi bir fark var sormak istiyorum… Yanlış anlaşılmasın, B.K kendini peygamber sanıyor yada öyle davranıyor demiyorum, fakat yaptığı mantık olarak bakıldığında bundan farksızdır.

Evet, haklısın.

Cennet ve Cehennem kavramları insanların yararına...

Derginin ikinci sorusu: “Ölüm ötesindeki cennet-cehennem kavramları ne demektir?”

Burada ilginç bir iddia atıyor ortaya kendisi. İnsanoğlunun bencil olduğunu, yaşayabilmek için birbirlerini yok etmeleri gerektiğini söylüyor ve bunu önleyeninde cennet-cehennem kavramları olduğunu söylüyor. İnsanlar böyle kavramlardan korkarak yada etkilenerek sözde birbirlerini yok etmekten vazgeçiyormuş diyor kısacası…

Bir defa cennet-cehennem-ahiret vb kavramlar insanları yoğun bir hayal dünyasına çeker.
Cennet kavramı insanların dünyada erişemediği vaatler de bulunarak onları etkiler ve dine bağlar. Bireyler bu vaadlere öldüğünce ulaşacağını umut ve hayal ederek dine uygun davranmaya çalışır, dinin kurallarından çıkmamaya çalışır. Böylece dinin oyuncağı ve yönettiği bir birey olup çıkar.

Cehennem ise kişilerin bu durumunun sürekliliğini sağlayan bir nevi sigortadır.Din, koyduğu kurallardan insanları çıkması halinde cehennem denilen yerde sonsuza dek yanacaklarını, dünyada bile yaşayamayacakları derecede korkunç acılar çekeceklerini söyler.

Böylece cennet vaatleri ile insanları denetimi ve yönetimine almış olan din, cehennem ile bu sistemin sürekliliğini sağlar. Dinin denetimi ve yönetimi altına girmiş olan bireyler, dinleri uğruna haçlı seferlerine veya cihatlara çıkıp birbirlerini doğrar, dinin kurallarından çıkan insanları toprağa gömüp taşlayarak işkence yapar, kendi dininden olmayan ülkelere savaş açıp huzuru ve barışı bozarlar, dinlerini sorgulayan ve eleştiren insanlara suikast düzenler veya ölüm fetvası yayınlarlar…

Kısacası cennetin veya cehennemin bu insanların birbirlerini yok etmesini engelleyen kavramlar değil, tersine yok etmesini sağlayan kavramlar olduğunu söylemek en doğrusudur.

Şimdi, öncelikle din kendi çatısı altında olan bireylere şiddeti yasaklamıştır (ancak bazen şiddet daha farklı ahlaki bozulmaları önlemek için helal olabilir). Cihad kavramı zaten dinin çatısı altında olmayan kimselere yöneliktir. Yani din topluma kurallar getirir, bu kurallar açık bir sistemi teşkil eder. Bu sistem insanları uyuşturur ve zamanlarını farzları yerine getirerek harcamalarını ve uyumluluk göstermelerini sağlar. Ancak din dışı olan kimseler dinin getirdiği bu kuralları ve farzları bilemeyeceği için sistemde öngörülen iyi hareketlerin dışındaki dince iyi olmayan ama kendilerince iyi olan hareketleri yapabilirler bu da onların din içine alınıp uysallaştırılmasını gerektirmektedir. Kime göre uysal? Tabi ki dine göre. Bu da dinin yayılmacı, emperyalist olduğuna kanıttır.

Kısaca, cihad zaten sapkın olan toplumları kaba kuvvet olsun güzel söz olsun bir şekilde uyumluluğa sokmak, tertibe sokmak için yapılır.

Dinin insanlara gelmesi bir amaç iken din dışı olan insanlara bu amacın gerçekleşmesi için uygulanan eylemler araçtır. Huzuru istemek için nasıl savaşa başvurulur sorusu mu? Eğer siz huzurluysanız ve herkesin sizin anlayışlarınıza göre huzurlu olmasını istiyorsanız yine sizin anlayışlarınıza göre huzursuz yaşayan ama kendileri huzur içinde yaşayan insanları kendi huzur kavramınızın içine çekmek için onları zorlarsınız ve sonuç olarak onlar da artık sizin gibi sizin huzur kavramınıza dahil olurlar.



Atlantisliler kendilerini bilerek yok etmişler…

Röportajın ilerleyen cümlelerinde dergi şunu soruyor: “Demin Atlantis dediniz, gerçekten var mıydı? Veya Mu uygarlığı?”

Bülent kısa şu cevabı veriyor: Aslında, normal sıradan bir kara parçasının üzerinde sönmüş bir volkan vardı, çevresinde de büyük bir uygarlık. Teknoloji olarak bu günkü uygarlıktan ileriydiler, değişik yollarla metalleri ve taşları işliyorlar, pek çok şeyi kolaylıkla yapıyorlardı. Uzay ve silah sistemleri vardı, beyinleri çok gelişmişti, enerjiyi kullanabiliyorlardı, iyi bir sistemdi, ama birbirlerine saldırma isteğini duydular, üstün beyinlerin daha alt beyinleri yok edebilme kapasitesine sahiptiler. Açık renkli bir ırktılar, siyahımsı sarı renk gibi, başka kıtalarda yaşam olmadığı için temelde dünyayı kontrol edebiliyorlardı. Zaman içinde başka ırklar ortaya çıktı, karışma ve kopmalar başladı. Onlar da kendi ırklarını geliştirmek istediler. Orta Asya´da ırklar değişmeye başladı, ama bu yeni ırkların beyin kapasiteleri daha düşük olduğundan sorunlar oluştu. Atlantis´in veya o uygarlığın ortadan kalkması gerekiyordu. Bunu kendileri yaptılar, düzensizliği önlemek, dengeyi kurmak için.

Öncelikle şunu sormam gerek, nasıl oluyor da bizden teknolojik olarak daha ileri bir ırkın bulunduğu kocaman bir kıta batıyor ve geriye tek bir çömlek bile kalmıyor? Avrupa’nın yarısının battığını düşünün. Tüm o yüksek gökdelenleri, yolları, binaları, arabaları, büyük havaalanları ile sular altına gömüldüğünü düşünün. Geriye hiç mi bir şey kalmaz? En ufak bir iz, bir kalıntı, bir bina, bir araba veya en azından ufak bir nesne?

Evet bu gibi şeyler açıkça hikayecilik. Bu tarz şeyleri sevmiyorum ben de. Senin sorduğun soruları ben de soruyorum. Ama daha önce de dediğim gibi. Olabilirliği vardır.

Hadi bunu geçtim, sözde enerjilere hükmedebilen “uzay sistemleri” olan teknolojik ve ruhani açıdan yüksek ve beyinleri çok gelişmiş olan bu ırk nedense birdenbire birbirlerine saldırma gereksinim duyuyorlar.
Daha sonraları çevredeki kıtalarda yeni ırklar (daha düşük beyinli tipik insanlar) çıkmaya başlıyor, onlarda kendi ırklarını geliştirmek istiyorlar, sonra Atlantisliler ile karışıyorlar fakat daha geri zekalı oldukları için uyuşmazlık oluyor ve sorunlar çıkıyor.

Ve şimdi sıkı durun; bu ileri beyinli yüksek ruhani gelişim yapmış ve teknolojik açıdan günümüzden bile üstün olan Atlantisliler çözüm olarak ya kendilerinin ya da yeni ortaya çıkan bu ırkların yok olmasını uygun görüyorlar… Pes doğrusu. Cidden de pek bir gelişmiş ırkmış bunlar, vay canına. Ve olaya bakın; bu çok gelişmiş süper zeka ırkımız kendilerini kurban edercesine atlantisi yok ediyorlar, yani kendilerini. Böylece dünyada huzura kavuşuyor öyle mi? Yok böyle hikaye birader. Yahu tolkien’in eseri olan “yüzüklerin efendisi” bundan 10 kat daha mantıklı.

Evet, haklısın. Ama o değil de Sümerlilerin, Mısırlıların nasıl olup da birden bire o çağda o bilgilere sahip olduklarını da düşünmüyor değilim.

Müzisyenler ve büyük dehalar dünyaya yollanan fazla enerjiden dolayı oluşmuşlar…

İlerleyen anlarda şöyle bir soru geliyor: “Yine reenkarnasyona dönmek istiyorum, doğum anında ana bütünden kopan parça bir cenine resgele mi giriyor? Yoksa bir seçim mi yapıyor? Ya da bir sistem mi var veya rasgele mi? Kopan parça zekiyse Amerika´ya, aptalsa Afrika´ya gibi bir düzen mi var”

Kısa’da şu cevabı veriyor: ”Böyle birşey yok, herkese eşit enerjiler yollanıyor, eşit enerji ve bilgiler, bazı çevresel enerjiler değişimler getirebilirler. Beethoven gibi bir deha geri zekalı bir anne babadan doğabilir. Genetik yapı da var, kalıtsal bilgiler ama bu enerjiyle bağlantılı değil. 1700´lerde dünyanın kendi yapısından kaynaklanan bir konum söz konusu oldu. Enerji yapısında fazla açılıma ihtiyaç vardı, bir enerji boşluğu vardı ve ana enerjiden yükleme yapılarak, büyük dehaların, müzisyenlerin doğması sağlandı.”

Şimdi anlamayanlar için açıklayayım. Röportajcı, evrendeki ana enerjiden ruhun insana nasıl yollandığını, yollanırken de bir sistemin olup olmadığını soruyor. Bülent Kısa’da herkese yollanan enerjinin eşit olarak yollandığını söylüyor.
Hatta bir aralar dünyanın konumundan kaynaklanan bir enerji açığı mevcutmuş dünya genelinde. Ana kaynaktan buraya enerji yollanınca insanlara etki edip dahi-zeki-müzisyen insanların doğmasına sebebiyet vermiş. Beethoven ya da Einstien gibi.

Buna söyleyecek bir söz bulamıyorum kardeşim.

Bir defa az buçuk tarih bilgisi olan insan bu gibi isimlerin, aydınlık çağ döneminde sayılarının arttığını bilir. Dünya çapında büyük bir aydınlanmanın, dahilerin, müzisyenlerin çıkmasının sebebi din tarafından yönetilen bir sistemin yok olup aydınlık bir çağa girilmesidir. Baskıdan, şiddetten, önyargıdan, dogmatik düşüncelerden arınmış yeni ve taze bir çağ… Tutup ta bu dahilerin-müzisyenlerin vs'nin birden bire ortaya çıkma sebebini evrenin ana kaynağından yollanan fazla enerji miktarı gibi bir şeye bağlayan adama ben kusura bakmayın ama oramla buramla gülerim.

Önce reenkarnasyon yoktur dedi, şimdi vardır diyor...

Geldik bir diğer soruya:
Dergi şunu soruyor: “Bazı reenkarnasyon olayları var, bu bir enerji karışımı mı?”

Bülent kısa’da "hayır bu bir enerji sapması, bedenden ayrılan ruh(enerji) kaynağa dönemeyince dağılıyor" diyor. E hani reenkarnasyon yoktu, hani gensel olarak imkansızdı? Önce “yok hayır bedenden ayrılan enerji başka bedene uyum gösteremez çünkü genleri uyuşmaz diyorsun, şimdi de bedenden ayrılan enerji ana kaynağa dönemeyince başka bedenlere geçer diyorsun. Çok açık bir çelişkidir bu.

Orada başka bedenlere dönüyor demiyor yalnız. Dağılıyor denmiş. Enerjinin bir şekilde dağılması demek herhangi bir şeye dönüşmesi demek olabilir.

Evrenin sonu bilgi birikiminden dolayı patlayarak olacakmış.

Evet geldik röportajın sonuna.

Röportajcının sorusu: “Gezegenlerin, güneşin belli bir ruh yapısına bağlı olduklarını söyleyebilir miyiz”

Bülent Kısa şu cevabı veriyor: “ Ruh demek reğil, yaşayan birincil varlık, manyetik enerji yükü. Bilinçli bir öz enerji belki de. Bizim kontak kuramayacağımız belirli kendine öz bir bilinç. Dünyada bir doğa var, bir çark sistemi, atmosfer yapısıyla hareket ediyor, sürekli kendini yenilemeye çalışıyor.”

Sonra bir soru daha soruyor röportajcı: “Yani vücudumuzda yaşayan virüslerin bizi anlamaması gibi mi?

B.K’nin cevabı şu oluyor: Sizin sistemde şu an 9 gezegen var. Daha önce 12 idi ama üçü patladı. Sonuçta güneş bir bilinç merkezi, tüm güneşlerin bilinci birleşip Samanyolu galaksisini oluşturuyor. Samanyolunun şu anki merkezi, sizin galaksinin ana bilinci, bütün sistem ona bağlı olarak hareket ediyor. Bunun gibi galaksi sistemlerinden oluşan 15 galaksilik bir sistem var. Güneş tüm bilgiyi Samanyolu merkezine iletiyor. Sizin farkınızda ama pek önemli değil. 15 galaksinin bilgisi tek bir merkeze ulaşıyor, sonra da tümü bir noktadaki enerjiye ulaşıyor. Öz enerji toplanacak ve bir süre sonra kendi kendini sıfırlayacak, galaksiler yakında küçülmeye başlayacaklar, ufalma olacak, manyetik enerjiler artıyor, ana merkez bilgi yüklemesinden dolup şiştiği için çekim gücü artıp, küçülme olacak. Küçülme arttıkça, tüm bilgi aktarılacak bilgi sürekli akar ama zaman zaman birikir ve şişer. Şişme arttığında, patlama olacak ve tüm bilgi bağlı olduğu ana merkeze aktarılacak. Sistem patlamadan sonra dağılıp, yenilenmeye doğru gider. Yaklaşık beyin hücreleriniz kadar, 13 milyar yıldız ve gezegen var. Bu sayı gerçektir...

Enerjisine bereket, nasıl bir ruhani varlıkmışsa bu “Saki”, evrenin sonundan tut evrendeki yıldız sayısına kadar herşeyi biliyor.

Bu cevabında da şunu demeye çalışıyor Bülent Kısa:
İnsanların bilgisi dünya tarafından güneşe gönderilir,
güneş galaksinin merkezine gönderir,
galakside diğer güneşlerden aldığı bilgiyi ana kaynağa, evrenin kaynağına gönderir.
Yakında bilgi sığmayacak ve ana kaynak patlayacak, demeye çalışıyor.
Daha sonrada yeniden kendi yaralarını sarıp yeniden yenilenecek.

Dehşetül vahşet bir senaryo değil mi? En iyisi biz bundan sonra az düşünelim, yoksa düşüne düşüne, bilgilene bilgilene evren patlayacak yakında.

Sadece ufacık bir röportajından şu adamın ne kadar komik olduğunu siz göstermiş bulunmaktayım. Henüz kitaplarına değinmedim bile…

Yazık şu adama inananlara. Birde bu adamı Türkiye’nin en büyük ruhani adamı-büyücüsü yerine koyup, ona hayranlık-saygı duyuyorlar. Sözde diğer taraf hakkında sanki her şeyi bilen bir peygamber edasıyla adama resmen tapıyorlar. Bülent Kısa'nın öğrencileri diyede çeşitli çeşitli kurumlaşmalar falan var günümüzde, gruplaşmış bir şekilde varlık göstermekteler günümüzde. Google’ye yazın bakın, ekşi sözlükte yazılanlar mesela. Neler neler var. Yok süper atletik bir adamdı, yok süper judo bilirdi, yok şu şu Japon spor aletini ilk o Türkiye’ye getirdi vs vs. Harun Yahya’nın ruhani versiyonudur kendisi oysaki.

Ne diyelim, ana kaynaktan bol enerjiler sizlere ey Bülent Kısa’cılar (.

Saygılarımla VraeL...

Bilgi birikimi nedir? Mesela bir karadeliğin her şeyi yutması gerektiği bilgisi nereden geliyor ve nerede bulunuyor? Bahsettiği bilgi birikimi bu tarzdan bir şey olabilir.

Bilgi güneşte toplanır diyor ve aşırı yüklemeden patlar diyor; güneş bir yıldızdır ve patladığında son aşamada karadelik oluşur ve bu her şeyi çeker. Çekilen şey de salt bilgidir kanımca. Maddeyi kendine çeker karadelik zira madde bilgiyle doludur. Mesela maddenin kütlesi bir bilgidir. Karadelik bilgiyi ana kaynağa iletiyor olabilir.

Mesela bahsettiği bütüne. Bütün nedir? Karadeliğin tekilliği olabilir? Tekil ve bütün olan bir ortam yani.

Güneş sistemindeki bilgi güneşte, güneşlerdeki bilgi de galaksinin merkezinde toplanır demiş. Bilin bakalın hemen hemen her galaksinin merkezinde ne var? Yine karadelik.

Şimdi konu ökültizm olunca bazı şeyleri açıkladığında ya imalarla doludur ya da anlattığın şeyin bilgisini farklı yollar kullanarak edindiğin için sana gelen öz bilginin formal niteliği de farklı ve karmaşık olacağı için hikaye gibi görünür. Şu müzisyen-dahi konusunda olduğu gibi. Orda büyük olasılıkla daha farklı bir içerik var. Dünyanın özel konumu, enerji açığı falan demiş. Şimdi bu adam fizikçi değil, dili anca o kadar dönmüş olabilir. Bahsettiği olayın niteliği belki budur ama dediğim gibi bunu rasyonel olarak açıklayamayacağı için kaba hatlarıyla anlatmayı denemiş olabilir ve büyük olasılıkla hikayeyi komikleştiren de bu tutumu. Yani davulun sesi uzaktan komik gelir. Biz de uzaktayız zaten.

Şimdi soracaksın ki, kos koca boyutlar arası varlık Saki her şeyi biliyor da bunun rasyonel açıklamasını neden yapmamış B.K.'ya? Mesela formülünü falan neden bir kağıda yazıp vermemiş? Bu soruların cevabını, Saki'nin ve verdiği bilgilerin şayet olduysa, nasıl algılandığını, nasıl elde edildiğini bilmek etkileyecektir. Yani 13 milyar yıldızın olduğunu falan her türlü yoldan elde etmiş olabilir ve bu yol rasyonel açıklamaya mahal bırakmıyor olabilir mesela.

Ökültizmle ilgili olduğun için bu kadar non-rasyonel konuşuyorum bu arada.

VraeL
24-02-2011, 19:25
Sevgili Nobullshit,

Umarım başlıkta nickinin geçtiği için başlığı özellikle sana hitaben açmışım gibi bir durum olmamıştır sevgili dostum, karşıt iddialarıma tek tek cevap vermene gerek yoktu ^_^ Yinede zahmet edip kaleme almışsın kendi düşüncelerini bende kendimkileri yazayım o halde.

Bütünden kastını o da senin Bülent Kısa'yı ökültizmle ilgilenenlerin tanıyabileceğini düşündüğün için foruma açıklamadığın gibi ökültizmle ilgilenenlerin bütünden kastı bilebileceklerini düşündüğü için açıklamamış olabilir. Mesela ben direk ayıktım "bütün" ile ne demek istediğini.


Mantıklı bir yaklaşım tabiki, zaten tahmin etmek zor değil, bütünden kastının evrendeki ana enerji veya benzeri birşey olduğu belli oluyor ama benim istediğim daha çok yapısıyla, tarihiyle, başlangıcıyla ilgili daha detaysal bilgiler vermeseydi. Bunun yanısıra "okültizmle ilgilenenlerin anlayacağını düşündüğü için" belirtmemiş olabilir fakat röportaj verdiği dergi fenomen dergisi, türkiyenin herhangi bir yerinde herhangi bir vatandaş okuyabilir bu dergiyi. Kısacası genele yönelik bir dergi.


Alıntı:
bunun yanı sıra ruhani gelişim yapmadığınız sürece açık açık ölümden sonra hayatın olmadığını dile getirmiş. Ve tüm bunların hiçbir mantıksal-diyalektik açıklamasını yapmamış.
Açıklayabilse zaten spiritüelizmle ilgili biri olmazdı. Ne ile ilgili olurdu sen düşün?



Şimdi buradaki olay şu. Kesin bir şekilde doğruymuş gibi konuşması. Hani "ölümden sonra şöyle şöyle birşey olamayacağını bize söyledi, bizde bunun mümkün olabileceği konusunda düşünüyoruz" şeklinde bir cümle kursa anlarım. Fakat görünen o ki "saki" denen varlık buna ne anlattıysa hiç eleştirmeden inanmış gibi bir durum söz konusu. (tabi ciddende böyle bir varlıkla iletişime geçtiyse veya böyle bir varlık varsa)

Şimdi, öncelikle din kendi çatısı altında olan bireylere şiddeti yasaklamıştır (ancak bazen şiddet daha farklı ahlaki bozulmaları önlemek için helal olabilir). Cihad kavramı zaten dinin çatısı altında olmayan kimselere yöneliktir. Yani din topluma kurallar getirir, bu kurallar açık bir sistemi teşkil eder. Bu sistem insanları uyuşturur ve zamanlarını farzları yerine getirerek harcamalarını ve uyumluluk göstermelerini sağlar. Ancak din dışı olan kimseler dinin getirdiği bu kuralları ve farzları bilemeyeceği için sistemde öngörülen iyi hareketlerin dışındaki dince iyi olmayan ama kendilerince iyi olan hareketleri yapabilirler bu da onların din içine alınıp uysallaştırılmasını gerektirmektedir. Kime göre uysal? Tabi ki dine göre. Bu da dinin yayılmacı, emperyalist olduğuna kanıttır.

Kısaca, cihad zaten sapkın olan toplumları kaba kuvvet olsun güzel söz olsun bir şekilde uyumluluğa sokmak, tertibe sokmak için yapılır.

Dinin insanlara gelmesi bir amaç iken din dışı olan insanlara bu amacın gerçekleşmesi için uygulanan eylemler araçtır. Huzuru istemek için nasıl savaşa başvurulur sorusu mu? Eğer siz huzurluysanız ve herkesin sizin anlayışlarınıza göre huzurlu olmasını istiyorsanız yine sizin anlayışlarınıza göre huzursuz yaşayan ama kendileri huzur içinde yaşayan insanları kendi huzur kavramınızın içine çekmek için onları zorlarsınız ve sonuç olarak onlar da artık sizin gibi sizin huzur kavramınıza dahil olurlar.

Katıldığım ve katılmadığım yönleri mevcut bu paragrafının. Fakat özellikle iddia edilen birşey görmediğim için birşey yazamayacağım bende. Az çok hemfikiriz.


Anlantis konusunun olabilirliliği konusunda çok fazla düşündük arkadaşlarca. VE fark ettik ki çok zorlama tezler üretmek zorunda kalıyor insan olabilirliliğini kabul etmek için. Mesela mu uygarlığı. Hemen hemen asya kıtası kadar bir kıta. Bunu batırabilecek bir kuvvet düşün. Böyle bir kuvvet var olsa bile mu'nun çevresindeki diğer kıtalar da da çok büyük değişiklikler yapmış olması gerekir. Fakat kıtabilimcilere veya konuyla alakalı bilimsel verilere baktığında geçmişte kıtaların başına gelmiş böyle bir bulgu bulunmamakta. Kaldı ki asya kıtası kadar bir kıta batacak ve geriye varlığını kanıtlatacak tek bir çömlek bile kalmayacak. Bana hiç inandırıcı gelmiyor. Ama tabiki kültürel olarak böyle bir mekanın varlığına dair düşündürücü ve çok ciddi bulgular da mevcut, bunlarıda görmezlikten gelmek ayıp olur. Konu dağılmasın diye yazmasam daha iyi olur onlarıda.


Orada başka bedenlere dönüyor demiyor yalnız. Dağılıyor denmiş. Enerjinin bir şekilde dağılması demek herhangi bir şeye dönüşmesi demek olabilir.

Şimdi şöyle ki, dağılıyor ve dönüyor demesi çok önemli değil. Asıl olay şu:
Adam diyor ki, bir insan ölünce ruh enerjisi ana kaynağa "döner". Yeniden başka bir bedene ise gönderilemez veya giremez çünkü ilk vücudunun genleri farklıdır ve ruhu bu genlere göre dizilmiştir. Yeni bir vüduda uyamaz. diyor...

Fakat sonra da diyor ki, eğer ilk vücudundan ayrılan ruh enerjisi ana kaynağa dönmeyi başaramazsa parçalara bölünüp farklı farklı bedenlere girebilir diyor. Şimdi bu apaçık bir çelişkidir benim gözümde. Önce diyor ki: "asla ama asla bir insanın ruhu bir başka bedene uyamaz" sonrada diyor ki "şöyle şöyle bir durum olursa uyar".

Bilgi birikimi nedir? Mesela bir karadeliğin her şeyi yutması gerektiği bilgisi nereden geliyor ve nerede bulunuyor? Bahsettiği bilgi birikimi bu tarzdan bir şey olabilir.

Bilgi güneşte toplanır diyor ve aşırı yüklemeden patlar diyor; güneş bir yıldızdır ve patladığında son aşamada karadelik oluşur ve bu her şeyi çeker. Çekilen şey de salt bilgidir kanımca. Maddeyi kendine çeker karadelik zira madde bilgiyle doludur. Mesela maddenin kütlesi bir bilgidir. Karadelik bilgiyi ana kaynağa iletiyor olabilir.

Mesela bahsettiği bütüne. Bütün nedir? Karadeliğin tekilliği olabilir? Tekil ve bütün olan bir ortam yani.

Güneş sistemindeki bilgi güneşte, güneşlerdeki bilgi de galaksinin merkezinde toplanır demiş. Bilin bakalın hemen hemen her galaksinin merkezinde ne var? Yine karadelik.

Şimdi konu ökültizm olunca bazı şeyleri açıkladığında ya imalarla doludur ya da anlattığın şeyin bilgisini farklı yollar kullanarak edindiğin için sana gelen öz bilginin formal niteliği de farklı ve karmaşık olacağı için hikaye gibi görünür. Şu müzisyen-dahi konusunda olduğu gibi. Orda büyük olasılıkla daha farklı bir içerik var. Dünyanın özel konumu, enerji açığı falan demiş. Şimdi bu adam fizikçi değil, dili anca o kadar dönmüş olabilir. Bahsettiği olayın niteliği belki budur ama dediğim gibi bunu rasyonel olarak açıklayamayacağı için kaba hatlarıyla anlatmayı denemiş olabilir ve büyük olasılıkla hikayeyi komikleştiren de bu tutumu. Yani davulun sesi uzaktan komik gelir. Biz de uzaktayız zaten.

Şimdi soracaksın ki, kos koca boyutlar arası varlık Saki her şeyi biliyor da bunun rasyonel açıklamasını neden yapmamış B.K.'ya? Mesela formülünü falan neden bir kağıda yazıp vermemiş? Bu soruların cevabını, Saki'nin ve verdiği bilgilerin şayet olduysa, nasıl algılandığını, nasıl elde edildiğini bilmek etkileyecektir. Yani 13 milyar yıldızın olduğunu falan her türlü yoldan elde etmiş olabilir ve bu yol rasyonel açıklamaya mahal bırakmıyor olabilir mesela.

Ökültizmle ilgili olduğun için bu kadar non-rasyonel konuşuyorum bu arada.

Şahsi fikrim karadeliklerin bilgiyi değil sadece maddeyi yuttuğudur. Bilgi kavramı biz insanların beyninde oluşan soyut bir kavram. Karadeliğe çekilen şey sadece madde. Bilgi dediğimiz şey elle tutulur, toprakta yetiştirilebilir, suyun altında kiri gitsin yıkanabilir birşey olmadığı gibi kara delik tarafındanda tutulup içine çekilecek birşey değildir fikrimce.

Konu okultizm olunca elbette konunun içinde simgesel anlatım olucaktır. Fakat b.k'nın anlattıkları bayağı bildiğimiz fizikle-kimyayla-bilimle alakalı birşey ve tüm bunları kesin bir şekilde doğruymuşcasına anlatıyor. Adam bayağı bilgi dediğimiz şeyin elle tutulur birşeymiş gibi güneş tarafından depolandığını, güneş tarafından ana kaynağa yollandığını ana kaynağında içinde yeterince yer kalmayınca patlayacağını söylüyor. Ben bu sözlerde simgesel veya imalı anlatımlar değil, direk hayal gücünün kişiye hakim oluşundan dolayı saçmalamış bir bireyin sözlerini görüyorum.

Saygılarımla

spartacus
25-02-2011, 01:23
Sevgili VraeL
bende iki şey söyleyim ikili hali kalksın başlığın o zaman : )

Ben bu sözlerde simgesel veya imalı anlatımlar değil, direk hayal gücünün kişiye hakim oluşundan dolayı saçmalamış bir bireyin sözlerini görüyorum.

Bence tespit burada, sanırım geçmişde bilgiye yönelmiş ve oradanda gizeme yönelmiş birisi yada zaten çevre de yönlendirmiş olabilir.

Bilgi konusunda söylemleri ise bana Uzakdoğu felsefesinin kendi hayali kurgusunda çeşitli çaprzlamalar yapmasıyla ilgili.

Örneğin reenkarnasyon.

Uzakdoğu felsefesinden epey bir yararlanmış gibi grünüyor yada üstünkörü de denebilir. anlamak için bence ilk doğaya bakmak gerekir. Bir örnekle 2 şey bütünleşecek.

Benliğin, bireyliğin, bütüne teslimi...
Ben anlatırken doğasını bozmadan mecazi(metaforik) yüklemelerde bulunacam.

Yağmur yağdığı bir zamanı düşünelim. Damla yere düşer ve denizlere, okyanuslara aslına dönmeye doğru yol alır. Bu kendi benliğinide tüketmek, bütünde birleşmek çabası değil mi?
Bu halde bireyde, benliğini aşmalı, bütüne ulaşmalıdır. Bu çabayı taşımalıdır ki, okyanusa(bütüne) ulaşsın.

Su tekrar okyanusa katışsada, bulut olup, rüzgarla yol alıp tekrar damla olarak toprağa düşecektir ve her seferinde su, kendi benliğini tüketmenin yolunda bütüne karışmak için çabalayacaktır.

Benliği tüketmekde, reenkarnasyonda aslında burada, bu dönüşümde gözlemleniyor gibi. Zaten daha baştan damlanın kendi benliğini bitirmek için çaba içine girmesinden bahsettiğim an gizem başlamıştır elbetde bu gizem mistik bir anlatıma dönüşecek ve mistik sonuçlar çıkartılacaktır.

Aktardıklarına bakıyorumda, sanki B.K kendince harmanlamalar yapmış, çeşitli öğretileri, parça bölük bütünleştirmiş ve bir söyleme eriştirmiş ve bunuda dile getirmiş, Saki isimli birisi ile iletişimde olduğuyla anlattıklarınada gizem-etki alanı katarak hayali argümanlarına da bir gerçeklik kazandırmaya çalışmış.

Örneğin yıldız sayısı neyin nesi, neyin sayısı belli değil, 15 galaksi ile neyi sınırlıyor, ki 13 milyar yıldız mantıklı bir rakamda değil

Enerjiyi kendince bilgiye çevirmiş sanırım, ve bütünde aslında ona göre işte şu damlanın benliğini tüketmek için çabaladığı bütün olmalı, neyse zaten yeterince ifade etmişsin.

nobullshit
25-02-2011, 10:59
Mantıklı bir yaklaşım tabiki, zaten tahmin etmek zor değil, bütünden kastının evrendeki ana enerji veya benzeri birşey olduğu belli oluyor ama benim istediğim daha çok yapısıyla, tarihiyle, başlangıcıyla ilgili daha detaysal bilgiler vermeseydi. Bunun yanısıra "okültizmle ilgilenenlerin anlayacağını düşündüğü için" belirtmemiş olabilir fakat röportaj verdiği dergi fenomen dergisi, türkiyenin herhangi bir yerinde herhangi bir vatandaş okuyabilir bu dergiyi. Kısacası genele yönelik bir dergi.

Elbette genele yönelik bir dergi ama sanırım B.K. bu söyleşiyi konuyla alakadar olanların ilgisine sunmuş. Sonuçta sırf ökültik malzemeyle yayın yapan bir dergi yok bildiğim kadarıyla.



Şimdi buradaki olay şu. Kesin bir şekilde doğruymuş gibi konuşması. Hani "ölümden sonra şöyle şöyle birşey olamayacağını bize söyledi, bizde bunun mümkün olabileceği konusunda düşünüyoruz" şeklinde bir cümle kursa anlarım. Fakat görünen o ki "saki" denen varlık buna ne anlattıysa hiç eleştirmeden inanmış gibi bir durum söz konusu. (tabi ciddende böyle bir varlıkla iletişime geçtiyse veya böyle bir varlık varsa)

Kişisel algıları onu hangi yöne sürüklediyse aynı yönden gelen anlaşılmalar onun malum niteliğe ya da niceliğe inanmasını gerektireceği için bildiğinden emin konuşması doğal değil mi? En azından keş olan birisi için de gördüğü halisünasyonlar reddedilemeyecek kadar gerçektir.


Şahsi fikrim karadeliklerin bilgiyi değil sadece maddeyi yuttuğudur. Bilgi kavramı biz insanların beyninde oluşan soyut bir kavram. Karadeliğe çekilen şey sadece madde. Bilgi dediğimiz şey elle tutulur, toprakta yetiştirilebilir, suyun altında kiri gitsin yıkanabilir birşey olmadığı gibi kara delik tarafındanda tutulup içine çekilecek birşey değildir fikrimce.

Bilginin soyut bir kavram olmadığını söylüyorum ben de. Maddenin saf bilgi olduğunu düşünüyorum. DNA içinde bilgi vardır, suyun bileşeni H2O'dur. H2O = SU olduğu bir bilgidir. Bir atomun kütlesi bir bilgidir. Bunun gibi daha bir çok şey bilgidir. Maddeyi yutan şey bilgiyi yutuyor demektir.

Konu okultizm olunca elbette konunun içinde simgesel anlatım olucaktır. Fakat b.k'nın anlattıkları bayağı bildiğimiz fizikle-kimyayla-bilimle alakalı birşey ve tüm bunları kesin bir şekilde doğruymuşcasına anlatıyor. Adam bayağı bilgi dediğimiz şeyin elle tutulur birşeymiş gibi güneş tarafından depolandığını, güneş tarafından ana kaynağa yollandığını ana kaynağında içinde yeterince yer kalmayınca patlayacağını söylüyor. Ben bu sözlerde simgesel veya imalı anlatımlar değil, direk hayal gücünün kişiye hakim oluşundan dolayı saçmalamış bir bireyin sözlerini görüyorum.

Saygılarımla

Evet bilgi elle tutulan bir şey yukarıda da bahsettiğim gibi.

VraeL
26-02-2011, 16:51
Elbette genele yönelik bir dergi ama sanırım B.K. bu söyleşiyi konuyla alakadar olanların ilgisine sunmuş. Sonuçta sırf ökültik malzemeyle yayın yapan bir dergi yok bildiğim kadarıyla.
Evet böyle bir dergi yok fakat derginin geçmişine baktığın zaman, yayınlandığı tarihte eşinin tek örneği olduğu söylenebilir. Bu gerçekten toplumun farklı farklı kesimleri tarafından okunan ve adı oldukça iyi bilinen bir dergiydi zamanında. Kısa'nın böyle birşeyden haberdar olmasına rağmen sergilediği tutum yanlış. Kaldı ki ben zaten bu adamın anlayışını-felsefesini falan asla tasvip etmiyorum. Havass'la ilgili birisidir kendisi. Hatta bu konu üzerine kitabı bile vardır. Havass ise bildiğin "islam büyü ilmidir" (!)
Ben şahsen bu adamın yaptıklarını, harun yahyanın millete bedava yaratılış atlası dağıtmasından veya programlara çıkıp saçma felsefesini anlatmasından daha farklı görmüyorum.




Kişisel algıları onu hangi yöne sürüklediyse aynı yönden gelen anlaşılmalar onun malum niteliğe ya da niceliğe inanmasını gerektireceği için bildiğinden emin konuşması doğal değil mi? En azından keş olan birisi için de gördüğü halisünasyonlar reddedilemeyecek kadar gerçektir. Şöyle söyleyeyim, ruhani bir varlıkla görüşüyorsun, diğer boyuttan başka bir varlık. Bu varlık sana evrenle ilgili sırlar veriyor ve bir çok şey anlatıyor. Sende ne anlatırsa koyun gibi inanıp topluma açık bir dergide yazıyorsun.

Bunun yanısıra okült konularda oldukça deneyimli ve çeşitli yöntemler ile diğer boyutlardan varlıkla ile görüştüğüne inanan kimi arkadaşlarım mevcut. Bu arkadaşlarım bana 3-5 yıldır düzenli olarak belirli günlerde bilgi alışverişinde bulunduklarını söylemelerine rağmen hiçbiri çıkıp dergilerde şuralarda buralarda bilgilerini yaymaya çalışmıyor. Tersine yaşadıkları olayların altında psikolojik bir rahatsızlıkları olup olmadığını araştırır, kazandıkları bilgileri günümüz biliminin bilgi birikiminden yararlanarak olabilirliliğini ölçer ve hiç bir bilgiyede körüne körüne inanmazlar. En azından ben böyle gözlemlemekteyim onları.
Ayrıca bu arkadaşlarımda aynı bu sitedeki hatrı sayılır ateist arkadaşlar gibi son derece eleştirel ve rasyonel insanlardır ve ateisttirler aynı zamanda.


Bilginin soyut bir kavram olmadığını söylüyorum ben de. Maddenin saf bilgi olduğunu düşünüyorum. DNA içinde bilgi vardır, suyun bileşeni H2O'dur. H2O = SU olduğu bir bilgidir. Bir atomun kütlesi bir bilgidir. Bunun gibi daha bir çok şey bilgidir. Maddeyi yutan şey bilgiyi yutuyor demektir.
Valla kanka bu konuda fikir ayrılığı yaşıyoruz seninle. Sen somuttur diyorsun ve soyuttur diyorum. Devam ettirmenin bir anlamı yok.


Saygılarımla

Neva
23-11-2011, 00:14
Ben bu sözlerde simgesel veya imalı anlatımlar değil, direk hayal gücünün kişiye hakim oluşundan dolayı saçmalamış bir bireyin sözlerini görüyorum.

Saygılarımla

Buyuk olcude hayal gucu, ancak eski metinlerden gudumlu olusan bir hayal gucu..

VraeL
03-09-2012, 20:41
Hayal gücüne hakim olup kitap yazanlara "fantastik kurgu yazarı",
hayal gücüne yenik düşüp kitap yazanlara "peygamber" denir. (:

Nasıl olmuş yeni sözüm Neva? .D

qlause
03-09-2012, 22:11
Bilginin soyut bir kavram olmadığını söylüyorum ben de. Maddenin saf bilgi olduğunu düşünüyorum. DNA içinde bilgi vardır, suyun bileşeni H2O'dur. H2O = SU olduğu bir bilgidir. Bir atomun kütlesi bir bilgidir. Bunun gibi daha bir çok şey bilgidir. Maddeyi yutan şey bilgiyi yutuyor demektir.



Evet bilgi elle tutulan bir şey yukarıda da bahsettiğim gibi.

Bilgi soyuttur ancak bilgiyle ortaya konulan şeyler somuttur.
Bilgiyi göremezsin ve hissedemezsin sadece bilirsin bilmek bir duyu organı değildir.
Ölünce bilgi yok olur ancak somut birşey asla yok olmaz sadece değişime uğrar (kara deliğe giriyosa başka)

Neva
09-07-2013, 05:36
Hayal gücüne hakim olup kitap yazanlara "fantastik kurgu yazarı",
hayal gücüne yenik düşüp kitap yazanlara "peygamber" denir. (:

Nasıl olmuş yeni sözüm Neva? .D

Guzel olmus Vrael ..Guncelleyelim basligi..