spartacus
05-03-2011, 12:47
Sevgili Frodo Görüntüler Elimizde ! (beni tanıdılar sen kaç) (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=22764) isminde bir başlık açmıştı.
Görünen o ki, tanınmamış olmanında, kaçmanında bir faydası yok. İnsan fiziki olarak kaçabilir elbetde, peki ya düşünsel olarak kaçabilir mi?
Bir zamanlar Ergenekoncu olmanın kıstasını geçmiş süreçlerde darbe planı veya darbeciliğe, mafyatik ilişkiler ağına vs göre tanımlayan AKP cühelası, kamuoyunu yeterince ikna ettiğine kanaat getirmiş olmalı ki, kozlarını oynamaya başladı. Ya da daha doğrusu en başından süreç bu şekilde planlanmıştı ve ifade özgürlüğünü susturmanın bir başka yolu ile karşı karşıya kalacaktık. Bu tür yöntemler insanları susturmanın, ifade özgürlüğünü kısıtlamanın en kolay, ama bir o kadar da en soysuz yöntemlerinden biri olmalı. Aslında bu bir linç kültürü.
"Dergimizin idare müdürü ve editörü Baha Okar’ın da dahil edildiği düzmece Devrimci Karargâh davasının iddianamesini ve eklerini okuyup anlamaya çalışırken iki önemli gelişme daha yaşandı: Birincisi, emekli veya muvazzaf 163 üst düzey subayın Balyoz Davası adı altında tutuklanması; ikincisi ise, hükümete muhalif çizgisiyle bilinen Odatv adlı internet sitesinin yöneticilerinin tutuklanması. Böylece yazımızın çerçevesi aynı kalmakla birlikte içeriği zenginleşti!
.....
Bu ve benzeri iddianameler tutarlılık ve gerçeği ortaya çıkarmak adına yazılmıyor. Asıl hedef tutuklananlar değil; onlar üzerinden geride kalanlara, bütün topluma bir mesaj verilmek isteniyor: “Her an seni de alabiliriz. Bir suç işlemiş olman gerekmez. Bu nedenle sesini kıs, dümen suyumuza gir.” Ve bu mesaj, iddianameler ne kadar mesnetsiz, ne kadar saçma, ne kadar komik olursa, o kadar güçlü bir biçimde verilmiş olacaktır. Ne kadar saçmalık, o kadar korku! Örgütsüz kitleleri sindirmek için kullanılan bir psikolojik savaş yöntemi bu." Ender Helvacıoğlu Bilim ve Gelecek Sayı:85
1980 Darbe dönemlerinde herkes örgüt mensubu olmakla baştan suçlu hale getirilir, bu suçluluğun karşısında sözde bir meşruiyetle insanlar hem susuturulur, ama hemde insanlık dışı uygulamalara tabi tutulur, çeşitli suçlar isnat edilir, insanlar kabul etmesi için işkencelerden geçirilir, bazıları sakat kalır, bazıları hücrelerde çürütülür, bazılarıda işkence ile katledilerek hayata gözlerine yumardı. Askeri Diktatörlük kendisini haklı kılmanın kolay yolunu daha baştan bulmuştu.
Aklıma Hanefi Avcı ve Mersin'de 1980 de işkencede katledilen Ali Uygur geldi(henüz darbe olmamıştı). Öğretmen Ali Uygur sözde örgüt lideriydi ve her türlü insanlık dışı uygulama, uygulayanlar açısından tamamen meşru idi. Ali Uygur 1. şube Komiseri Hanefi Avcı yönetiminde, içinde kedi olan bir çuvalda olduğu halde kafasına vurula vurula öldürülmüştü. Ailesi savcıya gittiğinde savcı -Ali Uygur'un polislerin elinden kaçtığını ve inşallahda ölmüş olacağını söylemişti. (elleri kelepçeli halde ve gözaltında iken kaçmış!) Ailesi ne yaptıysa hem evladının akibetini öğrenememiş hemde tüm çabaları boşa çıkmıştı.
Günlerden bir gün bir gazeteci Vahap Şehitoğlu, Ali Uygur'un polislerce katlediğini mezarına varana değin ortaya çıkartır. Akabinde gazeteci yazısından dolayı yakalanır ve bu yazıları hangi elinle yazdın diyerek parmakları kırılır....
Ali Uygur'u öldürdüğünü kabul etmeyen 1. Şube Komiseri Hanefi Avcı ise, Ali'nin kanlı ayakkabılarını işkence malzemesi olarak kullanmaya devam eder, işkenceye aldıkları insanlara ayakkabıları göstererek, bu ayakkabıları tanırmısın, bunlar Ali Uygur'un ayakkabıları seninde sonun böyle olabilir, senden geriye ayakkabın kalabilir diye sürdürmüş...
Bu gün ise örgüt Ergenekon, Dervimci Karargah yapılmış, aydınlara dilinizi kezeriz, gazetecilere ise parmaklarınızı kırarız denmektedir ve uygulanmaktadır da!
Bilim ve Gelecek dergisi yayın hayatına başladığından bu güne dinci gericiliğe hemde H.Yahya safsatalarına karşı taviz vermediği gibi toplum ve insanlığı aydınlatmak, bilimi savunmak ve bilimsel makaleleri yayınlamakdan hiç bir ödün vermedi, yani o dinsel gericilik ve demokrasi düşmanları, aydınlanma düşmanları açısından suçlu sayılabilirdi. örneğin mart 2011 sayısı Said Nursi'ye ayrılmış. Bilim ve Gelecek idare müdürü ve editörü Baha Okar'ın evine Polis Baskın düzenledikden sonra Baha Okar'ı Eylül 2010 da (http://www.yarinlar.net/turkiye-haberleri/bilim-ve-gelecek-calisani-gozaltinda.html)gözaltına alınmıştı. Şimdi ise iddianame ortaya çıktı ve belirginleşti.
Baha Okar Devrimci Karargah örgütüne mensup edilmiş.
"Baha’nın davasının iddianamesi ve ekleri incelendiğinde, insanın kapıldığı ilk duygu şöyle: “Eğer bu metinlerde sunulanlar suç delilleriyse, ben de her gün ve her saat suç işliyorum. Beni de her an tutuklayabilirler ve hakkımda yüzlerce sayfalık bir iddianame yazabilirler!” Bu, herkes için geçerli." Ender Helvacıoğlu a.g.d
İddianame basit telefon görüşmelerine dayandığı gibi devrim, bahar eylemleri vb kelimeleri suç unsuru olarak belirlenmiş.darbe anayasasını sözde değiştirecek olan iktidarın püsküllü demokrasi yalanının, püskülleri sözde sivile dayalı despotizmdir. Sanırım 4-5 ay önce bu AKP Cühelası ve saz arkadaşlarının kullandığı "sivil" kelimesinin beni rahatsız ettiğini ifade etmiştim. Demokrasi bir topluluk içerisinde istatistiki oranlamalar yaparak bir tarafın, diğer taraf üzerinde ki tahakkümü olarak ele alınabilir mi? Bu mümkün mü? Oysa demokrasi ayrım ve ayrımcılığa olduğu kadar belirli bir kesimin ayrıcalığına da izin vermeyen, zaten bu yüzden adına demokrasi dediğimiz bir yapı değil mi? Elbetde bu, sadece bu günün sorunu değildir, Türkiye'de demokrasi değil despotizm hakimdir ve sistemin demokrasi anlayışıda öteden beri bu biçimdedir. Bir diğer ayrımda, demokrasinin toplumsal karakterinin görmezden gelinmesi ve demokrasinin bireye indirgenmesidir, bu tür politik düşüncelerde, AKP despotizmini olumlayan roller üstlenmiştir.
Bu gün ki despotizm sözde "sivil" bir meşruiyete dayandırılmıştır, o halde Türkiye'de despotizm toplumsal düzeyde meşrulaştırılmaktadır denebilir. Bu gün gördüğümüz despotizm, amaç değil bir araçtır. Nasıl oluyorsa oluyor resmi devlet ve hükümet konuşurken sivillikten bahsedebiliyor? Böyle bir şey olur mu? develt konuşurken bunun adı sivil konuşuyor olabilir mi? Polis Devletleri açısından elbetde bu mümkündür denebilir. oysa toplumun her ferdi, devlet karşısında sivildir zaten! Devlet ise toplumsal ayrımları sivil edebiyatı ile belirlemektedir. İşte uzun zaman önce sivil kelimesinin kullanımından rahatsız oluşumun altında yatan temel budur. %40 sivil ise %60 nedir? Sivildir, görünen ise %30-40 ların yaşam ve dünya görüşünün, AKP despotizmi ile %50-60 üzerindeki sivil tahakkümünü örgütlemektir. Bu akılları nereden aldığı ise(dünya, sistem ve açmazları) detaylı çalışmalar ve politik açılımlarla ele alınabilir özelliktedir. Ortada toplumsal aydınlanmanın olduğu kadar aydın ve gazetecilerin susturulması gibi bir amacın olduğu, neredeyse tartışma götürmeyecek kadar netleşmiştir denebilir. Bir toplumu susturmanın ilk adımları aydın, yazar ve gazetecileri susturmaktır denebilir.
"Baha’nın 11 yıl önce ölen öğretmeni de “örgüt mensubu”!
Hadi biraz daha gülelim, hem de acı acı! Baha’nın bilgisayarı incelenmiş ve müthiş bir kanıt bulunup iddianameye konmuş: “Ekler. 1212 Word isimli 2 sayfadan oluşan ve Açıklama başlıklı belgenin içeriğinde Sabriye Çağınıncı (aslında “Çağırıcı” olacak) isimli örgüt mensubu ile ilgili ibarelerin geçtiği tespit edilmiştir. Adı geçen belgede ‘Kanserli bir devrimcinin güncesinden oğluma mektuplar’ isimli kitaplarıyla yayınlanmamış günlükleri, ölümü sonrası hakkında yazılanların kronolojik sıra ile yer aldığı kitap alıntılarının yer aldığı tespit edilmiştir.”
Sözü edilen belge, Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan Haziran 2010’da yayınlanmış bir kitapla ilgili. Sabriye Çağırıcı’nın kitabı “Günlük Anılar ve Mektuplar -ve sonrasında yazılanlar” adını taşıyor. Sabriye Çağırıcı 68’li bir devrimci öğretmen. Yaşamı boyunca demokratik öğretmen mücadelesinin önde gelen bir kişiliği olmuş. Kansere yakalanmış ve 16 Haziran 2000 yılında vefat etmiş. Kitap Sabriye Hanım’ın günlüklerinden, mektuplarından, ölümünden sonra dostlarının onun hakkında yazdıklarından oluşuyor. Baha da bu kitabın teknik hazırlığını yapmıştı, söz konusu metnin bilgisayarında bulunmasının nedeni bu." Ender Helvacıoğlu a.g.d
"İsmim Suzan Yılmaz Okar. Baha’nın eşiyim. Doğrudan siyaset yapmayan bir insanın tutuklanmasının ardından yakınları olarak ilk elden düşündüğümüz adı geçen örgüt dahil hiçbir örgütle bağı olmayan Baha’nın neden böyle bir sürece dahil edilmeye çalışıldığıydı. Yaşadıklarımızla ilgili pek çok kez yazı yazmayı denedim, ancak her defasında beklemeyi yeğledim. Çünkü yığınla saçmalığın üzerine söz söylemeye çalışmak, deniz içerisinde plankton gibi yaşayan ben gibi insanlar için oldukça zor. Elbette varlığımı küçümsemiyorum. Sadece kapitalizmin ne menem şey olduğunu biliyorum. Yasalara ve adalete mi seslenecektim? Ya da aslında suçlu hissetmenin manevi unsurlarından olan vicdanı mı harekete geçirecektim? Hissettiğim daha çok yapılan haksızlığa karşı öfke. Ben de haksızlığa karşı tutumla yazmaya karar verdim. Çünkü sadece Baha değil, içinde bulunduğumuz dönem içerisinde yığınla insan benzer şekilde tutuklanarak cezaevine gönderiliyor." Suzan Yılmaz Okar a.g.d sayı:85 sayfa:12
Günlük koşuşturmanın (iş, özel yaşam) içerisinde yapılan telefon görüşmelerinde konuştukları da örgütsel ilişki içerisinde olduğuna dair dayanaklar sayılarak dosyaya yerleştirilmiş. Bunların her birini tek tek açıp üzerine bir şeyler söylemek mümkün. Ancak Türkiye’de Ankara’dan öteyi görmeyen Baha’nın Kuzey Irak’ta eğitim gördüğü vb. iddialar/uydurmalar ile ilgili ne söylenebilir ki… Bahsederken dahi yoruluyorum. İnsan kendi hayatında olan şeylerle ilgili konuşmaya istekli oluyor, söz söylemeye… Suzan Yılmaz Okar a.g.d sayfa:12
Bundan sonrası için örnek vermeye gerek görmüyorum.
Bu konuda ele alınabilir alt başlıklar;
1. Demokrasi sosuna batırılmış Despotizm
2. Toplumsal aydınlanmanın Dünya ölçeğindeki Kapitalist krizler gereği potansiyel olarak suç görülmesinin sağlanması ve sivil meşruiyetle susturulması.
3. Tehdit ve Şantaja dayalı polisiye bir yapının oluşturulması
4. Darbe karşıtlığının ve demokrasi seviciliğinin, 12 eylül anayasasının rafa kaldırlacağı vb söylemlerininözünde bir manipülasyon ve illizyondan ibaret olduğu. vb
5. Despotizminide al git ulan!
6. Muhalif ve demokrasiden, özgürlükden, aydınlanma ve bilimden yana olan herkes Ergenekoncu, Herkes örgüt üyesi!
olabilir.
Sözde Anayasayı değiştireceği propagandası yapan AKP ve Referandum Dönemi açısından bunun; 12 Eylül yasalarını rafa kaldırmak değil, aksine meşrulaştırmak olduğunu söylemiştim. 12 Eylül yasaları kaldırılmıyor, 12 Eylül yasaları toplumsal kanaatler oluşturularak meşrulaştırılıyor. Türkiye açısından 12 Eylül yasaları bu gün kaldırılabilir değildir. Dünya'da ardarda sistem krizler yaşamaktadır ve potansiyel olarak toplumsal aydınlanma ve örgütlenmelerin önü alınmakta, toplumsal örgütlülük özünde sisteme zarar vermeyecek biçimde yeniden organize edilmekte, bunu sağlamak için de dinsel gericiliğe kanalize edilmektedir(amaçda zaten budur). Toplumsal yapı ve örgütlülüğün dinsel gericiliğe kanalize edilmesi ise baskı, şiddet ve şantaj yöntemleri ile mecbur kalındığı düzeyde bütünleştirilmektedir, yani zora dayalıda olsa bu süreç tamamlanacaktır(F.Gülen vb ise devşirme yapının görünürde toplumsal zeminini oluşturmaktadır denebilir). Bu gün ister politika, isterse kültürel ve toplumsal koşullar olsun, her bir şeyi kendi bütünlüğü ve iç tutarlılığından yalıtık düşünme biçimi bir arızadır. Bireyi toplumun, toplumu doğanın, doğayı dünyanın, dünyayı evrenin merkezi yapan liberal anlayışlar, sözümona yine yalıtık düşünme, diyalektik bütünlüğü kavrayamama, akvaryumun içini görme anlayışı olarak sürece hatrı sayılır oranda destek sunmuşlardır ve neoliberal (http://tr.wikipedia.org/wiki/Neoliberalizm)yanılgılarıyla da olsa geniş bir kesiminde yanılgılarında hatrı sayılır rol oynamışlardır(insanlar 12 eylül vb dönemlerin despotizminden çok çekmişlerdir, iktidar ise bu durumu zaaf olarak kullanabilmiştir). Kapitalizm bu gün ortaçağını yaratmaktadır ve ancak bunu aynen ortaçağdaki gibi bir gericilikle, insanlığı susturmakla, toplumsal aydınlanma ve örgütlenme karşıtlığı ve insanlığı bir bütün halinde parçalara bölerek yalıtmak ve üzerinde despotik ayrımlar oluşturmakla mümkündür.
Sistem çok çeşitli ekonomi-politik açmazlar içerisindedir ve hem toplum hemde insanlığın çerçevesi iyice darlaştırılmakda, toplumsal bütünlüklerden tutalımda demokrasiye kadar tüm bütünler parça bölük hale getirilmektedir. %40 ın %60 lar üzerindeki tahakkümü başka nasıl izah edilebilir?
AKP neden yasa değişimini yargı ve hukuk üzerinden başlatdı? İktidarda kaldığı sürece strateji ve planlarını uygulanabilir kılmak adına, stratejik noktalar ve hakimiyeti ele geçirmesi, elde tutması gerekiyordu denebilir. Bu sayede ve eğer tekrar hükümet olursa, 12 eylül anayasasına toplumsal bir zemin ve meşruiyet kazandırmak güncele uyarlamak açısından başarılı olabilecekti. Dünyadaki gelişmeler ve sistemin(Negri'ninde belirttiği İmparatorluk) gün geçtikçe içine düştüğü açmazlar bu gün yeniden örgütlenmiş, toplumsal karaktere büründürülmüş ya da meşrulaştırılmış despotik açılımlara gebe...
Bilim ve Gelecek Dergisinin hedef alınması şans eseri değildir, dergi dinsel gericiliğe olduğu kadar bilimin emektarı olmayıda insanlık görevi olarak bu güne kadar ödün vermeden sürdürmüştür. Bilim ve Gelecek dergisine yapılan baskı, dinsel gericiliğin aydınlanmaya, sistemin bilime karşı yürüttüğü baskıdan başka bir şey değildir. H.Yahya safsatalarını ele almak, eleştirmek dahi uzun zamandır suç kapsamındadır.
Nedim Şener ve Ahmet Şık
Nedim Şener "Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları", "Kırmızı Cuma", "Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat" kitaplarının yazarı gazeteci olması.
Ahmet Şık "Kırk Katır Kırk Satır 1 - Kontrgerilla ve Ergenekon'u Anlama Kılavuzu", "Kırk Katır Kırk Satır 2 - Ergenekon'da Kim Kimdir?" kitaplarının yazarı ve ayrıca F.Gülen cemaati hakkında da bir kitap(İmamın Ordusu) hazırlığında olduğu ifade edilmiştir.
Görüldüğü gibi suç bellidir, ne Ergenekon nede Devrimci Karargah adına kurdukları düzenekler;
onlar ümidin düşmanıdır sevgilim
akar suyun
meyve ç a ğ ı n d a a ğ a c ı n
serpilip g e l i ş e n hayatın düşmanı
bursada havlucu recebe
karabük fabrikasında tesviyeci hasana düşman
fakir köylü hatçe kadına
ırgat süleymana düşman
sana düşman, bana düşman
d ü ş ü n e n insana düşman
Nazım Hikmet (ne büyük benzerlik!? tamda bu günler, o günler gibi)
Gazeteciler Taksim'de Buluştu (http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/03/04/gazeteciler_taksimde)
Ne kadar saçmalık, o kadar korku
Komik mi? Hiç de değil! Bu ve benzeri iddianameler tutarlılık ve gerçeği ortaya çıkarmak adına yazılmıyor. Bu iddianamelerle açılan davalarda suçların tespit edilmesi ve suçluların cezalarını görmeleri hedeflenmiyor. Bu tür operasyonlarda asıl hedef tutuklananlar ve içeri atılanlar değil; onlar üzerinden geride kalanlara, bütün topluma bir mesaj verilmek isteniyor: “Her an seni de alabiliriz. Bir suç işlemiş olman gerekmez. Bir şekilde punduna getiririz, getiremesek bile uydururuz. Telefon konuşmanda geçen ‘eylem’, ‘toplantı’, ‘malzeme’ gibi herhangi bir sözcük seni almamız için yeterli. Allayıp pullar hakkında yüzlerce sayfalık iddianameler yazarız. Sonuçta mahkûm olmazsın belki, ama hayatının bir bölümüne el koyarız; seni işinden gücünden, eşinden dostundan, sevdiklerinden ayırırız. Bak, Baha Okar’ı aldık, Soner Yalçın’ı tutukladık; senin onlardan ne farkın var? Bak, koskoca komutanları, yazarları, gazetecileri, siyasileri, rektörleri aldık; seni haydi haydi alırız. Bu nedenle, otur oturduğun yerde, sesini kıs, dümen suyumuza gir.”
Verilmek istenen mesaj budur. Ender Helvacıoğlu Bilim ve Gelecek Sayı:85
Konu ve içerik bir forum konusunda 1 sayfa ile özetlenmesi mümkün olmayan ve ne kurban seçilmişler şahsında nede diğer gazeteciler şahsında ele alınamayacak kadar geniş detaylar içermektedir, bu yüzden daha anlaşılır kılmak ancak ve ancak daha geniş ve sade, bütünü ortaya koyan, adım adım ilerleyen yazılarla mümkün kılınabilir.
Yinede Baha Okarların, tüm aydın ve gazetecilerin özgürlüğü ne acı ki duyarsız kalan bizlerin özgürlüğünden geçiyor, toplum özgür olamadıkça Baha Okar'larda özgür olmayacaktır. Gerisi ise yalan ve masaldır.
Görünen o ki, tanınmamış olmanında, kaçmanında bir faydası yok. İnsan fiziki olarak kaçabilir elbetde, peki ya düşünsel olarak kaçabilir mi?
Bir zamanlar Ergenekoncu olmanın kıstasını geçmiş süreçlerde darbe planı veya darbeciliğe, mafyatik ilişkiler ağına vs göre tanımlayan AKP cühelası, kamuoyunu yeterince ikna ettiğine kanaat getirmiş olmalı ki, kozlarını oynamaya başladı. Ya da daha doğrusu en başından süreç bu şekilde planlanmıştı ve ifade özgürlüğünü susturmanın bir başka yolu ile karşı karşıya kalacaktık. Bu tür yöntemler insanları susturmanın, ifade özgürlüğünü kısıtlamanın en kolay, ama bir o kadar da en soysuz yöntemlerinden biri olmalı. Aslında bu bir linç kültürü.
"Dergimizin idare müdürü ve editörü Baha Okar’ın da dahil edildiği düzmece Devrimci Karargâh davasının iddianamesini ve eklerini okuyup anlamaya çalışırken iki önemli gelişme daha yaşandı: Birincisi, emekli veya muvazzaf 163 üst düzey subayın Balyoz Davası adı altında tutuklanması; ikincisi ise, hükümete muhalif çizgisiyle bilinen Odatv adlı internet sitesinin yöneticilerinin tutuklanması. Böylece yazımızın çerçevesi aynı kalmakla birlikte içeriği zenginleşti!
.....
Bu ve benzeri iddianameler tutarlılık ve gerçeği ortaya çıkarmak adına yazılmıyor. Asıl hedef tutuklananlar değil; onlar üzerinden geride kalanlara, bütün topluma bir mesaj verilmek isteniyor: “Her an seni de alabiliriz. Bir suç işlemiş olman gerekmez. Bu nedenle sesini kıs, dümen suyumuza gir.” Ve bu mesaj, iddianameler ne kadar mesnetsiz, ne kadar saçma, ne kadar komik olursa, o kadar güçlü bir biçimde verilmiş olacaktır. Ne kadar saçmalık, o kadar korku! Örgütsüz kitleleri sindirmek için kullanılan bir psikolojik savaş yöntemi bu." Ender Helvacıoğlu Bilim ve Gelecek Sayı:85
1980 Darbe dönemlerinde herkes örgüt mensubu olmakla baştan suçlu hale getirilir, bu suçluluğun karşısında sözde bir meşruiyetle insanlar hem susuturulur, ama hemde insanlık dışı uygulamalara tabi tutulur, çeşitli suçlar isnat edilir, insanlar kabul etmesi için işkencelerden geçirilir, bazıları sakat kalır, bazıları hücrelerde çürütülür, bazılarıda işkence ile katledilerek hayata gözlerine yumardı. Askeri Diktatörlük kendisini haklı kılmanın kolay yolunu daha baştan bulmuştu.
Aklıma Hanefi Avcı ve Mersin'de 1980 de işkencede katledilen Ali Uygur geldi(henüz darbe olmamıştı). Öğretmen Ali Uygur sözde örgüt lideriydi ve her türlü insanlık dışı uygulama, uygulayanlar açısından tamamen meşru idi. Ali Uygur 1. şube Komiseri Hanefi Avcı yönetiminde, içinde kedi olan bir çuvalda olduğu halde kafasına vurula vurula öldürülmüştü. Ailesi savcıya gittiğinde savcı -Ali Uygur'un polislerin elinden kaçtığını ve inşallahda ölmüş olacağını söylemişti. (elleri kelepçeli halde ve gözaltında iken kaçmış!) Ailesi ne yaptıysa hem evladının akibetini öğrenememiş hemde tüm çabaları boşa çıkmıştı.
Günlerden bir gün bir gazeteci Vahap Şehitoğlu, Ali Uygur'un polislerce katlediğini mezarına varana değin ortaya çıkartır. Akabinde gazeteci yazısından dolayı yakalanır ve bu yazıları hangi elinle yazdın diyerek parmakları kırılır....
Ali Uygur'u öldürdüğünü kabul etmeyen 1. Şube Komiseri Hanefi Avcı ise, Ali'nin kanlı ayakkabılarını işkence malzemesi olarak kullanmaya devam eder, işkenceye aldıkları insanlara ayakkabıları göstererek, bu ayakkabıları tanırmısın, bunlar Ali Uygur'un ayakkabıları seninde sonun böyle olabilir, senden geriye ayakkabın kalabilir diye sürdürmüş...
Bu gün ise örgüt Ergenekon, Dervimci Karargah yapılmış, aydınlara dilinizi kezeriz, gazetecilere ise parmaklarınızı kırarız denmektedir ve uygulanmaktadır da!
Bilim ve Gelecek dergisi yayın hayatına başladığından bu güne dinci gericiliğe hemde H.Yahya safsatalarına karşı taviz vermediği gibi toplum ve insanlığı aydınlatmak, bilimi savunmak ve bilimsel makaleleri yayınlamakdan hiç bir ödün vermedi, yani o dinsel gericilik ve demokrasi düşmanları, aydınlanma düşmanları açısından suçlu sayılabilirdi. örneğin mart 2011 sayısı Said Nursi'ye ayrılmış. Bilim ve Gelecek idare müdürü ve editörü Baha Okar'ın evine Polis Baskın düzenledikden sonra Baha Okar'ı Eylül 2010 da (http://www.yarinlar.net/turkiye-haberleri/bilim-ve-gelecek-calisani-gozaltinda.html)gözaltına alınmıştı. Şimdi ise iddianame ortaya çıktı ve belirginleşti.
Baha Okar Devrimci Karargah örgütüne mensup edilmiş.
"Baha’nın davasının iddianamesi ve ekleri incelendiğinde, insanın kapıldığı ilk duygu şöyle: “Eğer bu metinlerde sunulanlar suç delilleriyse, ben de her gün ve her saat suç işliyorum. Beni de her an tutuklayabilirler ve hakkımda yüzlerce sayfalık bir iddianame yazabilirler!” Bu, herkes için geçerli." Ender Helvacıoğlu a.g.d
İddianame basit telefon görüşmelerine dayandığı gibi devrim, bahar eylemleri vb kelimeleri suç unsuru olarak belirlenmiş.darbe anayasasını sözde değiştirecek olan iktidarın püsküllü demokrasi yalanının, püskülleri sözde sivile dayalı despotizmdir. Sanırım 4-5 ay önce bu AKP Cühelası ve saz arkadaşlarının kullandığı "sivil" kelimesinin beni rahatsız ettiğini ifade etmiştim. Demokrasi bir topluluk içerisinde istatistiki oranlamalar yaparak bir tarafın, diğer taraf üzerinde ki tahakkümü olarak ele alınabilir mi? Bu mümkün mü? Oysa demokrasi ayrım ve ayrımcılığa olduğu kadar belirli bir kesimin ayrıcalığına da izin vermeyen, zaten bu yüzden adına demokrasi dediğimiz bir yapı değil mi? Elbetde bu, sadece bu günün sorunu değildir, Türkiye'de demokrasi değil despotizm hakimdir ve sistemin demokrasi anlayışıda öteden beri bu biçimdedir. Bir diğer ayrımda, demokrasinin toplumsal karakterinin görmezden gelinmesi ve demokrasinin bireye indirgenmesidir, bu tür politik düşüncelerde, AKP despotizmini olumlayan roller üstlenmiştir.
Bu gün ki despotizm sözde "sivil" bir meşruiyete dayandırılmıştır, o halde Türkiye'de despotizm toplumsal düzeyde meşrulaştırılmaktadır denebilir. Bu gün gördüğümüz despotizm, amaç değil bir araçtır. Nasıl oluyorsa oluyor resmi devlet ve hükümet konuşurken sivillikten bahsedebiliyor? Böyle bir şey olur mu? develt konuşurken bunun adı sivil konuşuyor olabilir mi? Polis Devletleri açısından elbetde bu mümkündür denebilir. oysa toplumun her ferdi, devlet karşısında sivildir zaten! Devlet ise toplumsal ayrımları sivil edebiyatı ile belirlemektedir. İşte uzun zaman önce sivil kelimesinin kullanımından rahatsız oluşumun altında yatan temel budur. %40 sivil ise %60 nedir? Sivildir, görünen ise %30-40 ların yaşam ve dünya görüşünün, AKP despotizmi ile %50-60 üzerindeki sivil tahakkümünü örgütlemektir. Bu akılları nereden aldığı ise(dünya, sistem ve açmazları) detaylı çalışmalar ve politik açılımlarla ele alınabilir özelliktedir. Ortada toplumsal aydınlanmanın olduğu kadar aydın ve gazetecilerin susturulması gibi bir amacın olduğu, neredeyse tartışma götürmeyecek kadar netleşmiştir denebilir. Bir toplumu susturmanın ilk adımları aydın, yazar ve gazetecileri susturmaktır denebilir.
"Baha’nın 11 yıl önce ölen öğretmeni de “örgüt mensubu”!
Hadi biraz daha gülelim, hem de acı acı! Baha’nın bilgisayarı incelenmiş ve müthiş bir kanıt bulunup iddianameye konmuş: “Ekler. 1212 Word isimli 2 sayfadan oluşan ve Açıklama başlıklı belgenin içeriğinde Sabriye Çağınıncı (aslında “Çağırıcı” olacak) isimli örgüt mensubu ile ilgili ibarelerin geçtiği tespit edilmiştir. Adı geçen belgede ‘Kanserli bir devrimcinin güncesinden oğluma mektuplar’ isimli kitaplarıyla yayınlanmamış günlükleri, ölümü sonrası hakkında yazılanların kronolojik sıra ile yer aldığı kitap alıntılarının yer aldığı tespit edilmiştir.”
Sözü edilen belge, Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan Haziran 2010’da yayınlanmış bir kitapla ilgili. Sabriye Çağırıcı’nın kitabı “Günlük Anılar ve Mektuplar -ve sonrasında yazılanlar” adını taşıyor. Sabriye Çağırıcı 68’li bir devrimci öğretmen. Yaşamı boyunca demokratik öğretmen mücadelesinin önde gelen bir kişiliği olmuş. Kansere yakalanmış ve 16 Haziran 2000 yılında vefat etmiş. Kitap Sabriye Hanım’ın günlüklerinden, mektuplarından, ölümünden sonra dostlarının onun hakkında yazdıklarından oluşuyor. Baha da bu kitabın teknik hazırlığını yapmıştı, söz konusu metnin bilgisayarında bulunmasının nedeni bu." Ender Helvacıoğlu a.g.d
"İsmim Suzan Yılmaz Okar. Baha’nın eşiyim. Doğrudan siyaset yapmayan bir insanın tutuklanmasının ardından yakınları olarak ilk elden düşündüğümüz adı geçen örgüt dahil hiçbir örgütle bağı olmayan Baha’nın neden böyle bir sürece dahil edilmeye çalışıldığıydı. Yaşadıklarımızla ilgili pek çok kez yazı yazmayı denedim, ancak her defasında beklemeyi yeğledim. Çünkü yığınla saçmalığın üzerine söz söylemeye çalışmak, deniz içerisinde plankton gibi yaşayan ben gibi insanlar için oldukça zor. Elbette varlığımı küçümsemiyorum. Sadece kapitalizmin ne menem şey olduğunu biliyorum. Yasalara ve adalete mi seslenecektim? Ya da aslında suçlu hissetmenin manevi unsurlarından olan vicdanı mı harekete geçirecektim? Hissettiğim daha çok yapılan haksızlığa karşı öfke. Ben de haksızlığa karşı tutumla yazmaya karar verdim. Çünkü sadece Baha değil, içinde bulunduğumuz dönem içerisinde yığınla insan benzer şekilde tutuklanarak cezaevine gönderiliyor." Suzan Yılmaz Okar a.g.d sayı:85 sayfa:12
Günlük koşuşturmanın (iş, özel yaşam) içerisinde yapılan telefon görüşmelerinde konuştukları da örgütsel ilişki içerisinde olduğuna dair dayanaklar sayılarak dosyaya yerleştirilmiş. Bunların her birini tek tek açıp üzerine bir şeyler söylemek mümkün. Ancak Türkiye’de Ankara’dan öteyi görmeyen Baha’nın Kuzey Irak’ta eğitim gördüğü vb. iddialar/uydurmalar ile ilgili ne söylenebilir ki… Bahsederken dahi yoruluyorum. İnsan kendi hayatında olan şeylerle ilgili konuşmaya istekli oluyor, söz söylemeye… Suzan Yılmaz Okar a.g.d sayfa:12
Bundan sonrası için örnek vermeye gerek görmüyorum.
Bu konuda ele alınabilir alt başlıklar;
1. Demokrasi sosuna batırılmış Despotizm
2. Toplumsal aydınlanmanın Dünya ölçeğindeki Kapitalist krizler gereği potansiyel olarak suç görülmesinin sağlanması ve sivil meşruiyetle susturulması.
3. Tehdit ve Şantaja dayalı polisiye bir yapının oluşturulması
4. Darbe karşıtlığının ve demokrasi seviciliğinin, 12 eylül anayasasının rafa kaldırlacağı vb söylemlerininözünde bir manipülasyon ve illizyondan ibaret olduğu. vb
5. Despotizminide al git ulan!
6. Muhalif ve demokrasiden, özgürlükden, aydınlanma ve bilimden yana olan herkes Ergenekoncu, Herkes örgüt üyesi!
olabilir.
Sözde Anayasayı değiştireceği propagandası yapan AKP ve Referandum Dönemi açısından bunun; 12 Eylül yasalarını rafa kaldırmak değil, aksine meşrulaştırmak olduğunu söylemiştim. 12 Eylül yasaları kaldırılmıyor, 12 Eylül yasaları toplumsal kanaatler oluşturularak meşrulaştırılıyor. Türkiye açısından 12 Eylül yasaları bu gün kaldırılabilir değildir. Dünya'da ardarda sistem krizler yaşamaktadır ve potansiyel olarak toplumsal aydınlanma ve örgütlenmelerin önü alınmakta, toplumsal örgütlülük özünde sisteme zarar vermeyecek biçimde yeniden organize edilmekte, bunu sağlamak için de dinsel gericiliğe kanalize edilmektedir(amaçda zaten budur). Toplumsal yapı ve örgütlülüğün dinsel gericiliğe kanalize edilmesi ise baskı, şiddet ve şantaj yöntemleri ile mecbur kalındığı düzeyde bütünleştirilmektedir, yani zora dayalıda olsa bu süreç tamamlanacaktır(F.Gülen vb ise devşirme yapının görünürde toplumsal zeminini oluşturmaktadır denebilir). Bu gün ister politika, isterse kültürel ve toplumsal koşullar olsun, her bir şeyi kendi bütünlüğü ve iç tutarlılığından yalıtık düşünme biçimi bir arızadır. Bireyi toplumun, toplumu doğanın, doğayı dünyanın, dünyayı evrenin merkezi yapan liberal anlayışlar, sözümona yine yalıtık düşünme, diyalektik bütünlüğü kavrayamama, akvaryumun içini görme anlayışı olarak sürece hatrı sayılır oranda destek sunmuşlardır ve neoliberal (http://tr.wikipedia.org/wiki/Neoliberalizm)yanılgılarıyla da olsa geniş bir kesiminde yanılgılarında hatrı sayılır rol oynamışlardır(insanlar 12 eylül vb dönemlerin despotizminden çok çekmişlerdir, iktidar ise bu durumu zaaf olarak kullanabilmiştir). Kapitalizm bu gün ortaçağını yaratmaktadır ve ancak bunu aynen ortaçağdaki gibi bir gericilikle, insanlığı susturmakla, toplumsal aydınlanma ve örgütlenme karşıtlığı ve insanlığı bir bütün halinde parçalara bölerek yalıtmak ve üzerinde despotik ayrımlar oluşturmakla mümkündür.
Sistem çok çeşitli ekonomi-politik açmazlar içerisindedir ve hem toplum hemde insanlığın çerçevesi iyice darlaştırılmakda, toplumsal bütünlüklerden tutalımda demokrasiye kadar tüm bütünler parça bölük hale getirilmektedir. %40 ın %60 lar üzerindeki tahakkümü başka nasıl izah edilebilir?
AKP neden yasa değişimini yargı ve hukuk üzerinden başlatdı? İktidarda kaldığı sürece strateji ve planlarını uygulanabilir kılmak adına, stratejik noktalar ve hakimiyeti ele geçirmesi, elde tutması gerekiyordu denebilir. Bu sayede ve eğer tekrar hükümet olursa, 12 eylül anayasasına toplumsal bir zemin ve meşruiyet kazandırmak güncele uyarlamak açısından başarılı olabilecekti. Dünyadaki gelişmeler ve sistemin(Negri'ninde belirttiği İmparatorluk) gün geçtikçe içine düştüğü açmazlar bu gün yeniden örgütlenmiş, toplumsal karaktere büründürülmüş ya da meşrulaştırılmış despotik açılımlara gebe...
Bilim ve Gelecek Dergisinin hedef alınması şans eseri değildir, dergi dinsel gericiliğe olduğu kadar bilimin emektarı olmayıda insanlık görevi olarak bu güne kadar ödün vermeden sürdürmüştür. Bilim ve Gelecek dergisine yapılan baskı, dinsel gericiliğin aydınlanmaya, sistemin bilime karşı yürüttüğü baskıdan başka bir şey değildir. H.Yahya safsatalarını ele almak, eleştirmek dahi uzun zamandır suç kapsamındadır.
Nedim Şener ve Ahmet Şık
Nedim Şener "Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları", "Kırmızı Cuma", "Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat" kitaplarının yazarı gazeteci olması.
Ahmet Şık "Kırk Katır Kırk Satır 1 - Kontrgerilla ve Ergenekon'u Anlama Kılavuzu", "Kırk Katır Kırk Satır 2 - Ergenekon'da Kim Kimdir?" kitaplarının yazarı ve ayrıca F.Gülen cemaati hakkında da bir kitap(İmamın Ordusu) hazırlığında olduğu ifade edilmiştir.
Görüldüğü gibi suç bellidir, ne Ergenekon nede Devrimci Karargah adına kurdukları düzenekler;
onlar ümidin düşmanıdır sevgilim
akar suyun
meyve ç a ğ ı n d a a ğ a c ı n
serpilip g e l i ş e n hayatın düşmanı
bursada havlucu recebe
karabük fabrikasında tesviyeci hasana düşman
fakir köylü hatçe kadına
ırgat süleymana düşman
sana düşman, bana düşman
d ü ş ü n e n insana düşman
Nazım Hikmet (ne büyük benzerlik!? tamda bu günler, o günler gibi)
Gazeteciler Taksim'de Buluştu (http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/03/04/gazeteciler_taksimde)
Ne kadar saçmalık, o kadar korku
Komik mi? Hiç de değil! Bu ve benzeri iddianameler tutarlılık ve gerçeği ortaya çıkarmak adına yazılmıyor. Bu iddianamelerle açılan davalarda suçların tespit edilmesi ve suçluların cezalarını görmeleri hedeflenmiyor. Bu tür operasyonlarda asıl hedef tutuklananlar ve içeri atılanlar değil; onlar üzerinden geride kalanlara, bütün topluma bir mesaj verilmek isteniyor: “Her an seni de alabiliriz. Bir suç işlemiş olman gerekmez. Bir şekilde punduna getiririz, getiremesek bile uydururuz. Telefon konuşmanda geçen ‘eylem’, ‘toplantı’, ‘malzeme’ gibi herhangi bir sözcük seni almamız için yeterli. Allayıp pullar hakkında yüzlerce sayfalık iddianameler yazarız. Sonuçta mahkûm olmazsın belki, ama hayatının bir bölümüne el koyarız; seni işinden gücünden, eşinden dostundan, sevdiklerinden ayırırız. Bak, Baha Okar’ı aldık, Soner Yalçın’ı tutukladık; senin onlardan ne farkın var? Bak, koskoca komutanları, yazarları, gazetecileri, siyasileri, rektörleri aldık; seni haydi haydi alırız. Bu nedenle, otur oturduğun yerde, sesini kıs, dümen suyumuza gir.”
Verilmek istenen mesaj budur. Ender Helvacıoğlu Bilim ve Gelecek Sayı:85
Konu ve içerik bir forum konusunda 1 sayfa ile özetlenmesi mümkün olmayan ve ne kurban seçilmişler şahsında nede diğer gazeteciler şahsında ele alınamayacak kadar geniş detaylar içermektedir, bu yüzden daha anlaşılır kılmak ancak ve ancak daha geniş ve sade, bütünü ortaya koyan, adım adım ilerleyen yazılarla mümkün kılınabilir.
Yinede Baha Okarların, tüm aydın ve gazetecilerin özgürlüğü ne acı ki duyarsız kalan bizlerin özgürlüğünden geçiyor, toplum özgür olamadıkça Baha Okar'larda özgür olmayacaktır. Gerisi ise yalan ve masaldır.