Orijinalini görmek için tıklayınız : Ahlâki Göreciliğin Sefaleti
Ahlâki görecilik nedir?
Ahlâki görecilik başlığı altına giren iki ayrı görüşten bahsedebiliriz: Ahlâki öznelcilik veya öznel ahlâki görecilik (etik sübjektivizm/subjective ethical relativism) ve gelenekçi ahlâki görecilik(conventional ethical relativism/ethical conventionalism).
Bu iki görüşü kısaca açıklayalım:
Ahlâki öznelcilik
Bu görüşe göre ahlâkilik, tamamen bireylerin kişisel tercihlerine dayanan bir şeydir ve kişiden kişiye değişiklik gösterir.
Gelenekçi ahlâki görecilik
Bu görüşe göre eylemlerin doğruluğu ya da yanlışlığı, toplumdan topluma değişiklik gösterir.
Ahlâki öznelciliğin eleştirisi
Ahlâki öznelciliğin en temel sorunu ahlâk kavramını kişisel tercihlere indirgemesi, ve dolayısı ile işlevsiz hâle getirmesidir. Ahlâki ifadeler, "bu müzik güzel" vb. estetik konulu ifadeler gibi görülürlerse ahlâk, kişiler arasındaki çatışmaların çözülmesi gibi tüm ahlâk sistemlerinin amaçladığı görevleri yerine getiremez hâle gelir. Doğru, yanlış, haklılık, adalet gibi kavramlar anlamlarını tümden yitirirler. Düşünce ve eylemlerin eleştirilmesi, ayıplanması. vs. imkânsızlaşır.
Bu durumu birkaç örnekle açıklayalım:
Diyelim bir gün yolda yürürken bir çocuğa işkence eden bir adama rastlıyorsunuz, ve bundan rahatsız oluyorsunuz. Eğer ahlâki öznelci bir görüşü benimsiyorsanız ve bu adamın ahlâki ilkelerinden biri "çocuklara işkence yapmak" ise, ya da ahlâki ilkeleri bu tarz davranışlara izin veriyorsa, kendisini eleştirmeniz ya da suçlamanız hiçbir şekilde mümkün olmaz. Adamı ancak adam başkalarını aynı davranışta bulunmaları hâlinde eleştiren biri ise, ya da davranışı benimsediği ahlâki ilkeler ile çelişiyorsa tutarsızlıkla suçlayabilirsiniz. Ahlâki öznelci görüşe göre bu da adamın benimsediği ilkeler tutarsızlığı ahlâken yanlış bulmuyorsa mümkün olmayabilir, ahlâk tamamen öznelse tutarlılığın doğru olduğu da nesnel olarak söylenemez.
Bu görüşe göre kendi ahlâki standartlarına göre yaşadıkları sürece Gandi ve Hitler aynı derece ahlâklı, aynı derece doğru insanlar olarak kabul edilmelidirler.
Bir öğretmen yaptığı sınavda aynı cevapları veren iki öğrencisinden birine yüz üzerinden yüz, diğerine de yirmi puan verebilir, ve "adaletsizlik" öğretmenin benimsediği ilkelerden biri ise yaptığının yanlış olduğu söylenemez.
Ahlâki öznelciliğin benimsenmesi bu ve benzeri birçok saçma sonuca yol açacaktır, o nedenle bu görüş üstünde çok durmaya gerek görmüyorum. Ahlâki öznelcilik, ahlâki hiççilik(nihilizm) ile eşdeğer kabul edilebilecek bir görüştür.
Daha ciddi bir biçimde incelenmesi gereken ahlâki göreci görüşün gelenekçi ahlâki görecilik olduğu açıkça görülüyor.
Gelenekçi ahlâki görecilik
Gelenekçi ahlâki görecilik bir argüman biçiminde şu şekilde ifade edebilir:
1-Eylemlerin doğruluk ve yanlışlığı toplumdan topluma değişiklik gösterir, tüm toplumların benimsedikleri evrensel ahlâki standartlar yokturlar.
2-Bireylerin belli şekillerde davranmalarının doğru olup olmadığı, mensubu oldukları topluma göre belirlenir.
3-Bu nedenle tüm insanlar açısından bağlayıcı olan mutlak veya nesnel ahlâki standartlar yokturlar.
1. Bir numaralı teze çeşitlilik tezi diyebiliriz. Bu tez aslında ahlâki kuralların toplumdan topluma değiştikleri yönünde bir tespittir, zaten bu tezde ifade edilen şeye kültürel görecilik adı da verilir.
Bu tespitin geçerli bir tespit olduğunu ta Herodot'un zamanından beri biliyoruz; Herodot da "Tarih" adlı eserinde farklı toplumların benimsedikleri farklı ahlâki kurallardan bahsetmiş, ve de sonrasında "Gelenek herkesin kralıdır!" demiştir. Bu tezi destekleyecek sayısız örnek kolayca bulunabilir; mesela bazı kültürler evlilik öncesi cinsel ilişkiyi onaylar, bazı diğerleri onaylamaz, veya Antik Roma'da babalar çocuklarını öldürme kararı alabilirlerdi, günümüz toplumlarında bu kabul edilemezdir vs. Bu konuda da çok detaya girmeye gerek görmüyorum.
Çeşitli toplum ve kültürlerin benimsedikleri ahlâki değerleri gözlemleyerek tek bir geçerli ahlâk kuralına ya da ahlâki kurallar bütününe ulaşmanın imkânsız ya da imkânsız değilse de çok zor olduğu açıkça görülüyor olsa gerek.
2.İki numaralı teze de ahlâkın mensubu olunan topluma bağlı olduğu iddiasından hareketle bağlılık tezi diyelim.
Bu teze göre ahlâk boşlukta var olmaz ve bir eylemin doğruluğu/yanlışlığı toplumların inançları, tarihleri, amaçları vs. bağlamında değerlendirilmelidir.
Bu tezin iki ayrı türü olduğundan bahsedebiliriz, zayıf bağlılık tezi ve güçlü bağlılık tezi.
Zayıf bağlılık tezi ahlâki kuralların nesnel olabileceğini savunanlar tarafından da benimsenebilecek bir tezdir. Bu teze göre aynı ya da benzer ahlâki ilkelerin benimsendiği toplumlarda bu ilkelerin uygulamaları farklı olabilir. Örneğin Hristiyan erkekler ibadet yerlerine giriş yaptıklarında saygı göstermek adına şapkalarını çıkarırlar, Yahudi erkekler ise aynı amaçla başlarını örterler.
Ahlâki görecilik görüşünü benimseyen biri ise güçlü bağlılık tezi dediğimiz şeyi benimsemek durumundadır. Farklı kültürleri benimseyen farklı toplumların uzlaşamaz, tamamen farklı ahlâki değerleri olduğunu benimsemelidir.
Gelenekçi ahlâki görecilik işte bu iki tezden hareketle yukarıda 3. olarak saydığımız "tüm insanlar açısından bağlayıcı olan mutlak veya nesnel ahlâki standartlar yokturlar" sonucuna varır.
Gelenekçi ahlâki göreciliğin eleştirisi
Gelenekçi ahlâki görecilik sık sık kültürler arası hoşgörü için bir temel olarak kullanılır. Bu, hatalı bir görüştür. Ünlü antropolog Melville Herskovits'in bu yöndeki argümanını ele alalım:
1-Ahlâk toplumdan topluma, kültürden kültüre değişen bir şey ise, diğer kültürleri eleştirmemize olanak sağlayacak, kendi kültürümüzden bağımsız bir şey de yoktur. Ancak kendi kültürümüzün ahlâkını eleştirebiliriz.
2-Eğer diğer kültürlerin benimsedikleri ahlâki değerleri yargılayacak kendimizinkinden bağımsız bir değer standardı yoksa, diğer kültürlere ve onların değerleri ile hoşgörülü yaklaşmalıyız.
Bu argüman bir yandan ahlâki göreciliği savunurken, diğer yandan nesnel bir ahlâki değer olarak hoşgörüyü savunduğu için çelişkili bir argümandır. Eğer kendi ahlâk kendi kültürümüz dışında bir şeye bağlı değilse, ve kendi kültürümüz diğer kültürlere hoşgörü ile yaklaşmayı içermiyorsa, neden diğer kültürlere ve onların ahlâki değerlerine saygılı olalım? Argümanın öncülü bizleri Herskovits'in vardığı sonucun tam aksi yönde sonuçlara da rahatlıkla götürebilir. Bir ahlâki görecinin bir başka toplumdaki birini hoşgörüsüzlükle suçlaması tutarlı olmaz.
Bu şekildeki bir ahlâki göreci görüşün çok daha olumsuz sonuçları da vardır. Bu görüşe göre, toplumlar tarafından benimsendiği sürece Nazi Almanya'sının ırkçı ve soykırımcı uygulamaları ahlâkidir. Azize Teresa'nın yaptıkları ne kadar ahlâki ise, Hitler'inkiler de aynı derece ahlâkidir. Yeter ki toplumlar bunları ahlâki bulsunlar. Bunları eleştirmemiz, bunların sorumlularını suçlamamız falan mümkün değildir; zira geçerli eleştiri ve suçlamalar belli "bağımsız" kriterleri gerektirirler.
Bu görüşün bir başka sonucu da tarihteki tüm reformcuların, devrimcilerin eylemlerinin otomatik olarak yanlış olduğudur. Yeni dinler getiren İsa ve Muhammed, köleliğe karşı mücadele eden William Wilberforce, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk, Marx ve onun düşüncelerine dayanarak devrim yapan Lenin, Hindistan'da zamanında uygulanan "dul yakma" uygulamasına karşı çıkan ve yasaklayan İngiliz koloniciler falan hep ahlâka aykırı ve ahlâken yanlış davranmışlardır, zira toplumların benimsedikleri ahlâki değerlere karşı hareketlerde bulunmuşlardır.
Bu görüş hukuk ile ilgili büyük bir sorun da yaratır. Bu görüşün benimsenmesi durumunda ne yasalara uymak, ne de onlara karşı hareket etmek ahlâki olarak temellendirilebilir.
Yasalarla ilgili genel olarak benimsenen görüş yasaların genelde faydalı olduğundan hareketle yasalara uyma yükümlülüğümüz olduğu yönündedir. Yasaların ahlâk ile ciddi çelişkilerinin bulunduğu bazı durumlarda ise sivil itaatsizliğin ve yasalara karşı çıkmanın meşru olduğunu düşünürüz. Toplumun geneli yasaları benimsiyorsa, gelenekçi ahlâki göreşi görüşe göre bu yasalar ne içerirlerse içersinler yasalara itaat etmemek yanlıştır. Aynı şekilde bir bireyin içinde bulunduğu toplum ya da kültür bazı yasaları onaylamıyorsa o yasalara uymak ahlâken yanlıştır. Hukukun dayandığı toplum ve kültürden bağımsız bir temel yoksa, hukuk kurallarına uymak ya da bilinçli olarak bunlara direnmek temeli olmayan tutumlara dönüşürler.
Bu görüşün beraberinde getirdiği bunlardan daha temel bir sorun daha vardır. Bu sorun da bir kültür ya da toplumun ne olduğu sorusunun cevaplanması çok zor bir soru olmasıdır. Bu özellikle günümüzde mensubu olduğumu "çoğulcu" toplumlarda büyük bir sorun teşkil etmektedir.
Diyelim bir ülkede kürtajın yasağı konulu bir referandum yapıldı ve toplumun yüzde 70'i kürtajın yasak olmaması yönünde oy kullandı. Bu, bize bahsi geçen toplumun genelinde kürtajın ahlâken yanlış olarak görülmediğini gösterir. Bu toplumun yüzde 30'luk bir kısmının ise Katolik olduğunu varsayalım. Katolikler bilindiği gibi kürtajı onaylamazlar. Bu toplumda yaşayan Katolik bir kadının kürtaj yapması ahlâki olarak yanlış mıdır? Kadının kurallarına uymasının doğru olacağı "toplum" hangisidir?
Yine aynı sorunla ilgili şu tarz sorular sorulabilir:
Bir toplumu ahlâki kurallaına uyulması meşru bit topluluk yapan nedir? Bir toplum en az kaç kişi olmalıdır?
Bu soruna çözüm olarak her bireyin ait olduğu "ana" bir toplumu belirlemesi ve onun kurallarına uyması gösterilebilir, ancak bu da ahlâki öznelcilik ile aynı kapıya çıkar. Bir birey hangi toplumun kurallarına uyabileceğini seçebilirse, her istediğini ahlâki olarak meşru hâle getirme imkânına da sahip olur. Kafasına uyan bir toplum yoksa bile, etrafında birkaç kişi toplayıp bir "toplum" oluşturması bir toplumu neyin teşkil ettiği nesnel olarak belirlenmediği sürece teorik olarak mümkündür.
Ahlaki "göreciliklere" getirilebilecek belli başlı eleştiriler bunlardır. Yukarıda incelediğim sorunlardan ötürü ahlâki göreci görüşleri kabûl edemiyorum.
Bunlara ek olarak şunlar da söylenebilir. Bu tarz ahlâki göreci görüşlere getirilebilecek belki de en temel eleştiri şudur: İlk başta yazdığım 3 maddelik argümanın ilk öncülü doğru olsa da, ikinci öncül ispat beklemektedir. Farklı toplumlarda farklı ahlâki değerlerin benimsenmesi, benimsenen bu değerlerin tümünün eşit derece "geçerli" ya da "doğru" olduğu anlamına gelmez. Toplumlar Dünya'nın şekli hakkında da fikir ayrılığına düşebilirler, ancak bu Dünya'nın şeklinin geoid olduğu gerçeğini değiştirmez. Toplumlar, benimsedikleri değerler konusunda hatalı olabilirler. Ahlâkın amacı toplumların barış içinde, gelişmelerine imkân sağlayacak bir biçimde yaşaması veya benzeri bir biçimde tanımlanırsa, bazı ahlâki değerlerin diğerlerine göre bu amaca daha iyi hizmet ettiği, yani bazı değerlerin diğerlerine göre daha "iyi" ya da "doğru" oldukları rahatlıkla savlanabilir. Köleliğin uygulandığı, çocukların Tanrılara kurban edildiği bir toplumun ahlâki kurallarının bizim insan haklarını benimseyen kurallarımızdan daha kötü, daha az yararlı oldukları neden savunulamasın? Toplumların, benimsedikleri ahlâki değerler konusunda yanılmaları neden imkânsız olsun?(aynıları bireyler ve onların benimsediği değerler için de geçerlidir)
Kalemine sağlık sevgili Astur; sınırsız değer rölativizminin ve değer nihilizminin bence vurucu bir eleştirisini sunmuşsun.
Şahsen, bu iki akımın günümüzde (Batı Avrupa medeniyeti için) dinlerden çok daha büyük bir tehlike oluşturduğunu düşünmeye başladım son zamanlarda. Günlük hayattan siyasete, basından 'felsefi' ('postmodernist') çevrelere kadar, birçok alana işlemiş ve yerleşmiş olan bir düşünce tarzı olarak görüyorum. Hatta, son yıllarda Avrupa'da sağ-popülist hareketlerin güçlenmesini de (en azından kısmen) diğer uçtaki bu aşırı tutuma bir tepki olarak yorumluyorum. Meselenin bu siyasi yönünü daha sonra açabiliriz eğer sen de dilersen.
Ama önce kuramsal düzlemde, bir açı sunmak istiyorum: Sınırsız değer rölativizminin veya değer nihilizminin reddinde sana katılıyorum. Ama diğer önemli bir ayırımda bu akımla aynı safta yer alıyorum. Kısaca açıklamaya çalışayım.
Etik ekolleri farklı kıstaslar üzerinden muhtelif kategorilere ayırabiliriz. Bu kıstaslardan biri de, etik değerlere (emir ve yasaklara) herhangi bir şekilde objektif 'varlık' isnat edilip edilmediği.
''Ahlaki Kognitivizm'' üstbaşlığında toparlabileceğimiz ekoller bu soruya olumlu yanıt veriyor (Platon'dan, Kant'a kadar çok farklı ekoller olmalarına rağmen). Bu ekoller etik alanında bilginin mümkün olduğunu savunuyor. Etik değerlerin kaynağı, mahiyeti vs. hakkında çok farklı görüşler savunulsa da, ortak yanları, geçerli olan değerlerin bir şekilde 'var' olduğu ve yine bir şekilde 'bilinebileceğini' öğretiyorlar.
Buna karşın ''Ahlaki Non-Kognitivizm'' üstbaşlığında toparlanan ekoller, aynı soruya olumsuz yanıt veriyorlar. Buna göre etik alanında 'bilgi'den söz edilemez.
Eleştirmiş olduğun sınırsız rölativizm ve nihilizm de haliyle ikinci kategoriye girmekte. Ama ikinci kategoride sadece bu akımlar yok. Örneğin eleştirel rasyonalizm ekolü de (Popper, William W. Bartley, David Miller, Hans Albert, Gerhard Vollmer vs.) ''non-kognitivist'', fakat etik değerlerin rasyonel ve nesnel bir şekilde tartışılabileceği ve eleştirilebileceğinden yola çıkıyor. Non-kognitivist, çünkü etik alanında bilgi'nin (cognition, Erkenntnis) değil, ancak karar'ın (decision, Entscheidung) mümkün olduğunu savunuyor (bu arada doğabilimlerindeki 'bilgi'nin de her zaman belli oranda bir 'kararı' da barındırdığını savunuyor, ama o ayrı konu). Fakat rölativizmin aksine, kararlar için de nesnel argümanların sunulabileceğini (sunulması gerektiğini) öğretiyor.
Sen ne dersin bu konuda?
Kalemine sağlık sevgili Astur; sınırsız değer rölativizminin ve değer nihilizminin bence vurucu bir eleştirisini sunmuşsun.
Şahsen, bu iki akımın günümüzde (Batı Avrupa medeniyeti için) dinlerden çok daha büyük bir tehlike oluşturduğunu düşünmeye başladım son zamanlarda. Günlük hayattan siyasete, basından 'felsefi' ('postmodernist') çevrelere kadar, birçok alana işlemiş ve yerleşmiş olan bir düşünce tarzı olarak görüyorum. Hatta, son yıllarda Avrupa'da sağ-popülist hareketlerin güçlenmesini de (en azından kısmen) diğer uçtaki bu aşırı tutuma bir tepki olarak yorumluyorum. Meselenin bu siyasi yönünü daha sonra açabiliriz eğer sen de dilersen.
Öncelikle yazıyı beğendiğine sevindim; senin ne düşündüğün benim için önemli.
Batı Avrupa bağlamında dinlerin olumsuz etkisi Türkiye gibi toplumlardaki yoğunluk ve baskınlıkta hissedilmiyor; o açıdan tespitine katılıyorum. Bu tarz düşüncelerin ne denli yaygın olduğu bazen beni cidden endişelendiriyor.
Mesela bu aralar "Din ve Çokkültürlülük" adlı bir ders alıyorum, bu derste de bu başlık konusu ile doğrudan ilgili çeşitli konuları ele alıyoruz, tartışıyoruz vs. ve bu da bana yaşadığım Avrupa başkentinde hukuk, siyaset, sosyoloji vb. alanlarda okuyan öğrencilerin görüşleri hakkında çeşitli gözlemler yapma imkânı tanıyor. (Yaklaşık 40 kişilik bir sınıftayız, sınıfta benim dışımda 2 Türk öğrenci var, ikisi de doğma büyüme buralı ve de buranın vatandaşı, bunun dışında 10 kadar değişim öğrencisi, ve de yine buranın vatandaşı olan birkaç Surinam, Tunus vs. kökenli arkadaş var.)
Geçenlerde Kolombiya'daki bir davayı canlandırdık. Bu davada öğrencilerden oluşan jüri, Kolombiya yasalarına göre mensuplarını yargılandırma ve cezalandırma hakkı olan bir kabilenin mensubunun kabile yerine Kolombiya mahkemeleri tarafından yargılanma talebini değerlendiriyordu. Kabile yasalarına göre cinayetle suçlanan adamın halka açık bir yerde işkenceye maruz kalması söz konusuydu.
Tartışmaya katılan öğrencilerin çoğunluğunun doğru, iyi, hak gibi kavramları yazımda eleştirdiğim, bunların zaman ve topluma bağlı olduğu düşüncesi ile değerlendirdiklerini üzülerek gördüm. Tartışmada ben söz aldığımda insan haklarının bu tarz yerel topluluklarının kültürel haklarına önceliği olduğunu düşündüğümü, zira bu tarz kültürel haklara saygı duyulması gerektiği düşüncesinin de yine aynı insan hakları kavramına bağlı olduğunu; ve de bu hakların insan haklarına önceliği olduğu şeklindeki bir düşüncenin bizi kültürlerin korunmasına imkn sağlayacak temelden yoksun bırakacağını dile getirdim. Bunun dışında kabilenin miras vb. konularda kendi yasalarını, davadaki tarafların tümünün buna rıza göstermesi ve de Kolombiya yasalarını tercih etme imkânına sahip olması şartıyla, uygulamasına prensip olarak karşı olmadığımı, ancak bunun yine de kişisel otonomi, eşitlik (kadın-erkek eşitliği) vb. liberal değerlerle çelişki yaratabileceğini, ve böyle bir durumda bir liberal olarak liberal ilkelerin yanında olacağımı ifade ettim. Böyle bir konuda sen ne düşünürsün acaba?
Meselenin siyasi boyutunu başlığın işleyişi doğrultusunda ele almamız bence de güzel olur. Şu postmodernizm hususuna ilişkin de şunu söyleyeyim; eleştirel teorinin eleştirisini yaptığımız bir başlık da fena olmazdı... :)
Sen ne dersin bu konuda?
Açıkçası sorunu okuduktan sonra hem biraz okuma yapmam, hem de epeyce düşünmem gerekti. Daha önce üstünde durduğum bir soru/konu değildi bu.
Bu konulardaki düşüncelerimi biraz inceledim de, sanırım ben Ahlâki Kognitivizm üstbaşlığı altına düşüyorum. Örneğin ben etik alanında bilginin aksiyoloji temelinde mümkün olduğunu düşünürüm. Şu (http://www.marxists.org/archive/markovic/1981/human-rights.htm) makaleye müsait bir zamanında bakmanı öneririm mesela; ben de bu makalenin yazarına insanın ve diğer canlıların bir teleonomisi, yani temel bir yönlenimi/yönlenimleri olduğu konusunda, ve de bu yönlenimlerin içsel (intrinsic) değerin temeli olduğu konusunda katılıyorum. Bu bağlamda ekonomik sistemlerin, rejimlerin, hukuk kurallarının vs.nin hep bu içsel değere sahip şeylere doğru yol almamızı sağlayan ya da bunu kolaylaştıran araçsal(instrumental) değere sahip olduklarını düşünürüm. Kognitivizm ve Non-Kognitivizm tartışmasını henüz hakkıyla incelediğimi düşünmüyorum, o açıdan yanlış anlamış olabilirim, ama eğer tarafları ve görüşlerini doğru anladıysam ve bu bağlamda bahsettiğim aksiyolojik yaklaşım kognitivizm bağlamında etik bilgi tanımının altına düşüyorsa, ben başta da belirttiğim gibi ahlâki kognitivistlerle beraber sınıflandırılabilirim.
İvan Karamazov
16-03-2011, 20:28
konu çok hoş sevgili astur :) ama anlayabildiğim kadarıyla ulpian sanki konuda savunulan tezin can damarına parmak basmış gibi görünüyor.
Ama ikinci kategoride sadece bu akımlar yok. Örneğin eleştirel rasyonalizm ekolü de (Popper, William W. Bartley, David Miller, Hans Albert, Gerhard Vollmer vs.) ''non-kognitivist'', fakat etik değerlerin rasyonel ve nesnel bir şekilde tartışılabileceği ve eleştirilebileceğinden yola çıkıyor. Non-kognitivist, çünkü etik alanında bilgi'nin (cognition, Erkenntnis) değil, ancak karar'ın (decision, Entscheidung) mümkün olduğunu savunuyor (bu arada doğabilimlerindeki 'bilgi'nin de her zaman belli oranda bir 'kararı' da barındırdığını savunuyor, ama o ayrı konu). Fakat rölativizmin aksine, kararlar için de nesnel argümanların sunulabileceğini (sunulması gerektiğini) öğretiyor.
ulpian bu konuyu örneklerle biraz daha açar mısın? senin değindiğin konuyla alakalı mı bilmiyorum ancak, sen bundan bahsedince, ben şöyle düşüncelere girdim:
bence insan zaman içinde sadece bilişsel olarak değil, duyuşsal olarak da gelişiyor. şundan daha birkaç yüzyıl önce avrupa'da bile çocuklar, küçük oldukları için, maden işçiliği için ideal işçi olarak görülüyormuş. üstelik bu çocuk hakları denilen hakların tarihi de o kadar eski değil. mesela bu çocuk işçiliği reddi ortaya konmazdan önce çocuk işçiliğinin ahlaki olup olmadığı konusunun insanların dikkatini çekmediği çok açık; fakat ne zaman ki bu konu insanların üzerinde ciddi biçimde duyuşsal rahatsızlık oluşturuyor, gerekli önlemler de o zaman alınmaya başlıyor. benzer durumun günümüzde de geçerli olduğunu düşünüyorum. bugünün dünya insanının, hiç dikkat kesilmediği bir konuyu: "acaba ahlaki mi?" diye sorgulamaya motivasyonu olmayabilir. ancak geleceğin insanının aynı konuyu günümüzdeki gibi ahlaki bulabileceğinin garantisini verecek olmak da medyumluktan farksız bence.
evrensel ahlak ilkeleri var mı bilmiyorum. ancak, bugün öyle sandığımız ilkelerin gelecekte de geçerli olabileceğini iddia etmek doğru değil gibi görünüyor. sadece çağlara göre bile olsa, ben kendimi ahlakın göreli olduğu konusuna daha yakın buldum şimdi. mesela bundan 300 yıl önce insanların çocuk işçiliğinden rahatsız olmamalarına: "ahlaki değildi." diyemiyorum. çünkü biliyorum ki: ben, bu bilince ancak yaşadığım çağda kavuşabildim; oysa o çağdan, bu tür bir bilinç beklemek pek akıllıca bir yaklaşım değil.
konu çok hoş sevgili astur :) ama anlayabildiğim kadarıyla ulpian sanki konuda savunulan tezin can damarına parmak basmış gibi görünüyor.
Aslında yazıda sadece çeşitli relativizm eleştirileri var; yani nesnelci yaklaşımları doğrudan savunan bir tez yok. Relativizmin yanlışlandığını düşünürsek nesnelci yaklaşımlardan birini benimsememiz tabii akla yatkın olan seçenek olur. O anlamda dolaylı olarak oraya işaret eden bir tez var.
Ben yeri gelmişken kendi benimsediğim "sınırlı ahlâki nesnelcilik(limited moral objectivism, Louis Pojman diye bir felsefecinin tanımladığı, benim de benimsediğim bir yaklaşım) yaklaşımını kısaca açıklayayım. Yazının geri kalanında sorduğun bazı sorulara ve getirdiğin itirazlara da bu açıklamaların cevap olabileceğini düşünüyorum.
Sınırlı Ahlâki Nesnelcilik
Betimsel bir düzlemde ahlâki relativizm oldukça fazla delile sahip, bariz olarak doğru olduğu söylenebilecek bir yaklaşım. Ahlâki değer yargılarının zamandan zamana, toplumdan topluma vs. değişiklik gösterdiği iddiasına makul bir insanın itiraz edeceğini düşünmüyorum. Ancak betimsel önermelerden normatif önermelere ulaşılabileceği düşüncesinin sorunlu olduğunu Hume'un ünlü eleştirisinden (http://en.wikipedia.org/wiki/Is%E2%80%93ought_problem) beri biliyoruz. Bu nedenle relativizmi betimsel anlamda kabul ediyor olmamız, aynısını normatif temelde de benimsememiz gerektiği anlamına gelmiyor.
Peki hem relativizmin zayıflıklarını taşımayacak, hem de evrensel ya da mutlak ahlâki kuralları savunarak (insanların henüz bilmedikleri ya da bilemeyecekleri kurallardan sorumlu olduğu gibi iddiaların sorunlu olduğunun bariz olduğunu varsayıyorum) başka zayıflıklara sahip olmayacak bir yaklaşım nasıl olmalıdır? Sınırlı ahlâki nesnelcilik yaklaşımının bu soruya iyi bir cevap olduğunu düşünüyorum.
Bir ahlâki değer yargısını örnek olarak kullanalım. İnuitlerin yaşlılarını ölüme terk etmek (http://en.wikipedia.org/wiki/Senicide#Inuit) gibi bir gelenekleri olduğu sanırım yaygın bir biçimde tanınan bir olgudur. Bu geleneği ele alalım. Çok zor şartlarda yaşayan bu yerlilerin dönem dönem tüm kabileye yetecek besin bulamaması, ve de bu nedenle kıtlık durumlarında yaşlılarını ölüme terk ederek topluluklarını canlı tutmayı amaçlamaları o şartlar altında anlaşılabilir görülebilir. Ancak aynı uygulama zamanla gelenek hâline gelip sorgulanmadan kıtlık olmayan durumlarda da görülebilir. Bu durumda bu, betimlenen ilk durumdakinin aksine faydalı ve de doğru olmayacaktır. (Neyin doğru olduğuna ilişkin yargıların bu tarz değişikliklere duyarlı olması gerekir, bunun için de daha esnek ve dinamik bir yaklaşım gelir.) Bu anlamda bir değer yargısını ortaya çıktığı ve de uygulandığı bağlamda değerlendirmemiz gerektiğini, bu insanlardan o dönemde mevcut olmayan teknolojilere, bilgilere vs. dayanan daha akılcı/gelişmiş çözümler beklemenin gerçekçi olmadığını, ve de bu tarz örneklerin "ahlaksız" olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Buradaki varsayımımız ahlâkın bir amacı olduğu; amacının da toplumların iyi, güven içinde, sağlıklı, müreffeh vb. biçimlerde yaşamalarına yardımcı olmak olduğu şeklinde ifade edilebilir. Kural, gelenek vb. şekillerde karşımıza çıkan değer yargılarını da bu nesnel kıstasa göre (belirli şartlar altında toplumun çıkarlarına ne derece hizmet ettiğine göre) değerlendirmek gerektiğini; şu ahlaklıdır bu ahlaksızdır" şeklinde bir yaklaşımın da amaçsız olduğunu düşünüyorum. Sınırlı ahlâki nesnelci yaklaşımın asıl ve ana iddiası şudur: Bir ahlâki değer, belli bir bağlamda, zamanda, mekanda bir diğer ahlâki değerden daha fazla ya da daha az yararlı olabilir, ve de bu nesnel olarak gösterilebilir. Yani "A ahlâklı", "B ahlâksız" gibi bir sınıflandırma yerine "C değeri"nin benimsenmesi, "D değeri"nin benimsenmesinden daha doğrudur denebilir.
İngiltere gibi bol yağış alan, su sorunu yaşamayan bir ülkeyi düşünün. Burada su sorunu olmadığından bahçe hortumunu açık bırakmak vs. şekillerde su israfı yapmanın pek bir sorun yaratmayacağı düşünülebilir. Bu nedenle bu tarz davranışların ayıplanması, hatta hukuken cezalandırılabilir olması gerekmeyebilir. Ama su kaynaklarının çok kıt olduğu bir çöl ülkesinde bu tarz bir davranış toplum açısından çok zararlı olabilir, ve bu nedenle bu davranışların azalması ya da önlenmesi için suyu israf edenlere para cezası verilmesi akılcı olacaktır. Bir ikinci seçenek olarak bir hanedeki su kullanımının kişi başına x miktarı geçmesi durumunda sonraki su kullanımının daha pahalı hâle getirilmesi gibi bir uygulama da denenebilir.
Savunduğum yaklaşım bu durumda şunu söyler: Farklı ülkeler, farklı şartlara sahip olabilir. Bu farklı şartlar farklı kural ve uygulamaları gerektirebilir. Önemli olan bu uygulamaların ve de kuralların nesnel şartlara dayanarak temellendirilmesidir. Bunun dışında uygulamaları ahlaklı/ahlaksız, ya da doğru/yanlış şeklinde sınırlamak sınırlayıcıdır. Çöl ülkesi örneğinde incelediğimiz iki seçenekten biri diğerinden daha etkili olabilir, bunlar empirik olarak ortaya konabilir ve birinin diğerinden daha başarılı bir kural olduğu düşünülebilir. Henüz bilinmeyen 3. bir değer bu ikisinden daha etkili de olabilir. Buradaki iddia herhangi bir değerin mutlak, evrensel, her koşulda doğru olduğu vs. değil. Tam aksine, değerlerin amaçlı olduğu, ve bu amaçlara hizmet ettiği sürece anlamlı olduğu ve her zaman iyileştirme için yer olduğudur.
Bu yaklaşımı kısaca böyle açıklayabiliriz sanırım.
bence insan zaman içinde sadece bilişsel olarak değil, duyuşsal olarak da gelişiyor. şundan daha birkaç yüzyıl önce avrupa'da bile çocuklar, küçük oldukları için, maden işçiliği için ideal işçi olarak görülüyormuş. üstelik bu çocuk hakları denilen hakların tarihi de o kadar eski değil. mesela bu çocuk işçiliği reddi ortaya konmazdan önce çocuk işçiliğinin ahlaki olup olmadığı konusunun insanların dikkatini çekmediği çok açık; fakat ne zaman ki bu konu insanların üzerinde ciddi biçimde duyuşsal rahatsızlık oluşturuyor, gerekli önlemler de o zaman alınmaya başlıyor. benzer durumun günümüzde de geçerli olduğunu düşünüyorum. bugünün dünya insanının, hiç dikkat kesilmediği bir konuyu: "acaba ahlaki mi?" diye sorgulamaya motivasyonu olmayabilir. ancak geleceğin insanının aynı konuyu günümüzdeki gibi ahlaki bulabileceğinin garantisini verecek olmak da medyumluktan farksız bence.
evrensel ahlak ilkeleri var mı bilmiyorum. ancak, bugün öyle sandığımız ilkelerin gelecekte de geçerli olabileceğini iddia etmek doğru değil gibi görünüyor. sadece çağlara göre bile olsa, ben kendimi ahlakın göreli olduğu konusuna daha yakın buldum şimdi. mesela bundan 300 yıl önce insanların çocuk işçiliğinden rahatsız olmamalarına: "ahlaki değildi." diyemiyorum. çünkü biliyorum ki: ben, bu bilince ancak yaşadığım çağda kavuşabildim; oysa o çağdan, bu tür bir bilinç beklemek pek akıllıca bir yaklaşım değil.
Burada dediklerine doğrudan değinmedim, ama yukarıda yazdıklarımın bunlarla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum. Kullandığın örnekleri daha sonra ele almamız vs. de elbette mümkün.
bence insan zaman içinde sadece bilişsel olarak değil, duyuşsal olarak da gelişiyor. şundan daha birkaç yüzyıl önce avrupa'da bile çocuklar, küçük oldukları için, maden işçiliği için ideal işçi olarak görülüyormuş. üstelik bu çocuk hakları denilen hakların tarihi de o kadar eski değil. mesela bu çocuk işçiliği reddi ortaya konmazdan önce çocuk işçiliğinin ahlaki olup olmadığı konusunun insanların dikkatini çekmediği çok açık; fakat ne zaman ki bu konu insanların üzerinde ciddi biçimde duyuşsal rahatsızlık oluşturuyor, gerekli önlemler de o zaman alınmaya başlıyor. benzer durumun günümüzde de geçerli olduğunu düşünüyorum. bugünün dünya insanının, hiç dikkat kesilmediği bir konuyu: "acaba ahlaki mi?" diye sorgulamaya motivasyonu olmayabilir. ancak geleceğin insanının aynı konuyu günümüzdeki gibi ahlaki bulabileceğinin garantisini verecek olmak da medyumluktan farksız bence.
evrensel ahlak ilkeleri var mı bilmiyorum. ancak, bugün öyle sandığımız ilkelerin gelecekte de geçerli olabileceğini iddia etmek doğru değil gibi görünüyor. sadece çağlara göre bile olsa, ben kendimi ahlakın göreli olduğu konusuna daha yakın buldum şimdi. mesela bundan 300 yıl önce insanların çocuk işçiliğinden rahatsız olmamalarına: "ahlaki değildi." diyemiyorum. çünkü biliyorum ki: ben, bu bilince ancak yaşadığım çağda kavuşabildim; oysa o çağdan, bu tür bir bilinç beklemek pek akıllıca bir yaklaşım değil.
''ben, bu bilince ancak yaşadığım çağda kavuşabildim; oysa o çağdan, bu tür bir bilinç beklemek pek akıllıca bir yaklaşım değil.'' diyerek zaten sınırsız değer rölativizmini reddetmiş oluyoruz bence. Çünkü günümüzün (örn. çocuk hakları konusundaki) anlayışınının (bilincinin), 300 yıl öncesinin anlayışına göre, daha 'üstün', daha makul, daha 'iyi' olduğunu söylemiş oluyoruz zımnen.
İki açıdan da haklısın bana göre:
(1) Geçmişe Yönelik Değerlendirmeler
Günümüzün varmış olduğu anlayış düzeyinden hareketle geriye dönük eleştirilerimizde dikkatli olmalıyız. Örneğin biz de, 300 yıl önce çocuk hakları diye birşey tanımayan, böyle bir hassasiyeti olmayan bir toplumun içine doğmuş ve yetişmiş olsaydık, muhtemelen böyle bir hassasiyeti bireysel olarak geliştiremezdik. Gerçi yaşadığı toplumun/zamanın en yerleşmiş anlayışlarına bile karşı çıkan (''zamanının ilerisinde'' bir anlayışa sahip) aydın bireyler de olumuş her zaman (kölelik konusunda mesela). Ama diğer yandan bu aydın bireylerin bile, bugün bize çok ters gelen, ama onların döneminde normal karşılanan birçok uygulama ve anlayışı eleştirmeden devraldıklarını da görüyoruz (örn. kadın hakları gibi konularda).
(2) Geleceğe Yönelik Değerlendirmeler
Diğer yandan günümüzde hepimizin çok normal karşıladığı bazı şeylerin, birkaç yüzyıl sonraki toplumlar tarafından 'ahlaksız', 'vahşice' görülmeyeceğinin garantisini veremeyiz elbette. Meselâ birkaç yüzyıl sonra, kısmî bilinç/zeka sahibi hayvanlara yönelik tutumlar radikal bir şekilde değişmiş olabilir.
Yani her iki açıdan da mütevazı ve temkinli olmak gerekiyor. Bugün varmış olduğumuz etik düzeyini, tüm zamanların mutlak doruğu olarak görüp, hem geçmişi anakronik bir şekilde eleştirmek, hem de geleceğe yönelik ilelebet değişmeden kalacağını düşünmek yanlış olur elbette.
Ama tüm bunlar, Astur'un eleştirdiği sınırsız değer rölativizmini ve değer nihilizmini doğrulayacak veya makul gösterecek şeyler değil bence. Yani Astur'un eleştirisini haklı buluyorum.
Belki tüm açılarıyla uyuyor olmayan bir analoji olacak, ama (Astur da zaten aynı analojiyi kurmuştu): Örneğin 3000 yıl öncesi toplumlardan, Dünya'nın yuvarlak olduğunu bilmelerini beklemek de akıllıca olmaz. Geçmiş toplumların düz dünya anlayışına sahip olmalarını anlayabilir, mazur görebiliriz. Ama bu, bizleri bu eski anlayışın yanlış olduğunu tespit etmekten alıkoymaz.
Her ne kadar günümüzün varmış olduğu etik anlayışını mutlaklaştırmayıp, temkin ve tevazu ile yaklaşsak bile, en nihayetinde günümüzün varmış olduğu bu bilinç düzeyinin eski zamanlardaki birçok anlayışa göre daha 'iyi' olduğunu söylüyoruz. Bakire kızların tanrılara kurban edilmesi, dul kadınların eşlerinin cesetleriyle birlikte canlı canlı yakılması, koskoca bir etnik grubun salt ten renginden ötürü doğuştan köle olarak görülmesi vs. gibi uç örnekleri düşündüğümüzde, bu anlayışların artık aşılmış olmasını olumlu buluyorsak, sınırsız rölativist değiliz demektir zaten. Çünkü ''ilgili toplumun/dönemin kabul ettiği etik kuralları''nın üstünde bir takım kriterleri benimsemişiz demektir. Sorun işte bu kriterlerin kaynağı, temellendirilmesi, mahiyeti...
ulpian bu konuyu örneklerle biraz daha açar mısın?
Astur'un yazdıklarına da cevap vermeye çalışarak biraz açmaya çalışacağım (bir sonraki iletimde). Bu ''ahlaki kognitivizm - non-kognitivizm'' tartışmasını bilgi felsefesi açısından verimli ve ilginç buluyorum şahsen, ama etik alanında sonuç olarak, yani 'pratikte' de bir önemi var mı, henüz ben de tam oturtabilmiş değilim kafamda... :)
Böyle bir konuda sen ne düşünürsün acaba?
Kolombiya örneğinde aynen senin tutumuna katılıyorum ben de.
Batı toplumlarının önemli bir kısmı (gözlemleyebildiğim kadarıyla daha çok 'sol', 'çevreci', 'küreselleşme karşıtı', 'feminist' vs. gibi gruplardan sayılabilecek kesimler, ama daha da önemlisi özellikle medyaya hakim 'sol-liberal' aydın kesim), kendi kolonial tarihlerini ve bu bağlamdaki hatalarını eleştirmekte, Batı'nın diğer tüm medeniyetlere 'yukardan bakma' alışkanlığını reddetmekte vs. aşırı ileri gidiyor ve ''kültür rölativizmi'' tuzağına düşüp, evrensel insan haklarının ve bu kazanımların temeli olan etik değerlerin önemini ve değerini yeterince savunmaktan aciz kalıyor. En son sargon'la >şu başlıkta (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?p=361387)< çok kısa da olsa değinmiştik bu konuya.
''Onların kültürleri de böyle işte, bunu eleştirmeye ne hakkımız var, onlar da kendi kültürlerini yaşayabilmeli, hoşgörünün, çoğulculuğun bir gereğidir bu, biz batılılar kendi değerlerimizi herkese dayatmaktan vazgeçmeliyiz artık'' gibi kulağa çok hoş gelen cümlelerle, bir de bakıyorsun: Avrupa'da yaşayan göçmen ailelerin çocuklarını zorla evlendirmeleri 'hoş' karşılanmaya başlıyor. 'Din özgürlüğü' adı altında Batı'nın hukuk kazanımlarından müslümanlar için istisnalar yapılıyor (örn. hayvanları koruma kanunundan). Bazı (ateist, sol-liberal) entelektüeller müslüman çocuklar için Alman okullarında evrim kuramı gibi dinlerine aykırı içeriklerin zorunlu olmasını eleştiriyor. Karikatür krizi gibi 'krizlerde' müslümanların aşırı tepkilerini eleştirmek, fikir ve sanat özgürlüğünü savunmak yerine, ''farklı kültürlerin hassasiyetlerine saygı duymalıyız'' gibi sloganlar atılıyor (ki bunu yapan entelektüeller, kendi yaşadıkları toplumlarda, örneğin İsa karikatürleri gibi şeylere karşı çıkan Vatikan'ı sert bir dille eleştiriyorlar). Bu alanda beni endişelendiren birçok somut örnek var daha.
Tüm bu tutumlara karşı çıkanlar ise, solcular tarafından ''sağcılık''la itham ediliyor (ki özellikle Almanya'da 'sağcı' ithamı neredeyse 'Nazi' ithamıyla eşdeğer. Bu yüzden sağ demokrat partiler bile ''rechts'' olarak değil ''bürgerlich'' olarak anılır.).
Kişisel olarak meselenin bu 'siyasi' yönünü çok önemsiyorum. Ama yine de salt kuramsal tartışmamıza geri dönecek olursak:
Açıkçası sorunu okuduktan sonra hem biraz okuma yapmam, hem de epeyce düşünmem gerekti. Daha önce üstünde durduğum bir soru/konu değildi bu.
Bu konulardaki düşüncelerimi biraz inceledim de, sanırım ben Ahlâki Kognitivizm üstbaşlığı altına düşüyorum. Örneğin ben etik alanında bilginin aksiyoloji temelinde mümkün olduğunu düşünürüm. Şu (http://www.marxists.org/archive/markovic/1981/human-rights.htm) makaleye müsait bir zamanında bakmanı öneririm mesela; ben de bu makalenin yazarına insanın ve diğer canlıların bir teleonomisi, yani temel bir yönlenimi/yönlenimleri olduğu konusunda, ve de bu yönlenimlerin içsel (intrinsic) değerin temeli olduğu konusunda katılıyorum. Bu bağlamda ekonomik sistemlerin, rejimlerin, hukuk kurallarının vs.nin hep bu içsel değere sahip şeylere doğru yol almamızı sağlayan ya da bunu kolaylaştıran araçsal(instrumental) değere sahip olduklarını düşünürüm. Kognitivizm ve Non-Kognitivizm tartışmasını henüz hakkıyla incelediğimi düşünmüyorum, o açıdan yanlış anlamış olabilirim, ama eğer tarafları ve görüşlerini doğru anladıysam ve bu bağlamda bahsettiğim aksiyolojik yaklaşım kognitivizm bağlamında etik bilgi tanımının altına düşüyorsa, ben başta da belirttiğim gibi ahlâki kognitivistlerle beraber sınıflandırılabilirim.
Aksiyomatik yaklaşımları pek doğru bulmuyorum kendi adıma. Her ne kadar varsayımsız/önşartsız düşünmeye başlamak mümkün olmasa da, her alandaki her düşüncenin temelinde en sonunda mutlaka 'ispatlanmamış' bazı ön-kabuller olsa da, hiçbir cümleyi (klasik anlamıyla) 'aksiyom' olarak kabul etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Aksiyomatik yaklaşımlar, genelde 'aksiyom' olarak sundukları cümlelere bir 'self-evidence' isnat ederek, her türlü şüphe ve eleştiriden muaf tutma eğiliminde oluyorlar. Bu da düşüncelerin dogmalaşmasına yol açıyor.
Ahlak felsefelerinin, hukuk sistemlerinin vs. araçsal (instrumental) bir işlevi olduğunda haklısın. Ve bu açıdan baktığımızda, etik tamamen nesnel ve bilimsel bir disiplin haline gelir.
''Karşı karşıya olduğumuz somut sorunda X amacına (örn. mümkün olan en çok sayıda insanın mümkün olan en çok oranda zengin/varlıklı olması amacına), en iyi hizmet edecek alternatif hangisidir?'' sorusuna bilimsel-teknik düzlemde cevap verilebilir. Ama ahlakın felsefî temellendirilmesi sorununda önemli olan zaten X'in, yani ahlakın amacının ne olacağı.
Buradaki varsayımımız ahlâkın bir amacı olduğu; amacının da toplumların iyi, güven içinde, sağlıklı, müreffeh vb. biçimlerde yaşamalarına yardımcı olmak olduğu şeklinde ifade edilebilir.
Meselâ böyle bir ana amaç formülasyonunda ister istemez bir çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz: Örneğin ''sağlıklı'' kavramının anlamı (en azından fizyolojik sağlık olarak aldığımızda) büyük oranda sorunsuzken, ''iyi'' kavramının ne olduğu zaten tartışmalı olabiliyor. Diğer yandan örneğin ''güven içinde'' amacı (en azından asayiş/emniyet olarak aldığımızda) anlam olarak sorunsuzken, bu amaç ''özgürlük'' amacıyla çatışma durumunda olabiliyor birçok alanda. Bunun gibi birçok alanda, genel olarak hepimizin kabul ettiği farklı ilkeler arasında bir tartma, dengeleme ve karar verme eylemi gerekiyor.
Yani bu tartma/dengeleme eyleminin ürünü olarak vardığımız sonuç, favorize ettiğimiz çözüm, doğa bilimlerinde olduğu gibi bir 'bilgi' değil, son tahlilde bir 'karar' veya 'tercih' oluyor her zaman.
Elbette, eğer niyetimiz fil dişi kulesinden ütopyalar üretmek değilse, bu etik kararlarımızı ''bilgilerimize'' dayandırmalıyız. Ama etik alanında aldığımız kararlar (veya tercihlerimiz) tamamıyle bilgi düzlemine indirgenemiyor.
Linkini verdiğin, Hume'un temel eleştirisinden hiçbir şekilde kaçış olmadığını düşünüyorum.
(Anladığım kadarıyla Sam Harris, son çıkan The Moral Landscape (http://www.samharris.org/site/full_text/the-moral-landscape/) adlı kitabında Hume'un bu eleştirisini yanlışlamaya çalışıp, bilimsel bir ahlak felsefesi sunuyormuş. Epey şüpheliyim bu konuda, çünkü daha önceki farklı filozofların denemelerini biliyorum az çok. Ama kitabı henüz okumadığım için, birşey diyemeyeceğim. Her halükârda ahlak felsefesiyle ilgili çevrelerin şu sıralarda bir numaralı tartışma konularından biri bu kitap.)
Eğer olan'dan olması gereken'e çıkarım hatalı ise, sadece ''şu toplumda bu böyle yapılıyor, öyleyse aynen öyle yapılmalı'' çıkarımı değil hatalı olan. Aynı zamanda şu gibi çıkarımlar da hatalı olmalı: ''İnsan türünde (hatta tüm canlılarda) belli bir içgüdüsel amaca eğilim vardır. Öyleyse bu amaca hizmet edilmeli''. Burada da bir olgu'dan ahlaki bir değere/emire doğrudan çıkarım söz konusu. Ayrıca bu şekilde belirleyeceğimiz ahlaki amaç ne olursa olsun (örn. mümkün olan en çok sayının mümkün olan en çok mutluluğu), aslında bu amaca hizmet eden, ama kabul edemeyeceğimiz sonuçları olan durumlar kurgulayabiliriz çok sayıda
(örn. On masum çocuğu kaçıran suçlu yakalandı, ama çocukların yerini söylemiyor. Bir an önce bulunmazsa çocuklar ölecek. Kurtarmanın tek yolu işkence. Polis ne yapmalı? Veya: İşkence de işlemedi, çocukları kurtarmanın tek yolu, suçlunun gözü önünde masum eşine işkence etmek. Polis ne yapmalı? On çocuk değil de, on bin çocuk olsa ne derdik?)
Kanımca ahlaki kognitivizmi savunmanın sadece üç yolu var, ve üçü de ya kullanılan varsayımlar ya da uygulanan metot açısından beni tatmin etmiyor.
(1) Ya olan'dan (direkt) olması gereken çıkartılacak ve Hume'un gerisine düşülmüş olacak.
(2) Ya Platon'a uyarak, ''iyilik'', ''adalet'' gibi soyut kavramlara doğaüstü bir evrende ontolojik ve nesnel gerçeklik isnat edeceğiz. Ki bunun için yeterli gerekçe görememem bir yana, bu nesnel gerçekliği olan doğaüstü 'entity'leri hangi 'duyularımızla' veya melekelerimizle bilebileceğimiz de bir muamma.
(3) Ya da Kant'a uyarak, temel ahlaki ilkenin (örn. kategorik buyruğun) ''sentetik apriori yargı'' olduğunu ilan edeceğiz. Yani hem (örn. ''tay, yavru at demektir, öyleyse tay bir attır'' cümlelerinde olduğu gibi) tanım gereği a priori, yani ampirik değil, 'kendiliğinden' ve üniversel olarak doğru olacak. Hem de tanımların aksine öncüllerin kendisinden çıkmayan yeni bir bilgi sunuyor olacak. Bu gibi sentetik apriori yargıların mümkün olduğunu düşünmüyorum.
Tüm bu ahlaki kognitivist pozisyonlar, kanımca, etik gibi şüphesiz önemli bir alanı, keyfiliğe, sınırsız rölativizme, nihilizme terk etmemek için, zorlama yollarla değerlere bir şekilde 'olgu' statüsü kazandırmaya ve tıpkı doğal olgular gibi değerlerin de 'bilinebileceğini' göstermeye çalışmakta. Oysa ahlaki pozisyonlarımızın bilgi değil, karar/tercih olduğunu itiraf etmek, kararlarımızın/tercihlerimizin tamamen keyfi olması gerektiği, rasyonel bir şekilde tartışılamaz ve eleştirilemez oldukları anlamına gelmiyor.
Ahlak felsefelerinin, hukuk sistemlerinin vs. araçsal (instrumental) bir işlevi olduğunda haklısın. Ve bu açıdan baktığımızda, etik tamamen nesnel ve bilimsel bir disiplin haline gelir.
Araçsal işlev konusunda hemfikir isek, bu araçlar hangi amaca hizmet ediyor sence? Sence içsel değer diyebileceğimiz şey nedir yani? Eudaimonia?
İnsanlar neyi, neden yapıyor diye sorduğumuzu varsayalım; herkes bu sorulara bir noktaya kadar cevap verebilir. Mesela:
Neden okula gidiyorsun?
-Gelecekte iyi bir meslek sahibi olabilmek için.
Neden iyi bir meslek sahibi olmak istiyorsun?
-Kendimi ve gelecekte sahip olmak istediğim ailemi iyi şartlarda yaşamak için.
...
vs.
En sonunda mutlu olmak için şeklinde bir cevap alınacağını tahmin ediyorum. Peki neden mutlu olmak istiyoruz? Mutluluk kendi içinde değeri olan bir şey midir?
Ama ahlakın felsefî temellendirilmesi sorununda önemli olan zaten X'in, yani ahlakın amacının ne olacağı.
Kesinlikle.
Meselâ böyle bir ana amaç formülasyonunda ister istemez bir çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz: Örneğin ''sağlıklı'' kavramının anlamı (en azından fizyolojik sağlık olarak aldığımızda) büyük oranda sorunsuzken, ''iyi'' kavramının ne olduğu zaten tartışmalı olabiliyor. Diğer yandan örneğin ''güven içinde'' amacı (en azından asayiş/emniyet olarak aldığımızda) anlam olarak sorunsuzken, bu amaç ''özgürlük'' amacıyla çatışma durumunda olabiliyor birçok alanda. Bunun gibi birçok alanda, genel olarak hepimizin kabul ettiği farklı ilkeler arasında bir tartma, dengeleme ve karar verme eylemi gerekiyor.
Benim özellikle İvan'a yazdığım mesajda açıkladığım meta-etik yaklaşım birbiriyle rekabet eden, her zaman değişime gelişime açık değerler ve kurallardan bahsediyor.
Yukarıda bahsettiğin tarz ikilemlerde tartma, dengeleme ve karar verme eylemine ihtiyaç duyulduğu konusunda haklısın. Ama zaten insanlık tarihi boyunca tam olarak bunun için pek çok sistem denendi ve insanlıkla beraber evrildi. Demokratik karar alma mekanizmalarının tam olarak bu kararların alınması için var olduğunu düşünüyorum mesela.
Böyle bakıldığında, bu zorunluluk en azından benimsediğim meta-etik yaklaşım açısından sorun yaratmıyor.
Yani bu tartma/dengeleme eyleminin ürünü olarak vardığımız sonuç, favorize ettiğimiz çözüm, doğa bilimlerinde olduğu gibi bir 'bilgi' değil, son tahlilde bir 'karar' veya 'tercih' oluyor her zaman.
Elbette, eğer niyetimiz fil dişi kulesinden ütopyalar üretmek değilse, bu etik kararlarımızı ''bilgilerimize'' dayandırmalıyız. Ama etik alanında aldığımız kararlar (veya tercihlerimiz) tamamıyle bilgi düzlemine indirgenemiyor.
Bütün bu karar ve tercihleri betimsel olarak ifade etmemiz, dolayısıyla da bilgi haline getirmemiz mümkün değil mi ama? Diyelim A toplumu dul kadınların eşleri ölünce cesetle birlikte yakılmasının doğru olduğunu düşünüyor ve bu yönde kararlar alıyor. A toplumu B tarihinde C kararını aldı dediğimizde bu doğa bilimlerindeki gibi gözleme dayanan, kayıt altına alınabilecek bilgi haline gelmez mi?
Bence sorun, olandan olması gerekene ilişkin, normatif önermelere doğrudan ulaşmadaki problemler. Bunu aşmanın tek yolu da aksiyolojik açıklamalar diye düşünüyorum, daha iyi bir alternatif ben henüz görmedim.
Linkini verdiğin, Hume'un temel eleştirisinden hiçbir şekilde kaçış olmadığını düşünüyorum.
(Anladığım kadarıyla Sam Harris, son çıkan The Moral Landscape (http://www.samharris.org/site/full_text/the-moral-landscape/) adlı kitabında Hume'un bu eleştirisini yanlışlamaya çalışıp, bilimsel bir ahlak felsefesi sunuyormuş. Epey şüpheliyim bu konuda, çünkü daha önceki farklı filozofların denemelerini biliyorum az çok. Ama kitabı henüz okumadığım için, birşey diyemeyeceğim. Her halükârda ahlak felsefesiyle ilgili çevrelerin şu sıralarda bir numaralı tartışma konularından biri bu kitap.)
TED'de bu kitapta savunduğu düşünceleri özetleyerek açıkladığı bir konuşması var, dilersen onu izle.
Aynı zamanda şu gibi çıkarımlar da hatalı olmalı: ''İnsan türünde (hatta tüm canlılarda) belli bir içgüdüsel amaca eğilim vardır. Öyleyse bu amaca hizmet edilmeli''. Burada da bir olgu'dan ahlaki bir değere/emire doğrudan çıkarım söz konusu.
Bu, ciddiye alınması gereken bir eleştiri, ben de herhangi bir ahlâk teorisinin en zayıf noktasının her zaman, kaçınılmaz olarak bu nokta olacağını düşünüyorum.
http://www.marxists.org/archive/markovic/1981/human-rights.htm
Şu makaleye göz atma imkânın oldu mu bilmiyorum, özellikle 3. başlıktan itibaren tam olarak konumuzla ilgili bir şeyler söylüyor Markoviç. Şu sorusu hedefi 12'den vuruyor bence:
Which are the objective conditions necessary for human survival and development, not as a mere living organism but as a distinctly human being?
Tercüme: İnsanın sadece yaşayan bir organizma olarak değil, ancak özel olarak insan olarak hayatta kalması ve gelişimini sürdürmesi için gereken nesnel koşullar nelerdir?
Soruya farklı insanlar birbirinden çok değişik cevaplar verebilir elbette, ama bu soruya verilecek cevapların insanlık tarihindeki sayısız deneyin ışığında değerlendirilebileceğini, elenebileceğini vs. düşünüyorum.
Ayrıca bu şekilde belirleyeceğimiz ahlaki amaç ne olursa olsun (örn. mümkün olan en çok sayının mümkün olan en çok mutluluğu), aslında bu amaca hizmet eden, ama kabul edemeyeceğimiz sonuçları olan durumlar kurgulayabiliriz çok sayıda
(örn. On masum çocuğu kaçıran suçlu yakalandı, ama çocukların yerini söylemiyor. Bir an önce bulunmazsa çocuklar ölecek. Kurtarmanın tek yolu işkence. Polis ne yapmalı? Veya: İşkence de işlemedi, çocukları kurtarmanın tek yolu, suçlunun gözü önünde masum eşine işkence etmek. Polis ne yapmalı? On çocuk değil de, on bin çocuk olsa ne derdik?)
Bu tarz durumlarda doğru yaklaşımın rule utilitarianism(kural faydacılığı) olduğunu düşünüyorum. Faydacı yaklaşımla Kant'ın deontolojik etik anlayışının bir birleşimi gibi de görebiliriz. Kant'ın dediği gibi:
“Aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir maxime göre hareket et.” Yani tek tek her durum için ayrı bir fayda hesabı yapmak yerine benzer tüm durumlarda uygulandığı takdirde daha fazla fayda getirecek şekilde davranmalıyız. Öbür türlü bir insanı durup dururken öldürüp, organlarını toplayıp, ihtiyaç duyan birkaç kişiye dağıtmak gibi şeyleri de faydalı addetmemiz gerekir. Ama kural faydacılığı bu tarz durumları göz önüne alan bir yaklaşım; toplam faydanın daha büyük olduğu düşünülen her durumda canının tehlikede olabileceği bir toplumda kimse kendini kolay kola güvende hissedemez.
Şu yaklaşımı beğeniyorum:
http://en.wikipedia.org/wiki/Moderate_objectivism
Bu yaklaşımla bir çeşit değer hiyerarşisi oluşturmak mümkün. Mesela bir arkadaşınla saat 8de A restoranında buluşma konusunda sözleştin diyelim; sözünü tutma gibi bir sorumluluğumuz olduğu kabul edilebilir. Ancak diyelim saat 7.50'de yoldayken bir trafik kazasına şahit oldun, ve yakınlarda kimse yok. Bu durumda arkadaşınla doğru saatte buluşmama ve de sözünü tutmama pahasına kaza geçirenlere ilk yardım uyguladın ve onlar için ambulans çağırdın. Bu durumda bu hayatları kurtarmak için elinden geleni yapma sorumluluğun, arkadaşına verdiğin sözü tutmandan daha önceliklidir denebilir.
İstisna gerektirebilecek durumlarla karşılaşıldığında gittikçe daha çok duruma hazır, daha kapsamlı kural setleri yaratarak yolumuza devam edebiliriz. İlk kural "arkadaşlarına verdiğin sözleri tutmalısın" iken yeni kural ise "insanların hayatlarını kurtarman gereken bir durum engel olmadığı sürece arkadaşlarına verdiğin sözleri tutmalısın" halini alabilir.
Bu yaklaşıma güzel ve de güncel bir örnek olarak Ahmet Altan'ın bir köşe yazısını paylaşacağım:
"Karar vermenin çok zor olduğu anlar vardır.
Özellikle vicdanla ilkenin çatıştığı anlarda bir tercih yapmak o kadar kolay değildir.
Dün, böyle bir ikileme iyi bir örnek olacak ve hukuk literatürüne girecek bir olay yaşandı.
Biliyorsunuz, “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında hapishanelere yapılan o korkunç baskınlarda birçok mahkûm hayatını kaybetmişti, bazıları sakat kalmıştı.
Koğuşlara giren askerler mahkûmlarla tutuklulara ateş açmışlardı.
Şimdi o katliamın duruşmaları yapılıyor.
O facianın sorumlusu olarak yalnızca sıradan askerler yargılanıyor.
Esas kararı verenler ortada yok.
Yargılanan askerlerin suç işlemiş olmaları, mahkûmları öldürmüş olmaları, vahşice davranmış olmaları mümkün, zaten bunun için yargılanıyorlar.
Bu askerleri savunmak için Baro bir avukat atamış.
Askerleri savunmak için mahkemeye giren avukat, “ben askerleri savunmaktan vazgeçtim, ben bu operasyonda haksızlığa uğrayanları savunacağım” demiş.
Bunu duyan her vicdan sahibi insanın neredeyse bir refleksle avukatı alkışlayacağını sanıyorum.
Bizim yazı işlerindeki ilk tepkimiz de bu oldu.
Vicdana ve insanlığa uygun bir tepki olarak gördük bunu.
Ama sonra tartışmaya başladık.
Avukatın davranışı vicdana uygundu ama ilkelere uygun muydu?
Avukatlık mesleğine uygun muydu?
Mesleğin kurallarına uygun muydu?
Tek bir olayda “vicdanlı” davranmak adına, o vicdanı bütün olaylarda sağlam tutmak için oluşturulmuş genel ilkeleri çiğnemek, son tahlilde vicdana mı hizmet eder?
Hukuk açısından baktığınızda, o davada yargılanan askerlerin de “savunma hakkı” kutsaldır.
“Savunma hakkı” insan vicdanının ve adalet duygusunun bulduğu ve uyguladığı bir kural.
Kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın, yeryüzündeki her insan, her davada savunma hakkına sahiptir ve bu savunmayı yerine getirmek de avukatların görevidir.
Doktorların yeryüzünün en aşağılık, en rezil insanlarını tedavi edip iyileştirmeleri gibi, avukatlar da dünyanın en kanlı katillerini, en büyük canavarlarını savunurlar meslekleri gereği.
Ha, bu tür insanların savunmasını almayı baştan reddeden bir avukat olabilirsiniz, “gidip başka bir avukat bul” diyebilirsiniz, dünya avukatlarla dolu, sizin bu tercihiniz sanığın savunma hakkını zedelemez.
Siz ilkelerinizle vicdanınızı çarpıştırmadan avukatlık yapma dürüstlüğünü gösterirsiniz.
Ama kendisini savunamayacak birilerine sizi avukat atamışlarsa, siz onları mahkeme salonunda terk edebilir misiniz?
O askerleri savunmak için duruşma salonuna giren bir avukatın, “ben bunları savunmayacağım, karşı tarafı savunacağım” demesi, savunmakla yükümlü olduğu insanları daha baştan “suçlu” ilan etmek ve mahkemeyi de etkilemek olmaz mı?
Ayrıca siz o askerleri savunmayı bu kadar açıkça, herkesin gözü önünde, “vicdan” adına reddederseniz, bir daha hangi avukat bu davayı kolaca sırtlanabilir?
Üstelik bu askerlerin parası da yok.
Kendilerine bir avukat da tutamayacaklar.
Pek, o askerleri kim, nasıl savunacak şimdi?
Avukatın davranışı, askerlerin beraat etme ihtimalini daha baştan torpillemiyor mu?
Bakın, “Hayata Dönüş Operasyonu” insanlığa aykırı bir operasyondu, hiçbir vicdanlı insan öyle bir operasyonu kolayından savunamaz.
Ama bu tek bir “olayda” siz bir avukat olarak “vicdanlı” davrandığınızda, insanlık tarihinin en büyük kazanımlarından biri olan “savunma hakkının” kutsallığını zedelemiş olmaz mısınız?
“Savunma hakkı” insan vicdanının bulduğu bir ilkedir.
İnsanlığın ortak vicdanının ürünü olan “kutsal” bir ilkeyle, tek bir olayda vicdanımız çatıştığında ne yapacağız?
Ben, insanlığın ortak vicdanının ilkelerini korumanın, tek bir olayda suçluları cezalandırmaktan daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Herkes gibi ben de o avukatı anlıyorum.
Ama insanlığın “ortak haklılığını” korumanın, tek bir olayda haklılıktan yana çıkmaktan daha önemli olduğuna inanıyorum.
Çünkü o “ortak haklılık” bazen bir suçlunun kurtulmasına izin verse de, genelde binlerce suçsuzun hakkına kavuşmasını sağlıyor."
Kanımca ahlaki kognitivizmi savunmanın sadece üç yolu var, ve üçü de ya kullanılan varsayımlar ya da uygulanan metot açısından beni tatmin etmiyor.
Bu üç seçeneğin de kabul edilemez olduğu konusunda hemfikiriz.
En sonunda mutlu olmak için şeklinde bir cevap alınacağını tahmin ediyorum. Peki neden mutlu olmak istiyoruz? Mutluluk kendi içinde değeri olan bir şey midir?
Açıkçası, kendi içinde tutarlı ve genel geçerli olduğunu düşündüğüm bir yanıtım henüz yok bu soruya.
Bir yandan: İnsan mutluluğundan daha önemli ilkeler kabul etmek bana ters geliyor. Ahlak felsefesinin, hukuk sistemlerinin, bilimin, her türlü 'kurum'un bir takım 'kutsal'lara değil, neticede sadece insanların mutluluğuna hizmet etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Diğer yandan: Aslında bu genel pozisyonuma uymayan çözümleri savunduğum durumlar kurgulayabiliyorum. Örneğin tüm insanlığın mutlu, huzurlu, sağlıklı, güvenli, mis gibi yaşayabilecekleri sanal bir dünya oluşturmuş olsam ve onların ruhu bile duymadan hepsini bu matrix'e bağlama ve ilelebet mutlu yaşatma imkanım olsaydı, bunu kesinlikle reddederdim, ahlaki bulmazdım. Demek ki, mutluluğu en azından tek başına en üst değer olarak görmüyorum. İnsanları kendi mutlulukları için kandırmayı ahlaki bulamıyorum. Mutluluğun yanında doğruluğu ve bireyin eldeki tüm bilgilere vakıf bir şekilde kendi hayatını kendi belirlemesi hakkını da en azından eşdeğer görüyorum.
Ama aslında bu gibi konuların ''kognitivizm'' - ''non-kognitivizm'' tartışmasında önemi olmadığını düşünüyorum. Pratik yaklaşım olarak aslında aramızda bir fark göremiyorum. Ama ''ahlakın temellendirilmesi'' sorunununda bilgi felsefesi açısından non-kognitivizmin daha makul olduğunu düşünüyorum hala. Açıklamaya çalışacağım.
Bütün bu karar ve tercihleri betimsel olarak ifade etmemiz, dolayısıyla da bilgi haline getirmemiz mümkün değil mi ama? Diyelim A toplumu dul kadınların eşleri ölünce cesetle birlikte yakılmasının doğru olduğunu düşünüyor ve bu yönde kararlar alıyor. A toplumu B tarihinde C kararını aldı dediğimizde bu doğa bilimlerindeki gibi gözleme dayanan, kayıt altına alınabilecek bilgi haline gelmez mi?
Bence sorun, olandan olması gerekene ilişkin, normatif önermelere doğrudan ulaşmadaki problemler.
Elbette. Zaten üstünde durmaya çalıştığım nokta da tam burası. Betimsel düzlemdeki tespitlerimizin 'bilgi', fakat normatif düzlemdeki etik pozisyonlarımızın ancak 'karar' olabileceğini savunuyorum.
Bunu aşmanın tek yolu da aksiyolojik açıklamalar diye düşünüyorum, daha iyi bir alternatif ben henüz görmedim.
İşte buna katılmıyorum. Şöyle ki:
Bu üç seçeneğin de kabul edilemez olduğu konusunda hemfikiriz.
Bu üç seçeneğin de kabul edilemez olduğunda hemfikirsek, senin de aksiyomatik yaklaşımlara katılmaman gerektiğini düşünüyorum. Çünkü farklı filozofların sundukları aksiyomatik etik sistemlerine baktığımızda, aksiyom olarak alınan temel yargılar için mutlaka bu üç yanlış metottan birini kullandığını göreceğiz, bence. Ayrıca literatürdeki anlamıyla aksiyomatik sistemlerde, her zaman aksiyomlara bir 'self-evidence' isnat etme ve dogmalaştırma eğilimi olduğunu göreceğimizi sanıyorum.
Kanımca, bu aksiyomatik temellendirme girişimlerinden daha iyi bir alternatif görememen, Popper'in ''klasik temellendirme anlayışı'' dediği ve eleştirdiği anlayışa kendimizi bağlı hissetmemizden kaynaklanıyor. Bu hissin aşılması gerektiğini düşünüyorum. Üstelik bu sadece etik alanında değil, istisnasız her alan için geçerli.
Şöyle ki: Felsefe tarihi boyunca her alanda ''klasik temellendirme anlayışının'' hakim olduğunu görüyoruz büyük ölçüde. Herhangi bir (betimsel veya normatif) yargının kabul görmesi için, ilgili yargının eksiksiz ve nihahi olarak temellendirilmesi, gerekçelendirilmesi gerektiği sanılıyor.
Oysa bu anlamda bir ''sonuna kadar gerekçelendirmenin'' (İng: 'ultimate justification', Alm: Letztbegründung) hiçbir alanda mümkün olmadığını görmemiz gerekiyor.
Herhangi bir yargının gerekçelendirilmesi için, bu yargıyı zorunlu veya en azından muhtemel kılacak diğer yargılar ifade etmemiz gerekir. Onlar için tekrar aynısı vs.
Bu ise meşhur ''Münchhausen-Trilemma (http://en.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCnchhausen_Trilemma)''ya yol açıyor:
(1) Ya sürekli olarak sonsuza kadar yeni gerekçeler sunacağız (Infinite regress (http://en.wikipedia.org/wiki/Infinite_regress)), ki bu fiilen mümkün değil.
(2) Ya gerekçelendirmek istediğimiz yargıları sirküler olarak gerekçenin kendisinde kullanacağız, ki bu hatalı bir argümantasyon şekli.
(3) Ya da gerekçelendirme zincirini bir yerde kesip duracağız, ki bundan başka çare yok.
Birinci alternatif mümkün değil, ikinci alternatif bariz bir şekilde hatalı. Bu yüzden felsefe tarihi boyunca hep üçüncü yola başvurulduğunu görüyoruz. Ama püf noktası şurada: Üçüncüsünden başka yol olmadığı için, filozofların büyük çoğunluğunun, zinciri kesip durdukları son halkayı 'aşikâr', 'bedihî', 'şüphe edilemez', 'mutlak doğru' ilan ettiklerini ve farklı yöntemlerle olası tüm eleştirilere karşı bağışıklık kazandırmaya çalıştıklarını görüyoruz sürekli. Çünkü birşeyleri doğru olarak kabul etmemiz için, bir teminat arayışı içerisindeyiz sürekli, aksi takdirde herşeyin keyfiliğe, aşırı skeptizime, hatta nihilizme teslim edilmesi gerektiği endişesini hissediyoruz. Diğer yandan bunca yüzyıldır bunca zeki filozofun bulduklarını sandıkları, yadsınması mümkün olmayan son noktanın, tüm bilginin nihai zemininin vs. farklı farklı olduğunu ve felsefe tarihinde 'son nokta' mevzuunda kısmen de olsa herhangi bir konsensüs sağlamadığını da görüyoruz.
Eleştirel rasyonalizm de bu soruya bir 'çözüm' sunamıyor elbette, zaten bu sorunun çözümsüz olduğunu, ''ultimate justification'' illüzyonundan vazgeçmemiz gerektiğini öğretiyor. Münchhausen-Trilemma'sından hiçbir şekilde kaçış yok gibi duruyor. En azından şimdiye kadar bu trilemma'yı aştığını iddia eden girişimlerin hepsinin aslında yine ikinci veya üçüncü çıkmaz sokağa girdiğini görüyoruz (her ne kadar bu, bazı modern filozoflar tarafından son derece rafine bir şekilde veya da bulanık retoriklerle örtülmeye çalışılsa da).
Hiçbir alanda, hiçbir 'son halkayı' nihai aksiyom olarak kabul etmememiz gerekiyor. Tarih, en kesin sandığımız yargılarımızda bile yanılıyor olabileceğimizin örnekleriyle dolu. Üstelik bize son derece bariz gibi gelen ve üzerinde konsensüs olan herhangi bir yargıya karşı bile, bugün belki düşünemediğimiz, fakat haklı olan eleştirilerin gelecekte de getirilemeyeceğini bilemeyiz hiçbir zaman. Öyleyse sadece etik alanında değil, her alanda ve örneğin bilim felsefesinde de ''sonuna kadar gerekçelendirme'', ''nihai teminat sağlayan, sapsağlam ve oynamaz bir temele oturtma'' gibi illüzyonlarımızdan tamamen vazgeçmemiz, her düzlemdeki yargılarımızı, bilgilerimizi, kabullerimizi, hatta bilgi ediniminde kullandığımız metotlarımızı, kriterlerimizi vs. her zaman birer 'hipotez' statüsünde görmemiz ve sadece lafzen ve teorik olarak değil, fiilen ve pratik olarak da gelebilecek yeni açı ve eleştirilere açık tutmamız gerekir.
Umarım fuzuli laf kalabalığı olarak algılanmaz bu yazdıklarım. Çünkü her ne kadar bu yazdıklarımı ''ahlaki kognitivizm - non-kognitivizm'' bağlamında önemli görsem de, yukarda da dediğim gibi, pratik olarak etik alanındaki yaklaşımlarımızda temel bir fark göremiyorum ben de. Yani tartışmakta olduğumuz konu bu açıdan 'önemsiz' görülebilir belki de.
Toparlamak gerekirse: Ahlaki kognitivizmin yanlışlığı, bence bahsettiğim üç yanılgının her birinin (Hume'un eleştirisi, Platon'un idealizmi, Kant'ın sentetik apriori yargısı) yanlış olmasından çıkıyor zaten. En azından ahlaki kognitivizmi makul gösterecek dördüncü bir yol göremiyorum. Diğer anlattıklarım ise, bence neden tüm bunlara rağmen, hala aksiyomatik yaklaşımlara bu denli meyilli olduğumuzu kendi açımdan açıklamak içindi.
Netice olarak: Birşeyi ispatlayamadığımız halde, bir takım metotlarla ispatlayabiliyormuş gibi yapmaktansa, o şey ne kadar mühim olursa olsun, aslında ispatlayamıyor olduğumuzu itiraf edip, rasyonel tartışmaya buradan devam etmek daha makul bence. Örneğin insan haklarının kabulü ne kadar mühim olsa da, bilgi felsefesi açısından ''bilinebilecek'' bir olgu değil, son tahlilde bizim bir tercihimiz. Bu tercihin alternatiflerine göre daha makul olduğunu rasyonel bir şekilde tartışabiliriz (tartışmalıyız) elbette. Ama mesela dünyanın yuvarlaklığı/düzlüğü tartışmasından çok farklı bir düzlemde bir rasyonel tartışma olur bu.
Ama dediğim gibi pratik olarak yaklaşımlarımız arasında bir fark göremiyorum. Örneğin şu cümlelerine aynen katılıyorum (ama bu cümlelerinin aksiyomatik temellendirme yöntemini benimseyen yaklaşımlardan ziyade, aslında eleştirel rasyonalizme daha yakın olduğunu düşünüyorum).
Yukarıda bahsettiğin tarz ikilemlerde tartma, dengeleme ve karar verme eylemine ihtiyaç duyulduğu konusunda haklısın. Ama zaten insanlık tarihi boyunca tam olarak bunun için pek çok sistem denendi ve insanlıkla beraber evrildi. Demokratik karar alma mekanizmalarının tam olarak bu kararların alınması için var olduğunu düşünüyorum mesela.
(...)
Tercüme: İnsanın sadece yaşayan bir organizma olarak değil, ancak özel olarak insan olarak hayatta kalması ve gelişimini sürdürmesi için gereken nesnel koşullar nelerdir?
Soruya farklı insanlar birbirinden çok değişik cevaplar verebilir elbette, ama bu soruya verilecek cevapların insanlık tarihindeki sayısız deneyin ışığında değerlendirilebileceğini, elenebileceğini vs. düşünüyorum.
İvan Karamazov
17-03-2011, 21:48
aslında başlıkta ahlaka hep felsefi açıdan bakıldı ancak ahlak, psikolojinin de konusu. psikoloji bir bilim olduğu için, doğal olarak, bu konuya; doğrunun/yanlışın, faydanın/zararın ne olduğu konusundan yaklaşmayıp, insanların bunları nasıl sahiplenip savunduğuyla ilgileniyor. bu bağlamda da toplumdan topluma, kültürden kültüre değişen doğru/yanlış farklılıklarına karşılık; insanların bunları benimseme biçimlerinin birbirinin neredeyse aynı olmasından yola çıkarak konu daha sağlam bir zeminde ele alınma olanağı bulmuş oluyor diye düşünüyorum. ayrıca ahlak ve psikolojinin birlikte incelenebileceği düşüncesi de hayli yeni. yani psikolojinin bu konuda hala emekleme çağında olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. psikoloji, bu konuda, insanları ilkel davranış gösteren insanlardan gelişmiş davranış gösteren insanlara doğru şu şekilde sınıflandırıyor:
1) doğru ve yanlışın varlığının farkında olan, ancak; doğru davranışları içsellleştirememiş ve yanlışı da ceza almak istemediği için yapmayan insanlar. ortalarda bir ceza veren yoksa, yanlış yapmaktan da çekinmeyecek insanlar.
2) doğru davranışları, sadece kendi çıkarları için gösteren insanlar.
3) doğru davranışları, başka insanların gözünde iyi olabilmek için yapan insanlar.
4) doğruları bir kural olarak gören ve bunlara sahip çıkılması gerektiğini düşünen insanlar.
buraya kadar sınıflandırılmış gruplarda, otorite hep kişiden bağımsızdı. buradan sonraki sınıflarda otorite, kişinin kendisi:
5) doğrunun/yanlışın amacının, insanların refahı(?) olduğunu ve bunların birer kalıp olmadığını; yeri geldiğinde bunlar üzerinde, yine insanlar için, uygun değişimler yapılması gerektiğini düşünen insanlar.
6) doğrunun ve yanlışın ne olduğuna; herhangi bir sosyal düzen, kural vs. gözetmeden sadece kendi vicdanıyla karar veren insanlar.
evet, gözlemlere göre; insanların ahlaki konularda gösterdiği davranışlar, aşağı yukarı bu sınıflardan birine ait oluyor. üstelik 1'den 6'ya doğru gidildikçe, insanların, daha hümanist, anlamlı davranışlar sergilemeye başladığı görülüyor. başlıkta şöyle bir eleştiri var:
Diyelim bir gün yolda yürürken bir çocuğa işkence eden bir adama rastlıyorsunuz, ve bundan rahatsız oluyorsunuz. Eğer ahlâki öznelci bir görüşü benimsiyorsanız ve bu adamın ahlâki ilkelerinden biri "çocuklara işkence yapmak" ise, ya da ahlâki ilkeleri bu tarz davranışlara izin veriyorsa, kendisini eleştirmeniz ya da suçlamanız hiçbir şekilde mümkün olmaz.
ben bu türden bir eleştiriyi anlamlı bulamıyorum. yani bana, insanın doğasına aykırı bir örnek gibi geliyor bu tür bir yaklaşım. çünkü ahlaki konuları sorgulamış insanlar, bunun üzerinde kafa yormuş insanlar; daha çok hümanist, bilinçli(?) davranışlar sergilerken; diğer insanlar için otorite kişinin kendisinden bağımsız olduğundan davranışları da ahlaki açıdan daha ilkel(?) olması normal oluyor.
mesela anadolu'da sıradan gelenekçi insanın, evlilik hakkındaki düşüncelerine bakalım. aslında aralarında anlaşmış bir erkek ve kadının; evlenmeden birlikte yaşaması ile evlenerek birlikte yaşaması arasında bir fark yoktur. fakat gelenekçi insanlar, evlilik dışı bir birlikteliği ahlaki bulmazlar. bu türden bir olay kendi çocuklarıyla başlarına geldiğinde de: "namus", "insanların yüzüne bakmaya utanıyorum." vs. olur. çünkü otorite kişinin kendisi değil, toplumun kurallarıdır ya da diğer insanların gözünde iyi görünmek önemlidir. yani aslında iki insanın birlikteliği için evliliğin şart olup olmaması kimse için önemli değil! :) ahlaki konularda asıl önemli olan insanın kimi/neyi otorite olarak gördüğü...
bir başka örnek: kimi müslümanlar, insan dinsiz olunca ahlaki davranışlar sergilemesi için de hiçbir nedenin kalmadığını düşünür. neden? çünkü onun ahlaki konulardaki davranışlarında otorite kendisi değildir... hatta bu tür vakalarda otorite diğer insanlar bile olmayabiliyor; otorite, kişinin hayalinde kurduğu tanrı'nın ta kendisi oluyor. ben bu tür insanların doğrudan, 1. sınıfta olduğunu düşünüyorum. yanlış yaparsa tanrı onu cehenneme atar, öyleyse yanlış yapmamalı... tanrının gözünden hiçbir şey kaçmayacağı içinse hep doğruyu yapmalı... fakat tanrı olmayacak olsaydı eğer o zaman cehennem olmazdı ve tüm yanlışlar da meşru olurdu! o halde ateistlerin ahlaklı olması için hiçbir neden yok :)
mesela bir seri katil düşünelim. o insan için insanların öldürülmesinde hiçbir sakınca yoktur. fakat yine de bunu kimsenin önünde yapmaz. ceza verecek otoriteye görünmeden yapar yapacağını ve bu otoriteden de köşe bucak kaçar. ceza verecek otorite varsa insan öldürmez, ceza verecek otorite yoksa insan öldürmekten sakınmaz. nerede bu insan? tabi ki 1. sınıfta...
örnekler hayli çoğaltılabilir elbette... fakat ben ahlaki konularda otoritenin kim olduğunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. otorite, kişinin kendisi olmayınca insanların ahlaki açıdan ilkel davranışlar sergileyebileceğini yadırgamıyorum. ahlaki konularda otorite kişinin kendisi olunca ise bu kadar gelişmiş bir insanın hümanist olmayan davranışlar sergilemesinin pek mümkün olmadığını, bunun insanın doğasına aykırı olduğunu düşünüyorum. bence böyle bir yaklaşım ancak farazi düşüncelerde olur...:)
Diğer yandan: Aslında bu genel pozisyonuma uymayan çözümleri savunduğum durumlar kurgulayabiliyorum. Örneğin tüm insanlığın mutlu, huzurlu, sağlıklı, güvenli, mis gibi yaşayabilecekleri sanal bir dünya oluşturmuş olsam ve onların ruhu bile duymadan hepsini bu matrix'e bağlama ve ilelebet mutlu yaşatma imkanım olsaydı, bunu kesinlikle reddederdim, ahlaki bulmazdım. Demek ki, mutluluğu en azından tek başına en üst değer olarak görmüyorum. İnsanları kendi mutlulukları için kandırmayı ahlaki bulamıyorum. Mutluluğun yanında doğruluğu ve bireyin eldeki tüm bilgilere vakıf bir şekilde kendi hayatını kendi belirlemesi hakkını da en azından eşdeğer görüyorum.
Burada ayrılıyoruz o zaman. :) Ben elimde bu imkân olsaydı bunu kesinlikle kullanırdım, zira bahsettiğin tarz insan otonomisi vb. şeyleri de araçsal değer taşıyan, son raddede önemli olan yine insan mutluluğu için bir araç olan bir şey olarak görüyorum.
Bahsettiğin olaydan "experience machine" diye Nozick de bahsediyordu sanırım.
Bu üç seçeneğin de kabul edilemez olduğunda hemfikirsek, senin de aksiyomatik yaklaşımlara katılmaman gerektiğini düşünüyorum.
Aksiyomatik yaklaşımların sorunlu olduğu yönündeki eleştirini geçerli buluyorum, haklısın.
Kanımca, bu aksiyomatik temellendirme girişimlerinden daha iyi bir alternatif görememen, Popper'in ''klasik temellendirme anlayışı'' dediği ve eleştirdiği anlayışa kendimizi bağlı hissetmemizden kaynaklanıyor. Bu hissin aşılması gerektiğini düşünüyorum. Üstelik bu sadece etik alanında değil, istisnasız her alan için geçerli.
...
Düşünceleri daha yanlışlanabilir, daha dinamik vs. yapma açısından Popper'in yaklaşımı son derece değerli bence de. Ama her gün kişisel hayatımızdan siyasete uzanan yelpazede farklı boyutlarda sayısız ahlâki karar veriliyor, ve bu kararları da bir şekilde temellendirmek şart. İsveç'teki sistemin İran'dakinden daha iyi olduğu konusunda hemfikir olacağımız açık, ama bu başlıkta ele aldığımız düşünce hatalarına düşmeden bunu nasıl yapabiliriz?
Sam Harris de olaya benim başlığa taşıdığım aksiyomatik yaklaşıma benzer bir şekilde yaklaşıyor mesela. İnsanlar arasında rasyonel temeldeki "inter-subjective" bir anlaşma yeterli bir temel oluşturur mu sence?
Umarım fuzuli laf kalabalığı olarak algılanmaz bu yazdıklarım. Çünkü her ne kadar bu yazdıklarımı ''ahlaki kognitivizm - non-kognitivizm'' bağlamında önemli görsem de, yukarda da dediğim gibi, pratik olarak etik alanındaki yaklaşımlarımızda temel bir fark göremiyorum ben de. Yani tartışmakta olduğumuz konu bu açıdan 'önemsiz' görülebilir belki de.
Kesinlikle öyle görmüyorum yazdıklarını; konuya henüz bakmadığım bir açıdan bakmamı sağladın ve de görüşlerimi sorgulamama neden oldun, o açıdan sana bir teşekkür borçluyum aslında.
Ama ahlâkın temellendirmesi sorunu bu durumda önümüzde önemli bir sorun olarak duruyor. "İyi"nin ne olduğu konusunu mesela demokratik karar mekanizmalarına bırakacak olsak bile büyük bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz; mesela demokratik sistemlerin kişi hak ve özgürlükleri çerçevesinde sınırlanması gerektiğini söylediğimizde bunu neye dayandırmamız gerekir? Kural faydacılığı yaklaşımını benimsesek dahi, faydacı yaklaşımı da bir şekilde temellendirmek gerekiyor, ve senin de dikkat çektiğin sebeplerden ötürü bunu sorunsuz bir biçimde gerçekleştirmek en azından şimdilik pek de mümkün gözükmüyor.
aslında başlıkta ahlaka hep felsefi açıdan bakıldı ancak ahlak, psikolojinin de konusu. psikoloji bir bilim olduğu için, doğal olarak, bu konuya; doğrunun/yanlışın, faydanın/zararın ne olduğu konusundan yaklaşmayıp, insanların bunları nasıl sahiplenip savunduğuyla ilgileniyor.
Ahlâk dediğimizde aslında meta-etik, normatif etik, uygulamalı etik, betimsel etik vb. farklı kolları olan bir şeyden bahsediyoruz. Senin burada bahsettiğin işin betimsel (descriptive) kısmı, ki bu alanda son dönemlerde çok değerli çalışmalar var. Ahlâkın biyolojik-evrimsel temeli üstünde çalışan bilim insanları güzel kitaplar yazıyorlar. Senin de tartışmayı bu betimsel alana doğru genişletmen iyi oldu bence.
başlıkta şöyle bir eleştiri var:
ben bu türden bir eleştiriyi anlamlı bulamıyorum. yani bana, insanın doğasına aykırı bir örnek gibi geliyor bu tür bir yaklaşım. çünkü ahlaki konuları sorgulamış insanlar, bunun üzerinde kafa yormuş insanlar; daha çok hümanist, bilinçli(?) davranışlar sergilerken; diğer insanlar için otorite kişinin kendisinden bağımsız olduğundan davranışları da ahlaki açıdan daha ilkel(?) olması normal oluyor.
Bazı ahlâki davranışları "bilinçli", diğerlerini de "ilkel" olarak tanımladığına göre ahlâki değer ve davranışların nesnel bir temelde karşılaştırılabileceği yönündeki tezime katıldığını tahmin ediyorum.
Başlıktaki eleştiri ise normatif önermelerin tamamen öznel olduğu, ve bunların bir konudaki "dondurma yemeyi severim" tarzı, sadece duygu ifade eden önermeler olduğu yönündeki görüşe yöneltilmiş bir eleştiri. Dondurma seven ya da sevmeyen olabileceği gibi, bazı şeyleri yanlış bulan ya da bulmayan olabilir bu görüşe göre. Bu görüşü savunan birinin A ya da B eylemi için yanlış demesi mümkün olmaz, altını çizmek istediğim buydu.
mesela bir seri katil düşünelim. o insan için insanların öldürülmesinde hiçbir sakınca yoktur. fakat yine de bunu kimsenin önünde yapmaz. ceza verecek otoriteye görünmeden yapar yapacağını ve bu otoriteden de köşe bucak kaçar. ceza verecek otorite varsa insan öldürmez, ceza verecek otorite yoksa insan öldürmekten sakınmaz. nerede bu insan? tabi ki 1. sınıfta...
Seri katiller empati yoksunluğu gibi sorunlar yaşarlar, doğru-yanlış olayını senin benim gibi anlamazlar. Bu tarz psikolojik/psikyatrik bozuklukların bilinç, kültür, hümanizmin benimsenmesi gibi şeylerle törpüleneceğini de hiç sanmıyorum.
örnekler hayli çoğaltılabilir elbette... fakat ben ahlaki konularda otoritenin kim olduğunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. otorite, kişinin kendisi olmayınca insanların ahlaki açıdan ilkel davranışlar sergileyebileceğini yadırgamıyorum. ahlaki konularda otorite kişinin kendisi olunca ise bu kadar gelişmiş bir insanın hümanist olmayan davranışlar sergilemesinin pek mümkün olmadığını, bunun insanın doğasına aykırı olduğunu düşünüyorum. bence böyle bir yaklaşım ancak farazi düşüncelerde olur...:)
Ben de 'betimsel etik' üst-başlığında toparlayabileceğimiz bilimsel disiplinlerin önemini teslim ediyorum. Sadece psikoloji de değil, krimonoloji, sosyoloji, biyolojinin bir dalı olan etoloji, biraz daha disiplinler-arası bir inceleme alanı olan antropoloji vs. gibi bilimsel disiplinlerin verilerini baz almadan, salt farazi/afaki bir düzlemde ''ahlak nedir?'' gibi soruları işlemenin bir faydası olacağını düşünmüyorum. Bu tarz ayağı yere basmayan, fildişi kulesinden geliştirilen düşüncelere günümüzde ekseriyetle ''felsefe'' deniliyor ne yazık ki. :) Ama en azından benim ilgilendiğim ve önemli bulduğum felsefe bu değil.
Betimsel düzlemdeki (insanlar nasıl davranır, hangi davranış ilkelerini benimser, bu ilkelerin kaynağını nasıl tasavvur eder, çevresel şartlar bu ilkeleri ne denli etkiler, toplumdan topluma hangi değişiklikleri, hangi ortak noktaları gözlemleyebiliriz, zaman içinde nasıl evrilmişler vs.) verileri baz almadan, normatif düzlemde söyleyeceklerimiz (nasıl davranmalıyız, x sorununun etik açısından en 'doğru'/makul çözümü hangisidir?) ahkam kesmekten, ütopya üretmekten veya edebiyat yapmaktan ibaret kalır.
Bu hususta üçümüzün de farklı düşündüğünü sanmıyorum. Fakat siz de (İvan'a diyorum :) ) şuna katılır mısınız: Normatif düzlem, tamamen betimsel düzleme indirgenemez. Yani salt bilimle, normatif sorulara (bilimsel geçerliliği olan) cevaplar veremeyiz. Betimsel düzlemde x sorununa hangi çözümlerin üretilebileceğini, bu çözümlerin hangi sonuçlara yol açacağını, hangi çözümün sonuçlarının toplumun çoğunluğu tarafından muhtemelen daha çok kabul göreceğini vs. inceleyebiliriz. Fakat ''bu çözümlerin hangisi etik olarak en doğrusu'' sorusuna salt bu düzlemde yanıt veremeyiz.
Belki somut 'sorun'lar üzerinden tartışırsak birbirimizi daha iyi anlarız. İki sorun örneği vereyim dilerseniz (biri farazi, diğeri gerçek ve güncel). Ve bu sorunlar ışığında kendi somut ahlaki pozisyonlarımızı tartışalım.
Birinci (farazi) sorunda, belli ki Astur'la ben farklı etik pozisyonlara sahibiz. Sen nasıl düşünürsün bu konuda? Salt bilimsel düzlemde bu soruya (bilimsel bir) yanıt verebilir miyiz?
Diğer yandan: Aslında bu genel pozisyonuma uymayan çözümleri savunduğum durumlar kurgulayabiliyorum. Örneğin tüm insanlığın mutlu, huzurlu, sağlıklı, güvenli, mis gibi yaşayabilecekleri sanal bir dünya oluşturmuş olsam ve onların ruhu bile duymadan hepsini bu matrix'e bağlama ve ilelebet mutlu yaşatma imkanım olsaydı, bunu kesinlikle reddederdim, ahlaki bulmazdım. Demek ki, mutluluğu en azından tek başına en üst değer olarak görmüyorum. İnsanları kendi mutlulukları için kandırmayı ahlaki bulamıyorum. Mutluluğun yanında doğruluğu ve bireyin eldeki tüm bilgilere vakıf bir şekilde kendi hayatını kendi belirlemesi hakkını da en azından eşdeğer görüyorum.
Burada ayrılıyoruz o zaman. :) Ben elimde bu imkân olsaydı bunu kesinlikle kullanırdım, zira bahsettiğin tarz insan otonomisi vb. şeyleri de araçsal değer taşıyan, son raddede önemli olan yine insan mutluluğu için bir araç olan bir şey olarak görüyorum.
Bahsettiğin olaydan "experience machine" diye Nozick de bahsediyordu sanırım.
İkinci (gerçek ve güncel) örnek olarak mesela Preimplantation genetic diagnosis (http://en.wikipedia.org/wiki/Preimplantation_genetic_diagnosis) sorununu ele alabiliriz (şurada (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=19432) özetlemeye çalışmıştım). Sizce bu prosedür etik açısından doğru mu, yanlış mı; hukuken serbest mi olmalı, yasak mı. Ve bu soruya salt bilimsel bir cevap mümkün mü?
İnsanlar arasında rasyonel temeldeki "inter-subjective" bir anlaşma yeterli bir temel oluşturur mu sence?
Zor bir soru. Senin de dikkat çektiğin gibi:
"İyi"nin ne olduğu konusunu mesela demokratik karar mekanizmalarına bırakacak olsak bile büyük bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz; mesela demokratik sistemlerin kişi hak ve özgürlükleri çerçevesinde sınırlanması gerektiğini söylediğimizde bunu neye dayandırmamız gerekir?
Kural faydacılığı da, kontraktüalizm de hem yalın halleriyle bazı etik sorunlara tatmin edici çözümler üretemiyorlar, hem de 'temellendirme' sorunu son tahlilde hepsinde mevcut.
Yine senin de dediğin gibi:
Kural faydacılığı yaklaşımını benimsesek dahi, faydacı yaklaşımı da bir şekilde temellendirmek gerekiyor, ve senin de dikkat çektiğin sebeplerden ötürü bunu sorunsuz bir biçimde gerçekleştirmek en azından şimdilik pek de mümkün gözükmüyor.
Tam da bu sebeple bence ''nihai temellendirme'' talebimizden vazgeçmeliyiz. Aksiyomatik temellendirme hakkındaki tartışmamız üzerine biraz daha derinlemesine düşünmeye çalıştım, şimdilik şöyle bir sonuca vardım sanırım:
Eğer aksiyomatik temellendirme yöntemiyle, benimsenen aksiyomları herhangi bir şekilde tartışma sürecinden topyekun çıkartma eğilimi varsa veya bu olmasa bile, bu yöntemle nihai bir temellendirme sunulduğu yönünde açıkça veya zımnen bir intıba oluşturuluyorsa, aksiyomatik yöntemlere karşı olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Ama eğer mesela aksiyomatik yöntemden kastımız sadece, bir şekilde bazı genel kriterleri baz alarak tartışmaya/düşünmeye başlamak, ve fakat bu tartışma/düşünme sürecinde baz alınan ilk kriterleri de sürekli birer 'hipotez' olarak görmek ve tartışmaya açık tutmak ise, ben de zaten tam olarak bu yöntemi daha makul buluyorum. Yani aksiyomatik yönteme yönelik eleştirim ''bu yöntemle temellendirmede sorun var, şu yöntemle yapmak daha iyi olur'' şeklinde değil, daha çok şu şekilde ''ne yaparsak yapalım, temellendirme sorunu her zaman var, bu yüzden bu sorunu çözebiliyormuş gibi yapan yöntemler kullanmayalım, zaten çözemediğini kabullenen bir zeminde rasyonel tartışma ve eleştiri mekanizmaları geliştirelim''.
Bu arada:
Metaetik alanında sürdürdüğümüz bu tartışmalar ile yukardaki matrix sorununda somut olarak farklı, hatta zıt etik pozisyonlar savunmamız arasında bir bağlantı kurmaya çalıştım, fakat emin olamadım. Sence var mı bir bağlantı? Yani acaba bu konudaki pozisyonun doğrudan benimsediğin aksiyomatik yöntemin bir sonucu olabilir mi?
Sanırım ilk ve tek aksiyom olarak ''her eylem, insanların mutluluğuna hizmet ettiği oranda ahlaklıdır'' gibi bir aksiyom benimsediğinden ötürü bu pozisyonu savunuyorsun. Şimdi belki de asıl ilgilenmemiz gereken soru şu: İkimiz, matrix sorunundaki bu farklı pozisyonlarımız hakkında nasıl intersübjektif tartışabiliriz, birbirimizi ne tür argümanlarla ikna etmeye çalışabiliriz? Yoksa bu gibi tartışmalar son tahlilde ''ben baklava severim, sen ise kadayıf seversin, zevkler tartışılmaz'' noktasında düğümlenmeye mi mahkum acaba? Eğer öyleyse, rölativizm-karşıtı tutumumuz tehlikede olur gibi geliyor bana.
İvan Karamazov
20-03-2011, 15:27
Fakat ''bu çözümlerin hangisi etik olarak en doğrusu'' sorusuna salt bu düzlemde yanıt veremeyiz.
buna katılıyorum da bu çabanın sonucu eğer insanı temsil etmeyecekse neyi temsil edecek diye düşünüyorum. dünyanın güneşin etrafında dönmesi insana bağlı değildir. dünya, güneş insanın dışındadır. o yüzden bu konunun göreliği olamaz. fakat ahlakı insandan bağımsız kılmak mümkün değil ki... ne diye ahlakın göreliğinden rahatsız olmamız gerektiğini anlayamıyorum ben :) bu konuda birbiriyle ilişkili ama birbirinden farklı iki bağlam karıştırılıyor bence... insanların ahlak anlayışlarının farklı olacağını kabul edersek öyleyse insanların bu farklı ahlaki anlayışlarına hoşgörüyle yaklaşmalıyız... ben birincinin ikinciyi gerektirdiği kısmını doğru bulmuyorum. yani insanlar farklı ahlak anlayışına sahiptir ancak her insanın her ahlak anlayışına hoşgörüyle yaklaşmak zorunda değiliz. ben dondurma severim sen sevmezsin olayından tek bir farkı var bu konunun bence, o da: bu konu dondurmadan çok daha önemli bir konu. belki ahlak sosyolojisi ile ilgili bilgiler bunu tamamlayabilir ancak ben "hangi davranış daha ahlakidir" sorusuna toplumun içindeki bir üst kesimin veya toplumun çoğunluğunun dayatmasıyla cevap verilebileceğine inanıyorum. "insan öldürmemek, insan öldürmekten daha ahlakidir ancak "düşman" diye nitelendirilen insanlar bu duruma ististinadır." demek çok mu ahlaki? ama günümüz insanının çoğuna göre bu sorunun cevabı evet...
üstelik ahlakı nesnel bir zeminde tartışma gayretine girelim diyelim. insanlar nasıl içselleştirecekler peki bunu? bir örnek vereyim: "insan öldürmemek, insan öldürmekten daha ahlaki bir davranıştır." şeklinde bir kural kabul edelim. acaba sadece bu kurala uymak için insan öldürmeyen bir insanla, aksini yaparsa kendisinde ciddi bir vicdani rahatsızlık oluşacağını düşündüğü için insan öldürmeyen birini aynı kefede değerlendirmek doğru mu? oysa ahlakın aranması gereken yer konusunda sadece davranışın kendisi değil, o davranışın nasıl bir sebebe dayandığı da çok önemli... belki gereksiz bir çabayla ahlaki davranışları nesnel bir düzleme oturtmak kısmen mümkün olabilir ancak bu davranışların hangi sebeplere dayandırılacağı konusunda da aynı şey geçerli mi? hadi geçerli olsa bile insanları bunu içselleştirme kısmını nasıl başaracağız? bunları içselleştirememiş, sadece bir üst kesim ya da çoğunluğun benimsediği kural diye benimseyen insan ile bunları kendi irade ve isteğiyle savunacak insanları aynı kefeye koyamam ben :)
national geographic dergisinin bu sayısında depresyon konulu bir başlık vardı... konuyu hazırlayan pskiyatrın da şöyle bir tespiti vardı: batı insanı kendi davranışlarını değerlendirirken kendisini kendisiyle değerlendirmeye daha meyilli olduğunu ancak doğuya doğru gidildikçe insanların kendilerini diğer insanların gözlerindeki konumlarıyla değerlendirmeye daha meyilli olduğunu söylüyordu. mesela harakiri yapan bir japon, insanların gözündeki değerini çok umursadığı için ve yaptığı bir davranıştan dolayı onların gözünde küçük düştüğü için böyle bir davranışa yeltendiği yazıyordu. mesela başka insanların gözündeki değerini düşünerek hareket eden bir insanla, kendi kişisel özelliklerini baz alarak hareket eden bir insanın aynı ahlaki zeminde bulunduğunu iddia etmek mümkün mü?
ben ahlakın göreli bir konu olduğunu düşünüyorum. insanların, ahlaki konulardaki kararlarında birbirlerini ikna etmelerinin pek bir yolunun olmadığını düşünüyorum. ben kendi adıma bir insanı öldüremem mesela... sonrasında bundan vicdanen çok rahatsız olacağımı düşünürüm. bir başkası insan öldürmez ancak hapishaneye girmek istemediği için öldürmez. bir başkası insan öldürmez ancak kendi vicdanından ziyade toplumsal refahı düşündüğü için insan öldürmez. bir başkası öldürmez ancak insanlar kendisini kınayacağı için öldürmez vs. ne yani göreli davranışlar değil mi şimdi bunlar? ya da bu insanların birbirlerini kendi davrandıkları gibi davranmaya ikna etmesi ne kadar mümkün ki? bu içsel davranışları sistematik bir temel oturtabilmek makul bir düşünce gibi gelmiyor bana; işin içinde çok farklı duygu ve akıl yürütmeler var çünkü...
matrix konusuna gelirsek ben de basmazdım o düğmeye... ama ikimizin de bunu seçmesinin altında "insan zihni özgür olsa daha iyi olur aslında" gibi bir ütopya(!) arzumuzun olmasına bağlıyorum ben bunu :)
Sıra bende değil sanırım, ama Astur'un anlayışına sığınarak gireyim araya. :)
dünya, güneş insanın dışındadır. o yüzden bu konunun göreliği olamaz. fakat ahlakı insandan bağımsız kılmak mümkün değil ki...
Evet, bu noktada hemfikiriz. Ahlaki non-kognitivizm'den kastım da bu zaten. Biraz daha açmaya çalışmak istiyorum bu hususu:
Doğa bilimleri düzleminde, iki zıt felsefi pozisyon vardır ya hani: ontolojik objektivizm veya realizm, gerçekliğin insan bilinç ve iradesinden bağımsız var olduğunu söyler (ki sanırım üçümüz de bu pozisyona sahibiz). Solipsizm veya (radikal) konstrüktivizm ise, herşeyin bilincimizin bir kurgusu olduğunu iddia eder.
Birinci pozisyon ontolojik açıdan bizden bağımsız bir objektif gerçekliğin varlığını kabul ederek, aynı zamanda bilgi felsefesi açısından ''kognitivizm''i benimser. Yani bu pozisyona göre mesela fizik bilimi sadece, insan iradesine bağlı bir takım konstrüksiyonlardan ibaret değildir, aksine bizden bağımsız var olan 'objektif doğru'ya gittikçe daha çok yaklaşma çalışmasıdır.
Formel mantık ve matematik alanında da, bilgi felsefesi açısından 'konstrüktivist' değil, 'kognitivist' bir tutum benimseriz. Yani bu alandaki bilim de sadece insan iradesine bağlı kurgulardan ibaret değil, bir şekilde var olan 'doğru'nun bulunmasına yönelik bir girişimdir. Ama matematiksel doğruların ontolojik konumu hakkında çok farklı görüşler var. Örneğin Russell, başka çare görmediğinden, matematik alanında Platoncu bir pozisyon benimsemiş, Popper ise ''üç dünya kuramı'' ile bir çözüm bulmaya çalışmış. Her iki çözümün de sorunlu olduğunu düşünenlerdenim. Ama her halükarda matematik alanında da (ontolojik düzlemdeki pozisyonumuzdan bağımsız olarak) bilgi felsefesi açısından ''kognitivist'' pozisyonu benimsiyorum. Yani matematiksel doğrular, bizlerin kurgusu değil; bilinç ve irademizden bağımsız bir şekilde doğrular ve matemetik bilimi de bu doğrulara gittikçe daha çok yaklaşma girişimi olarak görülmeli.
Doğa bilimleri alanında da, formel mantık ve matematik alanında da, epistemelojik açıdan, ''kognitivist'' tutumu üçümüz de benimsiyoruz sanırım. Yani her iki alanda da ''doğru''nun kıstası insan iradesi, bulunduğumuz evrimsel aşama veya toplumsal konvansiyonlar değil. Doğruları biz oluşturmuyoruz, fakat bilim yoluyla (belli bir ölçüde) gittikçe daha iyi bilebiliyoruz. (Buraya kadar yazdıklarımda ayrıldığımız bir husus var mı? Ben hemfikir olduğumuzu varsaydım, fakat olmayadabiliriz elbette.)
Peki, etik alanında da, doğa bilimlerinde veya matematikte olduğu gibi, bizden bağımsız doğrular var mıdır. Daha doğrusu, varsa bile, bu doğruların kıstası bizzat insan mıdır; yani bu doğruları diğer iki alanda olduğu gibi ''bilebilir miyiz'', yoksa doğruları bizzat oluşturan biz miyiz?
Ben ikinci pozisyonu benimsiyorum. Yani etik alanında 'doğru' veya 'geçerli' dediğimiz normların, ''bilinebilecek'' birşey olmadığını, aksine bizler tarafından oluşturulduğunu düşünüyorum.
Kısacası: Doğa bilimleri ve matematik alanında ''kognitivist'', fakat etik alanında ''konstrüktivist'' bir pozisyonu makul buluyorum. Astur'la yazışmalarımda da açıklamaya çalıştığım gibi, etik alanında ''kognitivist'' bir tutumun natüralist dünya görüşüyle de bağdaşmayacağını düşünüyorum.
Anladığım kadarıyla sevgili İvan ve ben, bu konuda hemfikiriz, ama Astur'la ayrılıyoruz bu noktada. Diğer yandan sevgili Astur ve ben, sınırsız değer rölativizminin tutarsızlığında hemfikiriz ve bu noktada da İvan'dan ayrılıyoruz.
İvan'la ayrıldığımız husus üzerinde biraz durmak istiyorum:
bu konuda birbiriyle ilişkili ama birbirinden farklı iki bağlam karıştırılıyor bence... insanların ahlak anlayışlarının farklı olacağını kabul edersek öyleyse insanların bu farklı ahlaki anlayışlarına hoşgörüyle yaklaşmalıyız... ben birincinin ikinciyi gerektirdiği kısmını doğru bulmuyorum. yani insanlar farklı ahlak anlayışına sahiptir ancak her insanın her ahlak anlayışına hoşgörüyle yaklaşmak zorunda değiliz.
Bence bu ilginç bir yeni açı olmuş. Ahlaki rölativizme karşı getirdiğimiz argümanların bir kısmını (bence başarılı bir şekilde) boşa çıkartan bir açı.
Yani mesela diyorsun ki veya diyebiliriz ki:
''Farklı ahlaki pozisyonlar arasında nesnel bir tartışma, tartma, karar verme zemini olmadığını düşünüyorum. ''Gerekçelendirme/temellendirme'' vs. açısından her bir ahlaki pozisyon eşit düzlemde. Bunların içinden birini tercih etmemizi sağlayacak kriterler nesnel değildir ve bu anlamda ahlak rölatiftir. Fakat bu demek değil ki, ahlakın göreli olduğunu anlamış biri olarak mesela ben, ahlaki bir pozisyona sahip olmamalıyım veya her türlü pozisyona hoşgörüyle yaklaşmalıyım. Hayır, ahlakın göreli olduğunu düşündüğüm halde ve mesela tecavüzü meşru sayan bir ahlak anlayışına karşı nesnel bir argümanım olmadığı halde, kendi nesnel olmayan ahlaki anlayışımdan hareketle diğerine karşı çıkarım..''
Belki de iki tür ahlak rölativizmini ayırmamız gerekecek: Bizim eleştirdiğimiz ahlak rölativizmi, daha çok şunu diyen bir anlayış:
''ahlak görelidir, her toplumun ahlak anlayışı farklıdır, bunların arasında karar vermek için nesnel bir dayanak yoktur, öyleyse hiç bir ahlak anlayışına karşı çıkamayız, karşı çıkmamalıyız.''
''Öyleyse'' kelimesine kadar olan kısımda seninle hemfikir olup, oradan sonra senden ayrılıyor bu tür rölativizm. Bu sadece salt teorik birşey de değil. Yukardaki pozisyonu farklı ölçülerde benimseyen ve savunan, hem de gayet etkin olan politik tutumlar var günümüzde (şu mesajımda (http://turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=372505&postcount=7) birkaç örnek vermiştim).
Sen ise, ''öyleyse'' kelimesine kadar olan kısma, yani ahlakın tam anlamıyla ve tümden göreli olduğuna katılıyorsun, fakat aynı sonucu çıkartmıyorsun. Nesnel dayanaklarımız olmasa da, mesela tecavüzü meşru gören bir ahlak anlayışına karşı çıkarım, diyorsun.
Özellikle şu cümlen çok net bir şekilde açıklıyor bu pozisyonu:
ben dondurma severim sen sevmezsin olayından tek bir farkı var bu konunun bence, o da: bu konu dondurmadan çok daha önemli bir konu.
Açıkçası, senin bu pozisyonunu oldukça cazib buluyorum. Bir yandan rasyonalizme, altından kalkamayacağı misyonlar yükleme hatasını önlemiş oluyorsun; diğer yandan ise her türlü ahlak anlayışına hoşgörüyle yaklaşma gibi bir sonuç çıkartmadığından politik alandaki tehlikelere alan vermiyorsun.
Ama, seninle ahlaki non-kognitivizm, veya 'ahlaki konstrüktivizm' diyebileceğimiz tutumu paylaşsak da ve ahlaki pozisyonların son tahlilde birer 'karar' veya 'tercih' olduğunda hemfikir olsak da, ben bu karar ve tercihlerin hiçbir şekilde nesnel argümanlarla tartışılamayacağına katılmıyorum.
Mesela çilekli dondurma seviyorsan, bu tercihini nesnel argümanlara dayanarak başkalarına da kabul ettirmeye çalışmanı anlamlı bir şekilde mümkün görmüyorum. Ama etik alanındaki pozisyonunla ilgili olarak nesnel argümanlara dayanarak başkalarını da ikna etmeye çalışman imkansız değil. Buradaki fark, sadece dondurma meselesinin önemsiz, etik meselesinin önemli olması da değil bence. Hangisinin ne kadar önemli olduğundan bağımsız olarak, çilekli dondurma hususunda kullanacağın argümanlar ile mesela 'tecavüz kötüdür' konusunda kullanacağın argümanlar yapısal olarak farklı olacaktır gibi geliyor bana.
Sıra bende değil sanırım, ama Astur'un anlayışına sığınarak gireyim araya. :)
Ehehe, sorun değil, sıra bendeyken çok beklettim sizleri... Yazılanları iyice sindirip, üstünde etraflıca kafa yormadan cevap yazmak istemedim.
Ama eğer mesela aksiyomatik yöntemden kastımız sadece, bir şekilde bazı genel kriterleri baz alarak tartışmaya/düşünmeye başlamak, ve fakat bu tartışma/düşünme sürecinde baz alınan ilk kriterleri de sürekli birer 'hipotez' olarak görmek ve tartışmaya açık tutmak ise, ben de zaten tam olarak bu yöntemi daha makul buluyorum. Yani aksiyomatik yönteme yönelik eleştirim ''bu yöntemle temellendirmede sorun var, şu yöntemle yapmak daha iyi olur'' şeklinde değil, daha çok şu şekilde ''ne yaparsak yapalım, temellendirme sorunu her zaman var, bu yüzden bu sorunu çözebiliyormuş gibi yapan yöntemler kullanmayalım, zaten çözemediğini kabullenen bir zeminde rasyonel tartışma ve eleştiri mekanizmaları geliştirelim''.
Aksiyomatik yöntemden kastım alıntıladığım bu paragrafın ilk cümlesindeki gibi; sadece bu etik konusunda değil, hiçbir konuda tartışmaları bazı varsayımları vs. sorgulanamaz falan addedip dokunulmazları olan bir düzleme hapsetmememiz gerektiği konusunda sana katılıyorum.
Aksiyomatik yaklaşımı temelden reddetmenin ise makul bir tutum olmadığı kanaatindeyim. Bunun için bir dizi gerekçe var aklımda:
-İnsanlar kaçınılmaz olarak dünyaya kendi pencerelerinden bakarlar; insan zihninin dışına çıkamaz.
-Bilinçli-bilinçsiz insan eylemlerinin önemli bölümü değere endekslidir(ekonomiden tut beslenmeye, yaşamak ve soyumuzu devam ettirmek için gerçekleşen vücudumuzdaki bilinçsiz hareketlere kadar), değer dediğimiz şey de insan doğası şeklinde adlandırabileceğimiz şeye artı yine kaynağını insanların dışlarındaki dünyayla etkileşimlerinden alan kültür, yetişme vs. tarafından şekillendirilir. İyi, kötü dediğimiz şeyler sadece insan bağlamında anlam kazanır. Yaşamanın ölmekten, güvenin güvensizlikten, sağlığın sağlıksızlıktan daha iyi olduğu konusundaki kararlarımız bu anlamda gerçek anlamda birer karar değil, doğamız gereği, verili olan gerçeklerdir. Bunlar üstündeki bir tartışma da doğal olarak normatif değil betimsel düzlemde olacaktır.
-Bilinçli olarak yapabileceğimiz şey ise bu temel eğilimlere uymak ya da bunlardan ayrılmaktır.
-Bu temel eğilimlerden sapmamız için sunulabilecek gerekçelerin istisnasız hepsi bu bazılarından bu başlıkta da bahsettiğimiz düşünme hataları/sorunlar nedeniyle tercih edilesi değildir.
-İnsanlar olarak tarihsel, kültürel vs. temelde yükselen çeşitli farklarımız olsa dahi büyük oranda ortak bir doğa paylaşıyoruz, bu nedenle pek çok temel konuda uzlaşabiliyor, inter-subjective bir konsensusa varabiliyoruz.(yaşamak yaşamamaktan daha değerli gibi) Alakasız gözükebilir ama, benzer sebeplerden ötürü insanların çoğu dondurma ve çikolata tarzı şeylerden zevk alır; zevke yönelip acıdan kaçma tarzı eğilimler de hissedebilen(?)(sentient) yaşam formları için evrenseldir.
Bu tarz öncüllerden de şöyle bir sonuca varmak ne denli akılcı olur diye merak ediyorum:
-Ahlâk, en azından tasavvur edilebilecek durumların çok büyük çoğunluğunda toplumsal yaşamla, toplumsal yaşamı organize eden kurallarla ilgilidir; bu durumda ahlâki değerlerin toplumların özneler arasında büyük oranda uzlaşılabilecek temel eğilim, beklenti, ve ihtiyaçları temelinde değerlendirilmesini beklemek makul olmaz mı? "Nasıl bir toplum daha iyi bir toplumdur?" sorusuna mutlu, güvenli, müreffeh vs. bir toplum şeklinde cevap vermek hatalı mı olur?
Aksiyolojik yaklaşımımın kısa bir özeti şu şekilde olabilir:
Doğamız gereği halihazırda değere yöneliyorsak(normatif değil betimsel bir önerme, bunu şimdilik verili(as a given) olarak görelim), bundan kaçınmamız, vazgeçmemiz için elimizde iyi bir sebep var mı? İnsanlığın temel beklentilerini, eğilimlerini vs. neden görmezden gelelim? (böyle sorarak kanıt yükünü karşı tarafa atıyoruz sanki :) )
Bu önermeler hakkında ne düşünürsün?
Bu arada:
Metaetik alanında sürdürdüğümüz bu tartışmalar ile yukardaki matrix sorununda somut olarak farklı, hatta zıt etik pozisyonlar savunmamız arasında bir bağlantı kurmaya çalıştım, fakat emin olamadım. Sence var mı bir bağlantı? Yani acaba bu konudaki pozisyonun doğrudan benimsediğin aksiyomatik yöntemin bir sonucu olabilir mi?
Bence kesinlikle var. Ben olaya biraz eudaimonistic yaklaşıyorum tabii; ve o açıdan senin bahsettiğin bireysel otonomi, gerçeği bilme hakkı tarzı şeyleri de sadece mevcut bağlamda anlamlı, ancak araçsal değer sahibi şeyler olarak görüyorum. Ama bence sen de kendine bu bahsettiğimiz değerlerin içsel değer sahibi olup olmadığı sorusunu yöneltmelisin ve de cevabını gerekçelendirmeye çalışmalısın. Neyi, neden istiyoruz, yapıyoruz diye sorduğumuzda değerli addettiğimiz şeylerin mutluluk, sağlık vb. haricinde araçsal değere sahip olduğunun görülebileceğini düşünüyorum. Aristo'ya mı döndük diye düşünebilirsin tabii ama bence bu yaklaşım geçerliliğini bugün hala bir ölçüde sürdürüyor.
Sanırım ilk ve tek aksiyom olarak ''her eylem, insanların mutluluğuna hizmet ettiği oranda ahlaklıdır'' gibi bir aksiyom benimsediğinden ötürü bu pozisyonu savunuyorsun. Şimdi belki de asıl ilgilenmemiz gereken soru şu: İkimiz, matrix sorunundaki bu farklı pozisyonlarımız hakkında nasıl intersübjektif tartışabiliriz, birbirimizi ne tür argümanlarla ikna etmeye çalışabiliriz? Yoksa bu gibi tartışmalar son tahlilde ''ben baklava severim, sen ise kadayıf seversin, zevkler tartışılmaz'' noktasında düğümlenmeye mi mahkum acaba? Eğer öyleyse, rölativizm-karşıtı tutumumuz tehlikede olur gibi geliyor bana.
Ben yukarıda bazı argümanlar dile getirdim, bunlar hakkında ne düşüneceğini, söyleyeceğini de oldukça merak ediyorum. Tartışmanın gidişatına göre bakacağız, ama "zevkler renkler tartışılmaz" noktasına gelmeyeceğimizi ümit ediyorum. O durumda başlıkta eleştirdiğim tutumlara doğru yönelmiş olarız dediğin gibi.
ben ahlakın göreli bir konu olduğunu düşünüyorum. insanların, ahlaki konulardaki kararlarında birbirlerini ikna etmelerinin pek bir yolunun olmadığını düşünüyorum.
En azından betimsel düzlemde göreciliğin doğru bir yaklaşım olduğu konusunda sanırım üçümüz de hemfikirizdir; zaten bariz bir şey. İkna konusunda da sana katılamayacağım, dünyanın büyük çoğunluğunda paylaşılan "masum insanları öldürmek kötüdür" ahlâki değerler mevcut ve küreselleşen dünyada uzlaşının artacağı da öngörülebilir gibime geliyor.
Bu noktada birkaç soru sormak istiyorum; sence İran'daki sistem mi İsveç'teki mi daha ahlâki? Eğer hem ahlâki değerler görelidir, hem de kimsenin başkalarının değerlerine saygı duyması gibi bir sorumluluğu yok diyorsan (ki ancak böylesi tutarlı oluyor) kendi değerlerini empoze edebilen haklıdır, yani güçlü haklıdır mı diyorsun? Mesela İran önümüzdeki 50 yıl içinde dünyanın en güçlü devleti olsa, kendi rejimini de bu gücünü kullanarak dünyanın geri kalanına ihraç etse bunun yanlış olduğunu öne süremez miyiz? Sürebiliriz diyosak nasıl?
İvan Karamazov
22-03-2011, 01:21
Ama, seninle ahlaki non-kognitivizm, veya 'ahlaki konstrüktivizm' diyebileceğimiz tutumu paylaşsak da ve ahlaki pozisyonların son tahlilde birer 'karar' veya 'tercih' olduğunda hemfikir olsak da, ben bu karar ve tercihlerin hiçbir şekilde nesnel argümanlarla tartışılamayacağına katılmıyorum.
ben tartışmayalım demiyorum ki :) tartışalım ama bunu yapınca tartışmada çıkaracağımız sonuçların, insandan bağımsız olması gibi bir hataya düşmemek pek kolay bir iş olmazmış gibi düşünüyorum. mesajlarımda ısrarla değindiğim bir nokta var: ahlak; sadece davranışın kendisinde yok, aynı zamanda bu davranışın sebebinde de var... nesnel bir çabayla, hangi davranışın daha ahlaki olacağının belirlenmesinin kısmen mümkün olacağını, ancak bu davranışların dayanacağı sebep konusunda çaresiz kalma ihtimalimizin oldukça yüksek olacağını daha önce ifade etmeye çalışmıştım. biraz daha açayım burayı...
örneğin, ulpian, sen bir hümanistsin... ben sana: "ulpian neden hümanistsin?" diye soracak olursam senin vereceğin cevapların içinde benim en kabul edilebilir bulacaklarım: rasyonel açıklamaların değil, bu konuya duygusal yaklaşımınla getireceğin cevaplar olacaktır. mesela ben de hümanist davranışları, hümanist olmayan davranışlara tercih ediyorum. ancak bu benim için rasyonel değil, duygusal bir seçim. bu duygusal seçimimi nasıl rasyonalize edebileceğimi bilmiyorum ve açıkçası buna ihtiyaç da duymuyorum... mesela ulpian bence çok kızsa bile insan öldürmez. neden? acaba insan öldürürse hapse gireceği korkusuyla mı öldürmez? yoksa insanların gözünde küçük düşeceği korkusuyla mı? bence ikisi de değil...
tamam diyorum, nesnel bir çabaya girelim ve insan öldürmemek, insan öldürmekten daha ahlakidir kuralına varmış olalım(ya da kıyaslayacağımız başka ahlaki davranışlar da olabilir ama ben bunu seçiyorum). peki, sadece hapse girmemek için insan öldürmeyen biriyle, empati kurarak insanların yaşama haklarını ellerinden almamak gerektiği sonucuna ulaşan insanı aynı nesnel düzlemde nasıl açıklayacağız? bu insanların ikisi de insan öldürmeyerek aynı ahlaki davranışta bulunuyorlar ancak ikisi arasında başka fark yok mu? ya da birinci insanın ikinci insan gibi düşünebilmesini/hissedebilmesini hemen sağlayacak(2+2=4ün ispatı gibi) rasyonel yollar var da ben mi fark edemiyorum?
bir toplum için hangi davranışın daha ahlaki olacağına ancak toplumun içindeki bir üst kesimin ya da toplumun çoğunluğunun düşüncesiyle cevap verilebileceğini düşündüğümü söylemiştim. ben, temel düzeyde de olsa hümanist bir dünya görüşüne göre düzenlenmiş hukuki kuralların topluma bir şekilde dayatılması gerektiğine inanıyorum. bu, en azından davranış olarak da olsa(insan öldürmemek gibi) daha müferreh bir yaşam sağlar diye düşünüyorum. ayrıca, insanların bu davranışlarını dayandıracağı sebeplerin de(insanı neden öldürmemeliyiz gibi) ancak eğitimle biçimlendirilebileceğine/biçimlendirildiğine inanıyorum. hümanist bir hukuki zemin ve hümanist bir eğitim anlayışından uzaklaşıldıkça, toplumların da farklılaştıklarını ki bu farklılaşmanın da çok normal olduğunu düşünüyorum. astur: "ne yani kendi değerlerini empoze edebilen haklı mıdır?" diye sormuştu... kendi değerlerini empoze edebilen haklıdır, diyemem ancak kendi değerlerini empoze edebilen ahlakı biçimlendirmeyi de başarmıştır diyebilirim. bu görüşüme dayanak olarak da: mesela iran'ın kendi rejimini dünyanın geri kalanına ihraç etmesini düşünmezden önce, başka bir soru soralım: acaba iran'daki insanlar şu anda neden isveç'teki insanlar gibi davranmıyor/davranamıyor? bence bu sorunun cevabı tabi ki de: hukuk ve eğitim... insanlara hukuk ve eğitim nasıl dayatılırsa, toplumun çoğunluğu da buna göre biçimlenir diye inanıyorum ben. hümanist bir temele dayanmayan hukuka ve eğitime sahip toplumlarda hümanist olmayan davranışlar görülme sıklığının yüksek olmasını yadırgamıyorum, hatta çok makul buluyorum. bu bağlamda iran ileride kendi rejimini dünyanın geri kalanına dayatmayı bir şekilde başarırsa, kısa vadede olmasa da uzun bir süre sonra dünya insanın genel olarak ahlakı da buna göre biçimlenmiş olur diye inanıyorum. insanlara dayatılan hukukun ve eğitimin hakkını teslim etmek gerekiyor bence.
örneğin >şu< (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=150671) habere bakalım... ben bunu doğru buluyor muyum? hayır... böyle davranışların yok edilmesini destekliyor muyum? evet... peki burada yaşayan insanlar neden benim gibi düşünmüyor? mesela gitsek afganistan'a ama insanlık, ama hümanizm gibi gerekçelerle buradaki insanların düşüncelerini hemen değiştirebilir miyiz? 2+2=4'ü her akıl sahibine ispatlayabiliriz ancak "recm kötüdür"ü her akıl sahibine ispatlayabilir miyiz? ben afganistan'da recm var diye o insanları akılsız olarak görmüyorum; öyle hukuka, öyle eğitime bu sonuçları çok doğal görüyorum. insanların bundan vicdani rahatsızlık duymamalarını yadırgamıyorum. fakat o insanların recmden vazgeçmemelerini ahlakın göreli olduğunu kabul etmeden nasıl açıklayacağız: onlar insanlıktan nasibini almamış diyerek mi; onlar zaten hiç de rasyonel insanlar değiller, düşünseler doğruyu bulucaklarına şüphem yok diyerek mi? mesela şu anda afganistan'daki hukuk-eğitim sistemini isveç insanına dayattığımızı düşünelim... aradan geçecek 150-200 yıl sonra isveç'in bugünkü konumunda olabileceğine hiç ihtimal vermiyorum. çünkü ahlak genetik değil, toplumsal... alalım bir afgan bebeği isveç'te yetiştirelim. bu çocuk büyüyünce bir afgan gibi mi yaşar isveç'te? ya da alalım isveç'li bir bebeği afganistan'da yetiştirelim. bu çocuk büyüyünce afganistan'da insanlık, eşitlik nidaları mı atar? demek ki ahlak, doğuştan getirilen değil, sonradan biçimlenen bir şey olmalı... bu biçimlendirmeyi de toplumda kimler erke sahibiyse onlar başarıyor. toplumun içindeki erke sahibi bir üst kesim, hukuku ve eğitimi düzenliyor; toplumun çoğunluğu da buna göre biçimleniyor(birbirini tetikleyen evrimsel bir süreç sayesinde) ve bu insanlar birbirlerinden güç alarak bu biçime sahip çıkıyor. bir konunun ahlaki olup olmaması da bahsettiğim üst kesim sayesinde ya da toplumun çoğunluğunun sahip çıktığı genel ahlaki çerçeve sayesinde karara bağlanabiliyor. ben afganistan ile isveç'i kıyaslayınca isveç'i tercih etmeliyiz diyorum ama böyle dememin sebebi hiç de rasyonel nedenler değil, duygusal nedenler.
Birbiriyle yakından ilgili olarak gördüğümden, ikinize vermeye çalışacağım yanıtları, tek bir mesajda toparlamak istiyorum. İki tartışma çizgisi farklı açılarda yoğunlaşmış olsa da, bir arada okunduğunda, şimdilik makul bulduğum pozisyonum, daha iyi anlaşılır olabilirmiş gibi geliyor bana.
mesajlarımda ısrarla değindiğim bir nokta var: ahlak; sadece davranışın kendisinde yok, aynı zamanda bu davranışın sebebinde de var...
(...)
mesela ulpian bence çok kızsa bile insan öldürmez. neden? acaba insan öldürürse hapse gireceği korkusuyla mı öldürmez? yoksa insanların gözünde küçük düşeceği korkusuyla mı? bence ikisi de değil...
(...)
peki, sadece hapse girmemek için insan öldürmeyen biriyle, empati kurarak insanların yaşama haklarını ellerinden almamak gerektiği sonucuna ulaşan insanı aynı nesnel düzlemde nasıl açıklayacağız? bu insanların ikisi de insan öldürmeyerek aynı ahlaki davranışta bulunuyorlar ancak ikisi arasında başka fark yok mu? ya da birinci insanın ikinci insan gibi düşünebilmesini/hissedebilme
Etik ve hukuk felsefesi literatüründe, en geç Kant'tan beri 'legality' ile 'moralitiy' açıları birbirinden ayrılıyor. Legality, somut bir soruna ahlak/adalet açısından doğru davranışın hangisi olduğu sorusuyla ilgilenirken, 'morality' kişinin niyetini, motivasyonunu konu ediniyor. Tabii bu iki açı birbiriyle yakından ilgili, ama birbirinden farklı iki açı
(Bu bağlamda 'legality'den kasıt, bir davranışın somut bir ülkenin pozitif hukuku/yasaları karşısında meşru olup olmaması değil. Çok daha genel olarak, belli bir durumda genel ahlak/adalet açısından, hangi davranışın doğru olduğu).
Ben aslında başlık boyunca sadece meselenin 'legaltiy' kısmıyla ilgilendim. Yani:
Somut bir durumda niyet ve motivasyonlarımızdan bağımsız olarak, ahlak/adalet açısından en doğru davranış hangisidir? Bu çözümü nasıl bulabiliriz? Bulduğumuz bu 'en doğru' çözüm bizim bir keşfimiz midir (ahlaki kognitivizm), yoksa icadımız mıdır (ahlaki non-kognitivizm).
Etik denilince, meselenin 'morality' kısmı elbette çok önemli diğer bir açıyı teşkil ediyor. Fakat önce legaltiy açısının morality'den bağımsız olarak incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Mesela: Önce salt 'legality' açısından kadınlara tecavüz etmemenin 'doğru/geçerli' bir norm olduğunda hemfikir olmalıyız ki, daha sonra bu norma uyan kişilerin motivasyonlarının hangisinin ahlaki açıdan daha değerli olduğu sorusuna geçebilelim (cezadan korktuğu için mi, vicdanı/duyguları el vermediği için mi, salt entelektüel olarak normun geçerliliğini idrak etmiş olduğundan mı vs. Mesela Kant sadece sonuncu motivasyonu ahlaki açıdan değerli görüyor.)
bir toplum için hangi davranışın daha ahlaki olacağına ancak toplumun içindeki bir üst kesimin ya da toplumun çoğunluğunun düşüncesiyle cevap verilebileceğini düşündüğümü söylemiştim. ben, temel düzeyde de olsa hümanist bir dünya görüşüne göre düzenlenmiş hukuki kuralların topluma bir şekilde dayatılması gerektiğine inanıyorum. bu, en azından davranış olarak da olsa(insan öldürmemek gibi) daha müferreh bir yaşam sağlar diye düşünüyorum. ayrıca, insanların bu davranışlarını dayandıracağı sebeplerin de(insanı neden öldürmemeliyiz gibi) ancak eğitimle biçimlendirilebileceğine/biçimlendirildiğine inanıyorum.
Burada da bana göre de yine çok önemli, fakat asıl tartıştığımız hususla en azından doğrudan ilgisi olmayan bir noktaya değiniyorsun gibi geliyor bana.
Ahlak/adalet açısından en doğru/geçerli norm hangisidir sorusuna herhangi bir şekilde yanıt bulduktan sonra ancak, ''peki bu normların somut bir toplum tarafından benimsenmesi nasıl sağlanabilir'' sorusuna geçebiliriz diye düşünüyorum.
Yalnız sakın yanlış anlama. Senin üzerinde durduğun açıları önemsiz filan görmüyorum, hatta bence benim üzerinde durmaya çalıştığım açıdan daha önemli.
Henüz birkaç hafta önce okuduğum >şu makale (http://www.gkpn.de/Niemann_Schopenhauer.pdf)< bu konuda biraz gözlerimi açtı diyebilirim. Makalede Schopenhauer'in "Über das Fundament der Moral" (Ahlakın Temeli Üzerine) adlı eseri işleniyor. Schopenhauer özetle (bu makaleye göre, eserin kendisini henüz okumadım), filozofların sürekli bir takım ahlaki ilkeler veya kriterler bulma ve bunları temellendirme arayışlarını eleştiriyor, herkesin teorik olarak kabul edeceği ''kimseye zarar verme, elinden geldiği kadar yardım et'' gibi genel ilkelerin sorunsuz bir şekilde norm olarak konulabileceğini söylüyor, fakat ilgilenilmesi gereken asıl sorun olarak, insanların bu normaların kabul etmesinin, normların pratikte işlemesinin şartlarını incelememiz ve ortaya koymamız gerektiğini söylüyor. O da aynı senin gibi, filozofların bu gibi ahlaki ilkeleri felsefi açıdan temellendirme girişimlerinin, insanların bu normları benimsemesine hiçbir katkı sunamayacağını öğretiyor.
Yine de, bu açının (önem olarak değil, fakat sıralama olarak) ikincil olduğunu düşünüyorum hâlâ. Önce, neyin ahlak/adalet açısından daha doğru/geçerli olduğu sorusunun yanıtlanması gerekiyor. Cinayet, tecavüz gibi konularda, yanıt bizim açımızdan çok açık olabilir. Ama mesele sadece bunlardan ibaret değil ki. 'Doğru' olanın hangisi olduğu çok da bariz olmayan birçok gerçek veya hayali durum sayabiliriz, üstelik meselâ 'matrix' sorununda da örneğin Astur farklı bir pozisyona sahip. Yani salt ''kimseye zarar verme, elinden geldiği kadar yardım et'' veya ''kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına da yapma'' gibi genel ilkelerin herhangi bir çözüm üretemediği sayısızca durum var.
Daha önce verdiğim örnekleri düşünelim meselâ: Onlarca masum çocuğu kurtarmak için, suçluya işkence yapmak. Veya suçluya işkence işlemiyorsa, çocukların yerini söylemesi için, gözü önünde masum eşine işkence yapmak. Veya PGD meselesi. vs. gibi sorunlarda hangi davranış (legality açısından) en doğru olandır ve neden? Ancak bu soruya yanıt bulduktan sonra, ''peki toplumun bu ilkeyi benimsemesi için ne yapılmalı'' veya ''ahlaki değer açısından üstün olması için, bireyin bu norma uyarken hangi niyete/motivasyona sahip olması gerekir'' gibi soruları sorabiliriz.
Ve 'legality' sorununa bulacağımız cevaplar, her ne kadar 'keşif' değil, 'icat' olsalar da, yine de belli bir ölçüde nesnel argümanlarla tartışılabileceği hususunda anladığım kadarıyla, kısmen hemfikiriz?
nesnel bir çabayla, hangi davranışın daha ahlaki olacağının belirlenmesinin kısmen mümkün olacağını, ancak bu davranışların dayanacağı sebep konusunda çaresiz kalma ihtimalimizin oldukça yüksek olacağını daha önce ifade etmeye çalışmıştım.
ya da birinci insanın ikinci insan gibi düşünebilmesini/hissedebilmesini hemen sağlayacak(2+2=4ün ispatı gibi) rasyonel yollar var da ben mi fark edemiyorum?
(...)
mesela gitsek afganistan'a ama insanlık, ama hümanizm gibi gerekçelerle buradaki insanların düşüncelerini hemen değiştirebilir miyiz? 2+2=4'ü her akıl sahibine ispatlayabiliriz ancak "recm kötüdür"ü her akıl sahibine ispatlayabilir miyiz?
Zaten, biliyoruz ki, mutlak anlamıyla 'ispat' sadece matematikte mümkün. Fizikte bile bu anlamda bir ispat mümkün değil. Sadece, olguları betimleyen veri ve gözlem cümlelerimizi, şu an için en iyi açıklayan, evren hakkında somut öngörüleri, yani yanlışlanabilirliği olan, fakat tüm gözlem ve deneylere rağmen yanlışlanamamış, gittikçe daha iyi desteklenen kuramlar var. Buna şunun için değiniyorum: Etik normlar da ''rasyonel bir zeminde tartışılabilir'' derken, zaten ne matematikteki ispattan, ne de doğa bilimlerindeki 'desteklemekten' bahsediyorum. 'Ahlaki non-kognitivizm' olarak açıklamaya çalıştığım pozisyonum da tam olarak buna karşı çıkıyor zaten. Etik normlar için, ''bilgi değil konstrüksiyon'' veya ''keşif değil icat'' derken, zaten hiçbir şekilde ispatlanamaz olduklarını söylemek istiyorum. Yani ''nesnel argümanlarla/rasyonel bir şekilde tartışılabilirlik''ten kastım, hiçbir şekilde ''ispat'', ''nihai temellendirme'' gibi talepler içermiyor.
Diğer yandan, örneğin Afganistan'da yaşayan insanlara, mesela insan haklarının değerini anlatmak ve rasyonel argümanlar sunmakla, onları ikna edemeyecek oluşumuz, ''demek ki rasyonel bir şekilde tartışılamaz'' sonucunu çıkartmaz gibi geliyor bana. Evrim kuramının doğruluğu hakkında da, rasyonel argümanlar sunarak ikna edemiyoruz kimseyi örneğin.
ben afganistan ile isveç'i kıyaslayınca isveç'i tercih etmeliyiz diyorum ama böyle dememin sebebi hiç de rasyonel nedenler değil, duygusal nedenler.
''Hangi davranışın salt 'legality' olarak etik/adalet açısından daha doğru olduğu sorusuna, kimin hangi cevabı verdiği, o kişinin eğitimi, içinde yaşadığı toplumun normları, sosyalleşme süreci, duygu dünyası, genleri vs. ile ilgilidir'' dersen, buna elbette katılırım.
Ama ''hangi davranışın salt 'legaltiy' olarak etik/adalet açısından daha doğru olduğu sorusuna verilecek cevaplar hiçbir şekilde rasyonel argümanlara dayanamaz, nesnel olarak tartışılamaz'' çıkmıyor bence bundan. Aksi halde meselâ, meclis komisyonlarında yasa tasarısı hazırlamakla görevli vekiller, somut konuda hangi hukuk ilkelerinin daha adil olacağına dair, rasyonel argümanlarla birbirlerini ikna etmeye çalışmaları hiçbir şekilde mümkün olmazdı. Gerçi Türkiye'deki partizanlıktan dolayı bunun meclis komisyonlarında fiilen mümkün olduğunu ben de sanmıyorum, belki 'politika alanı' uygun bir örnek değil, fakat mesela aynı konuda hukukçuların tartıştığı bir kongre de düşünebiliriz.
Aksiyomatik yöntemden kastım alıntıladığım bu paragrafın ilk cümlesindeki gibi; sadece bu etik konusunda değil, hiçbir konuda tartışmaları bazı varsayımları vs. sorgulanamaz falan addedip dokunulmazları olan bir düzleme hapsetmememiz gerektiği konusunda sana katılıyorum.
Aksiyomatik yaklaşımı temelden reddetmenin ise makul bir tutum olmadığı kanaatindeyim. Bunun için bir dizi gerekçe var aklımda:
-İnsanlar kaçınılmaz olarak dünyaya kendi pencerelerinden bakarlar; insan zihninin dışına çıkamaz.
-Bilinçli-bilinçsiz insan eylemlerinin önemli bölümü değere endekslidir(ekonomiden tut beslenmeye, yaşamak ve soyumuzu devam ettirmek için gerçekleşen vücudumuzdaki bilinçsiz hareketlere kadar), değer dediğimiz şey de insan doğası şeklinde adlandırabileceğimiz şeye artı yine kaynağını insanların dışlarındaki dünyayla etkileşimlerinden alan kültür, yetişme vs. tarafından şekillendirilir. İyi, kötü dediğimiz şeyler sadece insan bağlamında anlam kazanır. Yaşamanın ölmekten, güvenin güvensizlikten, sağlığın sağlıksızlıktan daha iyi olduğu konusundaki kararlarımız bu anlamda gerçek anlamda birer karar değil, doğamız gereği, verili olan gerçeklerdir. Bunlar üstündeki bir tartışma da doğal olarak normatif değil betimsel düzlemde olacaktır.
-Bilinçli olarak yapabileceğimiz şey ise bu temel eğilimlere uymak ya da bunlardan ayrılmaktır.
-Bu temel eğilimlerden sapmamız için sunulabilecek gerekçelerin istisnasız hepsi bu bazılarından bu başlıkta da bahsettiğimiz düşünme hataları/sorunlar nedeniyle tercih edilesi değildir.
-İnsanlar olarak tarihsel, kültürel vs. temelde yükselen çeşitli farklarımız olsa dahi büyük oranda ortak bir doğa paylaşıyoruz, bu nedenle pek çok temel konuda uzlaşabiliyor, inter-subjective bir konsensusa varabiliyoruz.(yaşamak yaşamamaktan daha değerli gibi) Alakasız gözükebilir ama, benzer sebeplerden ötürü insanların çoğu dondurma ve çikolata tarzı şeylerden zevk alır; zevke yönelip acıdan kaçma tarzı eğilimler de hissedebilen(?)(sentient) yaşam formları için evrenseldir.
Bu tarz öncüllerden de şöyle bir sonuca varmak ne denli akılcı olur diye merak ediyorum:
-Ahlâk, en azından tasavvur edilebilecek durumların çok büyük çoğunluğunda toplumsal yaşamla, toplumsal yaşamı organize eden kurallarla ilgilidir; bu durumda ahlâki değerlerin toplumların özneler arasında büyük oranda uzlaşılabilecek temel eğilim, beklenti, ve ihtiyaçları temelinde değerlendirilmesini beklemek makul olmaz mı? "Nasıl bir toplum daha iyi bir toplumdur?" sorusuna mutlu, güvenli, müreffeh vs. bir toplum şeklinde cevap vermek hatalı mı olur?
Aksiyolojik yaklaşımımın kısa bir özeti şu şekilde olabilir:
Doğamız gereği halihazırda değere yöneliyorsak(normatif değil betimsel bir önerme, bunu şimdilik verili(as a given) olarak görelim), bundan kaçınmamız, vazgeçmemiz için elimizde iyi bir sebep var mı? İnsanlığın temel beklentilerini, eğilimlerini vs. neden görmezden gelelim? (böyle sorarak kanıt yükünü karşı tarafa atıyoruz sanki )
Bu önermeler hakkında ne düşünürsün?
Aslında öncüllerine katılıyorum ben de. ''Olan''dan direkt ''olması gerekeni'' çıkartmak hatalıdır diye, hepten insan doğasını, somut gerçeklikleri yok sayıp, cisimsiz bir takım varlıklar hakkında konuşuyormuşçasına, zeminsiz bir şekilde etik değerler üretmek hiç de akıllıca olmaz.
Ayrıca eğer biyolojik evrimimizi ciddiye alacaksak, şu sonuçları çıkartmamız gerekir:
Yakın kuzenleri maymunlar olan bir canlı türüyüz. Diğer tüm canlılar gibi, biz de mutasyon ve doğal seleksiyon ürünleriyiz. Bugün 'iyi' veya 'kötü' olarak nitelediğimiz tüm davranış ve düşünce kalıplarımız ve içgüdülerimiz evrim sürecinin bir sonucu. Ahlaki değer isnat ettiğimiz, ''acıma'', ''yardım etme'', ''vicdan'', ''merhamet'' gibi duygu ve davranış biçimlerimiz dahi, sadece evrimsel bir avantaj olduğu için ve evrimsel bir avantaj olduğu oranda gelişti.
Biyolojik olarak bunların oluşum sebebi sadece, bu gibi duygu ve düşünce kalıplarına belli ölçüde sahip olan bireylerin, diğerlerine göre genlerini daha fazla aktarabilmiş olmaları. Belki de, hatta muhtemelen, evrimsel açıdan dezavantaj oluşturacak kadar yüksek oranda empati, merhamet gibi duygulara sahip bireyler, geçmişimizdeki yaşam mücadelesinde yenik düştüklerinden, genlerini daha fazla aktaramadı. Doğal seçilim belli bir oranın çok altında kalanları da (radikal egoistleri), çok üstüne çıkanları da (radikal altrüistleri) eledi.
Dolayısıyla ben de, insan doğasını, genetik alt-yapısını yeterince dikkate almayan, şartlar şöyle olunca herkesin kendiliğinden her alanda çok iyi, adaletli, ahlaklı vs. olacağını varsayan etik, hukuk veya toplum fantazilerine şiddetle karşıyım.
Bence en doğru toplum düzeni (eğitim sisteminden hukuk yapısına kadar), yardımlaşmayı, dayanışmayı vs. teşvik eden, ama diğer yandan insanların büyük ölçüde egoist bir doğaya sahip olduklarını, kendi ve ailesinin mutluluğunu her zaman önceleyeceğini göz önünde bulunduran ve bu anlamda egoist çabaları yok etmek yerine, mümkün mertebe tüm toplumun faydasına da olacak şekilde kanalize edebilen bir düzendir.
Kısacası: tam da seninle aynı veya benzer öncüllerden yola çıktığımdan ötürü, senin vardığın sonuca varamıyorum. Etik tartışmalarımızda insan doğasını baz almalıyız, evet. İnsan doğasında var olan ve zaten herkesin öyle veya böyle değer isnat ettiği ''mutlu yaşam'' eğilimini, ahlaki amaç olarak görmeliyiz, evet. Fakat insan doğasındaki bu mevcut eğilimlere, belli bir oranda 'yapay' kısıtlamalar da getirmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Birkaç onbin yıl önce yerleşik toplum düzenine geçtiğimizden ve gittikçe büyüyen yerleşim birimlerinde, gittikçe anonimleşen ve karmaşıklaşan bir yaşama sahip olmamızdan bu yana, doğamızın kendi başına her alanda otokontrol mekanizmalarına sahip olmadığını düşünüyorum. Milyonlarca yıl boyunca, küçük klanlar, yani büyük aileler/sülaleler şeklinde göçebe hayatı yaşadık. Herkes herkesi tanıyordu, doğaya karşı bir ortak mücadele verilmesi gerekiyordu. Genetik altyapımızdaki tüm 'ahlaki' otokontrol mekanizmalarımız bu ortama adaptasyonun bir ürünü. Ve modern yaşamda artık yetersiz kalıyor.
Dolayısıyla doğal eğilimlerimize 'yapay' kısıtlamalar da gerekiyor. Ama bundan kastım sadece ''hukuki yaptırım''lar değil, örneğin eğitim de.
Fakat bu bağlamda ister hukuk sistemini, ister eğitim sistemini tartışıyor olalım, yine her zaman (bu bağlamda) cevap aramamız gereken ilk soru, ''somut bir durumda (salt 'legality' olarak) ahlak/adalet açısından en doğru davranış hangisidir'' olacak. Ve haliyle bu gibi sorulardan, ''ahlak/adalet açısından doğru ne demek, bunu nasıl bilebiliriz'' gibi 'felsefi' sorular da çıkacak ortaya.
Ütilitarizm bile (ne eylem ne de kural faydacılığı olarak) aslında ''herkes kendi mutluluğunu amaçlasın'' ilkesini benimsemiyor zaten. Örneğin ''sözleşmelere uyulmalıdır'' ilkesini salt bireysel mutluluk açısından şöyle gerekçelendirebiliriz sanıyoruz ilk bakışta: Kimse (veya toplumun önemli bir kısmı) sözleşmelere uymuyor olursa, bu durum, toplum içindeki karşılıklı güveni ve işbirliği zeminini olumsuz yönde etkiler ve neticede mutsuzluğa yol açar. İyi de, içinde bulunduğum somut durumda, karşımdakini aldatıp aldatmamak (mesela aldığım hizmet karşılığında söz verdiğim karşılığı verip vermemek) sorununda, bu genel mülahazanın doğrudan benim mutluluğumla güncel bir ilgisi yok ki ama. Üstelik, pratikte sözleşmeye uymamanın hiçbir olumsuz sonucu olmayacağı (örneğin aldatılan tarafın bundan haberi bile olmayacağı) birçok durum olabilmekte. Yani her halükarda ''herkes mümkün olduğunca kendi mutluluğunu amaçlasın'' ilkesine bir takım kısıtlamalar getiriyoruz, getirmeliyiz.
''Tüm yaşayan insanların genel mutluluğu''nu baz almamız bile, bireysel mutluluğa bir kısıtlamadır. Ama bununla da kalmıyoruz, örneğin bizden sonraki gelecek nesillere karşı bile (haklı olarak) ahlaki sorumluluklar kurguluyoruz (mesela devlet borcu veya çevre); henüz doğmamış olan insanların olası mutlulukları adına kendi bireysel mutluluk eğilimimizi kısıtlamanın gerekli olduğu fikrine varabiliyoruz. Daha da ileri gidip, en azından belli bir ölçüde bilinç sahibi olan hayvanların bile haklarını tartışabiliyoruz.
Tüm bunlar doğamızda kendiliğinden var olan düşünce kalıpları değil. Biyolojik evrimimizin değil, kültürel evrimimizin ürünleri. Ve 'yapay' kısıtlamalar gerektiriyor (eğitim, hukuk vs.).
Ama bireysel mutluluk eğilimimizi, sadece genelin veya gelecek nesillerin mutluluklarıyla da değil, doğrudan mutlulukla ilgisi olmayan bir takım kriterlerlerle de (bence haklı olarak) kısıtlama gereksinimi duyuyoruz. Örneğin birçok durumda bireyin otonomisini kendi başına bir değer olarak görüyoruz.
Böylece 'matrix' sorununa tekrar dönmek gerekirse:
Örneğin, filmde olduğu gibi, ''mavi hap mı, kırmızı hap mı'' diyerek seçim hakkını bireylere verirsek, ben de ahlaki bulabilirim. Ama, bu bile olmadan, böyle bir tek taraflı 'dayatmayı', doğru bulmuyorum.
Birşeyin haksız olması için, mağdurun bundan zarar görüyor olması gerekmez diye düşünüyorum, hatta haberi bile olması gerekmez. Örneğin arkadaşının günlüğünü onun haberi olmadan okumayı ahlaki bulur musun? Oysa 'mutluluk' açısından sorun olmamalı. Günlük sahibinin haberi olmayacak; okuyan ise merağını gidererek mutluluk hissedecek.
Tek ve yegane ölçüt olarak 'mutluluğu' aldığımızda hiçbirimizin kabul edemeyeceği ahlaki sonuçlara varmamız gerektiğini düşünüyorum.
'Mutluluk' ölçütünün bir takım kavramsal sorunları da olduğunu düşünüyorum. Kimin neyden ötürü mutlu olduğuna objektif kriterlerle mi karar vereceğiz (mesela nörolojik, hormonsal vs. aktiviteler)? Buna katılacağını sanmıyorum. Dolayısıyla ''herkes nasıl mutlu oluyorsa veya mutlu olduğunu sanıyorsa öyle yaşasın'' cümlesi aslında ''herkes nasıl istiyorsa öyle yaşasın'' anlamına geliyor. Yani son raddede 'mutluluk' kavramı kendi kendisini elimine ediyor; ve elimizde en son yine 'bireysel otonomi' kalıyor.
Bu arada 'mutluluk'la ilgili fıkra-vari, komik bir paradoks da var:
Mazoşist adam, sadist adama ''nolur bana işkence et, noooluuur bana işkence et'' diye yalvarır. Sadist adam ise, -sadist ya işte- pis pis gülüp ellerini ovuşturarak, ''hayııır, etmeyeceğim, etmeeyeeeceğiiim'' der... :)
Aslında öncüllerine katılıyorum ben de. ''Olan''dan direkt ''olması gerekeni'' çıkartmak hatalıdır diye, hepten insan doğasını, somut gerçeklikleri yok sayıp, cisimsiz bir takım varlıklar hakkında konuşuyormuşçasına, zeminsiz bir şekilde etik değerler üretmek hiç de akıllıca olmaz.
Güzel, en azından bu tarz konular üstünde uzlaşıyorsak tartışma ileriye hareket ediyor denebilir.
Yakın kuzenleri maymunlar olan bir canlı türüyüz. Diğer tüm canlılar gibi, biz de mutasyon ve doğal seleksiyon ürünleriyiz. Bugün 'iyi' veya 'kötü' olarak nitelediğimiz tüm davranış ve düşünce kalıplarımız ve içgüdülerimiz evrim sürecinin bir sonucu. Ahlaki değer isnat ettiğimiz, ''acıma'', ''yardım etme'', ''vicdan'', ''merhamet'' gibi duygu ve davranış biçimlerimiz dahi, sadece evrimsel bir avantaj olduğu için ve evrimsel bir avantaj olduğu oranda gelişti.
Bu konuda da hemfikiriz. Evrim sürecinin de hayatta kalma ve genlerini aktarma tarzı bir yönlenimi olduğu konusunda da hemfikir olur muyuz?
Biyolojik olarak bunların oluşum sebebi sadece, bu gibi duygu ve düşünce kalıplarına belli ölçüde sahip olan bireylerin, diğerlerine göre genlerini daha fazla aktarabilmiş olmaları. Belki de, hatta muhtemelen, evrimsel açıdan dezavantaj oluşturacak kadar yüksek oranda empati, merhamet gibi duygulara sahip bireyler, geçmişimizdeki yaşam mücadelesinde yenik düştüklerinden, genlerini daha fazla aktaramadı. Doğal seçilim belli bir oranın çok altında kalanları da (radikal egoistleri), çok üstüne çıkanları da (radikal altrüistleri) eledi.
Dolayısıyla ben de, insan doğasını, genetik alt-yapısını yeterince dikkate almayan, şartlar şöyle olunca herkesin kendiliğinden her alanda çok iyi, adaletli, ahlaklı vs. olacağını varsayan etik, hukuk veya toplum fantazilerine şiddetle karşıyım.
Yine hemfikiriz, çok güzel ifade etmişsin.
Bence en doğru toplum düzeni (eğitim sisteminden hukuk yapısına kadar), yardımlaşmayı, dayanışmayı vs. teşvik eden, ama diğer yandan insanların büyük ölçüde egoist bir doğaya sahip olduklarını, kendi ve ailesinin mutluluğunu her zaman önceleyeceğini göz önünde bulunduran ve bu anlamda egoist çabaları yok etmek yerine, mümkün mertebe tüm toplumun faydasına da olacak şekilde kanalize edebilen bir düzendir.
Bu sonuca da katılıyorum. Şöyle bir düşüncem var:
Bugün eldeki genetik ve kültürel materyalimiz, evrimsel geçmişimizin bazı noktalarında belli gereksinimlere yönelik olarak ortaya çıktı, ve bu materyal ortaya çıktığı bağlamda anlamlı olsa da, şartlar özellikle son birkaç yüz yılda büyük değişimlere uğradığı için bu noktada bahsettiğin büyük ölçüde egoist doğa tarzı şeyler bizler için zararlı olmakta.
Bunun ışığında, eldeki kültürel ve genetik materyali rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutmamız, ve hangi değerlerin "amaca aykırı"(örneğin bahsettiğimiz egoist eğilimler, ortaya çıktığında yararlı olduğunu düşünebileceğimiz bu eğilimin günümüzde yarardan çok zarar getirdiği görülebilir) olduğunu belirleyip bunlardan kaçınma ve yararlı olan yardımlaşma vb. değerleri teşvik etmemiz gerekmektedir. Milliyetçilik vb. değerler konusunda da aynısı söylenebilir, bu eğilim X döneminde yararlı olmuş olsa da bugün zararlı olduğu, en azından benim için, açık. Milliyetçilik sebebiyle ortaya çıkan savaşlar vs. evrimsel açıdan baktığımızda da anlamsız, pek çok ölüme, büyük mutsuzluklara vs. sebep oluyor bunlar. Günümüzde bunları rasyonel bir şekilde değerlendirmemize olanak sağlayacak bilgi ve imkânlar elimizde, o açıdan bazı değerleri ayıklamamız, onlardan kaçınmamız kesinlikle gerekiyor. Ahlâki bir katharsis de diyebiliriz buna.
Bu düşüncelerime benzer şeyleri mesajının ilerleyen kısımlarında sen de ifade etmişsin, o açıdan en azından belli bir ölçüde hemfikir olacağımızı tahmin ediyorum bu konuda da.
Fakat insan doğasındaki bu mevcut eğilimlere, belli bir oranda 'yapay' kısıtlamalar da getirmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum.
Herhalde bir önceki mesajda bu konuya ilişkin düşüncelerimi anlaşılır biçimde ifade edemedim, çünkü ben de aynı şekilde düşünüyorum. Bu başlığın konusu değil ama, bu doğal-yapay ayrımını çok da anlamlı bulmuyorum. Güvenlik için ateş yakmak ile kurallar koymak arasında bu ayrımı makul kılacak, temel bir fark yok bence. Yapay diyebileceğimiz şeyler "keyfi" addedilebilecek şeyler olabilir bence, trafiğin yolun hangi tarafından aktığı gibi. Ya da giyinmeyi doğal, ama kot veya kanvas giymek arasındaki seçimi bir ölçüde keyfi/yapay olarak görebiliriz.
Birkaç onbin yıl önce yerleşik toplum düzenine geçtiğimizden ve gittikçe büyüyen yerleşim birimlerinde, gittikçe anonimleşen ve karmaşıklaşan bir yaşama sahip olmamızdan bu yana, doğamızın kendi başına her alanda otokontrol mekanizmalarına sahip olmadığını düşünüyorum. Milyonlarca yıl boyunca, küçük klanlar, yani büyük aileler/sülaleler şeklinde göçebe hayatı yaşadık. Herkes herkesi tanıyordu, doğaya karşı bir ortak mücadele verilmesi gerekiyordu. Genetik altyapımızdaki tüm 'ahlaki' otokontrol mekanizmalarımız bu ortama adaptasyonun bir ürünü. Ve modern yaşamda artık yetersiz kalıyor.
Yukarıda yazdıklarımla oldukça benzeşen, katıldığım bir başka bölüm.
Ütilitarizm bile (ne eylem ne de kural faydacılığı olarak) aslında ''herkes kendi mutluluğunu amaçlasın'' ilkesini benimsemiyor zaten. Örneğin ''sözleşmelere uyulmalıdır'' ilkesini salt bireysel mutluluk açısından şöyle gerekçelendirebiliriz sanıyoruz ilk bakışta: Kimse (veya toplumun önemli bir kısmı) sözleşmelere uymuyor olursa, bu durum, toplum içindeki karşılıklı güveni ve işbirliği zeminini olumsuz yönde etkiler ve neticede mutsuzluğa yol açar. İyi de, içinde bulunduğum somut durumda, karşımdakini aldatıp aldatmamak (mesela aldığım hizmet karşılığında söz verdiğim karşılığı verip vermemek) sorununda, bu genel mülahazanın doğrudan benim mutluluğumla güncel bir ilgisi yok ki ama. Üstelik, pratikte sözleşmeye uymamanın hiçbir olumsuz sonucu olmayacağı (örneğin aldatılan tarafın bundan haberi bile olmayacağı) birçok durum olabilmekte. Yani her halükarda ''herkes mümkün olduğunca kendi mutluluğunu amaçlasın'' ilkesine bir takım kısıtlamalar getiriyoruz, getirmeliyiz.
Ben kural faydacılığına benzer bir yaklaşımı savunduğumdan bu itirazlar beni zaten doğrudan ilgilendirmiyor.
Şöyle bir ilke olabilir ama:
Kişiler, aksini gerektirecek önemli bir gerekçe yoksa, kendi mutluluklarına yönelme hakkına sahip olmalıdırlar. (belli sınırlar dahilinde "pursuit of happiness" denen olaya izin verilmesinden bahsediyorum) İyi bir nedeni yoksa daha niye "counter-intuitive" bir şekilde davranayım?
''Tüm yaşayan insanların genel mutluluğu''nu baz almamız bile, bireysel mutluluğa bir kısıtlamadır. Ama bununla da kalmıyoruz, örneğin bizden sonraki gelecek nesillere karşı bile (haklı olarak) ahlaki sorumluluklar kurguluyoruz (mesela devlet borcu veya çevre); henüz doğmamış olan insanların olası mutlulukları adına kendi bireysel mutluluk eğilimimizi kısıtlamanın gerekli olduğu fikrine varabiliyoruz. Daha da ileri gidip, en azından belli bir ölçüde bilinç sahibi olan hayvanların bile haklarını tartışabiliyoruz.
Benim değerli bulduğum değer tabanlı yaklaşım bu sorulara da cevap veriyor bence. Genlerimizi aktarma eğilimimiz ve buna değer atfetmemiz gelecek nesillere karşı duyduğumuz sorumlulukların temelini oluşturuyor mesela. Acıdan kaçınma eğilimimiz diğer "sentient" canlılar için de belirli duyarlılıklarımızın olmasına sebep oluyor vs.
Tüm bunlar doğamızda kendiliğinden var olan düşünce kalıpları değil. Biyolojik evrimimizin değil, kültürel evrimimizin ürünleri. Ve 'yapay' kısıtlamalar gerektiriyor (eğitim, hukuk vs.).
Katılıyorum.
Böylece 'matrix' sorununa tekrar dönmek gerekirse:
Örneğin, filmde olduğu gibi, ''mavi hap mı, kırmızı hap mı'' diyerek seçim hakkını bireylere verirsek, ben de ahlaki bulabilirim. Ama, bu bile olmadan, böyle bir tek taraflı 'dayatmayı', doğru bulmuyorum.
Alternatif durumda, yani şimdiki durumda, da elimizde bir seçenek yok ki. Kimse bize doğduğun yerde, bağlamda doğmak istiyorsun diye sormuyor. O anlamda iki seçenek farksız. Matrix'te herkesin daha mutlu olacağını da bildiğimizi varsayarsak neden bunu yapmamamız gerektiğini şahsen anlayamıyorum.
Birşeyin haksız olması için, mağdurun bundan zarar görüyor olması gerekmez diye düşünüyorum, hatta haberi bile olması gerekmez. Örneğin arkadaşının günlüğünü onun haberi olmadan okumayı ahlaki bulur musun? Oysa 'mutluluk' açısından sorun olmamalı. Günlük sahibinin haberi olmayacak; okuyan ise merağını gidererek mutluluk hissedecek.
Bulmam, bulmayışımı da bu başlıkta örneklerini paylaştığım kural faydacılığı yaklaşımına dayandırırım.
Tek ve yegane ölçüt olarak 'mutluluğu' aldığımızda hiçbirimizin kabul edemeyeceği ahlaki sonuçlara varmamız gerektiğini düşünüyorum.
Mutluluk dediğimizde kimin mutluluğunun mevzubahis olduğu konusunda da bir şeyler söylenmeli demek ki.
'Mutluluk' ölçütünün bir takım kavramsal sorunları da olduğunu düşünüyorum. Kimin neyden ötürü mutlu olduğuna objektif kriterlerle mi karar vereceğiz (mesela nörolojik, hormonsal vs. aktiviteler)? Buna katılacağını sanmıyorum. Dolayısıyla ''herkes nasıl mutlu oluyorsa veya mutlu olduğunu sanıyorsa öyle yaşasın'' cümlesi aslında ''herkes nasıl istiyorsa öyle yaşasın'' anlamına geliyor. Yani son raddede 'mutluluk' kavramı kendi kendisini elimine ediyor; ve elimizde en son yine 'bireysel otonomi' kalıyor.
Bence bireysel otonomi, insanlara mutluluklarını aramalarına imkân tanıyan, korunan bir kişisel alan (personal sphere) yarattığı için değerli. Sosyal canlılar olarak toplumlarda hayatlarımızı belli ölçülerde paylaşarak yaşadığımızdan başkalarının mutluluk arayışlarına da saygı duymak durumundayız. O açıdan amacımız, bir toplumda herkesin aynı anda sahip olabileceği en büyük kişisel alana sahip olması şeklinde ifade edilebilir.
Bu arada 'mutluluk'la ilgili fıkra-vari, komik bir paradoks da var:
Mazoşist adam, sadist adama ''nolur bana işkence et, noooluuur bana işkence et'' diye yalvarır. Sadist adam ise, -sadist ya işte- pis pis gülüp ellerini ovuşturarak, ''hayııır, etmeyeceğim, etmeeyeeeceğiiim'' der... :)
Ehehe, güzelmiş. :)
İvan Karamazov
22-03-2011, 22:27
Etik ve hukuk felsefesi literatüründe, en geç Kant'tan beri 'legality' ile 'moralitiy' açıları birbirinden ayrılıyor. Legality, somut bir soruna ahlak/adalet açısından doğru davranışın hangisi olduğu sorusuyla ilgilenirken, 'morality' kişinin niyetini, motivasyonunu konu ediniyor. Tabii bu iki açı birbiriyle yakından ilgili, ama birbirinden farklı iki açı
[...]
Etik denilince, meselenin 'morality' kısmı elbette çok önemli diğer bir açıyı teşkil ediyor. Fakat önce legaltiy açısının morality'den bağımsız olarak incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Mesela: Önce salt 'legality' açısından kadınlara tecavüz etmemenin 'doğru/geçerli' bir norm olduğunda hemfikir olmalıyız ki, daha sonra bu norma uyan kişilerin motivasyonlarının hangisinin ahlaki açıdan daha değerli olduğu sorusuna geçebilelim
[...]
senin açıklamalarına göre ayrıldığımız nokta burası. bu terimlerle, ben, legalitynin moralityden bağımsız olarak incelenemeyeceğini düşünüyorum. bahsettiğin hukuk kongresindeki insanları da benzer morality açısına sahip bir grup dondurma sever olarak görüyorum :)
legality'nin ne olduğunu, morality'den bağımsız olarak ortaya koymanın bir yolu olduğunu kabul etmenin, bu konuyu benim düşündüğümden çok daha rasyonel bir hale getirdiği sonucunu kabul edilebilir buluyorum. fakat bu kabul doğru değilmiş gibi geliyor bana... bir istisnayla: kadınlara tecavüz edilmemeli "doğru/geçerli" normunun yanısıra, mesela; afganistan'da uygulanan, evlilik dışı cinsel ilişkiye recm cezasını da "doğru/geçerli" bir norm olarak kabul etme hakkına da sahip olduğumuzu savunursak iş değişir. eğer hem "recm, ilgili şartlar sağlandığında uygulanmalıdır" hem de "kadınlara recavüz edilmemelidir"in norm kabul edilebileceğini düşünüyorsan devam etmene gerek yok, aynı fikirdeyiz :) eğer düşünmüyorsan devam et... bu belirttiğim sonucu ben de rahatsız edici buluyorum ancak kadınlara tecavüz edilmemeli "doğru/geçerli" bir normdur, recm "yanlış/geçersiz" bir normdur demek, kognitivist yaklaşımın lehine bir sonuçmuş gibi geliyor bana. recmin "yanlış/geçersiz" olduğunu moralityden bağımsız olarak legality olarak ortaya konabileceği varsayımıyla akıl yürütüyorum:
moralityden bağımsız olarak, legality olarak ortaya konmuştur ki: recmin yanlış/geçersiz olduğu açıktır. bugün hala recmi yaşatan insanlar var. aslında bu insanlar da, recmin legality olarak yanlış/geçersiz olduğunun bilincindedirler ya da biraz düşünseler bunun yanlış/geçersiz olduğunu anlayabileceklerdir. ama bu insanlar, sahip oldukları gelenekçi yapılarından(veya aklıma gelmeyen başka nedenlerden) dolayı recmden vazgeçememektedirler.
oysa ben legality ve morality'nin ayrılamayacağını düşünüyorum ve recmin de pek ala "doğru/geçerli" norm olarak kabul edilebileceğini düşünüyorum. bu düşüncemle de biraz empati kurarak şöyle akıl yürütüyorum:
insanlar, kendilerine rahatsızlık veren uyarıcılardan kaçma eğilimindedirler. mesela ben; üzerimde ciddi duygusal bir travma yaratmaması için bir insanı öldürmek için, o insana, recm gibi bir nedenle taş atmak için bir taşa elimi uzatamam. fakat o taşa elini uzatabilen insanlar var. demek ki onlar, bu eyleme, benim gösterdiğim duygusal hassasiyeti göstermiyorlar. eğer onlar da benim gibi bundan vicdani rahatsızlık duyacak olsalardı; insanın rahatsızlıktan kaçma eğiliminden dolayı, elleri de benimki gibi o taşa uzanamazdı.
bu iki akıl yürütmeden ikincisi bana daha doğru geliyor. yani recm uygulayan insanlar, bence bunun yanlış olduğunu düşünmüyor hatta ciddi ciddi bizim aksimize bunu legality olarak görüyorlar. peki birbirine zıt iki yaklaşım nasıl aynı anda legality olabiliyor sorusunun cevabı da: morality...
ben herhangi ahlaki bir normun "doğru/geçerli" olduğunu ortaya koymak için rasyonel bir açıklama getirilebileceği fikrini doğru bulmuyorum. mesela afganistan'daki insanlar bence ciddi ciddi recmi legality görüyorlar, buna inanıyorum. fakat ben onların bu legalitysine saygı duymuyorum ve yok edilmeli diye düşünüyorum. ancak benim bu isteğiminin altında da kendi moralitymin yattığının bilincindeyim. fakat sorgulamadan "doğru/geçerli" kabul edeceğimiz bir takım normlar seçersek(recm olmalı, kadınlara tecavüz edilmemeli vs.); bunları kullanarak, buların birbiriyle ilişkileri ve bu ilişkilerin sonuçları vs. konusunda rasyonel tartışmalar yapabileceğimizi hatta daha önce farkında olmadığımız yeni sonuçlar çıkarsayabileceğimizi anlamlı buluyorum. bu o kadar garip de değil bence... mesela islamiyet rasyonel değildir. muhammed zamanında uyuşturucu yoktu ve haram denmemişti doğal olarak uyuşturucuya. fakat günümüz müslümanlarının, rasyonel olmayan islam'ın birtakım bilgilerini kullanıp kıyas yaparak "uyuşturucu haramdır" sonucuna ulaşmaları da rasyonel bir çabanın sonucudur. yani kabullerimiz rasyonel olmasa bile, bu kabuller arasında rasyonel tartışmalar yapmak, rasyonel sonuçlara varabilmek mümkün olabiliyor. fakat ahlaki normlara ben, rasyoneldir ya da değildir diyemiyorum. bence rasyonellikle çok da alakalı değil; bilişsel alanımızdan ziyade duyuşsal alanımızla yaklaşmamız gereken bir konu bu...
tabi tüm bunlar benim, moralityden bağımsız olarak legality ortaya konamaz düşüncemin sonucu... eğer legality, moralityden bağımsız olarak ortaya konabilirse; bu akıl yürütmelerimde nerede hata yapıyor olduğumu, neyi gözden kaçırdığımı bana gösterirsen ya da sen de legalitynin moralityden bağımsız ortaya konabileceğine dair gerekçelerini yazarsan sanırım tartışma daha verimli olur :)
Şöyle bir ilke olabilir ama:
Kişiler, aksini gerektirecek önemli bir gerekçe yoksa, kendi mutluluklarına yönelme hakkına sahip olmalıdırlar. (belli sınırlar dahilinde "pursuit of happiness" denen olaya izin verilmesinden bahsediyorum) İyi bir nedeni yoksa daha niye "counter-intuitive" bir şekilde davranayım?
Katılıyorum. Ama birçok durumda ''kişisel mutluluğun için faydalı olanı yap'' ilkesinden istisnalar yapmak için ''önemli bir gerekçe'', ''iyi bir neden'' olduğunu anlatmaya çalışıyorum zaten.
Ben kural faydacılığına benzer bir yaklaşımı savunduğumdan bu itirazlar beni zaten doğrudan ilgilendirmiyor.
Kural faydacılığı ne diyor? Somut bir eylemin ahlak/adalet açısından 'doğru' olup olmadığını şu şekilde ölçmeliyiz: İlgili eylemin (eyleyenin motivasyonundan bağımsız olarak) uyduğu 'objektif' kurala aynı ve benzer durumlarda herkes uyacak olsa, bunun fiili sonuçları, ''mümkün mertebe en çok bireyin mümkün mertebe en çok mutluluğu'' amacına faydalı mı olur zararlı mı?
Yani insan mutluluğunu baz alan bu ölçüt bile, neticede ''kendi kişisel mutluluğun için faydalı olanı yap'' kuralına (haklı olarak) epey bir kısıtlama getiriyor.
Ama asıl itirazım bu değildi zaten. Sadece senin benimsediğin ahlaki kriterin de, ''kendi mutluluğun için faydalı olanı yap'' kuralını ''başkaların mutluluğu'' faktörü ile kısıtladığını vurgulamaya çalıştım, ki bunun böyle olduğunda ve olması da gerektiğinde hemfikiriz anladığım kadarıyla.
Ayrıştığımız nokta şurası: Ben bu ilkenin de ''mutluluktan'' bağımsız bazı faktörlerce kısıtlanması gerektiğini düşünüyorum (örn. bireysel otonomi), sen ise bu faktörleri de sadece insanların mutluluğuna hizmet ettiği oranda önemli görüyorsun.
Arkadaşının haberi olmadan günlüğünü okuma örneğini tekrar ele alalım. Günlüğünü okuduğumuz arkadaşın haberi olmayacak; kimse bu eylemimizden dolayı hiçbir zarar görmeyecek, mutsuz olmayacak; üstelik merağımızı gidererek biz mutlu olacağız.
Bu eylemin ahlaki açıdan yanlış olduğunda hemfikiriz. Ama sen, bu yanlışlığın kural faydacılığı ile ortaya konabileceğini düşünüyorsun. Ben ise, böyle düşünmüyorum. Bu eylemin yanlışlığını kural faydacılığını uygulayarak çıkartmak için, ölçütümüze aslında kural faydacılığında olmayan bir takım şeyler katmamız, yani ölçütü manipüle etmemiz gerekiyor (ki birçok ütilitarist de bunu zımnen yapıyor bence).
Manipülasyonun uygulandığı nokta ise, ''objektif kural'' dediğimiz yer. Eylemin uyduğu objektif kuralı nasıl belirleyeceğimiz, hangi 'soyutluk/genellik' düzleminde baz alacağımız belli değil, çok yüksek oranda bir keyfilik barındırıyor (aynı itiraz, Kant'ın 'maxime'si için de geçerli).
''Arkadaşının izni ve haberi olmadan, kendi mutluluğun için, günlüğünü okumak'' eylemi hakkında hiçbir ahkali önyargımız olmasa, her türlü sonuca tamamen açık bir şekilde kural faydacılığını uygulayacak olsak, sonuçlarını inceleyeceğimiz, genel kural olarak şunu alırdık: ''Kimseyi mutsuz etmeyecek, fakat seni mutlu edecek eylemleri yapabilirsin ve/veya yapmalısın''. Ve bu kuraldan da eylemin yanlışlığını çıkartmak mümkün olmazdı.
Ama varmak istediğimiz sonucu (''başkasının izni olmadan günlüğünü okumak yanlıştır'') baştan bildiğimiz için, kural faydacılığını uygularken 'kural'ı buna göre de seçebiliriz (örn. ''başkalarının haberi olmadan özel eşyalarını karıştırabilirsin ve/veya karıştırmalısın'').
Dolayısıyla aslında ölçüt, çoğu durumlarda, zaten bu ölçütten bağımsız olarak -baştan- bir şekilde belirlediğimiz yargıyı sonradan 'rasyonalize' etmekten öteye gitmiyor. Öyleyse, bu baştan belirlediğimiz sonuca varmamızda etkili olan zımni faktörleri açığa çıkartmamız gerekir, diye düşünüyorum.
Aynı duruma, herhangi bir ahlaki ölçütü düşünmeden, tekrar bakmaya çalışalım. Masamda arkadaşımın kişisel günlüğü duruyor. Kendisi evde yok. Herhangi bir sebepten ötürü, ne yazdığını çok merak ediyorum, neredeyse takıntı olmaya başladı. Bir okusam, müthiş rahatlayacağım. Arkadaşımın, okuduğumdan haberi olmasına imkan yok. Kimseye en ufacık bir zarar vermeyecek. Kimse mutsuz olmayacak, ama ben çok mutlu olacağım... Böyle bir durumda, günlüğü okumamın ahlaken yanlış olacağında hemfikiriz. Ama bu sonuca varmak için, kural faydacılığını uygulayıp, varmış olduğum sonucu çıkartacak bir şekilde objektif bir kural seçip, bu kuralı genelleyip, sonuçlarının ''mümkün mertebe en çok bireyin mümkün mertebe en çok mutluluğu'' amacı için zararlı olacağını tespit etmek, son derece yapay ve keyfi bir işlem. Günlüğü okumamın ahlaken yanlış olacağının gerçek sebebi -mutluluk ilkesinden bağımsız olarak- bireysel otonomi. Aynı sonuca kural faydacığı üzerinden varmak için, 'kural'ı bu amaca yönelik seçmek ise, sadece ''mutluluğu'' tek kriter olarak alıyormuş gibi yapıp, işlemin içine mutluluktan bağımsız olarak yine bireysel otonomiyi sokmaktan başka birşey değil, gibi geliyor bana.
Kısacası, ''kendi kişisel mutluluğuna faydalı neyse, onu yap'' ilkesinin sadece başkalarının mutluluğu ile değil, (mutluluktan bağımsız olarak) başkalarının otonomisiyle de kısıtlanması gerektiğini düşünüyorum. Kural faydacılığıyla da aynı sonuçlara varılıyormuş gibi yapılsa da, aslında ölçütün uygulanmasında zımnen yine mutluluktan bağımsız bir şekilde bireysel otonominin müstakil bir kısıtlayıcı faktör olarak alındığını düşünüyorum.
ben herhangi ahlaki bir normun "doğru/geçerli" olduğunu ortaya koymak için rasyonel bir açıklama getirilebileceği fikrini doğru bulmuyorum. mesela afganistan'daki insanlar bence ciddi ciddi recmi legality görüyorlar, buna inanıyorum. fakat ben onların bu legalitysine saygı duymuyorum ve yok edilmeli diye düşünüyorum. ancak benim bu isteğiminin altında da kendi moralitymin yattığının bilincindeyim. fakat sorgulamadan "doğru/geçerli" kabul edeceğimiz bir takım normlar seçersek(recm olmalı, kadınlara tecavüz edilmemeli vs.); bunları kullanarak, buların birbiriyle ilişkileri ve bu ilişkilerin sonuçları vs. konusunda rasyonel tartışmalar yapabileceğimizi hatta daha önce farkında olmadığımız yeni sonuçlar çıkarsayabileceğimizi anlamlı buluyorum. bu o kadar garip de değil bence... mesela islamiyet rasyonel değildir. muhammed zamanında uyuşturucu yoktu ve haram denmemişti doğal olarak uyuşturucuya. fakat günümüz müslümanlarının, rasyonel olmayan islam'ın birtakım bilgilerini kullanıp kıyas yaparak "uyuşturucu haramdır" sonucuna ulaşmaları da rasyonel bir çabanın sonucudur. yani kabullerimiz rasyonel olmasa bile, bu kabuller arasında rasyonel tartışmalar yapmak, rasyonel sonuçlara varabilmek mümkün olabiliyor. fakat ahlaki normlara ben, rasyoneldir ya da değildir diyemiyorum. bence rasyonellikle çok da alakalı değil; bilişsel alanımızdan ziyade duyuşsal alanımızla yaklaşmamız gereken bir konu bu...
tabi tüm bunlar benim, moralityden bağımsız olarak legality ortaya konamaz düşüncemin sonucu... eğer legality, moralityden bağımsız olarak ortaya konabilirse; bu akıl yürütmelerimde nerede hata yapıyor olduğumu, neyi gözden kaçırdığımı bana gösterirsen ya da sen de legalitynin moralityden bağımsız ortaya konabileceğine dair gerekçelerini yazarsan sanırım tartışma daha verimli olur :)
''Bu akıl yürütmelerimde nerede hata yapıyor olduğumu (...) gösterirsen'' demişsin, ama somut bir hata bulamıyorum açıkçası... Buna rağmen senin katılmadığın, (''rasyonel bir şekilde tartışılabilir'') tezimi yanlış da bulamıyorum hâlâ... Yani gıcık bir durum var ortada... :) Dilersen, ben kendimce bu tezi neden savunduğumu açıklamaya çalışayım, ve sen bana bu akıl yürütmelerimde nerede hata yapıyor olduğumu göster. Eğer ikimiz de birbirimizde hata bulamazsak, ya hemfikir olduğumuz sonucuna varmalıyız, ya da aslında (aynı kelimelerle olsa da) farklı konular hakkında konuştuğumuz sonucuna... Elimden geldiği kadar kısa tutmaya çalışacağım bir nevi 'giriş'ten sonra, ''rasyonel bir şekilde tartışılabilir''den somut olarak ne kastettiğimi ve bunun ana-ölçütlerini ortaya koymaya çalışacağım aşağıda.
Belki de, ''(ahlak/adalet kuralları ve değerler) rasyonel bir şekilde de tartışılabilir'' tezime farklı talepler yüklüyor olduğumuzdan ötürü henüz hemfikir olamadık bu noktada.
''Birşey ya rasyonel bir şekilde incelenebilir, dolayısıyla (bilgi, veri yetersizliğinden veya genel olarak aklımızın sınırlılığından ötürü her alanda o tek doğru sonuca varamasak da) aslında tek bir doğru sonucu vardır, ya da hiçbir şekilde rasyonel olarak tartışılamaz, rasyonel bir şekilde eleştirilemez, salt duygusal alana girer, zevkler ve renklerle aynı düzlemdedir, 'doğru' sonucu diye birşey de yoktur, tamamen keyfidir''
dikotomisi makul değil, bence.
Bu dikotomiyi açıkça savunan veya zımnen kabul eden çok sayıda felsefi akım var. Ama bu konuda eleştirel rasyonalizm ekolünün pozisyonu daha çok aklıma yatıyor: ''Rasyonel tartışılabilirlik'' de (diğer birçok şey gibi) ''ya 0 ya da 1'' şeklinde bir ikilemi değil, matematikteki kesinlikten ahlak, hukuk, politika alanındaki 'asgari rasyonel oran'a kadar geniş bir spektrum çiziyor.
Ahlaki non-kognitivist olduğu halde, bu tezi savunan ve gerekçelendirmeye çalışan (ve benim de bu konuda katıldığım) 'eleştirel rasyonalizm'in, hangi bağlamda, hangi teze karşı bunu savunduğuna kısaca bakmamız gerekiyor belki de:
Viyana ekolü denilen yeni pozitivist akım, (oldukça kabaca) şu pozisyona sahipti: bir yargının anlamlı olabilmesi için, ya dedüktif yöntemle formel mantığa ya da indüktif yöntemle ampirik verilerle dayandırılması gerekir. Bunun haricindeki tüm yargılar, anlamsız metafizik ve boş lakırdıdır. Matematik ve ampirik bilimler dışında hiçbir içeriksel yargı anlamlı olamaz. Felsefenin de tek makul işlevi, sözlerin semantik, mantıksal vs. ilişkilerini incelemek ve açığa çıkartmaktır. Bunun ötesinde her türlü felsefe de boş lakırdıdır.
'Felsefe' başlığı altında, karanlık terimlerle, yarı esoterik metotlarla, mantığı da bilimi de pek takmayan çok yükseklerden çok derin şeyler söylüyormuş edasıyla sürdürülen tartışmaların (ki bu tarzın temsilcileri maalesef bazı çevrelerde 'büyük filozoflar' olarak görülegelmiştir hep) tam anlamıyla 'non-sense' oluşunu ortaya koymak noktasında, bu akımın çalışmalarına ben de katılıyorum şahsen. Fakat rasyonelliğin sınırını aşırı dar çizerek, aslında rasyonaliteye tamamen kapalı olmayan diğer tüm alanları da duygu ve zevklerle aynı düzleme indirgemelerini doğru bulamıyorum.
Ahlaki değerler de diğer birçok şey gibi rasyonel bir şekilde tartışılabilir. Ama bunun için tartışacak tarafların, 'bunu istemesi', deyim yerindeyse ''bu oyuna katılmaya karar vermesi'' gerekiyor. Bu cümle, ilk bakışta ''rasyonel bir şekilde tartışılabilir'' tezimden büyük ölçüde bir ödünmüş gibi gözükebilir, fakat bu dediğim sadece ahlaki değerlerin rasyonel bir şekilde tartışılabilmesi için değil, istisnasız herşey için geçerli.
Nitekim sen de iyi biliyorsun ki (çünkü birlikte tecrübe etmek zorunda kaldık), ''rasyonel tartışmaya karar vermeyen'' birine, mantıksal çelişki içeren ifadelerin doğru, anlamlı veya herhangi bir şekilde verimli olamayacağını bile kabul ettirmek imkansız; ki mantıksal çelişkilerden kaçınmak 'rasyonalizm' dediğimiz şeyin en temel ve en kesin kuralı. Ama 'rasyonel bir şekilde tartışmak' istemeyen biriyle, bunu bile rasyonel bir şekilde tartışamazsın.
Yani 'rasyonelliğin' kendisi zaten en başta, 'rasyonel bir şekilde gerekçelendiremeyeceğimiz' bir karara dayanıyor. Bu kararı verenler ile bu kararı vermeyenler, deyim yerindeyse, artık tamamen farklı 'oyunlar' oynamaktalar. Ve bu sadece ahlaki değerler için değil, formel mantık/matematik ve bilim gibi 'rasyonelliğinden şüphe olmayan' alanlar için de aynı şekilde geçerli. Kısacası ''neden rasyonel olmalıyım?'' sorusuna rasyonel bir cevap mümkün değil zaten (mümkün olduğunu söylersek, mantıksal bir paradoksa düşmüş oluruz).
Peki, ''bu 'oyuna' katılmaya karar verdiğimizde neleri kabul etmiş, nasıl bir alana girmiş oluyoruz, rasyonel oyunu diğer oyunlardan ayıran nedir'' diye soracak olursan, yine kendimce bu hususta en makul bulduğum eleştirel rasyonalizm açısından şöyle bir yanıt verebilirim:
(kabaca 'rasyonel olmak' anlayışım) :
Hayat içerisinde (bilimde, felsefede, ama örneğin siyasette, hukukta, ekonomide, hatta günlük hayatımızda vs.) verdiğimiz her (sözel veya fiili) 'cevaba' (en geniş anlamıyla) bir 'sorun çözümü' olarak bakabiliriz. Yani sorun'dan çözümlere doğru giden bir açıyla yaklaşabiliriz. Her zaman için, bulduğumuz bir çözüm'ün alternatiflerini de aramalı ve bunları kıyaslamalıyız; yeni sorunlar bulmaya, yeni çözümler kurgulamaya, kıyaslamaya, yeni kıyas kriterleri oluşturmaya, bu kriterleri kıyaslamaya, revize etmeye vs. sürekli olarak açık olmalıyız.
Eleştirel rasyonalizm, bilimin kendisine de aynen bu şekilde bakıyor. Pozitivizmin (kabaca) iddia ettiği gibi, gözlemlerden tümevarım metoduyla yasalara ulaşılıp, bilimsel 'cevapların' bu şekilde temellendirilebileceğine karşı çıkıyor. Aksine bilimde de, somut bir sorunun çözümü için mümkün mertebe çok sayıda çözüm ('hipotez', 'kuram' vs.) oluşturmak, bunları kıyaslamak, sürekli revize etmek vs. gerekiyor. Kıyas kriterlerinin kendisi de, bir üst düzlemde, yine aynı sürece tâbi. Hipotezler arası bugün bilimde genel kabul gören kıyas kriterleri örneğin: Hangi kurgu, sorunu en iyi şekilde çözüyor (hangi hipotez, x'i en etraflıca açıklayabiliyor), hangisi daha çok öngörüde bulunuyor, hangisi daha az varsayıma ihtiyaç duyuyor, hangisi diğer alanlarda desteklenmiş diğer çözümlerle daha çok uyum içerisinde vs.
Yani bilimde de, mutlak anlamıyla 'ispat' veya 'nihai şekilde temellendirmek' veya 'mutlak anlamda emin olmak' vs. mümkün değil hiçbir zaman. Evet, ontolojik realizmi benimsiyorsak, örneğin fiziğin ilgilendiği bir sorunda ''objektif bir ve tek doğru'' olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Ama elimizde olan, her zaman için, sadece ilgili soruna yönelik şimdiye kadar üretebildiğimiz kurgular içerisinde en başarılı çözüm; objektif doğru'nun kendisi değil.
Bilişsel olarak en başarılı bulduğumuz doğa bilimleri bile, en başarılı çözümü bulmak için kısaca ''kurgu/konstrüksiyon ve alternatif arayışı-kıyas-eleştiri-revizyon'' olarak adlandırabileceğimiz bir 'ana-'metodu uyguluyorsa, aynı 'ana-'metodu siyasette, hukukta, felsefede vs. uygulamamak için hiçbir sebep göremiyorum.
Doğa bilimleri ile mesela etik değerler arasında çok temel farklar olduğunu elbette kabul ediyorum (başlık boyunca kognitivizm-nonkognitivizm bağlamında yazdıklarımız bu temel farkları yeterince vurguluyor zaten). Ama yukardaki 'meta-'metodun sadece bilime özgü değil, istedikten sonra hayatın her alanında uygulanabilir olduğunu düşünüyorum. Ama bu kararın kendisinin rasyonel bir dayanağı, mesajın başında anlattığım sebeplerden ötürü yok. Fakat eğer istersek, siyaset, hukuk ve ahlak 'kurumlarımızı/kurgularımızı' da, aynı rasyonel sürece tâbi tutabiliriz, ve bence tutmalıyız.
Yukarıda vurguladığım gibi, sadece 'çözüm kurguları' değil, bu kurgular arasında ayıklama yaparken kullandığımız, 'kıyas ve eleştiri kriterleri'nin kendileri de bir üst-düzlemde yine benzer bir sürece tâbi. Örneğin bilimde, somut bir sorunun çözümü için üretilen hipotezler/kurgular arasında seçim yapmak için bugün kabul gören kriterlerin kendileri de, bir üst düzlemdeki (''bilim metodolojisi ve bilgi felsefesi'' düzlemindeki) rasyonel tartışmalar, kıyaslar, revizyonlar vs. sonucu gelişebildi (hangi hipotez, x'i en etraflıca açıklayabiliyor, hangisi daha çok öngörüde bulunuyor, hangisi daha az varsayıma ihtiyaç duyuyor, hangisi diğer alanlarda desteklenmiş diğer çözümlerle daha çok uyum içerisinde vs.)
Aynı 'ana-'motodu uygulayan bir tartışma hukuk ve ahlak alanında da yapılabilir. Somut sorun ney? Bu soruna hangi çözüm kurguları üretebiliriz? Bunları hangi kriterlere göre kıyaslayabilir ve eleştirebiliriz. Örn. hangi norm somut soruna yönelik fiilen daha uygulanabilir, hangisi daha az sorun çıkartarak çözüm sağlar, hangi normda ifade bulan değer yargısı diğer sorunlara yönelik benimsediğimiz normlardaki değer yargıları ile çelişmekte veya uyum içerisinde; bu normun aternatif normlara göre üstünlüğü ney vs?
Benzer tartışmalar (en azından 'rasyonel' cepheden) başarılı bir şekilde yüzyıllardır, ahlak ve hukuk felsefesince yapılmakta zaten. Kanımca, bu alanlardaki tartışmalara ''rasyonel değil ve hiçbir şekilde olamaz, zevkler ve renklerle aynı düzlemde'' demekle, bu tür tartışmaların tarihi başarılarını ve etkilerini de görmezden gelmiş oluruz.
Son olarak yine hemen tekrarlamam gerekiyor: Elbette mesela ''bence bu soruna tek doğru çözüm recmdir, çünkü Kuran'da öyle yazıyor'' diyen biriyle (en azından bu konuda) rasyonel bir şekilde tartışmak mümkün olmaz. Çünkü bu norm hakkında rasyonel bir şekilde tartışmama kararı almış zaten. Ama aynı şey mantık ve bilim için de geçerli. İlgili konuyu rasyonel bir şekilde tartışmama kararı almış birine, mantıksal çelişkilerin saçmalığını da, evrim kuramını da kabul ettiremeyiz.
Özetle:
Birşeyin ''rasyonel tartışma süreci''ne girebilirliği için şart koştuğum ana-metot: Farklı çözüm kurguları, alternatif arayışları, kıyas-eleştiri ve revizyon (hem çözüm düzleminde, hem de 'kriterler' düzleminde).
İsteyen felsefi, siyasi, ahlaki vs. yargılarını da bu sürece katabilir ve rasyonel bir şekilde tartışmaya açmış olur. İsteyen de, herhangi bir alandaki yargısını eleştiriye karşı kapatıp dogmalaştırabilir. Her ikisi de aynı şekilde mümkün ve ikisi arasındaki kararın rasyonel bir dayanağı yok.
İvan Karamazov
27-03-2011, 03:42
birkaç gündür düşünüyorum bu konu üzerinde, o yüzden gecikmeli bir cevap oluyor :) son mesajın hayli bilgilendirici, karşı çıkabileceğim bir şey yok ancak bu yaklaşımı ahlakın kendisine genelleyince cevap veremediğim sorular çıkıyor. bu soruları, aralarda ben kendime sordum, kendim cevaplayamadım :lol: ancak sen cevaplarsan belki benim için de daha sağlıklı olur.
uzun yıllar boyunca birbirlerinden kopuk yaşamış toplumları şöyle bir düşünüyorum... bu insanlar çevreleri üzerine kafa yormuşlarsa şayet, birbirlerinden bağımsız olarak aynı bilgilere ulaşmış olduklarını görüyorum. mesela amerika kıtası keşfedildiğinde oradaki insanlar matematiği aynen eski dünya insanı gibi kullanıyorlardı, belki geriydiler ancak özü aynıydı. en ilkel toplumlar bile saymayı keşfetmişti. gökyüzünü gözlemleyen tüm insanlar gezegenlerin farkındaydılar... bu insanların tarımları birbirlerinden farklı değildi... hayvanların evcilleştirilebileceği keşfi tek bir topluma ait değildi... madenler bu kopuk toplumlarda benzer bir sırayla işlendi vs. bu toplumların, birbirlerinden kopukken ortaya koydukları tüm bu bilgilerin ortaklığının sebebi; senin de belirttiğin gibi bunların, rasyonelliğinden şüphe duyulmayan alanların konuları olması. bunlardan yola çıkıp, düşünmeye devam edip, şöyle bir sonuca ulaşıyorum:
insanlar, akılla oldukça ilintili konularda birbirlerinden fiziken kopuk bile olsalar, birbirlerinden farklı sonuçlara ulaşmıyorlar. eğer ahlakın tümden rasyonel bir dayanağı olsaydı; insanlar arasında, en azından temel düzeyde, bu kadar ahlaki çeşitlilikle karşılaşmamalıydık.
üstelik ahlak, o kadar kaypak bir kavram ki; bırakalım salt aklı, özel konumdan kaynaklı doğal çevrenin bile ahlakın biçimlenmesi üzerine hayret uyandıran etkileri var. ben mesela yamyamlığı hep; çok ilkel bir davranış, vahşetin dik alası olarak görürdüm. ta ki bu konuda tokat gibi bir bilgi öğrenene dek: mesela maoriler, 1835 yılında chatham adasında moriorileri keşfediyorlar sonra da adamları bir güzel pişirip yiyorlar... ilk bakışta, bizim ahlaki savunumuzun hiçbir yerine oturmayan bir davranış bu. fakat maorilerin yamyamlıklarının altında yatan temel neden: maori insanının geçmişinde yaşadığı ciddi protein eksikliğinin(evcilleştirilebilir hayvanlara sahip olmamaları; aşırı avlanma yüzünden varolan hayvanların yok olmaya başlaması; yaşadıkları adanın kıta sahanlığı oldukça dar olduğu için balıkçılığa, toplumlarına yetecek kadar hazır olmamaları; protein bakımından zengin ürünler veren bitkilerden yoksun oluşları vs. ) yamyamlığı ,onların kültürünün doğal bir parçası olmaya zorlamış olması. yani bu insanların, bu şartlar altında, ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler "insanlar öldürülmez, öldürülse bile yenmez." gibi bir norma ulaşmaları mümkün değil... oysa bu insanlar, salt akla dayalı konularda diğer insanlardan farklı değillerdi: bizim gibi sayıyorlardı; yenebilecek, yenemeyecek bitkilerin ne olduklarını biliyorlardı; hatta suda bir gemiyi yüzdürebilmek için gerekli bilgileri bile keşfetmişlerdi vs.
sanırım ahlakın, salt aklın konusu olmadığına, sen de karşı çıkmıyorsun. bahsettiğin dikotomiye değinmen de pozisyonu net bir şekilde ortaya koyuyor. ben o dikotomiye katılıyorum. hukuk gibi, eğitim gibi sosyal düzenin sağlanması konularında o dikotomiyi reddetmenin çok faydalı sonuçları olduğunu da tahmin ediyorum ve kabul ediyorum. fakat buna karşın, ahlakın kendisini, rasyonel bir temele oturtamayacağımızı düşünüyorum. "hukuk neden var, eğitim neden var?" gibi sorular sorduğumda: "e tabi ki de sosyal düzenin sağlanması için var", diye cevap veriyorum kendime... e tamam da sosyal düzeni niye sağlamak zorundaymışız ki? mesela elimizdeki fizik kurallarına ve matematiksel sonuçlara göre, gezegenlerin güneş etrafında dönerken yörüngelerinin elips olması zorunluluktur. bu zorunluluğa "niye?" sorusunu sormak gayet de hakkımızdır bence. bu "niye?" sorusunu sorarsak da biliminsanları bize bu zorunluluğun sebebini sabrımız ölçüsünde ortaya koyarlar. :) aynı soruyu, sosyal düzenin sağlanması zorunluluğu için sorduğumda benim ipler kopuyor :) "e tamam da sosyal düzeni niye sağlamak zorundaymışız ki?" yani bu, dünyanın güneşin etrafındaki yörüngesinin elips olması gibi bir zorunluluk değil(elimizdeki bilgilere göre tabi ki); daha çok tercih meselesi bence...
duygularımı bir kenara bırakıp, salt aklımla soruyorum kendime: "insanları öldürmemeliyiz, neden?" inan bana, bir tane bile tatmin olacağım cevap veremiyorum kendime... yani ne yaparsam yapayım, nasıl akıl yürütürsem yürüteyim, duygularımdan arınık olarak, salt aklımla: "insanları öldürmemeliyiz." normuna ulaşamıyorum bir türlü. yani benim için, duygularımdan bağımsız bir "insanları öldürmemeliyiz" yok! bu benim için aynı zamanda şu anlama da geliyor: "insanlar öldürülebilir", bir insanı duygusal olarak rahatsız etmiyorsa şayet; ben bunun yanlış olduğunu o insana kanıtlayamam...
özetle: gerek eğitim için, gerek hukuk için rasyonelliğin çok önemli olduğunu kabul ediyorum. hatta bu yaklaşım, toplumsal gelişimin ön şartı bence. fakat ben hukuk ve eğitimde yaptığımız gibi; ahlakı, insanın duygularından bağımsız kılmayı beceremiyorum. bunun yanında "kadınlara tecavüz edilmemeli", "insanlar öldürülmemeli", "sosyal düzen sağlanmalı" gibi en temel normlara bile duygularımdan bağımsız, akli bir cevap koyamıyorum ortaya. kabul ettiğim cevaplar ise duygularıma sıkı sıkıya bağlı oluyor. bu normları duygularımdan ayrıştıramadıktan sonra onu dondurma sevmekten nasıl daha farklı görebilirim inan bana bilmiyorum :)
Cevaplarımızı, aceleye getirmeden, söylenenleri sindire sindire yazmamız benim için de verimli oluyor. Senin de, Astur'un da yazdıkları ışığında, bu konudaki pozisyonumu, sanırım şimdiye kadar hiç yapmadığım kadar, sorgulamak zorunda kalıyorum kendi adıma, çok da iyi oluyor.
Özellikle kendi pozisyonumda bir çelişki olup olmadığı hakkında çok kafa yormam gerekti: Bir yandan ahlak alanında non-kognitivist bir pozisyonu savunuyorum, etik normlarımızın bilgi değil, var olan birşeyi keşif değil, tamamen insan ürünü, kurgusu, icadı olduğunu söylüyorum. Diğer yandan etik değerlerin, duygu ve zevklerle aynı düzlemde olmadığını, -istedikten sonra- rasyonel bir şekilde de tartışılabileceğini savunuyorum.
Son mesajımda çerçevesini çizmeye çalıştığım ''rasyonalizm'' anlayışımla ilgili açıklamalarımı senin verdiğin cevap açısından tekrar tekrar okuyup, sorgulamayı denedim. Kendi pozisyonum için (belki ilk bakışta, belki de gerçekten) hiç olumlu olmayan şöyle bir sonuca vardım: Yukarda betimlemeye çalıştığım rasyonalizm modeli, aslında dogmatizmin karşıtından başka birşey değil. Sunduğum bu modele göre, herhangi bir alandaki tutumumuz, rasyonel olduğu oranda a-dogmatik; dogmatik olduğu oranda irrasyonel.
Yani benim sunduğum rasyonalizm modeli aslında sadece şunu söylüyor gibi:
''Sahip olduğun tutumun, sürekli olarak alternatiflerini bulmaya, bunları kıyaslamaya çalış; tutumunu değiştirmeye ve revize etmeye açık ol.''
Bu modele göre, ''rasyonel bir şekilde tartışılabilirlik'' özelliği, herhangi bir alanın (matematik, müsbet bilimler veya siyaset, ahlak) mahiyetinden kaynaklanmıyor, fakat bireyin kararına bağlı. Herhangi bir tutumumuzla ilgili olarak yukardaki tavsiyeye uyduğumuz oranda, o tutumumuzu ''rasyonel tartışılabilir'' kılıyoruz.
Tüm bunların kendi pozisyonum için olumsuz sonucu ise: Yukardaki tavsiyeye örneğin zevklerimizle ilgili olarak da uyabilir, ya da uymayabiliriz. Kimisi, bir cafe'yi sevdi mi, hep oraya gider, hep sevdiği tarz müzik dinler, hem sevdiği içeceği alır. Başkaları ise, daha deneyseldir, sürekli yeni şeyler dener, bunları 'kıyaslar', zevklerinde revizyona gider vs.
Öyleyse, kendi yazdıklarımın sonucu olarak, bu ikinci tutumu da ''rasyonel'' olarak değerlendirmem gerekir, ki bunu aslında yapmıyorum. Neden yapmadığımı da -sanırım- rasyonel bir şekilde açıklayabilirim: İki kahve seven, gittikleri her yerde kahve içen arkadaş düşünelim. Bunlardan biri, muhafazakar bir şekilde kahve içmeye devam ediyor olsun. Diğeri bu konudaki 'dogmatizmini' aşıp, türlü türlü yeni içecekler denemiş ve diyelim ki, bu deneyler sonucu, şimdi kahve yerine daha çok çay içer hale gelmiş olsun. İkinci tutuma birincisine oranla daha 'rasyonel' diyebilmem için, bir 'ilerleme/iyileşme' tespit edebilmem gerekir, ki bunun için de bir kriterimin olması gerekir. Ama çayın neden kahveye göre daha ''başarılı bir çözüm'' olduğuna dair hiçbir şey söyleyemeyiz. Sırf ikinci arkadaş, deneysel takıldı, benimsediği birşeyi betonlaştırmayıp, yeni şeylere açık oldu diye, çay içmenin kahve içmeye göre daha rasyonel olduğunu söyleyemem (çay ile kahvenin sağlık, fiyat vs. bakımından eşdeğer olduğunu varsayalım, örnekte bu gibi nesnel kriterleri kastetmiyorum elbette).
''Hiç bir tutumunu betonlaştırma, sürekli yeni şeyler dene, bunları kıyasla'' gibi bir öneri bence yerinde bir tavsiye. Fakat rasyonalizm dediğimiz şeyin tek kıstası bu olamaz sanırım. Yani rasyonalizmin sınırlarını aşırı geniş çizmiş gibi görünüyorum.
Diğer yandan:
Etik normlar ile zevklerimizin tamamen aynı düzlemde olduğunu da hala kabul edemiyorum ve -sanırım- bunu da yine rasyonel bir şekilde açıklayabilirim.
''Ben esmer kadınlardan daha çok hoşlanıyorum'', ''Jazz müziğinden bir türlü haz alamıyorum'' gibi kişisel duygu-zevk ifadeleriyle, etik normlar arasında temel bir fark var.
''Müdafaa durumları haricinde insanlar öldürülmemeli'' gibi bir normu ifade eden kişi, bunu sadece kişisel bir tercih ve zevk olarak söylemiyor, herkesin bu norma uyması gerektiğini ifade ediyor. Yani etik normların, semantiğinde ''intersübjektif geçerli/bağlayıcı olma talebi'' var. İntersübjektif geçerlilik talebi olan her cümleye ise, ''neden buna uyayım'' sorusunu sorabiliriz, sormalıyız.
İyice analiz ettiğimizde, intersübjektif geçerlilik talep eden her normun, bir sorunun çözümü olarak önerildiğini veya emredildiğini görebiliriz, diye düşünüyorum. Burada da devreye, yukardaki mesajımda açıklamaya çalıştığım 'rasyonel tartışma' süreci (eğer istersek, buna açıksak) giriyor:
Farklı çözüm kurguları, alternatif arayışları, kıyas-eleştiri ve revizyon (hem çözüm düzleminde, hem de 'kriterler' düzleminde).
=> Somut sorun ney? Bu soruna hangi çözüm kurguları üretebiliriz? Bunları hangi kriterlere göre kıyaslayabilir ve eleştirebiliriz. Örn. hangi norm somut soruna yönelik fiilen daha uygulanabilir, hangisi daha az sorun çıkartarak çözüm sağlar, hangi normda ifade bulan değer yargısı diğer sorunlara yönelik benimsediğimiz normlardaki değer yargıları ile çelişmekte veya uyum içerisinde; bu normun aternatif normlara göre üstünlüğü ney vs?
Yukarda da belirttiğim gibi, rasyonelliği söz konusu dikotomi açısından ele almıyorum. Ama eğer 'rasyonel' sözcüğü, yüzyıllardır daha dar bir anlamda kullanıldığından, belki de haklı olarak bir sorun teşkil ediyorsa, yerine daha uygun bir sözcük de bulabiliriz. Her halükarda ''bilimsel'' ile ''rasyonel''i eşanlamlı kullanmıyorum. Bilimsel tartışma, rasyonel tartışma kümesine giriyor ve orada da ''en rasyonel'' oranı temsil ediyor. Fakat, bilimsel olmayan her tartışma irrasyonel değil, ''ben kahve severim'' gibi bir cümleyle tamamen aynı düzlemde değil.
uzun yıllar boyunca birbirlerinden kopuk yaşamış toplumları şöyle bir düşünüyorum... bu insanlar çevreleri üzerine kafa yormuşlarsa şayet, birbirlerinden bağımsız olarak aynı bilgilere ulaşmış olduklarını görüyorum. mesela amerika kıtası keşfedildiğinde oradaki insanlar matematiği aynen eski dünya insanı gibi kullanıyorlardı, belki geriydiler ancak özü aynıydı. en ilkel toplumlar bile saymayı keşfetmişti. gökyüzünü gözlemleyen tüm insanlar gezegenlerin farkındaydılar... bu insanların tarımları birbirlerinden farklı değildi... hayvanların evcilleştirilebileceği keşfi tek bir topluma ait değildi... madenler bu kopuk toplumlarda benzer bir sırayla işlendi vs. bu toplumların, birbirlerinden kopukken ortaya koydukları tüm bu bilgilerin ortaklığının sebebi; senin de belirttiğin gibi bunların, rasyonelliğinden şüphe duyulmayan alanların konuları olması. bunlardan yola çıkıp, düşünmeye devam edip, şöyle bir sonuca ulaşıyorum:
insanlar, akılla oldukça ilintili konularda birbirlerinden fiziken kopuk bile olsalar, birbirlerinden farklı sonuçlara ulaşmıyorlar. eğer ahlakın tümden rasyonel bir dayanağı olsaydı; insanlar arasında, en azından temel düzeyde, bu kadar ahlaki çeşitlilikle karşılaşmamalıydık.
Bu yazdıklarına büyük ölçüde katılıyorum. Fakat iki nokta eklemek istiyorum:
(1) Bahsettiğin, birbirinden kopuk bir şekilde, aynı veya benzer sonuçlara ulaşan toplumların, bu sonuçlara nasıl ulaştığına bakarsak, en genel anlamda bir 'deneme-yanılma' metodu uyguladıklarını göreceğiz bence. Bilim-öncesi toplumlarda, bu yöntem daha intuitif bir şekilde ve bir yaşam mücadelesinin gereği olarak uygulanıyordu. Bilimsel metot dediğimiz şey ise, aslında bu 'deneme-yanılma' ana metodunun daha çeşitlenmiş, disipline edilmiş bir hali, diyebiliriz.(* (http://www.vordenker.de/ggphilosophy/popper_what-is-dialectic.pdf)). Dolayısıyla bu 'deneme-yanılma' yaklaşımını siyasi, hukuki, etik alanlarları için de verimli bir hale getirmemiz aslında makul bir talep.
(2) Ve zaten toplumların etik alanında da birbirinden bağımsız bir şekilde, aynı veya çok benzer çözümlere ulaştığını da görebiliriz. Örneğin the golden rule olarak bilinen, ''kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına da yapma'' normunu, farklı kelimelerle olsa da, (babil medeniyeti, eski Çin, zerdüştlük, hinduizm, budizm, antik-Yunan, hıristiyanlık, islam vs.) hemen her kültürde bulabiliyoruz (* (http://en.wikipedia.org/wiki/The_Golden_Rule) ve * (http://de.wikipedia.org/wiki/Goldene_Regel)).
Hatta bu etik kuralın daha ilkel bir versiyonu olan ''tit for tat'' (kısasa kısas, iyiliğe iyilik, kötülüğe kötülükle karşılık vermek) kuralının maymun kuzenlerimizde bile geçerli olduğunu görüyoruz.
Altın kuralı, kısasın biraz daha ilerlemiş bir versiyonu, yukarıda Astur'la tartıştığımız kural faydacılığı ve Kant'ın ketegorik buyruğunu da, aslında altın kuralın biraz daha ilerlemiş versiyonları olarak görmek mümkün bence.
Yani kısacası, farklı toplumların birbirinden bağımsız olarak aynı veya benzer sonuçlara ulaşması açısından da çok temel bir fark yok gibi.
üstelik ahlak, o kadar kaypak bir kavram ki; bırakalım salt aklı, özel konumdan kaynaklı doğal çevrenin bile ahlakın biçimlenmesi üzerine hayret uyandıran etkileri var. ben mesela yamyamlığı hep; çok ilkel bir davranış, vahşetin dik alası olarak görürdüm. ta ki bu konuda tokat gibi bir bilgi öğrenene dek: mesela maoriler, 1835 yılında chatham adasında moriorileri keşfediyorlar sonra da adamları bir güzel pişirip yiyorlar... ilk bakışta, bizim ahlaki savunumuzun hiçbir yerine oturmayan bir davranış bu. fakat maorilerin yamyamlıklarının altında yatan temel neden: maori insanının geçmişinde yaşadığı ciddi protein eksikliğinin(evcilleştirilebilir hayvanlara sahip olmamaları; aşırı avlanma yüzünden varolan hayvanların yok olmaya başlaması; yaşadıkları adanın kıta sahanlığı oldukça dar olduğu için balıkçılığa, toplumlarına yetecek kadar hazır olmamaları; protein bakımından zengin ürünler veren bitkilerden yoksun oluşları vs. ) yamyamlığı ,onların kültürünün doğal bir parçası olmaya zorlamış olması. yani bu insanların, bu şartlar altında, ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler "insanlar öldürülmez, öldürülse bile yenmez." gibi bir norma ulaşmaları mümkün değil... oysa bu insanlar, salt akla dayalı konularda diğer insanlardan farklı değillerdi: bizim gibi sayıyorlardı; yenebilecek, yenemeyecek bitkilerin ne olduklarını biliyorlardı; hatta suda bir gemiyi yüzdürebilmek için gerekli bilgileri bile keşfetmişlerdi vs.
Buna çok benzer bir örneği Astur da getirmişti:
Bir ahlâki değer yargısını örnek olarak kullanalım. İnuitlerin yaşlılarını ölüme terk etmek (http://en.wikipedia.org/wiki/Senicide#Inuit) gibi bir gelenekleri olduğu sanırım yaygın bir biçimde tanınan bir olgudur. Bu geleneği ele alalım. Çok zor şartlarda yaşayan bu yerlilerin dönem dönem tüm kabileye yetecek besin bulamaması, ve de bu nedenle kıtlık durumlarında yaşlılarını ölüme terk ederek topluluklarını canlı tutmayı amaçlamaları o şartlar altında anlaşılabilir görülebilir. Ancak aynı uygulama zamanla gelenek hâline gelip sorgulanmadan kıtlık olmayan durumlarda da görülebilir. Bu durumda bu, betimlenen ilk durumdakinin aksine faydalı ve de doğru olmayacaktır. (Neyin doğru olduğuna ilişkin yargıların bu tarz değişikliklere duyarlı olması gerekir, bunun için de daha esnek ve dinamik bir yaklaşım gelir.) Bu anlamda bir değer yargısını ortaya çıktığı ve de uygulandığı bağlamda değerlendirmemiz gerektiğini, bu insanlardan o dönemde mevcut olmayan teknolojilere, bilgilere vs. dayanan daha akılcı/gelişmiş çözümler beklemenin gerçekçi olmadığını, ve de bu tarz örneklerin "ahlaksız" olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Etik normlarımızın rasyonel tartışılabilirliği için ön-şart zaten, evvela, herhangi bir etik yargının nasıl oluştuğunu, hangi soruna bir çözüm olarak kurgulandığını analiz etmektir, ki bu salt betimsel/bilimsel düzlemde olan birşey ve bunun 'rasyonel' bir uğraş olduğunda sanırım hepimiz hemfikir kalırız.
Tibet'te kadınların birden çok (genelde kardeş) erkekle aynı anda evlenebilmeleri de, aşırı dar bir yaşam alanında nüfusun çoğalmasını önleyebilmek için üretilmiş bir çözümdü mesela.
Ama gerek yaşlıların ölüme terkedilmesi, gerek yamyamlık, gerekse diğer bütün sosyal 'çözümler', zamanla ilgili toplumlarca din veya töre aracılığıyla dogmalaştırılıyor. Dolayısıyla bu gibi etik normların tarihteki oluşum şartlarını açığa çıkartıp, günümüz için hâlâ ne denli gerekli ve/veya başarılı bir çözüm olduğunu sorgulamak, alternatif çözümlerle kıyaslamak vs. 'rasyonel' bir uğraş olarak değerlendirilmeli bence. Elbette, bunu yapmak istemeyen ve normlarının kutsallığına inanan kişilerle bu konuda rasyonel bir şekilde tartışılamaz. Ama taraflar bunu istedikten sonra yapabilirler.
Bazen bu rasyonel analiz ve tartışmalarımız, rahatsız edici sonuçlara da vardırabiliyor elbette. Mesela ensestin, biyolojik evrim açısından neden engellendiğini, zamanla bu engelin neden dini, ahlaki örgülerle sabitleştirildiğini vs. inceleyip anlayabiliyoruz. Ama mesela günümüzde iki reşit, akli dengesi yerinde ve etkin doğum kontrolü yöntemleri de kullanan kardeşin cinsel ilişkiye girmelerini yasaklamak veya bu davranışı eleştirmek için makul bir sebep bulamıyorum. Bana son derece itici geliyor. Salt duyguma göre hareket etsem bu davranışı yasaklamak (ki çoğu ülkelerde yasak), en azından ahlaksızlıkla suçlamak isterim. Ama aklım buna engel oluyor. Herhangi bir zorlama, kandırma, tehdit, istismar vs. durumu olmadan iki reşit ve akli dengesi yerinde insanın, isteyerek ve severek kendi aralarında ne yaptıkları, duygum ne derse desin, etik tartışmaların tümden dışında tutulmalı ve zevklerle aynı düzlemde görülmeli, diye düşünüyorum (tüm bu saydıklarım aslında eşcinsellik için de geçerli, ama eşcinsellere karşı duygusal olarak da bir yasaklama/eleştirme hırsı hissetmiyorum, enseste hissettiğim gibi, buna rağmen her ikisini de yasaklamaya, hatta eleştirmeye hakkımız olmadığını -aklen- düşünüyorum)....
Bu arada yamyamlık ve benzer konularla ilgili, ahlak ve hukuk felsefesi tarihinde nasıl bir rasyonel tartışma gerçekleştiği, bu tartışmaların günümüzdeki ceza kanunlarına nasıl yansıdığı hakkında >şurada (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?p=242436)< kısa bir özet sunmaya çalışmıştım. Kanımca, o özette, etik normların ve yasaların rasyonel bir şekilde tartışılmasının ne gibi yeni ve 'daha başarılı çözüm' kurgularına yol açabildiğine dair bir örnek görülebilir.
sanırım ahlakın, salt aklın konusu olmadığına, sen de karşı çıkmıyorsun. bahsettiğin dikotomiye değinmen de pozisyonu net bir şekilde ortaya koyuyor. ben o dikotomiye katılıyorum. hukuk gibi, eğitim gibi sosyal düzenin sağlanması konularında o dikotomiyi reddetmenin çok faydalı sonuçları olduğunu da tahmin ediyorum ve kabul ediyorum. fakat buna karşın, ahlakın kendisini, rasyonel bir temele oturtamayacağımızı düşünüyorum. "hukuk neden var, eğitim neden var?" gibi sorular sorduğumda: "e tabi ki de sosyal düzenin sağlanması için var", diye cevap veriyorum kendime... e tamam da sosyal düzeni niye sağlamak zorundaymışız ki? mesela elimizdeki fizik kurallarına ve matematiksel sonuçlara göre, gezegenlerin güneş etrafında dönerken yörüngelerinin elips olması zorunluluktur. bu zorunluluğa "niye?" sorusunu sormak gayet de hakkımızdır bence. bu "niye?" sorusunu sorarsak da biliminsanları bize bu zorunluluğun sebebini sabrımız ölçüsünde ortaya koyarlar. :) aynı soruyu, sosyal düzenin sağlanması zorunluluğu için sorduğumda benim ipler kopuyor :) "e tamam da sosyal düzeni niye sağlamak zorundaymışız ki?" yani bu, dünyanın güneşin etrafındaki yörüngesinin elips olması gibi bir zorunluluk değil(elimizdeki bilgilere göre tabi ki); daha çok tercih meselesi bence...
Bu yazdıklarına da büyük ölçüde katılıyorum. Dünya'nın yörüngesi bizim tercihlerimizden tamamen bağımsız. Fakat etik normlarımız tamamen bizlerin kurgusu. Bu çok temel bir ayırım ve bu temel ayırımı kabul ettiğim için, ahlaki non-kognitivizmi savunuyorum zaten. Fakat diyorum ki: eğer etik normlarla somut sorunlar çözmek gibi bir amaç taşıyorsak ve benimsediğimiz etik normlarımızı dogma olarak değil de şimdiye kadar okuduğumuz/işittiğimiz/bulabildiğimiz çözümler içerisinde en uygunu, başarılısı olarak görmeye, fakat alternatiflerini de aramaya, bunları kıyaslamaya vs. açık olursak, bu alanda da rasyonel bir tartışma yapabiliriz.
Son olarak, daha 'teknik' diyebileceğimiz somut bir örnek vereyim izninle:
H (hırsız), A'nın laptopunu çalıyor ve B'ye satıyor. A'ın bu çalıntı olayında herhangi bir kusuru, dikkatsizliği yoktu. Aynı şekilde B'nin de herhangi bir kusuru yoktu, H'yı laptopun sahibi sandı (Örneğin H kasa kağıdını da A'dan çaldı ve B'ye satarken gösterdi). Daha sonra A, kendi laptopunu B'de görüyor (diyelim ki kendi laptopu olduğunu ispatlayadabiliyor) ve kendi açısından haklı olarak geri istiyor. B de yine kendi açısından haklı olarak, hiçbir kusuru olmadığı halde para vererek satın aldığı birşeyi vermek istemiyor.
İşte meclis komisyonlarının bu gibi 'çatışma durumlarını' çözen, bir tercihte bulunan yasalar icat etmesi gerekiyor. Hangi çözümün daha uygun, daha adil vs. olacağı hakkındaki tartışmalar elbette büyük bir ölçüde değerlerimizle, tercihlermizle de ilgili. Ama bu gibi tartışmalar, tamamen irrasyonel ve ''ben kahve seviyorum, sen ise kola'' düzleminde olsaydı, örneğin bu gibi konularda hukukçuların argümanlarla birbirini kısmen ikna etmeleri veya argüman-karşı argümanlarla ilerleyen tartışma sürecinde, ilk başta akla gelmeyen yeni çözüm kategorileri üretmeleri vs. hiç mümkün olmazdı, fakat fiilen oluyor tüm bunlar.
Yukardaki örneğe kısaca dönecek olursak, eğer H(ırsız) bulunabiliyorsa ve parası da varsa, yukardaki sorunda A'ya mı yoksa B'ye mi hak vereceğimiz, pek de önemli değil gibi. Eğer A, B'den laptopunu alma hakkına sahip olursa, B de H'dan parasını geri alabilir. Yok eğer B, laptopu 'asıl sahibine' vermeme hakkına sahipse, o zaman da A yine H'dan, laptopun değeri karşılığında tazminat alır (her iki durumda da, H ayrıca bir de cezalandırılır, ama o ayrı konu). Yani en azından unikat olmayan veya duygusal değeri bulunmayan eşyalarda, sonuç olarak iki çözüm de eşdeğer gibi görünüyor. Fakat yasa yaparken asıl sorun şu: H'nın bulunamama veya bulunsa bile parası olmama riskini kim taşımalı. Hırsızlığa maruz kalan eşyanın sahibi mi, yoksa dürüstçe satın alan kişi mi?
Bu gibi konular ''rasyonel bir şekilde tartışılabilir''den kastım, örneğin bu sorunun tek bir doğru veya en doğru çözümü olduğu, bunun ise aklımızla bulunabileceği değil. Eğer rasyonelliği bu şekilde dar tanımlarsak, evet, rasyonel bir şekilde tartışılamaz, çünkü tek veya en doğru bir çözüm yok.
Ama ''rasyonel'' sözcüğünü kullanmasak bile, sanırım şu hususta hemfikir olabiliriz:
Bu gibi konular tartışılmalı, farklı çözümler üretilmeli, birbiriyle kıyaslanmalı, argüman ve karşı-argümanların ''baskısı'' altında her iki (veya daha fazla) açıyı daha fazla tatmin edebilecek ayrımlı çözümler aranmalı vs.
Nitekim işte bu gibi konuları ''ben kahve severim, sen ise kola, burada tartışılacak birşey yok'' düzleminde ele almayıp tartışmamız sayesinde, örneğin yukardaki sorunda, eğer hem A hem B kusursuzsa A, malını B'den geri alabilsin (yani riski B taşısın); fakat A şayet iş adamıysa B'den geri alamasın (riski kendisi taşısın); şayet hırsızlık yok da H eşyayı A'dan örneğin ödünç aldı ve sonra sahibiymiş gibi sattıysa yine A'nın B'den geri alma hakkı olmasın (kendi eliyle verdiyse, riski de kendisi taşısın) vs. vs. gibi ayrıntılı, daha 'başarılı' denilebilecek etraflı çözümlere ulaşabiliyor ve bunları yasalaştırabiliyoruz.
İvan Karamazov
01-04-2011, 21:52
altın kural, tit for tat ya da aralarda geçmiş başka konular hakkında da söylemek istediğim birkaç şey var ancak, konunun çerçevesini çok dağıtmamak için bunlara, daha çok ortak paydada buluştuktan sonra eğilirsek daha iyi olur diye düşünüyorum.
=> Somut sorun ney? Bu soruna hangi çözüm kurguları üretebiliriz? Bunları hangi kriterlere göre kıyaslayabilir ve eleştirebiliriz. Örn. hangi norm somut soruna yönelik fiilen daha uygulanabilir, hangisi daha az sorun çıkartarak çözüm sağlar, hangi normda ifade bulan değer yargısı diğer sorunlara yönelik benimsediğimiz normlardaki değer yargıları ile çelişmekte veya uyum içerisinde; bu normun aternatif normlara göre üstünlüğü ney vs?
Yukarda da belirttiğim gibi, rasyonelliği söz konusu dikotomi açısından ele almıyorum. Ama eğer 'rasyonel' sözcüğü, yüzyıllardır daha dar bir anlamda kullanıldığından, belki de haklı olarak bir sorun teşkil ediyorsa, yerine daha uygun bir sözcük de bulabiliriz.
sanırım gittikçe daha çok birleşiyor düşüncelerimiz. fakat ben, hem ilgili konuda rasyonellikten vazgeçmeyip hem de ahlakı, kişisel duygulardan ayırmamanın bir yolunun olduğunu düşünüyorum. elimden geldiğince açmaya çalışacağım...
hukuk ve eğitimle(formal eğitimle) insanlara dayattıklarımızla, insanların kendi içlerinde yaşadıklarını birbirinden ayırmamız gerektiğini, bu ikisini birbirine karıştırmaktan da sakınmamız gerektiğini düşünüyorum. hukuk ve eğitimin çok önemli, ortak bir amacı var: toplumsal düzeni sağlamak(hatta muhtemelen eğitimi de hukukun etkin bir aracı olarak görmek gerekiyor.) fakat bence insanlar ahlaki meselelerde hukuk ve eğitimdeki ortak amacı ikincil olarak düşünüyorlar ya da çoğunlukla hiç düşünmüyorlar bile. çünkü ahlaki konularda, bir amaca ulaşmak için değil, doğrudan duyguları doğrultusunda hareket ediyor bence birçok insan. o halde ne zaman ki toplumsal düzeni sağlamayı kendimize amaç ediniriz, ancak o zaman davranışları doğru-yanlış düzlemine taşımaya hak kazanmış oluruz diye düşünüyorum. mesela bu amacı edinince: "kadınlara tecavüzü meşru kılmamalıyız" normuna "doğru" diyebiliriz. fakat böyle bir amaç olmadan bu norma doğru-yanlış diyebilmek, hatta buna norm demek bile mümkün değil ve insanlar işte kendi içlerinde tam da bunu yaşıyorlar: ahlaki konulardaki davranışlarını, "aman da toplumsal düzeni bozmayayım" şeklinde düşünüp karar vererek sergilemiyorlar. eğer birey, kendi özünde, hukukun ve eğitimin temel amaçlarını gütmeden davranışlarda bulunuyorsa; bireyin, ahlaki konulardaki eğilimlerine de doğru-yanlış deme hakkını yitirdiğimizi kabul etmeliyiz diye düşünüyorum. çünkü en azından bir "kadınlara tecavüz edilmemeli" normu, ancak, "toplumsal düzeni sağlamalıyız" varsayımından sonra doğru. birey, davranışlarında, bu varsayımla hiç ilgilenmiyorsa "kadınlara tecavüz edilmemeli" nasıl hala doğru-yanlış olabilir hiç bilmiyorum, çünkü bireyin kendi duygularından arınıp kıyas yapabileceği bir kriter yok ortada. bahsettiğim açıyı senin bir örneğin üzerinden biraz daha somut olarak açayım:
Ama mesela günümüzde iki reşit, akli dengesi yerinde ve etkin doğum kontrolü yöntemleri de kullanan kardeşin cinsel ilişkiye girmelerini yasaklamak veya bu davranışı eleştirmek için makul bir sebep bulamıyorum. Bana son derece itici geliyor. Salt duyguma göre hareket etsem bu davranışı yasaklamak (ki çoğu ülkelerde yasak), en azından ahlaksızlıkla suçlamak isterim. Ama aklım buna engel oluyor. Herhangi bir zorlama, kandırma, tehdit, istismar vs. durumu olmadan iki reşit ve akli dengesi yerinde insanın, isteyerek ve severek kendi aralarında ne yaptıkları, duygum ne derse desin, etik tartışmaların tümden dışında tutulmalı ve zevklerle aynı düzlemde görülmeli, diye düşünüyorum
aslında aklın buna engel olmuyor bence. sadece hukukla çok haşir neşir olduğun için hukuki amaçlara ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğunun farkında değilsin. hatta bu varsayımlara(!)(seni huzursuz etmek için böyle yazıyorum :)) o denli sıkı sıkıya bağlısın ki, şöyle bir şart koşuyorsun ensest için: etkin doğum kontrolü yöntemleri de kullanan... ensest iki kardeşin, toplumsal düzeni bozmayacağının bilincindesin ve bu durum, aklınla duygularının ciddi bir çelişkiye girmesine neden oluyor. bu çelişki, benim önerdiğim yolla çözülüyor diye düşünüyorum: insanların ahlaki konulardaki eğilimlerine doğru-yanlış diyemeyiz, bu davranışların doğruluğu-yanlışlığı ancak, hukuki/eğitsel amaçlar edinmişsek belirlenebilir. ensest olmakla ensest olmamak arasında hiçbir ahlaki fark yoktur, fakat bence ensestin topluma zarar verdiği dönemde de yine ensest olmakla olmamak arasında fark yoktu. fakat bu davranış: o dönemin insanlarının hukuki amaçlarıyla çelişiyordu. ensest için düşündüğüm her şeyi, hemen hemen diğer çok önemli ahlaki konularla ilgili davranışlara da genelleyebileceğime inanıyorum. mesela "insanları öldürmemeliyiz" normuna nasıl yaklaştığımı gündemdeki bu (http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=230152) adamla(dikkat! aradan 1.5 yıl geçtikten sonra kalkışıyor intihara... demek otorite olarak başka insanları ve onların gözündeki değeri kale alıyor) açıklayayım. çevremde bu olaydan bahsettiğini duyduğum hemen herkes içi sızlayarak bahsediyordu bu durumdan. hiç kimse de hukuk ya da eğitimdeki amaçlarla ilintilendirmedi bu konuyu... görünürde sadece duyguları vardı. açıkçası beni de hayli üzdü ve benim de bu üzüntümün altında "eyvah hukuki/eğitsel amaçlarımız sekteye uğradı" gibi bir kaygım olmadı. fakat bizim baktığımız açıyı boşverelim de, olaya, bu cinayeti işleyenin gözüyle bakalım. sence o da birçok insanla aynı duygulara sahip olsaydı, yine de böyle bir cinayeti işleyebilir miydi? ben işleyemezdi diye inanıyorum. dahası: bir ensest ile benim aramdaki farkla, bu katille benim aramdaki fark arasında hiçbir fark yok. bence ensest de cinayet de aynı düzlemde. ensest, hukuki amaçlarımızla çelişmediği için "yanlış değil"(hatta kendimiz için "doğru değil" bile diyebiliyoruz); fakat cinayet çeliştiği için "yanlış" diyoruz. bu doğrultuda doğruyu/yanlışı belirlememiz, insanların duygularını doğrudan değiştirmemizi sağlamıyor. mesela biz ensesti yanlış bulmuyoruz ancak bu bizim bu konuya olan ahlaki eğilimimizi değiştiremiyor. ensest olan insanlara herkes bunun yanlış olduğunu söylüyor ama bu onların duygularını da değiştirmiyor. bir katile, herkes bunun yanlış olduğunu söylüyor ancak bu çabamız, o adamın bu konuya olan ahlaki eğilimini de değiştirmiyor. neden? duygular yüzünden tabi ki. ben ensest olmak/olmamak katil olmak/olmamak vs. arasında bu yüzden bilişsel bir zemin aramıyorum, bu zemindeki rasyonelliğe karşı çıkmam da tam da bu yüzden: madem yanlış bulmuyoruz o halde niye kendimiz için ensesti kabul edemiyoruz hala? demek ki bu konularda bilişsel olmayan birtakım süreçler işliyor. demek istediğim kısaca şu: hukuki ve eğitsel amaçlarımıza doğruluk onayı verecek nesnel bir kriter yoktur. fakat bu amaçlar(aksiyomlar?) bir şekilde kabul edildikten sonra, bu amaçlar üzerinden meşru olan/olmayan davranışlar rasyonel olarak ortaya konabilir(en kötü ihtimalle deneme-yanılma yöntemiyle). fakat bu hukuki ve eğitsel amaçlar, insanların ahlaki eğilimleri için bağlayıcı değiller(yani ahlakın temsilcisi değiller); çünkü insanlar(genelde) bu konulara o amaçlarla değil, kendi duygularıyla yaklaşıyorlar. ahlakın kökeni, birey için, duygulardan arınık olmadığından dolayı burada rasyonel bir zemin oluşturamayız.
şu halde hukuk ve eğitimle insanlara dayattığımız davranışlara "ahlaki olan" nitelemesini değil, "hukuki/eğitsel amaçlarımızla örtüşen" nitelemesini vermeyi doğru buluyorum sanırım. mesela herhangi bir toplumdan, ceza veren otoriteyi kaldıralım ancak diğer her şey sabit kalsın. isteyen bizim "ahlak" adı altında dayatttığımız "amaç vaazlarımız"a uysun, istemeyen de uymasın. ben bunun hiç de hoş sonuçları olacağını düşünmüyorum. işte, insanların ahlaki eğilimlerinin, onları cezalandıracak/utandıracak otorite ortadan kalktığında ortaya çıkacağını, üstelik; bireyin, bu eğilimlerinin o otorite ortadan kalkmadan da farkında olduğunu düşünüyorum. çünkü o eğilimler o kişinin duygularının o denli bir parçası ki, dikkat kesilince bunun farkında olmaması imkansız diye inanıyorum. sanırım şu durumda hukukun da ahlakın da non-kognitif olduğunu, fakat, hukunun toplumsal bir yapılandırılmışlık olduğunu, ahlakın ise bireysel bir yapılandırılmışlık olduğunu iddia etmiş oluyorum. hukuku, belirli amaçlar doğrultusunda bu amaçları sağlamaya yönelik iradi/bilişsel/rasyonel bir çaba olarak görürken; ahlakı da: herhangi bir amaç taşımayan, kişilerin bilinçli bir şekilde yönetmeyi başaramadığı, akli bir temele oturtulamayacak, değişken, içsel bir duygudurum olduğu gibi bir düşüncedeyim. ayrıca bilişsel bir çabayla yaratılan hukuki amaçlarımızın, her bireyin ahlakı eğilimlerinden daha önemli olduğunu ve bireylerin bu amaçlara, zorla(ceza) ya da güzellikle(eğitim) uydurulması gerektiğini savunuyorum. buradaki "zorla"da bahsettiğim "ceza"nın da temel amacının: doğrudan cezadan ziyade dolaylı ceza olması gerektiğini savunmalıyım. mesela bir kişi cinayet işlemiştir. bu cinayeti işlediği için o kişiye ceza vermişizdir. bu ceza doğrudan ceza. dolaylı ceza ise: cinayet işlemeye meyilli olan insanların, bu kişiye verilen cezaya bakıp, böyle bir şey yapmaktan kendini sakınması. açıkçası bir kişinin ahlaki eğilimlerinin ceza vererek değiştirilebileceğini hiç mi düşünmüyorum, zaten psikoloji de böyle bir iddiada. bu yüzden suçu (burada suç kelimesine de "ahlaki olmayan davranış" ya da "daha az ahlaki/ilkel davranış" gibi tanımlardan ziyade, "hukuki/eğitsel amaçlarımızla örtüşmeyen davranış" gibi bir tanım getirmemiz gerektiğinin de altını çizme ihtiyacı duyuyorum) işlemiş birey için, cezanın neredeyse hiçbir anlamı yok. yani cezanın temel işlevinin de bireysel değil, toplumsal olması gerektiğini düşünmek zorundayım. mesela: "x kişisini, cinayet işledi diye değil, başkaları da cinayetten sakınsın diye cezalandırmalıyız." aksi halde hiç de insani olmuyor sanırım düşüncelerim. yani hem bireylerin ahlaki eğilimlerinin duygularla çok içli dışlı olduğunu, bireyin bilinçli bir şekilde bu eğilimlerin değiştirilmesinin çok zor olduğunu savunuyorum; hem de insanın bu zaafını bile bile, elinde olmadan(?) işlediğini düşündüğüm bir suç(?) için onu cezalandırmamız gerektiğini savunmuş olurum. fakat bireyleri işledikleri suç için değil de başkalarının da bu suçu işlememesini sağlamak için cezalandırırsak, bu çelişki de ortadan kalkar diye inanıyorum.
bence bu yaklaşımla: hem, ahlakın göreli olduğunu ve rasyonel bir temele oturtulamayacağını savunmuş oluyorum; hem de hukuki meseleleri ahlaktan ayrı gördüğüm için, bunları belirli amaçlar doğrultusunda değerlendirdiğimizden, bunların rasyonel temellerinin olacağını kabul etmiş oluyorum.
Görüşlerimiz bence de gittikçe birbirine yaklaşıyor birçok açıdan (ya da tartışma ilerledikçe aslında baştan beri birbirine çok yakın olduğunu farkediyoruz). Ensest örneği bağlamındaki açıklamalarına kendi açımdan bazı yanıtlar vermeye çalıştıktan sonra, son mesajının bütününde ifade bulan pozisyon ışığında, hemfikir olabileceğimizi düşündüğüm yeni bir formülasyon deneyeceğim.
aslında aklın buna engel olmuyor bence. sadece hukukla çok haşir neşir olduğun için hukuki amaçlara ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğunun farkında değilsin. hatta bu varsayımlara(!)(seni huzursuz etmek için böyle yazıyorum ) o denli sıkı sıkıya bağlısın ki, şöyle bir şart koşuyorsun ensest için: etkin doğum kontrolü yöntemleri de kullanan...
Aslında ensest konusunda benim savunduğum ve ''liberal'' olarak adlandırabileceğimiz pozisyonun, maalesef, hukukla çok haşır neşir olmakla ilgisi yok (hatta hukukla çok haşır neşir olmanın genelde bir muhafazakârlaşma eğilimini beraberinde getirdiğini düşünüyorum). Yani demokratik ülkelerdeki hukukçuların büyük kısmı, enseste benim baktığım gibi bakmıyor zaten.
Örneğin Alman Anayasa Mahkemesi 2008'deki bir kararıyla (http://www.bundesverfassungsgericht.de/entscheidungen/rs20080226_2bvr039207.html) (ve 1 karşı 7 oyla), Alman Ceza Kanununda (reşit) kardeşler arası cinsel ilişkiyi cezalandıran maddenin (http://dejure.org/gesetze/StGB/173.html), anayasada yer alan insan haklarıyla çelişmediğine hükmetti. Ben ise, o 1 anayasa mahkemesi hakiminin görüşünü daha ikna edici bulanlardanım. Hukukun/devletin/toplumun bireysel alana böyle bir müdahale yetkisinin kesinlikle olmaması gerektiğini düşünüyorum, maddeyi insan haklarına aykırı buluyorum.
ben ensest olmak/olmamak katil olmak/olmamak vs. arasında bu yüzden bilişsel bir zemin aramıyorum,
Bilişsel bir zemin ben de aramıyorum, hatta böyle bir zeminin olmadığını savunuyorum. Bu yüzden ahlaki non-kognitivizmi savunuyorum senin gibi.
Ama bu iki örnekte kalacak olursak: bilişsel zemin olmadığı halde, kendi ahlak anlayışımdan hareketle, ensestin yargılanmaması/engellenmemesi gerektiğini, (haksız yere) insan öldürmenin ise yargılanması/engellenmesi gerektiğini savunuyorum. Birinde kimseye zarar vermeden, kimse kimseyi kandırmadan, iki reşit ve akli dengesi yerinde insanın kendi arasında karşılıklı rıza ile yaptığı birşey söz konusu. Diğerinde, birinin bir başkasına onun rızası olmadan yaptığı birşey söz konusu. Yaptığım bu ayırımı makul buluyor ve savunuyorum, fakat bilişsel bir zemine oturduğunu veya 'doğal' ve mutlak bir dayanakla gerekçelendirilebildiğini iddia etmiyorum.
madem yanlış bulmuyoruz o halde niye kendimiz için ensesti kabul edemiyoruz hala?
Bu soruyu şöyle cevaplıyorum:
Biyolojik evrimimiz ve içinde yaşadığımız toplumun şartlandırmaları ile bir takım şeylere karşı tiksinti, iğrenme vs. gibi şeyler hissedebiliyoruz.
Örneğin, yılan gibi zehirli olma tehlikesi bulunan canlılardan ürpermek evrimsel bir avantaj sağladığından, böye bir eğilim genetik altyapımıza işlenmiş olabilir.
Tabii içinde yaşadığın topluma göre, bu eğilimler daha fazla güçlenmiş de olabilir (örn. yılanın kötü olduğuna dair mitolojiler vs), tam tersine bu hayvanlarla içli-dışlı yaşamaktan körermiş de olabilir. Hatta hiçbir evrimsel altyapısı olmadığı halde, salt kültür tarafından da adapte edilmiş olabilir. Örneğin evrimsel bir altyapısı olmadığı halde müslümanlar domuzdan tiksinir, batı toplumları (mesela Çin'in aksine) kedi-köpek yemekten tiksinir.
Şimdi 'rasyonel' bireyler olarak, tüm bu eğilimlerimizin biyolojik, kültürel vs. oluşum şartlarını analiz edebilir, anlamaya çalışabiliriz. Mesela Güney Çin'de köpek yemek normal iken, bizde normal değil. Bu farklı algıların oluşum sebeplerini inceleyip, anlamaya çalıştığımızda, aslında köpek yemenin sağlık, toplum vs. açısından bizlerin yediği diğer hayvanları yemekten bir farkı olmadığı, dolayısıyla Güney Çin'deki bu davranış biçiminin rasyonel bir şekilde eleştirilecek bir yanı da olmadığı sonucuna varabiliriz. Fakat bu sonuca vardık diye, biz de köpek yemeye başlamak zorunda değiliz. :)
Yani ensestin rasyonel bir şekilde eleştirilebilecek hiçbir yanı olmadığını söylemem, fakat aynı zamanda kişisel olarak halen ensestten kendim için tiksiniyor olmam, hiçbir açıdan çelişki değil.
Zaten ''liberal'' dediğimiz görüş, kişisel olarak her konuda miğdesi ve mezhebi geniş olmak, kişisel olarak hiçbir şeyden tiksinmemek filan değil. Kişisel olarak tiksindiğin ve kendin asla yapmayacağın eylemlerin bile, eğer başka kimseye zarar vermiyorsa, özgürlüğünü savunmak.
buradaki "zorla"da bahsettiğim "ceza"nın da temel amacının: doğrudan cezadan ziyade dolaylı ceza olması gerektiğini savunmalıyım. mesela bir kişi cinayet işlemiştir. bu cinayeti işlediği için o kişiye ceza vermişizdir. bu ceza doğrudan ceza. dolaylı ceza ise: cinayet işlemeye meyilli olan insanların, bu kişiye verilen cezaya bakıp, böyle bir şey yapmaktan kendini sakınması. açıkçası bir kişinin ahlaki eğilimlerinin ceza vererek değiştirilebileceğini hiç mi düşünmüyorum, zaten psikoloji de böyle bir iddiada. bu yüzden suçu (burada suç kelimesine de "ahlaki olmayan davranış" ya da "daha az ahlaki/ilkel davranış" gibi tanımlardan ziyade, "hukuki/eğitsel amaçlarımızla örtüşmeyen davranış" gibi bir tanım getirmemiz gerektiğinin de altını çizme ihtiyacı duyuyorum) işlemiş birey için, cezanın neredeyse hiçbir anlamı yok. yani cezanın temel işlevinin de bireysel değil, toplumsal olması gerektiğini düşünmek zorundayım. mesela: "x kişisini, cinayet işledi diye değil, başkaları da cinayetten sakınsın diye cezalandırmalıyız." aksi halde hiç de insani olmuyor sanırım düşüncelerim. yani hem bireylerin ahlaki eğilimlerinin duygularla çok içli dışlı olduğunu, bireyin bilinçli bir şekilde bu eğilimlerin değiştirilmesinin çok zor olduğunu savunuyorum; hem de insanın bu zaafını bile bile, elinde olmadan(?) işlediğini düşündüğüm bir suç(?) için onu cezalandırmamız gerektiğini savunmuş olurum. fakat bireyleri işledikleri suç için değil de başkalarının da bu suçu işlememesini sağlamak için cezalandırırsak, bu çelişki de ortadan kalkar diye inanıyorum.
Bu görüşlerine de katılıyorum. Cezanın amacı ''adaleti tesis etmek'' vs. gibi metafizik kategorilerde aranmamalı. Çok daha soğukkanlı bir şekilde suçu işleyenin (halen tehlike arzediyorsa) tekrar işleyememesi, topluma yeniden kazandırılması ve cezanın toplum açısından da caydırıcı olması işlevleri göz önünde bulundurulmalı, bence de.
şu halde hukuk ve eğitimle insanlara dayattığımız davranışlara "ahlaki olan" nitelemesini değil, "hukuki/eğitsel amaçlarımızla örtüşen" nitelemesini vermeyi doğru buluyorum sanırım.
(...)
sanırım şu durumda hukukun da ahlakın da non-kognitif olduğunu, fakat, hukunun toplumsal bir yapılandırılmışlık olduğunu, ahlakın ise bireysel bir yapılandırılmışlık olduğunu iddia etmiş oluyorum.
Burada şöyle bir itirazım var: Bana göre hukuk da etik de, aynı şekilde 'toplumsal' bir düzlemde. Her ikisi de insanlar-arası ilişki bağlamında anlamlı olabilir ancak. Yani örneğin Robinson adada tek başınayken, hukuka da etike de makul bir gereksinim yok bana göre. Ne zaman Cuma da adaya geliyor, etik ve hukuki değerlendirme ihtiyacı bu noktadan sonra doğuyor.
Daha genel bir ifadeyle ben, insanın kendi kendine veya reşit insanların karşılıklı rıza ile yaptıklarını sadece hukuk kapsamının değil, etik kapsamının da dışında tutuyorum. Ensest, eş değiştirme, grup sex, kendi vücuduna zarar verme vs. Bunlar sadece hukuki konuların değil, ahlaki konuların da dışında. Dondurma sevmek veya sevmemek, işkembeden hoşlanmak veya hoşlanmamak ile aynı düzlemde.
Diğer yandan hukuk ile (salt) etik arasında da bir ayırım yapıyorum elbette. Örneğin verilen bir sırra sadakat, arkadaşının günlüğünü okumamak vs. gibi konular, hukuki düzenleme ve yaptırımların alanına girmemeli, fakat (salt) etik alanında değerlendirilmeli.
Son yazdıklarımızın genelini dikkate alarak, hemfikir olabileceğimizi düşündüğüm yeni bir formülasyon denemesine gelecek olursak:
İkimiz de materyalist/natüralist bir dünya görüşüne sahibiz. Bence bunun zorunlu bir sonucu olarak ikimiz de ahlaki non-kognitivizmi savunuyoruz. Etik/hukuki normlarımızı bir şekilde 'var olan' ve bizler tarafından bilinebilecek, keşfedilebilecek kurallar olarak değil, tamamen bizlerin ürünü, icadı, kurgusu olarak görüyoruz. Dolayısıyla ikimiz de, etik/hukuki normların son tahlilde bir karar/tercih meselesi olduğunu kabul ediyoruz. Bu açıdan baktığımızda, ikimizin de etik alanındaki çıkış noktası, ahlaki nihilizmden farklı değil bence.
Mesele, bu 'sıfırlanmış' çıkış noktasından itibaren, nasıl, neye göre bu alanda birşeyler demeye devam edilebileceği.
Oraya gelmeden önce, şu hususta hemfikir olabiliriz sanırım:
Bu 'sıfırlanmış' (tabir yerindeyse: 'resetlenmiş') noktaya gelmek için rasyonel bir uğraş gerekiyor (yani bu noktaya varan yol, keyfi değil, rasyonel kıstasları olan bir yol). Yani mesela, selden korunmak için yılda bir bakire kız kurban eden bir topluma (pratikte o toplumu ikna etmek ne kadar zor olsa da), bu inançlarının hiçbir makul dayanağı olmadığını, sel gibi doğal olayların tamamen natüralist bir düzlemde açıklanabildiğini, bu ritüelin doğayı hiçbir şekilde etkilemediğini ve etkilemeyeceğini anlatmak, 'rasyonel' kriterleri olan, bilişsel zemini olan bir uğraş. Aynı şekilde herhangi bir eylemi mitolojik/dini kurgularla kötü veya iyi olarak değerlendiren her düşünce biçimini de bu düzlemde eleştirebiliriz. Veya etik değerlere platonist bir yaklaşımla ontolojik bir varlık isnat eden ve normları buradan hareketle temellendirmeye çalışan felsefi görüşleri de yine rasyonel bir düzlemde eleştirebiliriz (normaların kendisini değil, fakat sunulan zemin ve dayanakları). Bizlerin bugün 'ahlak' kategorisinde değerlendirdiği davranış biçimlerinin biyolojik/evrimsel oluşum şartlarını, kültürel-sosyolojik çerçevesini vs. inceleyebilir ve normatif yargılarımızın hiçbirinin (matematik ve müsbet bilimlerde olduğu gibi) bilişsel, üniversel geçerliliği olan bir zemini olmadığını ortaya koyabiliriz.
''Sıfırlanmış'' noktaya geldikten sonra ise, bir düşünce deneyi olarak, bundan sonra ne gibi normlara uymak istediğimizi, hangi normları hukuki yaptırımlarla desteklemek istediğimizi vs. tartışabildiğimiz bir ortam düşünüp, bunun olası sonuçlarını karşılaştırabiliriz. Buna katılmak istemeyen ve ''ben hiçbir norma filan uymadan, o an neyi istiyorsam, onu yaparım'' diyen birine, bu yaklaşımının yanlış olduğunu (örn. Dünya'nın düz olduğu tezinin yanlış olması gibi) bilişsel bir zeminde gösteremeyiz. O kişiye ancak, ''bak, sen de bu gibi ortak normlara uyarsan, bundan senin de şu şu kazancın olur'' gibi tavsiyelerde, veya da ''eğer şunu şunu yaparsan, biz de seni cezalandırırız'' gibi tehditlerde bulunabiliriz. Fakat tutumunun yanlış olduğunu bilimsel bir düzlemde ona gösteremeyiz, çünkü normatif yargılarımızın zaten bu anlamda bir bilişsel zemini yok.
Fakat bu düşünce deneyine katılan insanlar arasında, ''hadi düşünelim, hangi normlara uymak istediğimizi, hangi normların ne gibi sonuçları olur, biz bunların hangisini istiyoruz'' şeklinde bir ''tartışma, görüşme, karşılıklı eleştiri'' sürecinin mümkün ve faydalı olduğunu, böyle bir süreçte bazı içerikler üzerine kısmen uzlaşılabileceğini, uzlaşı olmayan alanlarda ise nasıl karara varılacağı hakkında (örn. oylama) bir anlaşmaya varılabileceğini düşünüyorum.
(Bu açıdan bakınca ''kontraktüalist (http://en.wikipedia.org/wiki/Social_contract)'' bir pozisyona yakın düşünüyormuşum gibi oluyor. Fakat çoğu kontraktüalistlerin aksine, ben bu ''karşılıklı anlaşma''yı etik ve hukuk normlarının epistemolojik bir temellendirilmesi olarak görmüyorum. )
Ama burda da yine bir kısıtlama daha getirmem gerekiyor sanırım. Yukarıda bahsettiğim sürece (düşünce deneyine) katılmak istemeyen, hiçbir normu kabul etmeyen birine, bu tutumunun yanlışlığının rasyonel bir şekilde gösterilemeyeceğini söylemiştim. Fakat bu deneye katılanların sürdürdüğü sürecin sonucu bile sadece ''evet, genel olarak şu şu normların geçerli olduğu bir toplum düzeninde yaşamak isterim'' şeklinde bir sonuç olur. Fakat bireye ''kabul ettiğim bu norma şu an neden uyayım ki?'' sorusunun cevabını yine bu gibi düşünce deneyi ve rasyonel uğraşlarla veremeyiz.
Örn: Yukardaki sürece katılanların büyük çoğunluğu, kendi rasyonel çıkarları uğruna ''evet tecavüzün yasak olduğu bir toplumda yaşamak isterim'' şeklinde bir sonuca varır. Ama bu sonucu kabul eden biri bile ''şu an şu kadına tecavüz etsem, kimse bunu bilmez, hiçbir zararım da olmaz, tamam, ben de bu normun genel olarak geçerli olduğu bir toplumda yaşamak isterim, fakat neden şu an ben bu norma uyayım ki'' diye düşündüğünde, yukardaki sayıdığım tüm 'rasyonel' mülahaza ve kurguların hiçbirinin bir faydası olmaz. Bu nokta artık rasyonel bir şekilde tartışılabilir bir alan değil, aynen senin dediğin gibi, duygularımızla ilgili ve toplum tarafından hukuk/eğitim aracılığıyla 'dayatılmalı'. Bu noktada tamamen haklısın.
Ama hukuk/etik alanında 'rasyonel' tanımlamasını bence hakeden iki önemli uğraş alanı var:
Birincisi, muhtelif toplumların ahlak/hukuk anlayışlarının zeminini oluşturan mitolojik/dini inanç sistemlerinin ve platonist felsefi yaklaşımların geçerli hiçbir dayanağı olmadığını göstermek ve normatif etik alanında 'reset' durumunu kabullenmek.
İkincisi, bu sıfır noktasından hareketle, bunu isteyen bireyler arasında bir düşünce deneyi olarak, ''hangi normlara uyulan bir toplumda yaşamak isteriz'' sorusuna mümkün oldukça yüksek uzlaşı oranıyla cevaplar arayan bir tartışma-eleştirme-kıyaslama süreci başlatmak ve sürekli devam ettirmek.
İvan Karamazov
11-04-2011, 00:07
Örneğin Alman Anayasa Mahkemesi 2008'deki bir kararıyla (ve 1 karşı 7 oyla), Alman Ceza Kanununda (reşit) kardeşler arası cinsel ilişkiyi cezalandıran maddenin, anayasada yer alan insan haklarıyla çelişmediğine hükmetti. Ben ise, o 1 anayasa mahkemesi hakiminin görüşünü daha ikna edici bulanlardanım. Hukukun/devletin/toplumun bireysel alana böyle bir müdahale yetkisinin kesinlikle olmaması gerektiğini düşünüyorum, maddeyi insan haklarına aykırı buluyorum.
buna çok şaşırdım açıkçası. ben hukukun, sadece, meşru kılındığı takdirde toplumun zarar göreceği davranışları yargılama hakkı var/olmalı diye düşünüyordum. en azından gelişmiş bir toplumdan beklentim buyken, hiç beklemediğim bir cevap oldu bu :)
Ama bu iki örnekte kalacak olursak: bilişsel zemin olmadığı halde, kendi ahlak anlayışımdan hareketle, ensestin yargılanmaması/engellenmemesi gerektiğini, (haksız yere) insan öldürmenin ise yargılanması/engellenmesi gerektiğini savunuyorum.
ben de bunu savunuyorum. bunun insanlara öyle ya da böyle dikte edilmesi gerektiğini savunduğumu hep söylemiştim. fakat baktığım açı daha çok: kişiyi, o kişi yapan özelliklere yoğunlaşıyor. ensest olan bir insanla benim aramda nasıl ki duygusal bir fark varsa, katil olan insanla da benim aramda böyle duygusal bir fark olduğuna inanıyorum. mesela insan öldürmek eylemi, a kişisine duygusal rahatsızlık versin ancak b kişisine vermesin... birbirine zıt duygulara sahip bu a ve b kişilerini aynı normlarla yargılıyoruz(hiçbir rasyonel gerekçemiz olmadığı halde sırf daha çok/daha güçlü olduğumuz için dikte ediyoruz bu normları da:)). fakat kabul etmeliyiz ki: a kişisi, biyolojik/kimyasal olarak(?) bu oyunun ta en başından 1-0 önde. üstelik b kişisini, a gibi hissedemedi diye "yanlış yaptı" demeyi vicdani bulmuyorum. "kurallarımıza uymadı" daha makul geliyor. üstelik "kurallarımıza uymadı" diye bu b kişisini cezalandırmayı da vicdani bulduğumu söyleyemem... fakat b kişisini cezalandırırsak neler olur, cezalandırmazsak neler olur diye düşünüp tarttığımda; b kişisini cezalandırmayı, cezalandırmamaktan amaçlarımız doğrultusunda daha faydalı buluyorum. sana da saçma gelmiyor mu yani? hem bu konuda doğru/yanlış olmadığını, bunların insanların çoğunluğunun uymayı benimsediği kurallar olduğunu savunacağız; hem de birileri bu kurallarımıza uymadı diye alırız façanı aşağı diyeceğiz, despotluk resmen! :) ben, duyguların, aklın yönetiminde olduğunu düşünmüyorum. bence beni şu anda ensest yapmayan nedenler de katil yapmayan nedenler de tamamen duygularımla ilintili. mesela sen kendin için şu anda neden katil olmadığını, neden ensest olmadığını duygularından bağımsız ortaya koyamıyorsun. ensest olmama nedenini topluma bağlıyorsun(ki burada öne sürdüğün iddialara sonuna kadar katılıyorum) ama ben burayla ilgilenmiyorum. sen ensest konusunda diyorsun ki: iğreniyorum. işte, benim ilgilendiğim nokta bu... o ensest olan insanlar bundan iğrenmiyor. ben bunun benzerini katiller için de, dolandırıcılar için de, tecavüzcüler için de düşünüyorum; bu insanlar bizimle aynı duygulara sahip değiller. fakat hukuku insanların bu duygularından daha önemli görüyorum ve meşru kabul edildiğinde topluma zarar verecek her davranışın da yeterli sınırlar dahilinde cezalandırılması gerektiğini savunuyorum. bu yüzden ensestler benim için bu cezadan yırtarken; tecavüzcüler, katiller vb. sınıfta kalıyor. ama bu ceza vermemiz gereken insanların duygusal olarak farklı olduğunu; ona ceza verdiğimiz nedenin geçerliliğinin de zaten rasyonel bir zemini olmadığını; sonuçta bu nedenlerin, çoğunluğun oynamayı tercih ettiği oyunun bir parçası olduğunu, yani bunun -çoğunluk tarafından benimsenen- bir tercih olduğunu hiç aklımızdan çıkarmamalıyız diye düşünüyorum.
Burada şöyle bir itirazım var: Bana göre hukuk da etik de, aynı şekilde 'toplumsal' bir düzlemde. Her ikisi de insanlar-arası ilişki bağlamında anlamlı olabilir ancak. Yani örneğin Robinson adada tek başınayken, hukuka da etike de makul bir gereksinim yok bana göre. Ne zaman Cuma da adaya geliyor, etik ve hukuki değerlendirme ihtiyacı bu noktadan sonra doğuyor.
benim buna itirazım yok. hukuk konusunda zaten hemfikiriz. ahlak konusunu da insanların kendi duygularından bağımsız ele alamayacağımızda da hemfikiriz olmalıyız bence. elbetteki ahlak ancak insanlar bir araya geldiklerinde gözlenebilir ancak insanlar yalnızken insanların ahlaki eğilimlerinin yok olduğunu düşünemeyiz. insanlar yalnızken ahlak gözlenemez doğru, ancak, bu durumda onların ahlaki altyapılarının(?) da yok olduğunu, bu kişi başka insanlarla bir araya geldiğinde gaipten küt diye bu altyapının geri geldiğini savunacağımız anlamına gelmiyor bence. üstelik nedense bu kişi, insanlarla her bir araya geldiğinde, hep o kişinin daha önceki ahlaki eğilimlerinin tıpatıp aynısı olarak geliyor yeni eğilimleri... :) her insanın -bu kişi ancak diğer insanlarla bir araya geldiğinde gözlenebilen- kendine özgü ahlaki bir kişiliği var bence. böyle bir şey olmasa, yakından tanıdığımız insanların bu tip konularda nasıl davranışlar sergileyebileceğini öngöremezdik fakat bunu en azından samimi olduğumuz insanlar için yapabiliyoruz. ahlak için bireysel dediğim nokta burasıydı.
Daha genel bir ifadeyle ben, insanın kendi kendine veya reşit insanların karşılıklı rıza ile yaptıklarını sadece hukuk kapsamının değil, etik kapsamının da dışında tutuyorum. Ensest, eş değiştirme, grup sex, kendi vücuduna zarar verme vs. Bunlar sadece hukuki konuların değil, ahlaki konuların da dışında. Dondurma sevmek veya sevmemek, işkembeden hoşlanmak veya hoşlanmamak ile aynı düzlemde.
Diğer yandan hukuk ile (salt) etik arasında da bir ayırım yapıyorum elbette. Örneğin verilen bir sırra sadakat, arkadaşının günlüğünü okumamak vs. gibi konular, hukuki düzenleme ve yaptırımların alanına girmemeli, fakat (salt) etik alanında değerlendirilmeli.
aslında bir çerçeve oluşturmak adına çok hoş bir yaklaşım bu. öyle sanıyorum ki hukuk konusunda neredeyse aynı düşüncelere sahibiz. fakat ahlak konusunda -olaya senin kadar nesnel bir açıyla bakamadığımdan- senin yukarıdaki ifadelerin kadar da net olamıyorum. ben ahlakı insanların duygularından bağımsız göremediğimden kişi için, ensest ile cinayet arasındaki farkı bile ortaya koyamıyorum. hukuk konusunda toplumsal düzen gibi nesnel bir ölçüt üzerinden yorum yapabilirken, etik konusunda bu ölçütümü de yitiriyorum. insanların büyük çoğunluğu ensesti ahlaki bir konu olarak görürken; sen, zevklerle aynı düzlemde görüyorsun. bense ikisinin de aynı anda geçerli olabileceğini düşünüyorum. mesela ben de ensestten senin gibi iğreniyorum ancak bu konuya iğrenmekten bağımsız olarak, kendi ahlaki eğilimlerimde de yaptığım gibi: ensest benim için yanlış, diyebiliyorum. açıkçası ileride çocuklarım olursa onların da bu tür eğilimlerinin olmaması için çoğu insan gibi özel bir çaba gösteririm. bu çabam bile konunun ahlakın dışında olmadığına bir delil oluşturuyor benim için. şu anda ahlak için benim ortaya bir çerçeve koymam gerektiğinin farkındayım. açıkçası bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.
ayrıca senin de "sırra sadakat", "arkadaşının günlüğünü okumamak" gibi sonuçlara nasıl ulaşabildiğini de anlayamıyorum. çünkü bence: bu konularda sen de hukukta kullandığımız en nesnel ölçütünü yitiriyorsun. mesela ben arkadaşımın günlüğümü okumamasını istiyorum, arkadaşım da günlüğümü okumak istiyor. niye benim isteğim arkadaşımın isteğinden daha önemli? nihayetinde benim istediğimi arkadaşım istemiyor, arkadaşımın istediğini ben istemiyorum. fakat sırf günlük benim diye benim istediğim daha önemli diyoruz. çok saçma geliyor bana bu konuları normlara dönüştürmek. bunlar olsa olsa kişisel tercihlerle açıklanmalı bence. mesela günlüğümü benden gizli okuyacak tıynette bir insanla arkadaşlık kurmamayı seçebilirim, bu tamamen benim elimde olan bir durum. eğer ben hem günlüğümün okunmamasını istiyorsam hem de bunu yapacak insanlarla arkadaşlık kuruyorsam, sorunu arkadaşımda ya da "arkadaşının günlüğünü okumamak" gibi sözde normlarda değil de kendimde aramalıyım bence. mesela benim de bana yapılmamasını istediklerim var ancak bunları tamamen kişisel istekler olarak görüyorum. çevremi de bu isteklerimi kabul edecek insanlara göre düzenlemem gerektiğini düşünüyorum. fakat bu, sırf benim isteğim diye "arkadaşının günlüğünü okumamalısın" sonucuna varabileceğim anlamına gelmiyor. eğer ki ben: "arkadaşımın haberi olmayacaksa arkadaşımın günlüğünü okurum"u savunuyorsam, sen beni bunun yanlış olduğuna ikna edemezsin. e madem edemiyorsun ne diye "arkadaşının günlüğünü okumamalısın" sonucunu etik diye dayatıyorsun herkese :) bırakalım da her bireyin kendi tercihi olsun bu. anladığım kadarıyla etik konusunda ağırlıklı olarak "karşılıklı rıza"yı esas alıyorsun. peki bamya yemek istemeyen bir çocuğa, annesinin zorla bamya yedirmeye çalışması da etik alanında incelenmesi gereken bir konu mu? bana, ahlaki konuları bireylerden koparıp, bunlar hakkında genel geçer(?) yargılara ulaşmak pek anlamlı gelmiyor. zevkler, beklentiler, tercihler, eğilimler keskin sınırlarla birbirinden ayrılan şeyler değil. oldukça iç içe kavramlar bence bunlar. belki de böyle gördüğüm için koparamıyorum ahlakı bireylerden...
Son yazdıklarımızın genelini dikkate alarak, hemfikir olabileceğimizi düşündüğüm yeni bir formülasyon denemesine gelecek olursak:
yazdıklarını anlamlı buluyorum. hukuki konularda aynen böyle düşünüyorum.
Ama hukuk/etik alanında 'rasyonel' tanımlamasını bence hakeden iki önemli uğraş alanı var:
Birincisi, muhtelif toplumların ahlak/hukuk anlayışlarının zeminini oluşturan mitolojik/dini inanç sistemlerinin ve platonist felsefi yaklaşımların geçerli hiçbir dayanağı olmadığını göstermek ve normatif etik alanında 'reset' durumunu kabullenmek.
İkincisi, bu sıfır noktasından hareketle, bunu isteyen bireyler arasında bir düşünce deneyi olarak, ''hangi normlara uyulan bir toplumda yaşamak isteriz'' sorusuna mümkün oldukça yüksek uzlaşı oranıyla cevaplar arayan bir tartışma-eleştirme-kıyaslama süreci başlatmak ve sürekli devam ettirmek.
birincisi için itirazım yok. günümüz insanını buna ikna etmemiz her ne kadar mümkün görünmese de kabul ediyorum bunu...
ikincisi için, eğer şunu da kabul ediyorsan itirazım yok: bizim günümüzde yaptığımız gibi ütopik amaçları olan bir hukuk anlayışı için değil de, distopik amaçları olan(buna hukuk denir mi bilmiyorum :)) bir hukuk anlayışı için de aynı yöntemleri kullanabiliriz.
westergaard
15-04-2011, 14:15
http://www.youtube.com/watch?v=rq1QjXe3IYQ
Sevgili İvan,
tartışmanın şu aşamasında, hangi noktalarda hemfikir olduğumuzu, hangi noktalarda gerçekten ayrıştığımızı saptamakta biraz güçlük çekiyorum. :)
Senin pozisyonunun en net özetlerinden biri, sanırım şu satırlarında ifade buluyor:
mesela ben arkadaşımın günlüğümü okumamasını istiyorum, arkadaşım da günlüğümü okumak istiyor. niye benim isteğim arkadaşımın isteğinden daha önemli? nihayetinde benim istediğimi arkadaşım istemiyor, arkadaşımın istediğini ben istemiyorum. fakat sırf günlük benim diye benim istediğim daha önemli diyoruz. çok saçma geliyor bana bu konuları normlara dönüştürmek. bunlar olsa olsa kişisel tercihlerle açıklanmalı bence. mesela günlüğümü benden gizli okuyacak tıynette bir insanla arkadaşlık kurmamayı seçebilirim, bu tamamen benim elimde olan bir durum. eğer ben hem günlüğümün okunmamasını istiyorsam hem de bunu yapacak insanlarla arkadaşlık kuruyorsam, sorunu arkadaşımda ya da "arkadaşının günlüğünü okumamak" gibi sözde normlarda değil de kendimde aramalıyım bence. mesela benim de bana yapılmamasını istediklerim var ancak bunları tamamen kişisel istekler olarak görüyorum. çevremi de bu isteklerimi kabul edecek insanlara göre düzenlemem gerektiğini düşünüyorum.
Örneğin bu söylediklerine katılıyorum. Hatta aslında tam olarak bunu söylemeye çalışmıştım ben de bir önceki mesajımda. Herhangi bir kurala veya genel olarak hiçbir kurala uymak istemeyen birine, onun tutumunun (örn. bilimsel bir yanlış gibi) 'yanlış' olduğunu gösteremeyiz, ancak bu tutumunun neden kendisine de zararlı olabileceğine dair birşeyler anlatabilir, son noktada ise, ''uymazsan, biz de seni cezalandırırız'' diyebiliriz. ''Ceza'' dediğim şeyi de, sadece hukuki ceza olarak değil, her türlü yaptırım olarak düşünebiliriz. Senden habersiz günlüğünü okuyan biriyle arkadaşlık ilişkini kesmen de, sosyal bir yaptırımdır neticede.
bu, sırf benim isteğim diye "arkadaşının günlüğünü okumamalısın" sonucuna varabileceğim anlamına gelmiyor. eğer ki ben: "arkadaşımın haberi olmayacaksa arkadaşımın günlüğünü okurum"u savunuyorsam, sen beni bunun yanlış olduğuna ikna edemezsin. e madem edemiyorsun ne diye "arkadaşının günlüğünü okumamalısın" sonucunu etik diye dayatıyorsun herkese :)
Ayrıldığımız noktalar belki de kullandığımız kelimelerde gizli, meselenin özünde değil. Sanırım 'etik' kelimesi sende, daha çok mekan-zaman üstü, mutlak bağlayıcı bir nevi kutsal normlar bütünü çağrıştırıyor. Ben ise zaten en baştan beri etik/ahlak kavramlarını böyle bir konumda görmüyorum. Aynı şekilde 'rasyonalizm' deyince de her ikimizde çok farklı çağrışımlar canlanıyor sanırım. Böyle durumlarda bence en iyisi, bu ''aşırı yüklü'' simgeleri hiç kullanmadan, iletişime devam etmek. Ayrıştığımız bir noktanın olup olmadığını, varsa da tam olarak nerede ayrıştığımızı böylece daha iyi anlarız gibi geliyor bana.
'Etik', 'norm', 'rasyonalizm' gibi sözcükler kullanmadan şöyle bir özet yapmaya çalışsam?
''Bir insan x durumunda nasıl davranmalı, sen nasıl davranırdın, başkalarının nasıl davranmasını isterdin?'' gibi sorulara, ''şu üçgenin iç açılarının toplamı kaçtır'' sorusuna verebileceğimiz şekilde bir cevap veremeyiz. Baştaki sorulara üretebileceğimiz cevaplar için ikinci sorunun yanıtları için kullandığımız anlamıyla 'doğru' veya 'yanlış' nitelemelerini kullanamayız. Bu sorulara verilebilecek yanıtlar, insanın genetiği, içinde yaşadığı toplumun öğretileri, çıkarları, duyguları vs ile çok fazla içiçedir.
Fakat ''ben şöyle durumlarda şöyle davranan kişilerle ilişkiye girmem'' diyebilir, kendi çevremizi bu şekilde (imkanlarımızın el verdiği oranda) şekillendirmeye çalışabiliriz. Aynı şekilde çevremizdeki insanların da buna benzer istekleri olacağından, eğer istersek onlarla bu alanda bir diyaloga girip, ''şöyle şöyle durumlarda birbirimize nasıl davranalım? hangi şeyleri asla yapmayalım'' gibi soruları tartışabilir, bu tartışmadan da belli oranda bir uzlaşı sağlayabiliriz. Böyle bir süreç genelde sürece katılanların faydasına olur; daha öngörülebilir, daha güvenli bir 'ortam' sağlar.
Elbette, bu bahsettiğim ''diyalog, tartışma'' sürecini her alanda uygulamamızın mümkün veya anlamlı olacağından bahsetmiyorum. Hiçbirimiz tanıştığımız her yeni insanla, ''beni öldürme, ben de seni öldürmiyeyim'' veya ''benim günlüğümü benden habersiz okuma, ben de seninkini okumuyayım'' gibi detaylı tartışmalara giremeyiz. Çoğu şeyler ilgili toplumda hukuk, gelenek, örf, yöresel alışkanlıklar vs. ile ''yazılı olmayan kurallar'' olarak baştan 'bellidir'. Ama tüm bu kurallar içinden hangilerinin, günümüzde artık gereksiz, hatta zararlı vs. olduğunu, hangisinin herkesin faydasına ve çıkarına olduğunu ayıklamak için, bir nevi 'düşünce deneyi' olarak böyle bir ideel 'diyalog ve tartışma' süreci düşünebilir veya dar bir grupta simule edebiliriz. Daha fazla önem verdiğimiz ve hepimizin hayatını ilgilendiren ortak meselelerde ise (örn. ekonomik ve hukuki düzen vs.), bu süreci mümkün olan en yüksek oranda fiilen uygulamaya çalışabiliriz.
Bu sürece katılmayanlara, katılmak istemeyenlere davranışlarının yukardaki anlamıyla 'yanlış' olduğunu söyleyemeyiz, ancak sürece katılmalarının kendilerinin de yararına olacağını anlatabilir veya katılmazlarsa yaptırımlara maruz kalacaklarıyla tehdit edebiliriz, bu noktada zaten ayrışmıyoruz.
Ama sanırım ana mesele şurada:
Eğer sen, ''şu şu durumlarda nasıl davranalım, nasıl davranmayalım'' gibi sorular hakkında, bunun tamamen duygusal alana girdiği için, böyle bir diyalog ve tartışma sürecini de imkansız veya gereksiz görüyorsan, o zaman gerçekten ayrıştığımız bir nokta var ve bu noktadan tartışmaya devam edebiliriz bence. Ama eğer, bu süreci veya daha genel bir ifadeyle hukuki, ahlaki, toplumsal vs. meselelere bu şekilde yaklaşmayı mümkün ve faydalı görüyorsan, fakat bu sürece ve bu sürecin olası sonuçlarına rağmen, hiçbir davranış için yukardaki anlamıyla (yani bilgi felsefesi açısından) 'doğru' veya 'yanlış' diyemeyeceğimizi vurguluyorsan, bu noktada zaten en baştan beri hemfikiriz.
Sizin tartışma ben başlığa son defa yazdığımdan beri epey ilerlemiş arkadaşlar, ama ben yine de kaldığım yerden, ulpian'ın bana yazdığı son iletiye cevap vererek devam etmek istiyorum. Umarım hem tartışmanın saatini bu şekilde geri aldığım, hem de kendi açtığım başlığa cevap yazmakta bu denli geciktiğim için kusuruma bakmazsınız.
Ayrıştığımız nokta şurası: Ben bu ilkenin de ''mutluluktan'' bağımsız bazı faktörlerce kısıtlanması gerektiğini düşünüyorum (örn. bireysel otonomi), sen ise bu faktörleri de sadece insanların mutluluğuna hizmet ettiği oranda önemli görüyorsun.
Evet, fikirlerimizin ayrıştığı temel nokta kesinlikle bu. Ben bireysel otonomi gibi şeylerin de son tahlilde insanların mutluluğu gibi içsel değere sahip şeyler için araç olduğunu düşünüyorum. Sağlık, mutluluk, acıdan kaçınma, zevke yönelme gibi bir şey değil bireysel otonomi.
Arkadaşının haberi olmadan günlüğünü okuma örneğini tekrar ele alalım. Günlüğünü okuduğumuz arkadaşın haberi olmayacak; kimse bu eylemimizden dolayı hiçbir zarar görmeyecek, mutsuz olmayacak; üstelik merağımızı gidererek biz mutlu olacağız.
Bu tarz örneklerin sorunu bence şu; eylemlerin sonuçlarını, hele verdiğin örnekteki gibi insanlığın tecrübeleri ışığında istisna olduğu açık durumlarda, öngörmek mümkün değil. Günlüğü okumamızın kimseye zarar vermeden beni mutlu edeceği vb. sonuçlarını kestirmemiz de bu nedenle mümkün değil. Ben günlüğü okumanın yanlış olduğu yönündeki düşüncemi öncelikle bu sebepten ötürü insanlığın bu konulardaki tecrübelerine dayandırıyorum. Bu tecrübelere bakarak biliyorum ki çoğu durumda günlüğü okumanın zararlı sonuçları olacak. Sonucu kesin olarak bilemediğim bir durumda benzer durumlarda alınan geçmiş sonuçlara bakmam akılcı olmaz mı? Bence günlüğü okuduktan sonra yazılanların bazılarından rahatsız olup arkadaşıma karşı tavrımın değişmesi, ve de sonrasında aramızın bozulması, ya da arkadaşımın durumdan şüphelenmesi gibi sonuçlar eldeki bilgiler ışığında bakıldığında çok daha olası.
Bir de olayın nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz konusu ile alakası var. Toplumdaki pek çok insan gibi ben de özel hayatıma saygı duyulmasını istiyorum, bu nedenle günlüğümü okumanın yanlış olacağı yönünde düşünen insanlarla beraber yaşamak istiyorum. Günlük okuma vb. davranışların normal kabul edildiği bir toplumda kim gönül rahatlığıyla içini bir günlüğe dökebilir? Kendini o anlamda güvende hissedebilir?
Mesele sadece günlük ya da özel hayat meselesi de değil. Hırsızlığın yanlış olduğu önermesini ele alalım mesela. Diyelim Japonya'daki son depremden sadece bir gün önce Japonya'ya yolculuk edecek birinin içinde cüzdanı, uçak biletleri, cep telefonu vs. olan sırt çantasını çalıyoruz. Çantanın sahibi bu şartlar altında uçağa binip Japonya'ya gidemiyor, doğal olarak da ilk başta çok mutsuz oluyor. Ancak daha sonra haberleri izlediğinde Japonya'daki felaketten haberi oluyor, ve Japonya'ya vardıktan sonra kalacağı otelin tsunami tarafından yıkıldığını, eğer çantası çalınmamış olsaydı çok büyük ihtimalle o otelde öleceğini görüyor, ve o noktadan itibaren başına gelen hırsızlık olayından memnun oluyor. Ben de çantadaki eşyaları satıp, paraları alıp kumar borçlarımı kapatıyorum ve mutlu oluyor. Bu tarz bir senaryoya bakarak eylemimin ahlâki anlamda meşru kabul edilebileceğini düşünemiyorum. Olayların böyle sonuçlanması pek olası değil, böyle bir durum olacak olsa da benim bunu önceden bilmem mümkün değil. Ahlâki kararların, eldeki bilgiler ışığında, en faydalı ilkeler temelinde verilmesi gerekiyor bence. Eğer eylemlerin sonuçları hakkında senin örneğindeki tarz bilgilere ulaşabiliyor olsaydık çok daha farklı bir ahlâk anlayışı geliştirmemiz gerekirdi.
''Arkadaşının izni ve haberi olmadan, kendi mutluluğun için, günlüğünü okumak'' eylemi hakkında hiçbir ahkali önyargımız olmasa, her türlü sonuca tamamen açık bir şekilde kural faydacılığını uygulayacak olsak, sonuçlarını inceleyeceğimiz, genel kural olarak şunu alırdık: ''Kimseyi mutsuz etmeyecek, fakat seni mutlu edecek eylemleri yapabilirsin ve/veya yapmalısın''. Ve bu kuraldan da eylemin yanlışlığını çıkartmak mümkün olmazdı.
Bence kuralı bu şekilde oluştursaydık dahi senin vardığın sonuca varmamız mümkün olmazdı, çünkü geçmiş tecrübelerden bir arkadaşımızın günlüğünü okumanın çok büyük ihtimalle kimseyi mutsuz etmeden beni mutlu edecek bir şey olmadığını görebiliriz.
Ama varmak istediğimiz sonucu (''başkasının izni olmadan günlüğünü okumak yanlıştır'') baştan bildiğimiz için, kural faydacılığını uygularken 'kural'ı buna göre de seçebiliriz (örn. ''başkalarının haberi olmadan özel eşyalarını karıştırabilirsin ve/veya karıştırmalısın'').
Bence bunu bireysel otonomi için söyleyebiliriz. Bireysel otonomi dediğimiz şeyin sınırlarını neye göre çiziyoruz? Daha önceden yerleşmiş değer yargılarımıza göre çiziyoruz. Bir arkadaşımızın günlüğünü gizli olarak okumanın ahlaki olarak meşru olacağı sonucunda uzlaşacağımızı düşündüğüm örnekler de verebiliriz. Diyelim bir arkadaşımızın bazı davranışları şüphemizi çekiyor, kendisinin son dönemde mahallede işlenen cinayetlerle bir ilgisi olduğundan kuşkulanıyoruz, ama elimizde polise haber verip ciddiye alınmamıza imkan tanıyacak somut bilgiler yok. Bu durumda daha sağlıklı bir fikir oluşturmak için arkadaşımızın günlüğünü okumak bence ahlâki olarak yanlış olmaz. Günlükteki bilgiler içimizi rahatlatabilir, şüphemizi çeken davranışların başka açıklamaları olduğunu görüp arkadaşımıza daha olumlu yaklaşabiliriz mesela. Aynı şekilde arkadaşımızın cinayetlerle gerçekten de ilgisi olduğunu görüp polise haber verip, birkaç hayat kurtarabiliriz. Ne dersin? Sence bu durumda insan hayatlarını kurtarma, ya da arkadaşımız hakkında şüphelerimizi sınama gibi bir motivasyon bireysel otonomiye nazaran öncelikli olmaz mı? Eğer olur dersen, bu bireysel otonomi dediğimiz şeyin sınırlarını çizerken de fayda faktörüne baktığımız anlamına gelmez mi?
Dolayısıyla aslında ölçüt, çoğu durumlarda, zaten bu ölçütten bağımsız olarak -baştan- bir şekilde belirlediğimiz yargıyı sonradan 'rasyonalize' etmekten öteye gitmiyor. Öyleyse, bu baştan belirlediğimiz sonuca varmamızda etkili olan zımni faktörleri açığa çıkartmamız gerekir, diye düşünüyorum.
Bu eleştirin aslında sadece kural faydacılığını değil, sanıyorum hemen hemen tüm ahlâki yaklaşımları ilgilendiren bir eleştiri. Bana da sık sık argümanlardan sonuçlara değil de, sonuçlardan argümanlara gidiyormuşuz gibi geliyor. Bireysel otonomi dediğimiz şeyi yararlı ve gerekli görsem de, aslında belli başlı değer yargılarının başka türlü bir ifadesi gibi geliyor. Bu durum kural faydacılığında daha da net gibi; bu yaklaşımın ortaya çıkma sebebi zaten klasik faydacılık yorumlarının "rahatsız edici" sonuçlar ortaya koyması.
Bir arkadaşımızın günlüğünü gizli olarak okumanın ahlaki olarak meşru olacağı sonucunda uzlaşacağımızı düşündüğüm örnekler de verebiliriz. Diyelim bir arkadaşımızın bazı davranışları şüphemizi çekiyor, kendisinin son dönemde mahallede işlenen cinayetlerle bir ilgisi olduğundan kuşkulanıyoruz, ama elimizde polise haber verip ciddiye alınmamıza imkan tanıyacak somut bilgiler yok. Bu durumda daha sağlıklı bir fikir oluşturmak için arkadaşımızın günlüğünü okumak bence ahlâki olarak yanlış olmaz. Günlükteki bilgiler içimizi rahatlatabilir, şüphemizi çeken davranışların başka açıklamaları olduğunu görüp arkadaşımıza daha olumlu yaklaşabiliriz mesela. Aynı şekilde arkadaşımızın cinayetlerle gerçekten de ilgisi olduğunu görüp polise haber verip, birkaç hayat kurtarabiliriz. Ne dersin? Sence bu durumda insan hayatlarını kurtarma, ya da arkadaşımız hakkında şüphelerimizi sınama gibi bir motivasyon bireysel otonomiye nazaran öncelikli olmaz mı? Eğer olur dersen, bu bireysel otonomi dediğimiz şeyin sınırlarını çizerken de fayda faktörüne baktığımız anlamına gelmez mi?
Elbette. Değil günlüğü okumak, insan öldürmek gibi çok daha 'önemli' kuralların bile sınırları var/olmalı. Ama benim verdiğim farazi örnekte böyle bir durum yok. Yani senin bahsettiğin tarz, eylemi meşru kılabilecek herhangi bir gerekçenin olmadığı bir durumu tartışmak istemiştim o örnekle.
Bireysel otonomiye de sınırlar çizmek 'zorundayız' mutlaka. Aksini hiç düşünmemiştim zaten. Ama senden farklı olarak, 'fayda' ve 'mutluluk' amaçlarına da sınırlar çizmek 'zorunda' olduğumuzu, daha doğrusu aslında fiilen çiziyor olduğumuzu düşünüyorum.
Şöyle ki: (matrix örneğini saymazsak) şimdiye kadar tartışılan tüm durumlarda neyin 'iyi' olacağı hususunda hemfikirdik. Ama sen bu sonuçlara, insanların mutluluğunu tek kriter alarak vardığını düşünüyorsun. Ben ise, durumdan duruma kah otonomiyi 'genel fayda' veya 'çoğunluğun mutluluğu' gibi faktörlerle kısıtladığımızı, kah 'mutluluk/fayda' amaçlarını (mutluluk ve faydadan bağımsız olarak) 'bireysel otonomi' değeriyle kısıtladığımızı düşünüyorum.
Bu arada (daha çok kendime) bir ara-not: İvan'la sürdürdüğümüz tartışmadan farklı bir düzlemdeyiz şu an. Yani normatif ahlakın objektif temellendirilebilirliği üzerine değil de, hepimizin öyle veya böyle (nihai anlamda bağlayıcı sebepler veremesek de) kabul ettiği genel etik çerçeveyi baz alarak akıl yürütmeye çalışıyoruz.
Bu tarz örneklerin sorunu bence şu; eylemlerin sonuçlarını, hele verdiğin örnekteki gibi insanlığın tecrübeleri ışığında istisna olduğu açık durumlarda, öngörmek mümkün değil. Günlüğü okumamızın kimseye zarar vermeden beni mutlu edeceği vb. sonuçlarını kestirmemiz de bu nedenle mümkün değil. Ben günlüğü okumanın yanlış olduğu yönündeki düşüncemi öncelikle bu sebepten ötürü insanlığın bu konulardaki tecrübelerine dayandırıyorum. Bu tecrübelere bakarak biliyorum ki çoğu durumda günlüğü okumanın zararlı sonuçları olacak. Sonucu kesin olarak bilemediğim bir durumda benzer durumlarda alınan geçmiş sonuçlara bakmam akılcı olmaz mı? Bence günlüğü okuduktan sonra yazılanların bazılarından rahatsız olup arkadaşıma karşı tavrımın değişmesi, ve de sonrasında aramızın bozulması, ya da arkadaşımın durumdan şüphelenmesi gibi sonuçlar eldeki bilgiler ışığında bakıldığında çok daha olası.
Bir de olayın nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz konusu ile alakası var. Toplumdaki pek çok insan gibi ben de özel hayatıma saygı duyulmasını istiyorum, bu nedenle günlüğümü okumanın yanlış olacağı yönünde düşünen insanlarla beraber yaşamak istiyorum. Günlük okuma vb. davranışların normal kabul edildiği bir toplumda kim gönül rahatlığıyla içini bir günlüğe dökebilir? Kendini o anlamda güvende hissedebilir?
(...)
Bence kuralı bu şekilde oluştursaydık dahi senin vardığın sonuca varmamız mümkün olmazdı, çünkü geçmiş tecrübelerden bir arkadaşımızın günlüğünü okumanın çok büyük ihtimalle kimseyi mutsuz etmeden beni mutlu edecek bir şey olmadığını görebiliriz.
Ama burada benim verdiğim örnek durumu reddediyorsun. Oysa verdiğim örnek durum hani öyle çok uçuk, gerçek dışı birşey değil ki: Arkadaşının günlüğü (veya cep telefonundaki mesajlar vs. her neyse artık) önünde duruyor. Evde senden başka kimse yok. Aslında seni ilgilendirmeyen, arkadaşının özel bir meselesini merak ettiğinden dolayı (örn. son günlerde kafayı taktığı kız ile ilerleme var mı) bakmak istiyorsun. Kendine de güveniyor ve adın gibi biliyorsun ki, bakacak ve merak ettiğin konuyu öğrenecek olsan, hayatta renk verip belli etmezsin arkadaşına. Zaten o da biraz saf, hani tepkilerinden filan durumu hayatta çakabilecek biri değil... Yani kimse mutsuz olmayacak bakmanla. Yine de bakmıyorsun ahlaken doğru bulmadığın için. Bunun gibi daha birçok örnek de getirilebilir. Bence hiç de öyle aşırı uçuk filan değil, tam aksine gündelik yaşamımızda sürekli karşılaştığımız türden durumlar... Hani ne yalan söyliym, bu gibi durumlarda benim yenik düşüp baktığım hiç olmuyor da değil şahsen. Ama bir şekilde etik olarak yanlış olduğu görüşündeyim, tıpkı senin gibi.
Şimdi bu ortak tutumumuzu baz alarak akıl yürütmeye devam ettiğimizde, bence burada 'mutluluk/fayda' gibi ögeleri 'bireysel otonomi' değeri ile sınırlandırdığımız çıkıyor ortaya.
Bu ve bu gibi örneklerle ilgili olarak ''geleceği bilemeyiz, arkadaşım öğrenmez deriz, ama bir şekilde olağanüstü bir durum olur, öğrenir, mutsuz olur, belki arkadaşlığımız zede görür, ben de mutsuz olurum, tüm bu gibi olasılıkları sıfıra indirgemek imkansızdır'' gibi düşüncelerle yaklaşırsak, zaten 'sonuççu' anlayışımızdan tamamen vazgeçmemiz gerekir, geriye faydacılıktan birşey kalmaz. Neticede faydacılık (bence de en makulu olarak) eylemlerin sonuçlarını baz alıyor etik değerlendirmeler için. Ama ex-ante perspektiften, yani eylemi yapma anında eylemi yapan kişi tarafından öngörülebilecek sonuçları baz alıyor, sonra gerçekten vuku bulan ve kimse tarafından öngörülemeyecek sonuçları değil zaten.
Olayların böyle sonuçlanması pek olası değil, böyle bir durum olacak olsa da benim bunu önceden bilmem mümkün değil. Ahlâki kararların, eldeki bilgiler ışığında, en faydalı ilkeler temelinde verilmesi gerekiyor bence.
Bence de öyle (ki aksini öngören bir etik anlayışı pek akla yatkın da olmazdı zaten). Ama günlük yaşamda, eldeki tüm bilgi, tecrübe ve verilere binaen ortaya çıkmayacağından, kimseye zarar vermeyeceğinden emin olabileceğimiz bazı eylemleri de ahlaki kaygılarla işlemiyoruz.
Belki de ihtilafımızın asıl sebebi şu: sen kural faydacılığına uygun olarak, söz konusu eylemi genelliyorsun. Yani mesela benim günlük örneğime sen şöyle yaklaşıyorsun: ''günlük sahibinin haberi olamayacağı durumlarda herkes başkalarının günlüklerini okusaydı, bu bir genel kural olsaydı, dolayısıyla bunu herkes de bilseydi, o zaman birbirine daha az güvenen ve neticede daha mutsuz bir toplum olurduk''
Ve buradan hareketle diyorsun ki; ''günlüğü okumak ahlaken yanlış, çünkü genelin mutluluğuna zarar veriyor'' Ve bu açıdan bence de haklısın.
Ama uyguladığın bu kıstas, gerçek olmayan bir kurgu içeriyor neticede. Şu an günlük önümde, evde kimse yok, yukardaki saydığım sebeplerden ötürü eldeki tüm veri, bilgi ve tecrübelere binaen bu tekil somut durumda kimsenin zarar görmeyeceğinden eminiz. Yani bu tekil durumda fiilen kimse mutsuz olmayacak. Ben diyorum ki, o zaman bu durumda 'mutluluk/fayda' amaçlarını aynı düzlemde yer alan bireysel otonomi amacıyla kısıtlamak gerekir. Sen diyorsun ki, bireysel otonomi burada da asli amaç değil, burada da yine faydacı düşünce deneyinin bir neticesi. Aslında haklısın da, neticede kural faydacılığını (bu şekilde!) uygulayınca, bireysel otonomi anlayışına da uygun bir netice çıkmış oluyor. Ama sanki ben de haksız değilim, çünkü bu somut durumda, kural faydacılığı benden yapmak üzere olduğum eylemi fiilen gerçek olmayan bir düşünce deneyinden geçirmemi istiyor (bu yaptığımı genel bir kural olarak herkes yapsaydı...); dolayısıyla aslında dolambaçlı yollarla varmak istediği yere varıyor, o da bu durumda: bireysel otonomi.
Netice itibariye iki noktada hemfikiriz: Birincisi bireysel otonominin de (genelin faydası, çoğunluğun mutluluğu vs. gibi amaçlar tarafından) tartışmasız kısıtlanması 'gereken' birçok durum var. İkincisi bireysel otonominin olmadığı bir toplum şüphesiz çok daha mutsuz olurdu. Dolayısıyla bireysel otonomiye 'mutluluk' amacından hareketle varmak da elbette mümkün.
Fakat en azından bazı durumlarda bu 'mutluluk amacından varmak' biraz fazla kurgusal oluyor diye düşünüyorum. Bence aslında fiilen yaptığımız daha çok şu: bireysel otonomi, insan hakları gibi (her birinin sınırları olan, özel durumlarda kısıtlanabilen) değerleri, genelin faydası ve mutluluğu ile birlikte 'baz değerler' olarak alıyoruz ve konudan konuya bu değerler arasında bir tartma ve dengeleme yapıyoruz. Örneğin bazı durumlarda genelin faydasına, çoğunluğun mutluluğuna rağmen bireysel otonomi veya insan haklarından yana kullanıyoruz tercihimizi (örn. işkencenin 'mutlak' olarak gayri-meşru görmek veya bin kişinin hayatta kalabilmesi için bir (suçsuz, olayla ilgisiz) kişiyi (rızasına karşı) feda etmemek vs. gibi).