Jolly Jocker
20-03-2011, 20:33
BirGün gazetesinin anarşist yazarı Süreyyya Evren(yanlış yazmadım, adında üç 'y' var) son yazısında bir öneri yaptı. Mecliste eşcinsel veya LGBTT kotası için bastırmanın anlamlı olup olmadığını sorguladı. Bu ülkede, tüm ezilen ve ötekileştirilen kesimlerin sözcüsü olup ya da onların sözcülerini destekleyip mecliste seslerini duyurmalarını sağlamak gibi bir perspektifi olan özgürlükçü sosyalist parti(ler) var. Süreyyya Bey'in LGBTT önerisiyle paralel bir bakış açısını paylaşıyorlar denebilir. Örneğin ÖDP böyle bir parti. Fakat ben gerek ÖDP programı gerekse özgürlükçü sosyalist ideoloji gereği böyle bir tutumu tam olarak doğru bulmuyorum. Bu yüzden ÖDP ve Süreyyya Bey'in önerisi üzerinden ülkemizdeki özgürlükçü solcuları biraz eleştirmek istiyorum.
ÖDP programında -özgürlükçü sol ideolojinin de bir gereği olarak yer bulan- en devrimci ifadeler, ''ÖDP, emekçileri sermaye düzeninden, düzenin tüm parti ve akımlarından ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsızlaştırmak üzere mücadele eder.'' satırlarında geçmektedir bence. Zaten üretenlerin yönettiği bir toplum da ancak bugünden başlayarak tabanda halkın kendini yönettiği özyönetim organlarını yaratarak, böylece bir ikili iktidar durumu ortaya çıkarıp düzeni krize sokarak ortaya çıkabilir. Yeni bir elitist iktidar aygıtını yaratmayı değil aşağıdakilerin iktidarı fethetmesini sağlayan yegane politik perspektifin bu olduğunu düşünüyorum. Burada temel nokta, partinin kendi söylemini ve faaliyetlerini, yani stratejisini temsiliyet ilişkilerinin reddedilmesine, siyasal alan ile toplumsal alan ayrımının reddedilmesine dayandırması, siyasalı toplumsallaştırarak yönetim aygıtını kitlelere veren bir özyönetimci bakış açısıyla politika üretmesidir. Bu bakış açısı, toplumun üstüne kaçırılıp meclise sıkıştırılan ve temsili demokrasi aldatmacasına indirgenen burjuva siyasetine ve elbette meclise itiraz etmeyi gerektirir.
Peki sorarım size; tam da üretenlerin yönetme hakkını vekillere devredip bir 'vasi demokrosisi' üreten bir merkez konumunda olan TBMM'ye özgürlükçü sosyalist bir parti neden vekil yollamak için uğraşır? Bu tutum, ideolojimiz ve stratejimize tamamen ters ve çelişkili değil midir? Yapmamız gereken, örneğin LGBTT bireylerin kendini yönetme ve varetme pratiklerini tabanda örgütlemek iken, bizim kalkıp onları da temsiliyet ilişkilerine sokmak üzerine politika geliştirmemiz doğru mu? Temsiliyet ilişkilerine soldan katkı koymak 'sol liberallere' özgü olsa gerek. Devrimciler ise en başta temsiliyet ilişkilerini yok etmeyi hedeflemelidir. Zira temsiliyet, iktidarı 'aşağıdakilerden' kaçırmanın en çok tercih edilen yolu.
Tüm bu söylediklerimden seçimlere katılmamayı önerdiğim sonucunu lütfen çıkarmayın. Bence özgürlükçü sosyalistler seçimlere girmeli, aday göstermeli, sandığa adını yazdırmalı, ama meclise bir temsilci sokup burjuva düzenin ikiliklerini yeniden üretmek için değil! Bilakis, denmeli ki;
''Bizim adaylarımız meclise girecek denli oy alsa bile vekil olmayacak ve meclise girmeyecektir. Çünkü önemli olan sizlerin birer temsilci seçip mecliste sesinizi duyurmanız, sonunda da onlarca yönetilmeniz değildir. Asıl önemli olan, erkinizi vekillere devretmenizi dayatan ve sizi hep yönetilen pozisyonunda tutan bu düzeni reddetmenizdir. İşte biz seçime bu misyonla katılıyoruz. Devleti, meclisi, temsiliyet ve vekalet ilişkilerini reddedenleri, tüm düzen partilerini reddedenleri bir araya getirmek, onların tepki ve öfkesini politikleştirmek için. Biz diğer partilerden farklıyız. Diğerleri sizi yönetmek ister, devlet aygıtının başına geçmek ister; biz ise yöneten ve yönetilen ayrımını ortadan kaldırmayı, sizin kendinizi yönetebileceğiniz iddiasını siyasallaştırmayı isteriz. Devletin öteki olarak gördüğü ve bu yüzden devletten, onun ötekileştirici gücünden nefret eden, kendi kimliğine sahip çıkan herkesi kendinin temsilcisi olmaya çağırıyoruz. Biz, seçimlere sizin bu yöndeki irade beyanınızı cümle aleme, egemenlere ve halk kesimlerine ilan etmek için katılıyoruz.''
Ama maalesef, ötekileştirilen, dışlanan, ezilen her kesime sahip çıkan ÖDP, bir kez daha, onların temsilciliğine soyunuyor ve kendini onların sesini mecliste duyurma misyonuyla tanımlıyor. Oysa özgürlükçü sosyalist ideolojide en temel nokta ötekileştirilen ve ezilenlerin temsilcisi olmak değil, onların kendilerini gerçekleştirebilecekleri ilişki ve örgütlülüğü tabanda yaymaktır. Seçimlere, ancak seçim sistemini reddedip kendimizi yönetmek istediğimizi ilan etme misyonuyla girersek ve bu misyonla çoğalıp kitleselleşirsek bir anlamı olur. Aksi halde özgürlükçü devrimciler değil, sol liberallerden zar zor ayırt edilebilen reformistler gibi görünmeye devam ederiz. Zaten temsiliyet ilişkilerine ve üreten-yöneten ayrımına lafı olmayıp bu tür burjuva düzen ikiliklerini yeniden üretmeye dayanan bir kurum olan meclise kapağı atmaya bakan bir siyaset bindelik oy oranlarında kalıp kendini her seçimde rezil etmeye de mahkumdur. Zira herkes, mecliste seslerini en çok duyurabilecek sayıda vekil çıkaracak gücü olan partilere yönelecektir. Şu da unutulmamalı ki, isterseniz %70 oy alınız, temsiliyet ilişkileri ve yöneten-yönetilen ayrımını tekrar tekrar ürettiğiniz için bu durum özgürlükçü bir sosyalist düzen kurma hedefi açısından hiçbir şeye yaramayacaktır.
Devrimcilik, insanları meclise ''sosyalist'' vekiller göndermeye ikna etmek değil, kendi erklerini vekillere devretmeyi reddedip hayatlarını doğrudan ellerine almaya ikna etmektir. Devrimcilik mecliste sesini duyurmak değil, sokakta halkın sesini örgütleyip egemenlerin meclisinin sesini bastırmaktır. Meclis, içerisine temsilci yollamakla ele geçirilemez. Zira devrimcilerin asıl karşı olduğu şey zaten tam da meclis kurumunun dayandığı temsiliyet ilişkileri ve temsiliyette ifade bulan siyasal alan ile toplumsal alan ikiliğidir. Meclis, iktidarın halktan kaçırılıp egemenlerce onaylanan temsilcilere devredildiği mekandır.
ÖDP programında -özgürlükçü sol ideolojinin de bir gereği olarak yer bulan- en devrimci ifadeler, ''ÖDP, emekçileri sermaye düzeninden, düzenin tüm parti ve akımlarından ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsızlaştırmak üzere mücadele eder.'' satırlarında geçmektedir bence. Zaten üretenlerin yönettiği bir toplum da ancak bugünden başlayarak tabanda halkın kendini yönettiği özyönetim organlarını yaratarak, böylece bir ikili iktidar durumu ortaya çıkarıp düzeni krize sokarak ortaya çıkabilir. Yeni bir elitist iktidar aygıtını yaratmayı değil aşağıdakilerin iktidarı fethetmesini sağlayan yegane politik perspektifin bu olduğunu düşünüyorum. Burada temel nokta, partinin kendi söylemini ve faaliyetlerini, yani stratejisini temsiliyet ilişkilerinin reddedilmesine, siyasal alan ile toplumsal alan ayrımının reddedilmesine dayandırması, siyasalı toplumsallaştırarak yönetim aygıtını kitlelere veren bir özyönetimci bakış açısıyla politika üretmesidir. Bu bakış açısı, toplumun üstüne kaçırılıp meclise sıkıştırılan ve temsili demokrasi aldatmacasına indirgenen burjuva siyasetine ve elbette meclise itiraz etmeyi gerektirir.
Peki sorarım size; tam da üretenlerin yönetme hakkını vekillere devredip bir 'vasi demokrosisi' üreten bir merkez konumunda olan TBMM'ye özgürlükçü sosyalist bir parti neden vekil yollamak için uğraşır? Bu tutum, ideolojimiz ve stratejimize tamamen ters ve çelişkili değil midir? Yapmamız gereken, örneğin LGBTT bireylerin kendini yönetme ve varetme pratiklerini tabanda örgütlemek iken, bizim kalkıp onları da temsiliyet ilişkilerine sokmak üzerine politika geliştirmemiz doğru mu? Temsiliyet ilişkilerine soldan katkı koymak 'sol liberallere' özgü olsa gerek. Devrimciler ise en başta temsiliyet ilişkilerini yok etmeyi hedeflemelidir. Zira temsiliyet, iktidarı 'aşağıdakilerden' kaçırmanın en çok tercih edilen yolu.
Tüm bu söylediklerimden seçimlere katılmamayı önerdiğim sonucunu lütfen çıkarmayın. Bence özgürlükçü sosyalistler seçimlere girmeli, aday göstermeli, sandığa adını yazdırmalı, ama meclise bir temsilci sokup burjuva düzenin ikiliklerini yeniden üretmek için değil! Bilakis, denmeli ki;
''Bizim adaylarımız meclise girecek denli oy alsa bile vekil olmayacak ve meclise girmeyecektir. Çünkü önemli olan sizlerin birer temsilci seçip mecliste sesinizi duyurmanız, sonunda da onlarca yönetilmeniz değildir. Asıl önemli olan, erkinizi vekillere devretmenizi dayatan ve sizi hep yönetilen pozisyonunda tutan bu düzeni reddetmenizdir. İşte biz seçime bu misyonla katılıyoruz. Devleti, meclisi, temsiliyet ve vekalet ilişkilerini reddedenleri, tüm düzen partilerini reddedenleri bir araya getirmek, onların tepki ve öfkesini politikleştirmek için. Biz diğer partilerden farklıyız. Diğerleri sizi yönetmek ister, devlet aygıtının başına geçmek ister; biz ise yöneten ve yönetilen ayrımını ortadan kaldırmayı, sizin kendinizi yönetebileceğiniz iddiasını siyasallaştırmayı isteriz. Devletin öteki olarak gördüğü ve bu yüzden devletten, onun ötekileştirici gücünden nefret eden, kendi kimliğine sahip çıkan herkesi kendinin temsilcisi olmaya çağırıyoruz. Biz, seçimlere sizin bu yöndeki irade beyanınızı cümle aleme, egemenlere ve halk kesimlerine ilan etmek için katılıyoruz.''
Ama maalesef, ötekileştirilen, dışlanan, ezilen her kesime sahip çıkan ÖDP, bir kez daha, onların temsilciliğine soyunuyor ve kendini onların sesini mecliste duyurma misyonuyla tanımlıyor. Oysa özgürlükçü sosyalist ideolojide en temel nokta ötekileştirilen ve ezilenlerin temsilcisi olmak değil, onların kendilerini gerçekleştirebilecekleri ilişki ve örgütlülüğü tabanda yaymaktır. Seçimlere, ancak seçim sistemini reddedip kendimizi yönetmek istediğimizi ilan etme misyonuyla girersek ve bu misyonla çoğalıp kitleselleşirsek bir anlamı olur. Aksi halde özgürlükçü devrimciler değil, sol liberallerden zar zor ayırt edilebilen reformistler gibi görünmeye devam ederiz. Zaten temsiliyet ilişkilerine ve üreten-yöneten ayrımına lafı olmayıp bu tür burjuva düzen ikiliklerini yeniden üretmeye dayanan bir kurum olan meclise kapağı atmaya bakan bir siyaset bindelik oy oranlarında kalıp kendini her seçimde rezil etmeye de mahkumdur. Zira herkes, mecliste seslerini en çok duyurabilecek sayıda vekil çıkaracak gücü olan partilere yönelecektir. Şu da unutulmamalı ki, isterseniz %70 oy alınız, temsiliyet ilişkileri ve yöneten-yönetilen ayrımını tekrar tekrar ürettiğiniz için bu durum özgürlükçü bir sosyalist düzen kurma hedefi açısından hiçbir şeye yaramayacaktır.
Devrimcilik, insanları meclise ''sosyalist'' vekiller göndermeye ikna etmek değil, kendi erklerini vekillere devretmeyi reddedip hayatlarını doğrudan ellerine almaya ikna etmektir. Devrimcilik mecliste sesini duyurmak değil, sokakta halkın sesini örgütleyip egemenlerin meclisinin sesini bastırmaktır. Meclis, içerisine temsilci yollamakla ele geçirilemez. Zira devrimcilerin asıl karşı olduğu şey zaten tam da meclis kurumunun dayandığı temsiliyet ilişkileri ve temsiliyette ifade bulan siyasal alan ile toplumsal alan ikiliğidir. Meclis, iktidarın halktan kaçırılıp egemenlerce onaylanan temsilcilere devredildiği mekandır.