Orijinalini görmek için tıklayınız : Parlamenter Sistem vs. Başkanlık Sistemi
Uzun zamandır Başkanlık sistemi ile ilgili iddialar ortada dolaşıyordu.. Geçen gün Tayyip Erdoğan İngiltere'ye yaptığı ziyarette, nihayet baklayı ağzından çıkardı.. Ve seçim sonrasında Başkanlık sistemini referanduma götüreceğini ifade etti.
Açıkçası ben bu konuda, sistemlerden birini savunacak kadar bilgi sahibi değilim.. Bu yüzden konu hakkında farklı kesimlerin görüşlerini mümkün olduğu kadar takip etmeye ve okumaya çalışıyorum.. Her iki sistemin de faydalarını ve zararlarını en iyi şekilde analiz ettikten sonra, bir sonuca varabiliriz diye umuyorum.
Kıyıdan köşeden duyduğum kadarıyla; Başkanlık sisteminde tek kişinin (Devlet başkanının) yetkisi fazla olduğu için ülkenin otoriterleşebileceği...Bu sistem için yürütme ve yasamanın sisteme uyumlu hale getirilmesi gerektiği, aksi halde sistemin zararlı olacağı... Yerel yönetimlerin güçlü olmadığı, en azından federalizm olmayan ülkelerde sistemin çalışmasının zor olduğu... Tek meclis yerine, çift meclisli bir sistemin olması gerektiği gibi konular eleştirilerin bir kısmını oluşturuyor.
Bunun dışında başkanlık sisteminde yürütme ve yasamanın kesin bir şekilde ayrılmasının, yani yürütmenin yasama organı içinden çıkmamasının ve her iki organın da ayrı ayrı seçilmesinin, ülkenin kuvvetler ayrılığı prensibine daha çok yaklaştıracağına yönelik inanç... Yürütmenin çoğulcu değil, çoğunlukçu yapısından dolayı koalisyon ihtimalinin olmaması, bu yüzden yönetimin istikrara kavuşmasının mümkün olması.. Seçimlerde baraj olmaması ve sistemin yerel yönetimlere verdiği ağırlıktan dolayı, meclisin çoğulcu bir yapıda olacağı gibi konular da sistemin faydalı olduğunu düşünenlerin ifadelerinin bir kısmını oluşturuyor.
Bu konu daha uzun bir süre daha kamuoyunu meşgul edeceğinden dolayı (ve olası referandumdan dolayı) konuyu tartışmaya açmaya karar verdim.
Aslında anketli olarak açacaktım, fakat konunun biraz tartışıldıktan sonra referanduma yakın bir zamanda anket eklenmesinin daha uygun olabileceğini düşünüyorum.
Bir de konuyla ilgili 'her iki görüşten' bir kaç yazı vermem gerekirse;
Günümüz sisteminin eleştirildiği, bunun yanında başkanlık sisteminin de eleştirildiği, bu sistemin yeni bir diktatörlük yaratmasının mümkün olduğunu dile getiren ve günümüz sorunlarının parlamenter sistem içinde çözülmesi gerektiğini savunan bir yazı;
Türkiye'de Parlamenter Sistem ve Hükümet Sistemi Tartışmaları (http://www.mevzuatdergisi.com/2004/05a/01.htm)
Başkanlık sisteminin daha faydalı olduğunu karşılaştırmalı bir şekilde anlatan güzel bir sunum;
Demokratik Cumhuriyet (http://insanadair.com/wp-content/uploads/2011/01/demokratik-cumhuriyet.pdf)
2007'deki, C.Başkanı'nın halk tarafından seçilmesi anlamına gelen ve diğer bir seçenek olan 'Başkanlı Parlamenter Sistem' değişikliğinin eleştirildiği ve diğer sistemlere de kısaca değinen bir yazı;
Hükümet Sistemi Tartışmalarında 'Başkanlı Parlamenter Sistem' Seçeneği (http://www.yasayananayasa.ankara.edu.tr/docs/makaleler/hukumet_sistemi_tartismalari.pdf)
---
Bu konuda sizin görüşleriniz nelerdir?.. Hangi sistem, neden tercih edilmelidir?
Ben Tayyip Erdogan'in kendi bacagina kursun sikmakta oldugunu düsünüyorum. Muhtemelen ic catismalari artiracak ve bu isten kendisi kayipla cikacaktir. Zaten ülkede kutuplasmaya cok uygun bir politik ortam varken, isleri daha da kötü yapacaktir diyorum. Kesinlikle baskanlik sistemine taraftar degilim.
Henüz çok etraflı ve derinlemesine düşünüp taşındığım bir konu olmadığı için, Türkiye özelinde kesin bir pozisyonum yok, fakat şimdilik (Türkiye için) başkanlık sistemini uygun bulmuyorum. Ama sürekli söylendiği gibi, başkanlık sisteminin diktatörlüğe yol açabileceği veya en azından hükümetin otoriter eğilimlerini arttırabileceği için değil.
Tam aksine: Hükümet ve meclis(ler), birbirinden bağımsız olarak ve doğrudan halk tarafından seçildiğinde, milletvekilleri hükümete bağımlı olmaz, kişisel olarak da daha özgüvenli bir şekilde hareket edebilir. Türkiye'deki siyasi kutuplaşmaların aşırı keskin olduğunu da hesaba katarsak, başkanlık sisteminin uzun vadede istikrarı olumsuz etkileyebileceğini düşünüyorum.
Gerçi, sağlıklı bir pozisyon belirleyebilmek için, ''başkanlık sistemi mi, parlamenter sistem mi'' sorusundan ziyade, hangi sistemin hangi 'detaylarla' gerçekleştirilmesi öneriliyor, ona bakmak lazım bence.
Örneğin meselenin bence püf noktası şurada: Yasama ile yürütme, günümüz parlamenter sistemlerinde zaten -sadece kurumsal olarak değil, işlevsel olarak- büyük ölçüde (yasama lehine) içiçe gemiş durumda. Parlamenter sistemlerde, aslen (salt tipolojik olarak) yürütmenin alanına girdiği varsayılan çoğu konular için de, yasa çıkartma zorunluluğu var. Yani günümüzde parlamenter sistemlerde yürütme dediğimiz işlev, zaten çok büyük oranda yasal düzenlemelerle gerçekleşiyor
(güncel bir örnek: Birkaç hafta önce Alman hükümeti, yasal düzenleme yapmaksızın, 30 yıldan eski nükleer santralleri kapatma kararı aldı. Kararı içerik olarak destekleyen yeşiller bile kararın meclis tarafından değil, hükümet tarafından alınmasına usulen karşı çıktı.)
Zaten parlamenter sistemlerde, normal şartlarda, hükümet partilerinin otomatikman meclis çoğunluğu da olduğu için, -normal şartlarda- bu durum (yürütme ile yasamanın içiçe geçmişliği) büyük sorunlara yol açmıyor.
Yürütme ile yasamayı kurumsal olarak birbirinden tamamen ayırırsak, iki seçenek çıkıyor:
(a) ya büyük ölçüde var olan yasal düzenleme zorunluluğu devam edecek; ama o zaman halk tarafından seçilen hükümet sadece meclisin emirlerini icra eden, siyasi karar ve inisiyatif alanı çok dar olan bir nevi memurluğa düşmüş olacak.
(b) ya da yürütmeye şimdiye kadar olduğundan daha fazla asli yetkiler verilecek; meclis sadece çok önemli konularda yasal düzenleme yapabilecek, diğer bütün konularda sadece genel ve geniş bir çerçeve çizebilecek. Bu seçenek tercih edildiğinde (yürütme işlevinin yasamadan bağımsızlaştırıldığı orana göre) hükümetin otoriteleşme eğilimleri olabilir.
Tabii a ile b olarak verdiğim seçenekler sadece bir genel tipoloji, yani bir sürü arabasamağı da düşünülebilir. Her halükarda, her iki uça doğru yaklaştıkça bazı avantajlar ve aynı zamanda dezavantajlar oluşuyor.
Bir de meselenin 'seçim sistemi' boyutu var. Sangre'nin verdiği ikinci linkte, başkanlık sistemini savunan sunum, buna uyumlu olarak çoğunlukçu seçim sistemini öngörüyor. Bu sistemin uzun vadede, siyasi coğrafyayı iki partili bir sisteme zorlayacağını düşünüyorum. Yani örneğin 'sol' ve 'sağ' (veya 'ulusalcı' ve 'küreselleşmeci', veya 'devletçi' ve 'bireyci', artık hangi temel ayırım çizgisi en ağır basanı olacaksa) tüm partiler -%50'den fazla oy alabilmek için- uzun vadede iki çatı altında organize olmak zorunda kalacak, fakat partiler kendi içinde çok daha heterojen olacak. Bu da Türkiye'deki ideolojik kutuplaşmaların yumuşamasına yarayabilir aslında...
Başkanlık sistemini ABD dışında doğru düzgün uygulayabilen pek yok; bu sistemin denendiği Latin Amerika ülkelerinin tecrübeleri hep olumsuzdur, liderlerin otoriterleşmesi ile sonuçlanmıştır. Ben Türkiye'de başkanlık sisteminin iyi işleyeceğini pek düşünmüyorum. Öte yandan şu andaki mevcut sistem hakkında bir şeyler yapılması şart, zira ne parlamenter, ne de başkanlık sistemine tam olarak uyan ne olduğu tam da belirli olmayan bir sisteme sahibiz şu anda. Bir tanesi seçilip o model benimsense şimdiki düzenden daha iyi olur herhalde.
Sevgili ulpian yasama ve yürütmenin parlamenter sistemlerde içiçe geçtiği konusunda haklı, siyaset biliminde bu duruma "fusion of powers (http://en.wikipedia.org/wiki/Fusion_of_powers)" deniyor. Karar alma sürecini hızlandırması açısından olumlu bir biçimde değerlendirilebilecek bir şey bu, ama kuvvetler ayrılığı ilkesiyle pek uyuştuğu söylenemez. Başkanlık sisteminde ise, en azından teoride, kuvvetler ayrılığı unsuru daha belirgindir. Pratikte böyle olduğu tartışılır.
Başkanlık sistemini ABD dışında doğru düzgün uygulayabilen pek yok; bu sistemin denendiği Latin Amerika ülkelerinin tecrübeleri hep olumsuzdur, liderlerin otoriterleşmesi ile sonuçlanmıştır. Ben Türkiye'de başkanlık sisteminin iyi işleyeceğini pek düşünmüyorum. Öte yandan şu andaki mevcut sistem hakkında bir şeyler yapılması şart, zira ne parlamenter, ne de başkanlık sistemine tam olarak uyan ne olduğu tam da belirli olmayan bir sisteme sahibiz şu anda. Bir tanesi seçilip o model benimsense şimdiki düzenden daha iyi olur herhalde.
Sevgili ulpian yasama ve yürütmenin parlamenter sistemlerde içiçe geçtiği konusunda haklı, siyaset biliminde bu duruma "fusion of powers (http://en.wikipedia.org/wiki/Fusion_of_powers)" deniyor. Karar alma sürecini hızlandırması açısından olumlu bir biçimde değerlendirilebilecek bir şey bu, ama kuvvetler ayrılığı ilkesiyle pek uyuştuğu söylenemez. Başkanlık sisteminde ise, en azından teoride, kuvvetler ayrılığı unsuru daha belirgindir. Pratikte böyle olduğu tartışılır.
birkaç husus eklemek, ardından da Güney Amerika ülkelerindeki durumla ilgili bir soru sormak istiyorum (bildiğim kadarıyla senin özel olarak incelediğin bir alan bu).
Aslında bu gibi tipolojik kategorileri bence çok da mutlaklaştırmamak lazım. Mesela parlamenter sistemdeysek eğer, ''literatüre göre'' parlamenter sistemde gerekli olan her unsuru gözetmeliyiz gibi bir kural olmamalı bence. Somut ülkenin somut durumu açısından, mevcut sorunları en işlevsel çözeceğini düşündüğümüz model ne olur -tipolojiyi çok da takmadan- onu tartışmak gerekir, diye düşünüyorum.
Örneğin parlamenter sistem ile başkanlık sistemini birbirinden ayıran en temel kriter olarak, meclisin hükümeti düşürme yetkisinin olup olmaması zikredilir sürekli. Fakat mesela İsviçre'de hükümet meclis içinden seçiliyor, fakat meclisin hükümeti düşürme gibi bir yetkisi yok.
Demek istediğim: Mesela ''eğer parlamenter sistemde kalacaksak, cumhurbaşkanının yetkileri azaltılmalı, çünkü parlamenter sistem modelinde böyle birşey yok'' gibi bir açıklama kendi başına bir argüman olarak görülmemeli. En azından 'asıl argüman'ın bir kısaltması olarak görülmeli. Asıl argüman ise bence, mevcut şartlarda Cumhurbaşkanının yetkilerinin ne gibi fiili veya potansiyel olumsuzluklar içerdiği olmalı.
Hepsinin bir arada yüzde yüz gerçekleşemeyeceği ve bir şekilde somut şartlar ışığında tartılması, dengelenmesi gereken birçok amacın gözetilmesi gerekiyor sürekli: Temsilde adalet, istikrar ve işlevsellik, etkin kontrol mekanizmaları, sorumlulukların (seçmen açısından) berrak olması vs. gibi (özellikle son nokta açısından Almanya sistemi berbat örneğin, seçmen hangi iyi veya kötü icraat için kimi sorumlu tutması gerektiğini bilemiyor, çünkü tüm yetkiler aşırı derecede içiçe geçmiş durumda).
Özellikle ''istikrar''ı biraz vurgulayınca, hemen demokratik hassasiyetlerimiz kabarıyor ve istikrarın da demokrasinin teminatlarından biri olduğunu çok çabuk unutabiliyoruz. Oysa bence tarihte, daha demokratik bir yapının bir şekilde yıkılıp yerine diktatörlük getirildiği örneklerin büyük çoğunluğuna, önceki 'daha demokratik' yapının istikrarlı bir şekilde işleyememiş olması yol vermiştir.
Soruma gelirsek:
Latin Amerika'daki demokrasi deneyimleri için de benzer şekilde düşünüyordum hep. Bildiğim kadarıya orada da meclisle başkan arasındaki uyuşmazlıkların etkin bir şekilde çözülemeyişi ve istikrarın olumsuz etkilenmiş olmasıydı asıl sorun. Bunun için de başkanlık sistemi içerisinde de, sorunları daha etkin bir şekilde çözebilecek reformlar yapılabilir, ki bazı Latin Amerika ülkelerinde de kısmen yapılabiliyor bildiğim kadarıyla. Yani başkanlık sistemi asıl sorun değilmiş orada gibi geliyor bana. Sen ne dersin?
Aslında bu gibi tipolojik kategorileri bence çok da mutlaklaştırmamak lazım. Mesela parlamenter sistemdeysek eğer, ''literatüre göre'' parlamenter sistemde gerekli olan her unsuru gözetmeliyiz gibi bir kural olmamalı bence. Somut ülkenin somut durumu açısından, mevcut sorunları en işlevsel çözeceğini düşündüğümüz model ne olur -tipolojiyi çok da takmadan- onu tartışmak gerekir, diye düşünüyorum.
Tipolojiye belli sınırlar dahilinde uymaya çalışmamız gerektiğini düşünmemin sebebi basit bir şekil kaygısı değil elbette; ben bazı sistemlerin belli seçim sistemleri vs. ile daha iyi çalıştığı düşüncesinin demokratik rejimlerdeki tecrübelerle desteklendiği kanaatindeyim. Mesela hangi durumda sorumluluğun kimde olacağının daha açık olması durumunda kamuoyunun karar oluşturma sürecinin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Bunun için de bizdeki gibi "özgün" sistemlerin kaçınılmaz olarak uzunca bir süre kafa karışıklığı yaratacağı gibi bir fikre sahibim. Sangre'nin paylaştığı linklerde de buna benzer bir şeyler vardı, başkanlık sisteminin çoğunlukçu bir seçim sistemi ile desteklenmesi gerektiği söylenmiş mesela. Ancak ABD'dekine benzeyen bir çoğunlukçu sistemin oradaki gibi işlevsel olabilmesi için oradaki gibi eyaletlere dayalı bir federal yapılanmanın falan da gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu yönde bir adımın ülkedeki bölgesel kutuplaşmaları derinleştireceği düşünülebilir. (son 2 seçimde -yerel ve genel- Türkiye haritasının nasıl 3 renge bölündüğünü hatırladığımızda bunun neden düşünüldüğü görülür)
Ben de linklerdeki yaklaşıma benzer bir biçimde Westminster Modeli'nin benimsenmesi durumunda dar bölgeli tek turlu bir seçim sisteminin daha uygun olacağını düşünüyorum. Verilen oyların muhattabının parti ve parti liderliğince belirlenmiş listeler yerine doğrudan aday olması durumunda adayların partiye karşı güçlenmesi ve de dolayısıyla parti içi demokrasinin güçlenmesi gibi sonuçlar beklenebilir bence. Bizdeki yüzde 10 barajlı nispi liste usûlü(?) şeklinde adlandırabileceğimiz sistem nispi sistemlerin hemen her avantajını ortadan kaldırıyor bence.
Örneğin parlamenter sistem ile başkanlık sistemini birbirinden ayıran en temel kriter olarak, meclisin hükümeti düşürme yetkisinin olup olmaması zikredilir sürekli. Fakat mesela İsviçre'de hükümet meclis içinden seçiliyor, fakat meclisin hükümeti düşürme gibi bir yetkisi yok.
Bence bu iki sistemin ayrıldığı daha temel noktalar var. Örneğin devlet başkanının görev süresi ve seçimlerin ne zaman yapılacağının önceden belirlenmesi gibi şeyler.
Özellikle ''istikrar''ı biraz vurgulayınca, hemen demokratik hassasiyetlerimiz kabarıyor ve istikrarın da demokrasinin teminatlarından biri olduğunu çok çabuk unutabiliyoruz. Oysa bence tarihte, daha demokratik bir yapının bir şekilde yıkılıp yerine diktatörlük getirildiği örneklerin büyük çoğunluğuna, önceki 'daha demokratik' yapının istikrarlı bir şekilde işleyememiş olması yol vermiştir.
Bu güzel bir argüman. Sevgili sargon da bu yönde bir şeyler yazmıştı başlığa, ve bence haklı. İstikrar konusunda karnesi çok da iyi olmayan, son derece kutuplaşmış bir toplum olan Türk toplumunun bu tarz temelden bir sistem değişikliği ile kaybedeceği şeyler kazanacaklarından fazladır. Kesintilerle ve sıkıntılarla da olsa elde onlarca yıllık bir parlamenter sistem tecrübesi var, bundan feragat etmeyi gerektiren bir durum da yok bence. Ayrıca başkanlık sistemi sık sık "kilitlenmesi" ile meşhurdur (bizdeki eski koalisyon denemeleri gibi), ve bu da istikrar açısından çok da iç açıcı bir durum değil.
Soruma gelirsek:
Latin Amerika'daki demokrasi deneyimleri için de benzer şekilde düşünüyordum hep. Bildiğim kadarıya orada da meclisle başkan arasındaki uyuşmazlıkların etkin bir şekilde çözülemeyişi ve istikrarın olumsuz etkilenmiş olmasıydı asıl sorun. Bunun için de başkanlık sistemi içerisinde de, sorunları daha etkin bir şekilde çözebilecek reformlar yapılabilir, ki bazı Latin Amerika ülkelerinde de kısmen yapılabiliyor bildiğim kadarıyla. Yani başkanlık sistemi asıl sorun değilmiş orada gibi geliyor bana. Sen ne dersin?
Başkanlık sisteminde hem başkan, hem de parlamento üyeleri pozisyonlarını halk desteğine dayanarak edindikleri için bunlar arasındaki bir uyuşmazlıkta hangisinin diğerine önceliği olduğu pek belli olmuyor. Bu nedenle, bu tarz durumlarda önceliğin parlamentoda olduğunun açık olduğu parlamenter sistemlerde olanın aksine, kilidi açmak için 3. alternatiflere, yani demokrasi dışı yöntemlere başvuruluyor. Başkanlık sistemindeki yargı dışındaki güçlerden birine öncelik vermek de sorunu pek çözmüyor bence. Başkana daha baskın yetkiler verecek olsan, otoriterliğe davetiye çıkarmış oluyorsun. Meclisi baskın hale getirsen zaten parlamenter sisteme yaklaşmış oluyorsun.
Tipolojiye belli sınırlar dahilinde uymaya çalışmamız gerektiğini düşünmemin sebebi basit bir şekil kaygısı değil elbette; ben bazı sistemlerin belli seçim sistemleri vs. ile daha iyi çalıştığı düşüncesinin demokratik rejimlerdeki tecrübelerle desteklendiği kanaatindeyim.
yo yanlış anlaşılmışım, ''eklemek'' istediğim hususları, zaten sana itiraz olarak düşünmemiştim. Sırf şeklen model, literatürde öyle geçiyor diye, birşeyi savunmayacağını biliyorum. Ayrıca farklı ülkelerde yüzyılların deneyimi sonucu oluşmuş tecrübeler elbette dikkate alınmalı; ''burası Türkiye, diğer demokratik toplumlara benzemeyiz'' gibisinden argümanları da hem boş hem tehlikeli buluyorum bu açıdan.
Ancak ABD'dekine benzeyen bir çoğunlukçu sistemin oradaki gibi işlevsel olabilmesi için oradaki gibi eyaletlere dayalı bir federal yapılanmanın falan da gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu yönde bir adımın ülkedeki bölgesel kutuplaşmaları derinleştireceği düşünülebilir. (son 2 seçimde -yerel ve genel- Türkiye haritasının nasıl 3 renge bölündüğünü hatırladığımızda bunun neden düşünüldüğü görülür)
Bu argümanı son zamanlarda Türk tartışma programlarında duydum birkaç kez. Ama tam olarak anlayabilmiş değilim, gerek başkanlık sisteminin gerek çoğunlukçu seçim sisteminin, federal veya üniter yapıyla bir ilgisini göremiyorum pek. Üniter yapıya sahip İngiltere'de de çoğunlukçu seçim uygulanıyor mesela.
Başkanlık sisteminde hem başkan, hem de parlamento üyeleri pozisyonlarını halk desteğine dayanarak edindikleri için bunlar arasındaki bir uyuşmazlıkta hangisinin diğerine önceliği olduğu pek belli olmuyor. Bu nedenle, bu tarz durumlarda önceliğin parlamentoda olduğunun açık olduğu parlamenter sistemlerde olanın aksine, kilidi açmak için 3. alternatiflere, yani demokrasi dışı yöntemlere başvuruluyor. Başkanlık sistemindeki yargı dışındaki güçlerden birine öncelik vermek de sorunu pek çözmüyor bence. Başkana daha baskın yetkiler verecek olsan, otoriterliğe davetiye çıkarmış oluyorsun. Meclisi baskın hale getirsen zaten parlamenter sisteme yaklaşmış oluyorsun.
Belki, başkan ve meclis seçimlerini aynı anda yapmak gibi önlemler bu tehlikeleri azaltır. Ama o zaman da başkanlık sisteminden umulan avantajlar (karşılıklı dengeleme vs.) kalmaz gibi...
Belki de klasik güçler ayırımı düşüncesinden -yürütme ve yasama ilişkisi bağlamında- vazgeçmek gerekiyor. Zaten parlamenter sistemlerde fiilen vazgeçilmiş durumda, ama ''güçler ayırımı''nı kendi başına bir değer olarak da görmemek gerekiyor belki de. Bu ilkenin ortaya çıktığı zamanlarda, meclis yetkisi sadece anayasa, bütçe onayı, ceza kanunu vs. gibi temel alanlarda düşünülüyordu. Ama günümüzde yürütmenin kendisi çok büyük oranda yasal düzenlemelerle yapılıyor zaten. Dolayısıyla hükümetle meclisi ayırmak sadece güçler ayırımı ilkesine daha iyi uyuyor diye bir avantaj olarak görülmemeli bence.
Diğer yandan Türkiye'nin mevcut sisteminde ''checks and balance'' unsuru biraz fazla zayıf değil mi? (yetkisi olmadığı halde, otobüs biletlerinin fiyatlarına varana kadar, siyasete müdahale eden yargıyı saymazsak).
yo yanlış anlaşılmışım, ''eklemek'' istediğim hususları, zaten sana itiraz olarak düşünmemiştim. Sırf şeklen model, literatürde öyle geçiyor diye, birşeyi savunmayacağını biliyorum. Ayrıca farklı ülkelerde yüzyılların deneyimi sonucu oluşmuş tecrübeler elbette dikkate alınmalı; ''burası Türkiye, diğer demokratik toplumlara benzemeyiz'' gibisinden argümanları da hem boş hem tehlikeli buluyorum bu açıdan.
O tarz argümanlar zaten Türkiye'de ben kendimi bildim bileli kullanılagelen, insan haklarına aykırı uygulamaları aklama için kullanılan argümanlardır. "Türkiye'nin özel şartları" dendi mi ötüyor benim dedektör. :)
Bu argümanı son zamanlarda Türk tartışma programlarında duydum birkaç kez. Ama tam olarak anlayabilmiş değilim, gerek başkanlık sisteminin gerek çoğunlukçu seçim sisteminin, federal veya üniter yapıyla bir ilgisini göremiyorum pek. Üniter yapıya sahip İngiltere'de de çoğunlukçu seçim uygulanıyor mesela.
Birleşik Krallık da ABD de çoğunlukçu sistemlere sahip ülkeler, ama ikisinin sistemleri arasında çok temel bir fark var. Örneğin İngiltere'deki seçim sistemi için "dar bölgeli" deniyor; "first past the post" adı verilen bir sistem kullanıyorlar ve buna göre küçük seçim bölgelerinde adaya oy veriliyor, ve oyların göreli çoğunluğunu alan aday seçiliyor. Yani yüzde 30 ile de seçilmek mümkün, yeter ki diğer tüm adaylar yüzde 30'un altında oy almış olsunlar. ABD'deki seçimlerde ise oradaki eyaletler Türkiye'deki iller gibi değerlendiriyorlar, her eyaletin House of Representatives'de nüfusuna oranlı bir koltuk sayısı var, örneğin Kaliforniya'nın 46 koltuğu var diyelim, Kaliforniya'da Demokratlar oyların en çoğunu alan parti olurlarsa 46 koltuk da onların oluyor.
ABD'deki sistem için eyaletleri önemli kılan başka bir özellik de Senato. Her eyaletten 2 senatör gidiyor Senato'ya, eyaletin nüfusuna bakılmıyor. Senato'nun yetkileri de oldukça geniş, hatta ABD'deki Kongre'nin daha güçlü bölümü denebilir. Ve bu da bir denge unsuru, çok güçlü bir checks and balances sistemi yaratsa da bu sistem için "inefficient by design" diyenler falan da var. Bizdeki anayasa tartışmalarını düşününce aklıma geliyor, ABD'de "constitutional amendments" denen federal anayasa değişiklikleri için Kongre'nin iki kanadında da nitelikli çoğunluk sağlamak gerekiyor. ABD'deki sistem Türkiye'de uygulanacak olsa sık sık kilitleneceğini tahmin ediyorum.
Belki, başkan ve meclis seçimlerini aynı anda yapmak gibi önlemler bu tehlikeleri azaltır. Ama o zaman da başkanlık sisteminden umulan avantajlar (karşılıklı dengeleme vs.) kalmaz gibi...
O zaman yine aynı "fusion of powers" hadisesi yaşanıyor, aynı dediğin gibi.
Belki de klasik güçler ayırımı düşüncesinden -yürütme ve yasama ilişkisi bağlamında- vazgeçmek gerekiyor. Zaten parlamenter sistemlerde fiilen vazgeçilmiş durumda, ama ''güçler ayırımı''nı kendi başına bir değer olarak da görmemek gerekiyor belki de. Bu ilkenin ortaya çıktığı zamanlarda, meclis yetkisi sadece anayasa, bütçe onayı, ceza kanunu vs. gibi temel alanlarda düşünülüyordu. Ama günümüzde yürütmenin kendisi çok büyük oranda yasal düzenlemelerle yapılıyor zaten. Dolayısıyla hükümetle meclisi ayırmak sadece güçler ayırımı ilkesine daha iyi uyuyor diye bir avantaj olarak görülmemeli bence.
Ben de aynı şekilde düşünüyorum, ve bu da parlamenter sistemi daha çok tutmamın sebeplerinden biri.
Diğer yandan Türkiye'nin mevcut sisteminde ''checks and balance'' unsuru biraz fazla zayıf değil mi? (yetkisi olmadığı halde, otobüs biletlerinin fiyatlarına varana kadar, siyasete müdahale eden yargıyı saymazsak).
Bilemiyorum, en azından ben kafamda şöyle bir karşılaştırdığımda diğer parlamenter sistem kullanan ülkelerden çok da farklı gibiyiz diye düşünmüyorum o anlamda.
AlbatrosS
02-04-2011, 05:36
siyasal iktidar, yerelleştirilmedikçe her türden demokrasi mefhumu eksik kalmaya mahkumdur. ''uzmanlaşma'' adı altında siyaset öylesine teknik ve demagojik bir bağlamda kurgulanıyor ki sistem bizzatihi varlık amacına yabancılaşıyor ve bürokratlaşıyor. bu tip durumlar da hakikatte neye hizmet ettiği oldukça tartışmalı ''istikrar'' adına kutsanıyor. gerçekte yasalar sade ve basit olmak zorunda olduğu gibi yetkiler de yerelleşmeli. insanlar yaşadıkları bölge/il/ilçe üzerinde doğrudan temsilciliklere ve etkilere sahip olabilmelidir.
kaldı ki ülkemizde demokrasinin özüne ilişkin sorunlar başkanlık yahut temsili sistem sorunu değildir. en büyük sorun siyaseten temsil sorunudur. türkiye'nin artık ya güçlü bir yerel yönetim reformunu yahut konfederal/federal sistemi tartışması gerekmektedir. iktidarı paylaşmaktan çekinmeyen, doğrudan hesap verebilir ve mümkün mertebe şeffaf/katılımcı bir demokrasi sorunumuz vardır. doğrudan denetim, dokunulmazlıkların kaldırılması, siyasal temsiliyet/baraj sorunu ve referandumla görevden alabilme gibi mevzular acilen talep edilmelidir.
mevcut siyasetin populist tartışmaları arasında konuşulması öncelikli tonla sorun konuşulmuyor... hala mevcut seçim ve siyasi partiler yasasıyla seçimlere gidiyoruz ki bu rezalettir...
Diğer yandan Türkiye'nin mevcut sisteminde ''checks and balance'' unsuru biraz fazla zayıf değil mi? (yetkisi olmadığı halde, otobüs biletlerinin fiyatlarına varana kadar, siyasete müdahale eden yargıyı saymazsak).
Bilemiyorum, en azından ben kafamda şöyle bir karşılaştırdığımda diğer parlamenter sistem kullanan ülkelerden çok da farklı gibiyiz diye düşünmüyorum o anlamda.
Yerleşmiş demokrasi sahibi ülkelerin çoğunda (belki de hepsinde?) yasama yetkisinin iki kurum tarafından paylaşıldığını görüyoruz.
- Almanya'da (doğrudan halk tarfından seçilen) 'Bundestag' ile (eyalet hükümetlerinin temsilcilerinden oluşan) 'Bundesrat'.
- Avusturya'da 'Nationalrat' ve 'Bundesrat'
- Birleşik Krallık'ta House of Commons ile House of Lords.
- Fransa'da senato ile meclis.
- İsviçre'de 'Nationalrat' ve 'Ständerat'
vs.
Türkiye'de de eskiden çift yasama kurumu denenmiş gerçi, ama mevcut anayasaya göre, zaten içiçe geçmiş olan hükümet-meclis güçlerini dengeleyecek ikinci bir siyasi kurum yok. Mevcut anayasada da bu görev Cumhurbaşkanı'na verilmiş gibi. Tipik senato yetkileri diyebileceğimiz yetkiler (yasa vetosu gibi) bizde Cumhurbaşkanı'na verilmiş. Ama Cumhurbaşkanlığı aynı zamanda siyaset-üstü bir kurum olarak kurgulandığından, doğrudan halka karşı sorumlu olmadığından vs. biraz çarpık bir yapı oluşmuş.
Ama asıl vurgulamak istediğim nokta:
Aslında ikimizin de sahiplendiği öneriye göre, parlamenter sistemde kalırsak ve Cumhurbaşkanının yetkilerini de parlamenter sistemlerde olması gerektiği gibi kısıtlarsak, diğer parlamenter sistemlerin aksine meclis-hükümet ikilisini dengeleyebilecek hiçbir siyasi güç kalmayacak.
Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini alıp, yeni kurulacak olan bir senato'ya vermek ve senato ile meclis seçimlerini farklı zamanlarda gerçekleştirmek (örn. iki senelik aralıklarla); 'uzlaşı' kültürünü arttırmaya yarayabilir bence.
Türkiye'de de eskiden çift yasama kurumu denenmiş gerçi, ama mevcut anayasaya göre, zaten içiçe geçmiş olan hükümet-meclis güçlerini dengeleyecek ikinci bir siyasi kurum yok. Mevcut anayasada da bu görev Cumhurbaşkanı'na verilmiş gibi. Tipik senato yetkileri diyebileceğimiz yetkiler (yasa vetosu gibi) bizde Cumhurbaşkanı'na verilmiş. Ama Cumhurbaşkanlığı aynı zamanda siyaset-üstü bir kurum olarak kurgulandığından, doğrudan halka karşı sorumlu olmadığından vs. biraz çarpık bir yapı oluşmuş.
Ama asıl vurgulamak istediğim nokta:
Aslında ikimizin de sahiplendiği öneriye göre, parlamenter sistemde kalırsak ve Cumhurbaşkanının yetkilerini de parlamenter sistemlerde olması gerektiği gibi kısıtlarsak, diğer parlamenter sistemlerin aksine meclis-hükümet ikilisini dengeleyebilecek hiçbir siyasi güç kalmayacak.
Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini alıp, yeni kurulacak olan bir senato'ya vermek ve senato ile meclis seçimlerini farklı zamanlarda gerçekleştirmek (örn. iki senelik aralıklarla); 'uzlaşı' kültürünü arttırmaya yarayabilir bence.
Vurguladığın nokta ve getirdiğin öneri son derece faydalı olur diye düşünüyorum; ama tam "checks and balances" olmuyor sanki, zira o terim genelde yasama, yürütme ve yargının birbirini denetlemesi durumunu ifade ediyor. Meclislerin iki kanatlı olması o anlamda kuvvetlerden birinin bir diğerini denetlemesinden ziyade kuvvetlerden birinin (yasama) bölünerek daha yüksek konsensuslu bir sistem yaratması durumu gibi.
Vurguladığın nokta ve getirdiğin öneri son derece faydalı olur diye düşünüyorum; ama tam "checks and balances" olmuyor sanki, zira o terim genelde yasama, yürütme ve yargının birbirini denetlemesi durumunu ifade ediyor. Meclislerin iki kanatlı olması o anlamda kuvvetlerden birinin bir diğerini denetlemesinden ziyade kuvvetlerden birinin (yasama) bölünerek daha yüksek konsensuslu bir sistem yaratması durumu gibi.
hmm.. kavramsal olarak haklı olabilirsin. Ama bu biraz da tanım meselesi gibi sanki, örn. Alman wikisi (http://de.wikipedia.org/wiki/Checks_and_Balances):
Auch innerhalb der Legislative gilt der Grundsatz der Checks and Balances, da Gesetze von zwei verschieden zusammengesetzten Kammern verabschiedet werden müssen.
Yasama içinde de ''checks and balances'' ilkesi geçerlidir, zira kanunların farklı teşekküllere sahip iki 'kamera' tarafından onaylanması gerekmektedir.
Yani ''checks and balances'' terimi yerine başka bir sözcük kullansak da, aslında amaç ve işlev aynısı bence. ''Karşılıklı kontrol ve dengeleme'' dediğimiz şeyle ''yüksek konsensüs sağlama'' amaçları birbirinden ayrılamazmış gibi geliyor bana.
''Karşılıklı kontrol ve dengeleme'' dediğimiz şeyi
(a) klasik olarak üç gücün karşılıklı ilişkisi bağlamında düşünebiliriz.
(b) bir gücü iki farklı kurula ayırıp, bu iki kurul arasında düşünebiliriz (örn. meclis-senato; fakat mesela yargı içerisinde de her ülkede yine 'karşılıklı kontrol ve dengeleme'yi sağlayan düzenlemeler var)
(c) ama aynı zamanda tek bir kurul içindeki farklı gruplar arasındaki ilişki olarak da düşünebiliriz (örn. meclis içindeki azınlık gruplarının itiraz hakları, konuşma hakları vs.)
hmm.. kavramsal olarak haklı olabilirsin. Ama bu biraz da tanım meselesi gibi sanki, örn. Alman wikisi (http://de.wikipedia.org/wiki/Checks_and_Balances):
Öyle sanırım; mesela İngilizce Wikipedia'da checks and balances maddesi doğrudan seperation of powers maddesinde bir alt başlığa (http://en.wikipedia.org/wiki/Separation_of_powers#Checks_and_balances) yönlendirilmiş durumda.
O linkte şöyle deniyor:
Checks and balances allow for a system based regulation that allows one branch to limit another, such as the power of Congress to alter the composition and jurisdiction of the federal courts.
"Checks and balances" adı verilen kontrol ve denge unsurları kuvvetlerden birinin bir diğerini sınırlamasına imkan tanıyan sistem tabanlı bir regülasyondur; buna Kongre'nin federal mahkemelerin yetki ve de oluşumunu değiştirme gücü örnek gösterilebilir.
Yani ''checks and balances'' terimi yerine başka bir sözcük kullansak da, aslında amaç ve işlev aynısı bence. ''Karşılıklı kontrol ve dengeleme'' dediğimiz şeyle ''yüksek konsensüs sağlama'' amaçları birbirinden ayrılamazmış gibi geliyor bana.
''Karşılıklı kontrol ve dengeleme'' dediğimiz şeyi
(a) klasik olarak üç gücün karşılıklı ilişkisi bağlamında düşünebiliriz.
(b) bir gücü iki farklı kurula ayırıp, bu iki kurul arasında düşünebiliriz (örn. meclis-senato; fakat mesela yargı içerisinde de her ülkede yine 'karşılıklı kontrol ve dengeleme'yi sağlayan düzenlemeler var)
(c) ama aynı zamanda tek bir kurul içindeki farklı gruplar arasındaki ilişki olarak da düşünebiliriz (örn. meclis içindeki azınlık gruplarının itiraz hakları, konuşma hakları vs.)
Ufak, semantik görüş ayrılığımızın çok da önemli olmadığı konusunda sana katılıyorum. Karşılıklı kontrol ve dengeleme ile istikrar arasında bir denge tutturmak kolay değil, zaten tüm sistemlerde de amaçlanan bu dengenin oturtulması. Karşılıklı kontrol ve dengeleme dediğimizde hem a, hem b, hem de c olarak görmemizde bir sorun yok bence. Zira bu unsurlardan tek biri tek başına yeterli olmuyor ve amaçlanan denge bozuluyor.