Orijinalini görmek için tıklayınız : Anti-Psikiyatri
Jolly Jocker
27-04-2011, 01:12
Psikiyatri ''bilimi'', bilimin egemen sınıf elinde nasıl da araçsallaşıp afyonlaşabildiğini göstermesi bakımından oldukça dikkate değerdir. Tıpkı din gibi, özünde toplumsal ve politik olan sorunların üzerini örtmeye yaramaktan başka bir işe yaradığı yoktur. Psikiyatri, sosyo-politik zeminin mağdur ettiği bireylere ''hasta'' yaftası yapıştırıp, kusuru sosyo-politik sistem yerine bireyde arar. Örneğin birey işsizlikten ötürü bunalıma girdiyse, burada sorun işsizlik ya da işsizliği dayatan sistemde değil sendedir! Psikiyatri bununla da kalmaz, hastalığı tanımlama tekelini elinde tuttuğu için, bireyleri sindirip düzeni temize çıkarmak için yarı-bilinçli bir misyon da üstlenir. Bireyi hasta olduğuna ve hastalığının kökeninin biyolojik olduğuna, yani yine bireyin kendisi olduğuna inandırarak kişiyi sıkıştırır. Birey kendini gerçekten de sorunlu ve hasta hissederek kendini sorgulamaya başlar. Korku, kaygı, suçluluk duygusu ve kendi gibi 'hasta' olmayıp 'normal' olanlar karşısında eksiklenme baş gösterir. Birey iyice içine kapanır. Tüm bu yöntemlerle bireyin isyanı sindirilemez ve itirazına devam ederse bu sefer de 'tıbbi' tedavi adı altında binbir çeşit psikoterapik ilaçla ''tedavi edilmeye'', yani maddi araçlar da kullanılarak sindirilmeye çalışılır. Aslında sistemin mağdur ettiği bir birey, duyarsız ve sisteme uyan diğer bireyler arasında belki de tek sağlıklı bireydir ama anormal ve düzeltilmesi gereken bir vaka muamelesi görür. Psikiyatri, hastalığı hiç sistemde aramaz, hep bireylerde arar.
Psikiyatri, kapitalizmin yeni dinidir. Artık suçluluk hissi, korku ve kaygıyı psikiyatri vermekte, düzeni temize çekmek üzere düzenin mağdurlarını suçlama misyonunu o üstlenmekte, eskinin günahkarlık kavramına benzer biçimde bireye kendini anormal ve hastalıklı hissettirmektedir. Üstelik psikolog ve psikiyatristler, tıpkı din adamları gibi, bu işi paraya da dökmüşlerdir! İktidarlar, kendine karşı çıkan ya da bir biçimde mağdur ettikleri herkesi sindirmek için ille de asker-polis gücünü kullanmaz. Ya da tutuklayıp hapse atmaz. Bundan daha öncelikli ve etkili bir yol benimser. En başta başkaldıran bireyin ve etrafındaki insanların bu başkaldırıyı ezmesi ve dışlaması için bunu bir hastalık, bir anormallik olarak tarifler ve topluma benimsetir. Psikiyatri denen 'bilimsel faşizm', iktidara bu yolda büyük destek sunar. Akıl hastaneleri ve terapi seansları başkaldırının sistem adına ezilip hastalığın tüm 'kabahatinin' bireyde arandığı, böylece bireyin daha da sindirildiği aslında tümüyle politik bir süreç olarak yaşanır. Sosyo-kültürel yapının mağdur ettiği insanlar, ''ruh hastası'' olarak yaftalanıp -tıpkı mahkumlar gibi- bir yere kapatılır. Mahkumların 'ıslah edilmesi' gibi, bu insanlar da 'tedavi edilmeye' başlanır. Ta ki tüm sorunun kendilerinde olduğuna inanıp sistem eleştirisi yapmayı bırakana ve mevcut düzene uyumlu bir birey olana kadar. Psikiyatrinin 'normallik' ve 'sağlıklılık' tanımı temelde mevcut sisteme uyum, o sistemin üzerinde yükselen toplumsal ilişkilere ve kültüre uyumdur. Aykırılık yapanlar olsa olsa 'deli' ya da 'ruh hastasıdır'. Başta burjuva medya olmak üzere devrimcilere sürekli olarak 'patolojik vaka', 'şiddet eğilimli tipler', 'asosyaller' v.s. denmesi boşuna değildir. Bu söylemlerin tümü sistemin tahakkümünü bireyler üzerinden her gün tekrar tekrar üretmeye yarar.
Kısacası: Kahrolsun psikiyatri! İmamları nasıl dikkate almıyorsanız, psikolog takımını da dikkate almamanızı tavsiye ederim. Zira aynı temelden kök almakta ve aynı amaca hizmet etmektedirler. Ruh sağlığında bir sorun hissediyorsan bunun sebebi toplumsaldır, biyolojik değil. Çözümü de yaşam pratiğini devrimcileştirmektir, psikiyatriste sonunda seni suçlaması için bir tomar para boca etmek değil.
Emekçiler sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da sömürülüyor. Kapitalizm, başta medyası ve reklamları olmak üzere algımızı ve duygu dünyamızı da kontrol edip yönlendirmeye çabalıyor. Arzularımıza uygun ürünler satmak yerine, ürünlerini arzulamamızı sağlamak üzere duygu dünyamıza tecavüz etme yoluna gidiyorlar. Psikiyatri denen yeni din, emekçilerin duygulanımlarının bir sonraki günün sömürüsü için kontrol edilmesi, sınırlar içinde tutulması ve yeniden üretilmesini sağlayan modern bir afyondan başka birşey değil.
Mümkünse sadece sosyalizm/komunizm hakkında konuş, bilmediğin anlamadığın ve hatta anlayamayacağın konulara girme.
Psikiyatriyi depresyondan ibaret görürsen olacağı budur.
Foucault da, ''Delilik ve Toplum'' adlı eserinde biraz daha ağdalı cümlelerle, psikiyatrinin özünde bir toplumsal kontrol aracı olduğunu, objektif ve bilimsel bir kurum değil, toplumsal norm ve standartlar üreten bir nevi güç mercii olduğunu söylüyor. :)
Daha fazla itibar ettiğim yerlerden okuyup anlayabildiğim kadarıyla, 'psikiyatri' genel başlığı altında çok fazla ideolojik varsayımlarla yönelen psikayatri akımları da var ve yine bizzat bilim içerisinde de yeterince eleştiriliyor zaten. Ayrıca psikiyatrinin tolumsal şartlanmışlıkları da yine iligli bilim insanları tarafından ifşa ve analiz edilip, objektif, rasyonel tartışmaların ve revizyon önerilerinin önü açılıyor. Sürekli yeni deneyler, araştırmalar, eski dogmaların çöpe atılması vs. söz konusu. Ama tam anlamıyla ''bilimsel'' bir disiplin olarak, oldukça genç sayılacak ve 'bilim-öncesi' evrelerinden kalma bir çok yükü olan bir disiplin anladığım kadarıyla. Her halükarda bugün 'psikiyatri' ana başlığı altında yer alıp, son derece objektif, bilimsel, ampirik metotlar kullanan ve diğer akımları sert bir şekilde eleştiren akımlar da var (hatta yine anladığım kadarıyla bugünkü ana akım bu).
Konu hakkında uzmanımsı bile değilim hiçbir şekilde. Ama konuyla ilgili birkaç aklı başında, genel anlaşılır makale okumak bile, bence, sevgili Freddie'nin bu kati, nihai, apodiktik hükümlerinin konuyu biraz fazla basitleştirdiğini anlamak için yeterli.
İvan Karamazov
27-04-2011, 10:32
hakikaten çok sığ bir konu olmuş. günümüzdeki sistemin, birey üzerindeki psikolojik etkileri elbette ki yadsınamaz ancak tüm psikiyatrik vakaların bundan kaynaklandığını iddia etmek aşırı komik olmuş. benim bir dostum var... eskiden obsesif-kompülsif bozukluğu vardı. ne kadar büyük sıkıntılar çektiğini anlatabilmem mümkün değil. ciddi ve uzun bir psikiyatrik tedavi sürecinden geçti. fakat tedaviye başlangıcı ile bitişi arasında dağlar kadar fark var. dahası, bu arkadaşımın kardeşi de aynı hastalığa sahip şu anda ve o da tedavi görüyor... neyse. eğer başlık sahibi ciddi ciddi bu düşünceye sahipse bize ve kendisine cevaplamakla yükümlü olduğu sorular var. bunlardan bazıları şöyle:
1) akıl hastalıklarının hiçbiri kapitalizm öncesinde yok muydu? bütün akıl hastalıklarının kökeninde, sadece kapitalizm ve sömürülen işçi hakları mı var? mesela ilk çağlardaki insanlar, hiç akli denge bozukluklarını bilmiyor ve bunlar üzerinde tedavi yöntemleri geliştirmeye çalışmıyorlar mıydı?
2) madem ki mental bozuklukların sebebi günümüz sistemi; o halde başarılı olan psikiyatrik tedavilerin başarılı olabilmesinin altında yatan sebep ne? sistem değişmediği halde, kişinin iyileşebiliyor olmasını psikiyatrinin gerçekten başarılı olabildiğine değil de neye bağlamalıyız?
3) doğuştan getirilen psikolojik hastalıkları nasıl yorumlamalıyız? kapitalizm artık insanın genlerine mi işliyor? yoksa üç yaşındaki çocuklar bile emekçiler duygusal olarak sömürüldüğü için mi bu türden hastalıkları sergiliyorlar?
4) psikolojik hastalıklar sadece emekleri sömürülen işçilerde görülen hastalıklar mı? günümüzde kapitalizmin tüm nimetlerinden faydalanan insanların ailelerinde bu türden hastalıklar hiç ortaya çıkmıyor mu?
5) bazı psikolojik hastalıklar genetiktir. örneğin amişlerde bipolar bozukluk görülme sıklığı dünya ortalamasından daha yüksektir. amişlerde bipolar bozulukluk görülme sıklığının yüksek olmasını, bu hastalığın genetik kökenlerinin genetikçiler tarafından da desteklenmesini nasıl açıklayacağız? demek ki artık genetik bilimine de mi güvenmemeliyiz? artık genetikçiler de mi psikayatrların günümüz sisteminin şakşakçıları olmuşlardır?
bunun yanında psikiyatriye getirilmiş çok ağır eleştiriler ve sarsıcı deneylerin olduğu da bir gerçek. özellikle de sosyal-psikolojiyle ilgilenen biliminsanları sorguluyorlar bu tür konuları... bu konuda çalışmalar yürütmüş david rosenhan'ın çok önemli bulduğum ve psikiyatrinin çok ciddi biçimde sorgulanmasına ve gelişmesine yol açmış müthiş bir deneyi vardır. rosenhan, aralarında kendisinin olduğu hiçbir psikolojik hastalık geçirmemiş sekiz kişiyle, isimlerini değiştirip farklı farklı hastanelere başvururlar. sözde şikayetleri de başka kimse tarafından duyulmayan garip seslerdir. bu sekiz kişi bu sorunları dışında gerçekte nasıl yaşıyorlarsa aynen öyle yaşamaya devam ederler. bu sözde hastalar, gereken yerlere gönderildikten sonra da bir daha hiç bu şikayetlerini dile getirmezler. buna karşın, hastanedeki hastalar onların hasta olmadıklarını anlamalarına rağmen, hastane görevlileri onların hasta olmadığını anlayamaz! sonuç da: hastalar(!), en azı bir hafta, en fazlası 52 gün ve ortalama 19 gün olmak üzere hastanede tutulduktan sonra; biri "manik depresif psikoz", diğerleri de "remisyonda şizofren" tanısı ve ağır ilaçlarla yollanırlar... ben psikiyatrinin bu türden eksikliklerini, kapitalizme ya da aslında bu türden hastalıkların olmamasına değil de; bu bilimin halen emekleme döneminde olmasına bağlıyorum. bilime sığ ve geçerliğini yitirmiş ideolojileri bulaştırmamak lazım.
Jolly Jocker
27-04-2011, 20:52
Bilim materyalisttir. Materyalizm, sadece fen bilimlerinin değil sosyal bilimlerin de temelidir. Öğretir ki, insan, sadece biyolojik değil, aynı zamanda kültürel bir varlıktır. Etrafıyla ve diğer insanlarla olan iletişim ve etkileşimleriyle kendini vareder, şekillendirir. Birey, yalnızca toplumsallığı içinde ele alınabilir. Toplumsal ilişkilenme biçimlerinin ana hatlarını belirleyen de ekonomik ve politik sistemdir. Dolayısıyla, arada çok katı ve direkt bir belirlenim olmasa da, toplumsal sistem ile bireyin karakteri ve psikolojisi arasında sıkı bir ilişki olduğu yadsınamaz. Bu da demektir ki, bireyin psikolojisi ele alınırken, onun ilişkilendiği herşey ve bu 'herşeyin' temelini oluşturan ekonomik-politik sistem ele alınmalı ve psikolojik bir sorunun tedavisi bu şekilde uygulanmalıdır. Biricik sağlıklı psikiyatri bu şekilde kurulabilir. Ancak herşey herşeyle ilgilidir ve ekonomik-politik sistemce belirlenen sadece bireyler değildir. Psikiyatri de sistemin elinde araçsallaşmıştır. Onun hastalık ve tedavi tanımları kaçınılmaz olarak egemen ideolojinin hizmetine girmiş, gerçekte sistemin mağduru olan insanları sindirme araçlarına dönüşmüştür. Konuyu bunları anlatabilmek için açtım. Yoksa bireyin psikolojisini kaba bir indirgemecilikle tümüyle sisteme bağlamak, psikiyatriyi tümden mahkum etmek v.s. için değil. İndirgemeci ve kaba bir bakış açısıyla hareket etmiyorum ama beni böyle okuyan sizlersiniz arkadaşlar.
1) akıl hastalıklarının hiçbiri kapitalizm öncesinde yok muydu? bütün akıl hastalıklarının kökeninde, sadece kapitalizm ve sömürülen işçi hakları mı var? mesela ilk çağlardaki insanlar, hiç akli denge bozukluklarını bilmiyor ve bunlar üzerinde tedavi yöntemleri geliştirmeye çalışmıyorlar mıydı?
''Tüm akıl hastalıklarının müsebbibi kapitalizmdir'' argümanını değil, ''İnsan psikolojisi, bireyin içinde yer aldığı genel sosyo-kültürel ve ekonomik ilişkilerden etkilenir; bunları görmezden gelen bir psikiyatri dinin afyon işlevine benzer bir nitelik edinir'' argümanını savundum konuda. Bu argümanı, ''Kapitalizm olsun ya da olmasın, sınıflı toplum yapısı özellikle alt sınıflardaki bireylerin psikolojisi üzerinde yıkıcı etkiler yaratır; bu etkilerin sebebini o toplumsal yapı yerine toplumdan yalıtık biçimde ele alınan bireyde aramak, bilimsel değil yalnızca egemen sınıfların işine gelen ideolojik bir yaklaşımdır.'' argümanıyla genişletebiliriz, ki genişletmiştim de. Ama sen/siz, sanki sadece kapitalizme atfen söylüyormuşum gibi 'sığ' biçimde algılayıp beni sığlıkla itham etmişsiniz. Canınız sağolsun.
2) madem ki mental bozuklukların sebebi günümüz sistemi; o halde başarılı olan psikiyatrik tedavilerin başarılı olabilmesinin altında yatan sebep ne? sistem değişmediği halde, kişinin iyileşebiliyor olmasını psikiyatrinin gerçekten başarılı olabildiğine değil de neye bağlamalıyız?
Bir avunma ve sığıntı, teselli ve huzur ihtiyacı için dine yönelen biri bu ihtiyaçlarını büyük oranda gideriyorsa bunu neye bağlamalıyız? Dinin gerçek olduğuna mı? Psikiyatrinin bireyleri dönüştürmekte başarılı olması, onun bilimselliğini ya da objektifliğini göstermez.
3) doğuştan getirilen psikolojik hastalıkları nasıl yorumlamalıyız? kapitalizm artık insanın genlerine mi işliyor? yoksa üç yaşındaki çocuklar bile emekçiler duygusal olarak sömürüldüğü için mi bu türden hastalıkları sergiliyorlar?
Ben insan psikolojisinin varlığını ya da bunun yer yer bozulabildiğini inkar ediyor değilim. Günümüz psikiyatrisinin objektif olmayıp egemen ideolojinin belirleniminde çalıştığını anlatıyorum yalnızca. Öte yandan, evrimsel olarak canlıların biyolojik yapıları, içinde yaşadıkları koşullarca belirlenir. Örneğin, iki ayak üstüne kalkmamızı gerektiren bir coğrafyaya hiç uğramamış olsaydık bugün hala daldan dala atlıyor olurduk. Biyolojik yapı, canlının yaşadığı koşullardan soyut biçimde ele alınamaz. Böylesi bir bakış açısı kişiyi evrimi inkara ve tasarıma götürür. (Küçük bir uyarı sadece.)
4) psikolojik hastalıklar sadece emekleri sömürülen işçilerde görülen hastalıklar mı? günümüzde kapitalizmin tüm nimetlerinden faydalanan insanların ailelerinde bu türden hastalıklar hiç ortaya çıkmıyor mu?
Bir kişi köle ise herkes köledir. Elbette sistemin toplumsal ilişkilenme biçimlerini belirleyen yapısı egemen sınıf veletlerinin de psikolojisini etkileyecektir. Bunda benim söylediklerime ters bir yan yok. Fakat senin/sizin görmemekte ısrar ettiğiniz şu; egemen sınıftan bir çocuk ile ezilen sınıftan bir çocuğun psikolojik sorunlarının arka planı aynı değildir. Örneğin, iki çocuğun da burnundan kıl aldırmayan, büyüklük taslama meraklısı, kompleksli tipler olmasının ardında; birinin böyle yetiştirilip etrafında böylelerini gördüğü için bu tür bir karakteri içselleştirmesi, diğerinin ise etrafındaki ''sinik'' karakterlere ve her an yanı başında olan sindirilmişliğe duyduğu bir tepki olabilir. Sonuç(kişilik yapısı) benzer olsa da etkenleri(sınıfsallık) farklıdır ama onun da kökü aynı sisteme dayanır.
5) bazı psikolojik hastalıklar genetiktir. örneğin amişlerde bipolar bozukluk görülme sıklığı dünya ortalamasından daha yüksektir. amişlerde bipolar bozulukluk görülme sıklığının yüksek olmasını, bu hastalığın genetik kökenlerinin genetikçiler tarafından da desteklenmesini nasıl açıklayacağız? demek ki artık genetik bilimine de mi güvenmemeliyiz? artık genetikçiler de mi psikayatrların günümüz sisteminin şakşakçıları olmuşlardır?
Tekrar edeyim, psikolojik sorunların biyolojik bir kökeni de olduğu önermesini değil, sorunu tümüyle biyolojik kökene indirgeyen bakış açısını hedef aldım. Bunu da psikolojiyi kullanırken canlının biyolojisinin yanı sıra içinde yer aldığı ve etkileştiği kültürün, toplumsal ilişkilenme tarzlarının ve bunu belirleyen temel etken olan üretim tarzının da dikkate alınmasının gerektiğini vurgulamak için yaptım. Canlılarda toplumsallık, kolektif yaşam ve iletişim arttıkça psikolojileri üzerindeki kültürel belirlenim biyolojik belirlenime her defasında daha baskın hale gelir. Yoksa gelmez mi? Sizin öyle bir bakış açınız var ki, gerçekten çok şaşırıyorum. Tüm canlılar evvela koşulların, içinde yer aldıkları ekosistemin, birbirleriyle ilişkilerinin gerektirdiği biçimde davranırlar. Böylece kültür oluşur ve psikoloji şekillenir. Biyolojik yapı ise, bu koşulların içindeki sık tekrarlarla birlikte evrime uğrar. Fakat siz koşulları, ilişkilenimleri, kültürü dikkate almadan salt biyolojik kökene atıfla hareket ediyorsunuz. İyi de söz konusu biyolojik kökeni belirleyen de bunlardır. Biyolojik indirgemeciliğin sonu, 'bağımsız belirleyen' gibi ele aldığınız genlerin ne tarafından belirlendiğini açıklamakta yetersiz kalıp, bunların yaratıldığı sonucuna ulaşmaya mecbur kalmaktır.
Jolly Jocker
27-04-2011, 21:16
Belki örnekler üzerinden gitmek, anlatmaya çalıştığımızı daha anlaşılır kılacak ve birbirimizi anlamamızı sağlayacaktır.
Tecavüz mağduru olduğu için ağır psikolojik sorunlar yaşayan bir genç kızı ele alalım. Günümüz psikiyatrisi('burjuva psikiyatrisi' dememek için kendimi zor tutuyorum), bu genç kızın sorunlarını terapi ve ilaç tedavisiyle çözdüğünüzü iddia eder. Peki gerçekten böyle midir? Sorun mağdurda başlayıp mağdurda mı bitiyor? Örneğin, mevcut ataerkil kültürün tecavüze uğramayı 'kirlenmişlik' gibi gören geleneksel düşünce kalıplarının etkisi ve mevcut toplumsallaşma biçimine sinmiş bulunan o 'tecavüzün suçunu kadında arayan' zihniyet, 'dişi köpek kuyruk sallamasa' söylenceleri v.s. mağdur kızın psikolojik yıkımında hiç pay sahibi değil midir? Ya da zanlıya odaklanalım; mevcut ataerkil kültürel yapı zanlının bu eylem için harekete geçmesinde hiçbir kabahat sahibi değil midir? Kadının alınıp zorla sahip olunabilecek bir nesne gibi görülmesi ve adamın onunla empati yapamamasında tüm bir toplumsal varoluş koşullarının kusuru yok mudur? Peki ataerkil kültür gökten mi indi? Erkeği üstün tutan ve mülkü ona veren gelenksel ekonomik ve sosyal ilişkilenme türlerinden temel almadı mı? O halde gerçek bir tedavi, sadece mağdura yönelik değil, tüm topluma ve sisteme yönelik eleştirel-dönüştürücü bir perspektifi içermek zorunda değil midir? İşin bu yönünü, yani asıl kaynağını görmezden gelen bir psikiyatri, tümüyle mevcut sistemin egemenlerinin işine gelmekte değil midir? Psikiyatrist ve psikologlar da 'esas bataklık dururken sivrisineklerle uğraşıp' bunun üzerinden cebini dolduran asalaklar konumuna düşmekte değil mi? Tüm bunları reddedip, tecavüzcünün kendi biyolojik yapısındaki bir kusurdan ötürü tecavüzcü olduğunu savunan, yani işi gene ya bir gene ya da zanlının beyninin bir yerinin olması gerekenden farklı olmasına bağlayan yaklaşım da güya bilimsel görünmesine karşın bal gibi de spekülatif ve ideolojik değil mi?
Tecavüz mağduru olduğu için ağır psikolojik sorunlar yaşayan bir genç kızı ele alalım. Günümüz psikiyatrisi('burjuva psikiyatrisi' dememek için kendimi zor tutuyorum), bu genç kızın sorunlarını terapi ve ilaç tedavisiyle çözdüğünüzü iddia eder.
Vs. vs peki hiç açıp baktın mı psikiyatrisler bu konuda neler diyor? Hem de bilimsel makalelerinde neler diyorlar hiç açıp baktın mı? Elinin altında internet var ara yüce googledan bakalım neler bulacaksın ve hatta daha bilimsel olsun diye scholar.google dan ara.
Ha bi ara evrimsel psikiyatri ne iştir ne diyolar onlara da bi ara bak istersen.
sanırım burada "psikiyatri"den kastınız "psikoloji", "psikiyatrist"ten kastınız "psikolog". zira beyinde dopamin aktivitesindeki fazlalığa bağlı olarak ortaya çıkan şizofreni hastalığını dopamin antagonistleriyle tedavi etmeye çalışmanın kapitalizmle bir alakasının olmadığı açıktır. bunun gibi pek çok örnek verilebilir. psikiyatri bilmi insanların davranışsal bozukluklarının biyolojik nedenlerini bulup buna yönelik tedavi yöntemleri geliştirir. psikiyatri bilmini reddetmek evrimi reddetmekten daha az komik değildir.
sevgili Freddie,
psikiyatri'nin topyekun bilim değil, yeni bir din filan olduğunu iddia ettin ama ilk mesajında...
İvan'ın 'sığ' demesine alınganlık göstermişsin, ama eleştirilere rağmen aynı düzeydeki iddialarına devam ediyorsun. Eleştirdiğin disiplinde bugün itibariyle hangi metotlar uygulanıyor, hangi başarılar elde ediliyor, hangi iç-tartışmalar yaşanıyor, bakış açılarında hangi önemli değişimler var vs. gibi 'detaylara' girme gibi bir zahmette bulunmadan, oturduğun yerden 'bilim eleştirisi' yapıyor, neyin bilim olup olmadığı hakkında, hem de çok kati ifadelerle, hüküm veriyorsun.
Son mesajlarında konuyu getirip dayattığın yer ise çok farklı:
Örneğin çok ağır şartlar altında çalışan maden işçilerinde beliren bedensel rahatsızlıkları inceleyip tedavi yöntemleri geliştiren tıp disiplinlerine, ''tüm bu hastalıkların kaynağında yatan sınıf sömürüsü gerçeğini görmezden geliyorlar'' gibi bir gerekçeyle ''bu bilim değil, dindir'' denilir mi hiç? Siyasi erki, toplumsal anlayışı vs. eleştirebilirsin, maden işçilerinin durumu kökten düzeltilmiyor, insanlar sömürülüyor vs. diye. Siyasi gücün asıl sorunları ortadan kaldırmak yerine, tıp bilimiyle işçileri 'çalışır' hale getirme derdinde olduğunu söyleyebilirsin. Ama buradan hareketle tıp bilimine ''bilim değil, din'' denir mi yahu?
Mesela 'emperyalist odakların' matematik ve fizik bilimini kullanarak, yeni silahlar, bombalar, yeni sömürü araçları vs. ürettiğini söyleyebilirsin. Ama buradan hareketle metematik ve fizik bilim değil, dindir filan denilir mi hiç?
Tekrar edeyim, psikolojik sorunların biyolojik bir kökeni de olduğu önermesini değil, sorunu tümüyle biyolojik kökene indirgeyen bakış açısını hedef aldım.
Günümüz psikiyatrisinin genel olarak böyle bir bakış açısı mı var? Eleştirdiğin bu şeyi iddia eden kim? Somut isim, kaynak vs. vermen gerekir. Oysa sen ilgili disiplinin topyekun bilimsel değil, ideolojik olduğunu iddia ettin.
spartacus
28-04-2011, 13:32
Tekrar edeyim, psikolojik sorunların biyolojik bir kökeni de olduğu önermesini değil, sorunu tümüyle biyolojik kökene indirgeyen bakış açısını hedef aldım. Bunu da psikolojiyi kullanırken canlının biyolojisinin yanı sıra içinde yer aldığı ve etkileştiği kültürün, toplumsal ilişkilenme tarzlarının ve bunu belirleyen temel etken olan üretim tarzının da dikkate alınmasının gerektiğini vurgulamak için yaptım. Canlılarda toplumsallık, kolektif yaşam ve iletişim arttıkça psikolojileri üzerindeki kültürel belirlenim biyolojik belirlenime her defasında daha baskın hale gelir. Yoksa gelmez mi? Sizin öyle bir bakış açınız var ki, gerçekten çok şaşırıyorum. Tüm canlılar evvela koşulların, içinde yer aldıkları ekosistemin, birbirleriyle ilişkilerinin gerektirdiği biçimde davranırlar. Böylece kültür oluşur ve psikoloji şekillenir. Biyolojik yapı ise, bu koşulların içindeki sık tekrarlarla birlikte evrime uğrar. Fakat siz koşulları, ilişkilenimleri, kültürü dikkate almadan salt biyolojik kökene atıfla hareket ediyorsunuz. İyi de söz konusu biyolojik kökeni belirleyen de bunlardır. Biyolojik indirgemeciliğin sonu, 'bağımsız belirleyen' gibi ele aldığınız genlerin ne tarafından belirlendiğini açıklamakta yetersiz kalıp, bunların yaratıldığı sonucuna ulaşmaya mecbur kalmaktır.
Sevgili Fredie
Koyulaştırdığım yer bana göre anlamlı ve temel önemdedir, konuda bence bu temelde işlenmeliydi, politik bir argümana yaslamak-yaslanabilirlik amacı taşımamalı ya da bu durum bir sonuç olarak açığa çıkmalıydı..
Elbetde insan içinde yaşadığı doğa-çevreden nasıl yalıtılamaz ise toplumsal yaşamdan da yalıtılamazdır(ki bu dediğime belirli bir kesim katılır belirli bir kesim ise katılsa bile edinilmiş şablonlar yada toplumsal-düşünsel konumu gereği ayak diretir). Fakat günümüzde 2 tür anlayış ve eğilim vardır, birincisi parça her şeydir(bütünü dışlar) diğeri ise aksine... önce bunu görmeli ve bence her meseleyi bir arıza olarak=kapitalizm demek yerine, hem izlenimlerin objektif kaynağına inebilmeli hem de bakış açılarının objektifliği ya da subjetifliği üzerinden bir değerlendirme yapılabilmelidir...
Örneğin "küçük güzeldir(ki bilhassa bilimsel alanlarda da bu anlayışa karşı çıkılmalı)", "birey her şeydir", "öznel tek doğrulayıcıdır", "her şey ispat edilebilir=matematik, ezoterik kuram(bunlardan geçilmiyor, hatda bilimsel kuramlar bile) vs", "aksi kanıtlanmadığına göre benim dediğim doğru olmalı", "bir bina varsa tasarlayanı da vardır=kırmızıya kayma varsa o halde her şey yoktan yaratıldı(patladı)"...... gibi bilimsel olmayan fakat şablonik kabullerden oluşan standart haline getirilmiş bir yaklaşım anlayışı hakimdir. Yani kısaca bu gün her alanda denebilecek düzeyde bir şablonlama, paketleme anlayışı(haliyle ayrışması) hakim hale gelmektedir..... Bu dediğim özelde bir yaklaşım değildir, yine de her türlü açmazı bulup, işte kapitalizm demek de aynı şablonlaştırmanın bir başka yansımasıdır denebilir. Çünkü burada önemli olan merkez dayanağın ne olduğudur. Objektif olarak biz neyi ele alıyoruz, amaç kapitalizmin bir eksiğini daha dile getirmek mi? yoksa gündelik yaşam içerisindeki gözlemlerimizin -fikri düzeyde- kaynağında yatan temel ilişkilerin açığa çıkartılması ve nasılı, nedeni temelinde fikir geliştirmek mi? Eğer elimizde sihirli ve her şeye hazır bir reçete sunan bir kelime olsaydı ve buda "kapitalizm" olsaydı, ne gözleme, nede bilince ve hatda hiç bir konuyu ele almaya gereksinimimiz olmazdı...
Bütünü parçalara ayırıp, tüm bileşim ve ilişki ağından yalıtmak metodu ortaçağdan beri kalıtım haline gelmiş bir metoddur. Kimse bu metodu özellikle ve bilerek uyguluyor değildir, bu toplumsal yaşam içerisinde hazır alınan ve ete-kemiğe bürünen bir yaklaşım biçimidir. Bu yaklaşım bu gün her alanda hakim bir yaklaşımdır. Benim, sadece benim hangi partiye oy vereceğime bakarak nasılki ülkede seçim istatistiği yapılamaz ise, bu anlayışlarında temel arızası benim, ama sadece benim hangi partiye oy vereceğime bakarak(daha doğrusu kendisinin-öznel) bir yargıya varmasıdır. Neredeyse her konuda temel yöntem haline getirilmiştir denebilir.
Örneğin Psikolojik bozukluk ile biyolojik bozukluk tamamen aynı şeyler olarak ele alınabilir mi? Tamamen ayrı şeyler olarak ele alınabilir mi? Aynılaştırılamaz, ama yalıtılamaz da olmalı. Önce bu soruları sormak gerekir.
Ben bir örnek vereyim, yaklaşık 1 ay ilaç tedavisi gördü. İlaçları içtiğinde yerli yersiz yaptığı gülme krizlerinide, ağlama krizlerinide atlattı. Sonra 3 ay geçti ve tekrar gülme ve ağlama krizleri baş gösterdi. Şimdi ise ne ağlama nede gülme krizleri yaşıyor. Çünkü içinde bulunduğu koşulları değiştirdi, yani insanların çoğunluğunun içinde olduğu, hayatlarının büyük kısmını geçirdiği, ama insanın değersiz görüldüğü, hissetildiği, hissettiği anti-demoktratik, ama toplumsal bir ortam olan iş koşullarını. Psikiyatrist durumun bilincinde olsa dahi bu koşulları değiştiremezdi...
Örneğin bir örnek daha, yaklaşık 10 yıl önce idi sanırım, üsküdar'da brisi eşini öldürmüştü. Böylelikle şeytanı öldürdüğüne inanmış ve bu inancıyla bu eylemi gerçekleştirmişti.
Gelecek kaygısı nasıl bir şeydir? Bir çok soru sorulabilir ve bunların insan ve toplum üzerindeki etkileri, davranış bozuklukluklarına dönüşüp, dönüşmedikleri vb bir çok yönden ele alınabilir. örneğin her an her yerde bir tanrı tarafından gözlemlenme inancı nedir? Şizofrenik paranoid bir durumdur, bir açığa çıkıştır.......
"Küçük güzeldir" bu sözü bir yerlere not almalı... Psikolojik sorunları salt biyolojik(kimyasal) davranış bozuklukları diyeceğimiz(akıl hastalığı diyeyim) bir alana indirgemek elbetde küçüğün güzelliğidir denebilir. Denebilir çünkü yazının başında belirttiğim ve hakim hale gelmiş pragmatist yaklaşımlar objektif gibi görünen subjektif önermelerini bu biçimde dayanaklı hale getirirler, bir nevi kişinin, kendi, kendisini kandırmasınında ve düşünsel mutluluğunda bir yöntemdir bu.
Diğer tarafdan da konuyu sosyal psikoloji ve insan üzerindeki etkileri temelinde ele almak "Tekrar edeyim, psikolojik sorunların biyolojik bir kökeni de olduğu önermesini değil, sorunu tümüyle biyolojik kökene indirgeyen bakış açısını hedef aldım." ve açılımı bu temelden yapmak gerekir diye düşünüyorum. Konu psikoloji olduğunda biyolojik sorunlar diyeceğimiz alan küçüktür ve salt psikiyatri temelinde biyolojik bir alana da indirgememek gerekir...
Jolly Jocker
28-04-2011, 21:01
Vs. vs peki hiç açıp baktın mı psikiyatrisler bu konuda neler diyor? Hem de bilimsel makalelerinde neler diyorlar hiç açıp baktın mı? Elinin altında internet var ara yüce googledan bakalım neler bulacaksın ve hatta daha bilimsel olsun diye scholar.google dan ara.
Ha bi ara evrimsel psikiyatri ne iştir ne diyolar onlara da bi ara bak istersen.
Kendi fikrini yazmak yerine kendince kaynak tavsiyesi mi yapıyorsun? Fikrin varsa yaz; kaynak ihtiyacım olursa haberdar ederim.
zira beyinde dopamin aktivitesindeki fazlalığa bağlı olarak ortaya çıkan şizofreni hastalığını dopamin antagonistleriyle tedavi etmeye çalışmanın kapitalizmle bir alakasının olmadığı açıktır. bunun gibi pek çok örnek verilebilir. psikiyatri bilmi insanların davranışsal bozukluklarının biyolojik nedenlerini bulup buna yönelik tedavi yöntemleri geliştirir
Birincisi, psikolojik hastalıkların biyolojik bir kökeni de olduğunu reddetmediğimi, işi salt biyolojik bakımdan ele alan anlayışı eleştirdiğimi defalarca belirttim. Dolayısıyla senin eleştirilerin beni bağlamıyor. İkincisi, psikiyatri salt ilaçla tedaviye yönelmez, terapi v.s. de uygular ve psikiyatrik hastalıklardan en yaygınları içerisinde hiç de salt biyolojik kökenli olmayan aksiyete, depresyon, sosyopati v.s. de vardır.
psikiyatri'nin topyekun bilim değil, yeni bir din filan olduğunu iddia ettin ama ilk mesajında...
Sevgili Ulpian, bak ne yazmışım ilk mesajımda;
''Psikiyatri, kapitalizmin yeni dinidir. Artık suçluluk hissi, korku ve kaygıyı psikiyatri vermekte, düzeni temize çekmek üzere düzenin mağdurlarını suçlama misyonunu o üstlenmekte, eskinin günahkarlık kavramına benzer biçimde bireye kendini anormal ve hastalıklı hissettirmektedir. Üstelik psikolog ve psikiyatristler, tıpkı din adamları gibi, bu işi paraya da dökmüşlerdir! İktidarlar, kendine karşı çıkan ya da bir biçimde mağdur ettikleri herkesi sindirmek için ille de asker-polis gücünü kullanmaz. Ya da tutuklayıp hapse atmaz. Bundan daha öncelikli ve etkili bir yol benimser. En başta başkaldıran bireyin ve etrafındaki insanların bu başkaldırıyı ezmesi ve dışlaması için bunu bir hastalık, bir anormallik olarak tarifler ve topluma benimsetir. Psikiyatri denen 'bilimsel faşizm', iktidara bu yolda büyük destek sunar.''
Bu ifadelerden çıkan sonuç nedir? Psikiyatri 'biliminin' egemen ideolojinin etkisinde kalarak onun işine yarar bir fanksiyon üstlenmesi ve bu yolda bir araca dönüşmesi, bu noktada dine benzer bir hal alması. Anlatılan budur sadece. ''Psikiyatri bilim değildir'' gibi bir iddiam yok. ''Psikiyatrinin her türü iğrençtir'' ya da ''Objektif ve daha doğru düzgün bir psikiyatri olamaz'' türü bir iddiam da yok. Psikiyatri üzerinden sistem eleştirisi yapıyorum. Her ne olursa olsun, esas soruna dokunmayıp sorundan mağdur olanı avutmaya hizmet ediyorsa bir afyon konumuna düşüyor demektir. Bu devrim kavramı için bile geçerlidir.
Son mesajlarında konuyu getirip dayattığın yer ise çok farklı:
Örneğin çok ağır şartlar altında çalışan maden işçilerinde beliren bedensel rahatsızlıkları inceleyip tedavi yöntemleri geliştiren tıp disiplinlerine, ''tüm bu hastalıkların kaynağında yatan sınıf sömürüsü gerçeğini görmezden geliyorlar'' gibi bir gerekçeyle ''bu bilim değil, dindir'' denilir mi hiç?
Esas kaynağı göz ardı ettikleri için birer afyon görevi görürler. Fakat din denemez. Ancak psikiyatri farklıdır. Adı üstünde, ''ruh bilim''. Kişinin ruh sağlığıyla, iç huzuruyla ilgileniyor. Eskiden exorcism sanılıp papaza götürülen insanlar şimdi psikiyatristlere götürülüyor. Eskiden hacı-hocanın bakıp dine bağladığı vakalara şimdi bunlar bakıyor. Bir bakıma dinin yerine oynayan bir bilim dalı. Ve tıpkı din gibi insanları afyonlamaya hizmet ediyor. Senin örneğin üzerinden konuşursak; maden işçisinin sorunlarını belki çözüyor, ama sorunu çözerken sadece işçiye odaklanıyor, kusuru da sadece onda arıyor. Asıl sorun kaynağının üzerini örterek temize çıkarıyor. Herşeyden önemlisi, ''tedavi ettiği'' işçiyi gene aynı sorun kaynağına yönlendiriyor; zaten tedavinin amacı da işçinin tekrar esas sorun kaynağına(yani sağlıksız çalışma ortamına) uyum kazanabilmesini hedefliyor. Bu noktada, sistemin sakatlığının üzerini örtmekle kalmıyor; sistemin yaraladığı insanları yine sistemin kucağına atmak için tedavi etmiş oluyor. O insanları ''hasta'' diye tanımlıyor. Hasta tanımına sistemi katmıyor. Hal böyle olunca tedavi sürecine de katmıyor. Bütüncül bir perspektif geliştirmiyor.
Günümüz psikiyatrisinin genel olarak böyle bir bakış açısı mı var? Eleştirdiğin bu şeyi iddia eden kim? Somut isim, kaynak vs. vermen gerekir. Oysa sen ilgili disiplinin topyekun bilimsel değil, ideolojik olduğunu iddia ettin.
İlgili disiplinin topyekün öyle olduğunu değil, bugünkü egemen uygulanışının öyle olduğunu, yani bir psikiyatriste gittiğinde karşılaştığın muamelenin bu olduğunu anlatıyorum. Şahsen psikiyatristlere çok gittim. Hiçbirinde de isteyerek gitmedim, etrafımın zoru ve ısrarıyla oldu. Pek çok tanı da koydular bana. ''Tedavi'' süreçleri de yaşadım, hem de yıllarca. Ama hiçbir zaman ne tanı ne de tedavinin kapsamı benim dışıma yönelmedi. Ben kültürden, toplumdan, sistemden v.s. yalıtık biçimde ele alındım; kültür, toplum, sistem, çoğunluk ''normal'' olarak önüme kondu ve benden de ''normalleşip'' uyacak hale gelmem istendi. ''Tedavilerde'' hep bu hedeflendi. Bir gün bir psikiyatriste git, sen de böyle olduğunu görürsün zaten. Konuşuyorsak bir bildiğimiz var.
paslıçivi
29-04-2011, 06:58
sevgili freddie..
ilginç bir başlık ve bakış açısı olmuş..
psikiyatri bilimi de aynı din gibi gerçeklerin üzerini örtüp insanoğlunu afyonlamaya yarar, buna katılıyorum..
ama sadece din ve psikiyatri değil, dindışı/karşıtı her türlü akım/düşünce tarzı da gerçeklerin üzerini kapatıp insanlığı afyonlar..
insanoğlunun neredeyse tamamı afyonlaşmış(derin uyku ve uyku mahmurluğu) bir şekilde yaşar ve gerçekle yüzleşemez..
çünkü henüz bu evrim sürecinda aşması gereken daha çok yol vardır..
insanoğlu yaşam şansı bulduğu bu evrende kendinden/insandan başka diğer her türlü kavrama tutunup veya saldırıp hala gerçeklerden kaçmakta ve yüzleşememktedir ve bunu yaparken de farkında değildir..
ne bir dini savunmak, ne psikiyatrinin yanında ya da karşısında olmak, ne dinlerin ve tanrının karşısında olmak henüz gerçeklerle yüzleşmeye uygun evrilmemiş insanoğlunun tutunduğu insandan öte değer ve kavramlardır..
bu tutum ve davranış içinde olmak ise insanoğlunun bir kusuru değildir.. nasıl henüz bilinçle entegre olmamış bitki ve hayvanları bu durumundan dolayı sorumlu tutamazsak, insanoğlunun binlerce yıldır varolan ve hala devam eden bu "insani olmayan" tutum ve davranışlarından (bilinç kapalılığı) dolayı sorumlu tutup eleştirip suçlayamayız..
insanoğlu insanla/kendinle yüzleşmediği sürece de insandan öte her türlü değere ya tutunup savunacaktır ya da karşısına geçip saldırıp eleştirecektir..
psikiyatri konusuna gelince..
psikiyatri insadışı faktörleri görmezden gelmez.. onları görüp farkındadır ama bunlar varoluşun "değiştirilemez" kaosudur.. o yüzden insanı temel alıp onu değiştirmeye ve bu kaosa uygun yaşamasına yardımcı olmaya çalışır..
psikiyatri çok geniş bir konudur, sadece eksojen/çevresel/dışsal faktörler rol oynamaz insanın ruh sağlığında.. insanoğlunun kendi bedensel ve ruhsal donanaımın da getirdiği bazı faktörler rol oynar bu sapmalarda, uyumsuzluklarda..
çok sevdiği biri öldüğü için depresyona giren birini normal hale getirmek için ölen kişiyi canlandıramayız
bir takım obje ve olay karşısında panik atan geçiren bir insanı normalleştirmek için fareleri yılanları örümcekleri öldürüp yokedemeyiz..
yükseklikten, açık/kapalı ortamdan korkup panik atak geçiren insanları normalleştirmek için yükseklikleri kapalı/açık ortamları yokedemeyiz..
işsiz ve parasız kaldığı için akıl ve/veya ruh sağlığını yitiren her insana iş bulup para veremeyiz..
sevgilisi onu terkettiği için şizofrenik boyutta rahatsızlanan birini normalleştirmek için sevdiği insanı ona zorla sunamayız..
yolda bir hayvan ölüsü gördüğü için günlerce uyku uyuyamayan bir insanı normalleştirmek için tüm hayvan ölümlerini ortadan kaldıramayız..
sen anladığım kadarıyla; insanı sabit tutup onu bu anormal/hasta hale getiren eksojen/çevresel faktörün değiştirilmesi gerektiğini savunuyorsun..
yani varolan dünyadaki kaos düzeninin değiştirilmesini istiyorsun..
psikiyatri bilimi tanrıcılık oynayamaz..
sadece bu kaosta uyumsuzluk gösterenleri uyumlu hale getirmeye çalışır..
kaos değiştirilemez ama insan değiştirilebilir çünkü..
psikiyatri biliminin yaptığı da budur..
psikiyatristin aldığı para da; fırıncının, avukatın, simitçinin, işçinin, mühendisin, çiftçinin, öğretmenin, silah tüccarının, mafya babasının aldığı paradan farksızdır..
herkes bu kaosun nimetlerinden nemalanmaktadır sadece..
çünkü varoluşun asıl güdünmesi; "her şeye, her koşula rağmen hayatta kal ve soyunu devam ettir" şeklindedir..
Kendi fikrini yazmak yerine kendince kaynak tavsiyesi mi yapıyorsun? Fikrin varsa yaz; kaynak ihtiyacım olursa haberdar ederim.
Fikrim aslında açıkça ortada, kendince psikiyatri adına bir korkuluk yaratmışsın ona saldırıyorsun. Saldırdığın şey nedir ne değildir senin umrunda değil. İstersen açar bakarsın psikiyatri senin dediğin gibi mi değil mi görürsün anlamındaydı. Müslümanlardan pek farkın yok. İddia ettiğin şey aslında öyle mi değil mi hiç umrunda değil görüldüğü kadarıyla.
İlgili disiplinin topyekün öyle olduğunu değil, bugünkü egemen uygulanışının öyle olduğunu, yani bir psikiyatriste gittiğinde karşılaştığın muamelenin bu olduğunu anlatıyorum... vs vs
Ne yapmasını bekliyordun psikiyatrisin, hayat şartlarını düzeltmesini mi? Psikiyatist sadece hayat şartlarının bu konuda etkili olduğunu da söylemekle yükümlüdür. Bunu anlayamayacak kadar ....mısın?
Anlaşılan bilimin ne olduğunu da anlamamışın sen. Sana göre demek ki bilim adamı atom parçalandığında yüksek bir enerji ortaya çıkacağını söylememeliymiş.
Corpse Bride
30-04-2011, 11:19
kitap adı: Satılık Hastalıklar
yazar:Ray Moynihan Alan Cassels
Uydurma hastalıkların profosynelce yaratılıp topluma nasıl yedirildiğini sistemin nasıl çalıştığını(gerçi bilmeyen yok) anlatan kitap.
kitapta geçen hastalıklardan bazıları
yüksek tansiyon
depresyon
yuksek kolestrol
kadınlarda cinsel işlev bozukluğu
menopoz
sosyal ankisiyete
dikkat eksikliği sendromu
osteoporoz
irritabl bağırsak sendromu
regl öncesi disforik bozukluk
ve hasta olduğunuza sizi inandırmaya çalışan dev kadronun çalışma sistemi
Düşüngen
30-04-2011, 11:54
Bence şu anki sistem komünist sistem geldiğinde ne yapacaksa onun aynısını yapıyor. Psikoloji bilimini kullanarak kendi sistemine uygun tipler yetiştiriyor süs bitkisi yetiştirir gibi.
Toplum bireyin doğrusuyla değil kendi doğrusuyla ilgilidir. Ve bu doğruya uyumlu bireyler üretmeye çalışır.
Teyzem allaha inanmadığımı öğrenince telaşla tanıdığı bir psikoloğa giderek "Yiğenim allaha inanmıyor kafayı yedi galiba" demiş. Psikologda "kolay iş hallederiz o çocuğu bana getirin iki seansta abdestsiz yere basmayan biri haline getiririm onu" demiş.
O an anladım ki; Bir insanın kaderi, iktidardaki ideolojinin, bilimsel psikolojinin bir de teyzesinin elindeymiş.
Sistem ve teyzem komünist-sosyalist olsaydı bu seferde aynı doktora beni "allaha inanıyor kafayı yemiş galiba" diye götüreceklerdi.
Komünist düzene geçilse aynısını onlar yapacak belki daha fazlasını. Sistemler ideolojiler günün şartlarına göre değişebilir ancak hükmetme, hakimiyet kurma, çıkar sağlama, sömürme sevdası hiç değişmiyor çünkü genetik zeminimiz bu duruma çok müsait. Her zaman nasıl yaşayacağımızı telkin eden sivriler çıkıyor sanki yaşamak teknik bir işmiş gibi.
Düzeni değiştirmek için sabırsızlanan devrimci arkadaşlara tavsiyem, bu işler sırayla gün gelir siz yönetime gelirsiniz kendi psikoloji biliminizi kurarsınız. Nasıl yaşamamız gerektiğini birde sizden öğreniriz ama biraz sabır sıranızı bekleyin. Zaten millet ağzını açmış biri bize nasıl yaşayacağımızı gösterse diye bekliyor.
Kısacası hakimiyeti her ele geçiren ideoloji alt yapıya kendi borusunu döşüyor, kendi borusunu öttürüyor. Herkes kendi borusunu döşeme derdinde yani.
Bir miktar ezik ya da ezik olmayan komünist ya da başka bir ist ten arkadaşlar yaşadıkları tatminsizlik sebebiyle bu düzeni içlerine sindiremiyor olabilirler. Onlara tatmin sağlayacak bazı doğruları ideolojileri var ve o doğruları savunmaya devam edecekler haklı olarak. Bu onların zorunluluğu.
O yüzden yargılanamaz suçlanamazlar.
Unutmamalı ki, doğrular çoktur hepside mantıklı akla ve sağduyuya uygundur. Lakin gerçek dediğimiz şey o doğrulardan sadece bir tanesini seçer gerisi karavana.
Düşüngen
30-04-2011, 12:08
İnsan tatminsiz benliğini deşifre edince ne bir isteği ne bir şikayeti ne de gerçekleşmesini istediği bir ideoloji kalıyor.
O an herşeyin evrenin görüntüsü doğal bir akış olduğunu algılıyor ve o akışa bakarak kocaman bir Maaşallahhhhh çekiyor :).
Kişinin doğal afetleri durdurmaya gücü yetmez -kasırga, tsunami gibi-. Bu yüzden bu doğal olaylara sadece tanıklık eder seyirci olarak. Bir noktadan sonra her şeyin doğal bir olay olduğunu farkeder ve bunlardan hiç sıkıntı duymaz çünkü benliğin yarattığı çatışma bitmiştir.
Ha devrim olmuş sistem değişmiş ha güneş açmış mevsim değişmiş ikisi arasında hiç fark kalmıyor. İkiside olması muhtemel olan olasılıklardan olması zorunlu olanın öncelik kazanarak oluyor olmasından ibaret bu da normal olan oluyor. -bana göre-.
Jolly Jocker
03-05-2011, 22:32
Hımm, yani hiçbir şeyin gelişimi ve daha iyi olması için mücadele etmeyelim, daha yaşanılası bir hayat için de çalışmayalım, 'tatminsiz benliğimizin' nasılsa hiçbir zaman tatmin olmayacağından hareketle salalım gitsin. Örneğin, şeriat düzeninde yaşıyoruz, hayat bize cehennem olmuş ne gam! Egonun sınırı yok ki. Şeriatı kaldırsan başka şey isteyecek. En iyisi, Düşüngen arkadaşımızın kullandığı afyondan alalım ve rahatça köşemize çekilip herşeye seyirci olalım.
Bu mudur?
Bu bana uymuyor arkadaşım. Ben yine de değiştirme iradesinden yanayım.
Zira 'yaşamak' denen şey izlemek değil müdahil olmaktır.
kitap adı: Satılık Hastalıklar
yazar:Ray Moynihan Alan Cassels
Uydurma hastalıkların profosynelce yaratılıp topluma nasıl yedirildiğini sistemin nasıl çalıştığını(gerçi bilmeyen yok) anlatan kitap.
kitapta geçen hastalıklardan bazıları
yüksek tansiyon
depresyon
yuksek kolestrol
kadınlarda cinsel işlev bozukluğu
menopoz
sosyal ankisiyete
dikkat eksikliği sendromu
osteoporoz
irritabl bağırsak sendromu
regl öncesi disforik bozukluk
ve hasta olduğunuza sizi inandırmaya çalışan dev kadronun çalışma sistemi
Bu saydığın hastalıklardan hepsi hakkında bilgim yok, ama bazılarının ciddi hastalıklar olduğunu, doktorların önerdiği tedavilerin de sonuç verdiğini çevremdeki pek çok örnekten biliyorum. Kitapta anlatılanlar tam olarak senin dediğin gibi mi bilemiyorum, ama öyleyse hiç de iyi bir ilk izlenim almadım.
paslıçivi
04-05-2011, 07:43
daha yaşanılası bir hayat
sevgili freddie..
her ne kadar topiğin konusundan(antipsikiyatri) uzaklaşıyor olsak da
yukarıda alıntıladığım ifadenin evrensel kabul görmüş ve insanoğlu kollektif bilinci tarafından desteklenen kriterlerini yazar mısın?
kime neye göre daha yaşanılası bir hayat?
zaten insanoğlu varolduğundan beri bunun mücadelesini vermiyor mu?
daha yaşanılası bir hayat..
ama neye, kime göre?
ego düşünülerek yokedilebilecek irademizde olan bir olgu değildir.
egoyu yokedebilirsen karşına iki türlü insan çeşidi çıkar
1. ilkel benlik; yani vahşi hayvan olan doğamız/özümüz
2. özbenlik; tüm benliklerden daha güçlü bir şekilde ortaya çıkan özümüzdeki ilkel hayvana pişerek, ateşten geçerek geri dönme, yani zorlu bir içsel yolculuk..
ister ilkel benikte yaşıyalım ister ego da ister özbenlikte, hepsinin sonu kaçınılmaz olan kaostur..
bu durum varoluşun insanoğluna ve tüm varlığa bir dayatması bir zorunluluktur..
bundan kaçış yoktur, bu varoluşun kaderidir..
tüm insanlığın kurtuluşu diye bir şey yoktur, kurtuluş kişiseldir, bireyseldir..
westergaard
07-05-2011, 18:04
hayal dünyasında yaşayan freddie sovyet seri katili "rostov kasabı" andrei çikatilo hakkında birşey okursa belki gözü açılır
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/5/59/Chikatilo-mugshot.jpg
http://en.wikipedia.org/wiki/Andrei_Chikatilo
hani sosyalizmde insanlar bir anda süper insanlar oluyorlar ya "yabancılaşma" olmadığı için... psikiyatri de yalan zaten
peki nasıl oluyor da bu herif iktidarsızmış ve sadece kurbanını öldürünce boşalabiliyormuş ve 1978'den 1990'a tam 56 kadın ve çocuğu öldürmüş?
bunu da bir açıklayıver
Corpse Bride
08-05-2011, 22:33
Bu saydığın hastalıklardan hepsi hakkında bilgim yok, ama bazılarının ciddi hastalıklar olduğunu, doktorların önerdiği tedavilerin de sonuç verdiğini çevremdeki pek çok örnekten biliyorum. Kitapta anlatılanlar tam olarak senin dediğin gibi mi bilemiyorum, ama öyleyse hiç de iyi bir ilk izlenim almadım.
yazarların kitapta verdiği tüm bilgiler belgelendirilmiş, kaynaklarıda kitabın sonunda belirtilmiştir.
kolestrol de bayer in baycom'u, astraZeneca üretimi Crestor'u ve piyasada payı kimseye kaptırmayan pfizer'in Lipitor'u
depresyon, bipolar bozukluk, anksiyete bozukluk, annelik depresyonu olarak uydurulan hastalıklar için seroxat, prozac, lustral, paxil
dikkat eksikliğinde ritalin, adderal
ve kitapta diğer uydurma hastalıklar ve bunları tedavi eden ilaçların, piyasaya sürülürken geçtiği aşamaları golf merkezinde beş yıldızlı otellerde doktorlara verilen seminerleri, ilaç şirketi sözculerinin özellikle alanında ün yapmış doktorlardan seçilen (ama satılık doktorlar) maaşlı danışmanların FDA içinde ilaç şirketleriyle işbirliği yapanları, tv şov proğramlarında hastalık hakında insanları korkutan tanımlamaları ilaç reklamı için ünlüleri kullanmaları, fda ya bildirilen ölüm raporlarının hasır altı edilmesini, toplatılması gerekekn ilaçların reçetede değişiklik yapılarak piyasada kalmasını sağlamalarını, yine internette basında tvlerde hastalık tanımı yapan makaleler yayınlayıp hastalık belirtilerini ve sizde de bu belirtilerden en az iki tanesi varsa hemen doktora başvurun şartlandırmalarını, alınan para miktarlarını ve daha bir sürü dümeni belgeli olarak okuyabilirsiniz.
bu kitabı bana öneren de bu dümenlerin içinde olan ve doktorasını farmokoloji alanında yapan bir kimyager.
Kolesterol uydurma falan diyorsun da benim babam o nedenle kalp krizi falan geçirdi, o saydığın ilaçlardan biriyle de sağlığına kavuştu. Bu ilaçların milyonlarca insanın hayatını kurtarıp gelişmiş ülkelerde kalp damar hastalıklarının ölüm sebebi olarak sıralamada düşmesine sebep olduğunu anlatan eden doktorlar da tanıyorum. Aynı şekilde çevremde ağır depresyon geçirip ilaç kullanarak durumu iyiye giden insanlar var.
Hani ilaç firmaları ilaçlarının gerekenden fazla kullanılması vs. için bir şeyler yapmış olabilirler. Ama hastalıklar uydurma demek? Bana düpedüz komplo teorisi gibi geldi.
Corpse Bride
08-05-2011, 22:57
ben demiyorum. kalp krizi geçirenler için faydası görülse dahi yan etkilerini ölümleri ve sağlıklı insanları da bu hastalıklardan korunmak için ilaç kullanmaya davet eden ve bundan milyonlar kazanan ilaç firmalarının pazarda nasıl çalıştığını anlatıyor kitap belgelerle. beslenme ve yaşam şeklını değiştirerek te sağlıklı olunacağını unutmadan ilacı kullanıp kullanmamak kişiye kalmış. size düpedüz komlo teorisi geldiyse devam edin kullanmaya.
İddian bu son mesajında ifade ettiğin şekliyle sorunlu değil bence. Ama bu hastalıklar aslında yok, bunlar uydurulmuştur vs. dediğimizde apayrı bir iddia oluyor ortadaki.
Domuz gribi konusunda yaşanan paniği ilaç firmaları kâr için istismar etti, körükledi falan demek başka mesela, ilaç firmaları para kazanmak için böyle bir virüs yarattı demek başka.
Corpse Bride
09-05-2011, 08:40
iddiam diye birşey yok ortada. araştırmalar yapılarak yazılmış kitap ve içeriğinden bahsettim. okumadan yok komplo yok bilmem ne. kalp kirizinin bir sürü nedenlerinden yalnızca bir tanesi kolestrol ama yuksek kolestrol hakkında sadece bu kitap ve yazarlar diil daha farklı kaynaklarda şehir efsanesi olarak bahsediyor. ne yani sigara içen şişman harketsiz birisi yalnızca kolestrol ilacı alarak sağlıklı yaşamamı kavuşacak. yuksek kolestrol adına firmaların verdiği mesaj bu. ve evt bazı hastalıklar son otuz yıl içersinde uydurulmuş resmen kiaba göre. kitaptan bazı alıntılar ekleyip kendi adıma konuyu kapatıyorum.
kolestrol ilaçlarının satışları son on yıl içinde fırladı çünk kolestrolu yuksek olduğu söylenen insan sayısı korkunç biçimde arttı. diğer hastalık tanımlarında olduğu gibi "yüksek kolestrol " tanımı abd kurumları tarafından düzenli olarak yenileniyor. diğer hastalıklarda olduğu gibi tanım daha fazla sayıda sağlıklı insanı hasta sınıfına sokmak üzere genişletiliyor.zaman içinde hastalıkları tanımlayan sınırlar yavaş yavaş genişletilip potansiyel hasta havuzu sebatla büyütüldü. sınırlardaki genişletme bazen aniden ve şaşırtıcı oldu. bir kaç sene önce abd de kolestrol uzmanlarından bir kurul tanımları yeniden yazarken diğer değişikliklerin yanı sıra, tedavi gerektiren kolestrol seviyesinide aşağı çekti. hatta o kadar aşağı çekti ki milyonlarca sağlıklı insanı hasta olarak ntelendirmiş ve ilaç tedavisi için hedeflenecek insan sayısını bir gecede neredeyse üçe katlamış oldu.(7)
abd ulusal sağlık enstitüsü (NIH) hazırladığı 1990 yılına ait kolestrol ile ilgili klinik uygulama klavuzuna göre 13 milyon abd li statinlerle tedavi edilebilirdi. 2001 yılında yeni bir uzman grubu bu klavuzu yeniden yazdı ve henry gadsden in herkese ilaç satma düşünü anımsatırcasına bu sayıyı 36 milyona çıkardı(8)
genişletilmiş yeni tanımın ondört yazarından beş tanesi-kurulun başkanıda dahil- statin üreticileri ile mali bağlantılara sahipti(9)2004 yılında bambaşka bir uzman grubu bu klavuzu yeniden yazdı. bu uzamanlar 40 milyon amerikalının yaşam biçimlerind eyapacakları değişikliklerin yanı sıra bu ilaçları kullanmaktan fayda göreceğini bildirdiler(10)bu sefer çıkar çatışmalarının boyutu daha büyüktü.
en son kolestrol klavuzunu yazan dokuz uzamandan sekiz tanesi maaşlı sözcü, danışman veya araştırmacı olarak pfizer, merck, bristol-myers squibb, novartis, bayer, abbot, astrazeneca ve glaxoSmithKline gibi dünyanın en büyük ilaç şirketlerine hizmet veriyor.(11)
uzamanların çoğunluğu bu şirketlerden en az dördü ile olmak üzere muhtelif bağlara sahipti. bir "uzman" ise bu şirketlerdenon tanesinden para almıştı kolestrol klavuzu bu bağlantılara yer verilemden yayınlandı. gazeteciler ortaya çıkarana kadarçıkar ilişkilerinin çapı bilinmiyordu.(12)
..........
kolestrol alanındaki fikir babalarından biri Washington d.c. nin hemen dışında bethesda merkezli kamu kuruluşu ulusal sağlık enstitüleri nin üst düzey memurlarından dr. bryan brewer'dir. AstraZeneca Crestor isimli en yeni statini piyasaya sürmeden önce hazırlık safhalarındayken, amerikan kalp vakfı'nda bir seminer düzenledi. bu seminerde bir sunum yapan dr. brewer tartışmalı ilacı guvenilir ve etkin olarak tanımladı ve çok olumlu yönleriyle tasvir etti.(23) sunumu önemli ve etkileyici bulunarak- reçete yazan hekimlerin okuduğu - amerikan kardiyoloji dergisinin özel bir ekinde yayınlandı.(24) astrazeneca açısından zamanlama daha iyi olamazdı. çünkü dergideki yazı Crestor un devasa abd piyasasına sürülmesiyle aynı ana denk geldi.
çarpıcı olan nokta şu ki, hem amerkan kalp vakfındaki semineri hemde derginin özel ekini AstraZeneca finanse etmişti. dr brewer da astrazeneca bordrosundaydı fakat makalesinde mali bağlantıları ile ilgili bilgi vermemişti. o zamanlar bu şirket için danışman ve sözcü ordusunun bir parçası olarak çalışmaktaydı. daha sonra abd kongresinde yapılan halka açık bir soruşturmaya göre dr. brewer kamuya ait NIH kurumunda bölüm başkanlığı görevini sürdürürken ilaç şirketlerinin de dahil olduğu özel kuruluşlardan ikiyüzbin dolar almıştı(25)
Crestor'un zayıf düşüren kas erimesi ve böbrek yetmezliği gibi yan etkileri nedeniyle piyasadan çekilmesi talep ediliyor(5)
---
yeni anti depresanlar örneğine bakarsak, ticari mesajlarla bilimsel görüş arasındaki boşluk korkutucu derecede açılmıştır. 10 yıllık promosyon atağında söylenenin tersine, bu ilaçların faydalarının çok daha az, risklerinin çok daha yuksek olduğu görülmüştür(13) hemen hepsi ilaç üreticileri tarafından finanse edilen klinik deneylerin sonradan yapılan bağımsız analizlerine göre bu antidepresanların placebo ya da sahte ilaca oranla ortalama faydası vasat seviyelerdedir. oysa riskleri ve yan etkileri, cinsel problemlerden ilaç bağımlılığına, reaksiyonlardan ve gençler arasında intihar eğilimi riskinde artışa kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor(14)
... bir çok doktor ve araştırmacı bazı insanlar için ilaçların intiharı engellediğine inanırken eldeki kanıtlar bu ilaçları alan çocuk ve ergenlerin intihar düşüncesini ve davranışlarını artırmaya meyilli olduklarını gösteriyor(16)
--------
1995 yılında yeni nesil osteoporoz ilaçları içinde ilk büyük kar getiren Fosamax adlı ilacı piyasaya suren merck, osteoporozdan büyük çıkarı olan şirketlerden biriydi ilaç amerkan piyasasına çıkmadan önce merc, kadınlara ilacının reçetelenmesi için gerekli teşhisin konulmasını sağlayacak kemik yoğunluğu test makinelerinin dağıtımını üstlendi. bu şirketin iş zekasını coşkuyla övmesini sağlayan parlak stratejiydi(6) bir analistin belirttiği gibi "güvenilir ostreopoz teşhisi koyabilecek doktorların sayısı arttıkça, fosamax için reçete yazılması ihtimalide artacaktı"(7)
tesadüfen Fosamax ın lansmanından yaklaşık bir sene önce dünya sağlık örgütü'nün bir çalışma grubu tarafından ostreopoz adı verilen durumun yeni tanımı yazıldı.(8) grup "normal" kemik yoğunluğunun otuz yaşındaki genç bir kadının kemik yoğunluğu olduğuna karar verdi.- bu tanım otomatik biçimde yaşı daha yüksek bir çok kadının kemiklerini "anormal" ilan etti. samimi bir anlarında, tanımın yazarları ostreopozu tanımlarken sınırın nerede çizileceği kararının "bir bakıma keyfi" verildiini itiraf ettiler. daha sonr ayazdıkları tanım yüzünden menopoz sonrası kadınların yüzde 30 u ostreopoz hastası olarak tanımlandı. bu gruba göre kemık yoğunluğunu taramak için röntgen kullanılabilirdi. eğer bir kadında genç bir kadına kıyasla çok az da olsa kemik kaybı varsa , bu bir "ön osreopoz" ya da ostreopeni vakası olarak kabul edildi. kemik kaybı fazla ise o kadına ostreopoz denilen hastalığın teşhisi konuldu.
... Vancouver'deki brtish colombia ofisinin 1997 yılında yayınladığı dönüm noktası niteliğindeki rapor, bilimsel verilerin neyi gösterdiğini ortaya çıkarmak için kemik yoğunluğu testi ile ilgili tüm bulguları incelemiştir. raporu yazan british colombia üniversitesindeki bağımsız araştırmacıların vardıkları sonuç şuydu: "araştırma bulguları ne bütün toplumun, ne de menopozda veya menopozu yakınlaşmış sağlıklı kadınların kemik mineral yoğunluğu ölçümlerinin gelecekteki kırılmaları tahmin etme aracı olarak kullanılmasını desteklememektedir."(16)
Corpse Bride
09-05-2011, 09:16
ek:
bayerin statini baycol la ilişkilendirilen bazı vakalarda öldürücü olabilen kas erimesi bildirimiyle bir kaç yıl önce ilacın şirket tarafından gönüllü olarak piyasadan çekilmesine yol açtı. şirket ve sigortacıları bu yan etki nedeniyle açılan binlerce davayla savaşmak veya uzlaşmak için bir milyon dolardan fazla para harcamak zorunda kaldı.(56) şirket statinleri sorumlu bir şekilde pazarlamış olduğunu düşünüyor. ve her dava ile vaka bazında savaşıyor. hata yaptığını kabul etmeksizin bayer şu ana kadar üçbin vakada uzlaştı bekleyen 8 bin vaka daha var(57)
en yeni statin crestor üreticisi ise public citizen isimli tüketici örgütünün ilacın piyasadan çekilmesi talebi ile savaşmak zorunda kaldı.ilacı alan çok küçük sayıda insanın kas erimesi ve bazı vakalarda böbrek yetmezliği yaşadıklarına dair bildirimler oldu(58) astrazeneca bazı nadir kas erimesi ve öbrek yetmezliği vakalarının crestor ile balantılı olduğunu itiraf ederken ,ilacın diğer statinle kadar güvenli olduğunda ısrar etti ve public citizen örgütünü yersiz endişeye sebep vermekle suçladı. 2005 başlarında ise şirket bir hastanın muhtemelen ilaçla ilişkili ölümünün raporlandığını kamu kuruluşlarına bildirdi(59)
spartacus
09-05-2011, 11:41
:)
Usame Bin Ladin operasyonunu az çok takip ettiniz mi?
1 Günde kaç yalan ve kaç takla atıldı? Ve bu taklaları kim attı? ABD'nin üst düzeyde yetkilileri...
Komplo teorisi ile komplo teorisi olmayan nasıl ayırt edilmeli? Mesela size çok uç noktalarda geldiği için, kendi düşüncenizle kıyas yaparsanız, örneğin bir şey komplo teorisi mi değil mi anlamlı bir yargıya varamazsınız. Sonuçda bir yargınız olur lakin anlamsız olur. Komplo teorisini bir şeyin size garip gelip gelmediği belirlemez, örneğin o kadar yumuşak komplo teorileri vardır ki, bir çok insan ister tarih olsun ister güncel politika dünya üzerindeki bu sıcak, ılıman, uçuk olmayan komplo teorileri ile yaşamakda biat geliştirmektedir...
Örneğin Irak'da Nükleer Silah iddialarına karşı yazılan tüm itirazlarda komplo teorisi olarak görülüyordu. (aslında komplo teorisi, Irak'da nükleer silahın varlığı iddiasıydı ve savaş gerekçeside kolaylıkla benimsenmiş bu komplo teorisine dayalıydı!)
Uzun bir dönem dünya petrol devlerinin bölge üst düzey yetkilileri ile arasıra görüşmelerim oldu. (bir çok komplo denebilecek konular, sektör için vazgeçilmez uygulamalar halini almıştır. Örneğin ülkelerin üst düzey yönetiminde dahi söz sahibi konumuna gelmişlerdir.)
Dünyada 3 dönem geçildi, geçiliyor. 1. Dönem diyebileceğimiz 13-18 Yüzyıl arası yağmaya dayalı toprak sanayisi dönemi, 2. dönem mekanik sanayiye dayalı yerleşik sanayi dönemi 3. dönem ise sanayi-teknoloji, sektörel ve marka-hizmet dönemidir. Yani 1 ve 2. dönemde ulusallık, ülke, devlet, yerleşim egemenliği önemsenirken, 3. dönemde belirleyici olan sadece pazardır ve bu anlamda hiç bir ülke, sınır, devlet önem taşımaz hale gelmektedir. Dünya tümüyle sınırsız bir pazardır ve pazar politikasını belirleyen artık markalardır. Herhangi bir marka piyasaya bir ürün sunduğunda aynı anda bir çok ülkede satışa çıakrtılmaktadır ve artık belirleyici olan markanın kendisi haline gelmektedir. Bu durumda hem reklama hem de abuk subuk komlo teorsi diyebileceğimiz uygulamalara yönelmektedirler.
3.Dönem açısından öne çıkan bir diğer önemli faktör taleplendirmedir. Örneğin Reklamın amacı ağırlıklı olarak duyuru değil, ürünü pazarlamak en önemlisi taleplendirmektir. Yani reklamlar pazarlama konusunda daha ileri bir düzey kazanmış durumda. Örneğin 1 cep telefonu ne işe yarar? Sektör ve markalara baktığımızda telefon artık telefon değil, "farklı olmanın" aracıdır. A'yı kullan farkını hissettir. A kullan farklı ol. A kullan farkını göster gibi insan ve toplum sağlığını olumsuz etkileyen, farklı olmayı başkalarını ezmek, üste çıkmak vb gösteren, algı oluşturan hastalıklı, arızalı bir toplum (alıcı, artık toplumda ticaret malı olmuştur)yaratılmaktadır.(kaba ve anlaşılır geçiyorum, aslında hiç biriside kaba geçilemeyecek kadar önemli konulardır.) Yani kısacası ve özü, markalara göre insanlar ahmaktırlar... (ki genelde toplumsal üretim fabrikası artık bu biçimde insnalar yaratıyor, yani sektör artık alıcıyıda kendi yaratıyor.)
Sağlık, Eğitim, Enerji vb alanlarda malesef artık sektördür. Haliyle hem taleplendirmek hemde alıcısını yaratmak zorunda kalmaktadır. Örneğin eğitim, basın-yayın alanını düşünün, bir gazete kitlenin duymak istediği şeyleri yazdığı sürece(isterse yalan olsun) etkili olmaktadır. Artık varın gerisini siz düşünün(politika dahi aynı kurallarla işlemektedir.)...
Sağlık sektörüde artık insan temelli olmaktan çıkmış, sektör ve markaya dönüşmüştür. İnsan sağlığınında aynen eğitim gibi ticari bir mal haline dönüştürülmesinin sonucunda, taleplendirme diğer sektörlerde nasıl işliyorsa(telefon örneğini düşünün) bunlarda da aynı biçimde işlemektedir. Üstelik ranta dönüştürülmüşlerdir. Zaten hasta, artık hasta değil, müşteridir, doktor da; esnaf ya da pazarlamacı-satıcı. (her gün, hasta(o artık PARA) elden gitmesin düşüncesiyle, erken doğum yaptıran, tedavi süreci işletilmeden ameliyat yapan özel hastaneleri duyma şansına sahipsiniz.)
Yan etkisi olmayan, ama aslında hastayada pek bir faydası olmayacak ilaçlar, sırf ilaç MARKASININ hastaneleri çeşitli maddi yol ve yöntemlerle bağlamış olmasından dolayı satılabiliyor.. Devlet hastanesinde, 2 sokak ötedeki özel bir ultrasyon merkezi ile anlaşan doktor, hastasını hemen yan odasındaki ultrason cihazına sokmak yerine 2 sokak ötedeki firmaya gönderebiliyor. Hastanın parası yok ise, gidemezse doktor ultrasyon için gün vermektedir, ne zamana? 3-6 Ay sonraya... (tabi maddi durumu çok iyi olan birisi bu fiili sorunları ne kavrayabilir ne de anlayabilir, gidip görnesi, hiç olmazsa bilgi toplaması gerekir.)
Başımdan geçen bir olay, hastanede bir kadın kıvranıyordu. Ağlıyor, sızlıyor.. Muayeneye girdi tekrar ağlaya, ağlaya çıktı, ama söyleniyorduda, 3 ay sonraya ultrason mu olur diye? -Afedersiniz 3 ay sonraya ultrason mu? Diye sordum. Evet, 3 ay sonraya ultrason verdi demez mi??
Bekleyin dedim, daldım odaya, Doktor hanım merak ettim, 3 ay sonraya Ultrason nasıl oluyor? Siz ultrason olmadan muayene edemeyecekseniz ve hasta şimdi muayeneye geldi ise, bu durumda siz ya işinizi yapmıyorsunuz ya da hastanede ultrason yoktur? Ultrason odası yan oda olduğuna göre neden muayeneyi yapmıyorsunuz diye sordum...
Bana verdiği cevap, devlet o ultrason cihazına para ödüyor!!!
Orada koptum, bağırmaya başladım, ultrasonunun da, seninde paranı ben ödüyorum, o ağlayan kadın ödüyor, derhal odayı açacaksın ve muayeneni adam gibi yapacaksın dedim. Güvenlik görevlisi vs geldi ama hakkınızda tutanak tutturacağım dediğim anda, doktor söylene söylene odayı açtı muayeneyi yaptı. Sonuç? Kadın hamile ama sorun bebek dışarda(dış gebelik).
Bu en basit belkide bayağı bir örnek, bence daha geniş düşünmek gerekiyor... Bildiğiniz bir çok doğru yanlış, bir çok yanlışda doğru olabilir.
İngiliz Dr. David Kelly’nin ölümü.
Soruşturmayı yürüten Thames Valley polis teşkilatından yapılan açıklamada, Irak operasyonu öncesinde Tony Blair’in hatalı ve yer yer abartılı bilgiler içeren istihbarat raporlarını kullanarak kamuoyunu yanılttığı yönünde ciddi şüpheler oluşmasına yol açan Savunma Bakanlığı Danışmanı Dr. David Kelly’nin ölümü...
bilim adamının intiharı bir günah olarak değerlendirmeyen bunun aksine “yoğun baskı altında keder ve ıstıraptan kurtulma adına böyle bir eyleme başvurmayı mazur gören Bahâî inancının bir mensubu olduğu belirtiliyordu.
Her ne kadar Türk medyasında magazinel tarzda birkaç cümle ile geçiştirildiyse de bu ayrıntının Kelly’nin ölümüne dinsel inanışları açısından da intihar seçeneğini olumlayan bir tarzda yorumlamanın öncelikle genel olarak din intihar ilişkisinin, özelde de Bahâî inancının intihara bakışının göz önünde bulundurulmasının gerektirdiği kanaatindeyiz.
Bahâîlikte bahsi geçen yazıda iddia edildiği gibi intiharı meşru gören bir yaklaşım söz konusu değildir.
Nitekim Lights of Guidance adlı çalışmada Şevki Efendi, “Ancak tüm yaşamın yaratıcısı olan Tanrı’nın insanın canını alabileceğini, intihara başvuran kişinin ruhunu tehlikeye atacağı ve öte dünyalarda ruhsal olarak acı çekeceğini, bu yüzden intiharın yasaklandığını” ifade etmektedir.
http://ademinnesli.blogcu.com/dr-david-kelly-nin-olumu-intihar-ve-din-iliskisi-uzerine-bir-o/9216174
İster Amerikan ister İngiliz hükümetlerin başbelası olarak telakki edilen Dr.David Kelly bir Bahai idi.
Onun intihar ettiği ve bu intihar eyleminin Bahai dininin mazur gördüğü bir durum olduğunun ifadesi tam bir komplo teorisi idi.