Orijinalini görmek için tıklayınız : Faşizm ile Liberalizm Bağlantısı
Jolly Jocker
19-05-2011, 15:40
(ALINTIDIR) ''Sermaye ne menem bir şeydir?
Adolf Hitler’in dostlarının hafızaları çok zayıf, ama onlardan aldığı yardım olmasaydı Nazi macerasının gerçekleşmesi pek mümkün olmazdı.
Meslektaşları Mussolini ve Franco gibi Hitler de Katolik Kilisesi’nin çok çabuk gelen rızasına güvendi.
Hogo Boss ordusunu giydirdi.
Bertelsman subaylarını eğiten eserleri bastı.
Uçakları Standart Oil’in verdiği yakıtla uçuyordu ve askerleri Ford marka kamyon ve ciplerle yolculuk ediyorlardı.
Bu araçların yaratıcısı ve Uluslararası Yahudi adlı kitabın yazarı Henry Ford onun ilham perisi oldu. Hitler ona madalya takarken teşekkür etmeyi unutmadı.
Ayrıca Yahudileri belirlemeyi mümkün kılan şirket IBM’in başkanına da madalya taktı.
Rockefeller Foundation, Nazi Tıbbının ırksal ve ırkçı araştırmalarını finanse etti.
Başkanın babası Joe Kennedy o dönemde Birleşik Devletlerin Londra büyükelçisiydi, ama daha çok Almanya’nın büyükelçisiymiş gibi davranıyordu. Başkanların babası ve dedesi Prescott Bush ise servetini Hitler’in hizmetine sunan Fritz Tyssen’le işbirliği yaptı. Deutsche Bank, Auschwitz toplama kampının inşasını finanse etti.
Daha sonraları Bayer, Basf ya da Hoechst olarak anılacak olan Alman kimya sanayisi devi IGFarben Konsorsiyumu, kamplardaki mahkûmları kobay olarak ya da işgücü olarak kullanıyordu. Bu köle işçiler her şeyi üretiyorlardı, hatta kendilerini öldürecek gazı bile.
Mahkûmlar ayrıca, Krupp, Thhssen, Siemens, Varta, Bosch, Daimler Benz, Wolkswagen ve BMW gibi Nazi çılgınlıklarının ekonomik temelini teşkil eden başka şirketler için de çalışıyorlardı.
İsviçre bankaları mahkûmların altınlarını (mücevherlerini ve dişlerini) Hitler’den satın alarak dünyanın parasını kazandılar. Altınlar, sınırın kanlı canlı kaçaklara karşı sıkı sıkıya kapalı olduğu İsviçre’ye şaşılacak kadar kolay giriyordu.
Coca-Cola firması, Fanta’yı savaşın ortasında Almanya pazarı için üretti. Aynı dönemde Unilever, Westinghouse ve General Electric firmaları da Almanya’daki yatırımlarını ve kazançlarını katladılar. Savaş bitince ITT firması, müttefiklerin bombardımanının Almanya’daki fabrikalarına verdiği zararı gerekçe gösterip milyonluk bir tazminat kazandı.''
(Kaynak: BirGün Gazetesi içinden aktarım, Aynalar - Eduardo Galeano http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1305806527&year=2011&month=05&day=19)
Jolly Jocker
19-05-2011, 15:42
Nasıl ama?
Piyasa faşizme bile mal satıyor. Olanak sunuyor. Finanse ediyor.
Öyle ya, bunu kim egenelleyebilir zaten?
Faşizme ihtiyaç duyanlar kim zaten? Rakip sermaye fraksiyonlarını etkisizleştirmek ya da demokratik yoldan sindiremedikleri işçi hareketlerini bastırmak için ortalığı dikensiz gül bahçesi haline sokanlar, bunun için faşizmi kullananlar hangi sınıf dersiniz?
Kendi çıkarı için kontr gerilla birlikleri kuranların, faili meçhul cinayetler yapanların, nükleer bomba atanların, ülkeleri işgal edenlerin, darbeler yapanların, dünya savaşı çıkaranların faşizmi getiremeyeceklerini mi sandınız?
Aynı burjuva mülkiyet temeline ve çıkar ilişkilerine dayanan kapitalizm içi akımlar arasında, örneğin liberalizm ile faşizm arasında kocaman bir duvar olduğunu mu sanıyordunuz yoksa?
Piyasanın faşizm özgürlüğü! ''Özgürlüğün'' böylesine pes!
Zaten kim demiş ki "çok kıymetli" serbest piyasa savunucuları Dünyaya özgürlük getiriyor..
Bir yerde okumuştum -tam hatırlayamıyorum şu anda ama- "özgürlük savaşçıları"'nın Hitlere sırtlarını dönmesinin nedeninin siyahlara yapılanın -veya onlara göre yapılması gerekenin- beyazlara yapılıyor olduğu tezini öne sürüyordu.
Eh -olabilecek- bir zaferi sadece Sovyetlerin başarısı gibi göstermeme isteği veya ne olursa olsun öfke kazanmış Hitler'in yanında yer alıyormuş gibi gözükmeme (!) isteğide eklenebilir elbette...
Ne olursa olsun sermaye bırakır mı böyle bir kâr fırsatını. Eline silah verip, giysisini dikip sonrada ben özgürlük getiriyorum diye saldırmak herhalde sermayeden başkasına da yakışmazdı zaten...
Kapitalizmin önünü aç, tüm anlaşmaları yap, malum kişilere kâr elde ettir sonra istediğin kadar despot ol, o zaman bak bakalım bu liberaller kalkıp hiç sana özgürlük getirmeye (!) çalışıyor mu.
Yoksa o özgürlük dediğn sadece piyasa özgürlüğü müydü?
O önemli insanın sorusunu paylaşmak gereği hissettim tam burada..
"Kimin için özgürlük?"
örneğin liberalizm ile faşizm arasında kocaman bir duvar olduğunu mu sanıyordunuz yoksa?
Birkaç not düşmek istiyorum...
Sosyalizm ile faşizm arasında da herhangi bir duvar olduğunu sanmıyorum mesela. Özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kaldıran, tüm üretim araçlarını kamulaştıran bir ülke de gayet tabii faşist olabiliyor, hem de en alasından.
Senin bir sosyalist/komünist olarak bu tür bir faşizan sistemi savunmadığını biliyorum. Ama ben de bir liberal olarak, resmini çizdiğin bir faşizmi savunmuyorum zaten.
Bir de 'liberal' sözcüğünü ısrarla sadece ekonomik özgürlükler bağlamında ele alıyorsun (üstelik sınırsız ekonomik özgürlükler anlamında). Bu da biraz haksızlık oluyor, çünkü ''ben liberalim'' diyen insanların büyük çoğunluğunun siyasi özgürlüklerin olmadığı bir ortamı sırf özel mülkiyet var diye 'liberal' olarak adlandırmayacağını biliyorsun sen de. Yani şimdi Nazi sisteminde özel mülkiyet topyekun kaldırılmadı diye, nazi sistemi liberaldi denir mi hiç örneğin?
Diyebilirsin istersen de, o zamam 'ben liberalim' diyenlerin de en az senin kadar karşı çıktığı bir şeye 'liberal' etiketi yapıştırarak eleştirmiş olursun. Eğer dikkat çekmek istediğin husus ''bakın özel mülkiyet özgürlüklerin teminatı değil, nitekim böyle faşist sistemlerde de olabiliyor'' ise. E bunun aksini iddia etmek zaten saçma olur. Faşist bir sistem, özel mülkiyetin olduğu bir ortamda da inşa edilebilir, olmadığı bir ortamda da... Her ikisi için de reel örneklerimiz var.
spartacus
19-05-2011, 20:23
Freddie verdiğin kaynakda -okumamda sorun yoksa uyumsuzluğu kavrayabiliyorum sanırım- başlık aynen şöyle atılmış.
Sermaye ne menem bir şeydir?
Sevgili ulpian;
Sanırım Freddie ' ye yazmışsınız ama yazınızı okuduktan sonra yazımı tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissettim. Bir iki husus var -yanlış anlaşılmaması için- tekrar yorumlamak istediğim.
Öncelikle yazımda bahsettiğim "özgürlük savaşçıları", vs. sistemin en derinine göbekten bağı olan, sistemin bekası kendi kârına olan ve "özgürlük" bahanesiyle hiçte söyledikleriyle alakası olmayan eylemleri yapan kişiler ve sistemin kendisinin maskesini düşürmek için verdiğim bir örnekti. Bireysel olarak algılamamışsınızdır umarım.
İlk olarak;
"Sosyalizm ile faşizm arasında da herhangi bir duvar olduğunu sanmıyorum mesela. Özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kaldıran, tüm üretim araçlarını kamulaştıran bir ülke de gayet tabii faşist olabiliyor, hem de en alasından."
demişsiniz. Mazur görün, şahsen bunu klasik bir savunma mekanizması olarak görüyorum. Tartışmanın konusu Sosyalizm ile Liberalizm değil daha ziyade Liberalizmin yol açtığı hatta birebir desteklediği faşizmdi. Elbette aklı başında hiçbir sosyalistin ne pahasına olursa olsun -örneğin- K.Kore'yi savunacağını düşünmüyorum. Aslında yapılması gereken Kore'de uygulanan doğru bir eylem varsa onu savunmaktır sizinde takdir edeceğiniz gibi. Ki şahsen -kendimi komünist olarak tanımlarım- iktidarın kirlettiğini daha ziyade komünler ile sistemin alternatifinin çok daha yaygın ve iyi bir şekilde gösterilebileceğini ve hatta yıkımının kolaylaşacağını düşünürüm -örneğin zapatistler-. Ancak bu yine konuyu değiştirecektir başka bir başlığın uzun bir tartışmasıdır.
Aynı şekilde herhangi bir olayın zamadan ve mekandan bağımsız olmadığını dolayısıyla üçünün beraber bilinip tartışılması gerektiğini düşünüyorum. -Diktaya verilebilecek bir SSCB örneği için söyledim-. Ki bu da konu dışına çıkaracakır.
Şimdi konuya dönersem :). Çok sığ bir tanımlama ile 3'e ayıralım. Sosyalistler, sosyal demokratlar, liberaller yine sığ bir tanımlama yaparsak; sosyalistleri mülkiyet karşıtları paylaşımcılar olarak ele alabiliriz. Sosyal demokratları ise mülkiyete de tamam ama haklarda olsun diyelim :) . Liberallerede en sığ basit tanımlama ile aslında serbest piyasa yandaşları dememde sizce bir sakınca yoktur herhalde. Özgürlükçüler diyemeyiz çünkü üç grupta kendini öyle tanımlıyor en başta özgürlük tanımını tartışmak gerekir. Değindiğim nokta sizden alıntı yapıp değiştirirsem. "Bakın özel mülkiyet özgürlüklerin teminatı değil, birebir düşmanıdır" olmalıydı aslında.
Pekala özel mülkiyetin sınırlı sayıda insana sınırsız özgürlük verdiği söylenebilir(Kimin için özgürlük?). - 1000 de 1 hatta daha az bir oran verirsek- Ancak bu, geri kalan görece daha sınırsız :) sayıdaki insanın özgürlükleri pahasına. Ve hatta yazının asıl amacı; az önce söylediğim merkez-kapitalist ülkelerdeki duruma örnek olabilir ancak, sömürge, yarı sömürge ülkelerde -egemn dilinde gelişmekte olan ülkelerde (!)- ise uçurum genişletilerek ve hatta üstüne faşizm eklenerek kâr marjı korunur. Eminim 60-85 yılları arasındaki sayısız darbe buna güzel örnek olurdu Türkiye'de elbette içinde bu örneklerin.
Aslında asıl ayrımın başladığı nokta bence şudur; "kâr mı?, insan mı?". Kimsenin kalkıpta tabi kâr diyeceğini zannetmiyorum ancak yaptıklarımızın sonuçları önemli değil mi? Sonuçta; " Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir." Sermaye oldukça kral her zaman para ve kâr olacaktır -isimler yüzler önemli değil-. Ve kâr için gerekirse -kukla- diktalar atanacaktır, Silah satmak için savaşlarda başlatılacaktır, hatta doğal yaşamı mahvetmek pahasına çevreyle kumar oynanacaktır. Örnekler için çokta araştırmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Doğal olarak doğal dengenin bozulmasının sorumlusu çevreye atık atan fabrikalar değil sermaye ve kârdır, faşizminde ortaya çıkan 2 3 tane general değil onlara silah satan ve bu sayede kâr marjını koruyan hemde sattığından para kazanan sermayedir daha da uzar gider...
Kimseyi etiketleme gibi bir derdim yok. Ancak herşeyi göz önünde bulundurduğumuzda eğer serbet piyasayı savunuyorsak bunlarda biraz bizim de suçumuz yok mudur?
Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir..
Jolly Jocker
19-05-2011, 21:02
Sosyalizm ile faşizm arasında da herhangi bir duvar olduğunu sanmıyorum mesela. Özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kaldıran, tüm üretim araçlarını kamulaştıran bir ülke de gayet tabii faşist olabiliyor, hem de en alasından.
Her otoriteryan rejimi faşizm olarak adlandırmak yanlıştır. Faşizm, egemen sınıfların, emekçi sınıflara açık şiddet ve baskısını içeren totaliter bir rejimdir. Stalinizm ise otoriter ve şiddet yanlısı olmakla birlikte emekçi sınıfları değil egemen sınıfları hedef almıştır. Bu temel noktada faşizmin tam tersine büründüğünü görüyoruz. Öte yandan faşizm aşırı bir ulusçuluk ve ''ulusun birliği'' görüşlerine dayanır. Stalinizmde bunlar da yoktur. Bu yüzden, her ne kadar Stalinizmin büyük kusurları olsa da, onu faşizmle bir tutmak son derece yanlıştır.
Bir de 'liberal' sözcüğünü ısrarla sadece ekonomik özgürlükler bağlamında ele alıyorsun (üstelik sınırsız ekonomik özgürlükler anlamında). Bu da biraz haksızlık oluyor, çünkü ''ben liberalim'' diyen insanların büyük çoğunluğunun siyasi özgürlüklerin olmadığı bir ortamı sırf özel mülkiyet var diye 'liberal' olarak adlandırmayacağını biliyorsun sen de. Yani şimdi Nazi sisteminde özel mülkiyet topyekun kaldırılmadı diye, nazi sistemi liberaldi denir mi hiç örneğin?
Nazi sistemi liberaldi demedim. İdeolojiler gökten inmez. Maddi çıkarlara, toplumsal sınıflara dayanır. Liberalizmin de faşizmin de kendine temel aldığı sınıf burjuvazidir. Burjuvazi, rakip fraksiyonları altetmek, geri kalmışlığını aşmak ya da işçi hareketini ezmek için faşist bir rejime yönelebilir. Bu tür akımların savunusu yapılırken, bu ideolojilerin öznesi olan sınıfın çıkarlarını ve durumunu göz ardı ederek soyut biçimde liberalizm savunuculuğu yapmak yanlış bir düşüncedir. Yani örneğin ortada çok güçlü bir emek hareketi varken ve sürekli olarak burjuvazinin çıkarlarını tehdit ediyorken burjuvazinin faşist bir yönelime girmeyip liberalizmde ısrarcı olacağını düşünebiliyor musunuz? Peki 'burjuvaziye rağmen bir liberalizm' tasavvur edebiliyor musunuz? Bu soruların yanıtı hayır ise; aslında liberallik de faşistlik de son tahlilde boş iş demektir. Burjuvazi kendini güvende hissettiğinde liberalizm, can derdine düştüğünde ise faşizm varolacaktır. Politik akımların sınıfsal özeneleri ile bağını kavrayamanlar ise her daim liberal olabileceklerini sanıp avunmaya devam edecekler.
Eğer dikkat çekmek istediğin husus ''bakın özel mülkiyet özgürlüklerin teminatı değil, nitekim böyle faşist sistemlerde de olabiliyor'' ise. E bunun aksini iddia etmek zaten saçma olur.
''Böyle faşist sistemler de olabiliyor'' demiyorum; özel mülkiyetin çıkarı tehlikeye düştüğünde hiçbir mülk sahibi liberal demokratik değerleri uğruna çıkarını hiçe saymaz ve faşizmi çatır çatır getirir, nitekim tarihte de böyle olmuştur diyorum. Bunu görmezden gelen liberallerin özgürlükçülük ve demokratlığının temelsiz olduğunu anlatmaya çabalıyorum.
İlk olarak;
"Sosyalizm ile faşizm arasında da herhangi bir duvar olduğunu sanmıyorum mesela. Özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kaldıran, tüm üretim araçlarını kamulaştıran bir ülke de gayet tabii faşist olabiliyor, hem de en alasından."
demişsiniz. Mazur görün, şahsen bunu klasik bir savunma mekanizması olarak görüyorum. Tartışmanın konusu Sosyalizm ile Liberalizm değil daha ziyade Liberalizmin yol açtığı hatta birebir desteklediği faşizmdi.
Burada haklı olabilirsin, kabul ediyorum. Ama ''liberalizm - faşizm'' ilişkisinin işlendiği bir başlıkta ister istemez, neye 'liberalizm' diyoruz, bunun karşıtı veya alternatifi nedir, 'faşizm'e giden yol bizzat liberalizmden mi kaynaklanır, yoksa daha farklı oluşum şartları mı var, gibi sorulara da giriliyor bir şekilde.
Çok sığ bir tanımlama ile 3'e ayıralım. Sosyalistler, sosyal demokratlar, liberaller yine sığ bir tanımlama yaparsak; sosyalistleri mülkiyet karşıtları paylaşımcılar olarak ele alabiliriz. Sosyal demokratları ise mülkiyete de tamam ama haklarda olsun diyelim . Liberallerede en sığ basit tanımlama ile aslında serbest piyasa yandaşları dememde sizce bir sakınca yoktur herhalde.
Daha önce de çok kez tartışmıştık bu konuyu. Bu kelimelerin anlamı nerden baktığına göre değişebiliyor. Örneğin Türkiyeli liberallerin önemli bir kısmı, mesela Almanya'da yaşıyor olsalardı kendilerine muhtemelen sosyal demokrat da diyebilirlerdi. Her halükarda, Batılı sosyal demokratların özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kaldırmak gibi bir hedefi yok (sadece 'henüz zamanı değil' anlamında değil, nihai hedef olarak da yok). Örneğin ben de serbest piyasayı savunuyorum, ama serbest piyasanın da, özel mülkiyetin de birçok sosyal düzenleme ve denetimlerle genelin faydasına kanalize edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Aslında asıl ayrımın başladığı nokta bence şudur; "kâr mı?, insan mı?".
İnsan! Kesinlikle: insan!
Ve bu yüzden kâr, arz-talep ve özgürlükler üzerine kurulu, fakat yasal sınırları, kısıtlamaları, düzenleme ve denetimleri olan serbest piyasa.
Yani ben özel mülkiyeti veya serbest piyasayı kutsal şeyler veya kendi başına değerler olarak görmüyorum (ayrıca sermayedar filan da değilim, vasıfsız işçi çocuğuyum, kendim de ne ticaret yapıyorum ne sermayem var). Aslolan, insanların mümkün olan en yüksek oranda mutlu, özgür, yüksek standartlı bir yaşama sahip olabilmeleri. Ve bu amaca serbest piyasa ile özel mülkiyeti topyekun kaldırarak ulaşılabileceğini düşünmüyorum. Hem pratikteki örnekler aksini gösteriyor, hem de salt teorik düzlemdeki açıklama ve modeller beni ikna etmiyor. Şu dünyada mükemmel, her açıdan dört dörtlük, pürüzsüz ve nihai doğru bir toplum sistemi bulabileceğimizi sanmıyorum, en azından şu an için böyle birşey bulamadığımızı biliyorum. Elimizde var olan sistemler içerisinde, daha mutlu, daha özgür, daha yüksek standartlı yaşama sahip bir toplum için, tüm pürüzlerine rağmen yine en uygun yolun sosyal düzenlemelere tabi serbest piyasa olduğunu düşünüyorm. Yani savunduğum ekonomik düzen ABD filan değil, daha çok mesela (şu an itibariyle) İskandinav ülkeleri, Kanada, Japonya.
Freddie'nin yazdıkları doğru.. 'Liberal' batı ülkelerindeki özel şirketlerin, her ülkeye olduğu gibi totaliter Faşist ülkelere de çeşitli mallar sattığı, her ülkeye olduğu gibi o ülkeleri de pazar olarak değerlendirdikleri bilinen gerçekler.
Ama bu gerçeği göz önüne alarak, bir ideoloji karşılaştırması yapıp, 'Liberalizm ile Faşizm aslında birdir' veya 'aralarında bir duvar yoktur' demenin doğru bir yanı yok.. Faşist sistemler geçmişte, özgürlüğün birincil değer olarak kabul edildiği Liberal sistemler tarafından finanse edilmiştir dersek, bu daha anlamlı olabilir.
Yalnız şöyle de bir durum var; Örneğin Saddam gibi bir diktatöre yönelik uygulanan ambargo nedeniyle, Irak'ta onbinlerce insan ölmüştür.. Eğer ambargo uygulanmasaydı, bu sefer de Saddam rejimi güçlenecek ve yaptığı katliamların çok daha fazlasını yapacaktı (Bir çeşit Hitler statüsüne yükselirdi).. Bu sefer de bizim Sosyalistlerin, ''Liberal ülkeler Saddam gibi bir diktatörün ülkesine mal sattılar.. Liberal ülkeler diktatörleri besliyor'' gibi bir söylemleri de olacaktı.. Şimdi ise ambargo uygulandığı için Liberal ülkeler suçlanıyor.. Yukarıdaki söylemle bu durum aynı mertebede.
Mesela 50 yıldır ABD Küba'ya ambargo uyguluyor.. Madem Liberal ülkelerin diktatörleri, totaliter rejimleri beslememesi gerekiyor, bu rejimleri beslemesi/finanse etmesi 'iyi olmayan' bir durum, o zaman Küba diktatörlüğüne yönelik ambargo uygulamasına neden bu kadar karşı çıkılıyor?.. Bu durum da yukarıdaki örnekle benzerdir.
Freddie Sosyalist diktatörlüklerin Faşist sayılamayacağı konusunda da haklı (Aslında Ulpian da bunun tersini söylememişti ya neyse). (EDİT; Şimdi tekrar baktım da, söylemiş :))
Faşizmde egemen sınıflar emekçileri ezerken, Sosyalist ülkelerde tam tersi bir durum olarak emekçilerin egemen sınıfları ezmesi gerekirdi.. Ama Stalin diktatörlüğünde emekçilerin egemen sınıf olma gibi bir durumu da zaten yoktu.. Yani Freddie'nin söylediği burada pek tutmuyor.. Devlet bürokrasisinin altında ezilenler yine emekçiler olmuştur, ayrıca burjuva sınıfı da ezilmiştir.
Ayrıca ideal Faşizmde 'ulus egemenliği' ön planda sayılıyorken, ideal Sosyalizm'de de 'sınıf egemenliği' ön planda olur.. Yani her iki sistem de belli bir zümreyi egemen olarak tanır.
Şimdilik bu kadar diyelim.
Edit; Bir de Liberal ülkelerin sadece Faşist diktatörlükleri değil, Sosyalist diktatörlükleri de desteklediklerini unutmayalım (Her ne kadar Sosyalist ülkelerde 'pazar' kavramı olmadığı için bu destek çok sınırlı olmuştur)
Örneğin Liberal ülkelerle Faşist Almanya birleşip SSCB'yi dağıtsaydı, bu argumanı tüm Sosyalistler her daim kullanırlardı.. Liberalizm-Faşizm el ele diye slogan atarlardı.. Ama tam tersi olmuştur, Liberal ülkelerle SSCB birlikte hareket edip Faşist Almanya'yı bozguna uğratmışlardır.. Hatta Liberal batı ülkelerinin desteği olmasaydı, Hitler Moskova'yı işgal de ederdi.. Bu yüzden Liberaller Sosyalist diktatörlere de açık destek vermişlerdir.. İşbirliği yapmışlardır.. Gerekirse finanse etmişlerdir.
Freddie Sosyalist diktatörlüklerin Faşist sayılamayacağı konusunda da haklı (Aslında Ulpian da bunun tersini söylememişti ya neyse). (EDİT; Şimdi tekrar baktım da, söylemiş :))
Aslında tam olarak şöyle demiştim:
Özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kaldıran, tüm üretim araçlarını kamulaştıran bir ülke de gayet tabii faşist olabiliyor, hem de en alasından.
Siyasi literatürde 'faşizm' kelimesi çok muğlak, bu yüzden kelime üzerine tartışmaya gerek yok belki de. Ama otoriter, totaliter, özgürlükleri kaldıran, halkı baskı altına alan sistemler, özel mülkiyet ve serbest piyasanın olmadığı ortamlarda da gayet tabii olabiliyor, diyebiliriz rahatlıkla sanırım.
Aslında tam olarak şöyle demiştim:
Siyasi literatürde 'faşizm' kelimesi çok muğlak, bu yüzden kelime üzerine tartışmaya gerek yok belki de. Ama otoriter, totaliter, özgürlükleri kaldıran, halkı baskı altına alan sistemler, özel mülkiyet ve serbest piyasanın olmadığı ortamlarda da gayet tabii olabiliyor, diyebiliriz rahatlıkla sanırım.
Ben genelde totaliter veya diktatörlük kelimelerini kullanıyorum. (Geçmişteki ve günümüzdeki Faşist, Sosyalist ülkeler için)
Faşizm'i 'ulus egemenliğinin' önplanda tutulduğu, aşırı devletçi ülkeler için kullansak daha iyi olur :)
Burada haklı olabilirsin, kabul ediyorum. Ama ''liberalizm - faşizm'' ilişkisinin işlendiği bir başlıkta ister istemez, neye 'liberalizm' diyoruz, bunun karşıtı veya alternatifi nedir, 'faşizm'e giden yol bizzat liberalizmden mi kaynaklanır, yoksa daha farklı oluşum şartları mı var, gibi sorulara da giriliyor bir şekilde.
Evet alternatif tartışması çok kritik, olmazsa olmaz bir tartışmadır. -Ki serbest piyasa tartışmasında serbest piyasa kötü diyorsak düşünmemiz gereken o zaman serbest piyasayı kaldırıp ne yapmalı olmalı, serbest piyasayı nasıl daha az kötü hale getirebilirim olmamalı.- Faşizme giden yol bizzat Kapitalizmden kaynaklanır daha doğru bir tanımlama olacaktı.-ki Freddie arkadaş gayet doyurucu bir yazı yazmış o konuda zannımca-
Daha önce de çok kez tartışmıştık bu konuyu. Bu kelimelerin anlamı nerden baktığına göre değişebiliyor. Örneğin Türkiyeli liberallerin önemli bir kısmı, mesela Almanya'da yaşıyor olsalardı kendilerine muhtemelen sosyal demokrat da diyebilirlerdi. Her halükarda, Batılı sosyal demokratların özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kaldırmak gibi bir hedefi yok (sadece 'henüz zamanı değil' anlamında değil, nihai hedef olarak da yok). Örneğin ben de serbest piyasayı savunuyorum, ama serbest piyasanın da, özel mülkiyetin de birçok sosyal düzenleme ve denetimlerle genelin faydasına kanalize edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Zaten ilk başta sığ bir şekilde :) tanımlamamın nedeni tartışma birliği sağlamaktı. Kavramları bu şekilde ele alırsak sadece isimler değişecek ama tartıştığımız aynı kalacak.
İnsan! Kesinlikle: insan!
Ve bu yüzden kâr, arz-talep ve özgürlükler üzerine kurulu, fakat yasal sınırları, kısıtlamaları, düzenleme ve denetimleri olan serbest piyasa.
Yani ben özel mülkiyeti veya serbest piyasayı kutsal şeyler veya kendi başına değerler olarak görmüyorum (ayrıca sermayedar filan da değilim, vasıfsız işçi çocuğuyum, kendim de ne ticaret yapıyorum ne sermayem var). Aslolan, insanların mümkün olan en yüksek oranda mutlu, özgür, yüksek standartlı bir yaşama sahip olabilmeleri. Ve bu amaca serbest piyasa ile özel mülkiyeti topyekun kaldırarak ulaşılabileceğini düşünmüyorum. Hem pratikteki örnekler aksini gösteriyor, hem de salt teorik düzlemdeki açıklama ve modeller beni ikna etmiyor. Şu dünyada mükemmel, her açıdan dört dörtlük, pürüzsüz ve nihai doğru bir toplum sistemi bulabileceğimizi sanmıyorum, en azından şu an için böyle birşey bulamadığımızı biliyorum. Elimizde var olan sistemler içerisinde, daha mutlu, daha özgür, daha yüksek standartlı yaşama sahip bir toplum için, tüm pürüzlerine rağmen yine en uygun yolun sosyal düzenlemelere tabi serbest piyasa olduğunu düşünüyorm. Yani savunduğum ekonomik düzen ABD filan değil, daha çok mesela (şu an itibariyle) İskandinav ülkeleri, Kanada, Japonya.
İşte yanıldığınız nokta tam da burada!
Kapitalizmin en temel yapıtaşını yok sayıyorsunuz. Bugün ya da yarın, Kapitalizm'de yaşadığınız süre içerisinde, örneğin, işsizliği yokedemezsiniz. işsizlik Kapitalizmin yapıtaşıdır. Aynı şekilde sizin bahsettiğiniz politikalar dönem politikalarıdır. Sermaye denetimi veya uçlaştırıp çocuk işçi çalıştırılması veya çalıştırılmaması diyelim tüm bunlar dönemsel olarak uygulanan politikalardır. Kapitalizm bir dengedir bir tarafa fazla kayarsa isyan çıkar diğer tarafa fazla kayarsa kâr elde edilemez. Sovyetlerin insanların gözünde bir alternatif olarak durduğu günlerde sosyal devlet anlayışının ortaya çıkması gibi. Ki sosyal devlet o kadar terstir ki Kapitalizme -10 işçi bir çukur kazar 10 işçi aynı çukuru kapatır bir iş olmamış olur ama para kazanmış olurlar- sadece göstermeliktir, bizde sendikal veya bireysel haklar verebiliyoruz anlamındadır. Ne tesadüf ki Dünyada alternatif bir ses çok duyulmadığından bu hakların hepsi aynen geri alınıyor değil mi?(Neo-liberalizm) Denge Kapitalizmde hep kâra meyillidir.
2. yanıldığınız nokta da Japonya veya Kanada gibi görece refah ülkelerinin refahının kaynağıdır. Bugün egemen adıyla 3. dünya ülkeleri, gelişmekte olan ülkeler olması gereken adıyla sömürge ülkeler sömürgeleştirildiği için bu ülkeler daha rahat görünmektedir. Yani Japonya gibi bir ülke kurulabilir evet kapitalizmde ama ancak bir Afrika pahasına. Yine başladığımız yere dönüyor sonuç olarak konu , faşizm, doğal denge bozukluğu vs vs suçlu uzakta değil! Sermaye...
Peki neden hala sermayeyi kurtarma çabası?
Ben genelde totaliter veya diktatörlük kelimelerini kullanıyorum. (Geçmişteki ve günümüzdeki Faşist, Sosyalist ülkeler için)
Faşizm'i 'ulus egemenliğinin' önplanda tutulduğu, aşırı devletçi ülkeler için kullansak daha iyi olur :)
Haklısın, genel kullanım açısından daha uygun.
Gerçi bazı reel sosyalist rejimlerde ulus egemenliğinin çok arka planlarda olduğunu ya da aşırı devletçi olmadıklarını pek iddia edemeyiz gibi geliyor bana. Ama bundan bağımsız olarak 'faşist' yaftasını kullanma patentinin solcularda olmasına gıcık olduğumu itiraf etmeliyim... :)
2. yanıldığınız nokta da Japonya veya Kanada gibi görece refah ülkelerinin refahının kaynağıdır. Bugün egemen adıyla 3. dünya ülkeleri, gelişmekte olan ülkeler olması gereken adıyla sömürge ülkeler sömürgeleştirildiği için bu ülkeler daha rahat görünmektedir. Yani Japonya gibi bir ülke kurulabilir evet kapitalizmde ama ancak bir Afrika pahasına.
Bu kesinlikle doğru değil. Serbest piyasa ortamında kalkınmış ülkelerin kalkınmışlıklarını sadece 3. dünya sömürüsüne bağlamak gerçekten çok yanlış. En aşırı solda duran bir ekonomistin dahi ciddi ciddi savunmadığı şeyler bunlar artık. İlla Japonya, Kanada'ya gitmeye gerek yok (o ülkeleri kalkınmışlıktan ziyade, hem kalkınmış hem sosyal adalet standartı yüksek örnekler olarak verdiydim). Çin'deki 'kapitalist açılım'dan önce ve sonraki aç ve yoksul sayılarını kıyasla mesela.
Bence en fazla yanıldığınız nokta şurası: Serbest piyasanın sadece iki alternatifi var.
Ya ''gelin binyıllar öncesine dönelim. Birkaç yüz kişilik küçük komün köylerde, doğayla içiçe yaşayalım. Bugünün teknolojik düzeyinden filan vazgeçelim. Zaten mutluluk da sağlamıyor'' gibi şeyler söyleyeceksiniz. Ki meşru bir düşünce, tartışılabilir. En büyük sorun, dünya nüfusunu nasıl tekrar 1 milyarın çok altına düşürebileceğimiz.
Ya da merkezi planlı ekonomiyi savunacaksınız. Yani birileri oturacak masaya, mesela üç yıllık plan yapacak, ''şuna şu kadar ihtiyaç var, şu ürüne bu kadar ihtiyaç var, o zaman şu ürünün üretimini durduralım, şu kadar işçiyi şu alanda çalıştıralım'' gibi plan yapılacak ve bir şekilde zorla uygulanacak. Bunun da ne kadar verimsiz olduğunu, halkı hiç de öyle daha refah, daha özgür, daha mutlu kılmadığını biliyoruz.
Üçüncü bir alternatifi göremiyorum.
2. yanıldığınız nokta da Japonya veya Kanada gibi görece refah ülkelerinin refahının kaynağıdır. Bugün egemen adıyla 3. dünya ülkeleri, gelişmekte olan ülkeler olması gereken adıyla sömürge ülkeler sömürgeleştirildiği için bu ülkeler daha rahat görünmektedir. Yani Japonya gibi bir ülke kurulabilir evet kapitalizmde ama ancak bir Afrika pahasına. Yine başladığımız yere dönüyor sonuç olarak konu , faşizm, doğal denge bozukluğu vs vs suçlu uzakta değil! Sermaye...
Peki neden hala sermayeyi kurtarma çabası?
Diğer yazdığın konuları bir kenara bırakalım.
Mümkünse, 'bir tarafın gelişmesi için, diğer tarafın sömürülmesi gerekir, iflas etmesi gerekir' veya daha teknik olarak ifade etmek gerekirse; 'ekonomi sıfır toplamlı bir oyundur' ifadesini temellendirebilir misin?
Örneğin Afrika hangi yönden sömürülüyor?.. Afrika'nın hangi zenginliği şu anda Kanada veya Japonya'da?
Gerçekten de, 'dünya ekonomi pastasının' her daim sabit olduğunu, belli ülkelerin bu pastadan daha fazla pay kapmak için yarıştığını mı düşünüyorsun?
-Ki serbest piyasa tartışmasında serbest piyasa kötü diyorsak düşünmemiz gereken o zaman serbest piyasayı kaldırıp ne yapmalı olmalı, serbest piyasayı nasıl daha az kötü hale getirebilirim olmamalı.- Faşizme giden yol bizzat Kapitalizmden kaynaklanır daha doğru bir tanımlama olacaktı.-ki Freddie arkadaş gayet doyurucu bir yazı yazmış o konuda zannımca-Burdaki ifadeler de doğru değil.. Faşizm'e giden yol -geçmişte- Kapitalizm'den kaynaklanmıştır.. Peki bu doğru diyelim.
Eee, Sosyalizm'e giden yol da Kapitalizm kaynaklıdır.. Marx amca öyle demiyor mu?
Böyle bir durumda, Faşizm'e giden yolun Kapitalizm kaynaklı olması bir şey ifade etmemiş oluyor.
Bu arada tartıştığın kişiler serbest piyasanın kötü bir şey olduğunu düşünmüyorlar.. O yüzden kaldırılmasını da doğal olarak savunmuyorlar.
İşte yanıldığınız nokta tam da burada!
Kapitalizmin en temel yapıtaşını yok sayıyorsunuz. Bugün ya da yarın, Kapitalizm'de yaşadığınız süre içerisinde, örneğin, işsizliği yokedemezsiniz. işsizlik Kapitalizmin yapıtaşıdır. Aynı şekilde sizin bahsettiğiniz politikalar dönem politikalarıdır. Sermaye denetimi veya uçlaştırıp çocuk işçi çalıştırılması veya çalıştırılmaması diyelim tüm bunlar dönemsel olarak uygulanan politikalardır. Kapitalizm bir dengedir bir tarafa fazla kayarsa isyan çıkar diğer tarafa fazla kayarsa kâr elde edilemez. Sovyetlerin insanların gözünde bir alternatif olarak durduğu günlerde sosyal devlet anlayışının ortaya çıkması gibi. Ki sosyal devlet o kadar terstir ki Kapitalizme -10 işçi bir çukur kazar 10 işçi aynı çukuru kapatır bir iş olmamış olur ama para kazanmış olurlar- sadece göstermeliktir, bizde sendikal veya bireysel haklar verebiliyoruz anlamındadır. Ne tesadüf ki Dünyada alternatif bir ses çok duyulmadığından bu hakların hepsi aynen geri alınıyor değil mi?(Neo-liberalizm) Denge Kapitalizmde hep kâra meyillidir.-İşsizlik Kapitalizm'in yapıtaşıdır-
Ehh bir anlamda doğru sayılır.. Ama uygulanan politikalara göre, normal sayı %5 civarındadır.. Sosyal politikaların daha fazla uygulandığı ülkelerde daha azdır.. %3-5 civarında.
Ama, örneğin işsizlik teknolojinin gelişmesine bağlı olarak da artıyor.. Böyle bir durumda, tüm suçu Kapitalist piyasa ekonomisine atmak da pek doğru gözükmüyor.
-Kapitalizm bir dengedir, bir tarafa fazla kayarsa isyan çıkar, diğer tarafa kayarsa kar elde edilemez-
Kapitalizm'in değil de, daha doğru ifade etmek gerekirse 'karma ekonomilerin' bir denge ekonomisi olduğu doğru.. Yalnız iddia çok fazla basit duruyor.. Örneğin İsveç'te mülkiyet hakkı sosyal politikalar yüzünden çok fazla kısıtlanmış durumda.. Evet, şirketler fazla kar elde edemiyor ama bu bir sorun olmuyor.
Veya ABD gibi bir ülkede neoliberal politikalar uygulanıyor.. Elbette insanlar daha fazla sosyal hak almak için demokratik protestolar yapıyorlar.. Ama hiç de isyan felan çıkmıyor.
-Sosyal devlet Kapitalizm'e terstir-
Açıkçası bunun mantığını pek anladığımı söyleyemem.. Tabii Kapitalizm kelimesinden anladığımız şeyler farklı olabilir.
-Denge Kapitalizm'de hep kara meyillidir-
Benim anladığım sistem olan Kapitalizm'de bu iddia doğru değil.. Bir çok Avrupa ülkesinde 'insan'a meyillidir.
AlbatrosS
20-05-2011, 01:08
Bu kesinlikle doğru değil. Serbest piyasa ortamında kalkınmış ülkelerin kalkınmışlıklarını sadece 3. dünya sömürüsüne bağlamak gerçekten çok yanlış. En aşırı solda duran bir ekonomistin dahi ciddi ciddi savunmadığı şeyler bunlar artık. İlla Japonya, Kanada'ya gitmeye gerek yok (o ülkeleri kalkınmışlıktan ziyade, hem kalkınmış hem sosyal adalet standartı yüksek örnekler olarak verdiydim). Çin'deki 'kapitalist açılım'dan önce ve sonraki aç ve yoksul sayılarını kıyasla mesela.
Bence en fazla yanıldığınız nokta şurası: Serbest piyasanın sadece iki alternatifi var.
Ya ''gelin binyıllar öncesine dönelim. Birkaç yüz kişilik küçük komün köylerde, doğayla içiçe yaşayalım. Bugünün teknolojik düzeyinden filan vazgeçelim. Zaten mutluluk da sağlamıyor'' gibi şeyler söyleyeceksiniz. Ki meşru bir düşünce, tartışılabilir. En büyük sorun, dünya nüfusunu nasıl tekrar 1 milyarın çok altına düşürebileceğimiz.
Ya da merkezi planlı ekonomiyi savunacaksınız. Yani birileri oturacak masaya, mesela üç yıllık plan yapacak, ''şuna şu kadar ihtiyaç var, şu ürüne bu kadar ihtiyaç var, o zaman şu ürünün üretimini durduralım, şu kadar işçiyi şu alanda çalıştıralım'' gibi plan yapılacak ve bir şekilde zorla uygulanacak. Bunun da ne kadar verimsiz olduğunu, halkı hiç de öyle daha refah, daha özgür, daha mutlu kılmadığını biliyoruz.
Üçüncü bir alternatifi göremiyorum.
enerji, petrol ve hammadde kaynakları üstünde kukla yönetimler niçin var öyleyse?
yahut ''hegemonya'' savaşı ve rekabet neden ''savaşlar'' üstünden ısrarla sürmekte?
''refah''ın asıl kaynağı ''sömürgeleşen ülkelerdir'' demek ne denli aşırıysa, sömürge ve hegemonya üstünden giden ''rant''ın buna etki etmediğini söylemek de o derece körlüktür.
günümüzde bu böyledir; ancak, çok değil birkaç yüzyıl önce, avrupa sanayisinin esas yakıtı doğrudan sömürgelerden ve işgallerden sağlanan hammadde ve köleleşen emekçilerdi! pardon ama biz 2 dünya savaşını ''sömürge savaşları'' olarak biliyorduk...
bakınız çin, ekonomik atılımı yaptıktan hemen sonra afrika ve diğer bölgelere yönelmiş ve stratejik anlaşmalar/nüfuz kazanmaya çalışmıştır. bu durum da bize ''ulusal çıkar''ın ne menem bir şey olduğunu; dolayısıyla, en basit haliyle bile rekabetin ''ulusal'' düzeylerde işletildiğini gösterir.
tek başına ''ulusal çıkar'' kavramı dahi, ''rant yahut çıkar''ın bazılarını kayırdığı, avantajlı kıldığı bazılarınaysa zarar verdiği demek değil midir? bu durumda hala birileri kapitalist sistem'de ''rant'' dolayısıyla ''gayrı nizami'' usullerin hakim olmadığını yahut etki etmediğini nasıl ispat edebilir?
rekabet olgusunun olduğu yerde, fırsatı/imkanı olan bunu kendi lehine tek yönlü niçin işletmesin? bu durumda ''kaddafi''nin görece bağımsız bir politik hat çizmesi mutlu ticaret erbabını salt insani gerekçelerle mi rahatsız etmekteydi örneğin?(tabi, nato'nun denizde boğulan onlarca mülteciyi görmezden gelip ölüme terketttiğini bilmesek yahut avrupa'nın muhtemel mülteci dalgalarına karşın daha sıkı sınır kontrolleri hevesini)
kaddafi'nin yerine geçmesi muhtemel muhaliflerin batıyla ne türden pazarlıklara girişeceği ve bunun ne üstünden olacağı bilinmiyor mu ? hasılı bu yeni tip bir sömürgeleştirme değil mi?
AlbatrosS
20-05-2011, 01:15
Diğer yazdığın konuları bir kenara bırakalım.
Mümkünse, 'bir tarafın gelişmesi için, diğer tarafın sömürülmesi gerekir, iflas etmesi gerekir' veya daha teknik olarak ifade etmek gerekirse; 'ekonomi sıfır toplamlı bir oyundur' ifadesini temellendirebilir misin?
Örneğin Afrika hangi yönden sömürülüyor?.. Afrika'nın hangi zenginliği şu anda Kanada veya Japonya'da?
Gerçekten de, 'dünya ekonomi pastasının' her daim sabit olduğunu, belli ülkelerin bu pastadan daha fazla pay kapmak için yarıştığını mı düşünüyorsun?
ekonomi rekabetin olmadığı; kapitalizm içi hesaplaşmaların ''ulusal çıkar'' nosyonu değil de ''medeniyetler çatışması'' olduğu bir oyundur öyleyse...
afrika'nın insan gücü yeni dünya'dadır...madenleri, kaynakları...altın, elmas, uranyum, petrol ve niceleri...afrika'daki sömürge yönetimler niçin kuruldu? ülkeler niçin çitlenir, sınırlar niçin vardır? ulusal çıkar nedir, neye hizmet eder? piyasacı tüm ülkelerde ulusal çıkar yok mudur?
pasta sabit değil; fakat, birilerinin daha çok pay aldığı; rantı tek yönlü işletmeye çalıştığı; rekabetten hoşlanmadığı; ucuz ve kolay elde etmek istediği sabit...
yoksa hala ırak ve afganistan'a demokrasi/terörizm için mi girildiğini düşünmektesin?
ekonomi rekabetin olmadığı; kapitalizm içi hesaplaşmaların ''ulusal çıkar'' nosyonu değil de ''medeniyetler çatışması'' olduğu bir oyundur öyleyse...
afrika'nın insan gücü yeni dünya'dadır...madenleri, kaynakları...altın, elmas, uranyum, petrol ve niceleri...afrika'daki sömürge yönetimler niçin kuruldu? ülkeler niçin çitlenir, sınırlar niçin vardır? ulusal çıkar nedir, neye hizmet eder? piyasacı tüm ülkelerde ulusal çıkar yok mudur?
pasta sabit değil; fakat, birilerinin daha çok pay aldığı; rantı tek yönlü işletmeye çalıştığı; rekabetten hoşlanmadığı; ucuz ve kolay elde etmek istediği sabit...
yoksa hala ırak ve afganistan'a demokrasi/terörizm için mi girildiğini düşünmektesin?
Pastadan pay almak için rekabet edilmesini değil, 'ekonomi pastasının sabit olduğu' varsayımı altında, aynı zamanda bu pasta için rekabet edilip edilmediğini sordum.
Rekabetin olduğunu biz de biliyoruz.. Zaten bu kavram piyasa ekonomisinin altın kuralıdır.. Burada asıl sorun pastanın sabit olup olmadığı, dolayısıyla 'ekonominin sıfır toplamlı bir oyun' olarak görülmesi.. Arkadaş bazı ülkelerin refaha erişmesi için, diğer bazı ülkelerin iflas etmesi gerektiğini, sömürülmesi gerektiğini söylemiş.. Böyle olduğunu düşünmediğim için bir kaç soru yönelttim.
'Afrika'nın insan gücü yeni dünyadadır' ifadesi pek anlamlı değil.. Çünkü sadece Afrika'nın değil, diğer tüm ülkelerin insan gücü ABD'dedir, Avrupa'dadır, başka ülkelerdedir.. Bunun böyle olması, yani bu insanların çalışan/işçi olmaları, mutlak anlamda sömürüldükleri anlamına da gelmiyor.. Daha önce Ludwig'le tartışırken de bu konuyu açıklamıştım.
Afrika'da, örneğin bir Nijerya'nın (veya diğer bir kaç ülkenin, Libya, Cezayir) petrol konusunda sömürüldüğü düşüncesine katılıyorum.. Yıllardır buradaki diktatörler desteklenerek, petrol gelirlerinin halka yeniden dağıtımına olanak sağlanması engellendi.. Bir rant kapısı olarak görüldü.. Ama bir iki ülkeyle sınırlı bu durum.. Afrika'nın geneli için aynı şeyi söylemek doğru değil.
Bunun dışında da hiçbir sömürü aracı göremiyorum..
Altın, elmas, gümüş?.. Bu tür değerli eşyaların Batı'ya taşınması, nasıl bir refah sağlıyor, biraz bilgi verirsen iyi olur.. Uranyum konusunda ise pek bilgim yok açıkçası.
Sömürgecilik anlayışı çok eski tarihlere kadar gidiyor.. O ülkeyi kontrol altına alarak, genelde ürettikleri ürünlerin sömürgeci ülkelere taşınması yoluyla oluyordu.. Ama ben Afrika'da böyle bir durum göremiyorum açıkçası.
Ulusal sınırlar da, ülke içindeki zengin, burjuva veya sosyalist jargonla devam edersek, egemen sınıfların 'iç piyasa' yaratma isteğinden dolayı ortaya çıkmıştır.. Hem batıda böyledir, hem de Afrika gibi ülkelerde böyledir.. Ben yine bu konuyla Afrika'nın sömürülmesi konusunda bir bağlantı göremiyorum.
Buradaki iddia; Günümüzdeki gelişmiş refah ülkelerinin, bulundukları konuma gelmelerini sağlayan nedenin, geri kalmış ülkeleri sömürmesine bağlanması gibi bir durum.. Ben de bunun böyle olmadığını anlatıyorum.
Konuyu fazla sağa sola çekmeden, bu görüşü savunuyorsan, pek tabii savunabilirsin.. Ama konuda 'sömürü' kelimesi geçti diye, ordan oraya zıplayarak başka konuları tartışmayı doğru bulmuyorum.
Tekrar merhabalar;
Biraz uzun bir mesaj olacak sanırım en son yazdığımın üstüne çok fazla şey yazılmış :) Elimizden geldiğince, bilgimiz elverdiğince sorularımıza yanıt aramaya mümkünse daha fazla soru aramaya devam edelim.
Bu kesinlikle doğru değil. Serbest piyasa ortamında kalkınmış ülkelerin kalkınmışlıklarını sadece 3. dünya sömürüsüne bağlamak gerçekten çok yanlış.
Bu cümlede katıldığım bir nokta var, o da "sadece" kelimesi... Meselenin elbette iki üç tane ülkeyi sömürmekten ibaret olduğunu tartışmak değil niyetim. Afrika ise sadece bir örnekti ama elbette dahada genişletilebilir. Benzer mesajları bir araya toplarsam;
Diğer yazdığın konuları bir kenara bırakalım.
Mümkünse, 'bir tarafın gelişmesi için, diğer tarafın sömürülmesi gerekir, iflas etmesi gerekir' veya daha teknik olarak ifade etmek gerekirse; 'ekonomi sıfır toplamlı bir oyundur' ifadesini temellendirebilir misin?
Örneğin Afrika hangi yönden sömürülüyor?.. Afrika'nın hangi zenginliği şu anda Kanada veya Japonya'da?
Gerçekten de, 'dünya ekonomi pastasının' her daim sabit olduğunu, belli ülkelerin bu pastadan daha fazla pay kapmak için yarıştığını mı düşünüyorsun?
Sanırım benzer sorular bu kadardı. Biraz Kapitalizmi irdeleyelim öyleyse;
Kapitalizmin arz-talep başka bir söyleyişle üretim-tüketim ilişkilerinin rekabetçi piyasa anlayışı ile harmanlanmasından oluştuğunu söylersem hata ettiğimi düşünmezsiniz herhalde. -Başka bir bakış açısıyla metanın el değiştirmesi ve değer - artıdeğer olarakta bakılabilir elbette ancak konu klasik emek sömürüsünden ziyade daha global bir bakış açısına zorluyor şu anda- Yine farklı bir bakış açısıyla pastanın değil belki ama bazı denklemlerin 1 e eşit olması gerektiğini veya onun için uğraşıldığını kabul edebiliriz.
İlk olarak ülkeler bazında ele alırsak biraz safdilik yapacağımızı düşünüyorum. Ülkelerden ziyade burjuvazi demek daha doğru olacaktır. -Yine farklı bir bakış açısıyla oligarşi denilebilir ancak konuyu uzatmama bahanesiyle bu noktayıda es geçelim- Anlatmaya çalıştığımı şöyle bir örnek daha iyi açıklayacaktır. Bir ülke olarak ABD'ni yönetenin şu günü esas alırsak başkan Obama mı yoksa ABD burjuvazisi veya global burjuvazi mi olduğu sorusu demek istediğim noktaya getirecektir konuyu... Kısaca temsili demokrasinin istisnaları ihmal ederek ve yine sığ ama temel tanımını yaptığımız zaman; -affınıza sığınarak- "tepsiyle sunulmuş sarı b.k, mavi b.k ve yeşil b.k ve seçin birini" olduğunu söyleyebiliriz.
Kimse elbette ortada tanrı misali 3 tane adam herşeyi -kaderi- belirliyor demiyor ama belirli olasılıklarla hayatın büyük bir bölümüne etkide bulunmak, belkide manipule etmek mümkün. Pek çok noktadan yansımalarını görebiliriz. Örneğin klasik anlamdaki sol -kastım sosyalist sol,anarşistler ve belki ilk çıktığı andaki sosyal demokratları kapsamıyor- ve sağ ayrımına baktığımız zaman çoğu ülkede oynanan tiyatronun birbirine çok benzediğini görebiliriz. ABD'nde Demokratlar-Cumhuriyetçiler, Türkiyede son durumda AKP-CHP. Söylemlerin birbirinden aslında çokta farklı olmadığını temelde aynı noktaya çıktığını görmek zor olmasa gerek. -Bir örnek olarak daha önce de söylediğim özelleştirme konusu; AKP tarafında sonuna kadar destek, CHP tarafında ise Kılıçdaroğlunun sözleriyle "Özelleştirilsin ama hukukuna göre özelleştirilsin, biz özelleştirmeye karşı değiliz."- Aslında ne olursa olsun ne seçilirse seçilsin sonuç aynı noktaya çıkıyor -neoliberalizm-. Belki de şunu söylemek daha uygun; sistem halk sağdan yorulunca sol yumruğunu, soldan yorulunca sağ yumruğunu kullanıyor. Belli farklılıklar olmasına rağmen sonuç olarak aynı kapıya, aynı çıkarlara açılıyor yolumuz.
Veya egemen dile bakabiliriz; "Gelişmekte olan ülkeler", "3. Dünya ülkeleri", "globalleşme", "istikrar", "milli gelir". Tüm bu kelimelerin anlamlarını biliyoruz ama gerçek anlattıkları şeyi daha iyi anlatacak kelimeleri kulanırsak; ilk ikisi için "sömürge ülkeler" demek daha doğrudur. Veya "istikrar" dendiğinde bizim anlamamız gereken "egemen sınıfın istikrarlı büyümesi" değil mi? Ne zaman "istikrar" dense genel halk katmanlarının daha da fakirleştiğini görüyoruz nedense. Veya "milli gelir" nedir biri bana açıklayabilir mi? Milli Takım gibi bir şey olsa gerek onlar oynuyor, biz izliyoruz :) ... "Globalleşme"'ye söylenmesi gereken bir şey bile yok.
Daha önceden söylediğim denklem konusuna geri dönersek. Denklemi üretim ve tüketim olarak ele alabiliriz. İdeal bir Kapitalizm anlayışında üretim / tüketimin in 1 e eşit olması gerektiğini de söyleyebiliriz. Elbette teorinin pratikle uyuşmazlığı burada da ortaya çıkıyor ve Kapitalizm kendi bekasının en temel sorunu üretim fazlalığı ile tekrar tekrar yüzleşiyor. Rekabetçi bir sistem olması sistemi sürekli daha fazla üretim -farklı bir bakış açısıyla daha fazla sömürü- yapmasına zorluyor ve vazgeçilemeyecek bir kural haline getiryor. Ve denklem sürekli 1 in üstüne çıkıyor. Elbette bu kadar basit bir dönemde değiliz ama vahşi kapitalizmi özetlemek için çokta fazla ekleme yapmamıza gerek yok üstelik üstüne yapacağımız eklemeler ile bugün içinde doğru bir yaklaşım olacaktır.
Daha öncede dediğim gibi bu çok temel bir sorun Kapitalizmin bekası açısından. Peki çözümü nereden bulunuyor ve bu güne kadar -tekelci Kapitalizm- yaşamını sürdürüyor bu sistem? Elbette serbest piyasanın kalkacağı yok. Eh yama zamanı geliyor o zaman.
1- Tüketim çılgınlığı
2- Krizler
3- Emperyalizm
Elbette listeyi çoğaltmak mümkün ama olurda bu kadar uzun yazıyı okumak isteyen bir arkadaş olur :) göz sağlığı açısından biraz kısa tutup sonucu yakınlaştırsam fena olmaz.
Tüketim çılgınlığını çok uzun tutmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Ama reklam piyasasının ne demek olduğunu veya sistemin bugün nasıl bir metalar yığınına dönüştüğünü net bir şekilde görebiliriz -Tek tipçi olduğum anlaşılmasın öyle bir kastım yok-. Reklamcılıkta okuyan bir arkadaş vardı bana bir örnek vermişti. Hocası dersinde şöyle bir cümle kurmuş; tahtaya bir üçgen çizmiş ve tepesine ekmek en altta bir yerede sakız yazmış demiş ki "Siz bu tüketim üçgeninin en üstünde ki ekmeğin reklamını yapmayacaksınız en alttaki sakızın reklamını yapacaksınız, ekmeğe zaten insanların ihtiyacı var sakızın ise yok dolayısıyla siz sakızın reklamını yapacaksınız." Ben reklam denince "insanların ihtiyacı olmayan şeyleri insanların almasını sağlamak" anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Aslında Afrika örneği sömürüye değil de şimdi söyleyeceğim şeye daha iyi bir örnek olurdu (Benim hatam kusura bakmayın). Bugün açlıktan ölen Afrikalıların yiyecek kıtlığından değil yiyecek paylaşımının olmamasından olduğunu internetten küçük bir araştırmayla öğrenebiliriz. Dünyanın bir kısmının obez bir kısmının açlıktan ölüyor oluşu ve aslında doğru bir paylaşımla insanoğlunun aslında bugün bile Dünyanın ihtiyacından fazla yiyecek üretmesi -bir çoğunun bozulmaya terk edilmesi- pek çok soruyu cevaplayacaktır. Kısaca Afrikalılar yiyecek az olduğu için değil paraları olmadığı için ölüyor.Paragrafın başına dönersek sonuç olarak tüketim çılgınlığı üretim/tüketim denklemini 1 e bir nebze yaklaştırıyor.
Krizler dediğim zaman şu iki görüşten birini açıklamak için söylemedim. (Krizler birtakım güçler tarafından yaratılır veya krizler sistemin yapıtaşlarıdır doğal olarak oluşurlar) Aslında iki görüşte bana göre doğrudur ama her kriz aynı anda ikisiyle açıklanamaz veya açıklamaların ikiside farklı farklı krizler için söylenebilir. Sonuç olarak kriz dediğimiz nane de üretimi düşürerek yine denklemi 1'e yaklaştıracaktır.
Sonunda en son tartışmamızın özüne -emperyalizme- geri dönersek. Emperyalizm derken kastettiğimiz asıl olarak ülkelerin hammadeleri sömürüsü veya emek gücü sömürüsü değildir. Az önce söylediklerim de doğru olmak üzere, asıl kastedilen pazar alanı sömürüsüdür. En başta söylediğim gibi üretim sürekli artmakla beraber tüketimin bir sınırı vardır ve bir ülkenin sınırları içerisinde baktığımızda belirli bir alanda tüketim doyum noktasına ulaştıysa üretim duramaz (Kapitalizmde istikrar bu değildir ve çöküşe veya ciddi kırılma noktalarına götürür) daha ziyade üretim daha fazla tüketim isteyecektir. Doğal olarak bu bizi başka ülkelerdeki pazar alanlarının sömürüsüne yönlendirecektir. Ki bu başka ülkelerin sanayi devrimini kaçırmış ülkeler olması bizi şaşırtmaz herhalde -Vahşi Kapitalizmden Tekelci Kapitalizme- AlbatrosS arkadaşın değimiyle "pardon ama biz 2 dünya savaşını ''sömürge savaşları'' olarak biliyorduk... "
Eh pazar alanlarına el konulmus ve el koymus ülkelerin para akışı konusunda ne durumda olacaklarını söylemeye gerek yok herhalde. Birine "Merkezi-Kapitalist veya Emperyalist veya sömürgeci ülke" birine de "Sömürge ülke" dememizin nedeni açıklanmış olacaktır buradan. Elbette işgücü, hammadde vs. sömürülerinden de bahsedilebilir ama kısa tutarsak bu yetecektir.
Dolayısıyla pasta sabit değil daha ziyade belirli bir piyasa ve temel olarak hepsi için pazar alanlarının büyüklüğüyle eşdeğerdir.
Geri kalan başlıkları açmaya çalışırsak;
Faşizm'e giden yol -geçmişte- Kapitalizm'den kaynaklanmıştır.. Peki bu doğru diyelim.
Eee, Sosyalizm'e giden yol da Kapitalizm kaynaklıdır.. Marx amca öyle demiyor mu?
Böyle bir durumda, Faşizm'e giden yolun Kapitalizm kaynaklı olması bir şey ifade etmemiş oluyor.
Tartışmayı bu kadar basite indirgemenin iyi niyet veya körlük olduğunu düşünüyorum. Evet Marx amcanın dediği konusunda haklısınız, ancak Sosyalizme giden yolun Kapitalizmden geçmesiyle, sömürge ülkelerdeki Faşizmin -istisnaları ihmal ederek- tamamiyle çıkarları korumak ve alternatif sesleri bastırmak amacıyla bizzat oluşturulduğu dolayısıyla Faşizmin Kapitalizmin çocuğu olduğunu söylemek Sosyalizmin ise Kapitalizmden sonraki sistem olacağını öngörmek farklı şeylerdir.
-İşsizlik Kapitalizm'in yapıtaşıdır-
Ehh bir anlamda doğru sayılır.. Ama uygulanan politikalara göre, normal sayı %5 civarındadır.. Sosyal politikaların daha fazla uygulandığı ülkelerde daha azdır.. %3-5 civarında.
Ama, örneğin işsizlik teknolojinin gelişmesine bağlı olarak da artıyor.. Böyle bir durumda, tüm suçu Kapitalist piyasa ekonomisine atmak da pek doğru gözükmüyor.
İşsizliğin teknolojik gelişmelere paralel olarak arttığı da doğrudur -Kapitalizmde-. Peki buradan teknolojik gelişmelerin insanlık için yararlı olduğu varsayımıyla hareket edersek; işşizliğin artması mı yoksa çalışma saatlerinin düşürülüp insanların daha insancıl saatler arasında çalışmasını sağlamak mı daha doğru bir yöne götürecektir bizi?
-Kapitalizm bir dengedir, bir tarafa fazla kayarsa isyan çıkar, diğer tarafa kayarsa kar elde edilemez-
Kapitalizm'in değil de, daha doğru ifade etmek gerekirse 'karma ekonomilerin' bir denge ekonomisi olduğu doğru.. Yalnız iddia çok fazla basit duruyor.. Örneğin İsveç'te mülkiyet hakkı sosyal politikalar yüzünden çok fazla kısıtlanmış durumda.. Evet, şirketler fazla kar elde edemiyor ama bu bir sorun olmuyor.
Veya ABD gibi bir ülkede neoliberal politikalar uygulanıyor.. Elbette insanlar daha fazla sosyal hak almak için demokratik protestolar yapıyorlar.. Ama hiç de isyan felan çıkmıyor.
İddianın sığ olduğunu kabul ediyorum. Ancak zaten söyledikleriniz iddianın doğru olduğunu ispatlıyor. ABD'de isyan konusunda ise -lütfen eleştirmek için eleştirmeyelim- örneğin afyon faktörünü yok saymayın veya merkezi kapitalist ülke olmanın getirdiği ayrıcalıkları vs. vs. Antonio de Oliveira Salazar 'ın 3 f kuralını hatırlatmaya gerek yok herhalde. -Fado, Fiesta, Futbol-
-Sosyal devlet Kapitalizm'e terstir-
Açıkçası bunun mantığını pek anladığımı söyleyemem.. Tabii Kapitalizm kelimesinden anladığımız şeyler farklı olabilir.
Şöyle özetleyebilirim kâr ve daha fazla kâr anlayışına terstir. İddia ettiğim; sosyal devlet anlayışının tamamiyle göstermelik ve sistemi kurtarmak amacıyla uygulanan bir anlayış olmasıdır. -sistemin emniyet sibobu-
-Denge Kapitalizm'de hep kara meyillidir-
Benim anladığım sistem olan Kapitalizm'de bu iddia doğru değil.. Bir çok Avrupa ülkesinde 'insan'a meyillidir.
Az önceki paragraf ve ondan önceki yeterli bir cevap olmuştur sanırım...
Bence en fazla yanıldığınız nokta şurası: Serbest piyasanın sadece iki alternatifi var.
Ya ''gelin binyıllar öncesine dönelim. Birkaç yüz kişilik küçük komün köylerde, doğayla içiçe yaşayalım. Bugünün teknolojik düzeyinden filan vazgeçelim. Zaten mutluluk da sağlamıyor'' gibi şeyler söyleyeceksiniz. Ki meşru bir düşünce, tartışılabilir. En büyük sorun, dünya nüfusunu nasıl tekrar 1 milyarın çok altına düşürebileceğimiz.
Ya da merkezi planlı ekonomiyi savunacaksınız. Yani birileri oturacak masaya, mesela üç yıllık plan yapacak, ''şuna şu kadar ihtiyaç var, şu ürüne bu kadar ihtiyaç var, o zaman şu ürünün üretimini durduralım, şu kadar işçiyi şu alanda çalıştıralım'' gibi plan yapılacak ve bir şekilde zorla uygulanacak. Bunun da ne kadar verimsiz olduğunu, halkı hiç de öyle daha refah, daha özgür, daha mutlu kılmadığını biliyoruz.
Üçüncü bir alternatifi göremiyorum.
İlk olarak derdimizin şu olmaması gerektiğini düşünüyorum; ben sizi, siz beni ikna edelim. Bunun çok verimli bir tartışma ortamı doğurduğunu şimdiye kadar görmedim. Daha ziyade ortak bir şekilde "nasıl daha iyi bir dünya"yı tartışmamız gerekiyor. Eğer bir noktada gözümüz kapalı tutturursak bu sadece karşılıklı ama monolog bir konuşmaya dönecektir. Dolayısıyla dincilerin yaptığı "kimse evrimi savunmuyor" durumuna düşmemize gerek yok. Tartıştığım kişilerin serbest piyasanın kötü birşey olduğunu düşünmediklerini biliyorum eh ben tersini düşünüyorum ve nedenlerinide elimden geldiğince vermeye çalışıyorum. Alternatif tartışmasının önemini ise vurgulamaya gerek yok ama Dünyaya baktığımızda şimdiye kadar teorik olarakta pratik olarakta sizin iki alternatifnizden fazlasının olduğunu görebiliriz. Örneğin antik Yunan demokrasi anlayışları veya tam olarak 2 örneğe de girmeyen Zapatistaların uygulamaya çalıştıkları. Örnekler arttırılabilir. Bugün Reel Sosyalizm, 21. Yüzyıl Sosyalizmi veya farklı farklı şekillerde tartışılan çok fazla konu var. Ancak konumuz bunlar değil daha ziyade direk serbest piyasanın ne menem bir şey olduğu.
Ama yine şunu söylemeden duramam klasik "tamam Kapitalizm kötü ama alternatifi yok" söyleminin artık cılkının çıktığını düşünüyorum. Hatta direk insanoğluna hakaret olduğunu düşünüyorum. Konu alternatifinin olmaması değil düşünmemek için beynimizi tıkamamızdır belki de...
Yazı sanırım çok uzun oldu okuyan biri varsa sabrı için teşekkür ederim :)
Ama yine şunu söylemeden duramam klasik "tamam Kapitalizm kötü ama alternatifi yok" söyleminin artık cılkının çıktığını düşünüyorum. Hatta direk insanoğluna hakaret olduğunu düşünüyorum. Konu alternatifinin olmaması değil düşünmemek için beynimizi tıkamamızdır belki de...
Sevgili D.E.
alıntı yaparken bazı yanlışlıklar yapmışsın. Benden olmayan mesaj alıntılarında da benim nikim geçiyor. İzninle düzeltmeye çalışacağım.
Serbest piyasa eleştirisini önemsiyorum, tıpkı demokrasi eleştirisini de önemsediğim gibi. Her ikisini de mükemmellikten uzak buluyorum. Her ikisinin de günümüzde fiilen uygulanış türlerinin birçok açıdan düzeltilebileceğini düşünüyorum.
Ama ikisinden de vazgeçmem için, bana daha iyi olacağına ikna olduğum bir sistem sunulması gerekiyor.
Serbest piyasayı topyekun kaldırmak istiyorsanız, merkezi planlı ekonomiyi de savunmuyorsanız, neyi savunduğunuzu, uygulanabilirliğini ve bunun neden daha iyi olacağını açıklamanız gerekiyor.
Diyebilirsin ki: ''bu başlıkta sadece serbest piyasanın eleştirisini yapmak istiyoruz, alternatifini bu başlıkta konuşmak istemiyoruz''. Elbette buna da sonuna kadar hakkınız var.
Fakat: Mesela ''demokratik düzenin şu şu sorunları, şu şu açmazları var. Şu açılardan demokrasiyi kısıtlamak, şu açılardan farklı bir düzenleme getirmek gerekir'' tarzında bir demokrasi eleştirisi yapan bir başlıkta ben de kalkıp ''alternatifin ney?'' diye sormam elbette. Ama ''demokrasi şu şu şu sebeplerle tamamen kötüdür, topyekun kaldırılması gerekir'' diyen bir başlıkta da haliyle ''yerine ne koyacaksın?'' diye sorarım.
Sevgili arkadaşım,
Hiç gereği olmadığı halde, konumuz krizler, metalaşma, tüketim çılgınlığı veya başka bir konu olmamasına rağmen bir çok farklı konudan bahsetmişsin.. Hepsini birbiriyle ilişkilendirmeye çalışmışsın.. Elbette bu senin hakkın, ama ben istersem forumda tartışılan ne kadar konu varsa hepsini birbiriyle ilişkilendirebilir ve bunun üzerine uzun uzun, bir sürü yazı yazbilirim.. Böyle bir şey ise hem zaman kaybı olur, hem de konunun özünden uzaklaşmamıza sebebiyet verir.
Elbette tüm yazdıklarına yanıt verecek değilim.. Çünkü her bir konu ayrıca tartışılmayı hak ediyor.. Her farklı konu için uzun uzun, sayfa sayfa yazı yazabilirim sana.. Ama buna gerek olduğunu da hiç sanmıyorum.
Bana cevaben yazdığın yazının tümünü okudum.. Bunun sadece Afrika'yla ilgili olan kısmına, diğer yazdığın konuları da 'temel' kabul ederek, konunun özünden kopmadan bir yanıt yazmaya çalışacağım.
Bu arada yazmaya başlamadan önce bir şeyin altını çizeyim.. Çünkü tüm konunun ana noktası bu varsayım.. Gelişmiş ülkelerde 'arz fazlası' var söylemini de bir şekilde temellendirmeni rica ediyorum.. Çünkü ben böyle bir şeyin gerçekliği konusunda hiçbir şey okumadım şu ana kadar.
Mesela 'Enflasyon' neden ortaya çıkar??.. Benim bildiğim kadarıyla 'talep fazlası' olduğunda, ekonomideki toplam talep, toplam arzı geçtiğinde ortaya çıkan bir durum.. Peki enflasyonist bir ekonomide, arz fazlası nerede duruyor?
Aslında Afrika örneği sömürüye değil de şimdi söyleyeceğim şeye daha iyi bir örnek olurdu (Benim hatam kusura bakmayın). Bugün açlıktan ölen Afrikalıların yiyecek kıtlığından değil yiyecek paylaşımının olmamasından olduğunu internetten küçük bir araştırmayla öğrenebiliriz. Dünyanın bir kısmının obez bir kısmının açlıktan ölüyor oluşu ve aslında doğru bir paylaşımla insanoğlunun aslında bugün bile Dünyanın ihtiyacından fazla yiyecek üretmesi -bir çoğunun bozulmaya terk edilmesi- pek çok soruyu cevaplayacaktır. Kısaca Afrikalılar yiyecek az olduğu için değil paraları olmadığı için ölüyor.Paragrafın başına dönersek sonuç olarak tüketim çılgınlığı üretim/tüketim denklemini 1 e bir nebze yaklaştırıyor.
Şimdi.. Hatırladığım kadarıyla bizim tartıştığımız konu, benim karşı çıktığım tez; 'Bugün mevcut refah devletleri, günümüzdeki gelişmişlik seviyesine Afrika gibi ülkeleri sömürerek gelmiştir.' ifadesiydi.
Burada ifade edilen, ''Afrika'daki insanların ölmesinin sebebi, gıda azlığından değil, bu insanların yoksul olmasıdır'' söyleminin, ilk tartışılan konuyla hiçbir ilgisini göremiyorum ben.
İlk konuda gelişmiş ülkelerin mevcut seviyelere 'nasıl', 'hangi koşullarda', 'ne yaparak' geldiği tartışılıyorken, ikinci konuda Afrika'daki insanların neden yoksulluk ve açlık çektiği mevzu bahis yapılıyor (Aslında bu bile yapılmıyor.. Mevcut durumda neden gıda yoksunluğu çektikleri açıklanmaya çalışılıyor.. Afrika'nın bu duruma 'nasıl', 'hangi koşullarda' felan geldiği açıklanmıyor)
Sonunda en son tartışmamızın özüne -emperyalizme- geri dönersek. Emperyalizm derken kastettiğimiz asıl olarak ülkelerin hammadeleri sömürüsü veya emek gücü sömürüsü değildir. Az önce söylediklerim de doğru olmak üzere, asıl kastedilen pazar alanı sömürüsüdür. En başta söylediğim gibi üretim sürekli artmakla beraber tüketimin bir sınırı vardır ve bir ülkenin sınırları içerisinde baktığımızda belirli bir alanda tüketim doyum noktasına ulaştıysa üretim duramaz (Kapitalizmde istikrar bu değildir ve çöküşe veya ciddi kırılma noktalarına götürür) daha ziyade üretim daha fazla tüketim isteyecektir. Doğal olarak bu bizi başka ülkelerdeki pazar alanlarının sömürüsüne yönlendirecektir. Ki bu başka ülkelerin sanayi devrimini kaçırmış ülkeler olması bizi şaşırtmaz herhalde -Vahşi Kapitalizmden Tekelci Kapitalizme- AlbatrosS arkadaşın değimiyle "pardon ama biz 2 dünya savaşını ''sömürge savaşları'' olarak biliyorduk... "
Şimdi ben anlamadım.. Afrika bir pazar diyorsun.. Ama Afrikalıların 'parası' yok, o yüzden açlık çekiyorlar diyorsun.. Paranın olmadığı yerde 'talep', talebin olmadığı yerde de 'arz' olmaz bildiğim kadarıyla.. Peki talep ve arzın olmadığı bu Afrika nasıl 'pazar' oluyor?.. Dahası açlık çeken, bu yüzden de ölen insanlar nasıl sömürülmüş oluyorlar?.. Bu konuların hepsi havada kalmış.
Şu tüketim-üretim ikiliğine geri dönelim; Öncelikle tüketimin bir sınırı olduğu tezi de doğru değil.. İnsanların ihtiyaçları kapasite bakımından sınırlı olabilir ama sayı bakımdan sınırlı değildir.. Yani parası yettiği kadarıyla ihtiyacı olan herşeyi satın alır.. Parası, yani tasarruf miktarı arttığında ise daha fazlasını satın alır.. Ama yine de tüketim azalan bir oranda artar.. Yani tüketim ile tasarruf doğru orantılı bir şekilde artmıyorlar.. Keynes bunları yıllar önce açıklamıştır.. Neyse, konudan uzaklaşmayalım.
Eh pazar alanlarına el konulmus ve el koymus ülkelerin para akışı konusunda ne durumda olacaklarını söylemeye gerek yok herhalde. Birine "Merkezi-Kapitalist veya Emperyalist veya sömürgeci ülke" birine de "Sömürge ülke" dememizin nedeni açıklanmış olacaktır buradan. Elbette işgücü, hammadde vs. sömürülerinden de bahsedilebilir ama kısa tutarsak bu yetecektir.
Dolayısıyla pasta sabit değil daha ziyade belirli bir piyasa ve temel olarak hepsi için pazar alanlarının büyüklüğüyle eşdeğerdir.
Öncelikle bundan önceki tezinde şöyle bir varsayım var; ''Tüketim bir ülkede doyum noktasına geldiğinde, gelişmiş ülkelerin şirketleri başka pazarlar ararlar''.. Ben tüketimin doyum noktasına gelebileceğini kabul etmesem de, tüketim artışının görece yavaşladığı bir bölgede çokuluslu şirketlerin böyle bir yönelimi olduğuna katılıyorum.
Tamam da, varsayımda 'tüketim doyum noktasına' gelmiş.. Yani bu ülkeler çoktan gelişmişler, insanlar refah içinde yaşıyorlar, daha fazla tüketmek istemiyorlar, tam da bu yüzden tüketim hızı düşüyor öyle değil mi?
Ama bizim tartıştığımız konuda, gelişmiş ülkelerin bu kadar refah içinde yaşamasının sebebi 'sömürdüğü ülkelerdi' demedin mi?
Şimdi bir karar ver.. Batılı ülkeler belli bir gelişmişlik seviyesini yakaladığı için, belli bir tüketim sınırına ulaştığı için mi çok uluslu şirketlerinin gelişmemiş ülkelerde üretim yapmasına olanak sağlıyor?.. Yoksa çok uluslu şirketler gelişmemiş ülkeleri sömürdüğü için mi, Batı'daki insanlar refaha kavuşmuşlar, belli tüketim sınırına ulaşmışlar?
Bu iki konu birbirinin tam zıttı.. Bir karar versen iyi olur.
Sevgili D.E.
alıntı yaparken bazı yanlışlıklar yapmışsın. Benden olmayan mesaj alıntılarında da benim nikim geçiyor. İzninle düzeltmeye çalışacağım.
Ben de sadece isimlere baktığım için tek bir paragrafına yanıt vermiştim.. Neyse, devam edeyim o zaman :)
Tartışmayı bu kadar basite indirgemenin iyi niyet veya körlük olduğunu düşünüyorum. Evet Marx amcanın dediği konusunda haklısınız, ancak Sosyalizme giden yolun Kapitalizmden geçmesiyle, sömürge ülkelerdeki Faşizmin -istisnaları ihmal ederek- tamamiyle çıkarları korumak ve alternatif sesleri bastırmak amacıyla bizzat oluşturulduğu dolayısıyla Faşizmin Kapitalizmin çocuğu olduğunu söylemek Sosyalizmin ise Kapitalizmden sonraki sistem olacağını öngörmek farklı şeylerdir.
Ehh bilmiyorum.. İstersen iyi niyet, istersen körlük olarak düşünebilirsin.. Senin tercihin.
Faşizm olarak verdiğin tanımın aynısını Sosyalizm için düşünüyorum biliyor musun?.. 'Çıkarları korumak' ve 'alternatif sesleri bastırmak'.
Sosyalizm'in Kapitalizm'den sonra gelen bir sistem olduğu tezini kabul etmiyorum ki zaten.. Tarihin bir şekilde aşamalı olarak ilerlediğini; Premodern-Modern-Postmodern gibi.. Veya Feodalizm-Kapitalizm, sonradan da Sosyalizm'in geleceği konusunu, Marx'ın Hegel'in idealist etkisinden kurtulamadığı şeklinde yorumluyorum.. Bir şeylerin zorunlu olarak daha 'iyiye', daha 'gelişkene' doğru evrileceği iddiasını idealist buluyorum.. Metafizik kullanılmadan temellendirileceğini de pek düşünmüyorum ya neyse.
Bu yüzden Faşizm ile Sosyalizm arasındaki fark, benim için 'biri Kapitlazmin bağrından çıkmıştır', diğeri 'Kapitalizm'in zorunlu sonucudur' gibi bir fark değil.. Her ikisi de mevcut sistemin içinden çıkan, SSCB'de görüldüğü gibi daha Sanayi devrimi bile tam olmamışken, burjuva sınıfı yokken, feodal bir düzen varken ortaya çıkan devlet sistemleridir.. Bu ayrımı ben görmüyorum.
İşsizliğin teknolojik gelişmelere paralel olarak arttığı da doğrudur -Kapitalizmde-. Peki buradan teknolojik gelişmelerin insanlık için yararlı olduğu varsayımıyla hareket edersek; işşizliğin artması mı yoksa çalışma saatlerinin düşürülüp insanların daha insancıl saatler arasında çalışmasını sağlamak mı daha doğru bir yöne götürecektir bizi?Çalışma saatlerinin düşürülmesi, 'insancıl' seviyelere getirilmesi, işçilerin sosyal haklarından bir tanesidir.. Bu durum işsizliğe yol açmaz.. Bilakis şirketlerin daha fazla işçi almasına sebebiyet verebilir.. Ama bu durum, işsizlik konusunda pek dikkate alınacak bir konu değil.
-Şahsi fikrimce- İşsizliği engellemenin yeri, özel sektör değildir (Hani bir ara Erdoğan'ın TÜSİAD'a her işletmenin 1 işçi alması halinde, işsizliğin sona ereceği saçmalığı vardı)
İşsizlik kamu sektöründe engellenir, azaltılır.. Kamu şirketlerinin kar amacıyla çalışmaması bu durumda etkilidir.. O yüzden istihdam arttırıcı bir etki yapar.
Teknolojik gelişmeler sayesinde, insanların yapacağı işleri, teknik olarak ifade edersek 'sermaye' yapar.. Üretimde emek-sermaye ikiliği vardır.. Üretimde birini ne kadar kullanırsak, aynı oranda diğerini düşürmen gerekir.. Teknolojik olarak gelişen sermayenin üretime sağladığı katkı, verim de daha yüksek olur.. Bu durum da verimi durmadan artan sermayenin tercih edilmesini, emeğin ise azaltılmasına neden olur.. Yani bir anlamda işsizliğe neden olmuş olur.
Ama aynı zamanda teknolojik gelişmenin istihdam arttırıcı etkisi de vardır.. Yeni sektörler meydana gelerek insanların bu sektörlerde çalışmasına olanak sağlar.. Örneğin 50 sene önce bilgisayar diye bir şey yoktu.. Şimdi bilişim sektöründe, o zamanların hayal edemeyeceği kadar çok kişi çalışıyor.
O yüzden Marx amca gibi gelecek için fazla kehanetlerde bulunmaya gerek yok.. Gelecekte teknolojinin gelişmesine bağlı olarak bizi nelerin beklediğini pek bilmiyoruz.. Ama bu konulardaki analizler çok önemli elbette.
İddianın sığ olduğunu kabul ediyorum. Ancak zaten söyledikleriniz iddianın doğru olduğunu ispatlıyor. ABD'de isyan konusunda ise -lütfen eleştirmek için eleştirmeyelim- örneğin afyon faktörünü yok saymayın veya merkezi kapitalist ülke olmanın getirdiği ayrıcalıkları vs. vs. Antonio de Oliveira Salazar 'ın 3 f kuralını hatırlatmaya gerek yok herhalde. -Fado, Fiesta, Futbol- Hea.. İsyan çıkmıyor çünkü insanları uyutuyorlar.. Kusura bakma ama bu benim için ciddiye alıp tartışacak bir konu değil.
Şöyle özetleyebilirim kâr ve daha fazla kâr anlayışına terstir. İddia ettiğim; sosyal devlet anlayışının tamamiyle göstermelik ve sistemi kurtarmak amacıyla uygulanan bir anlayış olmasıdır. -sistemin emniyet sibobu- Evet, sosyal devlet 'aşırı kar' anlayışına terstir.
Sosyal devletin göstermelik olup olmadığını en iyi Kuzey Avrupa ülkeleri biliyordur bence.
spartacus
21-05-2011, 11:42
Azınlığın çoğunluğun taleplerini bastırdığı kapitalizm faşizm değilse, sosyalizmde elbetde faşizm olamaz. Birisinin kriteri azınlık, diğerinin ki çoğunluk. Sosyalizmin iyi tarafı eşitliği öngörmesi(yani azınlığada eşit koşulları öngörmesi, kapitalizm ise bunu yapmamak üzerine kurulu bir sistem), kapitalizm ayrılığa dayalı, yani çoğunluğa aynı fırsat eşitliğini hem vermez(varlık koşuludur bu zaten), hem de baskı oluşturur, üstelik azınlık, çoğunluğun üzerinden servet elde eder(kısaca zaten sömürü koşullarıdır ve bu koşullar iradi ele alınamazlar). Haliyle bu ne olduğununda iyice sulandırıldığı faşizm dahi olsa ve bir tercih meselesi olsa yine tercih kapitalizm değil, sosyalizmdir.
Kapitalizm koşullarında,,,,, azınlık statüsünü de, çıkarlarını da kaybetmek istemeyecektir, madem tarihden bahsettik, tarih azınlığın statüsünü kaybetmediği ülkelerin, kaybettiği ülkeleri işgal ettiği gerçeğiyle dolu. Üstelik bu işgal salt örgütlü-finanse bir karşı koyuşda değil, ateşli silahlarla da işgal.
Akşama Hitler'den bir pasaj aktaracağım, bakalım, ABD'nin kurucu ve hala sürdürülen stratejisinden farklımıymış stratejisi? O demiyormuymuş, kapitalizmin stratejisinin sömürü ve yayılma olduğunu. Alman kapitalizmi tıkanıklığını Hitler üzerinden aşmıştır, kaldı ki Hitler şahsi değil, bir sınıfın arzularının cisimleştiği, temsile büründüğü bir karakterden başka birşey değildir.
Sistemler tehlikeye düştüğünü hissettiklerinde savunmaya geçerler. kapitalizm yer yer tehlikede olduğunu düşünür, o anda can simidi olarak faşizm ve askeri güce sarılır, hatda içerideki siyasi tutuklu ve düşünce suçlularına dahi cephe savaşı açabilir. Örneğin ABD Terör adı altında, stratejik çıkarlarını diri ve kalıcı, meşru kılmanın yolunu bulmuştur(bu sahte meşruiyet gerçeğinde, milyon insanın öldüğü soykırım(ambargo), dünyadaki yoksulluk koşulları dahi önemsiz ayrıntılar olarak, ya da mazur görülür, sanki bunlar kaptalizmden kaynaklı değilmiş gibi!?, her bir objektif analiz, kehanet adı altında önemsizleştirilmeye çalışılır, oysa Afrika'yı dahi göremeyecek kadar körleşilmiştir.).
ABD ve benzerlerinin, geçmişde yine kendilerinin finanse ettiği güç(Taliban vs, üstelik sosyalizme karşı ve onlar armut da toplamamışlardı) dönüp kendisini vurduğu için, öcünü milyonları öldürerek almıştır. Daha dün sosyalizme karşı yetiştirip, eğitip saldırttığı dinciliği, örgütlediği terörizmi, şimdi dünyayı despotik yöntemlerle belirli normlarda egemenliği altına almasının aracı, temel aleti haline getirmiştir(kapitalizm terörden besleniyor). Burada bu gün uluslararası ölçekte bariz bir iki yüzlülük sözkonsudur(söylemek dahi neden rahatsız eder). demek ki kapitalizm sosyalizmin başarısızlığı adına TERÖR de örgütlemiştir, ne hikmetse yıllarca örgütlenen bu terör(ve karşıt görüşleride terörize eden) ne zaman ki sistemle çelişkiye düşmüştür(arzulanmıştır!), o zaman önemsenmiştir. Oysa bu terörü dahi kapitalizm, alternatifine karşı yaratmıştır ve demek ki sosyalizmin başarısı-başarısızlığı,, subjektif bana göreliklerle ifade edilemeyecek denli objektif koşul ve nedenlere dayanmaktadır.
Kaldı ki tehlikeye düşen ya da tehlikede olduğunu hisseden kapitalizmin nasıl bir davranış sergilediğini anlamak için darbelere ve darbe dönemlerine bakmak gerekir(tehlikedeliğe bu yeterli ve somut bir örnektir). Sosyalizm ise bırakın kapitalizmin küçük sanrılarda neler yaptığını, bırakın sistemin kurulmasını, daha devrim sürecinde dahi kapitalist ülekeler tarafından ateşli silahlarla işgal edilmiştir, o düzeyde tehlikede olduğunu hissetmektedir. Tutarsızlığın bu kadarına da artık pes demek gerekir.
Sosyalizmin, kapitalizmden sonra gelmesi Hava tahmini ve hava raporları kadar somut dayanağı, kaynağı ve tespitleri olan, şimdi dahi en küçük bir yaşam alanında gösterilmesi gayet kolay olan objektif bir çözümlemedir.
E hadi canım sende, teknoloji gelecekde ne getirir bilemeyiz, boş ver bu günü demek de neyin nesi! Teknolojinin gelişmeside, yine aynen azınlığın, çoğunluğun çıkarı temelindeki adaletsizlikler, dağılım eşitsizliği ve dengesizliğinden yalıtık olmayacaktır. teknoloji ekonomik bir sistem değildir. Teknolojinin gelişmesi, kapitalizmin, kapitalizm olmaktan çıkması ve farklı bir sisteme(adı neyse) evrilmesi değildir, teknoloji dünde gelişiyordu, haliyle sistem bundan azami oranda fayda sağlayacaktır(sağlamıştır). Sağlarken de, hem egemen olan hemde gücü(teknolojiyide) elinde bulunduran azınlığın kendi çıkarını gözetmemesini beklemek, insanlara cennet hayallerini sunmak gibi bir şeydir. Doğru,,, bilimin sırtına binen teknoloji gelişiyor(evet artık sektör demek gerekir, teknolojide size ömür), bir bomba ile metropolleri tek bir canlı bırakmamacasına yok edecek düzeyde gelişebiliyor..., Bu gün çoğunluk pazar olarak görülmekte, insan dahi tamamen meta koşullarına itilmektedir, en basit bir ürünün dahi reklamı, insanlık dışı psikolojik rahatsızlıklara kapı açmakda, ya da onlardan beslenmektedir. İnsanın kendisine bu düzeylerde düşmanlığını ancak kapitalizmde yaşadık, bir cep telefonu reklamı bile "farkını hisset", "farklı ol", "ayrıcalığını göster!!", "ez onları!!" gibi psikolojik rahatsızlık ve toplumsal parçalanma, insanın, kendisine yabancılaşmasına dönüştürülmüştür(neden karşı çıkılmıyor bunlara acaba?, para için her yol mübah mı?). Para için her şeyin mübah görüldüğü, her şeyin değeri ve ölçütünü paranın belirlediği sistemi bu gün savunmak, artık çağdışılıktır, çağdışı olmadan kapitalizm savunulamaz. (oysa para değerin değil değişimin ölçütü olmalıdır!?) Zaten ismi nedir ki? Kapitalizm!
--------------------------İkinci Yazı ------------------------------------------------------------------
Son olarak Avrupada ki refahın ve bazı örnek verilen gelişmiş kapitalist ülkelerin kaynağı, dünya kaynaklarıdır(subjektifizmi aşmak da gerekiyor, 200 yıl dünyanın iliğini kendilerine akıttılar). madem bu konuda Japonya örnek verildi, Türkiye pazarında dolaşan, bakın sadece otomotiv açısından diyorum- Toyota, Honda, Mitsubishi, Daihatsu, İsuzu............................................. Sadece araç değil Yedek parça'yı düşünün! Bunlar olmazsa Japonya, japonya olamayacak, kapitalizm her zamanki yaptığını yapacaktır, kendi insanını emecektir...
Bu aynen bir su birikintisi gibidir, su ne yana kanalize edilirse, o tarafı doldurur ve boşalan yer kurur(dünya çoğunluğu). Nasıl ki ülkelerde gelir dağılımı azınlık ile çoğunluğun arasındaki uçurumdur ve nasılki çoğunluğun refahı, diğerinin servetini aşındırır(yani çıkarlar zıttır), bu, dünya içinde böyledir, azınlığın refahı diğerlerinin sömürüsü üzerine kuruludur, bir ölçüt alacaksak temel ölçüt budur.
Şimdi çözüm teorisiymiş gibi, balonun bir tarafını sıkmakla, diğer tarafın şişeceğini önermekde neyin nesi? Sıktığın yer de balon değil mi?
Bu gün dünyada sömürgen ülkeler için tehlike;
Kaynak olarak kullanılan(pazar olarak kullanılan, geri kalmış-bırakılmış) ülkelerin, sanayi ve ekonomik gelişmesidir, yani tüketen değil üreten olmalarıdır. Çözüm nedir?
Üretmeyen tüketen ülkeler olmaları, yani sanayi alanında gelişmemeleri, bunu sağlamak için, gerekirse askeri müdahalaleride kapsayan stratejiler, gerekçeler(terör, diktatör vs) geliştirmek, gerekirse mühendislerin dahi saf dışı bırakılması, satın alınması ya da susturulması örgütlenebilir.
Alıkları(ülkeleri) Nasıl kandırırlar? masa başında subjektif meselelerle! En önemli düşman kimdir? SOSYALİSTLERDİR. Her şeyden evvel gerçeğin gizlenmesinin mümkün olmadığı politik alan bu alandır, çünkü sosyalistlerin nihai anlamda sistemden beklentisi yoktur, haliyle kolay, kolay dümen suyuna çekilemezler. Sosyalizmden rahatsızlığın altına bağlayamayacağımız tek bir kapitalist olmayan nedenimiz dahi yoktur.
Kaynak haline getirilmiş sömürülen ülkelerde, dişe dokunur üretim yapmaya başlar ve dünya pazarı egemen sömürgenler adına darlaşırsa, çeşitli ekonomik, askeri, politik yaptırımlara giderler, kendi içlerinde ise sosyalizmden miras sosyal hakları kısıtlamaya başlarlar. Örneğin bu gün Nükleer Silah barındırma meselesi! iki yüzlü bir meseledir, tüm sorun petrol ve Fosil Yakıt olan Uranyum zenginleştirme sorunudur, geleceğin yakıtı olarak öngörselerde, bu süreç sekteye uğramıştır, yinede stratejik önemini korumaktadır.
Irak'ı paylaşan 3-5 petrol devi, 1 tane daha dev çıkmasını, yada pazarın kendi adlarına darlaşmasını! arzulamıyor ve bu arzusuzluklarıyla silah tekellerinide besliyorlar, onlar savaşa muhtaçtırlar, ordular ise taşeronlardır. Bunun için ülkeler dahi işgal edilebilir ve kapitalist albeniye kapılmış her görüş, işgal edilen ülkelerinde aynen kapitalizm koşullarındaki milyonları görmediği gibi, milyonlarca insandan oluştuğunu görmek istemez! Oysa onlarda en az sizler kadar isandır ve onlarda en az sizler kadar mutlu olmayı, kapitalizmde kolay mümkün olmasa da belirli normlarda(aman ne norm!) insan gibi yaşamayı hak ediyorlardı. Oysa sorumlusu dahi görmediğiniz kapitalizm, tüm bunları yapmak zorundadır, kapitalizmi kapitalizm yapan zaten en temelde bu doğasıdır. Irak daha savaşılmadan önce paylaşılmıştı, üstelik paylaşımı yapan MARKALARDIR, ne pahasına olursa olsun bu strateji gerçekleştirilecektir. Hala yok efendim, kapitalizm iyidir, okula giden çocuğa defter, kitap verirsek(ABD nin Türkiyeye hibe ettiği çağdışı kalmış teçhizatları gibi) sanki kapitalist koşulları değiştirmiş gibi, her şeyi çözeriz diyenler, ya insanları, tanrısını bekleyen İsa sanmaktadırlar, ya da bizzat kendileri çarmıhdaki İsa'dırlar.
Serbest piyasa ekonomisinin bu derecede hararetli savunulmasının nedenlerinden bir tanesi ve başlıcası da sömürünün meşru zemini(benim ağam eyler, eylerse güzel eyler) ve sorumluluğun görmezden gelinebilmesi içindir. Yani güçlü ile zayıf arasında, güçlünün sürekli sürdürdüğü savaşda, tüm ipleri güçlünün eline vermek içindir.
Sosyalizme karşı mücadelede, kapitalizmin sömürü sistemi olmadığını iddia etmek kadar sahte gerekçelidir. Sosyalizm her şeyden önce kendisine yabancılaşmış insanın, insanlık mücadelesidirde. Düşüncelerinde, feodalizmden farklı olmayan kapitalizmi savunma adına Engizisyon kuranlar, ve bizede sanki subjektif söyledikleri her şeyin objektif olduğunu düşünmemizi salık verenler yanılıyor, göklerden cennet beklemek cühelaların işidir ve bunu ancak din adamları salık verirler(aynen Irakda ölen asker için rahibin tanrı böyle olmasını istedi, gerçek sebebini ise bilemeyiz!! demesi gibi. yani yine tanrı suçludur ve yine insan hiç bir şeyin sebebini bilemezdir).. Ben insanım, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, sömürüye, kulluk sistemine, insanın her şeyiyle metalaştırılmasına(!), aşkın, sevginin, dostluğun bile değerinin para ile belirlendiği bir dünyaya hayır demeyen, diyemeyen, istemeyen her bir görüş, bu sistemin dümen suyuna su taşıma hamallığından başka bir şey değildir.