Jolly Jocker
29-06-2011, 00:58
Devlet laiklik kisvesi taşıdığı için ve görünür alanda dinciliğe alerjisi olduğu için bazı ateistler, hatta ateist forumlar devletten yana tutum alıp orduyu ve yargıyı savunabiliyor. Peki bu tutarlı ve doğru bir tutum mudur? ''Laik'' devletin icraatlarına kısaca bir bakalım, ateistlerin desteğini kazanmayı hak ediyor mu görelim;
'Laik' devlet laiklik ibaresini ancak 1938 yılında, yani cumhuriyetin ilanından 15 sene sonra alabilmiştir. Kurulduğundan beri dinden elini hiç çekmemiştir. Bütçesi pek çok bakanlığın toplamından fazla olan Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle, her kesimden topladığı vergilerle sünni islamı finanse etmektedir. Atatürk'ün talimatıyla açılan ilahiyat fakülteleri üniversitelerde, imam hatip liseleri ise liselerde gericilik saçagelmiştir. ''Laik'' devletimizde din dersleri anayasal bir zorunluluktur. Küçük yaştan itibaren üniversiteye gidene kadar çocukların beyni dinsel dogmalarla doldurulur. Elbette sadece sünni islamla.
''Laik'' devletimiz müslüman olmayan, en azından 'makbul' müslüman olmayan her kesime, özellikle de aleviler ve sosyalistlere zulmedegelmiştir. Önce Dersim katliamı, sonra Çorum ve Maraş katliamı, daha sonra Sivas ve son olarak Gazi Mahallesi katliamı ile alevileri; M. Suphilerin komployla öldürülmesinden Bahçelievler katliamına, 12 Eylül dönemindeki devlet teröründen ''Hayata Dönüş Operasyonu'' katliamına kadar da sosyalistleri pek çok denemede öldürmüş ve yok etmiştir. ''Laik'' devletimiz, zamanında yükselen sosyalist harekete karşı emperyalizm ve gerici sağ ile işbirliğine girmiş, sermaye sınıfı ve bürokrasinin çıkarları için gerici darbeler yapmış ve dinin önünü bizzat kendi elleriyle açmıştır. Son olarak, sosyalist PKK'ye karşı bölgede gericiliği, hatta domuz bağı gibi yöntemlerle insanları vahşice öldüren Hizbullah gibi terör örgütlerini bizzat kullanmış ve desteklemiş, 17 bin faili meçhul cinayet ve pek çok köy yakma olayı gerçekleştirmiştir.
''Laik'' devletimizin dinin özde değil ama sözde muhalifi olması hayatlarımızda bir rahatlamaya yol açmamıştır. Tam aksine, Muhammed ve Allah figürlerinin dokunulmazlığı ve yüceliğini Atatürk figürü almış; dinsel bağnazlık ve şiddetin yerini milliyetçilik doldurmuş; militarizm hiç hız kesmeden devam etmiş; hiyerarşi ve otorite ordu ve bürokrasi eliyle toplumda tesis edilmiştir. Devletimizin çakma laikliği yüzünden, dinci baskılar kamufle fırsatı bulmuş ve devlete muhalif olabilecek pek çok kesim düzene yedeklenmiştir. Devletin ''laikliği'' ne bir hiyerarşi azalmasına sebep olmuş ne de bireylere demokrasi ve özgürlük getirmiştir.
Pek kısaca özetlediğim bu tablodan sonra, bazı ateist arkadaşların(hatta forumların) devlete olan bağlılı neyin nesidir diye sormadan edemeyeceğim. Stockholm Sendromu mu? Salaklık mı? Satılmışlık mı? Yoksa politik bönlük mü?
''Devletimin çıkarı için belli ölçüde din gerekiyorsa bana uyar.'' diyen ateistler varsa bu sözlerim onlara değil elbette. Zaten böylelerinin ateist sitelerde zaman harcamasına gerek yok. Ama dinle hakikaten derdi olan ve toplumumuzun dinden özgürleşmesini, en azından bireysel olarak dinin etkisinden tam kurtularak özgürce yaşamayı seçen arkadaşlar var ise(ki muhakkak var) onların devletin laiklik kisvesine kanmayıp bu devlete karşı bir aydınlanma mücadelesi içerisinde olacaklarını tahmin ediyorum.
Zaten aksi halde tam bir tutarsızlık olmaz mıydı?
Bir ateist, TC'yi neden savunur ki? Devleti, orduyu, yargıyı neden savunur?
Zaten hepsi bir bütün.
Buyurun tartışalım...
Sevgili Freddie,
Güzel bir konu açmışsın. Öncelikle teokratik monarşiden (Osmanlı) Cumhuriyet'e geçiş için toplum yapısını dikkate alarak bazı temel ilkeler konulduğunu düşünüyorum. Örneklendirmek gerekirse, ümmetçi bir anlayışın karşısına milliyetçiliği koymuşlar. Bunu böyle yorumluyorum ben. Ne yazık ki bu aşı tutmamış; bir yandan şoven bir anlayış (milliyetçilik), diğer yandan azımsanmayacak derecede bir ümmetçi anlayış birbirini yiyeceği yere paralel şekilde varlıklarını günümüze taşımıştır.
Laik bir devlet içinde, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun olması tamamen (en azından günümüz açısından) saçmalıktır. Daha da doğrusu Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kuruluş amaç ve görevlerini içeren kanun laikliğe aykırıdır. Bu kendi içerisinde bir çelişki başlı başına. Ama birde kuruluş aşamasında mevcut olaylar zincirini ve şartları dikkate alıp o günün şartlarıyla değerlendirirsek farklı bir açı yakalayabiliriz. Hilafetin kaldırılması ile dini bağlılığı ve özellikleri fazlasıyla belirgin olan halkın tepkisini çekmemek adına (din elden gidiyor paranoyası veya kimine göre realitesi) Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulmasının bir yatıştırıcı unsur olduğunu düşünüyorum. Politik bir adım olarak görüyorum en azından, o gün şartlarında. Şeyh Sait İsyanı'nın temel mottosu "din elden gidiyor" idi, malum. Dini bir motto oluşturup yola çıkabilecek herhangi bir isyanı yatıştırıcı sebeplerden ötürü böyle bir kuruma ihtiyaç duyulmuş olabilir. Daha buna benzer bir çok olay ve gelişme yaşanmıştır. Politik girişimleri göz ardı etmemek gerekli. Atatürk'ün dindar bir kimliğe sahip olmadığını kimi el yazmaları, notları ve bir iki orijinal videosundan anlıyoruz zaten. Bu yüzden, bu kuruma onay vermiş olması illa ki kuruluş aşamasındaki olası aksilikleri minimuma indirme girişimidir, benim nazarımda.
O zamanlar açısından kısmen haklı sebepler mevcut olsa dahi günümüz açısından değerlendirildiğinde, dediğin gibi bir çelişki oluşturmaktadır laik devlet anlayışı ile sözde laik devletin kurum ve yasaları. Zaten İslamiyet bir devlet dini halinde geldiği için ve Kuran bir anayasa niteliği taşıdığı için asla ve asla laik bir devletle uyuşamaz.
Dersim Katliamı'nı ayrı bir başlıkta -elimizde ne gibi belgeler, raporlar varsa onları da bir araya toplayarak tartışalım- derim. Kaba olarak ortada resmi rakamlara göre 50bin civarlarında resmi olmayan rakamlara göre 90bin civarında Dersimli'nin yokoluşu söz konusu. Ve bunun yeterince makul bir sebebini henüz ben öğrenmiş değilim. Bir makul sebebi olabilir mi açıkcası bilemiyorum. Devlet arşivinden çıkacak rapor ve belgeler de çok işimzie yarayacaktır.
Sözlerinin büyük kısmına katılmaktayım; alevilerin ve sosyalistlerin çektiği çileyi hiç bir kesim çekmemiştir bu ülkede. Bugünün devlet yapısı, kanunları ve kurumlarıyla ne laiktir ne eşitlikçidir ne de özgürlükçüdür. Kuruluş aşamasındaki o günler için kendi çapında haklı, bugün için yanlış olan bir çok kurum-yasa-olay ilerleyen zaman içerisinde düzeltilebilir, olması gerektiği şekle sokulmuş olabilirdi. Ama geçen zaman zaafında tüm bu durumlar daha baskıcı, daha anti-laik bir konuma gelmiştir( İHL neyin nesidir mesela? Amacı neydi ne oldu?). Ve kimi arkadaşların sandığı gibi alevilerin durumları mevcut yasal sınırlar içerisinde eşitliğe ve adalete uyumlu hale getirilemez.
Bugün için Diyanet İşleri Başkanlığı'nı savunacak arkadaşların tarihsel bilgiden yoksun olduğunu yada sunni-müslüman olduğunu düşünürüm.
Turkiyeyi kuran ideoloji kesinlikle laik falan degildir.
TC' yi kuran kadronun amaci bir ulus devlet kurmakti ama aslinda toplumda boyle bir devleti talep eden bir ulus bilinci mevcut degildi.
Aslinda bunun icin gerekli olan bir irk temelli ulus bile mevcut degildi. Bu bilince sahip olan bir ulus kendisine bir devlet kurmadi, tepeden inen bir devlet kendisine uygun bir ulus olusturmaya calisti. Irk temelli bir ulus yaratilamayacagi icin mecburen din uzerinden bir ulus tarifi yapildi ve musluman olmayan bu tanimin disinda kaldilar.
Lakin, gayri ihtiyari bu caba Anadolu cografyasinda cok buyuk acilara, gozyaslarina ve kan dokulmesine sebep oldu
TC' nin gayrimuslim yurttaslara ne cileler cektirdigini tek bir iletiye sigdiramam. Adim adim gitmem gerekecek
Ocak 1923 ve sonrası Lozan Barış Anlaşması’nın bir parçası olarak ondan 6 ay önce imzalanan Türk ve Rum Nüfus Değişimine İlişkin Sözleşme ve Protokolü tarihin gördüğü en büyük nüfus değişimine hukuki çerçeve oluşturdu. Sonuçta, aslında İttihatçıların 1913’te başladığı kaçırtma operasyonundan beri aralıksız süren halkların ayrışması sürecine hukuki çerçeve oluşturan Lozan Barış Anlaşması’nın 1. maddesi uyarınca 355 bin kadar Müslüman Türk Yunanistan’ı, 192 bin civarında Ortodoks Rum da Türkiye’yi terk ederken, 2. maddeye göre etablis olarak adlandırılan 130 bin Müslüman Batı Trakya’da, 110 bin civarında Rum da İstanbul’da kaldı.
16 Mart 1923 Mustafa Kemal Adana’da esnafa yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir.” dedi.
Haziran 1923 Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Gayrimüslim azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı.
Eylül 1923’de Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu’dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı.
Aralık 1923 Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.
1924’te Mahsub-i Umumi Kanunu’nun 2. maddesinde değişiklik yapılarak, Birinci Dünya Savaşı için mallarına el konmuş gayrimüslimlere ödeme yapılmaması sağlandı.
1924’te 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı. Türk öğretmenler ve müdür yanında bulunması şart tutulan Türk müdür yardımcısı MEB tarafından atanmış, Türkçe, tarih ve coğrafya ile yurt bilgisi derslerinin Türkçe olarak Türk öğretmenler tarafından okutulması mecburiyeti getirilmişti.
1924’te Avukatlık Kanunu uyarınca 960 avukat iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460 avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum avukatların üçte biri işsiz kalmıştı. (Ermeni avukat sayısı belli değil.)
1 Ağustos 1926’da, devletin, Lozan’ın yürürlüğe girdiği Ağustos 1924’den önce gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi. Yahudilere yönelik ‘sadakatsizlik’, ‘nankörlük’ gibi ithamlardan bunalan cemaat önderleri Lozan Antlaşması’nın 42. maddesinden feragat ettiklerini beyan eden mazbatayı Başvekâlete gönderdiler.
1926 yılında ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanılmasını düzenleyen yönetmelikten sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe yazı diline hâkim olmayan gayrimüslimler işten çıkarılmaya başladı. Yabancı banka ve firmalarda çalışan Türklerin oranı yüzde 75 olarak belirlenmişti. Bu yönetmelik uyarınca işten çıkarılan Rumları sayısı 5 bindi. Devlet Demiryolları İşletmesi’nin tüm gayrimüslim personeli işten çıkarılmıştı.
Mayıs 1927’de, Lozan’dan sonra ülke dışında olanların Türk vatandaşlığından çıkarılacağına dair kararname ilan edildi.
20 Şubat 1928 rejimin gözüne girmek isteyen bir grup İstanbul Üniversitesi öğrencisinin vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına ‘Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlarını asmasıyla başlayan dönemin gazetelerinde ‘Türkçe Konuş!’ hitabına tahammül edemeyen ‘sözde vatandaş’lardan söz edilmişti. Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok kişi hakkında Türklüğü tahkir davası açıldı.
1928’de Sivas’taki Ermenilerin şehir dışına çıkmaları yasaklandı.
Eylül 1929 Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi. Uygulama geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi.
1928-1929 yıllarında Diyarbakır ve Harput’taki Ermenilere yerel yöneticiler tarafından Türkiye’den gitmelerinin kendi hayırlarına olacağını telkin edildi.
1929-1930 arasındaki 18 ay içinde Türkiyeli Ermenilerden 6.373 kişi Suriye’ye göç etmek zorunda kaldı.
11 Haziran 1932’de yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun’la yabancıların bazı mesleklerde çalışmaları yasaklandı. Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest meslek erbabını, küçük esnaf ve sokak satıcılarını etkiledi.
Kasım 1932 İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi.
25 Şubat 1933 günü aralarında yazar Peyami Safa, matematikçi Cahit Arf gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencileri, ceplerine irili ufaklı taşlar doldurarak Osmanlı döneminden beri yataklı trenleri işleten La Compagnie des Wagons-Lits (kısaca ‘Vagon Li’ denirdi) adlı bir Fransız/Belçika şirketinin Beyoğlu’ndaki eski Tokatlıyan Oteli binasındaki bürosu önünde toplandılar ve büyük bir protesto gösterisi yaptılar. Ardından yeni bir “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası patlak verdi ve hızla yaygınlaştı.
1933 Mardin’deki Süryani Patrikliği Merkezini, gizli ve açık baskılara dayanamayarak ‘cemaatin arzusu doğrultusunda’, ‘görülen lüzum üzerine’, ‘muvakkaten’ (geçici olarak) Mardin’den Humus’a taşındı. Ancak o günden beri geri dönmek mümkün olmadı.
Haziran 1934’te yürürlüğe giren ve ülkeyi ‘Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşanlar (has Türkler)’, ‘Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşmayanlar (Kürtler) ve ‘Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar’ (gayrimüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskan Kanunu’ndan sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Rumlar ve Ermeniler, kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.
21 Haziran-4 Temmuz 1934 (Trakya Olayları) Irkçı Cevat Rıfat Atilhan’ın Milli İnkılap dergisindeki, Nihal Atsız’ın Orhun dergisindeki Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi, bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı.
Ocak 1937 Kayseri, Sivas gibi yerlerdeki Ermeni ve Yahudilerin ‘güvenlik gerekçesiyle şehir merkezlerine göçmesi emredildi.
24 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir ilana bakılırsa, Ankara Askeri Baytar Mektebi’ne alınacak öğrencilerde aranan özelliklerden biri “Türk ırkından olmak’tır.
6 Eylül 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Türk Kuşu Direktörlüğü’ne alınacak tayyare öğretmenlerine dair bir başka ilanda ise ifade biraz daha rafine hale gelmiş ve ‘Türk soyundan olmak’ haline dönmüştür.
1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılması sırasında bölgedeki Ermeniler baskılar sonucu Suriye’ye göç ettiler. Göçle ilgili Yunus Nadi’nin Cumhuriyet Gazetesinin 20 Temmuz 1939 sayılı nüshasındaki yazısında şöyle deniyordu: “Neden korkuyorlar? Ne var? Kendilerini yiyeceğimizi mi vehmediyorlar”
8 Ağustos 1939 Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 Ağustos’ta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı.
12 Aralık 1940 Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan ‘yüzen tabut’ namlı Salvador’un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 Aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı.
22 Nisan 1941 Bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrimüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler. ‘20 Kur’a İhtiyatlar denilen bu ‘askerler’, Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar. 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.
15 Aralık 1941 Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudisini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisine, Türkiye’nin izin vermemesi yüzünden 2,5 ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra Karadeniz’e çıkarıldı. Struma, 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edildi. 24 Şubat 1942 günü, saat 02.00’de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı. Faciadan sadece bir kişi kurtuldu.
11 Kasım 1942 Savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi çıkarıldı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrimüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94’ü oranında vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar, Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye inancını yitirdi.
6-7 Eylül İstanbul’da ağırlıklı olarak Rumlara yönelik büyük bir yağma harekatı örgütlendi. Olayların bilançosu kısa sürede ortaya çıkar. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü ancak sadece üç kişinin adları verilmişti. Bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardır ancak, daha sonra öldüğü iddia edilen bazı kişilerin Yunanistan’da yaşadığı anlaşılmıştır. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dü. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğradı. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liraydı.
1956’da kurulan Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu çalışmaları, 1959’da İl İdaresi Kanunu’nun 2. Maddesi’nde yapılan değişiklikle uygulamaya konuldu. Bu kurulca, 1978’e kadar yaklaşık 75 bin yerleşme adı incelendi ve bunlardan 28 bin kadarı değiştirildi. 1983’ten sonra da ufak çaplı değişiklik hamleleri yapıldı.
1964 Kararnamesi Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan ‘Dostluk Antlaşması’ bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edilmişti. Hükümet, önce Türkiye’deki Yunan uyrukluların tapu müdürlüklerindeki işlemlerini durdurdu, ardından da bankalardaki paralarını bloke kararı aldı. Türkiye’de doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaflık yapan, emekçilik yapan Yunanistan vatandaşı Rumlar sınır dışı edildiler.
26 Ocak 1970 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın Arapların hezimetiyle sonuçlanması ve 1969’da Müslümanlarca kutsal sayılan Mescid-i Aksa’nın fanatik bir Yahudi tarafından kundaklanmasının tırmandırdığı anti semitik atmosferde, Necmettin Erbakan Milli Nizam Partisi’ni kurdu. Partiye masonların ve Siyonistlerin alınmayacağını ilan eden Erbakan ve arkadaşları ‘beynelmilel Yahudilik’, ‘beynelmilel Siyonizm’, ‘Nil’den Fırat’a Büyük İsrail’, ‘Ortak Pazar Siyonizmin bir oyunudur’ ‘Ortak Pazar’a girmek Türkiye’nin İsrail’e bir vilayet olmasıyla sonuçlanabilir’, ‘İsrail Güney Amerika’ya nakledilmelidir’ gibi fikirlerin mucidi olarak, antisemitizm tarihçemize önemli katkılar yaptılar.
1974’te İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasında 1971’de görülmeye başlanan bir dava sonunda, 1936 Beyannamesi uyarınca mal edinilemeyeceği hükmü uygulanmaya başladı. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, verdiği kararda Türkiye’deki azınlıkları Türk olmayanlar olarak değerlendirmişti.
1974 tarihli UNESCO Raporu’na göre yüzyılın başında Ermeni cemaatine ait 2.538 kilise ve 451 manastır varken, geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı. Tehcirden sonra Ermeni köy ve şehirlerine yerleştirilen Müslüman ahalinin ilk işi, merkezi ve güzel kiliseleri camiye çevirmek olmuştu. Gerisi ambar, depo ve tavla olarak kullanıldı. Meclis’in Türkçü-ırkçı kanadından Dr. Rıza Nur, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir’e yolladığı 25 Mayıs 1921 tarihli mektupta, “Ani şehrine ait izlerin yeryüzünden temizlenmesi başarılırsa bunun Türkiye’ye büyük bir hizmet olacağını” söylemişti, neyse ki Karabekir böyle bir girişimin gerek dünyadan gerekse Türkiye’deki Ermeni toplumundan büyük tepki göreceğini söyleyerek reddetmişti. Geriye kalan 913 kilise ve manastırdan 464’ü tamamen yıkıldı. 252’si yıkılmaya terk edildi, 197’si ise ciddi restorasyon gerektiriyor.
6 Eylül 1986 İstanbul Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na Filistinli Abu Nidal Örgütü’ne bağlı teröristler tarafından yapılan bombalı ve makineli tüfekli saldırısında 22 kişi öldü ancak olay büyük tepki yaratmadı, çünkü Filistin davasına kamuoyunda büyük sempati vardı.
1985-1990 arasında PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen Yezidiler kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldılar.
15 Kasım 2003 Şişli’deki Beth İsrail Sinagogu ile Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na Müslüman Türk teröristleri tarafından intihar saldırısı yapıldı, 23 kişi öldü, 70’den fazla kişi yaralandı.
5 Şubat 2006 Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
19 Ocak 2007’de Agos’un genel yayın yönetmeni Hrant Dink öldürüldü.
18 Nisan 2007 Malatya’da yedi genç Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi’ni basarak üç büro çalışanını öldürdüler.
KAYNAK: Ayse Hur
http://www.durde.org...l-azinlik-oldu/
.................................................. ...
Jolly Jocker
02-07-2011, 23:21
TC laik bir devlet olarak kendini sunar ama hiçbir zaman laik olmamıştır. Laiklikte din ve devlet birbirlerine müdahele etmezken TC başından beri dini kontrol edip şekillendirmeye ve özellikle de sola karşı kullanmaya kalkmıştır. Diyanet işleri, imam hatipler, ilahiyat fakülteleri ve din dersleri eliyle devlet kendine göre bir ''çağdaş''(!) sünni islam yaratıp herkese dayatmış, farklılığını belirten her kesimi de iç tehdit kapsamında değerlendirip zulmetmiştir. Bu sürecin en büyük mağdurları ateist oldukları aşikar olan sosyalistler ve aleviler olmuştur. Aslında TC'nin de bir dini hep varolmuştur. Biz de bir din devletiyiz. Tek fark, devletin dini yorumlayış tarzı ''çağdaş'' bir görünümdedir o kadar. Oysa 'başı açık ve yeri gelince rakısını içen bir sünni islamı' benimsemek devleti laik yapmaz. Ortada gene bir islam devleti vardır. Fakat ılımlı bir yoruma sahiptir. Bunun adı laiklik değil.
Kemalizmin başlıca özelliği laik olması değil milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilik İttihatçılardan kök alır. İttihatçılar Osmanlı döneminde devlet bürokrasisi içerisine yuvalanmış ve kafalarındaki ulus inşa süreci için Ermeni soykırımı dahil pek çok cinayet işlemiştir. Kemalizmde de bu süreç Dersim katliamı, Kürt katliamları, gayrımüslimlerin Türkçe konuşmalarına karşın Yunanistan'a gönderilmeleri, sonrasında da 6-7 Eylül olaylarıyla İstanbul'un gayrı müslimlerden ''temizlenmesi''(!) biçiminde sürmüştür. Bunlar hep gayrı müslim sermayeye sünni Türklerin el koyup bir Türk burjuvazisi yaratma hedefinden kök almıştır. Zaten kemalizmin devletçilik prensibinin de ana hedefi budur. İttihatçıların sapkın milliyetçiliklerinin ekonomik temelini Türk burjuva sınıfı yaratmak hedefi oluşturmuştur. Kemalizmin laik olmayan ''laikliği'' ise sadece islamın ümmetçi bir yönelimle uluslaşmayı baltalamasını dizginlemekten ibarettir.
Diyanet işleri başkanlığının din dayatması yaptığını düşünmüyorum bir "non-Teist" olarak. Bütçe konusunda sana katılıyorum o bütçe öyle bir bakanlığa verilmez. Ama öyle bir bakanlığın varlığı da gerekli çünkü ülkenin çoğunluğunun müslüman olduğu gerçeğiyle yaşıyoruz. Ayrıca müslümanlığın iyice yobazlığa dönmemesi için de gerekli bir bakanlıktır.
Sosyalist PKK dediğin bir TERÖR ÖRGÜTÜ hatırlatırım.
Atatürk figürü öyle bir özellik kazanmamıştır ama ülkede yaşayanlardan herkesin sevme zorunluluğu yok ama saygı duymalıyız.
Jolly Jocker
04-07-2011, 21:36
Ama öyle bir bakanlığın varlığı da gerekli çünkü ülkenin çoğunluğunun müslüman olduğu gerçeğiyle yaşıyoruz. Ayrıca müslümanlığın iyice yobazlığa dönmemesi için de gerekli bir bakanlıktır.
Buna katılmıyorum. Diyanetin varlığı bugüne dek bir işe yaramadı. İslamın radikalleşmemesini istiyorsan emperyalizmi devreden çıkaracaksın. Yeşil kuşaktan ılımlı islam projelerine kadar sola karşı dinden elini hiç çekmeyen emperyalizm ve sermaye sınıfıdır. Öte yandan, gerçek bir laiklikte din devlete karışmadığı gibi devlet de dini şekillendirmeye kalkmaz. Finanse de edemez. Dinin finansmanı cemaate bırakılır. Zaten laikliğin işe yaramasının belki de en büyük nedeni de finansmanın cemaate bırakılmasıdır. Din adamının parasını ödemek istemeyen insanlar yavaş yavaş ibadethaneden ayağını çeker. Din adamları, parayı cemaatten aldığı için onlara efendi değil yalaka olur, dini insanların isteğine göre esnetmeye başlar. Aksi halde parası kesilir. Öte yandan, Avrupa'da katoliklik devlet kontrolüne alınarak değil, devletten tümüyle def edilerek ve serbestçe eleştirilmesine izin verilerek hizaya sokulmuştur. İslama da böyle yapılmalı diye düşünüyorum.
Sosyalist PKK dediğin bir TERÖR ÖRGÜTÜ hatırlatırım.
Devletten daha büyük bir terör örgütü göremiyorum.
Atatürk figürü öyle bir özellik kazanmamıştır ama ülkede yaşayanlardan herkesin sevme zorunluluğu yok ama saygı duymalıyız.
Yasal olarak Atatürk'e saygı duymak her yurttaşa dayatılıyor. Ne zaman dayatma görsem hep tersini yapasım gelir. Emr-i vakiyi hiç sevmem. Sırf bu emr-i vakiyi kırmak için bile söz konusu kişiye dadanasım gelir. :)