Jolly Jocker
01-07-2011, 23:07
Avrupa Birliği ve AB'ye TC'nin üyeliği hakkında ne düşünüyor, ne savunuyorsunuz? Bu başlıkta özel olarak sosyalistlerin, genel olarak da tüm ahalinin görüşlerini almak istiyorum.
Konu benim açımdan biraz çetrefilli. Keskin cevapların('evet' ve 'hayır' gibi) fazlasıyla dar kapsamlı kaldığı, evet ve hayır cevaplarını karıştırıp 'havet' denecek bir konu. Ama nasıl bir 'havet'? İşte bu konuda fazla net değilim. Hayır'ın bir türü olarak havet mi; evetin bir türü olarak havet mi? Net olamamakla birlikte, ben evetin bir türü olarak 'havet'çiyim bu konuda. Kısaca şöyle açıklayayım...
Kapitalizm son yüz yıldır fazlasıyla serpilip gelişti, 'globalleşti', tüm dünyayı bir pazar haline getirdi. Ekonomik(IMF, DB), politik(BM) ve askeri(NATO) alanlarda ulus üstü kurumlar kurdu. Ulus devletlerin yükseliş döneminde burjuvazinin pazarını büyütmek için feodal bölgeleri birleştirip uluslaşmayı ve ulus devleti sağlaması gibi, ulusal sınırlarla yetinemeyen kapitalizm, en ileri aşamasında emperyalizm halini alarak uluslararası ve ulus üstü bir yönelime girdi. Bunun ekonomik, politik, ideolojik ve kültürel boyutları var. Elbette Doğu Blokunun artık varolmamasının da etkisi var. Bu yönelimin dinamiğinde kapitalizm olduğu için ona kafadan karşı çıkmak sığ bir yaklaşım olacaktır. Avrupa Birliğini de bu çerçevede değerlendirmek bence en doğrusudur.
Avrupa Birliği, Avrupa tekellerinin birliği ve ortak pazarı ile bir burjuva demokratik standart paketi olmaktan ibaret değildir. Baskıcı ulus devletlerin güç yitirip dönüştürülmesi, milliyetçiliklerin ister istemez törpülenmesi, halkların ve kültürlerin harmanlanması, demokrasi ve özgürlükler konusunda -bugüne dek sürmüş mücadelelerin beşiği olan Avrupa'da- elde edilmiş kazanımların standartlaşması v.b. anlamlar da taşıyor. Avrupa Birliği yalnızca ekonomik liberalizasyon anlamına gelmiyor; ceberut ulus devletlerin törpülenmesi, yerelliklerin önünün açılması, istenen seviyede olmasa da demokrasi, insan hakları, özgürlükler, sosyal hak ve örgütlülüklerin -özellikle de TC'deki hali düşünürsek- biraz daha gelişmesi anlamlarına da geliyor. Devrimciler olarak, asgari düzey de olsa bu konularda elde edilecek kazanımlara karşı çıkmamız düşünülemez.
Herşeyden evvel Avrupa Birliğinin vesayet rejimlerini, darbeleri ve teokratik yönelimleri frenleyeceği, Avrupalılık üst kimliğinin bize milliyetçi, ırkçı ve dinci ayrımcılıklara karşı enternasyonalizmi savunurken nesnel bir temel sunacağı gözden kaçırılmamalı. Elbette demokrasi ithal edilebilen birşey değildir. Ama emperyalizm içsel bir olgudur ve ulus devleti geri plana atıp ulus üstü projelere entegrasyon sırasında nispeten daha demokratik bir ortam bulabileceğimiz boşluklar doğurabilir.
Avrupa Birliği elbette şu anda Avrupa tekellerinin belirleyiciliğinde ve onların çıkarlarının yöneliminde bir birliktir. Fakat bundan ibaret değildir. Söz konusu ulus-üstüleşme süreci kendi iç çelişkilerinde devrimcilerin önünü açabilecek olanaklar barındırdığı gibi, Avrupa Birliğinin bilhassa Kopenhag Kriterlerinde bugüne dek bu kıtada ortaya konmuş emek mücadelesinin kazanımları da vardır. Unutmamak gerekir ki marksizmin doğduğu yer de bu kıta olmuştur. Elbette tekellere ve kapitalizme karşı mücadele edilecek, ama bu mücadeleyi başımızdaki ceberut ulus devleti de güçten düşüren bir ulus-üstü projenin doğurduğu çelişkilerden faydalanarak, asgari düzey de olsa şimdikinden daha iyi olacağı görünen demokrasi, insan hakları ve örgütlenme özgürlüklerinden yararlanarak sürdürmek daha akıllıca olacaktır. Üstelik AB her ne kadar tekellerin birliği de olsa, orada sosyal haklar bize göre daha gelişkin olduğu için bunun sosyal adalet ve örgütlenme özgürlüğü bakımından da bize -yeterli olmasa da- faydası dokunacaktır. Üstelik emperyalizme ve dev tekellere karşı 'içeriden' mücadele etmek hem daha etkili olacak hem de bizlere enternasyonalizmi daha gerçekçi kılma zemini sunacaktır.
Aslında konunun özünü, kapitalizmin kendi gelişimi içinde ulusal sınırlara sığmayıp ulus üstü bir yönelime girmesi ve politik aygıtların da(ulus devletler başta olmak üzere) bundan etkilenmesi oluşturmaktadır. AB'ye 'havet' demek, Avrupalı bir kapitalizme taraftar olmak değil, sosyalizm ve devrim mücadelesini ulus üstü bir yapıda sürdürmek taraftarlığıdır. Yüz elli yıl önce kapitalizm yine kendi gelişimi gereği feodaliteyi tasviye edip daha büyük ulusal sınırlar ve ulus devletler kurarken, Marks ve marksistler, bu sürecin temel dinamiği kapitalizm olduğu için sosyalistlik adına buna kafadan karşı çıkma çiğliğine kapılmamış, süreci olumlamışlardır. Bu olumlama, ulus devlet savunuculuğu anlamına gelmemekte, sosyalizm mücadelesinin eski feodal yapı yerine yeni ulusal yapıda sürdürülmesi gerektiğini anlatmaktaydı. Günümüzdeki ulus-üstüleşme süreci ve dolayısıyla Avrupa Birliği konusu da bu şekilde değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Kapitalizm yine kendi gelişimi gereği ulusal sınırları(tıpkı eski feodalite gibi) yavaş yavaş çiğniyor ve ulus üstü proje ve kurumlarla karşımıza geliyor. (Bu arada, tam da kapitalizmin bu yönelimi yüzünden AB'nin belki içeriğinde değişmeler olsa da ayakta kalacağını, kimilerinin iddia ettiği gibi dağılmayacağını düşündüğümü araya sıkıştırıvereyim). Marksizm dinamik bir öğretidir; Lenin'in de dediği gibi, ''dogma değil eylem klavuzudur''. Nesnelliğe dayanarak politika üretir. Artık sosyalizm mücadelesi ve toplumsal muhalefet(ya da direniş), ulusal boyutta ve ulus devlet temelinde değil, ulus üstü yapılar içerisinde dünyasal olarak verilmelidir. Avrupa Birliği üyeliği bunun bir adımı olacaktır. Bu sürece karşı çıkıp güya bağımsızlık adına ulus devlete sahip çıkmak basbaya milliyetçiliktir ve bağımsızlıkçılıkla da ilgisi yoktur. Böylelerinin, yüz elli yıl önce ulus devletlere karşı çıkıp eski feodal yapılar içinde solculuk yapmak isteyenlerden ya da işçi haklarını savunmak iddiasıyla işçilerin bir kısmını işsiz bırakan makineleşmeden ürküp makine kırıcılık yapmaya kalkanlardan farkı yoktur.
Avrupa Birliği'ne 'havet' diyorum. Yani kapitalistlerin Avrupa Birliğini değil ama devrimci mücadelenin Avrupa Birliği zemininde yürütülmesini ve emeğin Avrupasının yaratılmasını savunuyorum.
Sizler ne düşünüyorsunuz?
Konu benim açımdan biraz çetrefilli. Keskin cevapların('evet' ve 'hayır' gibi) fazlasıyla dar kapsamlı kaldığı, evet ve hayır cevaplarını karıştırıp 'havet' denecek bir konu. Ama nasıl bir 'havet'? İşte bu konuda fazla net değilim. Hayır'ın bir türü olarak havet mi; evetin bir türü olarak havet mi? Net olamamakla birlikte, ben evetin bir türü olarak 'havet'çiyim bu konuda. Kısaca şöyle açıklayayım...
Kapitalizm son yüz yıldır fazlasıyla serpilip gelişti, 'globalleşti', tüm dünyayı bir pazar haline getirdi. Ekonomik(IMF, DB), politik(BM) ve askeri(NATO) alanlarda ulus üstü kurumlar kurdu. Ulus devletlerin yükseliş döneminde burjuvazinin pazarını büyütmek için feodal bölgeleri birleştirip uluslaşmayı ve ulus devleti sağlaması gibi, ulusal sınırlarla yetinemeyen kapitalizm, en ileri aşamasında emperyalizm halini alarak uluslararası ve ulus üstü bir yönelime girdi. Bunun ekonomik, politik, ideolojik ve kültürel boyutları var. Elbette Doğu Blokunun artık varolmamasının da etkisi var. Bu yönelimin dinamiğinde kapitalizm olduğu için ona kafadan karşı çıkmak sığ bir yaklaşım olacaktır. Avrupa Birliğini de bu çerçevede değerlendirmek bence en doğrusudur.
Avrupa Birliği, Avrupa tekellerinin birliği ve ortak pazarı ile bir burjuva demokratik standart paketi olmaktan ibaret değildir. Baskıcı ulus devletlerin güç yitirip dönüştürülmesi, milliyetçiliklerin ister istemez törpülenmesi, halkların ve kültürlerin harmanlanması, demokrasi ve özgürlükler konusunda -bugüne dek sürmüş mücadelelerin beşiği olan Avrupa'da- elde edilmiş kazanımların standartlaşması v.b. anlamlar da taşıyor. Avrupa Birliği yalnızca ekonomik liberalizasyon anlamına gelmiyor; ceberut ulus devletlerin törpülenmesi, yerelliklerin önünün açılması, istenen seviyede olmasa da demokrasi, insan hakları, özgürlükler, sosyal hak ve örgütlülüklerin -özellikle de TC'deki hali düşünürsek- biraz daha gelişmesi anlamlarına da geliyor. Devrimciler olarak, asgari düzey de olsa bu konularda elde edilecek kazanımlara karşı çıkmamız düşünülemez.
Herşeyden evvel Avrupa Birliğinin vesayet rejimlerini, darbeleri ve teokratik yönelimleri frenleyeceği, Avrupalılık üst kimliğinin bize milliyetçi, ırkçı ve dinci ayrımcılıklara karşı enternasyonalizmi savunurken nesnel bir temel sunacağı gözden kaçırılmamalı. Elbette demokrasi ithal edilebilen birşey değildir. Ama emperyalizm içsel bir olgudur ve ulus devleti geri plana atıp ulus üstü projelere entegrasyon sırasında nispeten daha demokratik bir ortam bulabileceğimiz boşluklar doğurabilir.
Avrupa Birliği elbette şu anda Avrupa tekellerinin belirleyiciliğinde ve onların çıkarlarının yöneliminde bir birliktir. Fakat bundan ibaret değildir. Söz konusu ulus-üstüleşme süreci kendi iç çelişkilerinde devrimcilerin önünü açabilecek olanaklar barındırdığı gibi, Avrupa Birliğinin bilhassa Kopenhag Kriterlerinde bugüne dek bu kıtada ortaya konmuş emek mücadelesinin kazanımları da vardır. Unutmamak gerekir ki marksizmin doğduğu yer de bu kıta olmuştur. Elbette tekellere ve kapitalizme karşı mücadele edilecek, ama bu mücadeleyi başımızdaki ceberut ulus devleti de güçten düşüren bir ulus-üstü projenin doğurduğu çelişkilerden faydalanarak, asgari düzey de olsa şimdikinden daha iyi olacağı görünen demokrasi, insan hakları ve örgütlenme özgürlüklerinden yararlanarak sürdürmek daha akıllıca olacaktır. Üstelik AB her ne kadar tekellerin birliği de olsa, orada sosyal haklar bize göre daha gelişkin olduğu için bunun sosyal adalet ve örgütlenme özgürlüğü bakımından da bize -yeterli olmasa da- faydası dokunacaktır. Üstelik emperyalizme ve dev tekellere karşı 'içeriden' mücadele etmek hem daha etkili olacak hem de bizlere enternasyonalizmi daha gerçekçi kılma zemini sunacaktır.
Aslında konunun özünü, kapitalizmin kendi gelişimi içinde ulusal sınırlara sığmayıp ulus üstü bir yönelime girmesi ve politik aygıtların da(ulus devletler başta olmak üzere) bundan etkilenmesi oluşturmaktadır. AB'ye 'havet' demek, Avrupalı bir kapitalizme taraftar olmak değil, sosyalizm ve devrim mücadelesini ulus üstü bir yapıda sürdürmek taraftarlığıdır. Yüz elli yıl önce kapitalizm yine kendi gelişimi gereği feodaliteyi tasviye edip daha büyük ulusal sınırlar ve ulus devletler kurarken, Marks ve marksistler, bu sürecin temel dinamiği kapitalizm olduğu için sosyalistlik adına buna kafadan karşı çıkma çiğliğine kapılmamış, süreci olumlamışlardır. Bu olumlama, ulus devlet savunuculuğu anlamına gelmemekte, sosyalizm mücadelesinin eski feodal yapı yerine yeni ulusal yapıda sürdürülmesi gerektiğini anlatmaktaydı. Günümüzdeki ulus-üstüleşme süreci ve dolayısıyla Avrupa Birliği konusu da bu şekilde değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Kapitalizm yine kendi gelişimi gereği ulusal sınırları(tıpkı eski feodalite gibi) yavaş yavaş çiğniyor ve ulus üstü proje ve kurumlarla karşımıza geliyor. (Bu arada, tam da kapitalizmin bu yönelimi yüzünden AB'nin belki içeriğinde değişmeler olsa da ayakta kalacağını, kimilerinin iddia ettiği gibi dağılmayacağını düşündüğümü araya sıkıştırıvereyim). Marksizm dinamik bir öğretidir; Lenin'in de dediği gibi, ''dogma değil eylem klavuzudur''. Nesnelliğe dayanarak politika üretir. Artık sosyalizm mücadelesi ve toplumsal muhalefet(ya da direniş), ulusal boyutta ve ulus devlet temelinde değil, ulus üstü yapılar içerisinde dünyasal olarak verilmelidir. Avrupa Birliği üyeliği bunun bir adımı olacaktır. Bu sürece karşı çıkıp güya bağımsızlık adına ulus devlete sahip çıkmak basbaya milliyetçiliktir ve bağımsızlıkçılıkla da ilgisi yoktur. Böylelerinin, yüz elli yıl önce ulus devletlere karşı çıkıp eski feodal yapılar içinde solculuk yapmak isteyenlerden ya da işçi haklarını savunmak iddiasıyla işçilerin bir kısmını işsiz bırakan makineleşmeden ürküp makine kırıcılık yapmaya kalkanlardan farkı yoktur.
Avrupa Birliği'ne 'havet' diyorum. Yani kapitalistlerin Avrupa Birliğini değil ama devrimci mücadelenin Avrupa Birliği zemininde yürütülmesini ve emeğin Avrupasının yaratılmasını savunuyorum.
Sizler ne düşünüyorsunuz?