spartacus
26-07-2011, 10:23
Faşizm kitleselleşmek zorundadır. Kitlesellik ise ancak toplumsal bir görünüşle ya da toplumculukla mümkün. Birinci dünya savaşı sonrası dünyada büyük bir yıkım yaşanmıştır, üstüne dönem dönem gelen ağır ekonomik krizleri de ekleyince faşizm sosyal ajitasyona sarılmıştır.
Ulusalcılık, milliyetçilik heleki o dönemlerde kapitalizmin doğasına ise ters değildir, aksine kapitalizmin politik örgüsü-doğasıdır.
Bu anlamda milliyetçiliğinde 2 doğasından söz edebiliriz, birisi doğal olan politik örgü iken diğeri ırkçılığa evrilen politik örgüdür, birincisini faşist olarak değerlendiremeyiz, birincisi demokratik koşullarda da söz konusudur(zaten kapitalist devrimler milliyetçidir, kısaca ulusal devrimlerdir), ikincisi ise faşizme evrilir. Eğer faşizmi politik bir taraf, kesim görmek yerine doğru bir yaklaşımla bir yönetim biçimi olarak görürsek, özünde kitleselleşmek adına kullanılan tüm taktik ve stratejik yöntemlerinde mantığı daha yerinde kavranmış olur diye düşünüyorum.
Türkiye'de milliyetçiliği iki biçimde değerlendirebiliriz, birincisi gelişen burjuva akımlar ve aydınlanma çerçevesinde, feodalitenin temel kitle gücünü ve dolayısıyla kitlesel politik yapısını oluşturan "ümmet" ve "ümmetçilik" örgüsüne karşı milliyetçiliğin kullanımı, ikincisi ise faşizme kitle desteği sağlamak ya da milliyetçi ideolojiyi biricik ideolojik ve politik temsil haline getirmek, başka milletleri dışlamak ve aşağılamak, yayılma adına(ki emperyalist yayılmanın en kestirme yoludur da) tüm dünya da egemen ırk olmak vb stratejiler içeren faşizm haliyledir.
Kısaca Türkiye de kapitalizmin gelişmesi, ulusal devrimlerin tamamlanmış olup, olmadığının henüz tartışmalı olduğu dönemlerde, henüz feodal üst-yapının (ümmet, feodal örf ve gelenekler, feodal kurumlar, feodal bilinç ve toplum örgüsü) henüz tam anlamıyla aşılamadığı dönemlerde, milliyetçilik, ulusal(kapitalist) devrimler için temel, politik kitle gücünü oluşturur. Bu politik örgü faşizm falan değildir. Bu milliyetçilik, faşizm stratejisi de taşımaz, temel strateji dağılan ya da henüz dağılmayan ümmet örgüsünün yerine yeni bir kitle örgüsü oluşturmak ve böylelikle feodaliteye karşı kitle gücü sağlamak, ulusal devrimi başarmak vs.vs. Kısaca faşizm için milletin kullanılması başka, ulusal devrimler döneminde, yani kapitalizmin doğasının, feodaliteye karşı hakim kılınması dönemlerinde başkadır.
Osmanlı Mekteb-i Harbiye'de Türklük akımları yaydığı gerekçesiyle yer, yer Subay asmış, cezalandırmış, mahkum etmiştir. Az biraz ekonomi-politik anlamayan, siyasal bilinci gündelik politik propagandaların etkisinde kalan(kısaca futbol takımlarını aşmayan) ve siyasal bilinci siyasilerin propagandaları sanan kesimler için bu idamların da, cezalandırmaların da, anlamı Osmanlı nın Türk astığı biçimiyle olacaktır. Oysa osmanlı türklük akımları yayıyor gerekçesini kullanırken, özünde Türklük akımları Osmanlı iktidarının, yani feodaliteyi yerinden oynatacak, tasviye edecek siyasal bir tehdit biçimindedir. Eğer milliyetçilik akımları yayılırsa, eğer bu süreç gelişmeye devam ederse, arkasından ulusal bir devrim gerçekleşebilir, Avrupa da olduğu gibi saltanatlar kaldırılabilir yerine Ulusal(!) meclisler geçebilir, saltanat elden gittiği gibi asıl sınıfsal yapı(yani ağalık ve sömürü) tehlikeye girebilir ya da tasviye edilebilir. köylüye toprak dağıtılarak Feodal sistemin asıl-ana sınıfını(kapitalizmde ise yerine burjuvazi geçmiştir) oluşturan ağalık tasviyeye uğratılabilir. Bunlar temel kaygılardır ve milliyetçilik akımları yaydığı için ya da subaylar Türk olduğu için asılmamıştır, bunlar siyasi süreçlerdir-gereklenmelerdir ve görüntü aldatıcıdır. Osmanlı Avrupa'daki topraklarını nasıl kaybetti? Milliyetçilik akımları ve yayılmasıyla, yani sözün kısası, ulusal devrimelerle, yeni ve gelmekte olan kapitalist sistemin kitle gücüyle...
Kapitalizmde ise faşizm aynen Osmanlı'da olduğu gibi siyasal kaygılarla açığa çıkar. Faşizmde özünde politik ve ekonomik kaygıların ürünüdür.
Avrupa'daki ülkeler milliyetçilik akımlarıyla Feodal hakimiyet altında kalmaktan kurtulmuştur. tabiri yerinde ise özgürleşmiştir. Osmanlı'nın Avrupa daki toprakları ve bu topraklar üzerinde yaşayan toplumlar bu sayede kurtulmuştur. Feodalitenin egemenliği altında yaşayan toplumların çok iyi, mutlu ve güzel yaşadığı gibi söylemler birer masaldan ibarettir. feodalitede kölelik koşulları bariz kölelik koşullarıdır ve kapitalizmle teraziye koymak dahi bu anlamda yersizdir, haksızlıktır Feodal sistemdede başka ümmetler baskılanmış, baskı altına alınmış ya da asimilasyona uğratılmıştır.
Gelişen burjuva akımlar da ise, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, çerçevesi çizilmiştir. Kapitalizm çağında bu ilke ezilen uluslar açısından sosyalistlerce gözetildi diye, bu ilke sosyalist sanılır, oysa bu burjuva, kapitalist bir ilkedir, sosyalizmle alakası, ilgisi ezilen ulus milliyetçiliği temelindedir. Millet unsuru sosyalizmin doğasına terstir, nasıl ki feodalitede kitle örgüsünü ümmet, kapitalizmde millet temsil eder, sosyalizmde kitle örgüsünü ne böylesi yapay kitleler temsil eder ne de buna benzerdir, sosyalizmde kitle örgüsünü kapitalizm altında ezilen sınıflar temsil eder, yani kitlesel temsil politik değil ekonomiktir ve buda geçici bir süreçtir, nihai temsil sınıfsız toplum, insan temelindedir.Türkiye de milliyetçiliğin faşizmle olan karma entegrasyonunu öncelikle bu ilke-çerçeveye(Ulusların Kaderini Tayin Hakkı) katılıp katılmadıkları belirler. Bunu gözetip de gelişmekte olan kapitalizmde ulusal çerçeveyi ve ulusal çıkarları gözetmek faşizm değildir, kapitalizmin gelişim doğasının temel ve doğal süreçlerinden birisidir(bu yüzden ya, devlet kurumları ulusal kurumlar olarak adlandırılır!). ya kapitalizmi topyekün faşizm olarak tanımlayacağız ya da faşizmin salt milliyetçilik olduğu düşüncemizden vazgeçeceğiz. Bunların dönem, koşul ve süreç kritiklerinin olduğunu ve ilkeleri bir önerme olarak ortaya koyacağız. Eni sonu faşizm ümmetçide olabilir, ki bu şans eseri değil, koşulalr ve toplumun hangi malzemelerle elde edileceğidir. Siyaset sorunlara çözüm üretmek iken, bu gün dikkat edin, toplumu ne kadar etkiler ve kandırır ne kadar etkili dansözlük yaparsan o kadar çok ligde kalır ve şampiyon olursun gibi bir şeye evrilmiştir. bunlar ne siyasettir ne de benzeridir, bu sadece hokkabazlık, sahtekarlık, şebekliktir. Gidiyor şebeklere oy veriyoruz hepsi bu. Düşünün, siyaset sorunlara çözüm üretmektir, bu ülkede asgari ücret açlık sınırı altındadır, yoksulluk sınırında olması gerekirken dahi, açlık sınırı altında kalması hala çözülememişken, böylesi bariz ve ortada olan bir sorunun çözümü için bir 80 yıl daha mı geçmeli, kaldı ki, siyasetçi diye oy verilen şebekler bunu reva gördüğü ve sorununu çözmediği toplumdan utanmadan oy isteyebiliyor, nasıl? dansözlük ve yapay söylemler, kapitalizmin siyasetinin doğası(alt da olanın canı çıksın bireyciliği) sayesinde...
Türkiye'de resmi ideoloji faşizan bir biçimde gelişmiştir. Gelişen milliyetçilik akımları alınırken, aynen Osmanlının yolunda yürünmüş(İttihat ve Terakki) ötekileştirme üzerinden yükselmiştir. Bu resmi ideolojinin duruşu iken resmi ideolojinin duruşunda olmayan fakat ülkede ulusal devrimlerin tamamlanması, feodalitenin tasviyesi bu süreçde de başka milletlerin(!) kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini, milletin nasıl ki bir devlet olma, kurma meşruiyeti sağlıyorsa (her millet kendi adına meşru-haklı gördüyse), bu hakkı diğer milletlere de gören politik örgütlenmeleri faşizm olarak adlandıramayız, bu örgütlenmeler gelişen aydınlanma ve burjuva akımlarının doğasıyla uyum içindedir. Yani burada yönetim biçimi tercihi değil belirleyici olan siyasal tercihtir.(yani feodaliteye karşı ya feodalitenin yanında olunacaktır ya da gelişmekte olan kapitalizmin dolayısıyla ilerici-devrimciliğin yanında, kaldı ki devrimcilik-ilericilik bu gün sanılıyor ki herhangi bir sistemin tekelindedir, hayır değildir, feodal koşullar ve ulusal devrimler çağında kapitalizm hem ilerici hemde devrimcidir, kapitalistler hem ilerici hemde devrimcidir, bu gün ise ekonomik sistemler bağlamında sosyalistler devralmıştır )
Kapitalizm sürecinde bir başka sorunda bu sefer başka kapitalist ülkelerce işgal edilmek, yayılma coğrafyasına kurban gitmek, öteki kapitalist ülkelerin himayesi altına girmek, arka bahçesi olmak gibi sorunlar, kaygılar açığa çıkmıştır. İkinci ulusal dönem diyeceğimiz dönem ise bu çerçevededir. Yani ulusal bağımsızlık sağlanmadan öteki kapitalist ülkelerin tahakkümünden kurtulunamayacaktır. Kaldı ki bırakalım ekonomik biçimde, pazar, piyasa yayılmasını emperyalist(gelişimini sağlamış, sanayi devrimini gerçekleştirmiş kapitalist ülkeler) yayılma bizzat silahla, ordu gücüyle işgal biçiminde gerçekleşmiştir. Türkiye de Kapitalizmin gelişimi eğer yeterli tahlil edilmezse, düşünce ve görüşlerimizin kimin değirmenine su taşıdığı sorunu ortaya çıkar. feodaliteye karşı olduğu kadar emperyalizme karşıda ulusal aydınlanma ve ulusal bağımsızlık faşizmle ilgili-alakalı değildir. Lakin öteki ulusları asimile eden, ötekileştiren ve ellerinden meşru haklarını(Kendi kaderini tayin, ayrı devlet ya da ulusal bağımsızlık) zor yoluyla alan her türlü politika faşizmdir ve burada faşizm bir yönetim biçimi olarak değil, bir yöntem bütünü olarak kullanılır. Türkiye ekonomi-politik kaygıları adına faşizmin taktik yöntem olarak kullanılmasına örnek bir ülkedir, daha kendi ulusal bağımsızlığını sağlamadan, ve kitleleri de ulusal bağımsızlığın "Ben Türküm", "ben Yüceyim", "ben üstünüm" demek olduğu biçimiyle aldatmış, kendi ulusunu dahi asimile(politik) etmiştir. Kaygıların temeli ekonomi-politiktir, çünkü bir ülke ne denli geniş coğrafyaya hakim olur, PAZAR ve üretim, kaynak alanıda o denli geniştir. Bir kapitalist ülke ne denli geniş bir coğrafyaya hükmeder, sermaye de o denli geniş bir alanda birikir. Coğrafya da başka milletlerin varlığı ise hakim toprakların tehdit altında olduğu anlamına gelir ki, hakim ideoloji yani yeni yetme kapitalizm bunu bastırmak, yok etmek, ya da etkisiz hale getirmek isteyecektir, örneğin farklı milletleri, bir milletin adıyla ve çatısı altında anmak, birleştirmek zaten düpedüz asimilasyondur. bu tartışılır çünkü kapitalizmin doğası gereği, her kapitalist ülke ekonomi-politik çıkarlarını korumak, güçlendirmek eğiliminde olacaktır. örneğin İskandinav ülkeleri uzun yıllar birbiriyle savaşmıştır(neyseki, bu gün öcü gösterilmeye çalışılan, engizisyon döneminin kilise papazları gibi cadı gösterilmeye çalışılan sosyalizm sayesinde, sosyal demokrasi kitle etkisini sağlamıştır da, bu savaşlar bir nihayete ermiştir, her ne kadar sömürü sistemi olan kapitalizm tasviye edilememişse de bir biçimde kapitalizmin çehresi reforme edilmiştir.)
Nasıl ki bir ürünü ürettiğimizde sömürünün düzeyini salt işçiye verilen ücretin ne olduğu belirlemez ise, belirleyici olan ana unsurlardan birisi de ürünün ne kadar geniş bir alanda(pazarda) satıldığı ve ne düzeyde satılacağıdır(çalışan sayısını dahi bu çerçeve belirler). İşte emperyalizmde özünde ulusal amaçlı, ulus kimlikli bir yayılma değildir, özünde bu yükselen bir sermaye birikimidir. Ürünü satmak için daha geniş bir pazar coğrafyasına ihtiyaç vardır ve bu anlamda sınırlar devletlerin sınırıdır, ama asla pazarın, piyasanın değil. Çünkü ne pazarın, ne piyasanın ne de sermayenin ulus temelli sınırı olamayacağı gibi, ulusal bir kimliği de yoktur. Pazar pazardır, ürün üründür, sayı, sayıdır ve piyasa da piyasadır(kullandığınız cep telefonlarına bakın!). Yeni başlayan ya da gelişmekte olan bir kapitalist ülke eğer, ulusal bağımsızlığını salt milli kimlikle değil, gelişen sanayi ve dolayısıyla kaynak ve pazar kimliğiyle de sağlayamazsa, bu koşulda hem kapitalizmin gelişimi aşırı derecede yavaşlama eğilimine girer, hem de içeride politik olarak sallanıp düşmemek adına, feodalite ile, gericilikle uzlaşılır. 2. Dünya savaşı dönemi örneğin Türkiye kapitalizminin feodal gericilikle göbekten uzlaştığı dönemlerdir. yeterince ekonomi-politik bilgiye sahip olmayan birisi eminimki çıkıp, 3-5 kelleyi suçlayacaktır, çünkü yetersiz bilinç kelleye bakmak eğilimini-düzeyini aşamayacaktır, ve yine kurtuluş, kurtarıcı kelle gibi tabirlere, kişiye ve kişilere endeksli(sanki toplumsal bir zemin olmadan kişilere endekslenebilirmiş gibi)özünde salt subjektif olduğu halde biat edeceklertir... Zemin olmadan kişilerin hiç bir önemi yoktur.
Neyse 2 maddeyi netleştirelim;
milliyetçilik = faşizm değildir.
Milliyetçilik= Yönetim biçimi olarak ya da ekonomi-politik çerçeve de yöntemsel olarak kullanılması, ötekileştirme, kendini yüceltme, başkasını alçaltma vb biçimiyle kullanılması ise faşizmdir.
Türkiye de sol elbetde milliyetçi olacaktı. Fransa'da olduğu gibi, Avrupa'da olduğu gibi, feodaliteye karşı kapitalist devrimlerin, kısaca ulusal devrimlerin yaşandığı her ülke geçmişi gibi. Sorun milliyetçilikde değildir, sorun dönem, zaman, koşul, süreç gözetimi yerine kutsal bir aidiyet duygusu geliştirmiş olan körlüktedir. Feodalite egemen değilse ve feodal sistem tasviye olduysa, sormak gerekir, bu milliyetçilik neyin nesi? Kime karşı? Ne için= Dinsel bir kutsal, bir tabudur, enjekte edilmiştir, enjeksiyonu alana da biat etmek düşmüştür...
Ulusal bağımsızlık ise malesef öyle saçma sapan millet efsanelerinden geçmez, sanayi devriminden geçer. Türkiye'de burjuvazi kolay yoldan ve hazırı kullanmaktan geliştiği için, sanayi devrimine geçmemiş, pişmişi(armut piş ağzıma düş) yemiştir. Diğer ülkelerin sanayi ürünlerini kendi piyasasına kakalayarak sermaye birikimi sağlamışlar ve böylelikle kısa ve kolay yoldan gelir sağlamayı tercih etmişlerdir. Sanayi devrimini gerçekleştirip, alt yapıda, mühendislik bilimini icra edeceklerine, çetrefilli ve politik kaygı-korkularını ayyuka çıkartmayacak yolu seçmişlerdir. kimbilir belkide birinci ve ikinci dünya savaşları, bazı ülkeler için sert bir yumruk, demirden bir postal olmuştur, sanayi devrimi yerine, geride toplumu sahte söylemlerle, kutsal dinmiş gibi tapar derecesinde yapay argümanlarla uyutmuş, diğer planda da coğrafyayı kapsayan diğer milletleride haklarına tecavüz ederek, onlarla birlikde değilde, onları asimile ederek kendine bağlamayı tercih etmişlerdir.. bunlar ekonomi-politik gerekçeler ve yöntemlerdir, faşizm burada mıdır, değil midir tartışmak gerekir. Biliyoruz ki Avrupa da hiçde faşist denmeyecek ülkelerde de milli meseleler yaşanmış, savaşlar olmuş, çeşitli çıkar anlaşmazlıkları ortaya çıkmıştır. Biliyoruz ki, Avrupa da devrimlerde ulusal devrimler olarak gerçekleşmiş ve feodaliteden ayrılmıştır. Sonuçlardan gitmektense biz ideolojik duruşdan gitmeliyiz, bu da gösteriyor ki, Türkiye milli meselesini, diğer Avrupa ülkelerinde gördüğümüz biçimiyle çatışmalar biçiminde değil, faşizmi bir yöntem olarak kullanarak çözmeye çalışmıştır.... Doğası gereği milliyetçi olan sol(ki bu feodalitenin etkinliği süreciyleydi), resmi ideolojinin faşizmine de su taşımıştır. Doğası gereği milliyetçi olan diğer sol ise, ulusların kaderini savunmuştur, ulusal devrimin gelişimi ve ulusal bağımsızlık adına politika üretmiştir ki, bu resmi ideoloji olmayan ve resmi ideolojice şiddetle bastırılan faşist olmayan milliyetçi(ki bu doğası!) soldur. At izini it izine karıştırmamak gerekir, topyeküncülük, içeriksiz ve yüzeysel genellemecilik hem yanılgılara götürür hemde anlamlı bir yaklaşım değildir...
resmi ideoloji devrimci solu şiddetle bastırmıştır, bu bastırışda yöntemi de faşizmdir, buna rağmen kendisini solcu, yanında da milliyetçi ilan edip, resmi ideolojinin daneleriyle, propagandasıyla hareket edenler sol değil, sağdırlar. CHP Sol bir parti değildir, sağ bir partidir, çünkü statükoyu temsil eder. verili statükoyu temsil solu değil sağı işaret eder, zaten bu iki teriminde, kavramında temelini bu belirler, ya statükoyu temsil eder, eksik, gediklerini de dile getirerek bütünlüğünü savunursunuz(sağ), ya da statükoyu ve verili sistemi değiştirmek, hatda kökten değiştirmekden yanasınızdır o halde bu da sol taraf oluyor. Feodalitede kralın sağ kolu olanlar sağcı idi, karşısında olanlar ise, sol. çünkü SOL sağ kolda olmamayı, kısaca statükonun sağ kolu olmamayı ifade eder, aynen din masallarında şeytanın durduğu yerinde sol olması gibi. Çünkü bu masallarda görürüz ki, var olanı ne pahasına olursa olsun korumak, gerekirse ötekilere şiddet kullanmak, meşru görülür, ötekiler ise sol olarak görülür, çünkü onlar mevcut sistemide, statükoyuda değiştirmekten yanadırlar. Dolayısıyla hem ilerici hemde sağcı olamayız, hem gerici ya da statükocu olupda hemde solcu olamayız, biz bir karar vermek durumundayız. Kendi kendimizi de kandırmayalım, örneğin bu gün CHP Sağ bir partidir, feodal dönemden kalma bir saplantı-hastalıkla hala kendini sol görür.
bu başlığa konu edilen yapı ise, ilk yazımda da dediğim gibi bariz faşist bir yapıdır, başka bir başlıkda ele almıştık, faşizm hangi kaygılarla beslenir ve hangi kaygılardan(ki temeli ekonomik kaygılar) doğar görüşlerimi ifade etmiştim.
Aklımda Hitler Almanyasında, faşizmin din ile olan birleşik yapısını da, sosyalizmle uzak-yakın hiç bir ilişkisinin olmayışınıda(ki bu kitle kazanma taktiği olduğu kadar sosyal-ist- demokrasinin, sosyalizmin, solun kitle bağlarını kopartmak(milliyetçilik sosyalizmin doğasına aykırı), dile getirmek vardı, ama yazı çok uzun oldu... Örneğin sosyal demokrasiyi(sosyalizmi) zayıflatmak için Naziler onların karşı olduğu ya da politik bir malzeme yapmadığı dinide kullanmışlardır, bildik lafzımızla gol atmışlardır, bu halde şimdi de her inançlı faşistdir mi demeliyiz. neyse... Ama yine de demeden ve ayırmadan duramayacağım, Türk-İslam sentezi faşisttir (: