Jolly Jocker
31-07-2011, 03:26
Hiç kimse hatasız lider değildir. Bu durum elbette Lenin için de geçerlidir. Lenin kendisinin marksizmi doğru kavradığı iddiasındadır. Pek çok marksist, bu sıfatının ardına ''leninist'' takısı da koyarak Lenin'in düşüncelerini sahiplenir. Hatta sosyalist harekete damgasını vuran şu Stalinizm, Troçkizm, Maoizm v.s. bölünmeleri de her akımın yine Lenin'i ve leninizmi sahiplenmesi üzerinden yürür. Stalin de Troçki de Lenin'i en doğru kendisinin anladığını iddia edip karşıtını leninist olmamakla suçlar. Neredeyse herkes Lenin'in hatasız olduğunda emindir, yanlışı ondan sonraki iki isimde, Stalin ile Troçki arasındaki kutuplaşmada arar. Bu kutuplaşmada safını seçer. Oysa hatalar zinciri Lenin'le başlar. Hal böyle olunca stalinizm-troçkizm ayrımları da leninizm eleştirisinden paylarını alacaklardır. O halde Lenin'i eleştirmeye başlayalım. Fakat en baştan belirteyim ki Lenin'in hataları oldukça köklüdür. Lenin devrimi yapan ve kısa süre sonra da yıkmaya başlayan adamdır. Zira sosyalizme ilişkin en temel kavrayışları bile son derece yanlış ve sakattır. Kendisinden sonrakiler, bilhassa Stalin ve Troçki kendi algılarını Lenin'in teorik yanlışları üzerine kurmuşlardır. Leninizmin kapsamlı bir eleştirisi ve neyin ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için en baştan, sosyalizmin tanımından başlamak gerekiyor.
Marksist açıdan sosyalizmin tanımı nedir?
Marks, bir yabancılaşma kuramı ortaya koymuştur. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki bölünmüşlüğün, yani üretim araçlarını emek vererek kullananlar ile bu araçların mülkiyetini ellerinde tutanların farklı kişiler olmasının sınıfları, işgücünü, metayı, ücreti, değişim değerini, parayı, piyasayı, sivil toplumu, yalıtık bireyi ve devleti ortaya çıkardığını tarihsel materyalizmin ışığında detaylıca göstermiştir. Mülkiyete sahip olanlar ve buna sahip olmayanlar toplumdaki iki temel sınıfı meydana getirir. Mülkiyete sahip olanlar, buna sahip olmayanları emeklerini ücretli emek haline getirerek satmaya zorlar. Böylece emekçiler, çalışma yaşamına girdiklerinde ücretli işgücü haline gelmeye mecbur bırakılırlar ve bir işçi haline gelirler. İşçinin sattığı şey ürettiği ürün değildir, kendi işgücüdür. İşçi, daha hiçbir üretimde bulunmadan belli bir ücretten sermaye sahibiyle anlaşır. Yani işçi kendi emeğini değil kendi emek gücünü satar. Böylece kendisi de bir meta haline gelir. Üretilen ürünler üzerinde tüm toplumun sahiplik hakkı yoktur. Piyasaya çıkar, değişim değeri edinir. Bunun için de fiyat ve para devreye girer. İşçi, kendine ve emeğinin ürününe yabancılaşmıştır. Artık toplumdaki bireyler kendi faaliyetlerinin efendisi değil, piyasa ve metalaşma süreci sonunda kendi faaliyetlerinin kölesi olurlar. Sermaye sahibi bile piyasanın kurallarına tabi hale gelir. İnsan faaliyeti çeşitli dolayım ilişkileri içerisinde soyut bir görünüm alarak insana yabancılaşır ve insanı teslim alır. Marks'ın yabancılaşma tespiti ve ''tersine dönmüş dünya'' vurgusu bunu anlatır. Yabancılaşma, burjuva toplumunun bireylerini yalıtık bireyler haline getirerek sivil toplumu doğurur. Sınıflı toplum ikili(düal) ilişki ve kavrayışları, özne-nesne ikiliğini, siyasal alan ile kamusal alan ikiliğini, devleti ve devlet ile sivil toplum ikiliğini doğurur. Tüm bunlar, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki bölünmüşlüktan kaynaklanan sapkın/insana aykırı toplumsal ilişkilerdir.
Tersine dönmüş dünyayı düzeltecek ve yabancılaşmayı aşacak olan sosyalist devrimdir. Sosyalist devrim, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak, yani üretimin maddi koşullarını toplumsallaştırarak komünleri kurar ve sapkın toplumsal ilişkileri, tüm ikili yapıları, ayrım ve yarılmaları, yabancılaşmayı ortadan kaldırır. Devrim devleti, sınıfları, piyasayı, mübadele değerini, parayı, metayı, ücreti ortadan kaldıracaktır. Sosyalizm bunların ortadan kalktığı, çünkü doğrudan üreticilerin(emeğin) kendi faaliyetini kendi iradesine tabi kıldığı komün toplumudur. Sosyalizm, komünizmin ilk aşamasıdır. Sosyalizmde ''herkese emeği kadar'' ilkesi geçerlidir. Ama Lenin'in de paylaştığı yanlış kavrayışın aksine sosyalizmde para, ücret, devlet v.s. yoktur. Sınıflar ortadan kaldırılmış, mülkiyet toplumsallaştırılmış/komünalleştirilmiştir. İnsanlar ''sertifikaya'' sahiptir. Bu sertifika, toplumsal gereksinimler için gereken pay düşüldükten sonra kişinin harcadığı emeğini gösteren bir kupondur. Marks bunu sertifika olarak tariflemiştir ama biz bunu günümüz imkanlarıyla bir kart olarak da tasarlayabiliriz. Bu sertifikayla her emekçi sadece bireysel tüketim ürünlerini mübadele edebilir ve kimse kendi emeğinden başka birşeyi mübadele için gösteremez. Çünkü piyasa ve para yoktur. Bu durum, özel mülkiyet sömürüsünün olanaklarını ortadan kaldırır. Sanıldığının aksine, ''herkese emeğine göre'' ilkesinin temel alındığı ve işbölümünün devam ettiği sosyalist toplumda devlet, sınıflar, ücret ve para devam etmez; ortadan kaldırılmıştır. Marks şöyle açıklar: ''Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan kooperatif bir toplumda üreticiler ürünlerini mübadele etmezler...
“Bireysel üreticinin topluma verdiği, kendi bireysel emek miktarıdır. Örneğin toplumsal işgünü bireysel çalışma saatlerinin toplamından oluşur. Bireysel üreticinin bireysel emek zamanı, onun toplumsal işgününe katmış olduğu bölümdür, onun toplumsal işgünündeki payıdır. Bireysel üretici, toplumdan (ortak fonlar için sarfetmiş olduğu emeğin indirimi yapıldıktan sonra) şu kadar emek miktarı katmıştır diye bir sertifika alır. Bu sertifika ile toplumsal stoklardan aynı emek miktarına mal olmuş tüketim araçları çeker. Topluma bir biçimde verdiği aynı emek miktarını, ondan başka bir biçimde geri alır.
“Açıktır ki burada, eşit değerlerin mübadelesi söz konusu olduğu kadarıyla, meta mübadelesini düzenleyen ilkenin aynısı geçerlidir. İçerik ve biçim değişmiştir. Çünkü bu değiştirilmiş koşullar altında, birincisi, kimse emeğinden başka bir şey veremediği gibi, ikincisi, bireylerin mülkiyetine de bireysel tüketim araçlarından başka hiçbir şey geçemez. Ama tüketim araçlarının bireysel üreticiler arasında dağıtımı açısından bakıldığında, eşdeğer metaların mübadelesindeki aynı ilke geçerlidir. Bir biçim altındaki belli bir miktar emek, başka bir biçim altındaki eşit miktar emek ile mübadele edilir.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, c. 3, s. 17-18.)
Kuşkusuz sosyalizmden önce, toplumsal devrim dönemine denk düşen bir geçiş dönemi yaşanacaktır. Bu, proleterya diktatörlüğü adıyla anılır. Sosyalizmden farklı olarak, bu aşama bir geçiş aşamasıdır ve devlet, sınıflar v.s. devam ediyor olabilir. Ama proleterya diktatörlüğünün amacı zaten yığınların devrimci pratiği ve bu pratik içerisinde özneleşerek komünal iradeyi yaratmasıyla bunları ortadan kaldırma, yani her tür yabancılaşmayı aşarak sosyalizmi kurma iradesini ortaya koymaktır. Proleterya diktası, tüm proleteryanın diktasıdır. Devletsiz, bürokrasisiz, kurumlaşmış silahlı kuvvetleri olmayan, gizli teşkilatları olmayan bir diktadır. Amaç, nüveleri atılan komünal iradenin burjuva-sapkın toplumsal ilişkileri pratikte eleştirisidir. Amaç, komünal iradeyi yaymak ve hakim kılmaktır. Bu irade hakim kılındığında her tür yabancılaşma aşılacaktır.
Toplumsal devrim ile siyasal devrim birbirinden farklıdır. Siyasal devrim, iktidarın bir sınıftan diğerine geçişini anlatır. Kısa bir kesitte gerçekleşir. Toplumsal devrim ise yabancılaşmış faaliyetin yerine komünal faaliyetin egemen olacağı uzun bir geçiş sürecini anlatır. Sosyalist ya da komünist devrim dediğimiz budur. Toplumsal bir devrimdir. Siyasal alan ile toplumsal alan arasındaki ikilik ve dolayısıyla siyasal devrim ile toplumsal devrim ikiliği ortadan kalkar. Toplum siyasallaşır, siyasal bir özne haline gelir. Sosyalist devrimin diğer devrimlerden farkı yabancılaşmış faaliyeti ortadan kaldırmasıdır. Yani ücretli emeği, parayı, piyasayı, devleti ortadan kaldırır. Marks şöyle açıklar: ''Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzına hiç dokunulmadı. Sorun bu faaliyetin sadece değişik bir dağıtımıydı, emeğin öteki kişiler arasında yeni bir dağıtımıydı. Oysa sosyalist devrim, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelir, ücretli emeği ortadan kaldırır." (K. Marks, F. Engels, "Alman İdeolojisi", Kasım 1845 - Ağustos 1846, c. 1, s. 40-41.)
Ücretli emek ya da diğer deyişle yabancılaşmış emek, tüm diğer toplumsal yabancılaşmaların temelidir. Sosyalist devrim emeği ücretli emek olmaktan çıkararak diğer tüm yabancılaşmış faaliyetleri ortadan kaldırır. Sosyalizm devletsiz, sınıfsız, piyasasız, metasız, ücretsiz, parasız bir toplumdur. Proleterya diktatörlüğü de bu toplumun kuruluş sürecini tanımlayan, komünal iradenin egemenliğini anlatan bir geçiş sürecidir.
Kapitalizm, sermaye sınıfı ile ücretli emek arasındaki diyalektikten doğar ve her gün yeniden üretilir. Emeğin, ücretli emek ya da işgücü olarak sınıflaştırılması, sermayenin kendini üretim biçimidir. Sermaye düzeni(kapitalizm) bu diyalektik tahakküm ilişkisinin adıdır. Sermaye, emeği ücretli emek olarak sınıflaştırdıkça kendini vareder. Devrim, sermayenin sınıflaştırma diyalektiğine karşı emeğin sınıfsızlaşma pratiğini anlatır. Başka deyişle, emek sermayenin nesnesi olmaktan çıkıp kendini olumlayacak ve sınıfsızlaşma yönünde politik bilinç geliştirerek özneleşecektir. Emek, ücretli emek olarak kaldıkça sınıflı toplum yapısı aşılmış olmaz. Emeğin bu konumunu değiştirmeyen devrimler, tarihteki diğer devrimler gibidir, sosyalist bir devrim değildir.
Kısacası; Marks'a göre sosyalist toplum devletli bir toplum değildir. Sosyalizme geçiş dönemini oluşturan Proleterya Diktası ise Marks tarafından yer yer bir devlet olarak adlandırılmışsa da bu diğer tüm devletlerden farklı olarak azınlığın çoğunluğu tahakkümünü değil, çoğunluğun azınlığı tahakkümünü anlatan, bürokrasisiz, seçilenlerin her an geri çağırılabileceği, ortalama işçi ücretinden yüksek ücret alamayacakları, aşağıdan yukarı doğru örgütlenmiş, ordusuz ve polissiz bir ''yarı devlet'' ya da ''devlet olmayan devlettir''. Marks, Paris Komününü Proleterya Diktatörlüğünün ilk denemesi olarak görmüştür ve onu örnek vermiştir. Aslında bunu devlet olarak tanımlamamak kanımca en doğrusudur zira söz konusu olan emekçi yığınların sömürücülere karşı toplu ve örgütsel şiddetini ya da baskısını anlatmaktan ibarettir. Proleterya diktatörlüğünün ana doğrultusu ise mülkiyeti toplumsallaştırarak Proleterya Diktasını da ortadan kaldırmak, çünkü tahakküm edilecek sömürücü azınlığın sınıfsal temelini ortadan kaldırmak, komünal iradeyi üretim faaliyetine ve toplumsal ilişkilere egemen kılarak yabancılaşmayı aşmaktır.
Marks, Proleterya Diktasına örnek gösterdiği Paris Komününü şöyle anlatır: ''..... Komün, bundan ötürü, devlet iktidarının şu veya bu biçimine, devlet iktidarının yasal, anayasal, cumhuriyetçi ya da imparatorluk biçimine karşı bir devrim değildi. Komün, bizatihi devletin kendisine karşı, toplumu kavruk bırakan bu doğaüstü biçime karşı bir devrimdi. Komün, halkın kendi toplumsal yaşamını kendi eliyle kendisi için geri alışıydı. Komün, devleti yönetici sınıfların bir fraksiyonundan öteki fraksiyonuna transfer edecek bir devrim değil, fakat bu iğrenç sınıf egemenliği aygıtını yıkacak bir devrimdi. Komün, sınıf egemenliğinin yürütmeci ve parlamenter biçimleri arasındaki cüce mücadelelerden biri değil, fakat bu her iki biçime karşı bir ayaklanmaydı… Komün, devletin kesin olarak inkârı ve bundan ötürü de on dokuzuncu yüzyıl toplumsal devriminin başlangıcıydı.'' (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş – Birinci Taslak”, Nisan-Mayıs 1871)
Lenin ise sosyalizm ile Proleterya Diktatörlüğünü el çabukluğuyla birleştiriverir! İkisi arasındaki ayrımları silikleştirir. Böylece sosyalizmi devletli, sınıflı, ücretli, yabancılaşmanın sürdüğü bir toplumsal formasyon olarak tariflemek hususunda 2. Enternasyonal'in tüm yanlışlarını sürdürür. Lenin'in Proleterya Diktasına yönelik saptaması da sapkındır! Bunu başlangıçta Paris Komünü gibi değerlendirmiş ama sonradan bürokrasili, çok sesliliği yok eden, proleteryanın üzerinde kurumlaşmış, proleteryayı komuta eden bir yapı ortaya sermiştir. Yani Proleterya Diktatörlüğü ile bildiğimiz devlet aygıtı arasındaki ayrımları silikleştirerek devlet aygıtını daha totaliter bir çapta yeniden üretmiş ve devrimi boğazlamıştır. Oysa devrimi devrim yapan 'aşağıdakilerin', tüm proleteryanın kapitalizmi pratikte inkar etmesi, kendi faaliyetinin hakimi olması mücadelesi ve yabancılaşmayı aşmak amacıyla komünal iradeyi geliştirmesidir. Yani proleteryanın bütün halinde özneleşmesidir. Lenin ise sonradan leninizm denen akımın ana temelini oluşturan örgüt teorisi ve ''sınıfa dışarıdan bilinç götürme'' zırvasıyla, devrimin öznesini öncü parti olarak tariflemiş, işçi yığınlarını ise bu partinin şekillendireceği bir nesne olarak görmüştür. Böylece burjuva topluma has özne-nesne ikiliğini de yeniden üreterek marksist materyalizmin ana temasından sapmıştır. Devrim öncesindeki propogandası sınıfın sınıflaştırmayı inkar etmek üzere politik bir özne haline gelmesi üzerine değil, sınıfın kendi öncü partisini takip etmesi teması üzerine kurulmuştur. Devrimden sonra da öncü parti kendini devletleştirmiş ve sınıfı şekillendirilecek bir nesne gibi görmüştür. Burada komünal iradenin öncü parti eliyle katledilmesi söz konusudur. İşçi sınıfının politik bir özne olarak aktifleşmesi bizzat ''öncüsü'' eliyle engellenmiştir. Böylece sınıflı toplum aşılmak bir yana, ona has ikili yapılar(devlet-toplum ayrılığı, yöneten-yönetilen ve özne-nesne ayrılığı) yeniden üretilmiştir.
Lenin, kendini sınıfa dışarıdan bilinç götürüp onu şekillendirecek bir öncü, bir özne, bir ''eğitici'' gibi kurgulamıştır. Leninizm de bu öncü teorisi üzerine oturur. Oysa bu teorik kavrayış, marksist materyalizme terstir. Marks kendi materyalizminin eski(Feuerbach'ın) materyalizmden farkını şöyle açıklıyordu: ''Ortamın değiştirilmesine ve eğitime ilişkin eski materyalist öğreti, ortamın insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bu yüzden de, toplumu, biri toplumdan üstün olan iki kısma ayırmak zorunda kalır. Ortamın değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnız devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal biçimde anlaşılabilir.'' (K.Marks, Feuerbach Üzerine Tezler, 3. Tez)
Görüldüğü gibi marksist materyalizm eğitici-eğitilen ya da aynı anlama gelmek üzere öncü-kitle ayrımını yadsıyarak eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini hatırlatmış ve devrimci pratiğin asıl anlamının eğiticiler dahil tüm kitlenin politikleşmesi, özneleşmesi olduğunu belirtmiştir. Yani Lenin sapkın biçimde kavradığı gibi öncüler özne, sınıf da onun nesnesi olacak değil; öncüler sınıfın içine dalacak ve onu(sınıfı) özneleştirecektir. Zaten devrimi kitlelerin eseri yapan da budur. Kitleler bilinç sıçramasını da kitlesel devrimci mücadele içerisinde yaşar ve çevreleriyle birlikte kendilerini de dönüştürürler. Komünal bilinç ve emeğin yığınsal faaliyeti üzerinde komünal iradenin denetimi zaten ancak bu şekilde ortaya çıkabilir. Sosyalizmi kuracak olan devrimin kurucu gücü buradadır. Fakat Lenin, öncülüğü yücelterek yığınların politik ve kurucu bir özne olarak kendini inşasını küçümsemiş ve bunu baltalayarak devrimi öldürmüştür. Stalin, Troçki ve Mao da Lenin'deki bu teorik sapmayı aynen devralarak kendi içlerinde bölünmüşlerdir. Ama onların bölünmeleri son tahlilde anlamsızdır zira ''ustalarından'' sorgulamaksızın devraldıkları ana güzergah(leninizm) yanlış bir marksizm kavrayışı üzerine bina olmuştur.
Lenin'deki bu sapkın teori, öncü parti fetişizminin tohumlarını atmış ve Proleterya Diktasının tüm proleteryanın değil de öncü partinin diktası olarak kavranmasını doğurmuştur. Bu durum, sınıflı topluma has ikiliklerin yeniden üretimini ve dolayısıyla bildiğimiz anlamıyla devlet aygıtını, üstelikte totalier biçimde yeniden üreterek işçi sınıfının öznelliğini boğmuş ve sınıfı kızıl bürokrasinin nesnesi derekesine indirmiştir. Başlangıçta bu kadar hayati hayataların yapıldığı bir girişimin başarısızlıkla son bulması şaşırtıcı değildir.
Devam edeceğim...
Marksist açıdan sosyalizmin tanımı nedir?
Marks, bir yabancılaşma kuramı ortaya koymuştur. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki bölünmüşlüğün, yani üretim araçlarını emek vererek kullananlar ile bu araçların mülkiyetini ellerinde tutanların farklı kişiler olmasının sınıfları, işgücünü, metayı, ücreti, değişim değerini, parayı, piyasayı, sivil toplumu, yalıtık bireyi ve devleti ortaya çıkardığını tarihsel materyalizmin ışığında detaylıca göstermiştir. Mülkiyete sahip olanlar ve buna sahip olmayanlar toplumdaki iki temel sınıfı meydana getirir. Mülkiyete sahip olanlar, buna sahip olmayanları emeklerini ücretli emek haline getirerek satmaya zorlar. Böylece emekçiler, çalışma yaşamına girdiklerinde ücretli işgücü haline gelmeye mecbur bırakılırlar ve bir işçi haline gelirler. İşçinin sattığı şey ürettiği ürün değildir, kendi işgücüdür. İşçi, daha hiçbir üretimde bulunmadan belli bir ücretten sermaye sahibiyle anlaşır. Yani işçi kendi emeğini değil kendi emek gücünü satar. Böylece kendisi de bir meta haline gelir. Üretilen ürünler üzerinde tüm toplumun sahiplik hakkı yoktur. Piyasaya çıkar, değişim değeri edinir. Bunun için de fiyat ve para devreye girer. İşçi, kendine ve emeğinin ürününe yabancılaşmıştır. Artık toplumdaki bireyler kendi faaliyetlerinin efendisi değil, piyasa ve metalaşma süreci sonunda kendi faaliyetlerinin kölesi olurlar. Sermaye sahibi bile piyasanın kurallarına tabi hale gelir. İnsan faaliyeti çeşitli dolayım ilişkileri içerisinde soyut bir görünüm alarak insana yabancılaşır ve insanı teslim alır. Marks'ın yabancılaşma tespiti ve ''tersine dönmüş dünya'' vurgusu bunu anlatır. Yabancılaşma, burjuva toplumunun bireylerini yalıtık bireyler haline getirerek sivil toplumu doğurur. Sınıflı toplum ikili(düal) ilişki ve kavrayışları, özne-nesne ikiliğini, siyasal alan ile kamusal alan ikiliğini, devleti ve devlet ile sivil toplum ikiliğini doğurur. Tüm bunlar, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki bölünmüşlüktan kaynaklanan sapkın/insana aykırı toplumsal ilişkilerdir.
Tersine dönmüş dünyayı düzeltecek ve yabancılaşmayı aşacak olan sosyalist devrimdir. Sosyalist devrim, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak, yani üretimin maddi koşullarını toplumsallaştırarak komünleri kurar ve sapkın toplumsal ilişkileri, tüm ikili yapıları, ayrım ve yarılmaları, yabancılaşmayı ortadan kaldırır. Devrim devleti, sınıfları, piyasayı, mübadele değerini, parayı, metayı, ücreti ortadan kaldıracaktır. Sosyalizm bunların ortadan kalktığı, çünkü doğrudan üreticilerin(emeğin) kendi faaliyetini kendi iradesine tabi kıldığı komün toplumudur. Sosyalizm, komünizmin ilk aşamasıdır. Sosyalizmde ''herkese emeği kadar'' ilkesi geçerlidir. Ama Lenin'in de paylaştığı yanlış kavrayışın aksine sosyalizmde para, ücret, devlet v.s. yoktur. Sınıflar ortadan kaldırılmış, mülkiyet toplumsallaştırılmış/komünalleştirilmiştir. İnsanlar ''sertifikaya'' sahiptir. Bu sertifika, toplumsal gereksinimler için gereken pay düşüldükten sonra kişinin harcadığı emeğini gösteren bir kupondur. Marks bunu sertifika olarak tariflemiştir ama biz bunu günümüz imkanlarıyla bir kart olarak da tasarlayabiliriz. Bu sertifikayla her emekçi sadece bireysel tüketim ürünlerini mübadele edebilir ve kimse kendi emeğinden başka birşeyi mübadele için gösteremez. Çünkü piyasa ve para yoktur. Bu durum, özel mülkiyet sömürüsünün olanaklarını ortadan kaldırır. Sanıldığının aksine, ''herkese emeğine göre'' ilkesinin temel alındığı ve işbölümünün devam ettiği sosyalist toplumda devlet, sınıflar, ücret ve para devam etmez; ortadan kaldırılmıştır. Marks şöyle açıklar: ''Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan kooperatif bir toplumda üreticiler ürünlerini mübadele etmezler...
“Bireysel üreticinin topluma verdiği, kendi bireysel emek miktarıdır. Örneğin toplumsal işgünü bireysel çalışma saatlerinin toplamından oluşur. Bireysel üreticinin bireysel emek zamanı, onun toplumsal işgününe katmış olduğu bölümdür, onun toplumsal işgünündeki payıdır. Bireysel üretici, toplumdan (ortak fonlar için sarfetmiş olduğu emeğin indirimi yapıldıktan sonra) şu kadar emek miktarı katmıştır diye bir sertifika alır. Bu sertifika ile toplumsal stoklardan aynı emek miktarına mal olmuş tüketim araçları çeker. Topluma bir biçimde verdiği aynı emek miktarını, ondan başka bir biçimde geri alır.
“Açıktır ki burada, eşit değerlerin mübadelesi söz konusu olduğu kadarıyla, meta mübadelesini düzenleyen ilkenin aynısı geçerlidir. İçerik ve biçim değişmiştir. Çünkü bu değiştirilmiş koşullar altında, birincisi, kimse emeğinden başka bir şey veremediği gibi, ikincisi, bireylerin mülkiyetine de bireysel tüketim araçlarından başka hiçbir şey geçemez. Ama tüketim araçlarının bireysel üreticiler arasında dağıtımı açısından bakıldığında, eşdeğer metaların mübadelesindeki aynı ilke geçerlidir. Bir biçim altındaki belli bir miktar emek, başka bir biçim altındaki eşit miktar emek ile mübadele edilir.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, c. 3, s. 17-18.)
Kuşkusuz sosyalizmden önce, toplumsal devrim dönemine denk düşen bir geçiş dönemi yaşanacaktır. Bu, proleterya diktatörlüğü adıyla anılır. Sosyalizmden farklı olarak, bu aşama bir geçiş aşamasıdır ve devlet, sınıflar v.s. devam ediyor olabilir. Ama proleterya diktatörlüğünün amacı zaten yığınların devrimci pratiği ve bu pratik içerisinde özneleşerek komünal iradeyi yaratmasıyla bunları ortadan kaldırma, yani her tür yabancılaşmayı aşarak sosyalizmi kurma iradesini ortaya koymaktır. Proleterya diktası, tüm proleteryanın diktasıdır. Devletsiz, bürokrasisiz, kurumlaşmış silahlı kuvvetleri olmayan, gizli teşkilatları olmayan bir diktadır. Amaç, nüveleri atılan komünal iradenin burjuva-sapkın toplumsal ilişkileri pratikte eleştirisidir. Amaç, komünal iradeyi yaymak ve hakim kılmaktır. Bu irade hakim kılındığında her tür yabancılaşma aşılacaktır.
Toplumsal devrim ile siyasal devrim birbirinden farklıdır. Siyasal devrim, iktidarın bir sınıftan diğerine geçişini anlatır. Kısa bir kesitte gerçekleşir. Toplumsal devrim ise yabancılaşmış faaliyetin yerine komünal faaliyetin egemen olacağı uzun bir geçiş sürecini anlatır. Sosyalist ya da komünist devrim dediğimiz budur. Toplumsal bir devrimdir. Siyasal alan ile toplumsal alan arasındaki ikilik ve dolayısıyla siyasal devrim ile toplumsal devrim ikiliği ortadan kalkar. Toplum siyasallaşır, siyasal bir özne haline gelir. Sosyalist devrimin diğer devrimlerden farkı yabancılaşmış faaliyeti ortadan kaldırmasıdır. Yani ücretli emeği, parayı, piyasayı, devleti ortadan kaldırır. Marks şöyle açıklar: ''Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzına hiç dokunulmadı. Sorun bu faaliyetin sadece değişik bir dağıtımıydı, emeğin öteki kişiler arasında yeni bir dağıtımıydı. Oysa sosyalist devrim, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelir, ücretli emeği ortadan kaldırır." (K. Marks, F. Engels, "Alman İdeolojisi", Kasım 1845 - Ağustos 1846, c. 1, s. 40-41.)
Ücretli emek ya da diğer deyişle yabancılaşmış emek, tüm diğer toplumsal yabancılaşmaların temelidir. Sosyalist devrim emeği ücretli emek olmaktan çıkararak diğer tüm yabancılaşmış faaliyetleri ortadan kaldırır. Sosyalizm devletsiz, sınıfsız, piyasasız, metasız, ücretsiz, parasız bir toplumdur. Proleterya diktatörlüğü de bu toplumun kuruluş sürecini tanımlayan, komünal iradenin egemenliğini anlatan bir geçiş sürecidir.
Kapitalizm, sermaye sınıfı ile ücretli emek arasındaki diyalektikten doğar ve her gün yeniden üretilir. Emeğin, ücretli emek ya da işgücü olarak sınıflaştırılması, sermayenin kendini üretim biçimidir. Sermaye düzeni(kapitalizm) bu diyalektik tahakküm ilişkisinin adıdır. Sermaye, emeği ücretli emek olarak sınıflaştırdıkça kendini vareder. Devrim, sermayenin sınıflaştırma diyalektiğine karşı emeğin sınıfsızlaşma pratiğini anlatır. Başka deyişle, emek sermayenin nesnesi olmaktan çıkıp kendini olumlayacak ve sınıfsızlaşma yönünde politik bilinç geliştirerek özneleşecektir. Emek, ücretli emek olarak kaldıkça sınıflı toplum yapısı aşılmış olmaz. Emeğin bu konumunu değiştirmeyen devrimler, tarihteki diğer devrimler gibidir, sosyalist bir devrim değildir.
Kısacası; Marks'a göre sosyalist toplum devletli bir toplum değildir. Sosyalizme geçiş dönemini oluşturan Proleterya Diktası ise Marks tarafından yer yer bir devlet olarak adlandırılmışsa da bu diğer tüm devletlerden farklı olarak azınlığın çoğunluğu tahakkümünü değil, çoğunluğun azınlığı tahakkümünü anlatan, bürokrasisiz, seçilenlerin her an geri çağırılabileceği, ortalama işçi ücretinden yüksek ücret alamayacakları, aşağıdan yukarı doğru örgütlenmiş, ordusuz ve polissiz bir ''yarı devlet'' ya da ''devlet olmayan devlettir''. Marks, Paris Komününü Proleterya Diktatörlüğünün ilk denemesi olarak görmüştür ve onu örnek vermiştir. Aslında bunu devlet olarak tanımlamamak kanımca en doğrusudur zira söz konusu olan emekçi yığınların sömürücülere karşı toplu ve örgütsel şiddetini ya da baskısını anlatmaktan ibarettir. Proleterya diktatörlüğünün ana doğrultusu ise mülkiyeti toplumsallaştırarak Proleterya Diktasını da ortadan kaldırmak, çünkü tahakküm edilecek sömürücü azınlığın sınıfsal temelini ortadan kaldırmak, komünal iradeyi üretim faaliyetine ve toplumsal ilişkilere egemen kılarak yabancılaşmayı aşmaktır.
Marks, Proleterya Diktasına örnek gösterdiği Paris Komününü şöyle anlatır: ''..... Komün, bundan ötürü, devlet iktidarının şu veya bu biçimine, devlet iktidarının yasal, anayasal, cumhuriyetçi ya da imparatorluk biçimine karşı bir devrim değildi. Komün, bizatihi devletin kendisine karşı, toplumu kavruk bırakan bu doğaüstü biçime karşı bir devrimdi. Komün, halkın kendi toplumsal yaşamını kendi eliyle kendisi için geri alışıydı. Komün, devleti yönetici sınıfların bir fraksiyonundan öteki fraksiyonuna transfer edecek bir devrim değil, fakat bu iğrenç sınıf egemenliği aygıtını yıkacak bir devrimdi. Komün, sınıf egemenliğinin yürütmeci ve parlamenter biçimleri arasındaki cüce mücadelelerden biri değil, fakat bu her iki biçime karşı bir ayaklanmaydı… Komün, devletin kesin olarak inkârı ve bundan ötürü de on dokuzuncu yüzyıl toplumsal devriminin başlangıcıydı.'' (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş – Birinci Taslak”, Nisan-Mayıs 1871)
Lenin ise sosyalizm ile Proleterya Diktatörlüğünü el çabukluğuyla birleştiriverir! İkisi arasındaki ayrımları silikleştirir. Böylece sosyalizmi devletli, sınıflı, ücretli, yabancılaşmanın sürdüğü bir toplumsal formasyon olarak tariflemek hususunda 2. Enternasyonal'in tüm yanlışlarını sürdürür. Lenin'in Proleterya Diktasına yönelik saptaması da sapkındır! Bunu başlangıçta Paris Komünü gibi değerlendirmiş ama sonradan bürokrasili, çok sesliliği yok eden, proleteryanın üzerinde kurumlaşmış, proleteryayı komuta eden bir yapı ortaya sermiştir. Yani Proleterya Diktatörlüğü ile bildiğimiz devlet aygıtı arasındaki ayrımları silikleştirerek devlet aygıtını daha totaliter bir çapta yeniden üretmiş ve devrimi boğazlamıştır. Oysa devrimi devrim yapan 'aşağıdakilerin', tüm proleteryanın kapitalizmi pratikte inkar etmesi, kendi faaliyetinin hakimi olması mücadelesi ve yabancılaşmayı aşmak amacıyla komünal iradeyi geliştirmesidir. Yani proleteryanın bütün halinde özneleşmesidir. Lenin ise sonradan leninizm denen akımın ana temelini oluşturan örgüt teorisi ve ''sınıfa dışarıdan bilinç götürme'' zırvasıyla, devrimin öznesini öncü parti olarak tariflemiş, işçi yığınlarını ise bu partinin şekillendireceği bir nesne olarak görmüştür. Böylece burjuva topluma has özne-nesne ikiliğini de yeniden üreterek marksist materyalizmin ana temasından sapmıştır. Devrim öncesindeki propogandası sınıfın sınıflaştırmayı inkar etmek üzere politik bir özne haline gelmesi üzerine değil, sınıfın kendi öncü partisini takip etmesi teması üzerine kurulmuştur. Devrimden sonra da öncü parti kendini devletleştirmiş ve sınıfı şekillendirilecek bir nesne gibi görmüştür. Burada komünal iradenin öncü parti eliyle katledilmesi söz konusudur. İşçi sınıfının politik bir özne olarak aktifleşmesi bizzat ''öncüsü'' eliyle engellenmiştir. Böylece sınıflı toplum aşılmak bir yana, ona has ikili yapılar(devlet-toplum ayrılığı, yöneten-yönetilen ve özne-nesne ayrılığı) yeniden üretilmiştir.
Lenin, kendini sınıfa dışarıdan bilinç götürüp onu şekillendirecek bir öncü, bir özne, bir ''eğitici'' gibi kurgulamıştır. Leninizm de bu öncü teorisi üzerine oturur. Oysa bu teorik kavrayış, marksist materyalizme terstir. Marks kendi materyalizminin eski(Feuerbach'ın) materyalizmden farkını şöyle açıklıyordu: ''Ortamın değiştirilmesine ve eğitime ilişkin eski materyalist öğreti, ortamın insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bu yüzden de, toplumu, biri toplumdan üstün olan iki kısma ayırmak zorunda kalır. Ortamın değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnız devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal biçimde anlaşılabilir.'' (K.Marks, Feuerbach Üzerine Tezler, 3. Tez)
Görüldüğü gibi marksist materyalizm eğitici-eğitilen ya da aynı anlama gelmek üzere öncü-kitle ayrımını yadsıyarak eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini hatırlatmış ve devrimci pratiğin asıl anlamının eğiticiler dahil tüm kitlenin politikleşmesi, özneleşmesi olduğunu belirtmiştir. Yani Lenin sapkın biçimde kavradığı gibi öncüler özne, sınıf da onun nesnesi olacak değil; öncüler sınıfın içine dalacak ve onu(sınıfı) özneleştirecektir. Zaten devrimi kitlelerin eseri yapan da budur. Kitleler bilinç sıçramasını da kitlesel devrimci mücadele içerisinde yaşar ve çevreleriyle birlikte kendilerini de dönüştürürler. Komünal bilinç ve emeğin yığınsal faaliyeti üzerinde komünal iradenin denetimi zaten ancak bu şekilde ortaya çıkabilir. Sosyalizmi kuracak olan devrimin kurucu gücü buradadır. Fakat Lenin, öncülüğü yücelterek yığınların politik ve kurucu bir özne olarak kendini inşasını küçümsemiş ve bunu baltalayarak devrimi öldürmüştür. Stalin, Troçki ve Mao da Lenin'deki bu teorik sapmayı aynen devralarak kendi içlerinde bölünmüşlerdir. Ama onların bölünmeleri son tahlilde anlamsızdır zira ''ustalarından'' sorgulamaksızın devraldıkları ana güzergah(leninizm) yanlış bir marksizm kavrayışı üzerine bina olmuştur.
Lenin'deki bu sapkın teori, öncü parti fetişizminin tohumlarını atmış ve Proleterya Diktasının tüm proleteryanın değil de öncü partinin diktası olarak kavranmasını doğurmuştur. Bu durum, sınıflı topluma has ikiliklerin yeniden üretimini ve dolayısıyla bildiğimiz anlamıyla devlet aygıtını, üstelikte totalier biçimde yeniden üreterek işçi sınıfının öznelliğini boğmuş ve sınıfı kızıl bürokrasinin nesnesi derekesine indirmiştir. Başlangıçta bu kadar hayati hayataların yapıldığı bir girişimin başarısızlıkla son bulması şaşırtıcı değildir.
Devam edeceğim...