PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : ''Leninizmin'' Marksist Eleştirisi


Jolly Jocker
31-07-2011, 03:26
Hiç kimse hatasız lider değildir. Bu durum elbette Lenin için de geçerlidir. Lenin kendisinin marksizmi doğru kavradığı iddiasındadır. Pek çok marksist, bu sıfatının ardına ''leninist'' takısı da koyarak Lenin'in düşüncelerini sahiplenir. Hatta sosyalist harekete damgasını vuran şu Stalinizm, Troçkizm, Maoizm v.s. bölünmeleri de her akımın yine Lenin'i ve leninizmi sahiplenmesi üzerinden yürür. Stalin de Troçki de Lenin'i en doğru kendisinin anladığını iddia edip karşıtını leninist olmamakla suçlar. Neredeyse herkes Lenin'in hatasız olduğunda emindir, yanlışı ondan sonraki iki isimde, Stalin ile Troçki arasındaki kutuplaşmada arar. Bu kutuplaşmada safını seçer. Oysa hatalar zinciri Lenin'le başlar. Hal böyle olunca stalinizm-troçkizm ayrımları da leninizm eleştirisinden paylarını alacaklardır. O halde Lenin'i eleştirmeye başlayalım. Fakat en baştan belirteyim ki Lenin'in hataları oldukça köklüdür. Lenin devrimi yapan ve kısa süre sonra da yıkmaya başlayan adamdır. Zira sosyalizme ilişkin en temel kavrayışları bile son derece yanlış ve sakattır. Kendisinden sonrakiler, bilhassa Stalin ve Troçki kendi algılarını Lenin'in teorik yanlışları üzerine kurmuşlardır. Leninizmin kapsamlı bir eleştirisi ve neyin ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için en baştan, sosyalizmin tanımından başlamak gerekiyor.

Marksist açıdan sosyalizmin tanımı nedir?
Marks, bir yabancılaşma kuramı ortaya koymuştur. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki bölünmüşlüğün, yani üretim araçlarını emek vererek kullananlar ile bu araçların mülkiyetini ellerinde tutanların farklı kişiler olmasının sınıfları, işgücünü, metayı, ücreti, değişim değerini, parayı, piyasayı, sivil toplumu, yalıtık bireyi ve devleti ortaya çıkardığını tarihsel materyalizmin ışığında detaylıca göstermiştir. Mülkiyete sahip olanlar ve buna sahip olmayanlar toplumdaki iki temel sınıfı meydana getirir. Mülkiyete sahip olanlar, buna sahip olmayanları emeklerini ücretli emek haline getirerek satmaya zorlar. Böylece emekçiler, çalışma yaşamına girdiklerinde ücretli işgücü haline gelmeye mecbur bırakılırlar ve bir işçi haline gelirler. İşçinin sattığı şey ürettiği ürün değildir, kendi işgücüdür. İşçi, daha hiçbir üretimde bulunmadan belli bir ücretten sermaye sahibiyle anlaşır. Yani işçi kendi emeğini değil kendi emek gücünü satar. Böylece kendisi de bir meta haline gelir. Üretilen ürünler üzerinde tüm toplumun sahiplik hakkı yoktur. Piyasaya çıkar, değişim değeri edinir. Bunun için de fiyat ve para devreye girer. İşçi, kendine ve emeğinin ürününe yabancılaşmıştır. Artık toplumdaki bireyler kendi faaliyetlerinin efendisi değil, piyasa ve metalaşma süreci sonunda kendi faaliyetlerinin kölesi olurlar. Sermaye sahibi bile piyasanın kurallarına tabi hale gelir. İnsan faaliyeti çeşitli dolayım ilişkileri içerisinde soyut bir görünüm alarak insana yabancılaşır ve insanı teslim alır. Marks'ın yabancılaşma tespiti ve ''tersine dönmüş dünya'' vurgusu bunu anlatır. Yabancılaşma, burjuva toplumunun bireylerini yalıtık bireyler haline getirerek sivil toplumu doğurur. Sınıflı toplum ikili(düal) ilişki ve kavrayışları, özne-nesne ikiliğini, siyasal alan ile kamusal alan ikiliğini, devleti ve devlet ile sivil toplum ikiliğini doğurur. Tüm bunlar, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki bölünmüşlüktan kaynaklanan sapkın/insana aykırı toplumsal ilişkilerdir.

Tersine dönmüş dünyayı düzeltecek ve yabancılaşmayı aşacak olan sosyalist devrimdir. Sosyalist devrim, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak, yani üretimin maddi koşullarını toplumsallaştırarak komünleri kurar ve sapkın toplumsal ilişkileri, tüm ikili yapıları, ayrım ve yarılmaları, yabancılaşmayı ortadan kaldırır. Devrim devleti, sınıfları, piyasayı, mübadele değerini, parayı, metayı, ücreti ortadan kaldıracaktır. Sosyalizm bunların ortadan kalktığı, çünkü doğrudan üreticilerin(emeğin) kendi faaliyetini kendi iradesine tabi kıldığı komün toplumudur. Sosyalizm, komünizmin ilk aşamasıdır. Sosyalizmde ''herkese emeği kadar'' ilkesi geçerlidir. Ama Lenin'in de paylaştığı yanlış kavrayışın aksine sosyalizmde para, ücret, devlet v.s. yoktur. Sınıflar ortadan kaldırılmış, mülkiyet toplumsallaştırılmış/komünalleştirilmiştir. İnsanlar ''sertifikaya'' sahiptir. Bu sertifika, toplumsal gereksinimler için gereken pay düşüldükten sonra kişinin harcadığı emeğini gösteren bir kupondur. Marks bunu sertifika olarak tariflemiştir ama biz bunu günümüz imkanlarıyla bir kart olarak da tasarlayabiliriz. Bu sertifikayla her emekçi sadece bireysel tüketim ürünlerini mübadele edebilir ve kimse kendi emeğinden başka birşeyi mübadele için gösteremez. Çünkü piyasa ve para yoktur. Bu durum, özel mülkiyet sömürüsünün olanaklarını ortadan kaldırır. Sanıldığının aksine, ''herkese emeğine göre'' ilkesinin temel alındığı ve işbölümünün devam ettiği sosyalist toplumda devlet, sınıflar, ücret ve para devam etmez; ortadan kaldırılmıştır. Marks şöyle açıklar: ''Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan kooperatif bir toplumda üreticiler ürünlerini mübadele etmezler...

“Bireysel üreticinin topluma verdiği, kendi bireysel emek miktarıdır. Örneğin toplumsal işgünü bireysel çalışma saatlerinin toplamından oluşur. Bireysel üreticinin bireysel emek zamanı, onun toplumsal işgününe katmış olduğu bölümdür, onun toplumsal işgünündeki payıdır. Bireysel üretici, toplumdan (ortak fonlar için sarfetmiş olduğu emeğin indirimi yapıldıktan sonra) şu kadar emek miktarı katmıştır diye bir sertifika alır. Bu sertifika ile toplumsal stoklardan aynı emek miktarına mal olmuş tüketim araçları çeker. Topluma bir biçimde verdiği aynı emek miktarını, ondan başka bir biçimde geri alır.

“Açıktır ki burada, eşit değerlerin mübadelesi söz konusu olduğu kadarıyla, meta mübadelesini düzenleyen ilkenin aynısı geçerlidir. İçerik ve biçim değişmiştir. Çünkü bu değiştirilmiş koşullar altında, birincisi, kimse emeğinden başka bir şey veremediği gibi, ikincisi, bireylerin mülkiyetine de bireysel tüketim araçlarından başka hiçbir şey geçemez. Ama tüketim araçlarının bireysel üreticiler arasında dağıtımı açısından bakıldığında, eşdeğer metaların mübadelesindeki aynı ilke geçerlidir. Bir biçim altındaki belli bir miktar emek, başka bir biçim altındaki eşit miktar emek ile mübadele edilir.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, c. 3, s. 17-18.)

Kuşkusuz sosyalizmden önce, toplumsal devrim dönemine denk düşen bir geçiş dönemi yaşanacaktır. Bu, proleterya diktatörlüğü adıyla anılır. Sosyalizmden farklı olarak, bu aşama bir geçiş aşamasıdır ve devlet, sınıflar v.s. devam ediyor olabilir. Ama proleterya diktatörlüğünün amacı zaten yığınların devrimci pratiği ve bu pratik içerisinde özneleşerek komünal iradeyi yaratmasıyla bunları ortadan kaldırma, yani her tür yabancılaşmayı aşarak sosyalizmi kurma iradesini ortaya koymaktır. Proleterya diktası, tüm proleteryanın diktasıdır. Devletsiz, bürokrasisiz, kurumlaşmış silahlı kuvvetleri olmayan, gizli teşkilatları olmayan bir diktadır. Amaç, nüveleri atılan komünal iradenin burjuva-sapkın toplumsal ilişkileri pratikte eleştirisidir. Amaç, komünal iradeyi yaymak ve hakim kılmaktır. Bu irade hakim kılındığında her tür yabancılaşma aşılacaktır.

Toplumsal devrim ile siyasal devrim birbirinden farklıdır. Siyasal devrim, iktidarın bir sınıftan diğerine geçişini anlatır. Kısa bir kesitte gerçekleşir. Toplumsal devrim ise yabancılaşmış faaliyetin yerine komünal faaliyetin egemen olacağı uzun bir geçiş sürecini anlatır. Sosyalist ya da komünist devrim dediğimiz budur. Toplumsal bir devrimdir. Siyasal alan ile toplumsal alan arasındaki ikilik ve dolayısıyla siyasal devrim ile toplumsal devrim ikiliği ortadan kalkar. Toplum siyasallaşır, siyasal bir özne haline gelir. Sosyalist devrimin diğer devrimlerden farkı yabancılaşmış faaliyeti ortadan kaldırmasıdır. Yani ücretli emeği, parayı, piyasayı, devleti ortadan kaldırır. Marks şöyle açıklar: ''Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzına hiç dokunulmadı. Sorun bu faaliyetin sadece değişik bir dağıtımıydı, emeğin öteki kişiler arasında yeni bir dağıtımıydı. Oysa sosyalist devrim, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelir, ücretli emeği ortadan kaldırır." (K. Marks, F. Engels, "Alman İdeolojisi", Kasım 1845 - Ağustos 1846, c. 1, s. 40-41.)

Ücretli emek ya da diğer deyişle yabancılaşmış emek, tüm diğer toplumsal yabancılaşmaların temelidir. Sosyalist devrim emeği ücretli emek olmaktan çıkararak diğer tüm yabancılaşmış faaliyetleri ortadan kaldırır. Sosyalizm devletsiz, sınıfsız, piyasasız, metasız, ücretsiz, parasız bir toplumdur. Proleterya diktatörlüğü de bu toplumun kuruluş sürecini tanımlayan, komünal iradenin egemenliğini anlatan bir geçiş sürecidir.

Kapitalizm, sermaye sınıfı ile ücretli emek arasındaki diyalektikten doğar ve her gün yeniden üretilir. Emeğin, ücretli emek ya da işgücü olarak sınıflaştırılması, sermayenin kendini üretim biçimidir. Sermaye düzeni(kapitalizm) bu diyalektik tahakküm ilişkisinin adıdır. Sermaye, emeği ücretli emek olarak sınıflaştırdıkça kendini vareder. Devrim, sermayenin sınıflaştırma diyalektiğine karşı emeğin sınıfsızlaşma pratiğini anlatır. Başka deyişle, emek sermayenin nesnesi olmaktan çıkıp kendini olumlayacak ve sınıfsızlaşma yönünde politik bilinç geliştirerek özneleşecektir. Emek, ücretli emek olarak kaldıkça sınıflı toplum yapısı aşılmış olmaz. Emeğin bu konumunu değiştirmeyen devrimler, tarihteki diğer devrimler gibidir, sosyalist bir devrim değildir.

Kısacası; Marks'a göre sosyalist toplum devletli bir toplum değildir. Sosyalizme geçiş dönemini oluşturan Proleterya Diktası ise Marks tarafından yer yer bir devlet olarak adlandırılmışsa da bu diğer tüm devletlerden farklı olarak azınlığın çoğunluğu tahakkümünü değil, çoğunluğun azınlığı tahakkümünü anlatan, bürokrasisiz, seçilenlerin her an geri çağırılabileceği, ortalama işçi ücretinden yüksek ücret alamayacakları, aşağıdan yukarı doğru örgütlenmiş, ordusuz ve polissiz bir ''yarı devlet'' ya da ''devlet olmayan devlettir''. Marks, Paris Komününü Proleterya Diktatörlüğünün ilk denemesi olarak görmüştür ve onu örnek vermiştir. Aslında bunu devlet olarak tanımlamamak kanımca en doğrusudur zira söz konusu olan emekçi yığınların sömürücülere karşı toplu ve örgütsel şiddetini ya da baskısını anlatmaktan ibarettir. Proleterya diktatörlüğünün ana doğrultusu ise mülkiyeti toplumsallaştırarak Proleterya Diktasını da ortadan kaldırmak, çünkü tahakküm edilecek sömürücü azınlığın sınıfsal temelini ortadan kaldırmak, komünal iradeyi üretim faaliyetine ve toplumsal ilişkilere egemen kılarak yabancılaşmayı aşmaktır.

Marks, Proleterya Diktasına örnek gösterdiği Paris Komününü şöyle anlatır: ''..... Komün, bundan ötürü, devlet iktidarının şu veya bu biçimine, devlet iktidarının yasal, anayasal, cumhuriyetçi ya da imparatorluk biçimine karşı bir devrim değildi. Komün, bizatihi devletin kendisine karşı, toplumu kavruk bırakan bu doğaüstü biçime karşı bir devrimdi. Komün, halkın kendi toplumsal yaşamını kendi eliyle kendisi için geri alışıydı. Komün, devleti yönetici sınıfların bir fraksiyonundan öteki fraksiyonuna transfer edecek bir devrim değil, fakat bu iğrenç sınıf egemenliği aygıtını yıkacak bir devrimdi. Komün, sınıf egemenliğinin yürütmeci ve parlamenter biçimleri arasındaki cüce mücadelelerden biri değil, fakat bu her iki biçime karşı bir ayaklanmaydı… Komün, devletin kesin olarak inkârı ve bundan ötürü de on dokuzuncu yüzyıl toplumsal devriminin başlangıcıydı.'' (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş – Birinci Taslak”, Nisan-Mayıs 1871)

Lenin ise sosyalizm ile Proleterya Diktatörlüğünü el çabukluğuyla birleştiriverir! İkisi arasındaki ayrımları silikleştirir. Böylece sosyalizmi devletli, sınıflı, ücretli, yabancılaşmanın sürdüğü bir toplumsal formasyon olarak tariflemek hususunda 2. Enternasyonal'in tüm yanlışlarını sürdürür. Lenin'in Proleterya Diktasına yönelik saptaması da sapkındır! Bunu başlangıçta Paris Komünü gibi değerlendirmiş ama sonradan bürokrasili, çok sesliliği yok eden, proleteryanın üzerinde kurumlaşmış, proleteryayı komuta eden bir yapı ortaya sermiştir. Yani Proleterya Diktatörlüğü ile bildiğimiz devlet aygıtı arasındaki ayrımları silikleştirerek devlet aygıtını daha totaliter bir çapta yeniden üretmiş ve devrimi boğazlamıştır. Oysa devrimi devrim yapan 'aşağıdakilerin', tüm proleteryanın kapitalizmi pratikte inkar etmesi, kendi faaliyetinin hakimi olması mücadelesi ve yabancılaşmayı aşmak amacıyla komünal iradeyi geliştirmesidir. Yani proleteryanın bütün halinde özneleşmesidir. Lenin ise sonradan leninizm denen akımın ana temelini oluşturan örgüt teorisi ve ''sınıfa dışarıdan bilinç götürme'' zırvasıyla, devrimin öznesini öncü parti olarak tariflemiş, işçi yığınlarını ise bu partinin şekillendireceği bir nesne olarak görmüştür. Böylece burjuva topluma has özne-nesne ikiliğini de yeniden üreterek marksist materyalizmin ana temasından sapmıştır. Devrim öncesindeki propogandası sınıfın sınıflaştırmayı inkar etmek üzere politik bir özne haline gelmesi üzerine değil, sınıfın kendi öncü partisini takip etmesi teması üzerine kurulmuştur. Devrimden sonra da öncü parti kendini devletleştirmiş ve sınıfı şekillendirilecek bir nesne gibi görmüştür. Burada komünal iradenin öncü parti eliyle katledilmesi söz konusudur. İşçi sınıfının politik bir özne olarak aktifleşmesi bizzat ''öncüsü'' eliyle engellenmiştir. Böylece sınıflı toplum aşılmak bir yana, ona has ikili yapılar(devlet-toplum ayrılığı, yöneten-yönetilen ve özne-nesne ayrılığı) yeniden üretilmiştir.

Lenin, kendini sınıfa dışarıdan bilinç götürüp onu şekillendirecek bir öncü, bir özne, bir ''eğitici'' gibi kurgulamıştır. Leninizm de bu öncü teorisi üzerine oturur. Oysa bu teorik kavrayış, marksist materyalizme terstir. Marks kendi materyalizminin eski(Feuerbach'ın) materyalizmden farkını şöyle açıklıyordu: ''Ortamın değiştirilmesine ve eğitime ilişkin eski materyalist öğreti, ortamın insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bu yüzden de, toplumu, biri toplumdan üstün olan iki kısma ayırmak zorunda kalır. Ortamın değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnız devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal biçimde anlaşılabilir.'' (K.Marks, Feuerbach Üzerine Tezler, 3. Tez)

Görüldüğü gibi marksist materyalizm eğitici-eğitilen ya da aynı anlama gelmek üzere öncü-kitle ayrımını yadsıyarak eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini hatırlatmış ve devrimci pratiğin asıl anlamının eğiticiler dahil tüm kitlenin politikleşmesi, özneleşmesi olduğunu belirtmiştir. Yani Lenin sapkın biçimde kavradığı gibi öncüler özne, sınıf da onun nesnesi olacak değil; öncüler sınıfın içine dalacak ve onu(sınıfı) özneleştirecektir. Zaten devrimi kitlelerin eseri yapan da budur. Kitleler bilinç sıçramasını da kitlesel devrimci mücadele içerisinde yaşar ve çevreleriyle birlikte kendilerini de dönüştürürler. Komünal bilinç ve emeğin yığınsal faaliyeti üzerinde komünal iradenin denetimi zaten ancak bu şekilde ortaya çıkabilir. Sosyalizmi kuracak olan devrimin kurucu gücü buradadır. Fakat Lenin, öncülüğü yücelterek yığınların politik ve kurucu bir özne olarak kendini inşasını küçümsemiş ve bunu baltalayarak devrimi öldürmüştür. Stalin, Troçki ve Mao da Lenin'deki bu teorik sapmayı aynen devralarak kendi içlerinde bölünmüşlerdir. Ama onların bölünmeleri son tahlilde anlamsızdır zira ''ustalarından'' sorgulamaksızın devraldıkları ana güzergah(leninizm) yanlış bir marksizm kavrayışı üzerine bina olmuştur.

Lenin'deki bu sapkın teori, öncü parti fetişizminin tohumlarını atmış ve Proleterya Diktasının tüm proleteryanın değil de öncü partinin diktası olarak kavranmasını doğurmuştur. Bu durum, sınıflı topluma has ikiliklerin yeniden üretimini ve dolayısıyla bildiğimiz anlamıyla devlet aygıtını, üstelikte totalier biçimde yeniden üreterek işçi sınıfının öznelliğini boğmuş ve sınıfı kızıl bürokrasinin nesnesi derekesine indirmiştir. Başlangıçta bu kadar hayati hayataların yapıldığı bir girişimin başarısızlıkla son bulması şaşırtıcı değildir.

Devam edeceğim...

Jolly Jocker
31-07-2011, 23:40
Lenin'in sosyalizm tasavvuruna göre, mülkiyet devletleştirildiğinde sosyalizm kurulmuş oluyor. Herkes tek bir devlet kartelinin işçileri durumuna getiriliyor. Lenin bunu, yani devlet mülkiyetini, mülkiyetin toplumsallaşması olarak görüp sosyalizm olarak tarifliyor. Oysa devlet de bir yabancılaşmadır, sınıflı toplum yapısından doğan bir sapkın ilişkidir. Devlet mülkiyeti de özel mülkiyetin bir türüdür. Toplumsal mülkiyet değildir. Mülkiyeti devletleştirmek, özel mülkiyetin sadece bireysel tipini ortadan kaldırmayı ifade eder. Sosyalizmde önemli olan, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki ayrılığın ortadan kaldırılması ve üretenlerin yönetmesidir. Oysa Lenin'in tasavvurunda, üretimin maddi koşulları doğrudan üreticilere değil devlete ait. Dolayısıyla üretenler yönetmiyor, devlet yönetiyor. Devlet, adeta soyut bir kapitalist gibi ortaya çıkıyor. Ücret, ücretli emek, meta, mübadele değeri gibi sapkın toplumsal ilişkiler ve yabancılaşma aynen devam ediyor. Bu, sosyalizm olarak adlandırılamaz. ''Devletli sosyalizm'' diye birşey olmaz. Devlet varsa, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki ayrım sürüyor demektir. Bu da yine sınıflı toplumdur, özel mülkiyete işaret eder.

Lenin, sosyalizme ilişkin yanlış kavrayışını şöyle anlatır: “Komünizm, ilk evresinde ya da ilk aşamasında, ekonomik bakımdan henüz tam anlamıyla olgunlaşmış, kapitalizmin gelenek ya da izlerinden henüz tamamen kurtulmuş olamaz. Bundan ötürü, komünizmin ilk evresinde ‘burjuva hukukun dar ufku’nun korunması gibi ilginç bir olguyla karşılaşıyoruz. Kuşkusuz, tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku kaçınılmaz olarak burjuva devletin varlığını öngörür. Çünkü hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir şey değildir.

“Bundan şu sonuç çıkar ki, komünizmde belli bir süre yalnızca burjuva hukuk değil, fakat hatta burjuvazisiz burjuva devleti de kalır!'' (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos - Eylül 1917, Toplu Yapıtlar, s. 475-476)

Nasıl ama? Sosyalizmde ''burjuva hukuku'' ve ''burjuvasız burjuva devleti'' varmış! Lenin burjuvasız burjuva devletin varlığını burjuva hukukunun olması gereğine bağlıyor. Peki burjuva hukuku niye var sosyalizmde? İşte bu bir muamma. Burjuva hukukunun sosyalizmde ne işi var? Marks, sosyalizmde burjuva hukuktan değil ama bir burjuva haktan bahseder. Burada anlattığı şudur; sosyalizmde devlet, para, ücret, mübadele değeri, piyasa, ücretli emek v.b. yabancılaşmalar ortadan kalkar. Ama henüz üretici güçler büyük bir refah seviyesi ortaya çıkarıp ihtiyaca göre paylaşımı gerçekleştirmenin olanağını sunacak gelişkinlikte değildir. Bu yüzden ''herkese yeteneğine göre'' ilkesi geçerlidir. İnsanlar verdikleri emeği gösteren bir sertifika edinirler. Bununla tüketim mallarını mübadele ederler. İşte bu mübadeleyi anlatmak için, yani çok emek verenin stoklardan daha çok tüketim malını çekebilme hakkı olmasını anlatabilmek için Marks ''burjuva hak''tan bahseder. Bunu anlatır. Ama Lenin, burjuva hak denen yeri burjuva hukuk diye hatalı biçimde kavrıyor. Sonra da ''Devlet olmadan hukuk olmaz, demek ki devlet de olacak'' sonucunu türetiyor.

Devlet kavramını aslında Proleterya Diktası anlamında kullanmak da doğru değildir. Çünkü Lenin'in kastettiği toplumun üstünde yükselen, yöneten-yönetilen ayrımına dayanan, bürokrasili, askeri ve polisi ve gizli servisleri olan ''burjuvazisiz bir burjuva devletidir''. Zaten proleterya diktatörlüğü tabiri, sosyalizme devrimci geçiş döneminde komünal iradenin oluşturulması ve hakim kılınması mücadelesini anlatır. Bu mücadelenin ana unsuru, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları arasındaki bölünmüşlüğü ortadan kaldırıp bundan doğan her tür yabancılaşmayı aşmaktır. Devlet de bu bölünmüşlükten doğan bir yabancılaşmadır ve Proleterya Diktasının bir amacı da zaten devleti ortadan kaldırmaktır. Bu yüzden bu geçiş evresini de devleti kullanarak açıklamak yanlış olacaktır.

Devam edeceğim...

Jolly Jocker
01-08-2011, 00:26
Lenin, burjuva devleti devrim sonrasında da devam ettirip devrimin esas motoru olan ve tüm ülkeyi saran fabrika komitelerini, işçi ve köylü ve asker sovyetlerini, kısacası gelişmekte olan komünal özyönetimi boğmuştur. Bununla da kalmamış, çalışma yaşamında Taylorcu disiplini hakim kılmaya kalkmıştır. Taylorculuk, parça başı üretime, en verimli çalışmanın tespit edilip standartlaştırılması ve her işçiye dayatılmasına, işçilerin disiplin ve kontrol altına alınmasına, yöneticilere diktatöryel yetkiler verilmesine dayanan, iş sürecindeki demokrasiyi ve özyönetimi katleden bir burjuva çalışma disiplinidir. Üretim bilgisi ve zihinsel tasarlamalar işçilerden alınıp yöneticilere verilir. İşçi ise iş sürecindeki hakimiyetini iyice yitirip makinenin bir uzantısı durumuna düşer. Uzmanlarca, işçinin bir iş için harcaması gerek azami emek tespit ediliyor ve herkese dayatılıyor. Taylorizm, işçiyi son damlasına dek limon gibi sıkmaya, böylece burjuvanın olabilecek en yüksek karı elde etmesine dayanır.

Lenin, marksizmi erekselci biçimde kavrayarak, komünizmi adeta ulaşılması planlanan bir nihai hedef gibi gördü. Komünizmi bugünden nüveleri atılacak birşey gibi değil de bugün acı çekip diş sıkarak, bol bol üretim ve teknolojik gelişme sağlayarak ulaşılabilecek, -hatta bu uğurda kapitalist metodlar da kullanılabilecek- bir yüce amaç olarak görmüştür. Bunun, cennette ulaşmak için bu dünyada terör estiren gericilerin kavrayışından mantıksal olarak pek de farklı olduğu söylenemez. Oysa sosyalizm en başta farklı bir toplumsal ilişkiselliğin yaratımıdır. Lenin bunu kavrayamamıştır. Bu yüzden Lenin taylorizmi benimsemiştir! Şöyle yazar: "Parça başı çalışmayı gündeme almalı, bunu uygulamalı ve pratikte test etmeliyiz. Taylor sistemindeki bilimsel ve ilerici olan her şeyi uygulama meselesini öne çıkarmalıyız.

"İleri ülkelerdeki halklara kıyasla Rus kötü bir işçidir. Çarlık rejimi altında ve serflik kalıntılarının inatla sürmesine bakarak başka türlü de olamazdı. Sovyet hükümeti, çalışmayı öğrenme görevini bütün kapsamıyla halkın önüne koymalıdır. Kapitalizmin bu alandaki son sözü olan Taylor sistemi, bütün kapitalist ilerlemeler gibi, çalışma sırasındaki mekanik hareketlerin analizi, gereksiz hareketlerin elenmesi, çalışmanın doğru yöntemlerinin belirlenmesi, en iyi muhasebe ve kontrol sisteminin uygulanması vb. alanındaki en büyük bilimsel kazanımlar ile burjuva sömürünün katışıksız vahşetinin bir bileşimidir. Sovyet Cumhuriyeti, her ne pahasına olursa olsun, bilim ve teknolojinin bu alandaki bütün değerli kazanımlarına sahip çıkmalıdır." (V. İ. Lenin, "Sovyet Hükümetinin Acil Görevleri", Mart - Nisan 1918, Toplu Yapıtlar, s. 258-259.)

Nasıl ama? Tam bir hayal kırıklığı değil mi? Lenin başka bir yerde de şöyle buyurur: "Diktatöryel güçler verilmiş, Sovyet kurumları tarafından seçilmiş ya da atanmış diktatörlerin, Sovyet direktörlerinin tek adam kararlarına iş sırasında sorgusuz sualsiz itaat..." (V. İ. Lenin, "Sovyet Hükümetinin Acil Görevleri Üstüne Altı Tez", 30 Nisan - 3 Mayıs 1918, Toplu Yapıtlar, s. 316.)

Burada sosyalizme geçiş için neyin gerekli olduğunu buyuran bir eğitici, bir öncü olarak Lenin ve arkadaşları var, bir de onların üzerinde çalıştıkları bir nesne olarak proleterya! Parti özne, sınıf ise nesne! Özne-nesne ikiliği aynen sürüyor ve proleterya -sermaye sınıfının nesnesi olmaktan kurtuluyor ama- öncüsünün nesnesi olmaya devam ediyor. Oysa sosyalizm, proleteryanın özneleştiği bir devrimci dönüşüm süreciyle inşa edilebilir ancak. Öncünün rolü, sınıfın özneleşmesinde onun içine karışıp katkı koymaktan ibarettir. Marks ve Engels komünizmin en temel metninde şöyle yazıyorlardı: "Daha önceki bütün tarihsel hareketler azınlıkların hareketleri ya da azınlıkların çıkarları doğrultusundaki hareketlerdi. Proletarya hareketi ise ezici çoğunluğun, ezici çoğunluğun çıkarları doğrultusunda, kendinin bilincinde olan bağımsız hareketidir." (K. Marks, F. Engels, "Komünist Manifesto", s. 118.)

Lenin, taylorist disiplini yürürlüğe sokarak iş yerinde tek adam diktatörlüğünü yaratıp işçi otonomisini yok etti. Böylece Ekim Devriminin motoru olan işçi sınıfının özyönetim organları ve özneleşme süreci tarihe gömüldü. Zaten bolşevik parti dışındaki tüm sosyalist örgütler yasaklıydı. Tek seslilik egemendi. Bu sürece başından beri direnip parti içinde devrimci marksizmi ve işçi otonomisini savunan İşçi Muhalefeti adlı sol kanat ve onların Komünist adlı dergisi de yok edildi. Parti içi muhalefet 1921'deki Kongre'de Lenin tarafından yasaklandı. Lenin, işçi otonomisini devletleştirdi. İşçilerin kontrolü yerine devlet kontrolünü egemen kıldı. Bürokratik yozlaşma ve çözülüşün tohumlarını kendi elleriyle attı.

Jolly Jocker
01-08-2011, 01:07
..... Ama henüz üretici güçler büyük bir refah seviyesi ortaya çıkarıp ihtiyaca göre paylaşımı gerçekleştirmenin olanağını sunacak gelişkinlikte değildir. Bu yüzden ''herkese yeteneğine göre'' ilkesi geçerlidir. İnsanlar verdikleri emeği gösteren bir sertifika edinirler. Bununla tüketim mallarını mübadele ederler. .....
Üstteki alıntıda(2. iletimdir) koyulttuğum kısımda hayati bir yazım yanlışı yapmışım. ''Herkese emeğine göre'' olacaktı. Düzeltmiş olayım.

Cem
04-08-2011, 07:15
Merhaba Freddie,

Yazınızı beğenerek okudum. Pek çok yerde görüşlerinize katılıyorum. Ancak sanırım bir noktada ayrılıyoruz: Proleterya diktatörlüğü.

Diyorsunuz ki Lenin proleteryanın kendi diktatörlüğü yerine partinin diktatörlüğünü uyguladı. Yani sorun proleterya diktatörlüğü kavramında değil onun algılanış ve uygulanış tarzında size göre.

Erkin öncü partiden alınıp proleteryaya verilmesi çoğulcu parlamenter sistemi gerektirecekti düşüncesindeyim. Çünkü proleteryanın çoğunluğunun nasıl bir sosyalizm istediği hatta sosyalizmi gerçekten isteyip istemediği de şüpheliydi. İşte böyle bir durumda erkin proleteryaya teslim edilmesi yani proleterya demokrasisinin uygulanması onun vereceği karara da saygılı olunmasını gerektirirdi. Proleteryanın farklı kesimleri farklı siyasi çizgileri savunacaktır. Örneğin dinci, milliyetçi, menşevik, bolşevik vb. O halde proleteryadan blok halinde tavır beklemek hayalden öte bir şey olamazdı. Farklı eğilimler farklı siyasi partileri gerektireceğinden çoğulcu parlamenter rejime dönmek zorunluluğu olacaktı.

1980'li yıllarda Polonya proleteryası ayağa kalktı. Hem de dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük grevleriyle. İçinde dindarlık ve özel mülkiyete önemli yer olan bir siyasi hareketti. Bu hareketi destekleyen dış unsurlar veya bu hareketin nihayette nereye vardığı farklı konular. Şuna parmak istiyorum, erkin proleteryaya verilmesi koşulsuz çoğulcu demokrasiyi ve halkın kararlarına saygıyı gerektirir. Demokrasi olmadan sosyalizm olmaz. Özgürlükler olmadan sosyalizm olmaz. Lenin hem çoğulcu demokrasiyi hem de özgürlükleri burjuva değerler olarak kabul etti, önemsemedi. Bu sebeple onun ardından giden Stalin, Mao, Brejnev vb. tüm liderlerin yönetimi altındaki rejimler otokratik/totaliter sistemler olarak kaldılar.

Hepsi özel mülkiyetin devletleştirilmesini ve toplumdaki gelir dağılımını dengeli hale getirmenin sosyalizmi ve halkın mutluluğunu sağlayacağına inandı. Bunun yeterli olmadığını gördük.

Jolly Jocker
04-08-2011, 10:27
Sevgili Cem,

SSCB, Lenin'in marksizme ilişkin yanlış kavrayışlarının kusurlarını ömrü boyunca taşıdı ve sonunda yıkıldı. Demokrasi ve emekçilerin aktif katılımı olmadan sosyalizm olmaz, SSCB deneyimi bize bunu öğretiyor. Bu başlıkta, kusurun Lenin'den sonrakilerde değil, Lenin'le birlikte başladığını vurgulamak istedim.

Proleterya diktası dendiğinde, SSCB pratiğinin de etkisiyle, herkesin aklına devletli, totaliter, tektipçi bir yapı geliyor. Oysa Mars bu kavramdan bambaşka birşeyi anlıyordu. Paris Komününü örnek veriyordu. Devletsiz, bürokrasisiz, siyasal-toplumsal ayrımının kalktığı, temsili demokrasiden ziyade doğrudan demokrasinin uygulandığı, mahalle ve işyeri komiteleri üzerinde yükselen, bu yüzden merkezi bir parlamentosu da olmayan, yerel ve yerinden yönetimci bir devrimci demokrasiyi anlatıyordu. Proleterya diktatörlüğü, üretenlerin yönetmesi demektir. Devlet ve tüm yabancılaşma türlerinin(dinin ve milliyetçiliğin de) ortadan kaldırılması mücadelesidir. Bu elbette uzun ve zor bir yol. Ama yapılamayacak birşey değil. Tek yapılması gereken, 'aşağıdakileri' herşeyden pay istemeleri için yüreklendirmek.