PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Muassır Bilim Adamı Dediğin Her Şeyi Türk Yapar!


AlbatrosS
07-08-2011, 13:27
ORDU İl Kültür ve Turizm Müdürü Erkan Gülderen’in yerel basında çıkan "Ordu’da Osmanlı, Rum ve Ermeni mimarisinin özelliklerini yansıtan tarihi evler restore edilecek" sözlerine Ordu Üniversitesi (ODÜ) Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Doç.Dr. İsmail Doğan tepki gösterdi. Doç.Dr. Doğan, "Erivan’daki Türk eserlerinin bir tanesini restore edin. Bu restorasyonu yaparken de Türk evini restore ediyoruz diye manşet atın. Buna müsade eder mi Ermenistan? Peki siz hangi akla hizmetle Ordu’da Ermeni ve Rum evlerini tadilat ediyoruz diyebiliyorsunuz?" diye konuştu.

ODÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Doç.Dr. İsmail Doğan, geçtiğimiz günlerde Ordu İl Kültür ve Turizm Müdürü Erkan Gülderen’in basına verdiği, "Ordu’da Osmanlı, Rum ve Ermeni mimarisinin özelliklerini yansıtan tarihi evlerden 23 tanesi ilk etap çalışmaları kapsamında aslına uygun olarak yeniden restore edilecek. Tespit ettiğimiz tarihi binalar 150 ile 200 yıllık yapılar" açıklamasına tepki gösterdi. Doç.Dr.İsmail Doğan, şöyle konuştu: "Vatandaş olarak, bir bilim adamı olarak itiraz ediyorum. Her gördüğü taş evi Ermeni evi zanneden, her gördüğü cumbalı evi Rum evi zanneden zihniyeti kınıyorum. Mimari, coğrafyaya bağladır. Anadolu’da kerpiç ev kullanırsın, taşlık bölgede taş ev kullanırsın, ağaçlık bölgede kagir ev yaparsın. Bu Karadeniz Bölgesi’ne yönelik mimaridir. Bunun adını Ermeni, Rum koymak yanlıştır. Evet tarihi eserlerin korunması, restore edilmesi lazım ama bunu yaparken de adını doğru koymak lazım."

ERMENİSTAN’DA HİÇBİR TÜRK İZİ BIRAKMADILAR

Türkiye’de birçok kilise tadilatlarının yapıldığını söyleyen Doç.Dr. İsmail Doğan, Erivan’daki eserleri sormak gerektiğini kaydederek şöyle dedi: "Erivan’da hanlıktan kalma bizim yüzlerce eserimiz var. Hanlar, saraylar, camiler var. Hiçbirisi yok. Ermeniler yerle bir etti. Hiçbir Türk izi bırakmadılar. Binlerce Türk, yer adı vardı. Hepsini değiştirdiler. Hadi buyrun, Erivan’daki Türk eserlerinin bir tanesini restore edin. Bu restorasyonu yaparken de ’Türk evini restore ediyoruz’ diye manşet atın. Buna müsade eder mi Ermenistan? Peki siz hangi akla hizmetle Ordu’da Ermeni ve Rum evlerini tadilat ediyoruz diyebiliyorsunuz? Bu deniyorsa yanlıştır, ayıptır." ODÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Doç.Dr. İsmail Doğan, "Bir de şunu merak ediyorum. Bu restore yapılırken bunun finansmanını kim sağlayacak? Ermeni diyasporası mı? Rum kaynakları mı? Yok efendim Kültür Bakanlığı veya devletimiz finanse edecek diyorsanız, ben o zaman rahatsızlık duyuyorum. Benim vergilerimle yeterince Ermeni kilisesi, Rum kilesise tadilat edildi. Benim toprağımda, kendi yurdumda, kendi vergimle ötekileştirilemem. Biraz da Türk eserleri restore görsün veya bunun adını ona göre koysunlar. Netice itibarıyla bu tadilat lazımdır, fakat adı yanlıştır. Bunun düzeltilmesi lazım. Bu haberle Ermenistan sevinmiş, Türkler ve Azeriler de üzülmüşlerdir" diye konuştu.

http://gundem.milliyet.com.tr/bolum-baskani-ndan-tuhaf-cikis/gundem/gundemdetay/07.08.2011/1423733/default.htm

sömürge tipi ''çağdaşlaşma'' dediğimiz yahut anlaşılan böyle bir şey işte: yapabildiğin her şeyi, ismiyle dahil, türk'e çevir, türk'e mal et. ülkesinde bulunun tarihi-kültürel doku ve mimariden gocunan; bunların ortaya çıkartılmasını kendi kimliğine, varlığına tehdit addeden bir bilim aklı olabilir mi? dahası, böylesi bir bilim anlayışının ''çağdaş, medeni ve uygar'' olabileceği iddia edilebilir mi? bu aklın uygar bir vizyon sahibi olduğu düşünebilir mi?

işin başka bir yanı, bu beyanlar devlete hakim tarihi aklın ''bellekleri silme, silikleştirme ve türk tipi yeniden kurgulama'' olduğunun itirafı değil midir?

yaşadığı coğrafyanın bir kültürler harmonisi olduğu gerçeğini unutturmak isteyen bir temizlikçi değilse nedir bu adam? sıkıntı başka elbette: şayet bu türden eserler derli toplu, düzgün biçimde korunur ve sergilenirse insanlar şunu soracaktır : bu eserleri ortaya çıkaran insanlar bugün nerede? biz nereden geldik?

yaşadığımız yerin bin yıllardır yalnızca bana ait olduğunu sanıyordum, bu evler nereden çıktı?

ordu'ya gidenler bilir. her sokağı, her mahallesi buramburam ''pontus'' izleri taşır. örneğin giresun da böyledir. giresun'da restore edilmiş evleri görmenizi tavsiye ederim. pontus, rum mimarisinin tüm izleri ve külürü orada. harika yapılar.

moment
17-08-2011, 23:30
Kral çıplak
Geçmiş yıllarda Antalya'ya adını veren antik döneme ait kralın heykeli yapıldı. Antik dönem heykelleri bilindiği gibi çıplak olur. Heykelin boyu iki buçuk metreydi. Heykelin nereye konulacağı araştırılmaya başlandı. Bu sırada bazı kişiler halkı kışkırtacak sözler yaymaya başladılar. Şehrimize çıplak heykel dikiyorlar, bu örflerimize sığmaz, herkes bu çıplak heykeli görecek, namus gidecek, dinimize de sığmaz. Baktılar olmuyor işi biraz daha ileri götürüp ya, bu kral sapık adamın tekiymiş, kız kardeşiyle evlenmiş. MÖ zamanlarda kız kardeşle evlilik kutsal sayılırmış ama bu kral geleneği bozup kız kardeşiyle evlenmemiş. Ortalığı kışkırtanlara karşı bu cevaplar verildi, o zaman bu kışkırtıcılar, ya bu adam Türk değil ki, niye Türk kahramanlarının heykelini dikmiyorlar, bunlar bizi gavurlaştırmak istiyor, demeye başladı.
Kafasında yanlış fikirler oluşan insanlar heykele sapık kral gözüyle bakıyordu. Belediye bir karar aldı ve heykeli giydirdiler. Aslında Selçuklular zamanında Selçuklu komutanı bu kralın ve kendisinin heykelinin yapılmasını istemiş. Bununla ilgili açıklama da heykelin panosuna asıldı ve heykel de kent meydanına dikildi. Ama bu ülkede sorun yalnız antik heykellere ait değil ki, modern heykeller de aynı akibete uğramaktan kurtulamıyor. Zihniyet bozuksa bu kendi kültürünü de yok eder, kendini de, parazitler gibi.

AlbatrosS
21-08-2011, 00:33
Doçent Bey, görüşleri dolayısıyla öğrencilere hakaret ettiği, kötü muamelede bulunduğu iddialarına cevap verirken iddiaların asılsız olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Ben Türk bilim adamıyım ve derste anlattığım şeyler de Türklük ile ilgili olacaktır”

Yeni bir kelime öğrenip de bu kelimeye hemen birkaç saat içinde bir filmde rast geldiğimizde çok seviniriz. Aynı sevinci kanallar arasında öylesine gezinirken arkadaşımızın geçen günlerden birinde bahsettiği şarkıya rastladığımızda da yaşarız. Benzer tesadüfleri evrenin bize gönderdiğini düşünmek sevincimize bir de hoşluk katar. Hâlbuki “algıda seçicilik” yaklaşımı bu tesadüfleri içimizde aramamız gerektiğini söyler. Bulmacalarda boş kalan kutuların ardındaki kelimeler bir anlam ifade etmez. Müzik kanalları defalarla o şarkıları çalar, ancak biz es geçeriz. Ne zaman ki biri ya da bir şey onları işaret eder; kelimeleri, kişileri, nesneleri fark eder hale geliriz. Çeşitli seçenekler içinde onları seçeriz.

Algıda seçiciliğin tek belirleyicisi tanışıklık gibi dış etmenler değildir. Kişilerin beklentileri, ilgileri ve inançları da önemli iç etmenlerdir. Bu açıdan, insan kendini nasıl tanımlıyorsa, dış dünyasını o çerçevede şekillendirecektir. Yani, nereye gözünü çevirse ya bu tanımı içeren şeyleri görecek ya da şeyleri o tanıma uygun olarak görecektir. Örneğin, bir tarihçi, tez konusu diyelim 3. Selim ise kitapçıdaki tüm Selim başlıklarını seçiverir. Öte yandan hangi kitaba bakarsa baksın 3. Selim gören tarihçiler de vardır. Doç. Dr. İsmail Doğan, Maya tarihine tüm Türklüğü ile ilgi duymuştur mesela. “Mayalar ve Türklük” adlı eserinde “Meksika’da Türkçe Kaynaklı Yerleşim Birimleri Adları” bölümünde bu ilginin bilimsel bulgularını diğer Türklerle ve Türkçe aşığı Mayalarla paylaşmıştır.

Sayın Doçent Türklük gözlüğünü Ordu’daki tarihi evlerinin onarımı konusunda da çıkarmamıştır. Bu evlerin Türk coğrafyasının ve demografisinin bir ürünü olduğunu belirtmiş, atılan “Rum ve Ermeni Evi” manşetlerine itiraz etmiştir. Her sakallıyı dedemiz, her cumbalıyı Rum evi zannetmememiz gerektiğinin altını çizmiştir. Uluslararası ilişkiler konusunda hassasiyetini dile getirirken Ermenistan’daki Türk evlerinin harap edildiğini, orada hiçbir gazetenin ‘Türk Evlerini restore ediyoruz’ manşeti atmayacağını iddia etmiştir. Haklı olması muhtemeldir. Zira algıda seçicilik, bir millete özgü olamaz. Doğan’la, benzer hassasiyetleri paylaşan Ermeni meslektaşları zamanında benzer tepkileri vermiş olabilir.

Doçent Bey konu olduğu tüm haberlerde algısının merkezine oturttuğu Türklüğüne vurgu yapıyor. Geçen yılın Kasım ayında öğrenciler, internette kendisinden şikayetçi olunca Rektörlük soruşturma açıyor. Görüşleri dolayısıyla öğrencilere hakaret ettiği, kötü muamelede bulunduğu iddialarına cevap verirken iddiaların asılsız olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Ben Türk bilim adamıyım ve derste anlattığım şeyler de Türklük ile ilgili olacaktır.”

İsmail Doğan, Ordu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanıdır. Sıfat tamlamalarında sıfatların, önlerine geldikleri isimleri tanımlamak için kullanıldıklarını mutlaka derste anlatıyordur. Bazıları ise bu yolla isimleri sıfatlara hapseder. Mahpuslar, bir zaman sonra dışarının hiç olmadığını düşünürler. Dışarı çıktıklarında korkak ve saldırgan olmalarının bir sebebi de budur. Ramazan vakti sokakta sigara içene sopayla saldıran, İdil Biret konserini basan, sanat atölyelerini yıkan da aynı mahpustur işte. Daha ileri gidince Beyoğlu’nda ev basar, Samatya’da komşusunu soyar; hatta güpegündüz, sokakta, herkesin gözü önünde gazeteci öldürür.

Algımızın seçip dikkatimize sunduğu şeyler, hassasiyetlerimize de işaret eder. Bu hassasiyetler bizi tanımlamakla kalmaz, ötekine saldırırken kalkan vazifesi görür. 28-30 Ocak 2011 tarihlerinde düzenlenen “Birinci Akademisyenler Çalıştayı” sonuç bildirgesinde Türk milliyetçiliğine gönül vermiş aydınların hassas oldukları konular basına açıklanmıştır. Çalıştaya katılanlar, bildirgenin 16. maddesinde kültür ve sanatı, Türk medeniyetini besleyen ana hayat damarlarından biri olarak gördüklerini ve sanat camiasının Türk kültür ve medeniyetini ihya edecek sentez ve üretim gücüne kavuşturulması gerekliliğini ifade etmiştir. Bu sebeple sanatçılar mermerden bir blok olan Türk medeniyetine karşı duyarlı olmalıdır. Sentezi mozaikle karıştıran sanatçılar ise mermerin hassas gövdesinde kucaklanır.

sendika.org

moment
21-08-2011, 13:25
Türkiye'deki ana sorunlardan biri tanımdaki ideolojik çerçeveleme, onu İslamla bütünleştirme çabasından kaynaklanan bir sorun olarak toplum üzerinde bir baskı oluşturma ve onu aynı zamanda siyasi yönlendirme hevesinden ileri geliyor. M. Kemal Turancılığa karşıydı, barış vurgusu da bu yayılmacı emellerin önüne set çeker niteliktedir. Ama söz konusu Türkçülük olunca birden her şeyin rengi hemen Türk'e boyanıveriyor, isimler, şahsiyetler birer propaganda atı olarak ileri sürülmeye başlanıyor. Evrenselleşme olgusu inkar edilerek ırka mahsus bir konuma indirgeniyor ve bilim, sanat, felsefe gibi evrensel konularda kinci bir karşıtlık oluşuyor. Hatta 12 Eylül generalinin yaptığı gibi felsefe tehlikeli bulunarak yasaklanıyor. Çünkü felsefe köken itibariyle Grek kültüründen yayılma bir unsur olarak asker mantığıyla düşman görülüyor. Bir adım sonrası bilim ve sanat için de böyle. Bir doktor buluş yaptığı zaman basında bu buluştan ziyade buluşu yapanın Türklüğüne vurgu yapılması bu konulardaki kompleksi gösteren bir anlayışı yansıtıveriyor. Bütün gününü ezan sesleriyle geçiren bir toplumda sanatsal ve bilimsel bir ruh taşıması gereken moral gücünün yerinde neyin olacağı anlaşılmaz değildir. Bilim de, sanat da evrenseldir, ırka mahsusu değildir. Irka mahsus görülmeye çalışıldığında ortaya Nazizim çıkar, bunun bugünkü adları değişik olabilir. Brayvikler bunun son örneğidir. Türkiye'de de maalesef Brayviklerin sayısı çoktur.