PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Vesayet Kalktımı?


AlbatrosS
14-08-2011, 13:15
Nuri FIRAT Güncellenme : 04.08.2011 00:46
Ordunun komutanlarının istifası ve ardından toplanan YAŞ’ta ortaya çıkan manzaralar, kamuoyunda vesayet sistemiyle birlikte tartışılıyor. Kimilerine göre vesayet kalktı, kimilerine göre de kalkmadı.

***

Vesayet sistemi her şeyden önce üstten dayatmacı, toplum mühendisliği, Jakobenist siyaset biçimi, esaret alıcı tarz şeklinde yorumlanabilir. Türkiye’de tartışılan biçimiyle de aşağı yukarı bu tanımlar geçerli kabul ediliyor. Ancak bütün bu tarzlar ordunun siyaset üzerindeki etki düzeyiyle birlikte değerlendiriliyor. Yani ordunun düzenleyici, dayatmacı, darbeci geleneğiyle birlikte Türkiye’de vesayet sisteminin varlığı ele alınıyor. Dolayısıyla son günlerde ordudaki istifalar ve “hükümete teslim olma” biçimi vesayetin sonu olarak ilan ediliyor.

***

Her şeyden önce burada bir çarpıklığın varlığını ortaya koymak gerekir. Çünkü vesayet sistemi esasında toplum ve devlet ilişkileriyle bağlantılı olarak ele alındığında doğru sonuçlara gidilir. Toplumun etkisiz, devletin bütün kurumlarıyla etkin, toplumun az devletin çok olduğu yerde haliyle bir vesayet sistemi vardır. Çünkü devletin çok olduğu yerde, toplum devletin “bekası” veya “ali menfaatlerine” göre düzenlenir. Bu durum ulus-devlet sisteminin varlığıyla birlikte bütün ağırlığıyla hissedilmeye başlanmıştır. Ulus-devlet sistemi, esasında dışladıkları ve kapsadıkları itibariyle zaten bir tür toplum mühendisliğidir. Çünkü dayattığı teklikler zinciri söz konusudur. Tek dil, tek vatan, tek inanç, tek akıl, tek tek tek... Teklikler, toplumun buna göre düzenlenişi anlamına gelir. Buna aykırılık ise, ya törpülenmeyi, bastırılmayı ve imhayı gerektirir ya da dışlanmayı, sürülmeyi... Kürt sorunu, Ermenilerin acı trajedisi, Rumların hali, Alevilerin konumu, Şafilerin alt görülmesi vs. bütün pratikler toplumun nasıl bir teklik temelinde düzenlendiğini ve dolayısıyla mühendisliğin nasıl icra edildiğini gösterir. Dolayısıyla toplumsal gerçekler yerine devletin doğrularının hakim kılınmaya çalışıldığı bir sistemden söz ediyoruz ki, bunun adına siz kolaylıkla vesayet sistemi diyebilirsiniz.

***

Ulus-devletin bütün kurumsal yapıları da söz konusu toplumu tekleştiren ve düzenleyen vesayet sistemini hayata geçirmek ve buradan hareketle devletin “ali menfaatlerini” korumakla görevli kılınır. Bu durum yer yer bazı kurumların fazlasıyla öne çıkmasını, bazılarının da görece daha geri planda kalmasını beraberinde getirebilir. Örneğin ordu cumhuriyet tarihi boyunca hep “ali menfaatler” konusunda kendisini birinci derecede “misyon sahibi” görmüştür, bu nedenle de öne çıkmıştır. Şimdilerde ordunun geri planda kaldığını, yerine başka kurumsal yapıların öne çıktığını görüyoruz. Bu yargı da olabilir, siyasi partiler de, polis teşkilatı da, bürokrasi de... Vesayet sisteminin “bekası” için aktörler önemli değil, önemli olan hangi aktörün daha fazla “misyon” üsteleneceğidir.

***

Bu çerçevede bakıldığında, çoğulculaşmayan, demokratikleşmeyen, toplumu esas almayan, devletin “ali menfaatlerini” önceleyen bir sistem köklü bir değişime uğramadan vesayet sisteminin kalktığından söz edilebilir mi? Bence hayır! Değişen sadece aktörler olur ki, bu da esasında vesayet sisteminin daha sağlıklı bir sürekliliğe kavuşması için işlev görür. Haliyle daha beter bir durumu ifade eder.

***

Bir not daha: Milli Siyaset Güvenlik Belgesi, 2010 Ekim ayı sonunda yapılan MGK toplantısında son biçimine kavuşturuldu. Esas değişiklik, geçen yılın bu zamanlarında yapılan YAŞ toplantısında ele alınmış ve kararlaştırılmıştı. Değişiklik ise “tehdit” unsurları üzerinde yapılmıştı. Buna göre, “irtica” artık tehdit değildi, ancak “bölücülük” geçerli bir tehdit idi. Tehdit tanımı zaten saçmalıktan başka bir anlam taşımaz ve esasında toplumun baskı altına alınması ve potansiyel suçlu görülmesiyle, yani ulus-devletin vesayetçi karakteriyle ilgilidir. İşte hükümet ve ordu işbirliğiyle yapılan değişiklikte Kürtler yine tehdit olarak “bölücülük” başlığı altında görülmeye devam edilmişti. Bu da vesayetin nasıl sürdüğünün bir başka işaretidir

http://www.ozgur-gundem.com/index.php?module=nuce&action=haber_detay&haberID=17307&haberBaslik=Vesayet+kalkt%C4%B1+m%C4%B1%3F&categoryName&authorName=+&categoryID&authorID

* Kemalist bürokrasinin ve asker gücünün iktidardan tasfiye edildiği yahut iktidara boyun eğdirildiği şu günlerde bunun ''otomatik bir rahatlama ve demokratikleşme'' olduğu, olacağı yönünde birçok görüş söylenmekte.

* kendi adıma da, sadece bunun dahi bir rahatlama yaratacağını düşünmekle birlikte, eski siyaset yapma alışkanlıklarında ''radikal'' bir değişim; dahası, devletin tarihsel mirası ve paradigmasında güçlü bir ulus-devlet ideolojisi tasfiyesi yaratmayacağını düşünmekteyim.

* iktidarın kürt ve diğer sorunlara gerek bakış açısı, gerek eski/arkaik milliyetçi söylemlere biat etmesi gerekse de devlet sathının(tüm kurumsallaşma biçimleriyle birlikte) tarihsel mirasını bir biçimde sürdürme eğilimleri ve yaşanan somut karşıt kampanyalar...

* trt şeş, kürt sorunu vardır ve medyada daha yaygın tartışılması... gibi adımlarla faili meçhul cinayetlerin konuşulması, devletin bazı suçlara bulaştığının en azından medyada konuşulması gibi konular eskiden farklı olan mevzulardır. doğrudur, bunlar, örneğin bir on-onbeş sene önce bu derece kolaylıkla konuşulabilecek şeyler değildi.

* ve fakat, ordu ve askeri bürokrasiyi dahi dönüştürmekte yahut kendine biat konusunda başarılı bir iktidarın bu tarz konularda somut demokratik adımlar 'atmamasını' halen ''toplum hazır değil''e bağlamak ne derece anlamlıdır? bu toplum askeri bürokrasi ve yüzlerce ordu mensubunun hapse tıkılmasına çok mu hazırdı?

* iktidar, şayet bu konuda somut bir demokrasi iradesine sahipse, ''toplumun en hazır olmadığı'' çözümde dahi toplumu dönüştürebilecek, onu hazırlayacak pratik, ideolojik, tarihsel ve kurumsal araçlara sahiptir. örneğin, bugüne kadar 'kozmik odalarda' saklanan resmi kürt politikasının ve faili meçhullerin nasıl ''resmi devlet politikası olduğu'' şeklinde tarihsel kayıtların topluma açılması, yargıya havale edilmesi ve işlevsel hakikat komisyonları kurulması üzerinden yapılacak bir medya kampanyası kürt'lerin varlığını dahi şüpheli bulan insanları derinden sarsacak ''türk devleti katliam yapmaz, türk ordusu acaip şefkatli ve sevecen bir ordudur'' mavallarını yerle bir edecektir.

* hatırlayın... ergenekon davası sürecinde, ''balyoz, andıç, ayışığı vs'' darbe provoları ve müzakereleri nasıl ardı ardına medyaya servis edildi ve ''en güvenilir kurum ordu'' imajı nasıl yerle bir edildi. kürtlerle somut bir çözüm konusunda bu sahiden yapılamaz mı?

* aleviler, azınlık politikaları konusunda da benzer bir irade beyanı gösterilebilir. yeter ki istensin. gizli belgeler, tarihsel politikalar deşifre edilebilir; dolayısıyla ulus-devlet mühendisliğinin kayıtlarıyla yüzleşme üzerinden tüm resmi devlet paradigmalarıyla hesaplaşılabilinir.

* bunun yerine iktidarın eli güçlendikçe yani muktedir oldukça ne görmekteyiz?

buyrun size bazı başlıklar:

- ''kürt sorunu yoktur, yalnızca benim bazı yurttaşlarımın sorunu vardır. ayrıca bir terör sorunu vardır''...(sene 2011, diyarbakır mitingi)
- sene 2002, diyarbakır mitinginde bir konuşma: bu ülkede bir kürt sorunu vardır ve bu sorun benim de sorunumdur. (güçlendikçe yaşanan değişim dikkat çekici değil mi?

- halkevleri, ödp, sendikalar, işçiler ve öğrenciler ile kck/kürtler üzerinde yaygın tutuklamalar... taraf'ta bir yorum ''bazıları farkında bile olmadan teröre hizmet edebilir''...

- alevi açılımını hatırlayan kaldı mı sahi?

- iktidara geldiği ilk sene ''zina yasası'' eblehliğini gündeme getirenler, bunu yapmasa da daha özlü bir şey yaptı: kadın ve aileden sorumlu devlet bakanlığından ''kadın'' kalkıp ''aile ve sosyal çalışma bakanlığı'' ediverildi. kadın'ın adı yok diyen DUYGU ASENA'yı anmamak elde değil.

- iktidarın güçlendikçe ''ismiyle çağırmak''tan nasıl imtina ettiğini hala göremedik mi? kürtlerden sonra ''kadın''ın da sorun olmaktan çıkması gibi. alevileri ağzına epeydir almamakta zaten.

* konumuz vesayetti değil mi? sahi ''vasi olma''nın tek bir biçimi mi vardı? vasi olan, kontrol edip keyfi/tek yönlü bir ilişki tesis edendir. bunu da ideoloik, kurumsal, retorik, yargısal vs birçok yönden işletebilir.

* ''devlet'' olgusuyla kökten ve derin bir hesaplaşma aynı zamanda ''ulus ve devlet'' olgularıyla da kökten ve radikal bir ideolojik hesaplaşmaya tabidir. siz iktidarın hangisini yaptığını gördünüz? iktidarın sorunu ''devlet''le mi, ''ulus''la mı, yoksa bu ikisinin karışımıyla mı?

* tutukluluk hallerinin bir tür cezalandırma mekanizması olarak işletildiği, hrant dink'in katil bürokratlarının kollanıp davanın özenle ''ergenekon davası''ndan kaçırıldığı bir ülkede kim/neyle/nasıl hesaplaşıyor sahi? koskoca bir ''ordu''ya baş eğdirenler üçbeş bürokrat(?) ve toplumdan mı korkuyor? cidden bu kadar ''ahmak'' mı sanıyorlar bizleri? yahut siz buna inanacak kadar ahmak mısınız?

Selalim
14-08-2011, 22:34
Vesayetin kalktığını devletin bir yüzyıla yaklaşık zamandır milletin istemediği bir hükümet tarafından yönetilmek zorunda olması ve milletin hükümetinin sözde milletin devleti olan ama aslında milletin devleti olmayan güçler tarafından sürekli ve alenen devrildiğine dayanarak söyleyebilirim.

Muhafazakar bir milletin muhafazakar bir yönetimi devletin zirvesindekiler. Muhafazakar bir halkın beklentisi ve istekleri dışına çıkmadan, milletin beklentisi ve isteklerine engel olmuş her şeyi kargaşaya ve bir huzursuzluğa mahal vermeden kaldırıyor, değiştiriyorlar. Bunun adına da kesinlikle vesayet denilemez çünkü milletleri ile ters düşüyor değiller.

Devletler milletinin istek ve emirlerini gerçekleştirmek için ordalar yoksa milletine istek ve emir yağdırmak için değil.

Sizin muzdarip olduğunuz ve gündeme getirdiğiniz konular inanın ki milletin muzdarip olduğu ve istediği değişimler değil ve sanırım vesayet milleti zorla dönüştermenin ismi değil mi?

O halde milleti bahsini ettiğiniz manada dönüştürmek devletin görevi mi?

Bunun adı vesayet değil mi?

Devlet (bu muhafazakar olan hükümet) millet neden yakınıyor ve bir yüzyıldır neden müzdarip oluyorsa, olmuşsa önce onu değiştiriyor. Daha sonrasında da milletine kulak tıkayacak bir hükümet değil.

Millet sizin istediğinizi gerçekten istiyor mu?

Kaç kişi var ki sizin gibi?

Millet isteyecek ki devlet gerçekleştirsin.

Sevgiler.

AlbatrosS
14-08-2011, 23:11
Vesayetin kalktığını devletin bir yüzyıla yaklaşık zamandır milletin istemediği bir hükümet tarafından yönetilmek zorunda olması ve milletin hükümetinin sözde milletin devleti olan ama aslında milletin devleti olmayan güçler tarafından sürekli ve alenen devrildiğine dayanarak söyleyebilirim.

Muhafazakar bir milletin muhafazakar bir yönetimi devletin zirvesindekiler. Muhafazakar bir halkın beklentisi ve istekleri dışına çıkmadan, milletin beklentisi ve isteklerine engel olmuş her şeyi kargaşaya ve bir huzursuzluğa mahal vermeden kaldırıyor, değiştiriyorlar. Bunun adına da kesinlikle vesayet denilemez çünkü milletleri ile ters düşüyor değiller.

Devletler milletinin istek ve emirlerini gerçekleştirmek için ordalar yoksa milletine istek ve emir yağdırmak için değil.

Sizin muzdarip olduğunuz ve gündeme getirdiğiniz konular inanın ki milletin muzdarip olduğu ve istediği değişimler değil ve sanırım vesayet milleti zorla dönüştermenin ismi değil mi?

O halde milleti bahsini ettiğiniz manada dönüştürmek devletin görevi mi?

Bunun adı vesayet değil mi?

Devlet (bu muhafazakar olan hükümet) millet neden yakınıyor ve bir yüzyıldır neden müzdarip oluyorsa, olmuşsa önce onu değiştiriyor. Daha sonrasında da milletine kulak tıkayacak bir hükümet değil.

Millet sizin istediğinizi gerçekten istiyor mu?

Kaç kişi var ki sizin gibi?

Millet isteyecek ki devlet gerçekleştirsin.

Sevgiler.

sayın selalim,

bu millet namus adına katliam yapanların ''tahrik'' olduğuna, ''dekoltenin tacize davet olduğuna'' yahut ''rusların tecavüzden hoşlandığına'' inanıyorsa benim sorunum mu?

bunu da değiştirmeyecek misiniz?

töre cinayeti de ''milete'' dahildir. milletimiz talep etmiyor diye cinayete ''evet'' mi diyelim?

demokratlar ve özgürlükçüler reddetmese her türkün asker doğduğu, her şeyin vatan için mübah olduğu, vatan için kurşun atmanın da yemenin de sevap olduğu vs bir sürü eblehliğe de normal diyecek misiniz?

bu kafa demokrasi kafası değildir sayın selalim. ''milletimiz öyle münasip görüyor'' diye ben kızıma, eşime yahut ablama tecavüz eden bir gerizekalının ''tahrik var efendim, cezamı indirin'' demesini MÜNASİP BULMUYORUM. Millet dediğiniz bazı SÜRÜLER bunlara karşı çıkıyorsa bu ONLARIN GERİZEKALILIĞIDIR. Hukukta HAKSIZ TAHRİK İNDİRİMİNE KARŞI ÇIKMAK vasi olmak değildir.

Kadınların, işçilerin, kısaca tüm toplumun ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ talebi VESAYET TALEBİ değildir. Birileri KÖPEKLEŞMEKTEN bile zevk ve haz duyabilir. böyle mazoşist eğilimleri olabilir. Bu benim sorunum değil. Ben yalnızca demokratik HAK olanı talep ederim. Demokratik hak talebini ''TOPLUM HAZIR DEĞİL, BÖYLE TALEBİ YOK'' diye vesayete eşitlemek ancak demokrasi kültürsüzlüğüyle izah edilir.

AlbatrosS
14-08-2011, 23:49
Kim bu "sivilleşme" savunucuları? Ya da Türk sağı ve "sivilleşmecilik" -Mahmut Üstün
12 Ağustos 2011 - Mahmut Üstün

Ayrı bir dizi yazının konusu olmayı hak eden kapsam ve önemde bir konudur. Biz şimdilik şu kadarını söylemekle yetinelim: Türkiye’nin burjuva devrim ve modernleşme sürecinde askerlerin özel bir rolü olmuştur. Askerler Türkiye’nin sınıfsal temeli çok zayıf burjuva devrimin baş aktörleri oldukları gibi, daha sonraki süreçte de “burjuvaziye rağmen” burjuva iktidarın en önemli bileşenlerinden biri olmaya devam etmiştir.

Burjuva sınıfın zamanla ortaya çıkmasına ve güçlenmesine ve Türkiye’nin uluslararası kapitalizmle giderek artan bağlarına bakınca, ordunun bu özel konumunun yıllar önce sonlanması, ordunun güvenlikle ilgili olağan görevlerini yerine getirmek üzere kışlasına dönmesi beklenirdi. Fakat gelişmeler böyle olmadı. Ordu zamanla devlet katındaki tek belirleyici güç olma konumunu yitirdi ama devlet aygıtının önemli bileşenlerinden biri olmayı sürdüregeldi.

Yakın zamana kadar ordu eleştirileri
Tarihsel gelişimin zorunlu kıldığı bu durumun, düzeltilmesi gereken bir aykırılık olduğu zamanla ifade edilir olmaya başlandı ama bu düşünce, çok uzun yıllar sistematik ve istikrarlı bir nitelik kazanamadı. Ana itiraz noktası haline gelemedi. Sağ, “milli irade” vurgusu üzerinde yükselen “çoğunlukçu demokrasi” yaklaşımı aracılığıyla zaman zaman bir itiraz dile getirse de, ordunun devlet aygıtı içindeki yönetici rolüne açıktan karşı çıkmak yerine, eleştirilerini büyük ölçüde “Batılılaşma eksenli modernizmle dinden ve gelenekten uzaklaşmaya” ve “laisizme” karşı kurguladı.

Sermaye ve taşra sınıfları ittifakının temsilciliğini üstlenen Türk sağının orduyla ilişkisini, çok yakın zamanlara kadar açık bir sivilleşme savunusu ve karşıtlık ilişkisi olarak değil, eleştirel destek ilişkisi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Sermaye sınıfı devlet aygıtı içinde kendisine ait olduğunu düşündüğü alanı kaplamasından dolayı tepki duyduğu orduyu, gerek güçsüzlüğü gerekse soğuk savaşın gerekleri nedeniyle karşısına almaktan imtina ederken; taşra sınıfları da ekonomik ve sosyal yaşamda hiçbir köklü ilerleme sağlamayan ve/fakat geleneksel kültürel kodlarını değiştirmeye çalışan Kemalist devrimle özdeşleştirmesi nedeniyle orduya tepki duyuyor ama gerek “komünizm korkusu” nedeni ile gerekse de taşra yaşamının getirdiği militarist düşünce biçimine yatkınlığı nedeni ile; orduyu güvence olarak görüyordu. Zaman zaman eleştirilse de, ordu, Türk sağı için vazgeçilemez bir konumdaydı kısacası… Nitekim, 27 Mayıs’ın ardından gündeme gelen orduya yönelik eleştirel yaklaşımlar bile; bir süre sonra sol ve sosyalist akımların güçlenmesiyle geri plana itilmeye başlandı. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sırasındaysa muhafazakarı, tarikatçısı ve liberal-muhafazakarı ile sağ kesim, ordu ile hem hal olmuş durumdaydı.

İttifaktan çatışmaya ordu ve sağ ilişkisi…
Ordu/devlet/siyaset ilişkilerinin Türk sağı açısından ana tartışma konularından biri haline dönüşmemesinin arkasında, uluslararası ve ülke içi güçlerin üstü örtülü bir uzlaşmasının olduğu söylenebilir. Bu uzlaşmanın arkasındaki temel faktör de soğuk savaş koşullarının varlığıydı. SSCB’nin yanı başında bulunan Türkiye’de ordunun bu özel konumunu sürdürmesi, sosyalizm tehdidine karşı önemli bir güvenceydi. Ordunun kapitalist sistemle giderek daha fazla entegre olması da bu zorunlu “uyum sürecini” kolaylaştırdı. Her ne kadar uluslararası ve yerli sermaye, ordunun devlet aygıtı içindeki ağırlığını pek hazzetmese de, paradoksal biçimde hep ordunun arkasında durdu. Türk ordusunun gerçekleştirdiği tüm darbeleri destekledi; 1970 ve 80 darbelerini ise özellikle teşvik etti. Siyasal davranış ve tercihlerinde uluslararası kapitalizmin her zaman belirleyici rol oynadığı Türk sağı da, bu koşullarda orduyla ilişkisini “sivilleşme”nin değil, anti-komünizmin gerekleri doğrultusunda belirledi.

Süleyman Demirel başkanlığındaki AP’nin temel misyonu bu; yani ordu, sermaye ve sağ kesim arasında anti-komünizm eksenli bir uzlaşmanın gerçekleştirilmesiydi. Demirel’in bu misyonu 1990’lı yıllara kadar başarıyla yerine getirdiği söylenebilir. Erbakan önderliğindeki siyasal islamın ordu ile ilişkileri sağın geneline göre daha eleştirel olmakla birlikte, bu eleştirelliğin arka planında dini ritüellerin ağır bastığı güçlü ve otoriter bir devlet özlemi vardı. Kısacası siyasal islamın ordu eleştirisi de demokratik bir öze sahip değildi… Devletin kutsallığı üzerine oturan anti-komünist ve militarist siyasi çizgisi ile MHP açısından ise, orduya bazen sitem edilebilir ama asla çatışmaya dayanan bir ilişki kurulamazdı.

1980’li yıllarda ani dönüş…
Sağ ve İslamcı kesimler ile sermaye çevreleri arasında asıl büyük sivilleşme sevdası, 1980’li yıllardan sonra başladı. MHP ve Demirel ile bazı yakın siyasi arkadaşları doğal olarak bu sürecin dışında kaldılar ama geçmişin AP’si, kadro ve kitle desteğinin büyük bölümü itibariyle bu yeni sivilleşme söylemine entegre oldu.

Tüm bu gelişmelerle paralel olarak dünün askeri darbe kadroları olan liberal muhafazakar Turgut Özal ve çevresi, 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de ordunun yönetime el koymasını alkışlayan “ entelektüel” muhafazakar yazarlar; 12 Eylül darbesine dini destek görevini üstlenen Gülen Cemaati vb. ordu karşıtı ve sivilleşmeci oluverdi vb.

Ne oldu…
Soğuk savaşın bitmesi ve komünizmin yakın bir tehdit olmaktan çıkmasıyla, Türk sağının ve sermaye çevrelerinin“ordu” ile ittifaklarının nesnel temeli de yıprandı. Küreselleşen sermaye, iktidarını daha dolaysız hale getirmek için aslında geleneksel bürokrasinin tümünü ama özellikle de orduyu etkisizleştirip kendi kontrolü altına alacak hamlelere girişmeye başladı. Geleneksel sağ muhafazakar kesimlerin din ağırlıklı modernizme karşıtlıkları ise, bu sürecin ideolojik motoru haline geldi.

Sermaye sınıfı küreselleşme süreci ile “modern hak arayıcı toplum ve birey “ modelini kendi programları açısından tehdit olarak görmeye başladı. Kendisinin de oluşumunda belirleyici katkısı olduğu “cemaatten topluma”, “tebaadan bireye” geçiş sürecinden yüz geri etmeye başladı. Öte yandan zaten geçmiş dönemlerde kapitalizmle entegrasyon sürecini belirli ölçülerde yaşayan siyasal ve tarikat islamının belli bölükleri, yeni sunulan olanaklarla küresel kapitalizmin en militan savunucuları haline dönüştüler. Böylece bugün yaşanan sivilleşme sürecinin ardındaki “gerici/restorasyoncu blok”un oluşumu da gerçekleşmiş oldu.

Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz
Öncelikle görmekteyiz ki, bugünkü sivilleşme bayrağını taşıyanlar, tarihsel-siyasal arka planlarında demokrasi açısından olumlu olmayan bir birikim üzerinde yükselmektedirler. Bu kesimlerin demokrasi perspektif ve ufukları büyük ölçüde sivilleşmeden ibarettir. Ve bu sivilleşmede ise başat unsur, sistemin demilitarizasyonu değildir. Taşra burjuvazisi başta olmak üzere temel olarak taşra sınıflarının temsilciliğini üstlenen AKP’nin, otoriterliğe ve militerliğe yatkın olan toplumsal tabanı itibariyle de, demokrasi ufkunun çok dar ve fazlasıyla şarta bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

Toplumun eşitlikçi, özgürlükçü iç dinamiklerinin zorlaması ve bağımsız mücadelesi üzerinde yükselmeyen; “bireyden- itaatkar bireyci cemaat üyesine” ricat eden kapitalizmle, küresel kapitalizmle girdiği işbirliği sonucu tabanları “feodal tebaadan bireyci itaatkar cemaat üyesine“ evrilen neo-teokrasinin işbirliği ile gerçekleşen bugünkü“sivilleşme” sürecinin demokrasi üretme şansı yoktur.

Çünkü demokrasi etnik, mezhepsel, kültürel farklılıkların baskılanmamasıyla daha yetkin konuma ulaşmakla birlikte, bu farklılıkların değil, evrensel insanlık değerlerinin belirlediği ve yol gösterdiği bir toplumsal örgütlenme ve onun temeli olan yurttaş kimliği üzerinde yükselir.

sendika.org

mevzuya dair güzel bir yazı... türkiye sağının tarihsel arka planı, ap geleneği, islamcı örgütler ve şimdiki ''sivilleşme teraneleri''ni neyin üzerinden palazlandırdığı unutulmamalı...

Selalim
15-08-2011, 00:04
Konumuz nedir sayın AlbatrosS?

Vesayetin kalkıp kalkmaması değil mi?

Vesayet nedir eklediğiniz alıntıya göre; ''üstten dayatmacı, toplum mühendisliği, Jakobenist siyaset biçimi, esaret alıcı tarz''

Peki üstten dayatmacı bu yönetim biçimi kalktı mı?

Milletin istediği şekilde kalktığını söyleyebiliriz değil mi?

Sizin sorularınızı tek tek ele alırsam hükümetin toplumun değer yargılarına çok da müdahil olmak istediğini, muhafazakarlıktan uzaklaştırmak yerine muhafazakarlığa yönlendirmeyi tercih edeceğini söyleyebilirim. Bunu hiçbir zaman değiştirmek isteyeceklerini düşünmedim. Hoşgörülü ve daha eğitimli bir muhafazakarlık oluşturulmak istendiğinin farkındayım.

Bunu vesayet olarak nitelendirecekse biri bu aynı şey değildir. Ama özendirerek, hissettirmeden, incitmeden bir yerlere çekmek diyebiliriz.

Ülkemizde bahsini ettiğiniz sorunlara karşı benim de devleti yetersiz gördüğüm gerçeğini saklayamam ama ne şekilde dönüştürme çabası içinde olduklarını bildiğimden, onların dönüştürmelerinin bir deneyimi ve tarihi olduğundan ve olumsuz bir getirisi olmayacağını düşündüğümden çok fazla eleştirmiyorum.

Bundan kesinlikle insan haklarını önemsememe sonucunu çıkarmayın. Yalnız muhafazakar bir yönetimin bütün olaylara bakış açısı da insan haklarını muhafazakar çerçeve içinde gözetmek olacaktır.

Daha fazla süsleyerek bunun aksi olduğunu yazmayacağım.

Sevgiler.

AlbatrosS
15-08-2011, 00:37
sayın selalim,

ortada bir sorun varsa bu sorunu önce ''adıyla çağırmak'' teşhisi doğru koymanın adıdır. zira eğri cetvelle doğru çizgi çizilmez. mesele budur.

meselenin adını doğru koymadığınız vakit, siyasal iradeyi ''toplumsal tabu ve ideolojik kokuşmuşluğa'' devrediyorsunuz; dahası, demokrasiyi ''toplumsal'' olmaktan alı koyuyorsunuz demektir.

siyasal iktidarın ve toplumun muhafazakar eğilimlerinin çakışması gerekçesiyle bir şeyler yapılmaması ancak malumun ilanıdır. eski şarabı yeni şişede sunmanın gerekçesidir.

milliyetçiliğin iyi eğitimli olanı ''abd ve norveçte'' görüldü sayın selalim. breivik adlı psikopat akp tabanı kadar ılımlı bir dindar ve onlar kadar kültürel milliyetçi biriydi. kadına şiddeti olumlamanın iyi eğitimli olanı ''iyi kadınlar, kötü kadınlar'' şeklinde ayırıyor(şimdilerde iyi-kötü kürtler gibi) mesela(ahlaksız feministler ve ahlaklı/kültürlü dindarlar)

kadın'ın hakkı ne ki'den ''ahlaklı olmak kaydıyla erkekle benzer''e geldik. kürt yok'tan ''vatana millete saygılı iyi kürt''e geldik. siz ''yoktur'' diye sorun ortadan kalkmıyor.

hoşgörüyse bu mevzuda epey sulandırılmış bir cümledir. sınıflı toplumlarda hoşgörünün manası alternatif radikal iktidar paradigmasının yitirilmiş gücüne küçümsemedir.

fazla süslemeye gerek yok, özetle şöyle denmekte ''Toplumun eşitlikçi, özgürlükçü iç dinamiklerinin zorlaması ve bağımsız mücadelesi üzerinde yükselmeyen; “bireyden- itaatkar bireyci cemaat üyesine” ricat eden kapitalizmle, küresel kapitalizmle girdiği işbirliği sonucu tabanları “feodal tebaadan bireyci itaatkar cemaat üyesine“ evrilen neo-teokrasinin işbirliği ile gerçekleşen bugünkü“sivilleşme” sürecinin demokrasi üretme şansı yoktur. ''

basitrasin
15-08-2011, 13:23
Herkese Selam.
Doğada Hiç bir şey saf beyaz veya saf siyah değildir.
Bu açıdan baktığımda Türkiye'deki vesayet gittikçe azalıyor.
Mevcut vesayetçi yapıdan şikayet etmek yerine, Kişisel özelliğim gereği demokrasinin daha da güçlenmesi adına yapılanları desteklemeyi uygun buluyorum.
Uzun lafın kısası:
Türkiye gün geçtikçe vesayetçi rejimden kurtulmaktadır.
Ancak her şey küçük adımlarla. Yavaş yavaş oluyor.
Saygılarımla.

Selalim
15-08-2011, 13:41
milliyetçiliğin iyi eğitimli olanı ''abd ve norveçte'' görüldü sayın selalim. breivik adlı psikopat akp tabanı kadar ılımlı bir dindar ve onlar kadar kültürel milliyetçi biriydi. kadına şiddeti olumlamanın iyi eğitimli olanı ''iyi kadınlar, kötü kadınlar'' şeklinde ayırıyor(şimdilerde iyi-kötü kürtler gibi) mesela(ahlaksız feministler ve ahlaklı/kültürlü dindarlar)
Şimdi siz bu katilin demokrasisini övdüğünüz, demokrasisinin tavan yaptığı bir ülkeden çıkmadığını mı söylüyorsunuz?

Demokrasinin en iyi yaşandığı, bireysel özgürlüğün ve hoşgörünün en fazla olduğu, sakin, sessiz bir memleketten çıkmadı mı bu katil sayın AlbatrosS?

fazla süslemeye gerek yok, özetle şöyle denmekte ''Toplumun eşitlikçi, özgürlükçü iç dinamiklerinin zorlaması ve bağımsız mücadelesi üzerinde yükselmeyen; “bireyden- itaatkar bireyci cemaat üyesine” ricat eden kapitalizmle, küresel kapitalizmle girdiği işbirliği sonucu tabanları “feodal tebaadan bireyci itaatkar cemaat üyesine“ evrilen neo-teokrasinin işbirliği ile gerçekleşen bugünkü“sivilleşme” sürecinin demokrasi üretme şansı yoktur. ''
Yoksa siz demokrasinin orada toplumun eşitlikçi, özgürlükçü iç dinamiklerinin zorlaması ve bağımsız mücadelesi üzerinde yükselmediğini mi söylüyorsunuz?

Ben o insanın içindeki canavarı ortaya çıkaran sebepleri biliyorum, sıralayadabilirim.

Televizyonunuzda satalit anten frekanslarını ayarladınız mı hiç? Bu kanalları ayarlarken hangi kanalların hangi devlete ait olduğunu, hangi devletin nelerle, hangi devletlerle uğraştığını gördünüz mü? Bu kadar açık oynanan oyunun ortasında sizin desteklediğiniz görüşleri desteklemem mümkün değil sayın AlbatrosS.

İnsanlar kolay kandırılabilen, etkilenebilen, arasına sürekli nifak sokulabilen varlıklar olduğu müddetçe de bu konular üzerinde şiddetli bir savunma yaparken savunulan düşüncenin her zaman bin kere düşünülmesi gerek.

O katili çıkaran da işte o nifak tohumunu sokanlar. Bu, insanın olduğu dünyada her daim olacak sanırım. Çünkü insanlar kolay kandırılabilen varlıklar.

Sevgiler.

AlbatrosS
15-08-2011, 21:29
Şimdi siz bu katilin demokrasisini övdüğünüz, demokrasisinin tavan yaptığı bir ülkeden çıkmadığını mı söylüyorsunuz?

Demokrasinin en iyi yaşandığı, bireysel özgürlüğün ve hoşgörünün en fazla olduğu, sakin, sessiz bir memleketten çıkmadı mı bu katil sayın AlbatrosS?


sapla samanı karıştırmakta üstünüze yok. norveç'te de ciddi bir sağ-populist eğilim vardır. üstelik son yıllarda gittikçe güçlenmekte. ve bu eğilimler, eskisi gibi ''aryan tipi kafatasçılık'' üzerinden hareket etmezler. hatta ''özgürlük ve adalet'' gibi kavramları kullanırlar :)

bir zahmet şunu anlayın: akp temsiliyeti itibariyle vesayet rejimi kadar katı, şahin olmamakla birlikte; tarihsel arka planı ve kendini yasladığı taban itibariyle milliyetçi ve muhafazakardır.

breivik adlı psikopat ve avrupanın aşırı sağ populizminin besin kaynakları gösterdi ki, bu hareketlerden ''demokrasi'' çıkmaz.

tıpkı fransız ihtilalindeki ''muhazakar ve liberal'' ortaklığının iktidarda güçlendikçe aldıkları tavırlar gibi. feodalite, klise ve aristokrasiye karşı ''özgürlükçü'' bu hareket; iktidara geldikten sonra ''yeni hak talepleri''ne karşı son derece tutucu hatta baskıcı davranmışlardır.


Yoksa siz demokrasinin orada toplumun eşitlikçi, özgürlükçü iç dinamiklerinin zorlaması ve bağımsız mücadelesi üzerinde yükselmediğini mi söylüyorsunuz?

sayın selalim,

''demokrasi ve özgürlükler'' modernite tarihinde ''sosyal demokrasi''nin eseridir. özgürlükçü liberallerle sol/sosyalistler de buna dahildir. merkez sağ, populistler ve muhafazakarlar ancak feodalite(vesayet) devrilene kadar özgürlükçü kalmışlardır. üstelik muhafazakarların feodalite hakimken onunla alengirli işler içinde oldukları da biliniyor(tıpkı 12 eylül rejimiyle islamcıların dirsek teması gibi)


Ben o insanın içindeki canavarı ortaya çıkaran sebepleri biliyorum, sıralayadabilirim.

lütfen...

Televizyonunuzda satalit anten frekanslarını ayarladınız mı hiç? Bu kanalları ayarlarken hangi kanalların hangi devlete ait olduğunu, hangi devletin nelerle, hangi devletlerle uğraştığını gördünüz mü? Bu kadar açık oynanan oyunun ortasında sizin desteklediğiniz görüşleri desteklemem mümkün değil sayın AlbatrosS.


muktedir oldukça ''komplolara eğilim'' arasında paralel bir artış hep dikkatimi çeker. iktidar, bilgiyi gizlemek ve yanılsama yaratmakla mümkündür... diye boşuna dememişler.

tamam da, bunun mevzuyla ne alakası var?

İnsanlar kolay kandırılabilen, etkilenebilen, arasına sürekli nifak sokulabilen varlıklar olduğu müddetçe de bu konular üzerinde şiddetli bir savunma yaparken savunulan düşüncenin her zaman bin kere düşünülmesi gerek.

O katili çıkaran da işte o nifak tohumunu sokanlar. Bu, insanın olduğu dünyada her daim olacak sanırım. Çünkü insanlar kolay kandırılabilen varlıklar.

Sevgiler.

bu psikopat, bildiğimiz bir ruh hastası da olabilir; ancak, bu ruh hastası hiç de hitler'e benzemez. mussolini'yi, franko'yu örnek almaz. kafatasçı değildir. müslüman kültürünün avrupa kültürünü istila edip yok ettiğini düşünüyor(tipik populist sağ argümanlar). hatta esin kaynakları da avrupa aşırı sağ parti ve teorisyenleri.

bir tip ''adnan oktar'' organizasyonu gibi :D herifler hiç değilse orjinal yahu; bizim dinciler bile katolik organizasyonlar ve zırvalıklarını taklit ediyor:))