AlbatrosS
14-08-2011, 13:15
Nuri FIRAT Güncellenme : 04.08.2011 00:46
Ordunun komutanlarının istifası ve ardından toplanan YAŞ’ta ortaya çıkan manzaralar, kamuoyunda vesayet sistemiyle birlikte tartışılıyor. Kimilerine göre vesayet kalktı, kimilerine göre de kalkmadı.
***
Vesayet sistemi her şeyden önce üstten dayatmacı, toplum mühendisliği, Jakobenist siyaset biçimi, esaret alıcı tarz şeklinde yorumlanabilir. Türkiye’de tartışılan biçimiyle de aşağı yukarı bu tanımlar geçerli kabul ediliyor. Ancak bütün bu tarzlar ordunun siyaset üzerindeki etki düzeyiyle birlikte değerlendiriliyor. Yani ordunun düzenleyici, dayatmacı, darbeci geleneğiyle birlikte Türkiye’de vesayet sisteminin varlığı ele alınıyor. Dolayısıyla son günlerde ordudaki istifalar ve “hükümete teslim olma” biçimi vesayetin sonu olarak ilan ediliyor.
***
Her şeyden önce burada bir çarpıklığın varlığını ortaya koymak gerekir. Çünkü vesayet sistemi esasında toplum ve devlet ilişkileriyle bağlantılı olarak ele alındığında doğru sonuçlara gidilir. Toplumun etkisiz, devletin bütün kurumlarıyla etkin, toplumun az devletin çok olduğu yerde haliyle bir vesayet sistemi vardır. Çünkü devletin çok olduğu yerde, toplum devletin “bekası” veya “ali menfaatlerine” göre düzenlenir. Bu durum ulus-devlet sisteminin varlığıyla birlikte bütün ağırlığıyla hissedilmeye başlanmıştır. Ulus-devlet sistemi, esasında dışladıkları ve kapsadıkları itibariyle zaten bir tür toplum mühendisliğidir. Çünkü dayattığı teklikler zinciri söz konusudur. Tek dil, tek vatan, tek inanç, tek akıl, tek tek tek... Teklikler, toplumun buna göre düzenlenişi anlamına gelir. Buna aykırılık ise, ya törpülenmeyi, bastırılmayı ve imhayı gerektirir ya da dışlanmayı, sürülmeyi... Kürt sorunu, Ermenilerin acı trajedisi, Rumların hali, Alevilerin konumu, Şafilerin alt görülmesi vs. bütün pratikler toplumun nasıl bir teklik temelinde düzenlendiğini ve dolayısıyla mühendisliğin nasıl icra edildiğini gösterir. Dolayısıyla toplumsal gerçekler yerine devletin doğrularının hakim kılınmaya çalışıldığı bir sistemden söz ediyoruz ki, bunun adına siz kolaylıkla vesayet sistemi diyebilirsiniz.
***
Ulus-devletin bütün kurumsal yapıları da söz konusu toplumu tekleştiren ve düzenleyen vesayet sistemini hayata geçirmek ve buradan hareketle devletin “ali menfaatlerini” korumakla görevli kılınır. Bu durum yer yer bazı kurumların fazlasıyla öne çıkmasını, bazılarının da görece daha geri planda kalmasını beraberinde getirebilir. Örneğin ordu cumhuriyet tarihi boyunca hep “ali menfaatler” konusunda kendisini birinci derecede “misyon sahibi” görmüştür, bu nedenle de öne çıkmıştır. Şimdilerde ordunun geri planda kaldığını, yerine başka kurumsal yapıların öne çıktığını görüyoruz. Bu yargı da olabilir, siyasi partiler de, polis teşkilatı da, bürokrasi de... Vesayet sisteminin “bekası” için aktörler önemli değil, önemli olan hangi aktörün daha fazla “misyon” üsteleneceğidir.
***
Bu çerçevede bakıldığında, çoğulculaşmayan, demokratikleşmeyen, toplumu esas almayan, devletin “ali menfaatlerini” önceleyen bir sistem köklü bir değişime uğramadan vesayet sisteminin kalktığından söz edilebilir mi? Bence hayır! Değişen sadece aktörler olur ki, bu da esasında vesayet sisteminin daha sağlıklı bir sürekliliğe kavuşması için işlev görür. Haliyle daha beter bir durumu ifade eder.
***
Bir not daha: Milli Siyaset Güvenlik Belgesi, 2010 Ekim ayı sonunda yapılan MGK toplantısında son biçimine kavuşturuldu. Esas değişiklik, geçen yılın bu zamanlarında yapılan YAŞ toplantısında ele alınmış ve kararlaştırılmıştı. Değişiklik ise “tehdit” unsurları üzerinde yapılmıştı. Buna göre, “irtica” artık tehdit değildi, ancak “bölücülük” geçerli bir tehdit idi. Tehdit tanımı zaten saçmalıktan başka bir anlam taşımaz ve esasında toplumun baskı altına alınması ve potansiyel suçlu görülmesiyle, yani ulus-devletin vesayetçi karakteriyle ilgilidir. İşte hükümet ve ordu işbirliğiyle yapılan değişiklikte Kürtler yine tehdit olarak “bölücülük” başlığı altında görülmeye devam edilmişti. Bu da vesayetin nasıl sürdüğünün bir başka işaretidir
http://www.ozgur-gundem.com/index.php?module=nuce&action=haber_detay&haberID=17307&haberBaslik=Vesayet+kalkt%C4%B1+m%C4%B1%3F&categoryName&authorName=+&categoryID&authorID
* Kemalist bürokrasinin ve asker gücünün iktidardan tasfiye edildiği yahut iktidara boyun eğdirildiği şu günlerde bunun ''otomatik bir rahatlama ve demokratikleşme'' olduğu, olacağı yönünde birçok görüş söylenmekte.
* kendi adıma da, sadece bunun dahi bir rahatlama yaratacağını düşünmekle birlikte, eski siyaset yapma alışkanlıklarında ''radikal'' bir değişim; dahası, devletin tarihsel mirası ve paradigmasında güçlü bir ulus-devlet ideolojisi tasfiyesi yaratmayacağını düşünmekteyim.
* iktidarın kürt ve diğer sorunlara gerek bakış açısı, gerek eski/arkaik milliyetçi söylemlere biat etmesi gerekse de devlet sathının(tüm kurumsallaşma biçimleriyle birlikte) tarihsel mirasını bir biçimde sürdürme eğilimleri ve yaşanan somut karşıt kampanyalar...
* trt şeş, kürt sorunu vardır ve medyada daha yaygın tartışılması... gibi adımlarla faili meçhul cinayetlerin konuşulması, devletin bazı suçlara bulaştığının en azından medyada konuşulması gibi konular eskiden farklı olan mevzulardır. doğrudur, bunlar, örneğin bir on-onbeş sene önce bu derece kolaylıkla konuşulabilecek şeyler değildi.
* ve fakat, ordu ve askeri bürokrasiyi dahi dönüştürmekte yahut kendine biat konusunda başarılı bir iktidarın bu tarz konularda somut demokratik adımlar 'atmamasını' halen ''toplum hazır değil''e bağlamak ne derece anlamlıdır? bu toplum askeri bürokrasi ve yüzlerce ordu mensubunun hapse tıkılmasına çok mu hazırdı?
* iktidar, şayet bu konuda somut bir demokrasi iradesine sahipse, ''toplumun en hazır olmadığı'' çözümde dahi toplumu dönüştürebilecek, onu hazırlayacak pratik, ideolojik, tarihsel ve kurumsal araçlara sahiptir. örneğin, bugüne kadar 'kozmik odalarda' saklanan resmi kürt politikasının ve faili meçhullerin nasıl ''resmi devlet politikası olduğu'' şeklinde tarihsel kayıtların topluma açılması, yargıya havale edilmesi ve işlevsel hakikat komisyonları kurulması üzerinden yapılacak bir medya kampanyası kürt'lerin varlığını dahi şüpheli bulan insanları derinden sarsacak ''türk devleti katliam yapmaz, türk ordusu acaip şefkatli ve sevecen bir ordudur'' mavallarını yerle bir edecektir.
* hatırlayın... ergenekon davası sürecinde, ''balyoz, andıç, ayışığı vs'' darbe provoları ve müzakereleri nasıl ardı ardına medyaya servis edildi ve ''en güvenilir kurum ordu'' imajı nasıl yerle bir edildi. kürtlerle somut bir çözüm konusunda bu sahiden yapılamaz mı?
* aleviler, azınlık politikaları konusunda da benzer bir irade beyanı gösterilebilir. yeter ki istensin. gizli belgeler, tarihsel politikalar deşifre edilebilir; dolayısıyla ulus-devlet mühendisliğinin kayıtlarıyla yüzleşme üzerinden tüm resmi devlet paradigmalarıyla hesaplaşılabilinir.
* bunun yerine iktidarın eli güçlendikçe yani muktedir oldukça ne görmekteyiz?
buyrun size bazı başlıklar:
- ''kürt sorunu yoktur, yalnızca benim bazı yurttaşlarımın sorunu vardır. ayrıca bir terör sorunu vardır''...(sene 2011, diyarbakır mitingi)
- sene 2002, diyarbakır mitinginde bir konuşma: bu ülkede bir kürt sorunu vardır ve bu sorun benim de sorunumdur. (güçlendikçe yaşanan değişim dikkat çekici değil mi?
- halkevleri, ödp, sendikalar, işçiler ve öğrenciler ile kck/kürtler üzerinde yaygın tutuklamalar... taraf'ta bir yorum ''bazıları farkında bile olmadan teröre hizmet edebilir''...
- alevi açılımını hatırlayan kaldı mı sahi?
- iktidara geldiği ilk sene ''zina yasası'' eblehliğini gündeme getirenler, bunu yapmasa da daha özlü bir şey yaptı: kadın ve aileden sorumlu devlet bakanlığından ''kadın'' kalkıp ''aile ve sosyal çalışma bakanlığı'' ediverildi. kadın'ın adı yok diyen DUYGU ASENA'yı anmamak elde değil.
- iktidarın güçlendikçe ''ismiyle çağırmak''tan nasıl imtina ettiğini hala göremedik mi? kürtlerden sonra ''kadın''ın da sorun olmaktan çıkması gibi. alevileri ağzına epeydir almamakta zaten.
* konumuz vesayetti değil mi? sahi ''vasi olma''nın tek bir biçimi mi vardı? vasi olan, kontrol edip keyfi/tek yönlü bir ilişki tesis edendir. bunu da ideoloik, kurumsal, retorik, yargısal vs birçok yönden işletebilir.
* ''devlet'' olgusuyla kökten ve derin bir hesaplaşma aynı zamanda ''ulus ve devlet'' olgularıyla da kökten ve radikal bir ideolojik hesaplaşmaya tabidir. siz iktidarın hangisini yaptığını gördünüz? iktidarın sorunu ''devlet''le mi, ''ulus''la mı, yoksa bu ikisinin karışımıyla mı?
* tutukluluk hallerinin bir tür cezalandırma mekanizması olarak işletildiği, hrant dink'in katil bürokratlarının kollanıp davanın özenle ''ergenekon davası''ndan kaçırıldığı bir ülkede kim/neyle/nasıl hesaplaşıyor sahi? koskoca bir ''ordu''ya baş eğdirenler üçbeş bürokrat(?) ve toplumdan mı korkuyor? cidden bu kadar ''ahmak'' mı sanıyorlar bizleri? yahut siz buna inanacak kadar ahmak mısınız?
Ordunun komutanlarının istifası ve ardından toplanan YAŞ’ta ortaya çıkan manzaralar, kamuoyunda vesayet sistemiyle birlikte tartışılıyor. Kimilerine göre vesayet kalktı, kimilerine göre de kalkmadı.
***
Vesayet sistemi her şeyden önce üstten dayatmacı, toplum mühendisliği, Jakobenist siyaset biçimi, esaret alıcı tarz şeklinde yorumlanabilir. Türkiye’de tartışılan biçimiyle de aşağı yukarı bu tanımlar geçerli kabul ediliyor. Ancak bütün bu tarzlar ordunun siyaset üzerindeki etki düzeyiyle birlikte değerlendiriliyor. Yani ordunun düzenleyici, dayatmacı, darbeci geleneğiyle birlikte Türkiye’de vesayet sisteminin varlığı ele alınıyor. Dolayısıyla son günlerde ordudaki istifalar ve “hükümete teslim olma” biçimi vesayetin sonu olarak ilan ediliyor.
***
Her şeyden önce burada bir çarpıklığın varlığını ortaya koymak gerekir. Çünkü vesayet sistemi esasında toplum ve devlet ilişkileriyle bağlantılı olarak ele alındığında doğru sonuçlara gidilir. Toplumun etkisiz, devletin bütün kurumlarıyla etkin, toplumun az devletin çok olduğu yerde haliyle bir vesayet sistemi vardır. Çünkü devletin çok olduğu yerde, toplum devletin “bekası” veya “ali menfaatlerine” göre düzenlenir. Bu durum ulus-devlet sisteminin varlığıyla birlikte bütün ağırlığıyla hissedilmeye başlanmıştır. Ulus-devlet sistemi, esasında dışladıkları ve kapsadıkları itibariyle zaten bir tür toplum mühendisliğidir. Çünkü dayattığı teklikler zinciri söz konusudur. Tek dil, tek vatan, tek inanç, tek akıl, tek tek tek... Teklikler, toplumun buna göre düzenlenişi anlamına gelir. Buna aykırılık ise, ya törpülenmeyi, bastırılmayı ve imhayı gerektirir ya da dışlanmayı, sürülmeyi... Kürt sorunu, Ermenilerin acı trajedisi, Rumların hali, Alevilerin konumu, Şafilerin alt görülmesi vs. bütün pratikler toplumun nasıl bir teklik temelinde düzenlendiğini ve dolayısıyla mühendisliğin nasıl icra edildiğini gösterir. Dolayısıyla toplumsal gerçekler yerine devletin doğrularının hakim kılınmaya çalışıldığı bir sistemden söz ediyoruz ki, bunun adına siz kolaylıkla vesayet sistemi diyebilirsiniz.
***
Ulus-devletin bütün kurumsal yapıları da söz konusu toplumu tekleştiren ve düzenleyen vesayet sistemini hayata geçirmek ve buradan hareketle devletin “ali menfaatlerini” korumakla görevli kılınır. Bu durum yer yer bazı kurumların fazlasıyla öne çıkmasını, bazılarının da görece daha geri planda kalmasını beraberinde getirebilir. Örneğin ordu cumhuriyet tarihi boyunca hep “ali menfaatler” konusunda kendisini birinci derecede “misyon sahibi” görmüştür, bu nedenle de öne çıkmıştır. Şimdilerde ordunun geri planda kaldığını, yerine başka kurumsal yapıların öne çıktığını görüyoruz. Bu yargı da olabilir, siyasi partiler de, polis teşkilatı da, bürokrasi de... Vesayet sisteminin “bekası” için aktörler önemli değil, önemli olan hangi aktörün daha fazla “misyon” üsteleneceğidir.
***
Bu çerçevede bakıldığında, çoğulculaşmayan, demokratikleşmeyen, toplumu esas almayan, devletin “ali menfaatlerini” önceleyen bir sistem köklü bir değişime uğramadan vesayet sisteminin kalktığından söz edilebilir mi? Bence hayır! Değişen sadece aktörler olur ki, bu da esasında vesayet sisteminin daha sağlıklı bir sürekliliğe kavuşması için işlev görür. Haliyle daha beter bir durumu ifade eder.
***
Bir not daha: Milli Siyaset Güvenlik Belgesi, 2010 Ekim ayı sonunda yapılan MGK toplantısında son biçimine kavuşturuldu. Esas değişiklik, geçen yılın bu zamanlarında yapılan YAŞ toplantısında ele alınmış ve kararlaştırılmıştı. Değişiklik ise “tehdit” unsurları üzerinde yapılmıştı. Buna göre, “irtica” artık tehdit değildi, ancak “bölücülük” geçerli bir tehdit idi. Tehdit tanımı zaten saçmalıktan başka bir anlam taşımaz ve esasında toplumun baskı altına alınması ve potansiyel suçlu görülmesiyle, yani ulus-devletin vesayetçi karakteriyle ilgilidir. İşte hükümet ve ordu işbirliğiyle yapılan değişiklikte Kürtler yine tehdit olarak “bölücülük” başlığı altında görülmeye devam edilmişti. Bu da vesayetin nasıl sürdüğünün bir başka işaretidir
http://www.ozgur-gundem.com/index.php?module=nuce&action=haber_detay&haberID=17307&haberBaslik=Vesayet+kalkt%C4%B1+m%C4%B1%3F&categoryName&authorName=+&categoryID&authorID
* Kemalist bürokrasinin ve asker gücünün iktidardan tasfiye edildiği yahut iktidara boyun eğdirildiği şu günlerde bunun ''otomatik bir rahatlama ve demokratikleşme'' olduğu, olacağı yönünde birçok görüş söylenmekte.
* kendi adıma da, sadece bunun dahi bir rahatlama yaratacağını düşünmekle birlikte, eski siyaset yapma alışkanlıklarında ''radikal'' bir değişim; dahası, devletin tarihsel mirası ve paradigmasında güçlü bir ulus-devlet ideolojisi tasfiyesi yaratmayacağını düşünmekteyim.
* iktidarın kürt ve diğer sorunlara gerek bakış açısı, gerek eski/arkaik milliyetçi söylemlere biat etmesi gerekse de devlet sathının(tüm kurumsallaşma biçimleriyle birlikte) tarihsel mirasını bir biçimde sürdürme eğilimleri ve yaşanan somut karşıt kampanyalar...
* trt şeş, kürt sorunu vardır ve medyada daha yaygın tartışılması... gibi adımlarla faili meçhul cinayetlerin konuşulması, devletin bazı suçlara bulaştığının en azından medyada konuşulması gibi konular eskiden farklı olan mevzulardır. doğrudur, bunlar, örneğin bir on-onbeş sene önce bu derece kolaylıkla konuşulabilecek şeyler değildi.
* ve fakat, ordu ve askeri bürokrasiyi dahi dönüştürmekte yahut kendine biat konusunda başarılı bir iktidarın bu tarz konularda somut demokratik adımlar 'atmamasını' halen ''toplum hazır değil''e bağlamak ne derece anlamlıdır? bu toplum askeri bürokrasi ve yüzlerce ordu mensubunun hapse tıkılmasına çok mu hazırdı?
* iktidar, şayet bu konuda somut bir demokrasi iradesine sahipse, ''toplumun en hazır olmadığı'' çözümde dahi toplumu dönüştürebilecek, onu hazırlayacak pratik, ideolojik, tarihsel ve kurumsal araçlara sahiptir. örneğin, bugüne kadar 'kozmik odalarda' saklanan resmi kürt politikasının ve faili meçhullerin nasıl ''resmi devlet politikası olduğu'' şeklinde tarihsel kayıtların topluma açılması, yargıya havale edilmesi ve işlevsel hakikat komisyonları kurulması üzerinden yapılacak bir medya kampanyası kürt'lerin varlığını dahi şüpheli bulan insanları derinden sarsacak ''türk devleti katliam yapmaz, türk ordusu acaip şefkatli ve sevecen bir ordudur'' mavallarını yerle bir edecektir.
* hatırlayın... ergenekon davası sürecinde, ''balyoz, andıç, ayışığı vs'' darbe provoları ve müzakereleri nasıl ardı ardına medyaya servis edildi ve ''en güvenilir kurum ordu'' imajı nasıl yerle bir edildi. kürtlerle somut bir çözüm konusunda bu sahiden yapılamaz mı?
* aleviler, azınlık politikaları konusunda da benzer bir irade beyanı gösterilebilir. yeter ki istensin. gizli belgeler, tarihsel politikalar deşifre edilebilir; dolayısıyla ulus-devlet mühendisliğinin kayıtlarıyla yüzleşme üzerinden tüm resmi devlet paradigmalarıyla hesaplaşılabilinir.
* bunun yerine iktidarın eli güçlendikçe yani muktedir oldukça ne görmekteyiz?
buyrun size bazı başlıklar:
- ''kürt sorunu yoktur, yalnızca benim bazı yurttaşlarımın sorunu vardır. ayrıca bir terör sorunu vardır''...(sene 2011, diyarbakır mitingi)
- sene 2002, diyarbakır mitinginde bir konuşma: bu ülkede bir kürt sorunu vardır ve bu sorun benim de sorunumdur. (güçlendikçe yaşanan değişim dikkat çekici değil mi?
- halkevleri, ödp, sendikalar, işçiler ve öğrenciler ile kck/kürtler üzerinde yaygın tutuklamalar... taraf'ta bir yorum ''bazıları farkında bile olmadan teröre hizmet edebilir''...
- alevi açılımını hatırlayan kaldı mı sahi?
- iktidara geldiği ilk sene ''zina yasası'' eblehliğini gündeme getirenler, bunu yapmasa da daha özlü bir şey yaptı: kadın ve aileden sorumlu devlet bakanlığından ''kadın'' kalkıp ''aile ve sosyal çalışma bakanlığı'' ediverildi. kadın'ın adı yok diyen DUYGU ASENA'yı anmamak elde değil.
- iktidarın güçlendikçe ''ismiyle çağırmak''tan nasıl imtina ettiğini hala göremedik mi? kürtlerden sonra ''kadın''ın da sorun olmaktan çıkması gibi. alevileri ağzına epeydir almamakta zaten.
* konumuz vesayetti değil mi? sahi ''vasi olma''nın tek bir biçimi mi vardı? vasi olan, kontrol edip keyfi/tek yönlü bir ilişki tesis edendir. bunu da ideoloik, kurumsal, retorik, yargısal vs birçok yönden işletebilir.
* ''devlet'' olgusuyla kökten ve derin bir hesaplaşma aynı zamanda ''ulus ve devlet'' olgularıyla da kökten ve radikal bir ideolojik hesaplaşmaya tabidir. siz iktidarın hangisini yaptığını gördünüz? iktidarın sorunu ''devlet''le mi, ''ulus''la mı, yoksa bu ikisinin karışımıyla mı?
* tutukluluk hallerinin bir tür cezalandırma mekanizması olarak işletildiği, hrant dink'in katil bürokratlarının kollanıp davanın özenle ''ergenekon davası''ndan kaçırıldığı bir ülkede kim/neyle/nasıl hesaplaşıyor sahi? koskoca bir ''ordu''ya baş eğdirenler üçbeş bürokrat(?) ve toplumdan mı korkuyor? cidden bu kadar ''ahmak'' mı sanıyorlar bizleri? yahut siz buna inanacak kadar ahmak mısınız?