PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Cezaevinin Don'la imtihanı -Ahmet Şık (Bianet)


AlbatrosS
27-08-2011, 06:41
Cezaevinin Don'la imtihanı -Ahmet Şık (Bianet)
25 Ağustos 2011 -

Geçen Pazartesi (8 Ağustos) kalabalık bir grup CHP'li milletvekili ziyaretimize geldi. Bir kez daha buradan da teşekkür edeyim. Görüşmemiz sırasında dile getirdiğim cezaevi koşullarına ilişkin sorunlar birkaç gazetede yayımlandı. Her birinde farklı anlamlar taşıyacak şekilde yer almıştı haber. Ben de birinci elden doğrusunu anlatmak üzere bu yazıyı kaleme almak istedim.

Tutukluluğumuzun üzerinden beş aydan fazla zaman geçti. Bu satırlar yazıldığında 160 gün olmuştu. Yazarken kolay da, içerideyken hem de polis, savcı, hâkimler ve elbette ki malum medyanın rol aldığı bir pusu ve komplo ile haksız, hukuksuz biçimde içerideyseniz o kadar kolay geçmiyor günler. Elbette bu durumu ağırlaştıran unsurlarla beraber düşünüldüğünde işler çok daha zorlaşıyor.

Önce başlıkta yer alanla başlayalım. Hangi yasal hüküm ya da mevzuata dayalı olduğunu bir türlü öğrenemediğim bir kural var: "Cezaevi kantininde satılan ürünlerin dışarıdan getirilmesi yasak". Cezaevi idaresine iki kez dilekçe verip yazılı yanıt istememe karşın bu hükmün yasal dayanağını öğrenmem mümkün olmadı. Herhangi bir yanıt verme gereği dahi duyulmadı. Hatta idarecilerden biri "unut o dilekçeleri" dahi dedi.

İşte yasal dayanağını bilmediğim bu "kural" uyarınca iç çamaşırı, çorap, havlu gibi kişisel eşyalarım cezaevine alınmıyor. Kantin de satılanların alınması zorunluymuş. Cezaevi değil sanki alışveriş merkezi. Biz de öyle yaptık. Ayaklarımızda mantar oluşturan naylon çoraplar, sürekli kaşındıran külotlar ve kurulama özelliği barındırmayan havlular satın aldık. Kısa süre sonra da bu ürünleri kullanmamız sonucunda oluşan rahatsızlıkları tedavi için cezaevi revirinden verilen ilaçları. Bu ilaçları düzenli olarak kullanıyorum şimdi.

Bu don sorunsalıyla ilgili bir başka mevzu ise spor yaparken şort kullanmak istememizle ilgili. Yanıt standart: YASAK. Dizimize dek uzanan kapri pantolonlarla havalandırmada spor yapıyor, her biri 45 dakikadan ayda 3 kez halı sahada koşturuyoruz. Her akşam yıkaması da kurutması da ayrı bir dert. Bu yüzden spor şortu istedim eşimden. İçeri sokması mümkün olmadı. İçeri alınmadığına dair tutanak da verilmediğini belirteyim. Sözel gerekçe: YASAK. Ancak mevzuatta spor şortlarının yasak olduğuna dair bir düzenleme yok. Ama serbest de denmediği için yasak olduğuna hükmedilmiş. Oysa ben hukuk yasak dememişse hak olarak düzenlendiğini belirtir diye biliyorum. Anlatmaya kalkıyorsunuz nafile. Daha ilginci bana yasak olan bu şortları başka mahkûmların üzerinde görmüş olmam. Cezaevi müdürüne bunu anlattığımda aldığım yanıt "Haklısınız" oldu. Ama halen şortumu alabilmiş değilim.

CHP'li milletvekillerinin ağzından gazetelere yansıyan nevresim sorunumuz ise ayrı bir dert. Tıpkı t-shirt, gömlek ve pantolonlarımız için olduğu gibi koca koca nevresimleri ve havlularımızı da görüşe gelen yakınımıza verip ertesi hafta yıkanmış olarak almamız YASAK. Bunu düzenleyen bir yasal hüküm elbette ki bu sefer de yok. Tecrübeli gardiyanlarda açıklama çok. "Yıkanmaya giden eşyalar uyuşturucu dolu suya batırılıp kurutuluyormuş. Cezaevinde de bu eşyalar bir kabın içinde ıslatılıp suyu buharlaştırıldıktan sonra uyuşturucu elde ediliyormuş." Mübarek uyuşturucu laboratuvarı sanki. "İyi de aynı işlem t-shirtlere, gömleklere de yapılabilir onlara neden yasak yok" diye sorduğunuzdaysa elbette yanıt yok. Anlayacağınız cezaevini ezaevine dönüştürmenin yollarından biri olarak elde nevresim yıkamaya mahkûmsunuz.

Geçen ay cezaevini denetlemeye Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Sefa Mermerci gelmişti. Kibarlık edip bizim koğuşa da geldi. Eyvallah. Ben de anlattım. Birazdan okuyacağınız diğer sorunlarla birlikte. Genel Müdür'e nevresim ve havluların elde yıkatılacağına dair bir mevzuat, yasal hüküm olmadığını söyledim. Bana koğuşlara çamaşır makinesi alınması için çalışma yapabilecekleri yanıtını verdi. Bu arada gelinlik kız gibi çeyiz düzüyoruz burada. Buzdolabı, televizyon, vantilatör, su ısıtıcısı, semaver... Her biri elbet ihtiyaç. Ama aldıklarınızı cezaevine hibe ettiğinize dair kâğıtlar imzalatıyorlar. Her şeyden önce bu devlete tırnağımı hibe etmek istemiyorum. Öte yandan cezaevleri parasız pulsuz mahkûmlarla dolu. Böyle saçma çözüm olur mu? Oluyor. Genel Müdür'ü yakalamışken her bir derdimizi anlatalım dedik. Elbette ki bilgisayar kullanımından bahsettik. Neden koğuşlarımıza bilgisayar alamadığımızın "makul sayılabilecek" gerekçesi var: İnternete girilebilir. Bu teknik işlerden çok anlamasam da modem kartı olmayan bir bilgisayarın internete giremeyeceğini, telefon hattını nereden bağlayacağımızı anlatmaya kalktık. Nafile. Bu kez de "Sizlere cezaevindeki bilgisayar odasını kullandırtıyoruz" yanıtını aldık. Haftada 3 saat. Açık görüş haftası ise yasak. Yani ayda 9 saat.

Mesela bir türlü yazılmamış olan hakkımdaki iddianame muhtemelen yüzlerce sayfa olacak. Delil klasörleriyle birlikte binlerce sayfa. Ayda 9 saat bilgisayar kullanımıyla savunma hazırlayacağım. Daktilo bile sokamıyoruz içeri. Ne diyeyim? Bravo diyorum. Genel Müdür'e en çok şikâyet ettiğim konu ise herkesin bildiği, birçoğunun bilmezden geldiği tecrit durumumuz oldu. Ben henüz tecrit demişken Genel Müdür lafı ağzımdan aldı. Ne kadar modern, güzel cezaevleri inşa ettiklerini söyledi. Hemen ardından da "F tiplerindeki mahkûmların da cezaevlerini övdüğünü hatta tek kişilik hücrelerde kalmak istediklerine" ilişkin bürokrat söylevi çekti. Kendisine sadece; bu cezaevi uygulamasını savunan bürokrat, politikacı, karar verici her kim varsa, Nazi kafası örneği bir mimari facia olan bu cezaevlerinde birkaç ay kaldıktan sonra bu konuyu tekrar tartışabileceğimizi söyledim. Bu konuşma esnasında yasal olarak haftada 10 saat diğer tutuklularla sosyalleşme amaçlı zaman geçirme hakkım bulunduğunu ancak yerine getirilmediğini de dile getirdim. Genel Müdür kendisine eşlik eden Silivri Başsavcısı ile cezaevinden sorumlu savcılardan birine nedenini sordu. Verilen yanıt önce "suç türleri değişik, can güvenliği sorunu olabilir" oldu. Bu gerekçenin hukuksuzluğunun kendisi de farkında olacak ki bu kez de şaşkınlık içinde kalmama neden olan açıklamasını yaptı: "O hak sadece hükümlüler için geçerli" dedi. Nasıl ama!

"Tutuklamaların cezaya dönüştüğü, bu kadar uzun tutukluluk süreçlerinin olduğu bir memlekette bu dediğinizden emin misiniz?" soruma da "Evet" yanıtı verildi elbette. Herhalde ben yanlış biliyordum. Bir "hukuk insanından" daha mı iyi bileceğim diye uzatmadım. Gel gör ki savcı yalan söylemiş. Ben doğruyu biliyormuşum. Avukatım Can Atalay şimdi yazılı olarak savcılığa müracaat etti. Bakalım ne yanıt alacağız?

İç çamaşırı, şort, don, nevresim... Biraz gereksiz şeylerden bahsettiğim düşünülebilir belki. Ne anlatırsak anlatalım ya da ne yazarsak yazalım sonuç olarak hayattan söz ettiğimizi düşünürdüm; oysa burada her şey sadece tecridi çağrıştırıyor hayatı değil. İnsanların kendilerine şunun ya da bunun niçin yapıldığını anlayamama durumunda bırakılmasıdır tecrit; insanın sadece kendi zihnine mahkûm bırakılması. Dışarıda çoğumuza gereksiz gelecek şeyler döner dolaşır kendini hatırlatır; sonra kendi donunuza gıcık olursunuz...

Bu bahsi kapatmadan önce nasıl bir tecrit ortamında yaşadığımızı da biraz anlatmam gerek. 160 gündür Nedim ve Doğan Ağabey'le birlikte kalıyoruz. Haftada bir kez kapalı ayda bir kez ise açık görüş hakkımız var. Açık görüşte bir saat eşim, çocuğum ve görüşe gelen arkadaşlarımdan biriyle yüz yüze geliyorum. Açık görüş dışındakiler camın ardından ve kayıt altına alınan telefon görüşmesi şeklinde yapılıyor. Ben şanslıyım ki avukat arkadaşlarım hemen her hafta görüşe geliyorlar. Böylelikle hücreden, koğuştan çıkabiliyor, farklı bir ses duyup, değişik bir yüz görebiliyorum. Bunların dışındaysa her gün üç kez kapımıza gelip yemek veren ancak konuşmamızın yasak olduğu işçi mahkûmları ve onlara eşlik eden gardiyanları görüyorum. Burası L tipi cezaevi. Anlayacağınız Türkiye cezaevlerinin tecridi harf grubuna bağlı değil. Ben bunları yaşarken F tiplerinde duyurmaya çalıştıkları seslerine hiç karşılık alamayanların hali nasıldır varın siz hesap edin. Şu "ileri demokrasi medyası" neden bu konuya el atmaz merak içindeyim!

Emin olun ki cezaevlerindeki tecrit politikası medyadaki malum şahısların çok sevdiği, hatta kimilerinin şahsi meselesi olan Ergenekon'la çok ilgili. Ama soruşturma sürecinin bir türlü oralara uzanmadığı Ergenekon ile. Bir derin devlet politikasıdır tecrit. Üzerinden çok zaman geçmedi bu konuların. Araştırılsa görülecek veya geçmişte olanlar biraz hatırlansa... Adalet duygusu bellek ve hatırlama ile adaletsizlik ise unutma ile nasıl da yakından ilgili.

Bu yazı hayli uzun oldu. O yüzden saat ve cam su bardağının yasak denilerek dört ay boyunca verilmediğini anlatmayayım. Hele başta kırmızı olmak üzere renkli kalemlerin verilmediğini veya sevgilimizin, çocuğumuzun, sevdiklerimizin fotoğraflarını asmak için yara bandı kullandığımı ya da dizimdeki rahatsızlık için kullanmam gereken dizlikle ilgili meseleyi hiç anlatmayayım. Selobantlar da dizlik de YASAK'mış.

* 9 Ağustos 2011, Silivri 2 No'lu L Tipi Kapalı Cezaevi, tutukluluğunun 176. günü.

Baskoylu
12-11-2012, 08:23
“Devlet bizi darağaçlarında asarak değil F tipi mezarlıklarda çürüterek öldürüyor,”diye yazıyor,

Tekirdağ 1 nolu F tipi cezaevinde yatan ağırlaştırılmış müebbetlik mahpuslar.


Mahpusların Tekirdağ İnfaz Hâkimliği’ne yolladıkları dilekçeyi içimde kamçılanmış buz gibi bir alevle ürperip ayaz vurmuş bir güz yaprağı gibi titreyerek okurken, 1960’larda Güney Vietnam’da Diem diktatörlüğünün Vietkong gerillalarına, 1970’lerde Uruguay askeri diktatörlüğünün Tupamaro gerillalarına hapishanelerde çektirdikleri akla hayale sığmaz eziyetler canlandı gözümün önünde. O hapishanelerde de şimdi Türkiye’de olduğu gibi darağaçları kurulmaz, mahpuslar idam edilmezdi. Hücrelerde eşya yoktu, mahpuslar eşyalarla bile konuşamazlardı. Kör bir sessizliğe mıhlanmış halde çıplak beton üzerinde uyuyorlardı. Bazen serin bir rüzgâr dikenli tellerle perdelenmiş pencerelerdeki deliklerden içeriye baygın bir yağmur kokusu getiriyordu, ya da içeriye solgun bir güneş dereciği akıyordu. Çelik tellerin keskin dikenlerine güneşte rengi uçmuş, rüzgârın didiklediği tozlu bir kuşkanadı ya da örselenmiş bir gazete parçası ilişecek olsa, mahpusların sönük bakışları hasret dolu bir ateşle ışıyor, uyuşmuş kalpleri küllenen nice hayallerin ürperişleriyle alevleniyordu. Bazen bir tutuklunun çöp inceliğindeki kirden kapkara parmakları, kendi buldukları mors alfabesi aracılığı ile duvardan bir haber tıklıyordu yıllardır yüzünü görmediği bitişik hücredeki komşusuna. Bu korkunç şartlarda bazı mahpuslar çıldırarak intihar ediyor, bazıları da çürüyüp kendi kendine ölüyordu. Sağ kalanlar ise ruh ve beden olarak sakatlanıyordu.
Türkiye’de idam cezası kalktıysa da 12 Eylül’den beri açlık grevleri ile daha da sessizleşen F tipi mezarlıklarda adı konulmamış ölüm cezaları uygulanıyor. Bunun nasıl yapıldığını gelin Tekirdağ 1 nolu F tipi Cezaevi’nde yatan ağırlaştırılmış müebbetliklerden dinleyelim: …Bizimle ilgili yasa diri diri gömme yasasıdır. Cezaevinde yatacağımız sürenin karşısında ÖLÜNCEYE KADAR diye yazmaktadır. Yani, seni asmıyorum ama cezaevinde öldüreceğim… Abdullah Öcalan’ın 40-50 yıl sonra çıkacak korkusu yasaya damgasını vurmuş ve böylece siyasiler infaz dışı bırakılmıştı.
Ziyaretçilerimiz de bizimle birlikte cezalandırılmaktadır. Anne ve babanla birlikte görüşemezsin, iki çocuğun varsa ikisini aynı anda kucaklayamazsın. Bir saatlik ziyaret süren bölüştürülerek ayrı ayrı görüştürülürsün…
Kapatıldığımız hücrelerde iletişimsiz, üretimsiz, sosyal ilişkisiz, tecrit edilerek tek kişilik bir yaşam sürmekte. Tüm bunlara ilaveten adım atacak yeri olmayan, hareket edilemeyen, havasız, güneşsiz, nemli, daracık bir tabutluk, mezar. Yattığımız ranzanın kenarında 75 X 75 cm’ lik plâstik bir masa ve bir sandalye. Masa fazla yer kapladığı için hücrede yürüme zorluğu. Bu masaların daha ufak masalarla değiştirilmesi talebimiz yıllardır kabul edilmiyor… Ölünceye kadar burada yaşayacaksanız hücrede yürümek için sihirbaz olmanız gerekecektir. TV’yi 1-2 metreden seyretmek zorundasınız.
Günün 21 ya da 23 saati kapalı hücrelerde boğucu bir havasızlıkla sarılmış haldeyiz. Demir kapı devamlı kilitli, pencerenin önünü sekiz metre yüksekliğinde beton bir duvar kapatıyor. Bir nefeslik temiz havaya hasretiz. İçeride sirkülâsyon olmadığı için bir sigara içildiğinde sigara dumanı bir bulut gibi hücrenin ortasında asılı kalıyor. Bunun için çoğu zaman hava havlu ile temizlenmeye çalışılır. Hava almak için pencereye yapışılıp derin nefesler alınır.
Hücrelerimizin zemini ve duvarları beton olduğu için yaz kış sürekli nem vardır. Bütün bunlara bir de tuvaletin nemini ve kokusunu ekleyin. Sayım için hücremize gelen gardiyanlar içerideki havasızlıktan rahatsız olurlar, bazıları iğrenip burun kıvırır, bazıları da farkında olmadan burnunu tutar. Bizler o havasızlığı, o nasıl olduğu bilinmez kokuyu yıllarca soluyarak ömür tüketiyoruz.
Yazın ve kışın beton zeminin tuvalet tarafında sürekli beyaz bir küf ürer. Bu küf metan gazı benzeri bir koku üreten bir mantardır. Kışın tüm bu olumsuzluklar üç beş kat daha ağırlaşır. Nefes almakta zorlandığımız günler daha da çoğalır, tüm o küflü bakterili kokular ciğerlerimize yapışıp kalır. Böylece biz farkında olmadan ciğerlerimiz çürümeye başlar. Yaşamın kaynağı olan güneş, bilimin canlılar için vazgeçilmez dediği güneş bize yasaktır. Mezar tipi hücrelerimiz güneş almayacak şekilde dizayn edilmiştir.
Banyoyu tuvalet taşı üzerinde yapmak zorundayız. Banyo yaparken hücreyi devamlı su basmaktadır. En belalı olanı ise, daracık tuvaletteki lavaboda bulaşık yıkamaktır. El yüz bile yıkanamayan ufak lavaboda bulaşık yıkamak için türlü cambazlıklar yapılmak zorundadır. Bulaşıkların konulacağı bir yer olmadığı için altı yıldır tabaklar yıkanırken mutlaka yere, tuvalet taşına düşer, onlarla yemek yenir. Havasız, nemli, kokulu ortam, tat ve koku alma duygusunu bozuyor. Dar alana bakan gözler bir zaman sonra bozuluyor. Ancak bunlar içinde sağlık açısından en ağır tahribat yapanı sese karşı duyarlılığın artmasıdır. Damlayan su sesinden bile rahatsız olursunuz. Uzun süreli hücre yaşamında kulak çınlamaları, ses patlamaları gibi rahatsızlıklar artmaktadır. Hücrelerde bir dal yeşillik bile yasaktır. Annenizin, çocuğunuzun fotoğrafını başucunuza asmanız yasaktır. Bisküviden pasta yapmak yasaktır. Karton ve mukavva ile el işleri yapmak, boya kalemleri ve daksil yasaktır. Akla hayale gelmeyen yüzlerce yasak…
Tek kişilik hücre yaşamı fotokopi bir yaşamdır. Yüzlerce, binlerce gün birbirinin tekrarıdır. Giderek yaşamın tüm renkleri silinir, yok olur. Yaşam koşullarının sınırlılığı beyin faaliyetlerini de köreltiyor. Kısa süre sonra astım bronşit, buna bağlı kalp hastalıkları, romatizma, eklem ve kas ağrıları, diş dökülmeleri, görme bozuklukları, kulak çınlamaları, dikkat dağınıklığı, unutkanlık, algıda güçlük, hafıza kaybı, uykusuzluk, düşünceyi toparlayamama gibi rahatsızlıklar baş gösteriyor… Hücre, dünya cezaevleri tarihinde geçici bir cezalandırma uygulaması iken, bizim için bir yaşam biçimine dönüştürülmüştür. Ölünceye kadar sosyal yaşamdan koparılmak, tek başına yaşamak zorunda olmak, en sıkı tecrit kıskacına alınmak ve kendi kabuğunda çürüyerek ölüme mahkûm edilmek...”
12 Eylül’den beri açlık grevleri ile daha da sessizleşen F tipi mezarlıklarda ölüme terk edilen mahpusların bazı bölümlerini yukarıya aldığım dilekçesini kör bir zindandaymışım gibi kıvranarak okurken, düşüncelerim beni alıp sık sık birkaç hafta önce Kars’ta evimizin önündeki salkımsöğüt ağacını binler halinde istila eden –halk arasında eşek arısı da denilen- yabani arılara götürdü. Güneşli bir öğle vakti zincirlerini koparan yağmur yüklü alaca bir bulut gibi göğün enginliğinde şuursuzca kaynaşıp vızıltıları ile ortalığı velveleye vererek, gelip salkımsöğüt ağacının tepesine kondular. Öldürücü oldukları için bu davetsiz misafirlerden tedirgin olduk, onları gitmeye zorlamak için ikindi vakti gür bir ateş yakarak ağacı kesif bir dumana boğduk. Fakat hiç istiflerini bozmadılar. Sonraki günler defalarca ağaca ilaç sıktık yine de umurlarında olmadı; daldan dala kanat çırpıp oynaşarak, dans ederek bizimle adeta dalga geçtiler. Günler süren çabalarımızdan sonuç alamayınca, Tarım Müdürlüğü’nden ve arıcılardan telaşla yardım istedik. “Dikkatli olun eve saldırabilirler, yuvalarını bulup dağıtmanız gerekiyor,”dediler. Bir sabah gün doğarken kalkıp güz sarısının benek benek ışımaya başladığı yeşil bir sessizlikle kucaklanmış salkımsöğüt ağacının altında nöbet tuttum, göğün mavisine boyanan hava serindi, serçeler ve arılar ağacın sivri yapraklı narin dallarını henüz şenlendirmemişti. Güneş kargaların gaklamaları, sığırcıkların ve serçelerin cıvıltıları arasında ortalığı çiçek sarısı soluğu ile okşayıp ısıtırken, arılar birer ikişer gelmeye başladılar. Onların geldikleri yönü bir avcı dikkatliyle gözleyerek kullandıkları hava koridorunu keşfettim, koridor boyunca izlerini sürüp karşı komşumuzun bahçe duvarının içinde kurdukları yuvalarına ulaştım. Gündüz hava ısınınca yuvalarından çıkıp bizim bahçeye akınlar düzenliyor, akşam olunca da karınlarını doyurmuş olarak esenlikle yuvalarına dönüyorlardı. Şimdi onlar gece içerideyken yuvanın ağzını bir parça alçı ile kapatacak olsam kendilerinden tamamen kurtulmuş olacağız. Bunu yapmayı düşündüysem de gönlüm onları yuvalarında ölüme terk etmeye razı olmadı. Yoksa kendimi hep katil gibi hissedecek, içime işleyecek zehri tüm hayat boyu acı çekerek tatmaya devam edecektim. Şimdilik bize dokunmuyorlar. Kışa doğru çiçekler solunca acıkacaklar, o zaman saldırırlar mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, yaşamımız için tehdit oluştursalar da onlar gece koyun koyuna uyurken yuvalarının ağzını kapatmayacağımdır. Sabah dışarı çıkmak isteyip de çıkamadıklarında kapılacakları dehşeti, çaresizliği ve gömülecekleri karanlık hüznü gözümün önüne getirince kanım donuyor.
Şimdilik günlerimizi onlarla barış içinde geçiriyoruz. Bazen sessiz adımlarla salkımsöğüt ağacına yaklaşıp içimde ürpertilerle onları seyrediyorum. Aile ilişkileri tam bir eşitlik, dayanışma, hak tanırlık ve adalet üzerine kurulmuş. Birlikte yaşamanın paha biçilmezliğinin farkında olarak –bedenlerinde taşıdıkları öldürücü zehre rağmen- iç ilişkilerinde birlik ruhunu zedeleyecek her türlü taşkınlığa, şiddete, haksızlığa ve bencilliğe uzak duruyorlar. Yaşamlarını insanlara nanik yaparcasına sükûnet içinde geçiriyorlar. Kulağımın dibinde mutluluk şarkıları söyleyip tepemde uysalca uçuşup duruyorlar. İsteseler eve topluca saldırıp bizi öldürebilirler, ne mutlu ki buna yeltenmiyorlar. Yabani arılar böyleyken ve böyle ahenkli bir yaşam sürdürürken insanların insanlara yaptıklarına akıl sır ermiyor.


Mahmut Alinak