Orijinalini görmek için tıklayınız : Ayşe Hür'e Emaillerimiz ile Destek Olalım
Taraf Gazetesi'nde pazar günleri tarih köşesine yazan Ayşe Hür son iki haftadaki yazılarını Kuran'ın orijinallerinin bulunmadığı konusuna ayırdı. Bilindiği gibi Turan Dursun bu konuyu Din Bu 1 adlı kitabında gündeme getirmişti.
Ayşe Hür 28-08-2011 tarihindeki gazete köşesinde "Ama hangi Kuran’ı esas alacağız" başlığını atıyor:
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-ama-hangi-kuran-i-esas-alacagiz.htm
Dünkü (04-08-2011) köşesinde ise bir önceki haftadaki yazısı nedeniyle çok sayıda eleştiri ve hakaret aldığını bu nedenle konuyu tekrar ele almak ihtiyacı hissettiğini yazıyor:
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-erken-islam-tarihinin-kaynaklari.htm
Ayşe Hür dünkü gazetenin 12. sayfasındaki köşesinde Turan Dursun'dan bahsediyor ve sol alt köşede büyük sayılabilecek Turan Dursun fotoğrafına yer veriyor.
Ayşe Hür son yazısında emailine çok sayıda eleştiri ve hakaret geldiğini destek olanların sayısının ise bir elin parmaklarını geçmediğini belirtti.
Bu sebeple sizleri Ayşe Hür'e destek ve medeni cesaretinden dolayı kutlama emailleri göndermeye davet ediyorum. Site yönetimi ayrıca ilgi gösterirse bunun çok olumlu olacağını düşünüyorum.
Yazarın email adresi: hurayse@hotmail.com
Turan Dursun'un bayrağını yere düşürmeyelim.
Saygılarımla.
Umarım Ayşe Hür'ün Taraf yazarlığının sonu olmaz bu yazılar. Nişanyan örneği hala hafızalarda canlı.
Destek mailleri göndermek boynumuzun borcu.
Herkes destek olmalı!.. Güncelleme!
TurkceRap
08-09-2011, 15:32
Bi destek mail'i de benden gelsin, 5-10 dakkaya göndereceğim...
Gönderdiğiniz maillerdeki bi konuyu da sitede tartışılan her hangi bi konuya (ilginç bir araştırma veya verimli bir tartışma olabilir) bağlarsanız ve bi link gönderirseniz iyi olabilir.. Ben öyle yaptım.
müşkülpesent
08-09-2011, 18:35
Taraf'ı takip etmediğim için farketmemiştim. Destek benden de..
Ayşe Hür'den tüm TD sitesi üyelerine teşekkür geri cevabı geldi. Bilgilerinize.
saygılarımla
Bilhasa kadin dusunurlerimize destek olmaliyiz. Ne ala laik memleket yaw, kadincagiz tehdit mesajlari aliyor, Salmon Rashdi hatirlatiliyor. Daha cok firin ekmek lazim belli ki....
Bunu şimdi gördüm, hemen bir mail de ben atıyorum.
Flying Spaghetti God
09-09-2011, 12:41
bir destek Mailide benden gitdi.
milomanara
09-09-2011, 23:30
Kendisi benim entellektüel kahramanlarımdan biri. Destek mailime uzunca bir teşekkür cevabı yazmış. İyi ki var.
Aynen, bana da tesekkur mesaji yazmis. Ben de iyi ki varsin demistim:)
ozgur_beyin
11-09-2011, 12:31
yine pantenin ateist foruma astığı .taraf gazetesinden ayşe hür'ün yazısı.
kadında mangal gibi yürek varmış ne yazılar yazmış
Ama hangi Kuran’ı esas alacağız (http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-ama-hangi-kuran-i-esas-alacagiz.htm)
Ayrıca
Ayşe Hür'e Emaillerimiz ile Destek Olalım (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=26120&page=2)
Kendisinin resmi tarih, Kemalist rejim vs. hakkında yazdıklarını pek beğenen, yazılarını oraya buraya asan ''muhafazakar'' vatandaşlar, iki dakika delikanlı olup sövmeden evvel kadının anlattıklarının doğru olup olmadığını kontrol etseler çok fazla kullanmadıkları bazı beyin bölgelerini hakkıyla çalıştırma fırsatını yakalayabilirlerdi. Oysa anlaşılan ciddi bir kısmı kendilerinden bekleneni yapıp cahil, provokatör, din düşmanı vs. yakıştırmalarında bulunmuşlar. İçeriğe doğru düzgün bir itiraz dahi yok.
milomanara
11-09-2011, 14:26
Geçen haftaki yazımı öven ya da eleştiren yüzlerce mail aldım. Bu benim için alışıldık bir şey değildi. Herkese teşekkür ederim. Her ne kadar “bu konuda son defa yazıyorum” dediysem de bu destek beni heveslendirdi ve cesaretlendirdi. Yani ilerde tekrar din, İslamiyet, Kuran hakkında tarih yazıları yazacağım ama bir süre gündemdeki başka konulara değinmek istiyorum[1 (http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-12-eylul-ve-filistin-gunlugu.htm)].
Başlık amacına ulaşmıştır! Teşekkürler Cem. :)
ozgur_beyin
11-09-2011, 16:18
sevgili murtedd yazıya link vemekle işgüzarlık yapmışsın sanki başka işin yokmuş gibi
linkten yazının tamamını okuman için taraf gazetesine üye olman gerekiyor bende bunu öğrendiğim için yazının tamamını alıntıladım.
MURTEDD Bİ DAHA YUKARDAKİ PARAĞRAFI OKU
Ama hangi Kuran’ı esas alacağız
Kuran, İslam inancına göre Allah’ın sözü kabul edilir. Yine İslam inancına göre Allah, Cebrail adlı bir melek aracılığıyla kendi sözlerini Muhammed’e iletir. Muhammed ise ‘vahiy kâtipleri’ adı verilen kişilere “tanrı” vahiylerini yazdırtır. Neden Peygamber kendisi yazmıyordu diye soranlara İslam âlimlerinin bir bölümü “Peygamber ümmi (okuma-yazma bilmez) idi” diye cevap veriyor, bir bölümü, vahiylerin Peygamber’in ölümünden çok kısa zaman öncesine kadar gelmeye devam ettiği, dolayısıyla henüz görev tamamlanmadığı için kayda geçmediği” şeklinde açıklama getiriyor. ‘Vahiy kâtiplerinin’ etnik veya dinî kökeni ile sayısı konusunda da bir uzlaşma yok. Ancak sayıları 40’a kadar çıkarılan bu kâtiplerden İslami kaynaklarda adı en çok tekrarlananlar Yunanlı Bel’am, Yaiş, Yemenli Cebr, Yessar, Addas, İman, İranlı Selman (Selman-ı Farisi), Yahudi Bahira, Verka, Abdullah İbn-i Selam.
Taşlar, deriler, ağaç kabukları
Ayetler “Lihaf” (küçük yassı taşlar), “Rıka” (deri, ağaç yaprağı, bir çeşit kâğıt), “Ektaf” (deve ve koyun kemikleri), “Ektab” (ağaç parçası) gibi nesnelere yazılmıştı. İbn’el-Nadim ve Buhari gibi güvenilir kaynaklara bakılırsa, Peygamber’e vahyedilmiş bazı ayetler (Şeytan Ayetleri gibi) Allah’ın dilemesi ile Peygamber’in hafızasından silinmişti. Nitekim Bakara Suresi’nin 106. ayetinde “Biz herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?” diyordu.) Böylece bazı ayetler bu malzemelere hiç yazılmamış ya da yazıldıktan sonra ortadan kaldırılmıştı. Yine bazı kaynaklara göre bazı ayetleri keçi yemişti. Geriye kalanların tümü Peygamber’in evinde iple bağlı olarak birarada duruyordu, diyen kaynak varsa da ağaç kabuğunun ya da yaprağın, derinin birbirine bağlanması mümkünse de, taşın, kemiğin bağlanması imkânsız olduğundan bunun İslami bir efsane olduğu anlaşılıyor.
Yemame Savaşı’nın zayiatı
Nitekim Peygamber’in ölümünden sonra dinden dönmelerin (ridde) artması ve 633 yılında, İlk Halife Ebubekir’in ordularıyla ‘Yalancı Peygamber’ Müseylimet’ül-Kezzap’ın orduları arasında yapılan Yemame Savaşı’nda 70 kadar hafızın ölmesi üzerine, (Ebubekir’in ölümünden sonra İkinci Halife olacak) Ömer’in ayetleri derleme işine önce “Peygamberin yapmadığı şeyi yapmak nasıl doğru olabilir?” diye itiraz eden ancak sonra bunun gerekli olduğunu kabul eden Ebubekir’in bu işle görevlendirdiği Zeyd bin Sabit “Ebubekir bana ‘Sen akıllı bir gençsin. Peygamber’e vahiy yazdığın için senin başaracağına güveniyorum. Araştır ve topla Kuran ayetlerini’ dedi. Allah’a ant içerek söylerim ki, dağlardan bir dağı yükleyip taşımayı önerseydi, buyurup verdiği görev kadar bana ağır gelmeyecekti. Yani Kuran’ı derlemek kadar...” demiş.
Ebubekir’in derlemesi
Derleme işinde hafızasına başvurulacak kişilerin sayısı konusunda İslami kaynaklarda ufak tefek farklılıklar vardır ancak en iyimser tahminde bu kişilerin yediyi aşmadığı anlaşılır. Örneğin Buhari’nin “E’s-Sahih” adlı eserinde geçen dört hadisten ilki şöyledir: “Amr İbnü’l-Ass anlatıyor: Peygamber’in ‘Kuran’ı dört kişiden alın, Abdullah İbn-i Mes’ud’dan, Salim’den, Muaz’dan (Muaz İbn-i Cebel) ve Übeyy İbn-i Ka’b’den’ dediğini işittim.” İkinci hadiste Peygamber’in hizmetkârı Enes anlatır: “Peygamber öldüğünde, dört kişiden başka Kuran’ı tümüyle ezberlemiş olan yoktu. Ebu’d-Derda, Muaz İbn-i Cebel, Zeyd İbn-i Sabit ve Ebu Zeyd.” Üçüncü hadis sahabeden olmayan ilahiyatçı Katade’den aktarılır: “Malik oğlu Enes’e; ‘Peygamber döneminde, Kuran’ı tümüyle ezberleyenler kimlerdir’ diye sordum. Şu karşılığı verdi: ‘Dört kişi. Tümü de Medineli. Übeyy İbn-i Ka’b, Muaz İbn-i Cebel, Zeyd İbn-i Sabit ve Ebu Zeyd...”
Ayeti nerede buldu?
Bu hadislerde adları yazılı olanları topladığımız zaman “Peygamber döneminde Kuran’ı tümüyle ezberlemiş olanların sayısı yedi (İbn-i Mesud, Salim, Muaz bin Cebel, Übeyy bin Ka’b, Ebu’d-Derda, Zeyd bin Sabit ve Ebu Zeyd) idi” demek mümkün.
Hafızlar heyeti oluşturulduktan sonra Ömer ile Zeyd, herkesin elindeki ayetleri getirmesini istemişlerdi. Zeyd, herhangi bir ayeti yazıya geçirmek için, iki şahidi şart koşmuştu. Ancak sonunda bir şahitle ‘Mushaf’a koymak zorunda kaldığı ayetler de oldu. Örneğin Tevbe Suresi’nin son iki ayeti böyleydi. Zeyd şöyle demişti bu konuda: “Tevbe Suresi’nin son iki ayetini Ebu Huzeyme’de buldum, ki başkasında bulamamıştım bu parçayı.” (İslam âlimlerinin bu sapmayı meşrulaştırma cümlelerinden biri şu: “İki şahit derken, birinci şahit ayetin yazılı olduğu nesne, ikinci şahit ise hafızlardan biriydi.” Bu açıklamanın doğru olup olmadığını konunun uzmanlarına bırakıp devam edelim.)
Özel Mushaflar
Ancak, bu işler yapılırken, hafızlar grubundan bazı kişiler kendi Mushaflarını oluşturuyorlardı. Böylece ortaya Ibni Mesud’un Mushafı, Übeyy Ibni Ka’b’ın Mushafı, Abdullah Ibni Abbas’ın Mushafı, (Peygamber’in eşlerinden) Aişe’nin Mushafı, (daha sonra Dördüncü Halife olacak) Ali’nin Mushafı gibi değişik Mushaflar çıkmıştı. 15. yüzyıl ilahiyatçısı Suyuti, El İtkanFi Ulumil Kuran (kısaca İtkan, Kuran İlimleri Ansiklopedisi) adlı eserinde bu Mushaflar arasındaki farkları gösteren bir liste yayımlamıştı. Buna göre Ibni Mesud’un Mushafı’nda Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure ile Felak ve Nas Sureleri yoktu. Ali’nin Mushafı’nda surelerin sırası bugünkünden farklıydı. (Ayrıca Suyuti kitabında, Bakara Suresi’nin orijinalinde Ahzab Suresi ile aynı uzunlukta olduğunu belirtiyor. Oysa bugün, eldeki ‘resmî’ Kuran’da, Bakara Suresi 286 ayet iken, Ahzab Suresi 73 ayet.)
Sonuçta Zeyd başkanlığındaki heyetin Kuran’ı derleme ve yazma işi bir yıl sürdü. Derlenip parşömene geçirilen ancak indiriliş sırasına bakmadan iki kapak arasına konan ayetlerden oluşan bu ilk Kuran ölene kadar Ebubekir’in uhdesinde kaldı, sonra İkinci Halife Ömer’e geçti. O da ölünce, Ömer’in kızı, Peygamber’in eşi Hafsa’ya emanet edildi.
Osman’ın Mushafı
Ancak mesele hallolmamıştı. Buhari’nin naklettiğine göre, 650 yılına gelindiğinde, Sahabe’den Huzeyfe İbn-i Yeman, Üçüncü Halife Osman’a Müslümanların Kuran’ı değişik şekilde okumalarından dolayı, “ümmetin Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi birbirine düştüğünden” yakınmıştı. Bunun üzerine Osman, Ebubekir’in derlediği ilk Kuran’ı emanetçisi Hafsa’dan istedi. Bu Mushaf, Zeyd’in başkanlığındaki dört kişilik bir heyet tarafından yeniden işleme tabi tutuldu. Bu sefer sureler ve ayetler indiriliş sırasına göre dizilecek, kabilelerin Kuran’ı okuma şeklinde çıkan farklar, anlaşmazlıklar ise Kureyş şivesinin esas alınmasıyla çözülecekti. Bugün bazı Batılı ilim adamları, o tarihte Hicaz’da yazı dilinin Arapça değil Aramice ya da İbranice olduğunu söylüyor, bazı Batılı ve İslami ilim adamları da Arapçada ünsüz harflere ünlü karakteri kazandıran hareke denen işaretlerin veya bugünkü noktalı harflerin olmaması yüzünden Kuran’ın tek bir şivede yazılmasının imkânsız olduğunu söylüyorsa da, bugün yaygın kabul gören inanışa göre bu iş (Arapçanın Kureyş şivesine göre Kuran’ı yeniden yazmak) başarılmıştı. Ancak ilk derleme sırasında çıkan sorunlar bu sefer de çıkmıştı. Örneğin Suyuti’nin Itkan’ına göre Zeyd İbn-i Sabit şöyle demişti: “Mushaf oluşturma işini yaparken, Ahzab Suresi’nin sonundan bir ayeti kaybettim. Ki, Peygamber’in onu Kuran’dan bir parça olarak okuduğunu işitmiştim. Aradık bu ayeti. Ve Huzeyme bin Sabit’de bulduk, [Ahzab Suresi’ne 23. Ayet olarak] ekledik o Mushaf’a.”
Bunun gibi başka olaylar da olmalı çünkü Suyuti’ye göre bu ikinci derlemeden sonra Ömer’in oğlu Abdullah (İbn-i Ömer) demişti ki: “Hiçbiriniz, Kuran’ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki, Kuran’ın çoğu yok olup gitmiştir. ‘Ne kadar ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum’ desin yalnızca.”
‘Mushaf Yakıcı’ Mervan
Bu ikinci derleme işi tamamlandıktan sonra, Ebubekir’in Mushafı söz verildiği gibi Hafsa’ya iade edildi. Osman’ın hazırlattığı İmam (asıl) Mushaf Osman’da kaldı. Bazı kaynaklara göre bundan dört nüsha hazırlandı ve Kahire’ye, Kûfe’ye, Basra’ya (ikisi de bugünkü Irak’ta) ve Şam’a gönderildi. Bazı kaynaklara göre yedi nüsha hazırlandı ve bu şehirlere ilaveten Mekke’ye, Yemen’e ve Bahreyn’e gönderildi. Bazı kaynaklara göre ise bunların dışında bazı kişilerin kendileri için hazırladığı özel Mushaflar vardı. O yıllarda henüz aynı şekilde yazılan harfleri ses olarak birbirinden ayıran noktalar olmadığından bazı kelimeler farklı okunmuş, dolayısıyla farklı yazılmıştı. Ama daha önemli farklar da vardı. Bazı İslami kaynaklarca “Kur’ân-ı Kerim’in tercümanı” diye nitelenen Peygamber’in amcasının oğlu Abdullah İbn-i Abbas, kelimelerin eş anlamlılarını kullanırdı. Ebubekir dönemindeki heyetin üyesi Enes İbn-i Malik, Halife Ömer’in oğlu Abdullah’ın da tercih ettiği eş anlamlılar vardı.
Ebubekir’in Mushafı ile Osman’ın Mushafı arasında ne gibi farklar olduğunu ise bilmiyoruz çünkü, Ebubekir’in Mushafı emanetçisi Hafsa’nın ölümünden sonra Emevi Halifesi Mervan İbn-i Hakem tarafından yakılmıştı. Önemli İslam kaynaklarına göre adı o yıllarda ‘Mushaf Yakıcı’ya çıkan Mervan’ın gerekçesi şuydu: “Onda yazılı olanlar, Osman tarafından yazdırılan Mushaflara geçmişti. Artık ona gerek kalmamıştı. Yakılıp yok edilmezse, zamanla kuşkulara yol açılabilir, ondan alınarak yazılan Mushaflar çevresindeki kuşkuları önlenemeyebilirdi. Bundan korktum, o nedenle yaktırdım.”
692’de yapılan Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra’daki kitabede bile bugünkü ünsüz harflerin ünlü okunmasını sağlayan işaretlerin bulunmamasından hareket edenler, bu işaretlerin (harekelerin) 649-714 arasında Irak Valisi olan Haccac tarafından Kuran’a eklendiği rivayetine inanma eğiliminde (Haccac güya ‘Kuran’a bin tane elif eklettim’ demişti) ancak bu rivayet ‘sahih’ görünmüyor. Ancak günümüzdeki metinlerde, eski yazılı Arapçada olmayan sesli harflerin ve noktalama işaretlerinin ne zaman ve kim tarafından konduğu meselesi cevap bekliyor.
İmam Mushaf bugün nerde?
Ebubekir’in Mushafı’nın akıbetini aşağı yukarı öğrendik. Peki, Osman’ın Mushafı şimdi nerede? Bu konuda rivayet muhtelif. Bazılarına göre İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda, bazılarına göre Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te. Her iki Mushaf’ın da iddiasının temelini, bu Kuran’ların (daha doğrusu Bakara Suresi’nin 137. ayeti) üzerindeki kan lekesi oluşturuyor. Çünkü geleneğe göre, Osman öldürülürken bu Kuran’ı kıraat ediyordu ve kanı sayfaya sıçramıştı. Kan izi iki ayrı Kuran’da olmayacağına göre iddialardan biri doğru değildi ama hangisi? Yoksa ikisi de mi yanlıştı? Gelin konuya biraz daha yakından bakalım:
Semerkand Kuranı
Bilimsel literatürde Taşkent’in tarihsel adından dolayı “Semarkand Kuranı” rivayete göre Osman’ın öldürülmesinden sonra, Halife Ali tarafından Küfe’ye getirilmiş, 1402’de bölgeyi talan eden Timur’un eline geçmiş, 1485’te Semerkand’da ortaya çıkmıştı. 1868’de Semerkand Rus ordularının eline geçince, Kuran Rus Çarlığı’nın başkenti St. Petersburg’daki İmparatorluk Kütüphanesi’ne konmuştu. 1917’de Bolşevik Devrimi’nden sonra Britanya’ya karşı Müslümanları yanına çekmek isteyen Lenin tarafından Başkırdistan’ın başkenti Ufa’ya gönderilmiş, ama Taşkentli Müslümanların ısrarlı talepleri uyarınca, 1924’te Taşkent’e dönmüştü. O günden sonra da bazı kaynaklara göre Özbek Müslümanları tarafından gizli bir yerde, bazı kaynaklara göre ise Özbekistan Sovyeti Kütüphanesi’nde saklanmıştı.)
Semerkand Kuranı hakkındaki diğer bilgilerimiz ise daha da sınırlı. Çünkü bu Kuran üzerindeki nadir bilimsel çalışmalar Rus şarkiyatçıları A. Shebunin (1891) ve S. Pissareff (1905) ile Batılı şarkiyatçılar A. Jeffery & I. Mendelsohn’un (1942) ve F. Deroché’nin (1999) makaleleri ile sınırlı. Çünkü Özbek makamları Kuran üzerinde çalışma yapmaya izin vermiyorlarmış. Son olarak Diyanet İşleri eski başkanlarından Tayyar Altıkulaç mikrofilmler üzerinden çalışıyor ama henüz nihai raporunu vermemiş. Önce en çok merak edilen soruya cevap verelim: Biraz önce adını andığım araştırmacıların hepsi de Semerkand Kuranı’nın Osman’ın Mushafı olmadığında anlaşıyor. Bu kanıya bazı sayfalarda yapılan radyo-karbon testleri ve metinlerin paleografi (yazı çeşitlerini inceleyen bilim dalı), ortografi (yazı sistemlerini inceleyen bilim dalı) konulu analizlerden sonra vardıkları anlaşılıyor. Orijinalinin 360 yaprak (varak) olduğu sanılan ancak halen, 353 yaprağı Taşkent’te olan Semerkand Kuranı radyo-karbon testlerine göre yüzde 95 ihtimalle 8. yüzyıla ait. Paleografik ve ortografik analizlere göre ise 8. yüzyılın sonu ile 9. yüzyılın başına ait. Bu konuda en önemli ipucu Kuran’da kullanılan Kufi yazının bu yüzyıllarda tekâmül etmesi. Gerçekten de hatta adını veren Kufe şehri 638 yılında kurulmuştu ancak bazı dilbilimcilere göre Kufi yazı, Kufe’den önce de biliniyordu ancak adını hattı resmî yazışmalarda kullanıldığı Kufe’den almıştı. Dolayısıyla sadece Kufi yazıdan hareket etmek doğru değildi. Ama söz konusu araştırmacılar, hatadaki başka özelliklerden ve süslemelerden hareketle kendilerinden emin görünüyorlar.
Topkapı Sarayı Kuranı
Osman’ın Kuranı diye ünlenen Topkapı Sarayı’ndaki Kuran ise Tayyar Altıkulaç tarafından incelenmiş ve raporlanmış. Altıkulaç’a göre, bu Kuran Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından 1811 yılında Sultan II. Mahmud’a hediye edilmiş. 408 varaktan oluşan Kuran’ın sadece iki varağı eksik. Baş taraftan birkaç varak zarar gördüğü veya zayi olduğu için Mushaf’ın yazılışından 50-100 yıl sonra yeniden yazılmış. Her ne kadar Topkapı Kuranı’nın üzerinde “Bu Kuran Halife Osman öldürüldüğünde okuduğu Kuran’dır. Üzerindeki kan lekeleri hâlâ görülebilmektedir” yazılıysa da Altıkulaç’a göre Topkapı Kuranı da Osman’ın Kuranı değil. En büyük ihtimalle Emevi Dönemi’nde kullanılan tarzda Kufi yazıyla fakat farklı katiplerce kaleme alınmış. Ancak üzerine daha sonraki yıllarda noktalar eklenmiş. Ancak bu noktalar, Arapçada noktalama usulünü ilk bulan Ebu el Asvad (ö. 688) tarzında imiş.
Kahire Kuranı
Osman’ın Kuranı’nı bulamadık ama Kahire’de, İstanbul’da ve St. Petersburg’da Hicret’in ilk iki yüzyılına tarihlenen başka Kuran’lar var. Bunlardan Kahire’deki Hüseyin Camii’deki (El Meşhedü’l-Hüseynî) Kuran üzerine çalışan Tayyar Altıkulaç ve Selahaddin Müneccid’in vardıkları sonuç, bu Kuran’ın bugüne dek sanıldığı gibi Osman döneminde kaleme alınan nüshalardan biri olmadığı yolunda. Bu iki ilahiyatçıya göre Kahire Kuranı, Emevi Halifesi Mervan’ın Kahire Valisi olan kardeşi diğer Mervan tarafından yazdırılan bir nüsha.
TİEM Kuranı
Bu iki ilahiyatçının üzerinde çalıştığı bir diğer Kuran ise İstanbul’daki Türk İslam Eserleri Müzesi’ndeki Kuran. İlk sayfasında Sultan I. Mahmud’un (1730-1754) mührünün olduğu bu eser 1912’de Aya İrini’den Müze’ye intikal etmiş. 439 yapraktan oluşan bu Kuran’ın 17 yaprağının kayıp olduğu sanılıyor. Kuran’ın 14 yaprağı da 1437 tarihinde onarım görmüş. Kufi yazıyla yazılmış Kuran’ın son yaprağında “Hicri 30 yılında Osman bin Affan yazdı” ibaresi görülüyorsa da, Altıkulaç’a ve Müneccid’e göre paleografik ve ortografik özellikler ve süsleme unsurlarından hareketle bu ibarenin daha sonra (8. veya 9. yüzyılda) konduğu düşünülüyor. Ancak Gerek Altıkulaç, gerekse Müneccid, bu Kuran’ın günümüze dek ulaşan en eski Kuran olduğunda hemfikir.
Darü’l-Kütüp Kuranı
Mısır Milli Kütüphanesi’nde (Dar Al-Kutub Al-Mısrıyya) bulunan Kuran’ın özel kişilerin elinde olan varakları üzerinde yapılan radyo-karbon testine göre, yüzde 95 ihtimalle 609-694 yılları arasında yazıldığı düşünülüyor. Paleografik ve ortografik incelemeler de aşağı yukarı aynı tarihlere işaret ediyormuş. Metnin incelenebilen kısımları Kufi yazıyla yazılmış ama 688’den sonra icat edildiği bilinen harekeler ve noktalama işaretleri yokmuş. Orijinal metninin 620 yaprak olduğu sanılan Dar’ül-Kütüp Kuranı’nın 562 yaprağı bu kütüphanede, diğer yaprakları bazı Paris ve Gotha’da koleksiyonerlerin elinde. Ancak Kahire’deki 562 varaktan 248’i gerçek parşömen (papirüs), 34’ü varak sahte parşömen, 61’i başka bir Kuran’a ait, 219’u 1830 tarihinde üretilmiş kâğıtlara modern metinlermiş. Kısacası bu Kuran’ın da derleme olduğu anlaşılıyor.
St. Petersburg Kuranı
Son olarak büyük bir bölümü bugün Rusya’da St. Petersburg’daki Şarkiyat Enstitüsü’nde saklanan ‘St. Petersburg Kuranı’ndan bahsetmek istiyorum. 1936 yılında ‘yaşlı bir kadın tarafından’ enstitüye bağışlanan bu Kuran’ın, 19. yüzyılda Suriye’de kıymetli eserlerden oluşan büyük bir kütüphanenin sahibi olan Hıristiyan Arap Nofal Ailesi’nin haraç mezat satılan terekesinden kalma olduğu sanılıyor.
1998 yılında Rus şarkiyatçı Efim Rezvan’ın ve 1999’da Fransız şarkiyatçı François Déroche’nin yayımladığı makalelere göre bu Kuran’ın orijinali 97 yaprak olup, bunların 81’i St. Petersburg’da, diğerleri Özbekistan’da (biri Taşkent’teki Biruni Enstitüsü’nde, ikisi Buhara’daki İbn-i Sina Bölge Kütüphanesi’nde, biri Taşkent’teki İslam İşleri İdaresi’nde, 12’si Katta Langar’da bir ailenin elinde) idi. Hicaz hattıyla yazılmış olan Kuran’ı iki ayrı kâtibin yazdığı anlaşılıyordu, çünkü bazı harflerin yazımında bariz farklar vardı.
Sana’a Kuranı
Son olarak 1972’de Yemen’in başkenti Sana’a’daki Ulu Cami’de bulunan Kuran var. ‘Sana’a Kuranı’ üzerinde Alman şarkiyatçı Dr. Gert Puin tarafından yapılan incelemeler aradan geçen 36 yılda tamamlanabilmiş değil. Bunun nedeni bu Kuran ile ilgili ilk değerlendirmeler olmalı. Puin’e göre, bu Kuran’ın yazıldığı parşömen Peygamber’in doğumundan önceye tarihleniyor ama üzerindeki yazı daha sonraya ait. Daha ilginci üstteki metnin altında silinmiş bir eski metin var. (Bu tür metinlere literatürde ‘palimpsestus’ deniyor.) Bu metin de Kuran metni. Puin’in Batılı şarkiyatçılarca pek beğenilen ancak İslam çevrelerinde infiale neden olan iddiası ise şu: Kuran’ın yazılışı Peygamber’den çok önce başlamıştı. Çünkü Kuran, kendisinden önceki kutsal kitapların bir çeşit özeti olmaktan öteye gitmiyordu. Suudi Arabistan Hicaz’da arkeolojik araştırmalara izin verinceye, İslam bilim adamları İslam ülkelerinin kütüphanelerinde saklı olan yüzlerce eser üzerinde ‘bilimsel kriterlere’ uygun araştırmalar yapıp, sonuçlarını bizlerle paylaşıncaya kadar bu tür ‘şarkiyatçı’ yorumlar gündemde kalacak gibi görünüyor.
Daha anlatacak çok şey var ama yerim bittiği için burada noktalıyorum. Kalanını internet nüshasına eklemeye çalışacağım. Bu tarihçeye bakılırsa, bugün İslam ülkelerinde kullanılan ‘Resmî’ (Standardize edilmiş) Kuran’ın (ki 1920’de Kahire’deki El Ezher Üniversitesi tarafından kaleme alındı) Osman’ın Mushafı’yla değil ‘harfi harfine aynı’ olduğunu, bu tarihçeyi bilenlerin kabul etmeye razı olduğu gibi, ayetlerin sırası ve içeriği açısından aynı olduğunu iddia etmek, ancak ‘iman’la mümkün, yoksa ‘bilimsel açıdan’ mümkün değil.
ozgur_beyin
11-09-2011, 16:29
yine pante sayesinde ulaştığım öteki yazılar yine ayşe hanımdan
Türkler nasıl Müslüman oldu
http://www.ateistforum.org/index.php?showtopic=46669
Erken İslam tarihinin kaynakları
http://www.ateistforum.org/index.php?showtopic=46672
Natürelist
11-09-2011, 19:57
Bir destek maili de ben göndermistim,
ayrica sayin cem'e de tesekkürler.
seyhlerli
11-09-2011, 22:59
Ben de bir destek maili gönderdim ve cevaını aldım. Gönderen herkese teşekkürler.
Ayşe Hür'den bir cevap da bana gelmiş:
"Merhaba, desteginiz ve cesaret verici sozleriniz icin cok tesekkur ederim.
Korkmus veya endiselenmis degilim sadece efsaneler, rivayetler, dogmalar
hakkinda yazmak anlamsiz geldigi icin biraz ara vermek istedim. Yeni
bir bakis acisi ile tekrar donecegim konuya.
Selamlar,
Ayse Hur"
benden de bir mail gidiyor şimdi.
Olimpiyat
12-09-2011, 17:16
Arkadaşlar isminizi yazmayı unutmayın.Ben unutmuştum.
ayşe hanım cevap verirken şunu da eklemişti.
Not: Keske adinizi yazsaydiniz, golge adamlarla yazismak iyi olmuyor.
Selamlar, sevgiler...
Ayse Hur
Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum kendisine..
kendisine maille birlikte köşe yazarlığı teklifi sundum ama sakıncası yoktur umarım?
desteklememiz tabiki güzel ama beni birşey düşündürdü, malum yobazlarımız çok ve umarım kadının başına birşey getirmezler :(
kendisine maille birlikte köşe yazarlığı teklifi sundum ama sakıncası yoktur umarım?
Bu, bir hayli geç kalınmış bir soru. Böyle bir teklifte bulunmadan sakıncasının olup olmadığının sorulması gerekmez miydi(sakıncası olup olmadığından bağımsız olarak)? Ya da böylesi bir teklifin site yönetimi tarafından yapılması?
Bu, bir hayli geç kalınmış bir soru. Böyle bir teklifte bulunmadan sakıncasının olup olmadığının sorulması gerekmez miydi(sakıncası olup olmadığından bağımsız olarak)? Ya da böylesi bir teklifin site yönetimi tarafından yapılması?
kabul edeceğini sanmıyorum zaten ve ben maili attığım sırada herhangi bir yönetici bulunmamaktaydı.kendisine teklifim ayda bir kez bizim sitemizdede yazabilmeniz bizi mutlu eder şeklinde bi teklifti.hem madem site yönetimi yapmalıydı başlık yeni açılmış sayılmaz niye yapmadınız:D
evet tahmin ettiğim gibi kendisinden olumsuz cvp geldi.
doktora,taraf vb. yoğunlukları dolayısıyla çok istesede ayşe hnm. yazamayacağını belirtti.
Olimpiyat
13-09-2011, 17:22
Olsun o gönlümüzün köşe yazarı :)
Ayşe Hür'e köşe yazarlığı teklif etmeniz güzel ve anlamlı bir düşünce ama yine de böyle bir şey yapmadan önce bu düşünceyi forum yöneticilerin görüşüne sunmamız daha doğru olacaktır. Yönetici olarak bunları söylemiyorum ama başka bir forumda bu benim aklıma gelmiş olsaydı sadece üyesi olduğum bir site adına karar alamazdım herhalde. Yine de böyle bir fikrin aklınıza gelmiş olmasını çok düşünceli ve güzel bir fikir olarak yorumluyorum. Keşke Ayşe Hür gerçekten TD forumda da köşe yazıları yazabilme durumunda olsaydı..Gerçekten de ilginç bir kişiliği var..
Ayşe Hür
Ayşe Hür (d. 1956, Artvin, Türkiye), araştırmacı yazar, tarihçi ve Taraf Gazetesi köşe yazarı.
Anne ve babası öğretmen olduklarından birçok şehirde bulundu. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü, uluslararası ilişkiler ve siyaset bölümü'nü 1992 yılında bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü'ne Avrupa Birliği'nin Tarihle Barışma Noktaları ve Ermeni Meselesi üzerine lisansüstü tezini 2005’te verdi. Radikal Gazetesi ve Agos Gazetesi'nde siyaset ve tarih ile ilgili köşe yazıları ele aldı. 15 Kasım 2007'den itibaren Taraf Gazetesi'nde yazarlık yapmaktadır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ay%C5%9Fe_H%C3%BCr
Cem'in bahsettiklerinin dışında Ayşe hanımın birilerini rahatsız eden bir başka yazısı daha var:
Türkler nasıl Müslüman oldu
yine pante sayesinde ulaştığım öteki yazılar yine ayşe hanımdan
Türkler nasıl Müslüman oldu
http://www.ateistforum.org/index.php?showtopic=46669
Ramazan Rasim isimli yazar, bu yazıya kısıtlı aklıyla ve olanca yandaşlığıyla nazire olsun diye ''Türkler nasıl laik oldu?'' şeklinde bir yazı yazmış.
Türkler nasıl laik oldu? (http://www.taraf.com.tr/ramazan-rasim/makale-turkler-nasil-laik-oldu.htm)
22.08.2011 tarihli yazısının tamamı için;
http://www.ateistforum.org/index.php?showtopic=46669&view=findpost&p=752656
Yazarın köşesinin adı ''Mübarek Cuma'' ve anlaşılan haftada bir gün yazıyor. Ramazanda cüzdanı kabarmıştır tabi. Azıcık ad hominem yapalım. :D
Diğer Ramazan Rasim Makaleleri:
Rabbim ‘Taraf’ dedi - 09.09.2011
Ramazan bitti, bayram da bitti, ben ne olacağım - 02.09.2011
Asıl Ramazan Bayramı olmasa, Zafer Bayramı’na gerek kalmazdı be... - 01.09.2011
Zafer Bayramı namazından... - 31.08.2011
Üzülmeyin, Ramazan yine gelecek, daha da uzun kalacak - 30.08.2011
Bırakınız Şeker Bayramı desinler... - 29.08.2011
Happy Candles - 27.08.2011
Bizim neden bir Aydın Boysan’ımız yok - 25.08.2011
Hurafelere özgürlük! - 24.08.2011
Bin aydan hayırlı ama hangi gece bulursan... - 23.08.2011
Türkler nasıl laik oldu? - 22.08.2011
Ramazan fırsatçıları - 20.08.2011
Başbakan o dersi ekip, maça gitmiş - 19.08.2011
Kampusta Ramazan - 17.08.2011
‘Oruçlu musun?’, ‘Sana ne!’ - 16.08.2011