PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kuran'daki Embriyoloji


ALKA
11-09-2011, 18:17
Aşağıdaki makale Turan Dursun Sitesi'ne ait MucizeYalanlari.com (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/) Sitemizden alıntıdır
ve Mucize Yalanları Sitesi Çalışma Grubumuzun ortak ürünüdür.



Bu yazı Dr. Lactantius’un 1999 tarihli ”Embryology in the Qur’an (http://answering-islam.net/Quran/Science/embryo.html)” isimli İngilizce makalesinin Türkçe çevirisidir.
Çevirenler: Neva, Dark_Prince ve ALKA


1. Mucize İddiası (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#1)
2. Kuran’a Yöre Yaşamın Kökeni (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#2)
3. Su Veya Meni Damlası (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#3)
4. Kuran’da Embriyolojik Gelişme (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#4)
5. Bazı Olası Açıklamalar (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#5)
6. Gelişim Evreleri – Modern Bir Fikir mi? (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#6)
7. Yunan Yazarlardan Alıntılara Daha Fazla Örnek (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#7)
8. Ama Muhammed Bu Şeyleri Nasıl Bilebilir? (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#8)
9. Sonuç (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#9)

1. Mucize İddiası (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Toronto Üniversitesinde bir dönem anatomi uzmanlığı yapmış olan eski Prof. Keith Moore’ın 1980′lerin başında yazdığı, özel baskı embriyoloji ders kitabı, dünyadaki tıp okullarında yaygın olarak kullanıldı. Anlaşılan, Moore, insan embriyo gelişimine ilişkin neler anlatıldığına bilmek için ilk kez Kuran’ı ele alıp okuduğunda, embriyoloji bilimi oluşmadan önce, insan embriyolojisi gelişimine ilişkin ifadelerin 7. yüzyılda, eksiksiz olarak kaydedildiğini hayretle karşılıyordu [1]. Çok sonradan Müslümanlar, Allah’ın son vahyinin, embriyonun rahim içinde gelişimine dair ifadeler içerdiği ve o dönemde bunun bilinmesinin mümkün olmadığı, bunların Muhammed’e vahyedildiğini ispatlama girişiminde bulundular. Gerçekten yakın zamandaki bu kitap büyük oranda iddiayı teyit ediyordu;
“Dubai tıp okulu son zamanlarda, tüm öğrenciler için zorunlu olan bir İslami tıp kursu başlattı; Program, genetiğin de dahil olduğu tüm modern tıbbın Kuran’a bağlanmasını ve linklenmesini istiyordu. Bu kurslar, Suudi Arabistan’ın dinsel yaratılış doktrinine uygundu. Suudiler, hatırı sayılır ölçüde büyük paralar harcayarak, tıp konferanslarında önde gelen batılı bilim adamlarına, hatta bu meslekten olmayan belirsiz kişilere, modern bilimin prodüktörlerine Kuran ayetlerinin doğru olup olmadığını onaylamak için sordular . Bu konferanslardaki video ve broşürler, Suudiler tarafından İslam dünyasında elden ele dolaştırıldı” [2].
Eğer 7.yüzyılda test edilmesi mümkün olmayan malum ayetler ve bu kehanet, gerçekten doğru ve modern bilimin fikirlerine uygun olsaydı bu, Kuran’ın tanrısal olması gerektiği anlamına gelirdi. Bu sayfanın düzenlenme amacı, Muhammed zamanında insan embriyosuna ilişkin kesin olarak nelerin bilindiğini, Kuran ayetlerinin doğru mu, yoksa gerçekten daha öncesinde (Muhammed öncesinde) pekala bilinip bilinmediğini mi göstermektir.

2. Kuran’a Yöre Yaşamın Kökeni (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Kuran’da, insanın çoğalma, yaratılış, ve gelişimine ilişkin açıkça en az 60 ayet vardır. Ancak bu ayetler Kuran’da dağınık şekilde bulunurlar ve bu ayetlere ait temalar, kitabın genelinde yaygın olarak birden fazla kez tekrar edilmişlerdir. Hangi malzemeden yaratıldığımıza ilişkin ayetlerden başlamak konuya girişte faydalı olacaktır. Yeni başlayan biri, Kuran’ın tartışmasız, açıkça yazılmış bir kitap olduğu ümit edebilir ancak ayetler listelendiğinde, insan kökenine ilişkin ifadelerin ne kadar belirsiz olduğu ve kesinlik içermediği görülmektedir. Özel olarak belirtildiği durumlar hariç, kullanılan Kuran mealinin Yusuf Ali’nin (Suudi Revize Edition) çevirisi olduğunu unutmayın (Dipnot: biz burada Türkçe’ye çevirirken Diyanet mealini kullanmayı uygun bulduk).

Topraktan yaratılmış olabilir miyiz?
Hud Suresi 61: “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı”

Veya Arapça’da Salsaal olarak geçen kuru çamurdan mı?
Hicr Suresi 26,28,33: “Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan yarattık”
İsra Suresi 61: “Senin çamur halinde yarattığın kimse..”
Secde Suresi 7: “İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı”

Hiç’ten mi geldik?
Meryem Suresi 67: “İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattık”

Hayır, yokluktan da yaratılmadık!
Tur Suresi 35: “Yoksa onlar, hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar?” (Ali Bulaç Meali)

Balçıktan mı geldik? (Arapça: sulâletin min tîn)
Müminun Suresi 12: “Andolsun ki biz insanı, balçık mayasından yarattık” (Abdülbaki Gölpınarlı meali)
Munimun Suresi 12: “And olsun ki, insanı süzme çamurdan yarattık” (Diyanet meali – eski)
Sad Suresi 71: “Rabbin meleklere demişti ki, “Balçıktan bir insan yaratacağım” (Edip Yüksel meali)

Veya sudan?
Furkan Suresi 54: “O, sudan bir insan yaratıp”

Yoksa toz zerresinden mi ? (Arapça turâbin śümme)
Al-i İmran Suresi 59: “Allah onu (İsa’yı) topraktan yarattı.”
Rum Suresi 20: “Sizi topraktan yaratması, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir”
Fatır Suresi 11: “Allah sizi topraktan yarattı”

Belki de tek bir nefisten veya ölüden yaratıldık?
Rum Suresi 19: “Allah, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır”
Zümer Suresi 6: “O, sizi bir tek nefisten yarattı”

Bu büyük ölçülerdeki belirsizliği ve tam olarak hangi maddeden yaratıldığımızı çözmek için, yukarıdaki açıklamalar öne sürülerek, aynı yolla bir ekmeğin hamur, un, karbonhidrat ve molekülle yapıldığı da söylenebilirdi. Bununla birlikte, bu kaçamak ifadeler bir sorundur. Allah’ın insanı yaratırken, kullandığı toz zerresi ve toprak gibi metaforik tanımlamalar, Kuran’dan önceki binlerce yıllık antik dönemlerden kalmadır ve aynı ifadeler İncil’in, Genesis (yaratılış) 2:7 bab’ında da bulunmaktadır. Bu ifadeler tam olarak, yaşamın okyanusların dışında karada başladığını ve kendiliğinden devam ettiğini ileri süren, bilimsel evrim teorisi/ya da bunu savunanlarla ile çelişiyorsa, Müslümanlar da hem okyanuslardan, hem de karadan (hem sudan, hem topraktan) yaratıldığımızı söylüyor.

3. Su Veya Meni Damlası (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Kuran’da bir çok yerde insanın bir damla sıvıdan (meni, tohum ya da spermden) oluştuğu bildirilir:
Nahl Suresi 4: İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı (Diyanet meali)
Nahl Suresi 4: O, insanı [sadece] bir sperm damlasından yarattı (Muhammed Esed tefsiri)
Secde Suresi 8: Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı.
Fatır Suresi 11: Allah sizi .. sonra da az bir sudan (meniden) yarattı.
Necm Suresi 46: bir sudan (meniden) yaratmıştır.
Vakıa Suresi 58: Attığınız o meniye ne dersiniz?!
Kıyame Suresi 35: O dökülen meniden ibaret az bir su değil miydi?
İnsan Suresi 2: Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık
Mürselat Suresi 20: Biz sizi bayağı bir sudan (meniden) yaratmadık mı?
Abese Suresi 19: Az bir sudan (meniden).
Tarık Suresi 6-7: Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı. Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.
Bunlardan her biri altıncı yüzyılda, Muhammed zamanında Müslümanlar tarafından da bilinebilir miydi? Şüphesiz ki, üremenin bir damla sıvı emisyon içerdiği uygarlığın ilk günlerinden beri bilinmektedir. Eski Ahit, Yaratılış 38:9′de “Ama Onan ne zaman kardeşinin karısıyla yatsa, kardeşine soy yetiştirmemek için menisini yere boşaltıyordu” demekte. Dolayısıyla dışarı atılan sıvı damlasından yaşamın kökenini açıklayan ayetler, cinsel ilişki esnasında serbest bırakılan şeylerin doğrudan gözlemlenmesi olayından başka bir şey değildir. Bu basit gerçeği bilebilmek için herhangi bir vahiye veya ilahi bir bildirime ihtiyacımız olmadığı da açık.

Nufta hakkında yukarıda sırlanan ayetler, cinsel ilişki sırasında fışkırtılan sıvıyı tanımlamak için kullanılır ve açık bir şekilde meniye atıfta bulunmaktadır. Ancak, Prof. Moore İnsan Suresinin 2. ayetinde geçen “nufta”yı “karışık sıvı” olarak çevirmeyi yeğlemektedir ve bu Arapça terimin, gametleri (erkek spermi ve dişi yumurtası) içeren erkek ve dişi sıvılarına atıfta bulunduğunu söylemektedir. Eski Yunanlıların sadece mikroskop altında gözlemlenebilecek olan sperm ve yumurtaları tek tek gözleriyle görmüş olmaları ihtimal dışı olduğu gibi Kuran ayetleri de özel olarak sperme veya yumurtaye vurgu yapmamaktadır; basitçe ‘nufta’ demektedir. Makul olarak bu ‘meni’ olarak da çevrilebilir, veya Hipokrat’ın da daha erken bir zamanda kullanmış olduğu [4], bununla erkek ve dişi üreme sıvılarını kast ettiği, oluşum aşamasındaki “jerminal sıvı” olarak da çevrilebilir (ama açıkçası Hipokrat da bu sıvıların içinde hücreler olduğunu bilememiştir). Eğer Moore nufta kelimesini germinal sıvı olarak çevirmek isterse, aynı zamanda Kuran’ın bu terimi Yunanlılardan aşırmış olduğunu da pekiştirir.

Tarık Suresinin 6. ayeti, insan oluşmadan önce gerçekleşen cinsel ilişkide “fışkıran suyun” veya meninin, bel ile kaburga kemikleri arasından çıktığını iddia ettiği için ilginçtir. Görünüşe göre, meni, böbrek ve bel arasında kalan bir bölgeden çıkmakta ve bu da gerçek bir sorun teşkil eder, zira spermlerin -bu konuda eski Yunanlılar ikna olmasa da- testislerde üretildiğini biliyoruz . Örneğin Aristotales, matrak bir şekilde testislerin cinsel ilişki sırasında seminal geçişleri açık tutmak için ağırlık olarak işlev gördüklerine inanıyordu [5].

Sure içinde yer alan bu garip ifadenin Müslümanlar tarafından sunulan açıklaması ise [6], spermin fışkırdığı erkeğin kendisi henüz embriyo iken testislerin başlangıçta böbreklerin yer aldığı bölgelerdeki dokulardan oluştuğu gerçeği ile ilgilidir. Diğer bir deyişle, hem de çok dolambaçlı bir yoldan, başlangıçta spermlerin üretildiği testisler o bölgede olduğu için spermin bel ile kaburga kemikleri arasındaki bölgeden kaynaklandığı söylenir.

Elbette bu, bahsedilen ayet için çok daha az karmaşık olan bir açıklamadır. Yunan hekimi Hipokrat ve onun öğrencileri M.Ö. beşinci yüzyılda, meninin tüm vücut sıvılarından geldiğini ve meninin beyinden omurilik içine dağılmadan önce böbreklerden ve testisler aracılığıyla da penisten geçtiğini öğretiyorlardı [7]. Bu görüşe göre, doğal olarak spermlerin böbreklerin olduğu bölgeden kaynaklandığı düşünülür, bu artık günümüz bilgilerin besbelli bir maddesi olmadığı halde, Muhammed döneminde iyi biliniyordu ve Kuran’ın bu tür hatalı bilgiler içerebileceğini de göstermektedir.

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image14_116x151.jpg
Görsel: Hipokrat’ın bir büstü

Tabi ki tüm bunlara karşı, meninin belden geldiği ile ilgili bağ aslında mecazi bir anlam taşıyor gibi argümanlar da ileri sürülebilir. Buna dair Araf Suresi 172. ayette “hem Rabbin Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp…” ve Nisa Suresi 23. ayette “size şunlarla evlenmek haram kılındı; kasıklarınızdan gelen oğullarınızın eşleri..” örnekler bulabiliriz. Ama eğer öyleyse, o zaman bu mecazlı anlatım tarzının Orta Doğu kültürleri için ortak bir kullanım tarzı olduğu da kabul edilmelidir [8]; Tevrat’ta Tanrı Yakup peygambere (Yaratılış 35:11), “…senin sulpundan ve belinden krallar çıkacak” diye vaat veriyor. Daha sonra Eski Ahit’te benzer bir vaad Davud’a yapılır, “senin sulpundan (belinden) gelecek oğlun…” (1. Krallar 8:19) ve İncil’de Yeni Ahit’te Peter aynı kişiye “onun sulpundan ve belinden gelen birisi…” diyerek ona atıfta bulunuyor (Yunanca osphus). Ancak, bu “bel” (Arapça; sulp) kelimesinin mecazi anlamdaki kullanımları için örnekler vardır. Tarık Suresi, 6. ayeti açıkça fiziksel olarak cinsel birleşimden bahseder, ‘fışkıran su’ ve ‘bel ile kaburga kemikleri arası’ (Arapça; tar a’ib) her ikisi de çok fiziksel olgulardır ve bu ayetteki bağlamıyla açıkça Hipokrat tarafından yanlış öğretilen bilgi olan meninin üretildiği bölgeye atıfta bulunurlar. Böylece Kuran’da yeniden ortaya çıkan yanlış bir antik Yunan fikrinin ilk örneği de bulmuş olduk.

ALKA
11-09-2011, 18:19
4. Kuran’da Embriyolojik Gelişme (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Hacc Suresi 5. ayet şöyle der; “Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan , sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz)”. Mu’minun Suresinin 13-14. ayetlerinde aynı düşünce Kuran’ın Tanrısı tarafından yine tekrarlanır: “Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık“. Kıyame Suresinin 38. ayettinde insanın ”alaka”ya dönüştüğü söylenirken, Alak Suresi’nin 2. ayetinde ise insanın alakadan geldiği iddia edilir.

Ancak Moore bu konuda daha da ileriye gidiyor ve kitabının bir sonraki baskısında inanılmaz bir şekilde Kuran’da; “ortaya çıkan organizmanın, başlangıçtan 6 gün sonra, bir tohum gibi rahime yerleştirildiğinin” yazılmış olduğunu iddia ediyor [9]. Bu gerçekten doğru olsaydı çok şaşırtıcı bir durum olabilirdi. Kuran’da ise aslında böyle bir şey yazmıyor.

Biz bu kelimelerin kesin anlamlarının ne olduğunu, Moore ve diğerlerinin iddia ettiği gibi, ayetlerin yakın zamanlarda keşfedilen önemli bilimsel evreleri gerçekten içerip içermediğini ortaya çıkarmak amacıyla sorular sormak zorundayız. Arapça olarak geçen Nufta’nın ne anlama gelebileceği ile karşılaştırıldığında, “alak”ın ne anlama gelebileceğini anlamak daha zordur. Alak’ın ne anlama gelebileceğine dair birçok değişik görüşler ileri sürülmüştür; pıhtı (Pickthall, Maulana Muhammed Ali, Muhammed Zafrulla Khan, Hamidullah), küçük kan yumrusu (Kasimirski), sülük gibi pıhtı (Yusuf Ali) ve sülük, asılıp-tutunan şey ya da kan pıhtısı (Moore, op. cit.). Moore oldukça tartışılabilir olmasına rağmen embriyonun, hamileliğin 24. gününde bir sülüğe benzediğini iddia ediyor. Yan görünümde, embriyonun genetik bir parçası olarak gelişmekte olan umblikus (tıpta göbek ve göbek kordonunun adı) hemen hemen insanın içinde geliştiği “sülük” şeklindeki kısmın büyüklüğü kadarken, anne ve cenine ait iki dolaşım sistemini birbirinden ayıran organ olan plesanta ise (plesanta aynı zamanda embriyodan genetik olarak gelen dokuları oluşturur) embriyonun kendisinden çok daha büyüktür. Antik Yunan bilginlerinin 3mm boyundaki bir embriyoyu görebilmelerinin mümkün olmadığı ve bu yüzden embriyoyu “sülük şekilli” olarak tanımladıkları iddia edilmiştir, fakat Aristo halihazırda M.Ö. IV. yüzyılda, hem de doğru bir şekilde göbek kordonunun fonksiyonunu tanımlayarak embriyonun da bu göbek kordonu sayesinde uterusa yani rahim duvarına yapıştığını belirtmiştir [10] . Bachir Torki’nin [11] bir iddiası olan, ‘Alak Suresinin 2. ayetinde geçen Arapça “alak” kelimesinin, DNA’nın genetik kodu ile ilişkilendirebileceği veya “gen kodu” anlamına gelebileceği iddiası ise, bu kelimelerin kullanıldığı diğer ayetleri de anlamsız kılacağından bu iddiaya inanmak imkansızdır. Buna örnek olarak Arapça “alak” yerine “gen kodu” ifadesini Hacc Suresi 5. ayete uyarladığımızda: ‘‘Biz insanı bir damla spermden sonra ”gen kodundan” ve sonra küçük bir et yumrusundan yarattık” gibi bir anlam çıkar ki, bu da sadece ayeti daha da mantıksızlaştırır.

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image15_76x151.jpg
Görsel: 24/25 günlük bir embriyo “alaqa” aşamada, yaklaşık. 2 mm uzunluğunda

Alaka’nın anlamını saptayabilmek için Muhammed İbn-Yakub al-Firuzabadi‘nin en önemli Arap sözlüklerini derleyerek oluşturduğu Qamus al-Muheet isimli eserine bakabiliriz (M.S. 1329-1415) [12] . Firuzabadi, Alaka’nın ”kan pıhtısı” ile aynı anlama geldiğini söylüyor. Alak Suresi 2. ayette “Alak” kelimesi hem kollektif çoğul ek, hem de bir isim fiili olarak kullanılmıştır. Alak kelimesinin ayetteki ikinci kullanımında ise, insani anlayışa göre, Eski Ahit’te Adem’in topraktan ve tozdan yaratılması ve yukarıda sayılan diğer bazı Kuran ayetleri ile uyumlu bir şekilde (Tekvin 2: 7), insanın yapışkan bir maddeden ya da muhtemelen balçıktan yaratıldığını ifade ediyor . Buna karşın Kuran çevirmenlerinin hepsi, ”alaka” kelimesinin başka yerde tekil olarak kullanımı, onları bu ayette de “pıhtı” kelimesini kullanmaya zorlayacağı için, hepsi meallerinde Alak Suresinin 2. ayetinde geçen “alak” kelimesini, -”yapışan” veya “sülük gibi” cazibeli kelimeler bilimsel olarak daha doğru olduğu halde- ”yapışkan madde” yerine devamlı “pıhtı” olarak çevirirler.

Bu konuda başka bir bilgi kaynağı ise erken dönem Müslüman tefsirci ve yorumcularıdır. İbn Kathir’in yazdıklarına göre, su damlası (nutfe) rahme yerleştiğinde orada 40 gün kalır ve sonra kırmızı bir pıhtıya (alak) dönüşür, daha sonra şekilsiz bir et parçası mudga’ya dönüşmeden önce de bir 40 gün daha bekler. Bunlardan sonra nihayet sonunda bir şekil ve form almaya başlar. Hem “ar-Razi” hem de “as-Suyuti“‘ye göre [13] “toprak”kelimesi, hem Adem’in yaratılışına hem de erkeğin boşalması anlamlarına atıfta bulunurken ”nutfe” kelimesi ile erkekten gelen meni yani sperm, “alaka” kelimesi ile de katılaşmış kan pıhtısı parçası kastedilmektedir. İbn Qayyim al-Jawziyya (ölüm tarihi: M.S 1350), ‘bazen kesilen hayvanların rahimlerinde bulunan fetus, yaşayan ya da ölü bir hayvan yavrusu olup kanları katı ve sıkışıktır” diye yazar [14] . Tanınmış başka bir büyük hekim olan İbn al-Quff , 60 bölümden oluşan ”Sağlığın Korunması Üzerine” eserinin 13 bölümünde embriyoloji ve gebelik konusunda yazmıştır. İbn al-Quff, ek olarak gebelikten bir hafta sonra, “köpük evresi” ya da Arapçasıyla “raghwah” olarak adlandırdığı bir aşama gelişmesi daha ilave etmiştir. Buna göre, embriyo 16 güne kadar ”alak” (pıhtı) idi ve bu pıhtı 27 günden 30 gün sonrasına kadar bir et parçasına yani mudga’ya dönüşüyordu [15] . Gelişim evrelerini anlatan bu mühletlere aşağı yukarı olarak riayet edilmelidir, zira daha sonra da göreceğimiz gibi, en güvenilir hadis-i şeriflerin, fetal gelişim hakkında söyledikleri ile karşılaştırıldıklarında verilen bu mühletler yine de önemli bir gelişme olarak kabul edilebilir.

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image16_100x151.jpg
Görsel: 26/27 günlük bir embriyo. Etten bir lokmaya benzediği söylenen embriyo bu aşamada sadece 3 mm uzunluğundadır.

Gelişimin bir sonraki aşaması olan “mugda”yı Razi, “etin insan ağzında çiğnenebilecek kadar küçük parçası” olarak tanımlar. Mugda’nın çiğnenmiş et parçası anlamına geldiği fikri, aslında bu kelimenin daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan bir çevirisi olup daha az doğru bir tercümesidir. Böyle olduğu halde, bu fikir omurganın ve diğer gövde yapılarının geliştiği somitlerin (embriyo yaşamın üçüncü haftasının sonundan başlayarak embriyon mezoderminden gelişen ve notokordun her iki yanında ortaya çıkan oluşumların) modelleme hamuru plastisindeki diş izleri implantasyonları ile sadece üstün körü benzerlikler taşıdığı iddia edildiği için yine de süre gelmiştir. Bunun sadece hayali bir yorumlama olmadığını, aynı zamanda Moore’un mugda’nın 26-27 gün sonra meydana geldiğini iddia edemeyeceğini de, çünkü bu dönemde embriyonun sadece 4 mm küçüklüğünde olduğunu söylemek gerekir. Embriyonun çiğnenmiş bir et boyutuna ulaşabilmesi için (zira bir et parçası ancak 20-30 mm genişliğe ulaştığı zaman ağız dolusu olarak tanımlanabilir) bir kişinin yaklaşık 8 hafta kadar beklemesi gerekecektir ki mugda’nın anlatımlardaki gerçek anlamı da budur. Buhari ve Müslim tarafından nakledilen aşağıdaki hadise göre ise Muhammed peygamber, Mudga’nın 80 ve 120 gün arasında meydana geldiğini söylemektedir. Ancak bu aşamadaki bir embriyo, halihazırda bir insanın çiğneyebileceği et yumrusundan önemli ölçüde daha büyük olup insana çok benzer ve tamamen bir etten farklı görünür.

“Abdullah ibn Mesud rivayet etmiştir ki Rasulullah şöyle buyurur “Şüphesiz ki sizin herhangi birinizin yaratılması, ana karnında kırk gün nutfe, sonra bunun gibi bir kan pıhtısı, sonra bunun gibi bir parça et olarak devam eder daha sonra Allah ona bir melek gönderir” (Buhari, Ebu Davut, İmam Ahmed)
Böylece Muhammed’e göre bir damla sperm 40 gün rahimde kalır sonra bir 40 günlük zamanda da kan pıhtısına dönüşür ve bir 40 gün daha geçince et parçasına dönüşür [16]. Erkek sperminin kadının üreme yolunda en fazla 7 gün hayatta kalabileceği gösterilmiştir, bunun yanında 80 gün sonra embriyo çok açık bir şekilde insan şeklini alır ve bu dönemde halihazırda çok gelişmiş olduğu için artık ne bir kan pıhtısına ne de ağız dolusu çiğnemlik ete benzer.

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image17_80x151.jpg
Görsel: On bir haftalık bir fetus, gerçek boyutu 7.5 cm, ancak Muhammed’e göre hala “alak” aşamasında olan bir kan pıhtısı

İnsan gelişiminin son evresinde Kur’an’a göre kemikler oluşur ve kemikler et ile kaplanır. Ancak Prof.Moore’nin de dahil olduğu modern ebriyologlar kemiklerin oluştuğu ve mezoderm diye bilinen dokunun, kasların (”et”) oluştuğu doku ile aynı dokular olduğunu söylerler [17]. Böylece kemikler ve kaslar sırayla değil eş zamanlı olarak aynı anda gelişim gösterirler. Sahip olduğumuz kas dokularının çoğu doğumdan önce belirlenirken kemikler kalsiyum ile güçlenerek gelişimini ve kalkerleşmelerini gençlik yıllarına kadar devam ettirirler. Bu anlamda kemikler et ile kaplanmaz, eğer Kur’an kemiklerle kasların aynı anda gelişmeye başladığını ve kasların daha önce gelişimlerini tamamladığını söyleseydi çok daha fazla bilimsel doğruluğu olacaktı. Kemiklerin etle giydirilip kaplandığı düşüncesi sadece bilimsel açıdan tamamen yanlış değil, aynı zamanda, biraz sonra göreceğimiz gibi, doğrudan antik Yunan hekimi Galen’in eserlerinden kopyalanmıştır.

ALKA
11-09-2011, 18:20
5. Bazı Olası Açıklamalar (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Aristo, insanların erkeğin sperminin kadının adet (regl) kanı üzerindeki faaliyeti sonucu oluştuğuna inanıyordu ki [18] , bu da bizi bir ikilemde bırakır. Eğer ”alak” kelimesini pıhtı olarak çevirirsek bu, Kur’an’ın anne karnındaki insanın gelişimi hakkındaki verdiği bilgilerin tamamen yanlış olduğu anlamına gelir, zira embriyonun oluşumu sırasında kesinlikle ”kan pıhtısı” evresi yoktur. Embriyonun kan pıhtısına benzer bir görünüme sahip olabileceği tek durum düşükler olup bu durumda kanın pıhtılaştığı (pıhtının büyük bir bölümü anneden gelmek üzere) görülebildiği gibi bu pıhtı katılaşmıştır ve tanımı gereği artık hayatta da değildir. Eğer bir embriyonun görünümü pıhtıya benziyorsa bu onun asla gelişememiş ve insan haline dönüşememiş olduğu anlamına geldiği gibi bu embriyo ana rahminden düşmüş bir et parçası ve ölü bir kitle olacaktır. Muhammed birden çok eşe sahip olduğu için büyük bir olasılıkla düşüklerin ona tanıdık gelmesi gerekir. Alternatif olarak, Aristoteles’in, embriyonun, erkek spermi ile kadının menstrüel (adet) kanının kombinasyonu sonucu ortaya çıktığına dair olan yanlış inancı Kuran’daki yanlış bilgilerin dayandığı bir ipucu olabilir.

Moore, embriyonun gelişiminde ”kan pıhtısı” evresi olmadığını farkettiğinden beri ”alak” kelimesini sülük olarak çevirerek bu problemden kaçınır. Ancak gördüğümüz gibi, bu sadece embriyonun 24-25. günlerde ”yapışkan sülüğe” , 26 ve 27. günlerde ise diş izlerine sahip ”mudga’ya benzediği” yorumunu haklı çıkarabilmek için alak ve mudga kelimelerinin anlamlarıyla oynamasından ve çarpıtmasından öte başka bir anlam ifade etmez. Bunun yanında eğer ”alak” kelimesini rahim duvarına tutunduğu için ’’sülük” olarak çevirirsek ortaya bir problem daha çıkar ki, bu da cenin sadece bir kaç gün için mi rahim duvarına tutunduğu sorusunu ortaya çıkarır. Kesin olarak biliyoruz ki fetus sadece birkaç gün değil, gebeliğin sonuna kadar 9 ay boyunca rahim duvarında yapışık olarak kalır.

Moore’nin yorumunda başka problemler de var. Sorun sadece Muhammed’in 24-25 gün ve 26-27 gün yerine iddia ettiği alak ve mudga’nın gebelik sırasında sırasıyla 40-80 gün (alak) ve 80-120 (mudga) günlük dönemlerde oluşması ile ilgili tarihler değil, asıl sorun aynı zamanda eğer Kur’an insan gelişimine dair yüksek kesinlikte bilimsel hesaplar verdiği iddia ediliyorsa neden ”nutfe, alak, mudga ve sonraki kemiklerin etle giydirilmesi” gibi sadece 4 evreden bahsettiği sorusudur. Örnek olarak Moore kitabında döllemenin başlangıcı ile 28. gün arasında en az 13 evre daha sayar. Kur’an neden bu evreler hakkında hiçbirşey söylemiyor? Gerçek şu ki, Arapça terimlerin anlamları daha belirsizleştikçe ve belirli olan kelimelere de daha fazla anlam yükledikçe bunların da daha az ikna edecek ölçüde hassas bilimsel terimler olduğu söylenebilir.

Ancak en ikna edici açıklama ve Kur’an’ın Allah’ın bozulmamış ve herhangi bir insanın müdahalesi olmadan yazılmış sonsuz sözleri olduğunu iddia edenler için en endişe veren şey, Kuran’ı Kerim’in büyük nüfus sahibi olan Yunanlı hekim Galen’in öğretilerinin bir tekrarı olduğudur. Bu durumda, sadece Kuran’ın kendisi yanlış değil, ama aynı zamanda antik Yunan edebi eserlerinden yapılan aşırmalar da yanlış olacaktır!

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image18_103x151.jpg
Görsel (sol): Galen’in bir resmi

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image18_201x227.jpg
Görsel (sağ) : Bergama’daki sağlık tapınağı (Türkiye)
[Bu hastane hakkında daha fazla resim için buraya (http://answering-islam.net/Quran/Science/embryoimg/asclepieion.htm) tıklayın]

Kur’an’da tanımlanan embriyolojideki farklı evrelerin varlığını ar-Razi ve al-Quff, Yunan Fizikçi Galen’in M.S 150 yılında Bergama’da (şimdiki Türkiye) yazdığı öğretileriyle aynı şekilde açıklıyor. Galen, aşağıda ayrıntılı olarak embriyonun dört aşamada geliştiğini öğretir.

Galen’in Yunanca eserinden alıntı:

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image21_341x256.jpg

Türkçe çevirisi:
Hesaplarımızı temiz ve düzenli hale getirmek için bir hayvanın ilk biçimlendiği döneme geri dönelim ve fetusun oluştuğu bu dönemi dört farklı devreye ayıralım. İlk evrede, hem düşükte hem de otopside görüldüğü gibi, meni formları hakimdir (Arapça nufta). Bu noktada, muhteşem Hipokrat da, hayvanın şeklini henüz fetus olarak tanımlamayıp meni formu aşamasının 6. günde sona erdiğini duyduğumuz halde bu formu hala meni olarak tanımlar. Ama eğer bu oluşum kan (Arapça alaqa) ile doluysa ve kalp, beyin ve karaciğer henüz tam olarak belirginleşip şekillenmediği halde belli bir dayanışma gösteriyor ve önemli bir boyuta ulaşmışsa bu da ikinci evredir ve fetus bir et formuna sahip olup artık meni formdan çıkmıştır. Buna göre, siz de Hipokrat’ın böyle bir formu artık meni olarak tanımlamadığını ama bahsettiği gibi fetus olarak tanımlayacağını düşünebilirsiniz. Anlatıldığı gibi, eğer önde gelen bu 3 parça diğer parçalardan açıkça, bir siluet şeklinde ayrılmaya ve belirgin bir biçimde görünmeye başladığında da bu dönemi üçüncü evre takip eder (Arapça mudga). Bu evrede önde gelen 3 parçanın şeklini de açık seçik görebileceğiniz gibi mideyi oluşturan parçaların bunlardan daha koyu, hele hele dış uzuvların ise hepsinden de daha koyu olduğunu izleyebilirsiniz. Dallara benzerlik gösterdiği için Hipokrat’ın da tanımladığı ifade ile bu kısımlar daha sonra “dalları” oluşturacaktır. Dördüncü ve son evre ise, bacak ve kol gibi dış uzuvların tüm parçalarının ayırt edilebildiği aşamadır. Bu evrede muhteşem Hipokrat, fetusu artık embriyo olarak da tanımlamaz, bilakis artık kasılma hareketleri gösterdiği ve ana rahminde canlı bir hayvan gibi hareket ettiği için bu tamamlanmış oluşuma “çocuk” der (Arapça Yeni bir Yaratılış) …

… Bu aşamada doğanın organları tam olarak belirleme ve tüm parçaları tamamlama zamanı gelmiştir. Bu da etin kemikler etrafında büyümesine sebep olur, ve aynı zamanda … kemik uçlarını birbirine bağlayan bantları meydana getirir ve tüm uzunluğu boyunca periost denilen ince membranların yerleşmesine ve burada etin gelişmesine neden olur.[19]
Karşılaştırmak için Kur’an, Mü’minun Suresi, 13-14. ayetleri Arapça olarak verilmiştir:

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image22_174x194.jpg

Türkçe meali:
Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik. Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!
İnsanın meydana gelmesindeki ilk evre meni damlasıdır ve Arapça ”nutfe” kelimesine karşılık gelir; ikinci evre şekilsiz (henüz şekil almamış) beyin, karaciğer ve kalbe sahip kanlı damarlanmış fetusdur ve kan ile dolduğunda Arapça ”alak” kelimesine karşılık gelir yani kan pıhtısı; üçüncü evrede ”ete dönüşmüştür” ve Arapça ”mudga” kelimesine karşılık gelir, yani ağızda çiğnenebilir, bir çiğnemlik et parçası. Ve en son evre olan dördüncü evrede organlar iyice şekillenmiştir, eklemler rahatça hareket edebilir ve fetus hareket edebilecek hale gelmiştir [20]. Eğer Galen’in öğretileriyle Kur’an açıklamaları karşılaştırılması hakkında şüphe içindeyseniz aralarında İbn-Qayyim’in de olduğu erken dönem Müslüman doktorların açıklamalarına bakabilirsiniz. Cambridge Üniversitesi’nin Orta Doğu Merkezi Yöneticisi Basim Musallam konuyu şu şekilde bağlamaktadır:
“Kur’an ve Hadislerdeki Müslümanların kabul ettiği gelişim evreleri Galen’in hesaplarıyla tamamen aynıdır. Hiç şüphesiz Orta Çağ düşüncesi Kur’an ve Galen’in öğretileri arasındaki benzerliği anladı, Arap bilimi Kur’an’daki aynı terimleri Galen’in evreleri ile açıklama işine koyuldu”.[21]

ALKA
11-09-2011, 18:21
6. Gelişim Evreleri – Modern Bir Fikir mi? (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Aşama evrelerindeki embriyo gelişimin modern bir fikir olduğu ve Kur’an’ın insan gelişimindeki aşamaları anlatan modern embriyoloji önceden tahmin ederek hesapladığı söylenir. Fakat insan gelişiminin farklı evrelerle olduğunu söyleyen Galen dışında bir yığın antik dönem yazarı daha vardı. Örnek olarak embriyonun gelişimini altı evrede tamamladığını yazanYahudi Talmud’unu verebiliriz. Samuel ha-Yehudi 2. yüzyılda yaşamış olan Yahudi bir hekimdi ve embriyoloji ile de ilgileniyordu [22]. Embriyoya ”peri habbetten” (vücudun meyvesi) diyordu ve gelişimini şu evrelere bölmüştü;
1. golem (şekilsiz,dürülü şey),
2. shefir meruqqam (işlenmiş fetus – shefir ”amniyon kesesi” anlamına gelir)
3. ‘ubbar (hamile kalınmış şey)
4. v’alad (çocuk)
5. v’alad shel qayama (asil ya da yaşayabilir çocuk)
6. ben she-kallu chadashav (gelişim aylarını tamamlanmış çocuk)
Bugün modern bilim sayesinde, insanın anne karnında oluşumunun doğuma kadar kesintisiz bir şekilde devam eden süreç olduğunu biliyoruz, zaten bu nedenle çağımızda kürtaj ve embriyo araştırmaları hakkında çok fazla kafa karışıklığı vardır. Eğer biz anne karnında hiç duraksamaksızın gelişiyorsak hayatın başlangıcı hakkında kesin ve katı sınırlar çizmemiz de imkansızlaşır. Bu durum bizlere ”‘O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır’’ (Nuh Suresi, 14) diyen Kur’an ayetlerinin anlamsız olduğunu gösteriyor.

7. Yunan Yazarlardan Alıntılara Daha Fazla Örnek (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Eğer antik dönem Yunanlıların öğretilerine bakarsak Kuran ve hadislerdeki embriyolojiye dair tüm kaynakların Antik Yunan öğretilerine dayandığını ve bunların geriye doğru takip edilebildiğini açıkça görürüz. Örnek olarak Muhammed’e ”neden bir kırmızı deve grubunun arasında gri bir deve var” diye sorulduğunda Muhammed’in ”gizli bir özelliği nedeniyle’‘ diye cevap verdiği hadisi verebiliriz. Ancak Aristo doğan yavruların ebeveynlerinden birisi yerine daha çok büyük anne veya babalarına benzediklerini ve şimdi resesif karakter veya çekinik gen olarak bildiğimiz karakteristik özelliklerin bir kuşağı atlayarak bir sonraki kuşağa aktarılabileceğini tespit etmiştir [23] . Bunun yanında Aristo bize bir de siyah tenli bir koca ile evlenen Elis isimli bir kadından bahseder, çiftin kızı siyah tenli olmamasına rağmen ancak onların kızlarının kızı -Muhammed’in de tam olarak aynı şekilde tanımladığı gibi bir kuşağı atlayan bir gen göstererecek şekilde- siyah tenli olarak dünyaya gelmişti [24].

Başka bir hadise göre: “ Bu ikisi­nin birleşmesi sırasında erkeğin menisi kadınınkine galip gelirse, Allah’ın emriyle oğlan doğar. Kadının menisi erke­ğinkine galip gelirse Allah’ın emriyle kız doğar” [25]. Elbette bu hadiste baskın özelliklerden (baskın karakter) ve resesif (çekinik) genlerden bahsedilmiyor, bazı Müslümanlar bunu iddia ettilerse de [26] bu hadiste anlatılanlar basit bir şekilde Hipokrates‘in yanlış inancını tekrarlamaktan öteye gitmemektedir. Hipokrates, yanlış olarak erkeklerin ve de kadınların hem dişi ve hem de erkek spermler ürettiğini ve doğan çocuğun cinsiyetinin miktar ve güç bakımından anne ve babanın sıvısından hangisi baskın gelirse ona göre belirlendiğini sanıyordu.
“… Kadın ve erkek çiftler eşit şekilde hem erkek hem de dişi spermler içerirler (Kadından daha güçlü olan erkek ancak güçlü bir spermden geliyor olmalıdır). Bir diğer nokta da; a) eğer çiftlerin her ikisi de güçlü sperm üretirse o zaman çocuk erkek olur, oysa b) eğer çiftin her ikisi de zayıf (güçsüz) sperm üretirse bu durumda çocuk kız olur. Ancak c) eğer çiftlerden her biri değişik sperm üretirse (biri güçlü biri güçsüz) bu durumda miktar bakımından kimin spermi baskın gelirse çocuk ona göre cinsiyet alır. Varsayalım güçsüz sperm, daha güçlü spermden miktar olarak daha çok olsun; o zaman daha güçlü sperm kaybeder ve güçsüz spermle karışır, bu durumda doğacak çocuk kız olacaktır. Eğer bunun tam aksi olursa yani daha güçlü sperm güçsüz sperme miktar olarak baskın gelirse bu durumda güçsüz sperm kaybeder ve sonucunda doğan çocuk erkek olur” [27].
Eski bir hadiste, Muhammed, “Erke­ğin suyu beyazımtrak ve kadınınki sarımtrak olur” der. Bu daha çok, gelişmekte olan civciv-yumurtası içinde bulunan ve Aristoteles‘in incelediği için bildiği, yumurtanın beyaz ve sarı içerikleri gibi duyuluyor [28].
Sonra aynı hadise göre, görünüşe göre embriyoya şeklini vermesi için Allah tarafından bir melek yollanıyor ve melek Allah’a ”bu bebeğin cinsiyeti ne olacak” diye soruyor. Hadiste anlatılanlara bakmaksızın, aslında cinsiyet sonradan değil, tam olarak ilk döllenme esnasında önceden belirlenmiştir. Eğer döllenmiş yumurta iki tane X kromozumu içeriyorsa doğacak çocuk kız, veya bir X ve bir Y kromozomuna sahipse erkek olur. Bunun yanında hadiste meleklerin embriyo gelişiminin kaçıncı gününde gönderildikleri de belirsizdir (Hudhaifa bin Usaid, Muhammed peygamberin bu süre hakkında “40 ya da belki de 50. günde, 42 değil” dediğini rivayet ederken Abu Tufail ise Muhammed peygamberin Hudhaifa bin Usaid’a spermin anne karnında 40 gün kaldığını rivayet ettiğini iddia eder). Hipokrates ise erkek üreme organlarının gelişiminin 30 günde ve kadın üreme organlarının ise 42 günde tamamlandığını düşünüyordu [29]. Bu nedenle meleğin anne karnındaki çocuğun cinsiyetini öğrenmek için 42 gün beklemesine şaşmamalıyız. Gerçekte ise önce gebeliğin 7. haftasında yumurtalıklar ve testisler özdeş olarak ortaya çıkar ve ve dış genital organlar sadece 9 hafta civarında farklılaşmaya başlar.

Zümer Suresi 6. ayette; ”O sizi annelerinizin karnında, bir yaratılıştan sonra başka bir yaratılışla (halden hale geliştirip dönüştürerek) üç karanlık içinde yaratır” denilir. Bu ayetin birçok yorumu vardır, Suyuti‘nin de dahil olduğu bazı yorumcular fetusu çevreleyen 3 tane zarın olduğunu, birincisinin bebeğe besin taşıdığı, ikincisinin idrarı emerken üçüncüsünün de atık maddeleri emdiği şeklinde yorumlarlar. Bir diğer görüşe göre ise bu 3 karanlık fetusun oturduğu karın duvarı, rahim duvarı ve amniyon kesesi olarak yorumlanır. Bunlar, Hipokrates‘in rahim içindeki amniyon kesesinde bulunan yavruları gözlemlemek için hamile dişi köpekler üzerinde yaptığı otopsisinde de açıkladığı gibi [30] tamamen çıplak gözle gözlemlenebilecek şeylerdir . Hem rabbini geleneklerinin ve hem de büyük bilim adamı Gaius Plinius Secundus‘un anlatımına göre [31] bundan oldukça daha korkutucu bir yöntemi ise Kraliçe Kleopatra fetuslarını görmek istediği hamile kadın kölelerinin (cariyelerinin) rahimlerini yarıp açarak uygulamıştır. Ayrıca, Romalılar bebeğini doğuramadan ölen hamile kadınların rahmini açmak için özel yöntem bulmuşlar ve kadın ile ölü bebeğini geleneklere göre yan yana gömerlerdi, böylece bu doğuma ”Sezeryan Ameliyatı” ismi verildi ve bu tıpta kullanılan bir terim oldu.

Müslümanlar Abese Suresi’nin 20. ayetinde anlatılanların Allah’ın bebeğin doğumunu nasıl kolaylaştırdığı ile ilgili olduğunu vurgular fakat bu Ahkaf Suresinin 15. ayetiyle çelişir (”Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu”). Aslında Abese Suresi’nin 19. ayeti insanın bir damla meniden veya spermden yaratıldığından bahseder ve 21. ayet insanın ölümünden ve defnedilerek gömülmesinden bahseder, bu yüzden 20. ayetin doğum sürecine atıfta bulunmaması, bunun yerine insanın bütün hayatının Tanrı tarafından kolaylaştırılmış olmasına atıfta bulunması tamamen mantıklıdır. Bu bağlamda ayet daha mantıklı bir hal alıp Ahkaf Suresinin 15. ayetiyle de çelişmeyeceği gibi çocuk doğurmanın bir kadının hayatında yapabileceği en tehlikeli şeylerden biri olduğu gerçeğine de karşı olmaz (Mozambik’de kadınlar arasında en sık görülen 7. ölüm nedeni çocuk doğurma vakalarıdır ve dünya genelinde her 53 dakikada bir kadın iş yerinde çalışırken ölmektedir). Bu anlamda İncil’deki öğreti, kadınların ağrı çekerek doğum yapması (Yaratılış 3:16), çok daha gerçekçidir.

Ahkaf Suresi 15. ayette, ”ve onun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi 30 aydır” denilirken Lokman Suresi 14. ayette ise ”onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur” denilir. Bu normal bir hamilelik süresinin 6 ay olduğu anlamına gelir. Günümüzde yeni doğan bebekler için geliştirilmiş yoğun bakım üniterleri sayesinde gebeliğin 24. haftasında erken doğan bebeklerin sadece küçük bir oranı -her ne kadar birçok durumda ağır derecede özürlü olarak olsa da- hayatta kalabiliyor. Muhammed’in verdiği süre sonunda (6 ay) doğan bebekler ise hayatta kalamaz, zira bu çok erken bir yaştır ve Kur’an normal hamilelik süresi için ön gördüğü tarihle çılgınca bir hata yapmıştır.

Ahzab Suresinin 4. ayeti ”Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır” der. Ancak bugün tıpta kalbin duplikasyon ile çoğaltılması onaylanarak buna izin verilmiş ve her ne kadar isteksizlikle de olsa Geoffrey-Saint-Hilaire ve Littre, Meckel, Colomb, Panum, Behr, Paullini, Rhodius, Winslow ve Zacutus Lusitanus gibi ünlü anatomistlerin de dahil olduğu herkes bunu kabul etmiştir [32].

Kur’an’da başka yerlerde fantastik gelişmiş ve çok anlamlı emirlerin var olduğu iddia edilmiş olsa da aslında bunlar da daha önceden biliniyor ve çok daha eski uygarlıklar tarafından da uygulanıyordu. Bakara Suresinde 222. ayette Alllah Muhammed’e “Aybaşı (adet-regl) bir rahatsızlıktır. Ay hâlinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişkide bulunmayın” der. Oysaki bundan 2000 yıl önce Musa, “‘Âdet gördüğü için kirli sayılan bir kadınla cinsel ilişki kurmayacaksın” diye emir almıştır (Tevrat-Tora Kitabı=Levililer 18:19), ancak ama bu emir kesinlikle sağlık nedenlerinden ötürü olmayıp tamamen dinsel ve ritüelsel nitelikli bir emirdir. Bazı Müslümanlar ellerinde bilimsel deliller olmadan adet döneminde kadınla cinsel ilişkiye girmenin, her ne kadar bu döenmde cinsel birleşim bir çift için rahatsız edici olabilse de, erkeklerde kısırlığa yol açacağını veya endometriozis ile fallop tüplerinin hasar görmesine neden olabileceğini iddia etmişlerdir. Ama en önemlisi ay başı bir hastalık olmayıp aksine yararlıdır; gerçekten de endometrium tabakasının dökülmesi rahmin rahim kanserinden korunmasına yardımcı olur. Hormon preparatı Progesteron, postmenopozal kadınlarda (yani menopoz sonrası dönemine giren kadınlarda) endometrium tabakasının birikerek onu kanser etmesini engellemek için kadının her ay olması gereken yapay ay başına ikna etmek için hormon replasman tedavisine dahil olmak zorundadır aksi taktirde bu kadında kansere yol açabilir!

ALKA
11-09-2011, 18:22
8. Ama Muhammed Bu Şeyleri Nasıl Bilebilir? (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Kur’an’da tekrarlanan embriyolojik bilgilerin aynılarını ve ayrıntılı açıklamalarını eski Yunanlarda buluyoruz ama Yunanlıların bu öğretilerinin Muhammed’in zamanındaki Araplarca da bilindiğinden nasıl emin olabiliriz? Kur’an’ın söylediği bir çok şey Galen‘in öğretileri üzerine kurulu olduğundan Galen’in yazdığı eserlerden 26 kitabının halihazırda 6. yüzyıl gibi erken bir zamanda Reş ‘Aina Sergius (Ra el-Ain) tarafından Süryanice’ye tercüme edildiğini bilmek önemli olabilir. Sergius, İskenderiye’de tıp eğitimi görmüş, Mezopotamya’da çalışmış ve M.S 532 yılında İstanbul’da hayata veda etmiş bir Hristiyan Rahipti [33]. Sergius, Başpiskopos Gregorius, al-Rahawy, al-Taybuti, Patrik Theodorus and al-Sabakti‘nin de dahil olduğu Yunan tıp Külliyatının eserlerini Süryanice’ye çeviren Nesturi (Süryani) Hristiyanlardan biriydi [34].
Nesturiler, o dönemde ana akım kilisesinden zulüm gördükleri için İran’a kaçtılar ve gittikleri her yere çevirdikleri Yunan doktorların eserlerini de beraberinde götürerek bunları birçok okulda öğretmişlerdir. Nesturilerin öğretim verdikleri okulların en ünlüsü İran’ın güneydoğusunda bulunan, M.S 555 yılında Pers (İranlı) Kralı Büyük Kisra (Kisra Anuşirvan ya da Nuşirvan olarak da bilinir) tarafından kurulan Cundişapur‘daki tıp ve filozofi okuluydu ve varlığını M.S 531 ile 579 yılları arasında sürdürmüştür.
İslam tıp bilimi ile Yunan tıp bilimleri arasındaki en önemli bağlantı, İskenderiye yerine geç Sasani dönemindeki tıpta, özellikle Cundişapur okulunda aranmalıdır. İslam’ın yükseliş döneminde Cundişapur en önde geliyordu. O zamanlarda Cundişapur en önemli tıp merkezi olup Yunan, Hint ve İran’ın tıbbi geleneklerini kozmopolit bir atmosferde birleştirerek ve İslam tıbbına zemin hazırlamıştı. Farklı tıp ekollerinin kombinasyonu, daha sonra İslami tıp alanında elde edilecek sentezin ilk belirtileri olacaktı. [35]
Arap tıbbı bu sorunun sadece bir tarafı ile başa çıkmak için birçok kaynaktan ödünç almıştır. En çok da Yunanlılara borçludurlar. Cundişapur tıp okulu ağırlıklı olarak Yunan öğretilerine sahipti. Araplar İran’a gelmeden çok önce tıp okulunun kütüphanesi büyük oranda Süryanice çeviriler içermiş olması gerekiyor. İbn Abi Usaybi’ye göre Yunan tıp ve felsefi eserlerini ilk olarak Sergius of Ra’s-al-`Ayn Süryanice’ye çevirdi. Büyük olasıkla o, Büyük Kisra için çalışıyordu ve kesinlikle onun çevirileri Cundişapur’da kullanılmaktaydı. [36]
Müslüman tarihçilere göre,özellikle İbn Abi Usaybia ve al-Qıfti‘ye göre [37] Cundişapur’un en ünlü mezunu Harith İbn Kalada isimli Muhammed’in yaşıtı olan bir doktordu. İbn Kalada büyük olasılıkla 6. yüzyılın ortalarında Taif Şehri’nde, Banu Thaqif kabilesinde doğdu. Yemen’e ve daha sonra İran’a seyahat etti ve bu dönemde İran’da Cundişapur’daki büyük tıp okulunda tıp eğitimi aldı, böylece Aristo, Hipokrates ve Galen’in öğretileriyle yakından tanışmış oldu [38].

O, kısmen Kral Kisra ile bir istişare sonucu olarak meşhur oldu [39] . Daha sonra da peygamber Muhammed ile yoldaş oldu ve Muhammed İslam geleneğine göre aslında ondan tıbbi tavsiyeler alıyordu [40]. Hatta o Muhammed ile akrabalık bağı kurmuş da olabilirdi ve onun öğretileri şüphesiz Muhammed’i de etkiledi [41]. Bunun yanında Muhammed tıbbi bilgiler konusunda sahip olduğu tecrübeleri bir süre çölü terkedip tıp öğrenmek için Cundişapur’a gittiğini söyleyen bir Araptan, Haris Bin Kalda’dan da öğrenmiş olabilir. Geri döndüğünde Mekke’ye yerleşen Haris bin Kalda, çöldeki Arapların en önde gelen hekimi oldu. Müslüman olup olmadığı belirsizdir ama bu Muhammed’in hasta arkadaşlarını danışmak için ona yollamasına engel değildi [42].

Çocuk sahibi ve baba olamayan Harith İbn Kalada’nın Muhammed’in kuzeni olan Harith al-Nasar‘ı (Nadr olarak da bilinir) evlat edindiğini ve onun da meslek olarak bir hekim olduğu söylenir [43]. İlginçtir ki Nadr, Kur’an’daki hikayelerin kendisinin içinde büyüdüğü eski Fars masallarından daha da eğlenceli ve eğitici olmadığını söyleyerek Muhammed ile alay etmiştir. Belki de o, Kur’an’daki bazı hikayelerin aslında insan kaynaklı olduğunun farkına mı varmıştı? Bunun sonucu olarak Muhammed onun yeminli düşmanı oldu ve Peygamber sonraki günlerde 624 yılında yapılan Bedir Savaşı’nda onu yakalayarak öldürdü [39].

Şimdi Sergius’un Süryanice çevirileriyle Cundişapur’a nasıl etki ettiğini göstermeye ihtiyacımız olan bağlantılara da sahibiz. 7. yüzyılın ilk yıllarında (daha büyük olasılıkla 6. yüzyılın sonlarında), Harith Bin Kalada Cundişapur’da tıp eğitimi gördü ve Muhammed tıp bilgilerinin bir kısmını Harit’den edindi. Bu nedenle, hem bu olayla hem de diğeriyle, biz kolayca Yunan tıbının izlerini gözlemleyebiliyoruz [44]. Sergius, aşağı yukarı Büyük Kisra’nın saltanatı başladığında öldü ve bu dönem içinde Kisra tarafından özel olarak Galen’in eserlerini Yunanca’dan Süryanice’ye çevirmek için bile görevlendirilmiş olabilir. Kisra, saltanatının ortalarında, yarısına doğru Galen’in el yazmalarının elbette korunuyor olduğu Cundişapur’u kurdu. Kisra’nın saltanatının sonlarına doğru, sonra Muhammed ile ilişkiye giren Harith İbn Kalada, Kisra’nın huzuruna kabul edildi.

Bunun yanında biz, Müslüman inanışına göre insan gelişiminden bahseden Kur’an ayetlerinden en az birinin insan dudağından geldiğini de biliyoruz: Muhammed, Mu’minûn Suresi’nin 14. ayetini Abdullah Ibn Abi Sarh’a yazdırırken Abdullah Ibn Abi Sarh, Muhammed’in insanın yaratılışı hakkındaki bütün söylediklerinden güzelce büyülenir ve o anda Muhammed tam ”bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık” sözünü vahiy alırken arkadaşı (Abdullah Ibn Abi Sarh) ”Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir” diye bağırır ve Muhammed vahiy devam etmesine rağmen bu sözü de, ne Allah’ın ne de Muhammed’in kendi sözü olmamasına rağmen kabul ederek Ibn Abi Sarh’ın o sözünü de Kur’an’a yazdırır [45].

Gerçekten şu soru bir cevap arıyor: Kur’an’ın en az bir ayetinin insan sözü olduğunu biliyoruz, peki Kur’an’ın başka ayetlerinde de peygamberin dışındaki başka insanların sözlerinin olmadığından nasıl emin olabiliriz?

İskenderiye’nin M.S 642 yılında çöküşünden sonra Yunan tıp bilgileri bütün Arap dünyası boyunca daha hızlı birşekilde yayıldı. 9. yüzyılda Hunain İbn Ishak (M.S 809-873) belki de kesin olarak Hipokrates ve Galen’in öğretilerini Arapça’ya çevirdi [46], [47], [48] ve al-Kindi özellikle Hipokrates’in de dahil olduğu bilginler üzerine 20 bilimsel eser yazdı.

Gerçekten de, Arap tıp literatürünün yazarları kaynaklarının büyük oranda Hint ve Yunan tıp gelenekleri olduğunu kabul ediyorlar. Örnek olarak 850′li yıllarda Hristiyanlıktan İslam’a giren Ali at-Tabari‘nin Mezopotamya’nın Samarra kentinde yazdığı en erken Arap tıp özeti olan ‘‘Bilgeliğin Cenneti” [49], [50] isimli eserini verebiliriz. O kitabında, tezini yazarken Hipokrates ve Aristo tarafından belirlenen kuralları izlediğini söyler. Bilgeliğin Cenneti toplam 360 bölüm ve 40 tez içerir, 325. bölümün başlangıcının ismi ise ”Hindi Kitapların Özetlerinden” adını taşır. Bölüm 330, Sushruta‘dan (Eski Hint Cerrahı) ”Embriyo ve Uzuvlarının Oluşumu”, Embriyo’nun sperm ile adet (regl) kanlarının karışması sonucu oluştuğunu söyler (aynı Aristo gibi!) ve ve embriyonun çeşitli bileşenlerini açıklar. Tıp tarihçisi Arthur Meyer, Arap embriyoloji geleneğinin tümünü özetlerken at-Tabari’nin büyük ölçüde Yunan geleneklerine bağımlı olduğunu, bu konuda Araplardan çok az bilgi edinilebildiğini ima eder. Ayrıca Aristotales ve Galen öğretilerinin bin yılı aşkın bir süre, hiçbir bilinen Arap meslektaşı olmadan yan yana hayatta kalmış olması nedeniyle herhangi bir Arap tıbçısının olduğu şüphelidir [51].

Ortaçağ filozofu Ibn Qayyim al-Jawziyya‘nın yazılarından olağanüstü bir pasaj sonraki Arap yazarlarının Yunan doktorlara ne denli bağlı kaldıklarını gösterir; sürekli bir müzakerede [52] Hiopkrates’in eserlerinin ve sözlerinin Kur’an ve Hadisleri açıkladığını söylenirken başka seferde Kur’an ve hadisler Hipokrates’i açıklamak için kullanır. Örnek olarak:

… Hipokrates, ’bazı membranlar (zar) başlangıçta oluşur, diğerleri ikinci aydan sonra ve diğerleri üçüncü ayda oluşur‘ der. Bu Allah’ın neden ”sizi de annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratışın ardından diğerine çevirerek yaratıyor” dediğinin açıklamasıdır. Bu membranların her biri kendi karanlığına sahip olduğu için, Allah yaratılış aşamalarını ve bir evreden diğerine dönüşümünden bahsettiğinde, aynı zamanda zarların karanlıklarından da bahsetmiş oluyor. Çoğu tefsirciler ise bu üç karanlığı; ‘karın karanlığı, rahim karanlığı ve plasenta karanlığı‘ diye açıklar … Hipokrates ”kulaklar ve gözler berrak sıvı ile dolduklarında açılır (oluşur)” der. Peygamber de ”ben yüzümü yapıp şekil verene ve bana görme yeteneği ile duyma yeteneği verene taparım” der. vs.vs.[53]

Bu paragraftaki italik yazı Hipokrates’in öğretileri, altı çizili italik yazılar Kur’an ayeti ve Hadis ve ince italik yazı ise çoğu İslam yorumcusunun görüşüdür. Elbette Muhammed’in zamanında aydınlar da Yunan ve Hint tıbbına aşikardı.
Bilinen diğer embriyologlar da Galen’in çalışmalarına yeni hiçbirşey eklemediler, örnek olarak Canon Medicinae (İbni Sina’nın Galen’in öğretilerini derlediği ansiklopedisi) isimli eseri yazan Abu Ali al-Hasan Ibn ‘Abdallah Ibn Sina. İskenderiyeli Clement de bu konuda tanıdık bilgilere sahipti ve embriyonun erkeğin spermi ile kadının adet (regl) kanlarının birleşiminden oluştuğunu düşünüyordu. Nicomedia’lı Lactantius ise M.S 325′de açtığı yumurtaların değişik gelişim evrelerini incelemiştir.

ALKA
11-09-2011, 18:24
9. Sonuç (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)


Prof. Moore bile Kur’an’daki bilimsel gerçekler konusunda yeterince tatmin olmamış görünüyor, son derece saygın bir anatomi profesörü olduğu için ününü riske atmaktan korkuyor. Kitabının İslami basımı mevcut değil, ne British Kütüphanesi’nde ne de Amerika Kongre Kütüphanesi’nde, hele kaldı ki diğer Batı ülkelerinin tıp kütüphanelerinde [54]. Muhtemelen Moore, sadece İslami öğretilerin bilinen bilimle çeliştiğinin değil, bilimin kitabının standart versiyonunda yazdıklarıyla da çeliştiğinin farkında olmalı. Ve ironik bir şekilde kitabının ilk bölümü olan “Embriyoloji Tarihi“nin kaynakçası olarak hem Standart hem de İslami Versiyonlarının her ikisinde de, Needham‘ın embriyoloji tarihi hakkındaki önemli eserini gösterir [55]. Ancak Needham Arapların embriyolojiye dair iddialarından hiç etkilenmemiştir ve hemen hemen 60 sayfa eski Yunan, Hint ve Mısır embriyolojisi hakkında yazmıştır. O bir sayfadan daha az bir yazıda bütün Arap tıp geleneğini reddeder, sonuç olarak ”Arap bilimi haklı olarak optik ve astronomi gibi başarılı olduğu belli alanlarda ünlüdür, ancak embriyolojiye katkıları büyük değildi” der. Embriyoloji hakkında Kuran’da bazı ayetleri listeledikten sonra, sadece “Aristoteles ve Ayerveda’nın yedinci yüzyıldaki yankıları” [56] diyerek onları reddeder, başka bir deyişle Yunan ve eski Hint öğretilerinin bir karışımı olarak bahseder. ”İnsanın Gelişimi” isimli kitabının en son basımında (1998) Moore da okuyucularını Basim Musallam‘ın Kur’an’ın emriyoloji bilimiyle Galen’in öğretilerinin ne kadar benzer olduğuna dikkat çektiği başka bir denemesini içerdiği bir kitaba yönlendirir ve bu ilişkinin ne derece yakın bir ilişki olduğu da eski İslam bilginleri tarafından hiçbir zaman sorgulanmamıştır [57].

Sonuç olarak Kuran’da Modern embriyoloji ile ilgili hiçbir açıklama yer almamaktadır, Kuran, direk olarak kendisinden birçok yüzyıl önce eski Yunan ve Hint doktorlarının gözlemlerle ortaya attıkları yanlış teorileri içermektedir. Bırakın bilimsel olmayı Kuran aksine bilimle çelişmektedir. Eski hekim ve doktorların eserleri Muhammed’den sadece bir önceki yüzyılda Süryanice’ye çevrilmiştir, bu nedenle de Yunanca bilmeyenler de bu eserleri okuyup anlayabilmiştir. Biz Sahabelerden Yunan çevirilerinin korunup öğretildiği, aynı tıp okulunda eğitilmiş doktorlar olduğunu biliyoruz. Ve hatta Kur’an’ın embriyoloji hakkındaki en az bir ayetinin, Mu’minun Suresi 14. ayetin, Muhammed’in sözünden başka birilerinin yani onun arkadaşlarının sözleri olduğunu da biliyoruz. Zorunlu olarak Kur’an’ın iddia edilen ilahi kimliğinin kanıttan uzak olduğu, embriyolojik açıklamaların aslında Tanrı değil de insan kaynaklı olduğu sonucuna varıyoruz.


Bu yazı Dr. Lactantius’un 1999 tarihli ”Embryology in the Qur’an (http://answering-islam.net/Quran/Science/embryo.html)” isimli İngilizce makalesinin Türkçe çevirisidir.
Çevirenler: Neva, Dark_Prince ve ALKA

Kaynaklar


Keith L. Moore (Saunders, 1982) The Developing Human, 3rd edition with Islamic Additions, p. viiic
J. Goodwin (Plume/Penguin, 1995) Price of Honor – Muslim Women Lift The Veil Of Silence On The Islamic World, p. 145
Moore, op. cit., pp. 14a, 446f
Hippocratic Writings (Penguin Classics, 1983) p. 320
Aristotle (English trans. A. L. Peck, Heinemann, 1953) Generation of Animals, 717b
Famsy Conference (http://groups.google.com/group/alt.religion.islam/msg/018bce2778b84e88), 8 July 1995; a related explanation is made here (http://www.understanding-islam.com/related/text.aspx?type=question&qid=100).
Hippocratic Writings, op. cit., pp. 317-8
W. Campbell (Middle East Resources, 1986) The Qur’an and the Bible in the Light of History and Science (http://answering-islam.net/Campbell/contents.html), pp. 181-182
K. L. Moore, (Saunders, 1998) The Developing Human, 6th edition, p. 10
Aristotle, op. cit., 740a
B. Torki (1979) L’Islam Religion de la Science, p. 178
Al Munjid fil Lugha wala’aam (Dar Al Mashreq sarl, Lebanon, 1987)
As-Suyuti, trans. Elgood (Ta-Ha, 1994) As-Suyuti’s Medicine of the Prophet, p. 184ff
Iman Ibn Qayyim al-Jawziyya (English trans. Mahammad Al-Akili, Pearl, 1993) Natural Healing with the Medicine of the Prophet, p. 284
Sami K. Hamarneh (Cairo, 1974), The Physician, Therapist and Surgeon Ibn al-Quff, p. 105
al-Bukhari, 8.593; Muslim Kitab an-Nikah, MCII
K. L. Moore, op. cit.(1998), pp. 56, 63, chapters 15 and 16
Aristotle, op. cit., 729a
Corpus Medicorum Graecorum: Galeni de Semine (Galen: On Semen) (Greek text with English trans. Phillip de Lacy, Akademic Verlag, 1992) section I:9:1-10 pp. 92-95, 101
A. W. Meyer (Stanford, 1939) The Rise of Embryology, p. 27
B. Musallam (Cambridge, 1983) Sex and Society in Islam. p. 54
J. Needham (Cambridge, 2nd edition 1959) A History of Embryology, p. 77
Aristotle, op. cit., 767b, 769a
Aristotle, op. cit., 722a
Sahih Muslim CXXV (entitled “The characteristic of the male reproductive substance and the female reproductive substance, and that the offspring is produced by the contribution of both”)
Famsy Conference, op. cit.
Hippocrates, op. cit., pp. 320-1
J. Needham, op. cit., p. 53
Hippocrates, op. cit., p. 329
Hippocrates, op. cit., p. 345
B. Palmer (ed.) (Paternoster Press, 1986), Medicine and the Christian Mind, p. 19
G. M. Gould, W. L. Pyle (Julian Press, 1896) Anomalies and Curiosities of Medicine p. 296
G. Sarton, (Williams and Wilkins, 1927) Introduction to the History of Science, vol I, pp. 423-424
A. A. Khairallah (American Press, Beirut, 1946) Outline of Arabic Contributions to Medicine, p. 24
H. Bailey (ed) (Cambridge University Press, 1975) Cambridge History of Iran, vol 4, p. 414
C. Elgood (Camrbidge University Press, 1951) A Medical History of Persia, p. 98
See for example Ibn Abi Usaybia, “Classes of Physicians” in 649 AH/1242AD; or al-Qifti, “History of the Philosophers”, 624AH/1227AD.
M. Z. Siddiqi (Calcutta University, 1959) Studies in Arabic and Persian Medical Literature, p. 6-7
E. G. Browne (Cambridge University Press, 1962) Arabian Medicine, p. 11
M. J. L. Young et al., (Cambridge University Press, 1990) Cambridge History of Arabic Literature: Religion, Learning and Science in the `Abbasid Period, p. 342
A. A. Khairallah, op. cit., p. 22
C. Elgood, op. cit., p. 66
C. Elgood, op. cit., p. 68 (Click here (http://answering-islam.net/Muhammad/Enemies/nadr.html) for further information about this)
L. LeClerc, Histoire de la M‚decine Arabe (Burt Franklin, New York; originally published in Paris, 1876) vol I, p. 123
Commentary of al-Baidawi, The Lights of Revelation (Dar al Geel), p. 184 (see on sura 6:93 for an explanation of 23:14; click here (http://answering-islam.net/Quran/Sources/sarh.html) for further information about this)
M. Meyerhof (1926) New light on Hunain Ibn Ishaq and his period, Isis, vol 8, pp. 685-724
H. Bailey, op. cit., p. 415
E. G. Browne, op. cit., p. 24-26
M. Meyerhof (1931) Ali at-Tabari’s “Paradise of Wisdom”, one of the oldest Arabic Compendiums of Medicine, Isis, vol 16, pp. 6-54
Ali b. Rabban-al-Tabari, ed. M. Z. Siddiqi (Frankfurt am Main: Institute for the History of Arabic-Islamic Science, Johann Wolfgang Goethe University, 1996, originally published in 1928) Firdausu’l-Hikmat, or Paradise of Wisdom, in vol 29, “Islamic Medicine”
A. W. Meyer, op. cit., p. 27
Ibn Qayyin (Damascus, 1971) Tuhfat: Tuhfat al mawdud bi ahkam al-mawlud, pp. 254-291
B. Musallam, op. cit., p. 56
This information was accurate as of November 1996. Obviously this “oversight” could be easily rectified by Muslim efforts in reaction to this paper. But at the time of writing (the first edition of this article), more than 14 years after the publication of the “edition with Islamic additions”, this special edition of the textbook was not listed in these library catalogues.
K. L. Moore, op. cit.(1998), p. 15
J. Needham, op. cit., p. 82
B. Musallam, The human embryo in Arabic scientific and religious thought, in, G. R. Dunstan (ed.) (University of Exeter Press, 1990) The human embryo: Aristotle and the Arabic and European traditions, pp. 32-46
Copyright 1996, 1999 by Dr. Lactantius.

http://answering-islam.net/Quran/Science/embryo.html (http://answering-islam.net/Quran/Science/embryo.html)

Dark_Prince
11-09-2011, 21:12
Gerçekten harika bir iş çıkarmışız,Türkiye'deki bu konuda en sağlam ve en geniş içerikli kaynak olma özelliğini taşıyor şimdi mucizeyalanları sitesi,bütün embriyolojik çarpıtmalara ışık tutmuş İslam'a Cevap sitesi.

Elinize emeğinize sağlık...

Bu arada şu resimleri de göstermekte yarar görüyorum bu resimlere bakarak bile insanın ''alak(kan pıhtısı)''ndan oluştuğu rahatça söylenebilir.Düşükler aynı ''kan pıhtısı(alak)'' gibi görünüyor;

http://4.bp.blogspot.com/-ahbN7p14wBA/TieQ2NvU8jI/AAAAAAAAANU/a-oSfFJKE40/s1600/dusuk_bebek.jpghttp://3.bp.blogspot.com/-oPbK1oP21uc/TieQzgLtglI/AAAAAAAAANQ/5AgR1MmS5vA/s1600/dusuk.jpg

http://img239.imageshack.us/img239/7341/k5ld0.jpg

Neva
11-09-2011, 22:24
Guzel bir calisma cikti ortaya.. Dark'a ve Alka'ya tesekkurler.

Dark_Prince
11-09-2011, 23:47
Guzel bir calisma cikti ortaya.. Dark'a ve Alka'ya tesekkurler.

Biz de sana teşekkür ederiz dostum...

ALKA
12-09-2011, 00:14
Hepininize emekleri için tekrar tekrar teşekkürler, siz olmasanız ben de bu işe hiç girişmeyecektim muhtemelen.

Bu makaleyi çevirirken ben de o kadar çok şey öğrendim ki, bazı bilgileri tekrar tekrar okudum. Dr. Lactantius ne kadar çok şey yazmış ve anlatmış inanılmaz...

istatistik
12-09-2011, 00:22
Tebrik ve teşekkür ederim arkadaşlar gerçekten güzel bir çalışma olmuş.

AhbAp
12-09-2011, 15:25
Emeği geçen arkadaşlara sonsuz teşekkürler!

vartor
12-09-2011, 16:14
Cok degerli olabilecek bir calisma icin harcadiginiz emeklere, insanlik adina tesekkur ediyorum arkadaslar. Umarim amacina ulasir, derin uykudakilerden birilerini uyandirir.

TUBA
12-09-2011, 17:18
çok güzel ve sizler için uğraştırıcı çalışma olmuş. umarım kimileri okur bilgilenir gerçekleri görür ve emeğiniz boşa çıkmaz. tekrardan teşekkürler.

Vela
19-09-2011, 00:38
Tek kelimeyle harika...

Ubeydullah
20-03-2013, 02:07
Arkadaşlar, Hz. Muhammed, onu burdan aldı şunu burdan aldı iddialarını artık bıraksak olmaz mı

Yıllardır, sizin gibilerin düşüncelerini araştırdım, özellikle Sayın Turan Dursun bu anlamda benim kitaplarını en çok okuduğum insandı. Özellikle kendini inançsız olarak tanımlamaya başlamasında etkili olan iddialarını ben de benimsemiştim; fakat ortaya attığı her bir iddia veya şüpheye düştüğü her bir noktanın farklı kaynaklarda çok güzel açıklamalarına şahit oldum. Aslında hem müslümanların hemde kendini farklı tanımlayan insanların bence en büyük hatası farklı düşünceleri gözardı etmek fazla araştırmamak, yani bağnazlık ve yobazlık. SIrf bu insan oluşumu ile ilgili ayetlerin anlamlarını ve arapçada tam olarak ne anlama geldiğini öğrenmek için 1 ayımı mısırda geçirdim. Yani sadece bu ayetler değilki arkadaş, o kadar çok ayet var ki bu anlamda araştırılması gereken, birini yunanlılarla birini sümer uygarlığı ile ve birini bilmem neyle açklıyorlar ;ama yetmiyor ve karşı düşünceler ve ispatlar da gayet tatmin edici. Kısacası; inkar etmek için çoook uğraştım ve sonuçta biz burada bilmem kaç tane ayet veya olay hakkında tartışırken, milyonlarca oluşum mucizesi etrafımızda dönüyor. Beni anlamanızı beklemiyorum. Birde genellikle , Hz Muhammed'e ya da Sayın Turan Dursun'a hakarek edildiğini görüyorum, tartışırken, yani olayları kişiler üzerinden ve onlara hakaret ederek tartışmanın hiç bir anlamı olmadığını düşünüyorum. En Ateist olduğum zamanda bile, onların saygı duyduğu kişilere onlar gibi hitap etmeye dikkat ettim. Selametle..

qlause
20-03-2013, 03:04
Arkadaşlar, Hz. Muhammed, onu burdan aldı şunu burdan aldı iddialarını artık bıraksak olmaz mı

Yıllardır, sizin gibilerin düşüncelerini araştırdım, özellikle Sayın Turan Dursun bu anlamda benim kitaplarını en çok okuduğum insandı. Özellikle kendini inançsız olarak tanımlamaya başlamasında etkili olan iddialarını ben de benimsemiştim; fakat ortaya attığı her bir iddia veya şüpheye düştüğü her bir noktanın farklı kaynaklarda çok güzel açıklamalarına şahit oldum. Aslında hem müslümanların hemde kendini farklı tanımlayan insanların bence en büyük hatası farklı düşünceleri gözardı etmek fazla araştırmamak, yani bağnazlık ve yobazlık. SIrf bu insan oluşumu ile ilgili ayetlerin anlamlarını ve arapçada tam olarak ne anlama geldiğini öğrenmek için 1 ayımı mısırda geçirdim. Yani sadece bu ayetler değilki arkadaş, o kadar çok ayet var ki bu anlamda araştırılması gereken, birini yunanlılarla birini sümer uygarlığı ile ve birini bilmem neyle açklıyorlar ;ama yetmiyor ve karşı düşünceler ve ispatlar da gayet tatmin edici. Kısacası; inkar etmek için çoook uğraştım ve sonuçta biz burada bilmem kaç tane ayet veya olay hakkında tartışırken, milyonlarca oluşum mucizesi etrafımızda dönüyor. Beni anlamanızı beklemiyorum. Birde genellikle , Hz Muhammed'e ya da Sayın Turan Dursun'a hakarek edildiğini görüyorum, tartışırken, yani olayları kişiler üzerinden ve onlara hakaret ederek tartışmanın hiç bir anlamı olmadığını düşünüyorum. En Ateist olduğum zamanda bile, onların saygı duyduğu kişilere onlar gibi hitap etmeye dikkat ettim. Selametle..

Madem bu surelerin gerçek anlamını öğrendin, bize de açıklar mısın? anlayacak kapasitemiz var.

vartor
20-03-2013, 05:19
En Ateist olduğum zamanda bile, onların saygı duyduğu kişilere onlar gibi hitap etmeye dikkat ettim. Selametle..
Ben daha en ateist zamanima yaklasamadim galiba, saygi deger olmayana bir turlu saygi gosteremiyorum. Millete selam, takiyyeye devam. Ateistmis.

ruhebesi
13-04-2014, 21:15
Merhabalar…
Öncelikle bu oldukça uzun makaleyi okumayanlar ya da okuyup anlamayanlar kısaca özetlemek isterim.Yazı uzun tutularak ,bilimsel kavramlar kullanılarak ve kelime oyunları yapılarak bilimsel,inandırıcı ve ‘bu yazı her şeyi ortaya koyuyor buna itiraz edilemez’ havası verilmiş.Zaten yapılan yorumların azlığına ve niteliksizliğine bakılırsa amacına da ulaşmış.
Şu anda tıp dünyasının hem fikir olduğu konularda nedense gidilip –eminim epey uğraş verilerek- bir aksi sesin makalesi verilmiş.Bu konularda çok daha büyük bilim adamlarının fikirleri ise nedense hiç önemsenmemiş yada görülmemiş.
Ve tabiî ki bu konularda yapılan en büyük hata yapılmış Arapça nın tartışıldığı bir konuda nedense Arapça bilen birilerinin görüşlerine yer verilmemiş.
Ve kişilerin hataları İslam a yüklenmiş.
Ve bir diğer hata bir ‘bütün’ olan Kuran dan parçalar verilerek parçalar incelenmiş ve buradan sonuca ulaşılmış.Tekrar etmekte fayda var.Kuran bir bütündür.
Ve son olarak Kuran a o kadar laf edersiniz de kendi inancınızdan hiç bahsetmezsiniz.Neden biraz da tek bir bilimsel dayanağı olmayan ve hala bir teori olmaktan kurtulamayan Evrim teorisinden bahsetmiyorsunuz.Bahsedin birazda, görelim teori nasıl çürütülürmüş.
Ve madem bilimsel bir makaleyle inandırıcılık artıyor bende birkaç şey paylaşayım.
Saygılar…
Sperm Ve Yumurtanın Atımında Kur'ân Mûcizesi
Yazar : Yeni Ümit

Tarih : 9/27/2013
Kur'ân'da her şey vardır fakat, muhtelif derecelerde ve çeşitli hüviyetlerde içtimaî düsturlar ve içtimaî ve kevnî kanunlar halinde vardır. Çok şey de, insanların çalışmasına ve gayretine terettüb eden nüve, çekirdek ve tohumlar halinde bulunur.

İnsan bedeninde cereyan eden fiillerin büyük bir kısmı, irade ve şuurun dışında gerçekleştirilir. Hayatın devamlılığı için gerekli bu tür hâdiseler, tıp ilminde refleks olarak adlandırılır. Refleks merkezi, omurilik olup, vücuda dışarıdan ve içeriden gelen zararlı ve faydalı uyaranlara karşı mümkün olan hızda cevap üreterek, vücudu korumakla vazifelidir. Refleksler, doğuştan ve sonradan kazanılan olmak üzere ikiye ayrılır. Doğuştan programımıza konulan reflekslere, yabancı bir cismin batmasıyla elin ani çekilmesi, göze gelen bir cisme karşı göz kapaklarının hızla kapanması, diz kapağına vurulunca bacağın yukarı kalkması, aşırı ışıkta göz bebeğinin küçülmesi, gürültüde irkilmeyi örnek olarak verebiliriz. Limon görünce ağzın sulanması, bisiklet sürme, araba sürme ise sonradan kazanılan reflekslerdir.

Korku, heyecan gibi durumlarda sempatik sinir sisteminin (refleks sinirleri) uyarılması neticesinde kan basıncı artar, kalb hızlanır ve sindirim yavaşlar, sık sık soluk alıp verme hâdisesi baş gösterir ki âdeta bir hava açlığı olur. Çünkü solunum yolları genişlemiştir. Diğer organlardan göz bebekleri genişler, deri terler, mideye kramplar girer. İnce ve kalın bağırsak, içinde baskı yapan herhangi bir cismi atmaya çalışır.
Refleks merkezi, salgı bezleri, kalb kasları ve iç organların düz kaslarının kontrolünde vazifelidir. Refleksler devreye girdiğinde, kandaki şeker seviyesi artar, sindirim sistemindeki ve idrar yollarındaki sfinkterler kapanır. Sürekli olarak kan damarlarına "kasıl" mesajı gönderilir. Kan, deri ve sindirim sisteminden iskelet kaslarına doğru yönlendirilir.

Refleksler sempatik sinir sisteminin uyarılmasıyla meydana gelir. Reflekslerin merkezi omurgadaki deliklerden çıkarak iç organlara ulaşan sinirlerin omurilikteki dallanma noktalarıdır. Omurga, insanda 33-34 adet omurdan yaratılmıştır. Bu omurlar, 7 boyun omuru, 12 sırt omuru (T1'de başlar L1'de sonlanır ) ve 5 bel omuru olmak üzere üç gruba ayrılır. Vücudumuzdaki kasları ve salgı bezlerini uyaran bütün refleksler, sempatik sinirler vasıtasıyla gerçekleşir. Bu sinirler, göğüs ve sırt kemikleri arasından çıkan omurilik uzantılarıdır. Dolayısıyla reflekslerin çıkış merkezi beyin değil omuriliktir. Göğüs bölgesindeki refleks sinirleri, sırt omurları ile göğüs kemiklerinin birleşme yeri olan eklemlerin (omurlararası disk) hemen altındaki deliklerden çıkar(Şekil-1). Ani hareket ve güç gerektiren meni ve yumurtanın atılmasında, bu refleks sinirlerine kritik rol verilmiştir. Refleks sinirleri vasıtasıyla kasların ani ve hızlı kasılması rolüne Kur'ân-ı Kerîm'de işaret edilmiştir.

Târık sûresindeki فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ "Onun için insan bir düşünsün neden yaratıldığını!. Bir atılgan sudan yaratıldı. Ki, arka kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıkar" âyetleri (5-7), bu refleks merkezlerine işaret eder (Şekil-1).

Âyette geçen kelimeler ve manaları şöyledir: Dâfık: Atmak, dökmek, atılmış, atılmış su. Yahrucu: Çıkar, çıkarır. Sulb: Omurga (sırt kemiği), boynun arkasından kuyruk sokumuna kadar olan kemik. Terâib: Göğüs kemikleri, kaburgalar, göğüs kafesi.

Erkekte meninin atılması refleks sinirleri vasıtasıyla olur. Erkekte ve dişide üreme organlarını uyarma görevini yapan sempatik refleks merkezinde bulunan (T1-L2) segmantal sinirlerdir. En yoğun lifler, sırt kemikleri ile göğüs kemikleri arasındaki (T10-L1) deliklerden çıkar.

Erkekte cinsel heyecanın doruğunda, beyin ve cinsel organlardan gelen sinir uyarıları, omuriliğin arka boynuzuna oradan da sempatik refleks merkezine (T1-L2) iletilir. Refleks merkezinde değerlendirildikten sonra, buradan çıkan sinir uyarıları, post ganglionik sinir lifleri vasıtasıyla pleksus hypogastricus inferior'a (yoğun sinir ağı) kadar gelir. Bu refleks uyarılarıyla erkek üreme organlarında atımdan önce sürüm başlar. Meniyi oluşturacak sıvılar, birinci depodan (vazo defferens), ikinci depodan (vesicula seminularis) ve prostattan alınarak kasların kasılmasıyla ilerler ve üretra arkasındaki depoda birikir. Buradaki basıncı arttıran bu birikme, tekrar refleks merkezine bildirilir. Üretranın atım bölgesinde sıkışan sıvı, sempatik refleks merkezinden gelen (T1-L2) ani emirle kasılmaya başlayan buradaki kasların (m.bulbospongiosus) ritmik hareketleriyle dışarı atılır.

Neticede meninin sürüm ve atımı, erkeğin cinsel faaliyetinin doruk noktasında iken gerçekleşir. Cinsel uyarıların yoğunlaşması sonucu, omurilikteki refleks merkezlerinden sempatik uyarılar doğmaya başlar. Çoğunluğu T10-L1 düzeyinde omurilikten çıkan uyarılar, genital organlara ulaşır ve sürümü başlatır, atımı (3-5 mililitre meni) haber verir.

Yumurtanın atılması
Kadınlarda yumurtanın olgunlaşmasına hormonlar (FSH, LH, PROGESTERON, OSTROJEN) vesile olur. Yumurtanın hamileliğin gerçekleşeceği bölgeye atılması ise, genellikle âdet döneminin bitiminin 11-16. günleri arasında olur. Yumartalıkları, uterusu, döl yatağı kaslarını uyaran refleks sempatik sinirler, T10-L1 segmentlerinden gelir. Yumurtlama (ovulasyon) meydana gelmeden önce, sırt ve göğüs kemikleri arasındaki refleks merkezinin uyarmasıyla rahimde ve tüplerde kasılmalar başlar, bu durum patlamaya hazır yumurtalığın hareketine sebep olur. Sonuçta LH hormonunun da tesiriyle yumurta, 1-1.5 mililitre sıvıyla birlikte atılır. Kasılan tüplerin ucundaki saçaklar, yumurtayı tüp içine alarak karın boşluğuna düşmesine mâni olur. Yumurtlamadan önce başlayan rahim, tüp ve perine kasılmaları yumurta atıldıktan sonra da devam eder. Bu kasılmalar, fallop tüpü yoluyla yumurtanın rahme doğru itilmesine ve spermin yumurtayla buluşmasına vesile olur.

Erkekte ve kadında çeşitli kazalar sebebiyle, omurilik tahribatının seviyesine göre refleks kayıpları görülür. Omurilik hasarı, altıncı sırt kemiği (T6) seviyesinde ve daha yukarıdaysa karın reflekslerinin tamamı kaybolur. Onuncu sırt kemiği (T10) seviyesinde veya altındaysa alt ve orta karın refleksler elde edilir. Onikinci sırt kemiği (T12) altındaki hasarlarda da refleks kaybı olmaz. Bu demektir ki sırt kemikleri ile göğüs kemiklerinin bittiği yerden sonra uyarıcı reflekslerin merkezi yoktur. Kur'ân-ı Kerim sırt ve göğüs kemikleri derken refleks anatomisinin bittiği yeri de işaret etmektedir. Burası aynı zamanda omuriliğin sonlandığı yerdir.

Sırt kemikleri ile göğüs kemikleri seviyesindeki sempatik refleks merkezleri olmasaydı, neler olurdu?





Erkekte
1- İki ila üç gün kaldığı ilk depo (Epididimitt)dan sonra uzun süreli ikinci depoda (vazo deferens), meni kesesinde (seminal vezikül) ve prostatta meninin sürümü olmazdı.
2- Meni birikim torbasında (Posterior Üretrada) meni birikmezdi ve refleks merkezi uyarılmaz, sonuçta meninin atımı gerçekleşmezdi.
3- Sürüm sırasında spermi besleyen maddeler, enzimler, sitrik asit, kolesterol, asit oranını düşüren bazik prostat sıvısı, fibrinojen gibi maddeler etkili miktarda meni karışımına dahil edilemezdi.
4- Meni atılmazdı ve atılgan olmazdı. Dolayısıyla fonksiyonel bir meni çıkışı olmazdı.

Kadında
1- Kadının tenasül uzvu, yumurta çatlaması öncesinde yeterli seviyede hazırlanamazdı (salgıların salınması)
2- Tuba uterinanın kas katmanlarındaki kasılmalar olmazsa yumurta atılamaz, vezikül hareket ettirilemez ve yumurta atımı için patlamazdı.
3- Rahim ağzı 0.5 cm açılmaz ve spermler tüplere gidemezdi.
4- Yumurtanın atımı için rahim ve tüpler kasılmazdı. Ayrıca silier tüycükler, yumurtalığı rahme doğru hareket ettiremezdi.
5- Rahim (uterus) kaslarını kasan ve spermleri kısa sürede tüplere iletecek oksitosin hormonu salınmazdı.

Târık sûresinin 5-7. âyetlerinde atımı anlatılan sıvının, kadın yumurtası ve erkek menisi olduğu kesindir. Âyette "erkekten atılan sudan" ibaresi yerine, "atılgan sudan yaratıldı" buyruluyor. Çünkü bu su sadece erkekten değil, aynı zamanda kadından da atılan sudur.

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak, sperm ve yumurtanın atımı için mutlaka refleks merkezi gereklidir. Fonksiyonel hâle gelmiş yumurta ve spermin atımı, üreme organları yanında refleks merkezinin de olmasını gerektirir. Erkek ve dişi genital organlarında bulunan kasların hareketinin, sırt ve göğüs kemikleri arasındaki sempatik sinirlerin (T1-LI) uyarılmasına bağlı olduğu bugün çok net olarak ortaya konmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de meni ve yumurtanın atımının bu bölgeden başlatıldığının anlatılması da, Kur'ân'ın mucizevî oluşuna bir başka delildir.

Bugünkü tıp bilgileri ışığında Târık sûresi 5-7. âyetlere şöyle bir meal verilebilir: "Onun için insan bir düşünsün neden yaratıldığını! Bir atılgan sudan yaratıldı. Bu su arka kemiği ile göğüs kemikleri arasındaki refleks sinirleri vasıtasıyla çıkarılır" (veya "bu suyu arka kemiği ile göğüs kemikleri arasındaki refleks sinirleri çıkarır.")

*Dr. Arslan Mayda, İzmir Basmane Özel Şifa Hastanesi Ortapedi ve Travmatoloji Bölümü
arslan.mayda@yeniumit.com.tr

Kaynaklar
1- Ejekülasyon, Klinik Temel Anatomi, Richard S. Snell, Yüce yayın, Nobel kitabevi, 5. baskı, çeviri: Prof. Dr. Mehmet Yıldırım, 1997, sayfa: 361-363.
2- Korrelatif Nöro anatomi, Stephen G. Waxman, Çeviri: Prof. Dr. Mehmet Yıldırım, Nobel kitabevi, 2002.
3- Tıbbi Fizyoloji, Guyton Hall, Yüce Yayınları, Nobel tıp kitabevi, 11. baskı, 2006, Sayfa:1002-1003, 1023, 1024.
4- Sinir İnervasyonu, Ovulasyon Ağrısı: Sistemik Anatomi, Prof. Dr. Figen Govsa Gökmen, Güven Kitabevi, İzmir, 2OO3, sayfa:569.
5- İ. Gürcan Bebitoğlu Döllenme ve DÖLLENME Anomalilerinin Yardımıyla Üreme Tekniklerindeki Önemi, Uluslararası İnsan Bilimleri dergisi, 29.9.2004.
6- Prof. Dr. A. Emre Öge, Nöroloji, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nobel Kitapevi, 2004, s:75-79.
7- Spine Trauma Levine, Eismont, Garfin, Zigler, Toraco-lumbar injuries, Philadelphia, 1998, s.387-414.

ruhebesi
13-04-2014, 21:16
“O insan görmedi mi? Biz onu bir nutfeden yarattık. Şimdi aşikâr bir mücadeleci kesiliverdi.”
(Yasin Suresi, 36:77)

“‘İstediğin her şey için, Kur’¬an’dan her ne istersen al’ ifade ettiği mana o derece doğruluğuyla makbul olmuş ki, ehl-i hakikat mabeyninde (arasında) durub-u emsal (atasözü) sırasına geçmiştir.”
(Bediüzzaman)

Bu haftaki görüşmemizde Kur’¬an’daki insanın yaratılışıyla ilgili ayetleri konuşacaktık. Ancak, ayetlerin haber verdiği hakikatlerin kıymetini tam takdir etmesi için, her zaman yaptığım gibi, Thomas’a soru sorarak başladık sohbetimize:
– İnsanın yaratılışıyla ilgili birkaç ayeti paylaşmak istiyorum. Ancak, öncelikle sana bir sorum var. Modern tıp bilimi embriyonun anne karnındaki yaratılış aşamalarını keşfetmeden önce yaygın olan görüşün ne olduğunu biliyor musun?
– Bildiğim kadarıyla 18. yüzyıla kadar insanlar spermlerin içinde küçücük insan olduğuna inanıyordu. Anne rahmine giren küçük insan büyüyüp bebek oluyordu.
– Gayet makul bir izah görünüyor. Modern teknolojik aletlerin olmadığı bir devirde, salt gözlemle insanın yaratılışını anlamaya çalışan bir insan için gayet yerinde bir görüş. Kur’¬an’da insan yaratılışıyla ilgili birçok ayetler var. Bir kısmı, ilk insanın topraktan yaratıldığını söylüyor. “Balçık” diye tabir edilen, su ve toprak karışımından Hz. Adem (a.s.) yaratılmış: “Biz insanı muhakkak ki, çamurun özünden yarattık...” (Mümin Suresi, 40:12) Bir kısım ayetler ise, embriyonun yaratılışını anlatıyor. Bu meyanda Kur’¬an’da 12 ayette “nutfe” tabiri geçiyor. Lügatte “saf su” manasına gelen nutfe, Kur’¬an’da eşeyli üremenin iki temel öğesi olan erkek ve dişi cinsiyet hücreleri manasında kullanılmış.1 Örneğin, bir ayette insan için şöyle deniyor: “Dökülen meniden bir nutfe değil miydi?” (Kıyame Suresi, 75:37)
– Burada öyle bir mana çıkmıyor. Ayet çok muğlak.
– İzin verirsen açıklayacağım. Meninin biyoloji literatüründeki karşılığı “ejekulat”tır. Yani “atılan sıvı” manasına geliyor. Erkek menisinin tamamı üreme hücresi (sperm) değildir. Spermler atılan sıvının sadece yüzde 10’una tekabül ediyor. Yukarıdaki ayette geçen “bir nutfe” tabirini birçok âlimler “meniden bir damla su” manasında çevirmişler. Kısacası, ayet meninin tamamından değil, sadece bir kısmından insanın yaratıldığını söylüyor. Bu bilgiye, 20. yüzyıla kadar sahip değildik.
– Ayet, insanın sadece erkek spermlerinden yaratıldığını ima ediyor. Oysa modern biyoloji zigotun hem erkek hem de dişi üreme hücrelerinin bileşiminden oluştuğunu açıklıyor. İlkokula giden çocuklar bile bunu biliyor. Dolayısıyla, ayet bilimsel gerçeklere açıkça aykırı görünüyor.
– Bence çok aceleci davranıyorsun. Biraz önce aktardığım ayette, erkek tabiri geçmiyor. Yani “insan atılan erkek menisinden bir damlaydı” demiyor. Ayet sadece atılan meniden bir damla sıvıydı (nutfeydi) diyor. Modern biyolojiye göre, kadın yumurtalıklarından 2-4 ml’lik bir folikül sıvısıyla birlikte kadın yumurtası karın boşluğuna atılıyor. Bu anlamda, “atılan su (nutfe)” tabiri hem erkek hem de kadın yumurtasına işaret ediyor.
– Bence sen zorlama yorum yapıyorsun. Bence, ayet insanın sadece erkek spermlerinden oluştuğunu iddia ediyor. Kadın üreme hücreleriyle bileşimin olduğunu ima etmiyor. Dolayısıyla modern bilimle çelişiyor.
– Biliyor musun Kur’¬an’ın başka bir ayeti senin bu eleştirine cevap veriyor: “Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.” (İnsan Suresi, 76:2) Biraz önce bahsettiğim ayet, zigot hücresinin kaynağı olan erkek ve kadın üreme hücrelerine işaret ediyordu. Bu ayetteki “nutfe-i emsaç” tabiri ise çok açık bir şekilde döllenmiş yumurtadan bahsediyor.
– Ayet sadece karmaşık bir damla diyor. Sanırım, modern biyolojiyi okuduktan sonra, insanlar ayeti erkek ve kadın üreme hücrelerinin bileşimi olarak tarif etmişlerdir.
– Hayır. Çok eski Kur’¬an tefsirlerinde bile söz konusu yorum var. Örneğin, İbni Taberi ayeti şöyle tefsir etmiş: “… Âdem’in zürriyetini erkeğin ve kadının birbirine karışan döl sularından yaratmışızdır.”2
– Bence ayet çok muğlak. Ayet açıkça insanı bir erkek ve bir kadın yumurtasının bileşiminden yarattık deseydi mesele biterdi. Benim hiçbir itirazım olmazdı. Oysa ayet çok muğlak bir tabir kullanıyor.
– Eğer Kur’¬an sadece 20. ve 21. asırdaki insanlara inmiş olsaydı, hiç şüphesiz ayet daha açık bir şekilde anlatırdı. Ancak, Kur’¬an 7. asırdan kıyamete kadar gelmiş geçmiş bütün insanlara gönderildiği için, herkesin anlama seviyelerini dikkate almalıdır. Daha önce de söylediğim gibi, Kur’¬an ne coğrafya, ne astronomi, ne de biyoloji kitabı değildir. Kur’¬an, Rabbimizin kendisini bize tanıttığı, arzu ve emirlerini tebliğ ettiği semavî bir kitaptır. Dolayısıyla, Kur’¬an kâinattan bahsederken sadece Allah’ın varlığına delil olması yönüyle bahsediyor. Yani, kâinatta var olan düzeni, nizamı, intizamı, sanatı, maksatlı faaliyeti nazara vererek kendini tanıtıyor. Bu anlamda, sanat, kasıt, nizam kâinatın her zerresinde bulunur. Dolayısıyla, Kur’¬an’ın, insanlığın çoğunluğuna 20. yüzyıla kadar malum olmayan eserlerdeki gizli ilim, hikmet ve sanatı örnek olarak anlatması münasip değil. Çünkü kıyamete kadar gelip geçen herkese rehber olacak bir kitabın en büyük iddiası olan tevhide getirdiği deliller herkesçe anlaşılır olmalı.
Eğer, Kur’¬an 20. yüzyıldaki bilim adamlarına malum olan zigot hücresinin özelliklerinden bahsetseydi, 13 asır boyunca gelip geçen insanları müşkül durumda bırakırdı. Bazısını inkâra bile götürürdü. Oysa maksat Allah’ın varlığına delil getirmekse ve muhatap ise sadece 20. ve 21. asırdaki bilim adamları değilse, Kur’¬an bilimsel gerçeklerden aleni değil, işareten bahsetmeli. Çünkü “Kur’an’ın kâinattan bahsi istidlal (delil getirmek) içindir ve delilin de müddeadan (iddia edilenden) evvel malum (biliniyor) olması şarttır ve delilin muhataplarca vuzuhu (anlaşılır olması) müstahsendir (daha güzeldir)... Mesela, eğer Kur’an-ı Kerim, makam-ı istidlalde (delil getirme makamında) şöylece demiş olsaydı ki: ‘Ey insanlar! Güneşin zahiri (görünürdeki) hareketiyle hakiki sükûnuna (sabitliğine) ve arzın zahiri sükûnuyla hakiki hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin (umumi çekim gücünün) garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata (çekime) ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi harika şeylerden Cenab-ı Hakkın her şeye kadir olduğunu anlayasınız’ deseydi, delil, müddeadan (iddia edilenden) binlerce derece daha hafi (gizli), daha müşkül olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafi (gizli) olması, makam-ı istidlale (delil getirme makamına) uymaz.”3
– İnsan yaratılışından bahseden başka ayetler var mı?
– Daha birçok ayet var. Ben kendi kısır ilmimle öğrenmiş olduğum ayetleri seninle paylaşıyorum. Sakın her şeyi bunlarla sınırlı sanma. Kur’¬an’ın sonsuz ilim denizindeki elmas hakikatler, benim gibi küçük bir akıl oltasına sahip olan birinin çıkardıklarıyla sınırlı olmadığı gibi bütün akılların çıkardıklarıyla da sınırlı olamaz. Söz akıldan açılmışken Kur’¬an’ın bu konudaki mucizevî bir ayetini paylaşmak istiyorum: “Hayır! And olsun, eğer vazgeçmezse muhakkak onu perçeminden, o yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız.” (Alâk Suresi, 96:15-16)
Ayetin öncesi Rabbin ayetlerini inkâr eden münkirden bahsediyor. Hem Rabbimizi, aklıyla inkâra sapıp ayetleri yalanlayanları ve onları getiren Peygamber’e (a.s.m.) isyan edenleri tehdit ediyor hem de bu tehdit içinde bile rahmetini gösterip akıl gözüne parlak bir ayetini işaret ediyor. Özellikle, aklını kullanmakta zirveye ulaştığını düşünen ve insan beyninin nasıl çalıştığını anlamaya çalışan insanlara, akılların Sahibi, beyinleri Yaratıcısı olduğunu haber veriyor. İnkâr ve isyanla başkaldıran insanın alnından kavrayarak itaat ettireceğini söylüyor.
Yani bu ayetle mucizevî bir şekilde, beynin ön kısmının düşünme, karar verme ve duyguları kontrol etme merkezi olduğuna işaret ediyor. Allah, bu ayetle 20. yüzyılda keşfedilen bilimsel bir hakikati, 14 asır önce haber verirken öyle bir üslup kullanıyor ki bu hakikatten habersiz olan insanların akıllarını zor durumda bırakmıyor. Önceki asırlarda bu ayeti okuyanlar, “yalancı, günahkâr perçem” tabirinin kullanılmasındaki hikmeti pek anlamamışlardır. Oysa modern bilimin insan beyniyle ilgili keşfettiği hakikatleri bilen biri, bu ayeti okuyunca içinde bir elmas hakikatin saklandığını görür. Merak ediyorum, bu ayete karşı ne diyeceksin? Bu ayetle aklının sahibi olduğunu gösteren Rabbini akıl gözün görecek mi acaba?
– Ayet beynin ön kısmı demiyor, sen öyle yorumluyorsun. Ayet, “alın” kavramını kullanıyor.
– Hayret doğrusu. Yalan söyleyen ve isyan eden alnın kemiği mi? Kafatası mı? Daha önce birçok defa yüksek zekâsını takdir ettiğin bir Zat’ın (a.s.m.) düşünme melekesini kafatasına atfettiğini mi söylüyorsun? Şu soruma cevap verebilir misin: İnsan beyninin işlevini bilen biri olarak yalan söyleyen ve isyan eden birinin kafasından tutup kendine itaat ettirmek istersen başının neresini tutarsın?
– Ön tarafını. Yani alnını. Anladım ne demek istediğini. Modern bilim beynin ön tarafının bu işlerle ilgili olduğunu kabul ediyor. Ancak beynin çok kompleks olduğunu ve diğer kısımlarının da katkısının olabileceğini söylüyor.
– Ben beyin uzmanı değilim. Bu konuyu derinlemesine bilmiyorum. Ancak konunun uzmanı olan bilim adamlarının yazılarını okudum. Beni hayretler içinde bırakan bilgiler edindim. Bu ayet tek başına, Kur’¬an’ın semavî olduğunu güneş gibi gösteriyor, dedirtti bana. Eminim, bilim adamlarının son bir asırda beyinle ilgili keşiflerini okuyan her insan, Kur’¬an’ın bu ayetini okuyunca eğer gözlerine gaflet ve dalalet perdesi kapanmamışsa Rabbinin varlığını gündüz aydınlığında müşahede eder. Beyin uzmanı olan Dr. Glen Johnson’un kitabından ilgili kısmı seninle paylaşmak istiyorum:
“Beynin en büyük ve en gelişmiş kısmı, ön kısmıdır (frontal lobes). Bu kısmın bir görevi planlamadır... Geçen asrın başında çok asabi olduğu için psikolojik tedavi gören ve sürekli şiddete başvuranlar beyin ameliyatına alınırdı. Doktorlar, ameliyatla beynin ön kısmına zarar verirlerdi. Ameliyat sonrasında söz konusu kişiler çok uysal ve pasif olurlardı. Önceleri bilim adamları büyük bir sevinçle karşıladılar bu uygulamayı. Beyin ameliyatıyla şiddet içeren davranışları önleriz diye düşündüler. Daha sonra anlaşıldı ki ameliyatın birçok zararı var. Hastalar kendilerine bile bakamaz oldular. Günlük hayatlarını devam ettirmeleri için zaruri şeyleri bile yapamaz oldular. Kuzu gibi oturup duruyorlardı. Beyin yaralanmalarında, beyninin ön kısmı zarar gören kişilerde motivasyon yokluğu ve plan yapmada problem görülüyor. Birçok aşama gerektiren işleri yaparken zorluk çekiyorlar: araba tamir etmek, yemek hazırlamak vb.
Ön beyin aynı zamanda organize işini de yapar. Birçok işlerimizi, sırasıyla A, B, C gibi basamaklardan geçerek yapmamız gerekir. Her şeyi bir sıra dâhilinde yapmalıyız. Ön beyin bunun için bize yardımcı olur. Ön beyin zarar görünce işlerimizin sırasını belirleyip organize etmekte zorluk çekeriz. En güzel örnek, yemek pişirirken bir aşamayı atlayan hastalardır. Önemli bir şeyi katmayı veya ocağı kapatmayı unuturlar. Kaplarını yakan veya eriten birçok hasta gördüm.
Yukarıdakilere ek olarak ön beyin, duygularımızı kontrol etmekte çok önemli bir role sahiptir. Beynin ortasında duygularımıza kaynaklık eden bazı kesitler vardır. Açlık, sinir ve cinsel arzular burada üretilir. Buradan vücudu harekete geçirip bir şeyler yapması için beynin öteki kısımlarına sinyaller gönderilir. Sinirliyken birine veya bir şeye vurma isteği, açken bir şeyler alıp yeme arzusu gibi. Ön beyin duyguları kontrol eder. Genellikle ön beyin ‘hayır’ veya ‘dur’ komutlarını verir. Eğer duygularınız patronunuzu cimcikle, diyorsa ön beyin size ‘dur’ der veya ‘öyle yaparsan işini kaybedersin’ der.” 4
– İnsan yaratılışıyla ilgili başka bilimsel mucize olarak gördüğün ayet var mı?
– Daha birçok ayet var. İki tane daha seninle paylaşıp, bu konuyu kapatmak istiyorum. Çünkü anladığım kadarıyla sen Kur’¬an hakkında hükmünü vermişsin. Semavî kitap olarak görmek istemiyorsun. O nedenle de paylaştığım her bir ayete kaçamak yorumlar getiriyorsun.
Embriyonun yaratılış aşamalarını “nutfe”, “alaka” ve “mudğa” tabiriyle tasvir eden başka ayetler de var. Ancak, anladığım kadarıyla, sen modern tıp kitaplarındaki tarif ve tabirleri kullanmadığı sürece, onlara da itiraz edeceksin. Dolayısıyla başka ayet aktarıp vakit kaybetmek istemiyorum. Senin iki haftadır aktardığım ayetlere karşı getirdiğin yorumlar bana şu ayeti hatırlattı: “O insan görmedi mi? Biz onu bir nutfeden yarattık. Şimdi aşikâr bir mücadeleci kesiliverdi.” (Yasin Suresi, 36:77)
– Ben genel değerlendirmemi senin iki örneğini de dinledikten sonra yapmak istiyorum. Ben sadece eleştirel yaklaşıyorum. Bunu mücadele olarak görmüyorum. Dikkat edersen iki haftalık müzakeremiz esnasında bazen söylediklerine itiraz etmedim. Açıklamalarından tatmin olduğumu söyledim.
– Haklısın. Çok katı bir şekilde her şeyi reddetmiyorsun. Bazen entelektüel dürüstlüğünün gereği olarak hakikati kabul ediyorsun. Zaten benim maksadım seninle cedelleşmek değil. Sana bildiğim Kur’¬anî hakikatleri aktarmaktır. Kabul veya reddetmekte tercih senindir. Seni hiçbir şekilde kabule zorlayamam. Senden tek isteğim Kur’¬an ayetlerine biraz daha insafla yaklaşmandır.
– Nasıl daha pozitif olunur sence?
– Yani, seninle bilgi yarışması yapmıyoruz. Kim haklı çıkacak ya da kim kazanacak diye bir endişemiz yok. İkimiz de hakikati öğrenmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla, ikili müzakeremizde görünürde kaybeden aslında gerçekte kazanıyordur. Çünkü savunduğu düşüncenin yanlış olduğunu anlayan, karşısındakinin yardımıyla doğruyu bulduğu için kazançlıdır. Tabir yerindeyse, bizim müzakeremizde “kaybeden kazanıyor.”
– Ben bilgi yarışması gibi görmüyorum. Sadece anlattıklarını akıl terazimde iyice tartmaya çalışıyorum. Çoğu zaman anlattıklarını evde eşimle de müzakere ediyoruz. Kur’¬an’daki olağanüstü bilgi diye aktardığın ayetleri eşime anlattığımda yorumu şu olmuştu: “Faraza Kur’-an’da eskiden hiç kimse tarafından bilinmeyen bilgiler olsa bile, bu Kur’¬an’ın semavî olduğuna delil olmaz. Çünkü söz konusu bilgileri UFO’lar Muhammed’e getirmiş olabilir.”
– Merak ediyorum. Sana makul geldi mi eşinin söyledikleri?
– Pekâlâ olabilir. İhtimal dahilindedir.
– Pes doğrusu. Anlaşılan senin eşin çok bilim-kurgu filmi izliyor. Hakikatle hayali birbirine karıştırıyor. Senin gibi aklı kendine biricik rehber yapan birinin anlatılanları makul görmesini yadırgadım doğrusu. Allah’ın varlığına ilişkin sonsuz delil olduğu halde, kabule yanaşmıyorsun. Oysa varlığının makul hiçbir delili olmayan UFO’lara inanıyorsun. Haydi bir an için UFO’ların olduğunu kabul edelim. Eşinin söylediğinin mümkün olması için UFO’ların bilimde bizim çok ötemizde olduğunu da kabul etmeliyiz. Onların on dört asır önce bildiklerini biz henüz yeni öğreniyoruz. Acaba niye UFO’lar sadece dünyadan bir kişiye bilimsel sırları vermişler? Niye on dört asırdır başka hiç kimseye hiçbir sır vermemişler?
– Haklısın UFO’ların Kur’¬an’daki bazı bilgileri Muhammed’e vermiş olması çok zayıf bir ihtimal. Ancak, yine de ihtimal dahilindedir.
– Daha önce de söyledim. Her an binlerce şeyin olması da ihtimal dahilinde. Ancak, onları hiçbir şekilde dikkate almıyoruz. Bir şeyin olduğuna veya olacağına ilişkin hiçbir delil yoksa, teorik olarak olası olsa bile, pratikte hiçbir şekilde nazara alınmaz. İhtimaldir ki, şu anda havada uçan uçak üzerimize düşsün. Ancak, hiç kimse uçak düşecek diye uçakların uçmadığı bir diyara göç etmiyor. Oysaki şimdiye kadar yere çakılıp yerdeki insanların ölümüne sebep olan yüzlerce uçak kazası oldu. Ancak, UFO’larla görüşüp hiç kimsenin bilmediği bilgileri edinen hiç kimse olmadı. Carl Sagan’ın bir kitabında okumuştum.5UFO’larla görüştüğünü söyleyenlere sübjektif bir soru sordurduğunda sürekli cevap alıyormuş, ancak zor bir matematik sorusu sorduğunda hiçbir zaman cevap alamıyormuş. Sagan, bu bilgi testini kullanarak UFO’larla görüştüğünü söyleyenlerin doğru konuşmadığını ortaya çıkarmış.
– Her neyse. Şimdi ayrılmam gerekiyor. Haftaya hangi konuyu müzakere edeceğiz.
– Haftaya Kur’¬an’ın gelecekle ilgili gaybî haberlerini seninle paylaşmak istiyorum. Bilimsel bilgileri, bizden en az on dört asır ileride olan UFO’lara verdin. Bakalım gaybî haberleri kime vereceksin.
* * *
Seküler bilimi bir nevi ilah edinen Thomas, insanın sadece aklıyla bilimsel hakikatlere ulaşabileceğine inanıyor, dolayısıyla on dört asırlık bir eserin bilimsel hakikatlerle çelişeceğini düşünüyordu. Gerçi, kendisi Kur’¬an’ı dikkatle okumasına rağmen açıktan genel kabul görmüş bilimsel hakikatlerle çelişen hiçbir ayet bulamamıştı. Aksine, bilimin son birkaç asırda keşfettiği birçok hakikati Kur’¬an asırlar öncesinde haber veriyordu.
Üç haftadır kendisiyle paylaştığım ayetler karşısında bazen sessiz kalmış, bazen mecburen teyit etmişti. Ancak, her seferinde kaçamak bir yol bulup teslim olmaktan kaçtı. Doğrusu, üç haftalık görüşmeden sonra, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) mucizelerine rağmen inkârda inat edenleri daha iyi anladım. Kur’¬an’da beyan edildiği gibi, iman etmek istemeyen için hiçbir mucize fayda vermez.
Mevlana’nın dediği gibi, insan gözüne ancak iman sürmesini sürünce, hakikati görmeye başlar: “Sorarsan yağsın, etsin, ilik ve sinirden ibaretsin. Fakat yağın mumları ışıklandırmaya yaramaz. Etin sarhoşa kebap olmaz. Bütün bu bedenini bakışta erit, bakışa yürü, bakışa git, bakışa var! Bir bakış vardır, iki alemi de görür, padişahın yüzünü de. Bu ikisinin arasında sayıya sığmaz fark var. Gizli şeyleri Allah bilir ama gözüne bir sürme ara.”6

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:
1 İnsanın yaratılışıyla ilgili ayetlerin yorumunda Dr. Bahri Dayıoğlu’nun “Yaratılışta İbda ve İnşa Boyutu” ismiyle Köprü dergisinde çıkan makalesinden yararlandım. Köprü’nün Kış 2005 (89. Sayı) sayısında çıkan söz konusu makaleye şu web adresinden ulaşabilirsiniz: http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum =EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=654
2 İmam Taberi, Taberi Tefsiri, Cilt: 6, s. 2684.
3 Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz.
4 Dr. Glen Johnson (Clinical Neuropsychologist), Traumatic Brain Injury Sur¬vi¬val Guide isimli kitabın tamamını şu web adresinden okuyabilirsiniz: http:// www.tbiguide.com/howbrainworks.html.
5 UFO’lar için bilgi testini Carl Sagan’ın The Demon-Haunted World, Science As A Candle In The Dark isimli kitabında okumuştum.
6 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 6, s. 94.

vartor
14-04-2014, 00:37
No comment!!!!!!!!!!

Burak92
08-08-2014, 03:46
Aşağıdaki makale Turan Dursun Sitesi'ne ait MucizeYalanlari.com (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/) Sitemizden alıntıdır
ve Mucize Yalanları Sitesi Çalışma Grubumuzun ortak ürünüdür.



Bu yazı Dr. Lactantius’un 1999 tarihli ”Embryology in the Qur’an (http://answering-islam.net/Quran/Science/embryo.html)” isimli İngilizce makalesinin Türkçe çevirisidir.
Çevirenler: Neva, Dark_Prince ve ALKA


1. Mucize İddiası (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#1)
2. Kuran’a Yöre Yaşamın Kökeni (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#2)
3. Su Veya Meni Damlası (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#3)
4. Kuran’da Embriyolojik Gelişme (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#4)
5. Bazı Olası Açıklamalar (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#5)
6. Gelişim Evreleri – Modern Bir Fikir mi? (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#6)
7. Yunan Yazarlardan Alıntılara Daha Fazla Örnek (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#7)
8. Ama Muhammed Bu Şeyleri Nasıl Bilebilir? (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#8)
9. Sonuç (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#9)

1. Mucize İddiası (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Toronto Üniversitesinde bir dönem anatomi uzmanlığı yapmış olan eski Prof. Keith Moore’ın 1980′lerin başında yazdığı, özel baskı embriyoloji ders kitabı, dünyadaki tıp okullarında yaygın olarak kullanıldı. Anlaşılan, Moore, insan embriyo gelişimine ilişkin neler anlatıldığına bilmek için ilk kez Kuran’ı ele alıp okuduğunda, embriyoloji bilimi oluşmadan önce, insan embriyolojisi gelişimine ilişkin ifadelerin 7. yüzyılda, eksiksiz olarak kaydedildiğini hayretle karşılıyordu [1]. Çok sonradan Müslümanlar, Allah’ın son vahyinin, embriyonun rahim içinde gelişimine dair ifadeler içerdiği ve o dönemde bunun bilinmesinin mümkün olmadığı, bunların Muhammed’e vahyedildiğini ispatlama girişiminde bulundular. Gerçekten yakın zamandaki bu kitap büyük oranda iddiayı teyit ediyordu;
“Dubai tıp okulu son zamanlarda, tüm öğrenciler için zorunlu olan bir İslami tıp kursu başlattı; Program, genetiğin de dahil olduğu tüm modern tıbbın Kuran’a bağlanmasını ve linklenmesini istiyordu. Bu kurslar, Suudi Arabistan’ın dinsel yaratılış doktrinine uygundu. Suudiler, hatırı sayılır ölçüde büyük paralar harcayarak, tıp konferanslarında önde gelen batılı bilim adamlarına, hatta bu meslekten olmayan belirsiz kişilere, modern bilimin prodüktörlerine Kuran ayetlerinin doğru olup olmadığını onaylamak için sordular . Bu konferanslardaki video ve broşürler, Suudiler tarafından İslam dünyasında elden ele dolaştırıldı” [2].
Eğer 7.yüzyılda test edilmesi mümkün olmayan malum ayetler ve bu kehanet, gerçekten doğru ve modern bilimin fikirlerine uygun olsaydı bu, Kuran’ın tanrısal olması gerektiği anlamına gelirdi. Bu sayfanın düzenlenme amacı, Muhammed zamanında insan embriyosuna ilişkin kesin olarak nelerin bilindiğini, Kuran ayetlerinin doğru mu, yoksa gerçekten daha öncesinde (Muhammed öncesinde) pekala bilinip bilinmediğini mi göstermektir.

2. Kuran’a Yöre Yaşamın Kökeni (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Kuran’da, insanın çoğalma, yaratılış, ve gelişimine ilişkin açıkça en az 60 ayet vardır. Ancak bu ayetler Kuran’da dağınık şekilde bulunurlar ve bu ayetlere ait temalar, kitabın genelinde yaygın olarak birden fazla kez tekrar edilmişlerdir. Hangi malzemeden yaratıldığımıza ilişkin ayetlerden başlamak konuya girişte faydalı olacaktır. Yeni başlayan biri, Kuran’ın tartışmasız, açıkça yazılmış bir kitap olduğu ümit edebilir ancak ayetler listelendiğinde, insan kökenine ilişkin ifadelerin ne kadar belirsiz olduğu ve kesinlik içermediği görülmektedir. Özel olarak belirtildiği durumlar hariç, kullanılan Kuran mealinin Yusuf Ali’nin (Suudi Revize Edition) çevirisi olduğunu unutmayın (Dipnot: biz burada Türkçe’ye çevirirken Diyanet mealini kullanmayı uygun bulduk).

Topraktan yaratılmış olabilir miyiz?
Hud Suresi 61: “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı”

Veya Arapça’da Salsaal olarak geçen kuru çamurdan mı?
Hicr Suresi 26,28,33: “Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan yarattık”
İsra Suresi 61: “Senin çamur halinde yarattığın kimse..”
Secde Suresi 7: “İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı”

Hiç’ten mi geldik?
Meryem Suresi 67: “İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattık”

Hayır, yokluktan da yaratılmadık!
Tur Suresi 35: “Yoksa onlar, hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar?” (Ali Bulaç Meali)

Balçıktan mı geldik? (Arapça: sulâletin min tîn)
Müminun Suresi 12: “Andolsun ki biz insanı, balçık mayasından yarattık” (Abdülbaki Gölpınarlı meali)
Munimun Suresi 12: “And olsun ki, insanı süzme çamurdan yarattık” (Diyanet meali – eski)
Sad Suresi 71: “Rabbin meleklere demişti ki, “Balçıktan bir insan yaratacağım” (Edip Yüksel meali)

Veya sudan?
Furkan Suresi 54: “O, sudan bir insan yaratıp”

Yoksa toz zerresinden mi ? (Arapça turâbin śümme)
Al-i İmran Suresi 59: “Allah onu (İsa’yı) topraktan yarattı.”
Rum Suresi 20: “Sizi topraktan yaratması, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir”
Fatır Suresi 11: “Allah sizi topraktan yarattı”

Belki de tek bir nefisten veya ölüden yaratıldık?
Rum Suresi 19: “Allah, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır”
Zümer Suresi 6: “O, sizi bir tek nefisten yarattı”

Bu büyük ölçülerdeki belirsizliği ve tam olarak hangi maddeden yaratıldığımızı çözmek için, yukarıdaki açıklamalar öne sürülerek, aynı yolla bir ekmeğin hamur, un, karbonhidrat ve molekülle yapıldığı da söylenebilirdi. Bununla birlikte, bu kaçamak ifadeler bir sorundur. Allah’ın insanı yaratırken, kullandığı toz zerresi ve toprak gibi metaforik tanımlamalar, Kuran’dan önceki binlerce yıllık antik dönemlerden kalmadır ve aynı ifadeler İncil’in, Genesis (yaratılış) 2:7 bab’ında da bulunmaktadır. Bu ifadeler tam olarak, yaşamın okyanusların dışında karada başladığını ve kendiliğinden devam ettiğini ileri süren, bilimsel evrim teorisi/ya da bunu savunanlarla ile çelişiyorsa, Müslümanlar da hem okyanuslardan, hem de karadan (hem sudan, hem topraktan) yaratıldığımızı söylüyor.

3. Su Veya Meni Damlası (http://www.mucizeyalanlari.com/kurandaki-embriyoloji/#)

Kuran’da bir çok yerde insanın bir damla sıvıdan (meni, tohum ya da spermden) oluştuğu bildirilir:
Nahl Suresi 4: İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı (Diyanet meali)
Nahl Suresi 4: O, insanı [sadece] bir sperm damlasından yarattı (Muhammed Esed tefsiri)
Secde Suresi 8: Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı.
Fatır Suresi 11: Allah sizi .. sonra da az bir sudan (meniden) yarattı.
Necm Suresi 46: bir sudan (meniden) yaratmıştır.
Vakıa Suresi 58: Attığınız o meniye ne dersiniz?!
Kıyame Suresi 35: O dökülen meniden ibaret az bir su değil miydi?
İnsan Suresi 2: Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık
Mürselat Suresi 20: Biz sizi bayağı bir sudan (meniden) yaratmadık mı?
Abese Suresi 19: Az bir sudan (meniden).
Tarık Suresi 6-7: Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı. Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.
Bunlardan her biri altıncı yüzyılda, Muhammed zamanında Müslümanlar tarafından da bilinebilir miydi? Şüphesiz ki, üremenin bir damla sıvı emisyon içerdiği uygarlığın ilk günlerinden beri bilinmektedir. Eski Ahit, Yaratılış 38:9′de “Ama Onan ne zaman kardeşinin karısıyla yatsa, kardeşine soy yetiştirmemek için menisini yere boşaltıyordu” demekte. Dolayısıyla dışarı atılan sıvı damlasından yaşamın kökenini açıklayan ayetler, cinsel ilişki esnasında serbest bırakılan şeylerin doğrudan gözlemlenmesi olayından başka bir şey değildir. Bu basit gerçeği bilebilmek için herhangi bir vahiye veya ilahi bir bildirime ihtiyacımız olmadığı da açık.

Nufta hakkında yukarıda sırlanan ayetler, cinsel ilişki sırasında fışkırtılan sıvıyı tanımlamak için kullanılır ve açık bir şekilde meniye atıfta bulunmaktadır. Ancak, Prof. Moore İnsan Suresinin 2. ayetinde geçen “nufta”yı “karışık sıvı” olarak çevirmeyi yeğlemektedir ve bu Arapça terimin, gametleri (erkek spermi ve dişi yumurtası) içeren erkek ve dişi sıvılarına atıfta bulunduğunu söylemektedir. Eski Yunanlıların sadece mikroskop altında gözlemlenebilecek olan sperm ve yumurtaları tek tek gözleriyle görmüş olmaları ihtimal dışı olduğu gibi Kuran ayetleri de özel olarak sperme veya yumurtaye vurgu yapmamaktadır; basitçe ‘nufta’ demektedir. Makul olarak bu ‘meni’ olarak da çevrilebilir, veya Hipokrat’ın da daha erken bir zamanda kullanmış olduğu [4], bununla erkek ve dişi üreme sıvılarını kast ettiği, oluşum aşamasındaki “jerminal sıvı” olarak da çevrilebilir (ama açıkçası Hipokrat da bu sıvıların içinde hücreler olduğunu bilememiştir). Eğer Moore nufta kelimesini germinal sıvı olarak çevirmek isterse, aynı zamanda Kuran’ın bu terimi Yunanlılardan aşırmış olduğunu da pekiştirir.

Tarık Suresinin 6. ayeti, insan oluşmadan önce gerçekleşen cinsel ilişkide “fışkıran suyun” veya meninin, bel ile kaburga kemikleri arasından çıktığını iddia ettiği için ilginçtir. Görünüşe göre, meni, böbrek ve bel arasında kalan bir bölgeden çıkmakta ve bu da gerçek bir sorun teşkil eder, zira spermlerin -bu konuda eski Yunanlılar ikna olmasa da- testislerde üretildiğini biliyoruz . Örneğin Aristotales, matrak bir şekilde testislerin cinsel ilişki sırasında seminal geçişleri açık tutmak için ağırlık olarak işlev gördüklerine inanıyordu [5].

Sure içinde yer alan bu garip ifadenin Müslümanlar tarafından sunulan açıklaması ise [6], spermin fışkırdığı erkeğin kendisi henüz embriyo iken testislerin başlangıçta böbreklerin yer aldığı bölgelerdeki dokulardan oluştuğu gerçeği ile ilgilidir. Diğer bir deyişle, hem de çok dolambaçlı bir yoldan, başlangıçta spermlerin üretildiği testisler o bölgede olduğu için spermin bel ile kaburga kemikleri arasındaki bölgeden kaynaklandığı söylenir.

Elbette bu, bahsedilen ayet için çok daha az karmaşık olan bir açıklamadır. Yunan hekimi Hipokrat ve onun öğrencileri M.Ö. beşinci yüzyılda, meninin tüm vücut sıvılarından geldiğini ve meninin beyinden omurilik içine dağılmadan önce böbreklerden ve testisler aracılığıyla da penisten geçtiğini öğretiyorlardı [7]. Bu görüşe göre, doğal olarak spermlerin böbreklerin olduğu bölgeden kaynaklandığı düşünülür, bu artık günümüz bilgilerin besbelli bir maddesi olmadığı halde, Muhammed döneminde iyi biliniyordu ve Kuran’ın bu tür hatalı bilgiler içerebileceğini de göstermektedir.

http://www.mucizeyalanlari.com/wp-content/uploads/2011/09/Image14_116x151.jpg
Görsel: Hipokrat’ın bir büstü

Tabi ki tüm bunlara karşı, meninin belden geldiği ile ilgili bağ aslında mecazi bir anlam taşıyor gibi argümanlar da ileri sürülebilir. Buna dair Araf Suresi 172. ayette “hem Rabbin Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp…” ve Nisa Suresi 23. ayette “size şunlarla evlenmek haram kılındı; kasıklarınızdan gelen oğullarınızın eşleri..” örnekler bulabiliriz. Ama eğer öyleyse, o zaman bu mecazlı anlatım tarzının Orta Doğu kültürleri için ortak bir kullanım tarzı olduğu da kabul edilmelidir [8]; Tevrat’ta Tanrı Yakup peygambere (Yaratılış 35:11), “…senin sulpundan ve belinden krallar çıkacak” diye vaat veriyor. Daha sonra Eski Ahit’te benzer bir vaad Davud’a yapılır, “senin sulpundan (belinden) gelecek oğlun…” (1. Krallar 8:19) ve İncil’de Yeni Ahit’te Peter aynı kişiye “onun sulpundan ve belinden gelen birisi…” diyerek ona atıfta bulunuyor (Yunanca osphus). Ancak, bu “bel” (Arapça; sulp) kelimesinin mecazi anlamdaki kullanımları için örnekler vardır. Tarık Suresi, 6. ayeti açıkça fiziksel olarak cinsel birleşimden bahseder, ‘fışkıran su’ ve ‘bel ile kaburga kemikleri arası’ (Arapça; tar a’ib) her ikisi de çok fiziksel olgulardır ve bu ayetteki bağlamıyla açıkça Hipokrat tarafından yanlış öğretilen bilgi olan meninin üretildiği bölgeye atıfta bulunurlar. Böylece Kuran’da yeniden ortaya çıkan yanlış bir antik Yunan fikrinin ilk örneği de bulmuş olduk.



bir damla su dısında kı ayetlerı bırde ılk ınsanın yarıtılması olarak oldugunu dusunerek okumalsın bırde bır damla su kısmının spermın hepsının degıl spermın ıcınde kı oz su bır damla su anlamını tasıdıgını bılerek okumalısın modern tıp dıyor kı spermın hepsı degıl o spermden BİR DAMLA yumartıyı dollemekte ??? neden ısrarlar bır damla su denıldıgını eskı ahıtte yazılan sadece sperm olan kısımla bır damla suyun arasında asırlar ve mıkro duzeyde bır bılgının gerektıgını goz onunde bulundurmalısın yoktan var ettı dıyor bakıyorsun adem ıle havva da yoktan var olmus ılgınc cokta mantıklı yeryuzunden toprak cennetın aslında dunya uzerınde olabılcegınıde dusunmelısın sonucta ınsanlar olmasa dunyanın guzellıgı bıze anlatılan ornek verılen cennet kadar guzel kı geecmıs araastırıldıgında ınsandan once dınazorlar vardı yeryuzunden toprak cennetın belkıde dunya uzerınde oldugu mantıgına mantıkla bakıldıgında ulasılmayacak bırsey degıl

Engse Hohol
17-09-2017, 13:35
Kuran'ın Tarık 5 ila 7nc ayetleri arasında, erkekte sperm'in ve kadında yumarta'nın, Bel ile Kaburga kemikleri aralarından çıktığı iddia edilir! Bu yanlış bilginin nedeni, Muhammed'in 610 yılında erkeklerde 2 tane testis, yine kadınlarda da 2 tane yumurtalık bulunduğunu bilmemesiydi. Zamanın cehaletinden faydalanan bir peygamberdi Muhammed.

Tarık 5, 6, 7; İnsanların yaratımında kullanılan su, insanların bel ile kaburga kemikleri arasından fışkırıp çıkar.

https://lh3.googleusercontent.com/--nmnMyOmmf4/Wb5LeVXd31I/AAAAAAAAN-Y/hudsRI5w_lwRSbf_0ywDuHOMm-znyi4jwCL0BGAs/w530-d-h408-n/av253.jpg

✔ (https://www.youtube.com/results?search_query=Male+reproductive+system) Male reproductive system.
✔ (https://www.youtube.com/results?search_query=Female+reproductive+system) Female reproductive system.

Ey Muhammed, Hadi diyelimki kadınların genital üreme sisteminin anatomik yapısı yörebinde cahildin, allah da bilgi göndermedi sana, peki sen, kendinde olanlara da mı cahildin? Testis nedir, taşak nedir bilmiyor muydun?

BATIRALP
06-12-2017, 01:35
Bilim demek Tanrının öncedne yarattıklarını insanın sonradan keşfedip öğrenmesidir ! kuranda geçen yaratılış ve embiriyoloji konusunu bu gün ki tıp bilimi de aynen onaylamaktadır ! insanın ilk yaratılışında ki toprakdan olması ve insan bedeninde ki maddelerin toprakda da bulunması yine insanın anne rahminde gelişim evlerinin kuranda anlatıldığı gibi aynen tıp bilimininde onaylaması kuranın ve ayetlerin insan uydurması olamayacağının en büyük kanıtır .... Akıl ve mantık çerçevesinde okuma yazma bilmeyen sonradan öğrenen bir peygamberin içinde yaşadığı zır cahil bir kavim ve o arap kavmi erkek çocuk doğuramıyor diye kadınları aşağılayıp suçlarken kuranın çocuğun cinsiyetini erkeğin menisinde ki spermlerin belirlediğini söylemesi ! Tanrı sözü değilde nedir ? şimdi kuranda bebeğin gelişim evreleri ayetlerde ne diyor bakalım

'' Sonra Nutfeyi bir alaka(embriyo) yarattık, derken o alakayı bir mudga (Çiğnenmiş et parçası halinde) yarattık.Derken o mudgayı bir takım kemik haline getirdik, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak yarattık. ''

Bu 1980' lerin başlarında o zamanlar Toronto'nun yeni şehrinde embriyolojinin anatomisi alanında yetkili olan Dr. Keith Moore'a gösterildi.

Dedi ki , Kuranın tanımı günümüzde embriyolojinin 1-3 safhalarındaki tanımından çok daha ileridir.Ve herhangi bir insanın bunları Kuran'da bahsetmesi mümkün olmadığını söyledi.


o dönem ulturasonmu varmışda bunları bilmişler yada nasıl bir atmsyonmuş ki direk atıp tutturmuşlardır :)

Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa Yaratıcı Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 57-59)

Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.
Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.
Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.
(Müminun Suresi, 12-14)

Dr Keith Moore

Keith L. Moore anatomi bölümü (cerrahi bölge), 1974 1984 anatomi eski Başkanı ve ortak bir emekli profesör olan dekan da Temel Tıp Bilimleri (Tıp Fakültesi) Toronto Üniversitesi , Ontario, Kanada. O Ayrıca Cidde, Suudi Arabistan Kral Abdülaziz Üniversitesi'nde çalıştı. Ayrıca, o bir kurucu üyesi Klinik Anatomistler Amerikan Derneği (AACA). 1989 ve 1991 yılları arasında AACA Başkanı oldu. O anatomi ve insan embriyoloji konularında yaptığı ders kitapları için en bilinmektedir.

O (profesör Arthur F. Dalley II) birlikte yazmıştır Klinik Yönelik Anatomi dünya çapında bilim adamları, doktorlar, fizyoterapistler ve öğrenciler tarafından kullanılan dünyanın en popüler İngilizce anatomi ders kitabı, bir,. Metin geçişleri mavi fon üzerinde insan hastaların tanı ve tedavisinde gerçek dünya kavramları klasik anatomi ilgili - kitap nedeniyle 'mavi kutu' özellikle popüler. Kitap birden fazla dilde tercüme edilmiştir. Ayrıca (profesör Anne MR Agur ile) birlikte yazdığı Temel Klinik Anatomi .

Ödüller

Klinik Anatomistler Amerikan Derneği kendi onur Üye Ödülü (1994) ile Dr Moore verdi. 2007 yılında, Anatomistler Amerikan Derneği ilk Henry Gray / Elsevier Seçkin Eğitimci Ödülü ona verdi.

Embriyoloji ve Kuran

Moore "içinde embriyoloji başvurular üzerine yazmıştır Kuran için bir makalede, örneğin, " İslam Tıp Derneği Dergisi , Vol. 18, Ocak-Haziran 1986, s 15-16.

Dr Moore CV inceledikten sonra Onun makaleyi okuyun olacaktır
" bir Ascientist yorumuna içinde embriyoloji başvurular Kur'an "
Insan üreme ve gelişme atıfta Tablolar Kuran dağılmış. Bu ayetlerin bazı bilimsel anlamını tam olarak takdir edildiğini ancak son zamanlarda. Bu ayetlerde yorumlarken uzun bir gecikme doğru özellikle yanlış çeviriler ve yorumlar gelen ve bilimsel bilginin bilinç eksikliği kaynaklanmıştır.

Kuran ayetleri açıklamaları ilgi yeni değildir. İnsanlar peygamber sormak için kullanılan Muhammedinsan üreme atıfta ayetlerin anlamı ile ilgili sorular her türlü. Havari en cevapları Hadis edebiyatının temelini oluşturur.

Bu yazıda yorumlanır Kur'an'dan ayetlerin çevirileri tarafından verilmiştir Şeyh Abdul Majid Zendani , İslam Araştırmaları Profesörü Kral Abdulaziz Üniversitesi Cidde, Suudi Arabistan.

"O karanlık üç peçe içinde, aşamaları, birbiri ardına içinde annelerin karınlarında size yapar." (Kur'an 36:6)

Bu ifade Sure 39:6 değil. Biz insan uterus (rahim) gelişme geçirdiği gerçekleşmiştir zaman bilmiyorum, ama rahim bir fetüsün bilinen ilk resimde tarafından çizilmiş Leonardo da Vinci 15. yüzyılda. MS 2. yüzyılda, Galen "Dölüt Oluşumu On." kitabında plasenta ile fetal membranların tarif Sonuç olarak, MS 7. yüzyılda doktorlar olasılıkla insan embriyosu rahim gelişmiş biliyordu. Onlar bile, bu aşamada gelişmiş biliyordu olası değildir Aristoteles insan embriyosu 15. yüzyıla kadar ele ve resimli değildi aşamada gelişir bu gerçekleştirilmesi M.Ö. 4. yüzyılda civciv embriyo gelişim aşamaları tarif etmişti.

Mikroskop tarafından 17. yüzyılda keşfedildi sonra Leeuwenhoek açıklamaları civciv embriyo erken dönemlerinde yapılmıştır. İnsan embriyosunun geçirdiği evreler 20. yüzyıla kadar tarif değildi. Streeter(1941) şimdi tarafından önerilen daha doğru bir sistem yerini almıştır evreleme ilk sistem geliştirdiO'Rahilly (1972).

"Karanlığın üç peçe" anlamlara gelebilir: (1) karın ön duvarı, (2) rahim duvarı ve (3) amniochorionic membran (Şekil 1). Bu ifadenin diğer yorumlar olmasına rağmen, burada sunulan bir bakış bir embriyolojik açıdan en mantıklı görünüyor.


Şekil 1. Utero bir fetus gösteren bir dişinin karın ve pelvis bir sagital bölümü çizimi. "Karanlığın peçe" şunlardır: (1) karın ön duvarı, (2) rahim duvarı, ve (3) amniochorionic membran.


"Sonra Biz dinlenme yeri bir düşüş olarak belirledi." (Kur'an 23:13)

Bu ifade Sura 23:13 değil. Bırakma veya nutfah sperm veya sperm olarak yorumlanmıştır, ancak daha anlamlı bir yorumu ("dinlenme yeri") rahim implante bir blastosist oluşturmak için ayıran zigot olacaktır. Bu yorum, devletler Kuran'da bir ayet tarafından desteklenen "bir insan karışık bir damla oluşturulur." Sperm ve yumurta ("karışık bırak") bir karışımı birliği ile zigot oluşur.

"Biz de bir sülük benzeri bir yapı içine damla yaptı." (Kur'an 23:14)

Bu ifade Sura 23:14 değil. Kelime "Alaqah" bir sülük veya kan emici ifade eder. Bir sülük cilde tutunur aynı şekilde, rahim endometrium yapışan bu gün 7-24 gelen insan embriyosu uygun bir açıklamasıdır.Sülük ana kan elde gibi, insan embriyosu desidua veya hamile endometrium kan kaynaklanmaktadır. Bu 23-24 gün embriyo bir sülük (Şekil 2) ne kadar benzediğini dikkat çekiyor. Hiçbir mikroskoplar veya 7. yüzyılda mevcut lensler vardı gibi, doktorlar insan embriyosu bu sülük gibi bir görünüm olduğunu bilinen olmazdı. Bu buğday bir çekirdek daha az olduğu için dördüncü haftanın başlarında, embriyo çıplak gözle sadece görülebilir.


Şekil 2. Top , 24 günlük eski insan embriyo çizimi. Bu aşamada insan embriyosunun sülük gibi bir görünüm unutmayın. Aşağıda , bir sülük veya kan emici bir çizim.


"Sonra bu sülük benzeri yapısı, Biz bir yumru çiğnenmiş yaptı." (Kur'an 23:14)

Bu ifade Sura 23:14 dan da. "Mudghah" anlamına gelir Arapça bir kelime "madde çiğnenmiş veya götürü çiğnenmiş." Dördüncü haftanın sonuna doğru, insan embriyosu biraz etten bir çiğnenmiş yumru (Şekil 3) gibi görünüyor. Diş izleri benzer Somitlerin gelen görünüm sonuçları çiğnenmiş. Somitlerin vertebra başlangıcı veya taslakları temsil eder.


Şekil 3,. Top, sola gösterilen modelde diş izleri benzer birkaç boncuk gibi Somitlerin gösteren bir 28 günlük eski insan embriyo çizimi.


"Sonra Biz çiğnenmiş yumru, kemik yapılmış ve eti kemik giyinik." (Kur'an 23:14)

Sura 23:14 Bu devam çiğnenmiş yumru aşamasında, kemiklerin ve kasların form olduğunu gösterir. Bu embriyolojik gelişme uygundur. İlk kıkırdak modelleri ve daha sonra kas olarak kemik formu (et) somatik mezoderm onları etrafında gelişir.

"Sonra Biz başka bir yaratık geliştirdi." (Kur'an 23:14)

Sura 23:14 Bu sonraki bölüm kemiklerin ve kasların başka bir yaratığın oluşumuna neden anlamına gelir. Bu sekizinci hafta sonunda oluşturan insan gibi embriyoya sevk edebilir. Bu aşamada, ayırt edici insan özellikleri vardır ve tüm iç ve dış organların ve parçaların primordia sahiptir. Sekizinci hafta sonra, insan embriyosu bir fetus olarak adlandırılır. Bu ayet başvurduğu yeni yaratık olabilir.

"Ve O, ve görme ve duygu ve anlayış işitme verdi." (Kur'an 32:9)

Sure 32:9 bu bölümü işitme özel duyular, görme, ve gerçek olan, bu sırada geliştirmek duygu olduğunu gösterir. Iç kulak taslakları gözlerin başlamadan önce görünür ve beyin (anlayış site) son ayırır.

"Sonra dışarı çiğnenmiş bir et parçasının, kısmen oluşmuş ve kısmen oluşmamış." (Kur'an 22:05)

Sura 22:05 bu bölümü embriyo farklılaşmış ve farklılaşmamış doku hem de oluştuğunu işaret gibi görünüyor. Örneğin, kıkırdak kemiklerin ayırt zaman, çevrelerindeki embriyonik bağ dokusu ya da mezenşimin farklılaşmamış olduğunu. Daha sonra kas ve kemiklere bağlı bağ içine ayırır.

"Ve Biz seçilmiş bir dönem için karınlarında dinlenmek için kime neden." (Kur'an 22:05)

Sura 22:05 Bu sonraki bölüm Tanrı embriyo tam süreli kadar rahim kalır belirler ima etmektedir.Bilindiği gibi pek çok gelişmenin ilk ayında embriyo iptal, ve bu form, doğuma kadar hayatta fetus haline bu zigot sadece yaklaşık 30%. Bu ayet aynı zamanda Allah'ın embriyo bir erkek ya da kız dönüşecek belirler anlamına yorumlandı.

Insani kalkınma atıfta Kuran'da ayetlerin yorumlanması 7. yüzyılda mümkün, hatta yüz yıl önce olmazdı. Modern Embriyoloji bilimi bize yeni bir anlayış sağladığı için şimdi bunları yorumlayabilir.Kuşkusuz bilgimiz arttıkça gelecekte anlaşılacaktır insani kalkınma ile ilgili Kuran'da diğer ayet vardır.