errata
19-09-2011, 22:02
Merhaba arkadaşlar,
Bu yazımızda, Sn. Serdar Elmas'ın bize ölüm ile ilgili sorduğu sorulardan yola çıkarak, ölümle ilgili ayrıntılı ve bilimsel bir analiz yapmak, bu sayede muhtemelen bir çoğunuzda var olan pek çok tabuyu ve bilim dışı düşünceyi kırmak istiyoruz. Elbette ki bunlardan kastımız dini inançlarınız, vs. değildir. Ne yazık ki insanoğlu ölüme sadece dini inançlarından değil, genel olarak "insan" olduğu için gerçek dışı anlamlar yüklemektedirler; pek çok dini imge de bu yüzden yaratılmıştır, yaratılmaktadır. Ölümün bilimsel olarak anlaşılması, sadece bu yanlış anlaşılmaların giderilmesi için değil, aynı zamanda bilimin insanların binlerce yıldır var olan sorularına cevaplar verebilme gücü karşısında şaşkınlığa düşmek ve bu sayede insanların bilime yönelmesi açısından da önem kazanmaktadır.
http://a6.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s720x720/312045_221790807879002_163940083664075_604090_9043 58651_n.jpg
Ölüm, tıpkı Evren'in başlangıcı gibi, bilimin uzun süredir cevap aradığı sorulardan biridir. İnsanlık ise bu soruya binlerce yıldır cevap armaktadır. Bilim, insanlık tarihine göre göreceli olarak bebeklik yaşlarında olan bir alan olduğu için ölümle ilgili bilimsel arayışlar da oldukça yenidir. İnsanlık tarihi boyunca, bilim gibi güçlü bir cevap bulma aracı olmayan insanlar, bilim dışı kaynaklara sarılmışlardır. Özellikle felsefe, insanın ölümle ilgili merakını canlı tutarken, din bu konudaki sorulara cevaplar üretmek adına pek çok figüranla konuyu ele almıştır. Günümüzdeki insanların %90'ından fazlasının ölümle ilgili görüşleri, binlerce yıl öncesine ait dini inançlara ve bu inançların iddialarına dayanmaktadır. Doğal olarak, gayet anlaşılır bir şekilde insanın korkularını dindirmek için var edilmiş bu alanların verdiği cevaplar, herhangi bir gerçeklik değeri taşımaz. Neyse ki, son 150 yıldır Biyoloji ve Fizik alanında yapılan akıl almaz atılımlar sayesinde, Evren'in başlangıcı gibi kafaları kurcalayan ve insanları halen korkularından ötürü bilim dışı kaynaklara iten pek soruya cevap verebilmeye başladığımız gibi, ölüme de cevaplar verebilmeye başladık. Bu yazımızda, ayrıntısıyla bunları ele alacağız.
Biyolojik Olarak Yaşamın (Hayatta Kalma ve Üremenin) Varlığının Fizik Açısından Anlamı ve Sebepleri
Her şeyden önce hatırlanması ve anlanması gereken çok önemli bir konu var: Aslında canlılık diye bir kavram doğada bulunmadığı için, teknik olarak ölüm diye bir kavramdan da bahsedilemez. Canlılığın başlangıcı, "Canlılığın Evrimi" yazı dizimizde açıkça belirttiğimiz gibi atomlar ve moleküllerin çeşitli organizasyonları ve bu organizasyonun yaklaşık 600 milyon yıl boyunca doğa şartları etkisi altında seçilmesi sonucu olamuştur. Canlılığın başlangıcından sonra ise, aynı doğa yasaları etkisi altında çeşitlenme meydana gelmiş ve günümüzdeki "canlı çeşitliliği"ne ulaşılmıştır. Bu adımların hiçbirinde, bir Hidrojen molekülünün Güneş içerisinde bir Helyum molekülüne dönüşmesinden daha farklı bir kimyasal ya da fiziksel olay meydana gelmemiştir. Sadece uzun vadede evrimleşen insan türü, yine kimyasal evriminden ötürü zekasının gelişmesi sayesinde olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurabilmeyi başarmış ve etrafına bakarak varlıkları farklı isimler altında sınıflandırmıştır. Ancak bizim yaptığımız herhangi bir isimlendirme, doğanın bu şekilde bir ayrıma gittiği anlamına gelmez. Bu sadece bizim daha kolay anlaşabilmemizi sağlamaktadır.
İşte bu sebeple, aslında ölümden özel olarak, ayrı bir kavrammış gibi bahsetmenin bir anlamı yoktur. Bunlara yazının ilerleyen kısımlarında geleceğiz. Şimdi, yaşamın ve biyolojik anlamının (amacının) fizik açısından değerlendirilmesine göz atalım.
Canlılığın var olmasından beri (son 3.8-4 milyar yıldır) iki temel "amacı" var olmuştur: Hayatta kalmak ve üremek. Bu amaç, elbette insanların kendi hayatlarına biçtikleri amaçlardan oldukça farklıdır. Zaten bu kısımda da irdeleyeceğimiz gibi, bu amaçlar aslında bizim seçimimizde olan amaçlar değildir. Evrimsel süreçte edinilmiş bu amaçlarımıza uymak zorundayız, çünkü fizik yasalarınca 4.5 milyar yıldır Dünya üzerindeki her bir moleküle dikte edilen kurallar, bizi bu noktaya getirmiştir. Bu noktaya gelene kadar da, bu biyolojik amaçlar oluşmuştur, evrimleşmiştir ve her canlının vazgeçilmezi olmuştur. Buna karşı çıkmak, yok olmayı kabullenmek demektir. Kimi zaman insanlar ölümü ya da ürememeyi tercih ederler. İlkinde, hayatta kalmayı reddederek yok olmayı kabul ederler (bu kısa vadelidir); ikincisinde ise soylarını sona erdirerek yok olmayı kabul etmiş olurlar (bu da uzun vadelidir). Aslında her bir canlı, öldükten sonra, hayatı boyunca ne yapmış olursa olsun, yok olacak, doğaya karışacaktır; ancak yine de ne olursa olsun, canlılığımız hayatta kalma ve üreme esasları üzerine kuruludur ve bu düzen hakkında pek de şikayet etme hakkımız yok. Fizik yasaları Büyük Patlama'nın var oluş biçiminden ötürü bu şekilde oldu (olmayabilirdi ama oldu); bu yasaların etkisi altında gezegenler ve Dünya ve canlılık oluştu ve gelişti. Dolayısıyla bunu değiştirmek için elimizden hiçbir şey gelmez.
http://a2.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc7/s720x720/299289_221779617880121_163940083664075_604044_5122 32957_n.jpg
Peki neden varlık amacımız, biz varlığımıza her ne amaç biçersek biçelim, esasında sadece hayatta kalmak ve üremek üzerine kuruludur? Bunun için ilk canlıların meydana gelmesine ve sonrasında hayatta kalmalarına bakılması gerekir. Temel cevap, yukarıda da değindiğimiz gibi şudur: Bu böyle olmaktadır, çünkü şu anda içinde bulunduğumuz evrenin fiziksel ve kimyasal yasaları dahilinde, Dünya isimli gezegen üzerinde "bu tip" canlılar evrimleşmiştir. Yani Dünya'daki canlıların yaşam döngüsü, Evren'in deterministik yasaları sayesinde bu şekilde var olabilmiştir. Belki evrenin başka bir köşesinde veya -varsa- başka bir evrende tamamen farklı yaşam döngüleri ve yaşam amaçlarına sahip canlılar bulunabilir. Örneğin o varlıklar, farklı yasalardan dolayı herhangi bir mücadele vermek zorunda olmayabilirler ya da "üreme" diye bir şeyden bahsetmemize gerek olmaz. Ancak bu Evren içerisinde, bu gezegende, ilk hücremsilerden (koaservatlardan) itibaren hep canlılar hayatta kalma mücadelesi vermişler ve sonrasında, kendilerinde var olan genetik materyali (aslında sıradan moleküllerden fazlası değildir bu materyal), kendisinden meydana gelen ve kendisine benzeyen bireylere aktarmaya (üremeye, çoğalmaya) çalışmışlardır.
http://a3.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s720x720/314564_221780677880015_163940083664075_604048_2083 145541_n.jpg
Kısaca, burada anlatmak istediğimiz şudur: Evren'de varlıklar var olurlar ve bu varlıkları, atomik ve moleküler bileşimlerden fazla bir şey değildir. Bu varlıkları temel iki ana gruba ayırabiliriz: varlıklarını pasif olarak sürdürenler (cansızlar) ile varlıklarını aktif olarak sürdürenler (canlılar). Bu ikisinin özünde herhangi bir farklılık yoktur; sadece farklı kimyasal evrimlerden geçerek günümüze ulaşmışlardır. Bir kaya parçası, varlığını sürdürür ancak bunun için mücadele edemez; kimyasal yapısı buna izin vermez. Bir köpek ise, var olmak için aktif olarak mücadele verir, çünkü onu meydana getiren tüm hücreler ile, o hücrelerin tümünü meydana getiren kimyasalların birleşim şekli ve geçirdikleri evrim tipi, buna müsaade etmektedir. Aradaki tek fark budur. İşte canlılar, evrim sürecinde varlıklarını aktif olarak sürdürebilmenin yolunu, hayatta kalma mücadelesi ve üreme ikilisinde bulmuşlardır. İkisi için de bünyelerinde çeşitli yollardan ürettikleri enerjiyi harcarlar. Belki farklı Fizik yasaları altında, farklı yollarla varlığı aktif olarak sürdürmenin bir yolu bulunabilirdi; ancak en azından Evren'in son 13.5 milyar yıllık, Dünya'nın son 4.5 milyar yıllık varlık süresinde, Dünya üzerindeki varlıklar, bu Evren'e ait Fizik yasalarının etkisi altında, bu çözümü üretebilmişlerdir. İşte bu sayede, aslında düzensizliği destekleyen Fizik yasalarına geçici bir süre karşı koyarak, düzensizliğe karşı enerji harcayarak düzeni korurlar. Bunlar, daha ayrıntılı fizik konuları olduğu için burada daha fazla girmeyeceğiz.
Bu kısımdan çıkarılması gereken sonuç şudur: Evren'in her köşesinde olduğu gibi; canlılığımızın, hayatta olmamızın, hayatımızı sürdürme mücadelemizin ve benzeri canlılık özelliklerimizin arkasında çok temel fiziksel sebepler yatmaktadır. Bunu anlayan biri, varlığımızın doğa açısından hiçbir değeri olmadığını anlayacak ve anlamsız kibirden ve sanrılardan kurtulabilecektir.
Ölümün Varlığının Fizik Açısından Anlamı ve Sebepleri
Aslında canlılığın doğa için hiçbir değeri olmadığını anladıktan sonra anlamamız gereken bir diğer nokta şudur: Doğada hiçbir varlık, yine fiziksel yasalardan ötürü, belirli sürelerin üzerinde var olamaz: henüz ispatlanmamış olsa da, çok büyük bir ihtimalle Evren'in kendisinden, Evren içerisindeki en küçük atoma kadar. Çünkü yukarıda açıkladığımız Fizik yasaları, doğa içerisinde bir devinimi, değişimi ve dönüşümü tetiklemektedir. Hiçbir varlık, Evren içerisinde stabil değildir. Her şey ama her şey değişir. Gözümüze oldukça sabit gelen bir nesne içerisindeki atomlar bile sürekli titreşim halindedir; atom altı parçacıkları her an değişim içerisindedir. Bu hareketler ve değişimler, bir maddenin göze her ne kadar sabitmiş gibi gelse de, aslında sürekli değiştiğini göstermektedir. Yani hiçbir maddenin bir an önceki haliyle bir an sonraki hali birebir aynı değildir. Kısaca, az sonra açıklayacağımız biyolojik sebeplerden ötürü ölüm gerçekleşmeseydi bile, fizik yasalarından dolayı bir noktada bütünlüğümüzün yer yer ya da tamamen bozulması gerekirdi, belki 100 yıl içerisinde, belki 1 milyon yıl içerisinde.
Bunu açıklamak için size uygulamalı bilimlerden (mühendislik gibi) bir örnek vermek istiyoruz: Mühendislikte, yorulma (fatigue) denen bir mekanik olay vardır. Sıradan bir malzeme örneğine (örneğin metal bir çubuğa) sürekli olarak sünme geriliminden (malzemenin yapısının bozulacağı/kırılmanın başlayacağı gerilim noktasından) daha az (yani onu kırıp bükmeyecek kadar) bir kuvveti arka arkaya bir uygulayıp bir uygulamazsanız ve bunu sürekli sürdürürseniz, malzemeniz bir noktadan sonra bir anda, beklemediğiniz şekilde kırılacaktır (failure, fracture). Yani bir kumandanız olduğunu düşünelim, açma-kapama düğmesine normal bir şiddette, arka arkaya bastığınızı düşünelim (bir kere basıp elinizi çekmemenizden bahsetmiyoruz, sürekli bir basıp bir çekeceksiniz). Kumandanızın kırılmayacağını düşünüyorsanız, bu işlemi -örneğin- 1 milyar defa (bunun tam sayısını veren testler ve formüller vardır) yapın ve kumandanız beklemediğiniz bir anda kırılacaktır, hem de o "normal" büyüklükte olduğunu düşündüğünüz, tuşlara normal olarak bastığınız kuvvet altında! Bu mekanik olayla ilgili daha ayrıntılı bilgiyi aşağıdaki Türkçe makalede bulabilirsiniz:
http://www.makaleler.com/teknoloji-makaleleri/malzeme-yorulmasi.htm
Bunun arkasında pek çok mekanik sebep yatmaktadır. Ancak atomik düzeyde incelediğimizde, bizim uyguladığımız her darbenin atomların yerini değiştirdiğini veya titreşimlerini hızlandırdığını görürüz. Bu sebeple, belirli bir noktada atomlar artık kontrolsüz olarak birbirleri üzerinden kaymaya başlarlar ve bu, mikro-kırık (microcrack) denen yapıların oluşmasına sebep olur. Daha sonra bu kırıkların malzeme içerisinde hızla yayılmasıyla bir noktada, hiç beklemediğiniz anda malzemeniz kırılacaktır. Eğer siz bu kuvvetleri uygulamazsanız, belki milyonlarca yıl sürecek olsa da, bir noktada malzeme eskimeye, yani "ölmeye" başlayacaktır. Aşağıda, bu mikrokırıklara bir örnek görüyorsunuz:
http://a3.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s720x720/313110_221781404546609_163940083664075_604057_2255 10750_n.jpg
Üstelik yukarıda verilen örnek, mekanik yasalardan sadece bir tanesidir. Daha pek çok benzer fizik yasası altında sıradan maddeler aşınırlar, eskirler ve dağılmaya başlarlar. Burada anlatmak istediğimiz şudur: Evrendeki her şey en nihayetinde kuarkların oluşturduğu atomlar, atomların oluşturduğu moleküllerden meydana gelmektedir. Evrenin oluşum biçiminden ötürü bazı kurallar işlemektedir ve bizim "Fizik Yasaları" dediğimiz bu kurallar altında, maddelerin belirli "ömürleri" vardır. Bu genellikle çevresel baskılara ve aktif olarak iş gören bir varlıksa, işleme miktarına bağlıdır. Eğer aktif olarak iş yapmıyorsa da, pasif varlığına etki eden dış kuvvetlerin etkisi altında bir maddenin ömrü belirlenir. Örneğin bir canlının ömrü az sonra açıklayacağımız biyolojik sebeplerle belirenir, bir iş makinasının ömrü yukarıda açıklanan yasalarla belirlenir, bir kayanın ömrü ise üzerine etkiyen her çeşit dış faktörün etkisinin toplamıyla belirlenir. Her varlığın, doğa içerisinde belirli bir ömrü vardır ve bu ömrün sonuna gelindiğinde (her ne sebeple olursa olsun) maddenin bütünlüğü bozulacaktır. Bu da bir diğer doğa yasası olarak düşünülebilir.
Buraya kadar aktardıklarımız, yaşamın ve ölümün arkasındaki mekanik sebepleri ele almaktaydı. Bunları anlamak, yaşamın ve ölümün neden var olduğunu anlamak açısından birinci önemli noktayı oluşturmaktadır. Aslında her biyolojik ve kimyasal olayın özünde fizik yasaları yatmaktadır; dolayısıyla her biyolojik veya kimyasal olayı, fizik yasaları ile açıklayabiliriz. Ancak elbette anlaşılırlığın sağlanabilmesi için bu bilim dalları, özünde fizik yasaları yatsa da, ayrı doğa yasaları keşfederek bağımsız bilimler halini almışlardır. Biz de şimdi işin fiziğini bir kenara bırakarak, biyolojiye döneceğiz ve biyolojik (canlılara ait) ölümün arkasındaki sebepleri inceleyeceğiz.
Ölümün Varlığının Biyolojik Sebepleri: Canlılar Neden Sonsuza Kadar Yaşamazlar ve Ölürler? Biyolojik Ölüm'ün Evrim Sebepleri Nelerdir?
Dediğimiz gibi tüm canlılar hayatta kalma mücadelesi verirler ve üreme savaşı içerisindediler. İkisinin de temel "felsefi" amacı "varlık durumunu sürdürmek"tir ve canlılar bunu aktif olarak yaparlar. Canlılar bu durumu, genetik materyallerine borçludurlar. Çünkü genetik materyaller, bir canlının ne olacağını belirlerler; dolayısıyla hayatta kalabilme ve üreme başarısını birebir belirleyen faktör, genetiktir. Ancak elbette, genetik faktörlerle belirlenen bu başarı, çevresel faktörlerle modifiye edilir ve son halini alır. Her canlı birey, genetik ve çevrenin etkisi altında şekillendirilmiş birer üründür. Bu ürünler, doğanın biyolojik yasaları (Evrim gibi) etkisi altında mücadele verirler ve başarılı olanlar üreyip kendilerindeki genetik bilgiyi yavrularına aktarabilirler, başarısız olanlar ise ya yok olurlar ya da üreyemezler; iki durumda da varlıkları kısa ya da uzun vadede sona erer.
Yani biyolojik başarı, hayatta kalmak ve üremek ile belirlenmektedir. Ancak yine de, bunun bir üst sınırı olduğunu görürüz. Birkaç istisna hariç canlıların hiçbiri sonsuza kadar yaşayamazlar ve sonsuz miktarda üreyemezler. Öyleyse bu üst sınırı belirleyen bir diğer yasadan bahsetmek gerekir:
http://a6.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/308272_221783114546438_163940083664075_604065_1090 867779_n.jpg
Bunun arkasında, ilk etapta Thomas Malthus'un 1798 yılında yayınladığı Popülasyonların Prensibi Üzerine Bir Makale (An Essay on the Principle of Population) isimli makaleler serisinde ileri sürdüğü doğa yasası yatar. Bu makalelerinde Malthus, doğadaki kaynakların doğrusal olarak arttığını, canlıların ise geometrik bir hızla çoğaldığını tespit etmiştir (yukarıdaki resimde görülmektedir). Bu durumda kısa süre içerisinde var olan canlıların sayısı, kaynakların destekleyebileceğinden çok daha fazla olacaktır. Malthus, kendi alanındaki açıklamalarını bu noktaya kadar getirip dallandırır. Ondan 61 sene sonra Charles Robert Darwin ise bu yasayı biyolojik olarak değerlendirerek, bireyler arasında kaynak mücadelesi olacağını tespit etmiş ve bu mücadelede her zaman ortama daha uygun, kaynaklara ulaşma becerisi daha yüksek bireylerin avantajlı konuma geçip varlıklarını daha uzun süreler sürdürebileceğini ortaya koymuştur. Modern bilim de bu bilgileri ele alıp daha da geliştirmiş ve tüm bunların arkasında yatan genetik ve çevresel faktörleri ortaya koymuştur. İşte şimdi bizler de, bu bilgileri tekrar gözden geçirerek, en baştaki canlılığın evrimi ile, her bir canlının ömrünün sonu olan ölüme biyolojik bir bakış açısı kazandırmaktayız.
İşte tüm bu var olma mücadelesi, genetik materyalin var olup, içerisinde bulunduğu bireyin özelliklerini belirlemeye başlamasından beridir sürmektedir. Bu süreyle eşit bir zamandır da Evrim Mekanizmaları canlılar üzerinde bilfiil işlemektedir. Doğada, her canlıya yer olmadığı için, Doğal Seçilim ve genel olarak Evrim'in etkisiyle canlıların ömürleri, ilk başta açıkladığımız fiziksel sebepler haricinde, bu sebeplerden çok daha hızlı ve erken etkiyecek bir sebeple sona ermektedir: yaşlılık.
Yaşlılığa zaten döneceğiz; ancak ölümün var olmasının biyolojik sebeplerini toparlamak gerekirse: Ölüm biyolojik olarak var olmalıdır, çünkü her yeni ölüm, yeni bir doğum için fırsattır. Eğer doğadaki Evrim yasası sayesinde canlıların biyolojik ölümleri evrimleşmeseydi, canlılar daha da hızlı üreyip bütün boş alanları dolduracak ve sonunda canlılık tümden sona erecekti. Bu durumda, varlığı aktif olarak sürdürmek başarılamayacaktı ve canlıların, biyolojik olarak cansızlardan bir farkı olmadığı gibi, görünüş/davranış olarak da hiçbir farkları olmayacaktı. Ancak ölümün varlığı, canlıların sürekliliğini tamamlayan evrimsel basamak olmuştur. Canlılar bir yandan hayat mücadelesi verip, bir yandan ürerlerken, ölümlerin varlığı yeni yerler açılmasına ve kaynakları tüketen canlıların sayısının sabit tutulmasına yaramaktadır. Bu, genel olarak popülasyonların avantajına olduğu için, Evrimsel süreçte seçilerek bir norm haline gelebilmiştir. Tabii burada biyolojik ölüm ile fiziksel ölümü birbirinden ayrı tuttuğumuzu hatırlatmak istiyoruz, zaten biyolojik ölüm olmasaydı da hiçbir maddenin, var olduğu haliyle sonsuza kadar var olamayacağını unutmamanızı tavsiye ediyoruz.
Doğadaki kaynaklar sınırsız olsaydı ya da farklı bir Evren'de canlılık başlayacak olsaydı, belki de biyolojik ölüme ihtiyaç olmayacaktı; çünkü her bir varlık için yetecek kadar kaynak olacaktı veya fizik yasaları bir değişimi, devinimi dikte etmeyecekti. Ancak içinde yaşadığımız Evren içerisinde hiçbir canlı, hatta hiçbir varlık sonsuz kalıcılıkta olamaz; bu doğanın ilkin yasalarına da aykırıdır (Termodinamik Yasaları gibi). Evren, genel bir düzensizliğe doğru evrimleşmektedir; lokal olarak, enerji harcayarak düzen sağlanılsa bile, en nihayetinde Evren'in başlangıcından kaynaklanan fizik yasalarından ötürü düzensizlik hakim olacaktır. Er ya da geç...
devam ediyor...
Bu yazımızda, Sn. Serdar Elmas'ın bize ölüm ile ilgili sorduğu sorulardan yola çıkarak, ölümle ilgili ayrıntılı ve bilimsel bir analiz yapmak, bu sayede muhtemelen bir çoğunuzda var olan pek çok tabuyu ve bilim dışı düşünceyi kırmak istiyoruz. Elbette ki bunlardan kastımız dini inançlarınız, vs. değildir. Ne yazık ki insanoğlu ölüme sadece dini inançlarından değil, genel olarak "insan" olduğu için gerçek dışı anlamlar yüklemektedirler; pek çok dini imge de bu yüzden yaratılmıştır, yaratılmaktadır. Ölümün bilimsel olarak anlaşılması, sadece bu yanlış anlaşılmaların giderilmesi için değil, aynı zamanda bilimin insanların binlerce yıldır var olan sorularına cevaplar verebilme gücü karşısında şaşkınlığa düşmek ve bu sayede insanların bilime yönelmesi açısından da önem kazanmaktadır.
http://a6.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s720x720/312045_221790807879002_163940083664075_604090_9043 58651_n.jpg
Ölüm, tıpkı Evren'in başlangıcı gibi, bilimin uzun süredir cevap aradığı sorulardan biridir. İnsanlık ise bu soruya binlerce yıldır cevap armaktadır. Bilim, insanlık tarihine göre göreceli olarak bebeklik yaşlarında olan bir alan olduğu için ölümle ilgili bilimsel arayışlar da oldukça yenidir. İnsanlık tarihi boyunca, bilim gibi güçlü bir cevap bulma aracı olmayan insanlar, bilim dışı kaynaklara sarılmışlardır. Özellikle felsefe, insanın ölümle ilgili merakını canlı tutarken, din bu konudaki sorulara cevaplar üretmek adına pek çok figüranla konuyu ele almıştır. Günümüzdeki insanların %90'ından fazlasının ölümle ilgili görüşleri, binlerce yıl öncesine ait dini inançlara ve bu inançların iddialarına dayanmaktadır. Doğal olarak, gayet anlaşılır bir şekilde insanın korkularını dindirmek için var edilmiş bu alanların verdiği cevaplar, herhangi bir gerçeklik değeri taşımaz. Neyse ki, son 150 yıldır Biyoloji ve Fizik alanında yapılan akıl almaz atılımlar sayesinde, Evren'in başlangıcı gibi kafaları kurcalayan ve insanları halen korkularından ötürü bilim dışı kaynaklara iten pek soruya cevap verebilmeye başladığımız gibi, ölüme de cevaplar verebilmeye başladık. Bu yazımızda, ayrıntısıyla bunları ele alacağız.
Biyolojik Olarak Yaşamın (Hayatta Kalma ve Üremenin) Varlığının Fizik Açısından Anlamı ve Sebepleri
Her şeyden önce hatırlanması ve anlanması gereken çok önemli bir konu var: Aslında canlılık diye bir kavram doğada bulunmadığı için, teknik olarak ölüm diye bir kavramdan da bahsedilemez. Canlılığın başlangıcı, "Canlılığın Evrimi" yazı dizimizde açıkça belirttiğimiz gibi atomlar ve moleküllerin çeşitli organizasyonları ve bu organizasyonun yaklaşık 600 milyon yıl boyunca doğa şartları etkisi altında seçilmesi sonucu olamuştur. Canlılığın başlangıcından sonra ise, aynı doğa yasaları etkisi altında çeşitlenme meydana gelmiş ve günümüzdeki "canlı çeşitliliği"ne ulaşılmıştır. Bu adımların hiçbirinde, bir Hidrojen molekülünün Güneş içerisinde bir Helyum molekülüne dönüşmesinden daha farklı bir kimyasal ya da fiziksel olay meydana gelmemiştir. Sadece uzun vadede evrimleşen insan türü, yine kimyasal evriminden ötürü zekasının gelişmesi sayesinde olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurabilmeyi başarmış ve etrafına bakarak varlıkları farklı isimler altında sınıflandırmıştır. Ancak bizim yaptığımız herhangi bir isimlendirme, doğanın bu şekilde bir ayrıma gittiği anlamına gelmez. Bu sadece bizim daha kolay anlaşabilmemizi sağlamaktadır.
İşte bu sebeple, aslında ölümden özel olarak, ayrı bir kavrammış gibi bahsetmenin bir anlamı yoktur. Bunlara yazının ilerleyen kısımlarında geleceğiz. Şimdi, yaşamın ve biyolojik anlamının (amacının) fizik açısından değerlendirilmesine göz atalım.
Canlılığın var olmasından beri (son 3.8-4 milyar yıldır) iki temel "amacı" var olmuştur: Hayatta kalmak ve üremek. Bu amaç, elbette insanların kendi hayatlarına biçtikleri amaçlardan oldukça farklıdır. Zaten bu kısımda da irdeleyeceğimiz gibi, bu amaçlar aslında bizim seçimimizde olan amaçlar değildir. Evrimsel süreçte edinilmiş bu amaçlarımıza uymak zorundayız, çünkü fizik yasalarınca 4.5 milyar yıldır Dünya üzerindeki her bir moleküle dikte edilen kurallar, bizi bu noktaya getirmiştir. Bu noktaya gelene kadar da, bu biyolojik amaçlar oluşmuştur, evrimleşmiştir ve her canlının vazgeçilmezi olmuştur. Buna karşı çıkmak, yok olmayı kabullenmek demektir. Kimi zaman insanlar ölümü ya da ürememeyi tercih ederler. İlkinde, hayatta kalmayı reddederek yok olmayı kabul ederler (bu kısa vadelidir); ikincisinde ise soylarını sona erdirerek yok olmayı kabul etmiş olurlar (bu da uzun vadelidir). Aslında her bir canlı, öldükten sonra, hayatı boyunca ne yapmış olursa olsun, yok olacak, doğaya karışacaktır; ancak yine de ne olursa olsun, canlılığımız hayatta kalma ve üreme esasları üzerine kuruludur ve bu düzen hakkında pek de şikayet etme hakkımız yok. Fizik yasaları Büyük Patlama'nın var oluş biçiminden ötürü bu şekilde oldu (olmayabilirdi ama oldu); bu yasaların etkisi altında gezegenler ve Dünya ve canlılık oluştu ve gelişti. Dolayısıyla bunu değiştirmek için elimizden hiçbir şey gelmez.
http://a2.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc7/s720x720/299289_221779617880121_163940083664075_604044_5122 32957_n.jpg
Peki neden varlık amacımız, biz varlığımıza her ne amaç biçersek biçelim, esasında sadece hayatta kalmak ve üremek üzerine kuruludur? Bunun için ilk canlıların meydana gelmesine ve sonrasında hayatta kalmalarına bakılması gerekir. Temel cevap, yukarıda da değindiğimiz gibi şudur: Bu böyle olmaktadır, çünkü şu anda içinde bulunduğumuz evrenin fiziksel ve kimyasal yasaları dahilinde, Dünya isimli gezegen üzerinde "bu tip" canlılar evrimleşmiştir. Yani Dünya'daki canlıların yaşam döngüsü, Evren'in deterministik yasaları sayesinde bu şekilde var olabilmiştir. Belki evrenin başka bir köşesinde veya -varsa- başka bir evrende tamamen farklı yaşam döngüleri ve yaşam amaçlarına sahip canlılar bulunabilir. Örneğin o varlıklar, farklı yasalardan dolayı herhangi bir mücadele vermek zorunda olmayabilirler ya da "üreme" diye bir şeyden bahsetmemize gerek olmaz. Ancak bu Evren içerisinde, bu gezegende, ilk hücremsilerden (koaservatlardan) itibaren hep canlılar hayatta kalma mücadelesi vermişler ve sonrasında, kendilerinde var olan genetik materyali (aslında sıradan moleküllerden fazlası değildir bu materyal), kendisinden meydana gelen ve kendisine benzeyen bireylere aktarmaya (üremeye, çoğalmaya) çalışmışlardır.
http://a3.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s720x720/314564_221780677880015_163940083664075_604048_2083 145541_n.jpg
Kısaca, burada anlatmak istediğimiz şudur: Evren'de varlıklar var olurlar ve bu varlıkları, atomik ve moleküler bileşimlerden fazla bir şey değildir. Bu varlıkları temel iki ana gruba ayırabiliriz: varlıklarını pasif olarak sürdürenler (cansızlar) ile varlıklarını aktif olarak sürdürenler (canlılar). Bu ikisinin özünde herhangi bir farklılık yoktur; sadece farklı kimyasal evrimlerden geçerek günümüze ulaşmışlardır. Bir kaya parçası, varlığını sürdürür ancak bunun için mücadele edemez; kimyasal yapısı buna izin vermez. Bir köpek ise, var olmak için aktif olarak mücadele verir, çünkü onu meydana getiren tüm hücreler ile, o hücrelerin tümünü meydana getiren kimyasalların birleşim şekli ve geçirdikleri evrim tipi, buna müsaade etmektedir. Aradaki tek fark budur. İşte canlılar, evrim sürecinde varlıklarını aktif olarak sürdürebilmenin yolunu, hayatta kalma mücadelesi ve üreme ikilisinde bulmuşlardır. İkisi için de bünyelerinde çeşitli yollardan ürettikleri enerjiyi harcarlar. Belki farklı Fizik yasaları altında, farklı yollarla varlığı aktif olarak sürdürmenin bir yolu bulunabilirdi; ancak en azından Evren'in son 13.5 milyar yıllık, Dünya'nın son 4.5 milyar yıllık varlık süresinde, Dünya üzerindeki varlıklar, bu Evren'e ait Fizik yasalarının etkisi altında, bu çözümü üretebilmişlerdir. İşte bu sayede, aslında düzensizliği destekleyen Fizik yasalarına geçici bir süre karşı koyarak, düzensizliğe karşı enerji harcayarak düzeni korurlar. Bunlar, daha ayrıntılı fizik konuları olduğu için burada daha fazla girmeyeceğiz.
Bu kısımdan çıkarılması gereken sonuç şudur: Evren'in her köşesinde olduğu gibi; canlılığımızın, hayatta olmamızın, hayatımızı sürdürme mücadelemizin ve benzeri canlılık özelliklerimizin arkasında çok temel fiziksel sebepler yatmaktadır. Bunu anlayan biri, varlığımızın doğa açısından hiçbir değeri olmadığını anlayacak ve anlamsız kibirden ve sanrılardan kurtulabilecektir.
Ölümün Varlığının Fizik Açısından Anlamı ve Sebepleri
Aslında canlılığın doğa için hiçbir değeri olmadığını anladıktan sonra anlamamız gereken bir diğer nokta şudur: Doğada hiçbir varlık, yine fiziksel yasalardan ötürü, belirli sürelerin üzerinde var olamaz: henüz ispatlanmamış olsa da, çok büyük bir ihtimalle Evren'in kendisinden, Evren içerisindeki en küçük atoma kadar. Çünkü yukarıda açıkladığımız Fizik yasaları, doğa içerisinde bir devinimi, değişimi ve dönüşümü tetiklemektedir. Hiçbir varlık, Evren içerisinde stabil değildir. Her şey ama her şey değişir. Gözümüze oldukça sabit gelen bir nesne içerisindeki atomlar bile sürekli titreşim halindedir; atom altı parçacıkları her an değişim içerisindedir. Bu hareketler ve değişimler, bir maddenin göze her ne kadar sabitmiş gibi gelse de, aslında sürekli değiştiğini göstermektedir. Yani hiçbir maddenin bir an önceki haliyle bir an sonraki hali birebir aynı değildir. Kısaca, az sonra açıklayacağımız biyolojik sebeplerden ötürü ölüm gerçekleşmeseydi bile, fizik yasalarından dolayı bir noktada bütünlüğümüzün yer yer ya da tamamen bozulması gerekirdi, belki 100 yıl içerisinde, belki 1 milyon yıl içerisinde.
Bunu açıklamak için size uygulamalı bilimlerden (mühendislik gibi) bir örnek vermek istiyoruz: Mühendislikte, yorulma (fatigue) denen bir mekanik olay vardır. Sıradan bir malzeme örneğine (örneğin metal bir çubuğa) sürekli olarak sünme geriliminden (malzemenin yapısının bozulacağı/kırılmanın başlayacağı gerilim noktasından) daha az (yani onu kırıp bükmeyecek kadar) bir kuvveti arka arkaya bir uygulayıp bir uygulamazsanız ve bunu sürekli sürdürürseniz, malzemeniz bir noktadan sonra bir anda, beklemediğiniz şekilde kırılacaktır (failure, fracture). Yani bir kumandanız olduğunu düşünelim, açma-kapama düğmesine normal bir şiddette, arka arkaya bastığınızı düşünelim (bir kere basıp elinizi çekmemenizden bahsetmiyoruz, sürekli bir basıp bir çekeceksiniz). Kumandanızın kırılmayacağını düşünüyorsanız, bu işlemi -örneğin- 1 milyar defa (bunun tam sayısını veren testler ve formüller vardır) yapın ve kumandanız beklemediğiniz bir anda kırılacaktır, hem de o "normal" büyüklükte olduğunu düşündüğünüz, tuşlara normal olarak bastığınız kuvvet altında! Bu mekanik olayla ilgili daha ayrıntılı bilgiyi aşağıdaki Türkçe makalede bulabilirsiniz:
http://www.makaleler.com/teknoloji-makaleleri/malzeme-yorulmasi.htm
Bunun arkasında pek çok mekanik sebep yatmaktadır. Ancak atomik düzeyde incelediğimizde, bizim uyguladığımız her darbenin atomların yerini değiştirdiğini veya titreşimlerini hızlandırdığını görürüz. Bu sebeple, belirli bir noktada atomlar artık kontrolsüz olarak birbirleri üzerinden kaymaya başlarlar ve bu, mikro-kırık (microcrack) denen yapıların oluşmasına sebep olur. Daha sonra bu kırıkların malzeme içerisinde hızla yayılmasıyla bir noktada, hiç beklemediğiniz anda malzemeniz kırılacaktır. Eğer siz bu kuvvetleri uygulamazsanız, belki milyonlarca yıl sürecek olsa da, bir noktada malzeme eskimeye, yani "ölmeye" başlayacaktır. Aşağıda, bu mikrokırıklara bir örnek görüyorsunuz:
http://a3.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s720x720/313110_221781404546609_163940083664075_604057_2255 10750_n.jpg
Üstelik yukarıda verilen örnek, mekanik yasalardan sadece bir tanesidir. Daha pek çok benzer fizik yasası altında sıradan maddeler aşınırlar, eskirler ve dağılmaya başlarlar. Burada anlatmak istediğimiz şudur: Evrendeki her şey en nihayetinde kuarkların oluşturduğu atomlar, atomların oluşturduğu moleküllerden meydana gelmektedir. Evrenin oluşum biçiminden ötürü bazı kurallar işlemektedir ve bizim "Fizik Yasaları" dediğimiz bu kurallar altında, maddelerin belirli "ömürleri" vardır. Bu genellikle çevresel baskılara ve aktif olarak iş gören bir varlıksa, işleme miktarına bağlıdır. Eğer aktif olarak iş yapmıyorsa da, pasif varlığına etki eden dış kuvvetlerin etkisi altında bir maddenin ömrü belirlenir. Örneğin bir canlının ömrü az sonra açıklayacağımız biyolojik sebeplerle belirenir, bir iş makinasının ömrü yukarıda açıklanan yasalarla belirlenir, bir kayanın ömrü ise üzerine etkiyen her çeşit dış faktörün etkisinin toplamıyla belirlenir. Her varlığın, doğa içerisinde belirli bir ömrü vardır ve bu ömrün sonuna gelindiğinde (her ne sebeple olursa olsun) maddenin bütünlüğü bozulacaktır. Bu da bir diğer doğa yasası olarak düşünülebilir.
Buraya kadar aktardıklarımız, yaşamın ve ölümün arkasındaki mekanik sebepleri ele almaktaydı. Bunları anlamak, yaşamın ve ölümün neden var olduğunu anlamak açısından birinci önemli noktayı oluşturmaktadır. Aslında her biyolojik ve kimyasal olayın özünde fizik yasaları yatmaktadır; dolayısıyla her biyolojik veya kimyasal olayı, fizik yasaları ile açıklayabiliriz. Ancak elbette anlaşılırlığın sağlanabilmesi için bu bilim dalları, özünde fizik yasaları yatsa da, ayrı doğa yasaları keşfederek bağımsız bilimler halini almışlardır. Biz de şimdi işin fiziğini bir kenara bırakarak, biyolojiye döneceğiz ve biyolojik (canlılara ait) ölümün arkasındaki sebepleri inceleyeceğiz.
Ölümün Varlığının Biyolojik Sebepleri: Canlılar Neden Sonsuza Kadar Yaşamazlar ve Ölürler? Biyolojik Ölüm'ün Evrim Sebepleri Nelerdir?
Dediğimiz gibi tüm canlılar hayatta kalma mücadelesi verirler ve üreme savaşı içerisindediler. İkisinin de temel "felsefi" amacı "varlık durumunu sürdürmek"tir ve canlılar bunu aktif olarak yaparlar. Canlılar bu durumu, genetik materyallerine borçludurlar. Çünkü genetik materyaller, bir canlının ne olacağını belirlerler; dolayısıyla hayatta kalabilme ve üreme başarısını birebir belirleyen faktör, genetiktir. Ancak elbette, genetik faktörlerle belirlenen bu başarı, çevresel faktörlerle modifiye edilir ve son halini alır. Her canlı birey, genetik ve çevrenin etkisi altında şekillendirilmiş birer üründür. Bu ürünler, doğanın biyolojik yasaları (Evrim gibi) etkisi altında mücadele verirler ve başarılı olanlar üreyip kendilerindeki genetik bilgiyi yavrularına aktarabilirler, başarısız olanlar ise ya yok olurlar ya da üreyemezler; iki durumda da varlıkları kısa ya da uzun vadede sona erer.
Yani biyolojik başarı, hayatta kalmak ve üremek ile belirlenmektedir. Ancak yine de, bunun bir üst sınırı olduğunu görürüz. Birkaç istisna hariç canlıların hiçbiri sonsuza kadar yaşayamazlar ve sonsuz miktarda üreyemezler. Öyleyse bu üst sınırı belirleyen bir diğer yasadan bahsetmek gerekir:
http://a6.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/308272_221783114546438_163940083664075_604065_1090 867779_n.jpg
Bunun arkasında, ilk etapta Thomas Malthus'un 1798 yılında yayınladığı Popülasyonların Prensibi Üzerine Bir Makale (An Essay on the Principle of Population) isimli makaleler serisinde ileri sürdüğü doğa yasası yatar. Bu makalelerinde Malthus, doğadaki kaynakların doğrusal olarak arttığını, canlıların ise geometrik bir hızla çoğaldığını tespit etmiştir (yukarıdaki resimde görülmektedir). Bu durumda kısa süre içerisinde var olan canlıların sayısı, kaynakların destekleyebileceğinden çok daha fazla olacaktır. Malthus, kendi alanındaki açıklamalarını bu noktaya kadar getirip dallandırır. Ondan 61 sene sonra Charles Robert Darwin ise bu yasayı biyolojik olarak değerlendirerek, bireyler arasında kaynak mücadelesi olacağını tespit etmiş ve bu mücadelede her zaman ortama daha uygun, kaynaklara ulaşma becerisi daha yüksek bireylerin avantajlı konuma geçip varlıklarını daha uzun süreler sürdürebileceğini ortaya koymuştur. Modern bilim de bu bilgileri ele alıp daha da geliştirmiş ve tüm bunların arkasında yatan genetik ve çevresel faktörleri ortaya koymuştur. İşte şimdi bizler de, bu bilgileri tekrar gözden geçirerek, en baştaki canlılığın evrimi ile, her bir canlının ömrünün sonu olan ölüme biyolojik bir bakış açısı kazandırmaktayız.
İşte tüm bu var olma mücadelesi, genetik materyalin var olup, içerisinde bulunduğu bireyin özelliklerini belirlemeye başlamasından beridir sürmektedir. Bu süreyle eşit bir zamandır da Evrim Mekanizmaları canlılar üzerinde bilfiil işlemektedir. Doğada, her canlıya yer olmadığı için, Doğal Seçilim ve genel olarak Evrim'in etkisiyle canlıların ömürleri, ilk başta açıkladığımız fiziksel sebepler haricinde, bu sebeplerden çok daha hızlı ve erken etkiyecek bir sebeple sona ermektedir: yaşlılık.
Yaşlılığa zaten döneceğiz; ancak ölümün var olmasının biyolojik sebeplerini toparlamak gerekirse: Ölüm biyolojik olarak var olmalıdır, çünkü her yeni ölüm, yeni bir doğum için fırsattır. Eğer doğadaki Evrim yasası sayesinde canlıların biyolojik ölümleri evrimleşmeseydi, canlılar daha da hızlı üreyip bütün boş alanları dolduracak ve sonunda canlılık tümden sona erecekti. Bu durumda, varlığı aktif olarak sürdürmek başarılamayacaktı ve canlıların, biyolojik olarak cansızlardan bir farkı olmadığı gibi, görünüş/davranış olarak da hiçbir farkları olmayacaktı. Ancak ölümün varlığı, canlıların sürekliliğini tamamlayan evrimsel basamak olmuştur. Canlılar bir yandan hayat mücadelesi verip, bir yandan ürerlerken, ölümlerin varlığı yeni yerler açılmasına ve kaynakları tüketen canlıların sayısının sabit tutulmasına yaramaktadır. Bu, genel olarak popülasyonların avantajına olduğu için, Evrimsel süreçte seçilerek bir norm haline gelebilmiştir. Tabii burada biyolojik ölüm ile fiziksel ölümü birbirinden ayrı tuttuğumuzu hatırlatmak istiyoruz, zaten biyolojik ölüm olmasaydı da hiçbir maddenin, var olduğu haliyle sonsuza kadar var olamayacağını unutmamanızı tavsiye ediyoruz.
Doğadaki kaynaklar sınırsız olsaydı ya da farklı bir Evren'de canlılık başlayacak olsaydı, belki de biyolojik ölüme ihtiyaç olmayacaktı; çünkü her bir varlık için yetecek kadar kaynak olacaktı veya fizik yasaları bir değişimi, devinimi dikte etmeyecekti. Ancak içinde yaşadığımız Evren içerisinde hiçbir canlı, hatta hiçbir varlık sonsuz kalıcılıkta olamaz; bu doğanın ilkin yasalarına da aykırıdır (Termodinamik Yasaları gibi). Evren, genel bir düzensizliğe doğru evrimleşmektedir; lokal olarak, enerji harcayarak düzen sağlanılsa bile, en nihayetinde Evren'in başlangıcından kaynaklanan fizik yasalarından ötürü düzensizlik hakim olacaktır. Er ya da geç...
devam ediyor...