Orijinalini görmek için tıklayınız : Ozgur irade/Ozbenlik/Ego
paslıçivi
25-05-2011, 06:22
paslıçivi (http://www.turandursun.com/forumlar/member.php?u=7202);
Geçen sefer attığın mesajda benim sadece islam karşıtı olduğumu yazmışsın.
Buda beni anlayamadığın anlamına geliyor.
O mesajına cevap bile vermedim.
Onu bunu bırak karşımdaki beni anlayamıyorsa ona niye cevap vereyim?
Sen kendince birşey kurgulamışsın kurguladığın şeyden vazgeçmek istemiyorsun.
O yüzden bu yazdıklarını yazıyorsun.
O yüzden artık seninle konuşmayı gereksiz buluyorum.
Bana gelip sen sadece islam karşıtısın diyorsan benim anlattığım şeylerden zerre kadar birşey anlamamışsındır.
Buda senin olayları zerre kadar doğru algılayamadığın anlamına gelir.
O zaman hadi boşverelim senin bozuk bilincini.
Sen bu şekilde yaşamaya devam et.
sevgili OffSpring..
benimle yazışmak istemiyorsan yazışmayız , sorun değil..
ama sen bir yazında
teistlerin bir hastalık durumu olduğunu
ve bu durumun onlara anlatılamayacağını,
ilerde tedavi edilebileceği tarzda bir şeyler yazmıştın..
bu konuda seninle sonuna kadar hemfikirim.. ben zaten bu sitede bunun mücadelesini veriyorum..
insanoğlunun doğduğunda "safbilinç" olarak sağlıklı olduğunu
ama ondan sonra insan olan ataları tarafından "zihin/ego" denen illetle hastalandırıldığını
ve bu hastalığın nesilden nesile günümüze kadar gelindiğini
bu yüzden bu insanların bir suçu/kusuru olmadığını
teizm düzeyi bilnç açıklığını "derin uyku"
nonteizm düzeyi bilinçaçıklığını "uyku mahmurluğu"
olarak adlandırdıktan sonra
bu düzeyde insanlarla konuşarak bir yere varılamayacağını
varolan bilinçaçıklık durumunun değiştirelemeyeceğini
ancak kişinin beyin nörokimyası(konektomu) değişmeye hazır hale geldiğinde
çevresel sesli uyaranlarla kırılma noktasını aşıp
bir üst seviyeye geçebileceği
tezini ortaya koyuyor ve savunuyorum zaten ben..
teizm ve nonteizm bilinaçıklık seviyesinde yaşayan insanın "kendine yabancı" olduğunu
bunu aşabilen insanın da tekrar o doğduğu andaki safbilinç durumuna döndüğünü,
yani hastalıktan iyileşip kendini bulduğunu(özbenlik)
ve bu yüzden kendini bulana kadar tüm dünyayala bir savaş/kaos içinde yaşayıp
ancak özüne dönüp kendiyle yüzleşince bu kaos/savaşın bitip
tüm dünya insanlığının aslında kendisinin kardeşi olduğunun farkına varıp
aydınlanma/farkındalık/insanlaşma
dediğim bilinç düzeyine çıkabileceğini anlatmaya çalışıyorum..
gelelim senin sadece islam karşıtlığına..
evet sen sadece islamın karşıtı değilsin.. tüm dünya insanlığı gibi kendi evrene anlam verme bilinç düzeylerinin hepsinin karşısındasın..
sen kendini "ateist(pozitif ateist)" olarak tanımlıyorsun..
evet artık sen pozitif ateizmin dışındaki tüm deklerasyonların karşısındasın
yani sen artık bir
a-deistsin
a-panteistsin
a-panenteistsin
a-islamsın
a-budizmsin
a-hinduizmsin
a-museviliksin
a-hristiyanlıksın
a-agnostisizmsin
a-negatifateizm
..
vs..
yani "pozitif ateizm" dışındaki tüm insanoğlu tarafından üretilmiş bilinç/inanç deklarasyonlarının karşısındasın..
senin bu açıklamanı sevgili ateist.bakış ve bir kaç ateist arakadaş daha dile getirmişti.. iyi de bu durum sadece size özel bir durum değil ki..
yukarda yaptığım listeden bir grubu çıkar, pozitif ateizm yerine koy, aynı şey..
bu durumu 2 yıldır bu sitede algılatamaya çalışıyorum..
bu dünyada her insan için geçerli ve istinasız şaşmaz kural şudur..
benim varlığa baktığımda gördüğüm ve verdiğim anlam doğru/gerçek/hakikat,
diğerlerinin hepsi yanlış/aldanma/batıldır..
bu kurala ateist de dahildir, panteist de müslüman da, hristiyan da, sünni de, alevi de, ortodoks da, musevi de, budist de, protestan da, katolik de, hindu da, protestan da, deist de, agnostik de vs.. git afrikada yaşayan ilkel bir kabileye yada eski amerikan kızılderililerine, durum yine değişmez, onların yaşama/varlığa verdikleri bir anlam vardır, bunun dışındaki tüm anlam ve içerikleri reddederler..
dünyayı bir uçtan bir uca tüm bölgelerini gez dolaş, güneyden kuzeye batıdan doğuya.. sokaktan rastgele adamlar çevir.. ve onlara inançlarını(varlığa verdiği anlam ve içerikleri) sor, ondan sonra da o insanlara pozitif ateizmi anlat ve kabulettirmeye çalış..
bu insanların hepsi egoda/zihinde/yalancı benlikte yaşamaktadır.. ve benliğin çok ciddi/kuvvetli savunma mekanızmaları vardır..
sen pozitif ateizmi anlatmaya başlattığında..
önce ilgilenmeyeceklerdir..
devam edersen, seni alaya alabilirler..
devam edersen, sana hakaret edebilirler..
devam edersen, sana fiziksel saldırabilirler
devam edersen ve seninle konuşarak ya da fiziksel olarak başa çıkmazlarsa kaçacaklardır..
bu anllatığım senaryo tüm inançlar(anlam içerik vermeler, pozitif ateizm dahil) için geçerlidir.. tüm dünya insanlığı sahtebenlikte yaşamaktadır..
sahtebenlik/ego; insanoğlu denen canlı türünü bu zaman, mekan, nitelik, nicelik olarak ortaya koyamadığımız uçsuz bucaksız evren/varlık hakkında "bilmediğinin/bilimiyorum" denilen belirsizlikten yani bu acı gerçekten korur..
o yüzdendir ki tüm dünya insanlığı yaşama/varlığa verdiği anlam ve içeriği bir gerçeklik olarak algılamak zorundadır.. yani bildiğini zannetme yanılgısı içinde yaşar..
müslümanı da aynıdır, ateisti de, hristiyanı da, budisti de, deisti de, agnostiği de vs..
kimse ben bilincime yansıyan bu evreni/varlığı
*zamansal
mekansal,
niteliksel,
niceliksel
* sınanabilinir
gözlemlenebilir
tekrarlanabilinir
evrensel onay almış olarak
* yani "bir bütün/mutlak 1"
olarak ortaya koyamadığım için "bilemem/bilmiyorum" diyemez..
peki ne yapar?
varlığa evrene baktığında atalarının ulaşabildiği nihai kavram tanrının etrafında dönüp dolaşır..
tanrı kavramı batı dünyasının tepesinde demoklasın kılıcı gibi durmaktadır.. tüm felsefe tarihi, terminolojosi, sınıflaması hep tanrı üzerinedir..
insanoğlu tanrı kavramından özgürleşip bu perdeyi aşamamaktadır.. varsa yoksa tanrı, tanrıyla kalkılır tanrıyla yatılır, tüm tartışmalar, konuşmaların sonunda geldiği nokta "tanrı varmı/yokmu" ya kilitlenmek zorundadır..
ve insanoğlu üretebildiği tek nihai soyut bu tanrı etrafında yerini alıp(teizm, ateizm, deizm, panteizm, agnostisizm) birbiriyle dalaşmaya devam etmektedir binlerce yıldır..
dediğim gibi bu dünyada herkes kendi bilinç/inanç deklarasyonun dışındakilerinin karşısındadır, sadece siz ateistler değil.. bu işin "düşünme/soyut" boyutudur..
işin bir de "somut/tutum ve davranış şekli" boyutu vardır.. ki asıl önemli olan budur, çünkü insanoğlunu insani olmayan bir biçimde yaşatır..
evet sen pozitif ateist olarak bunun dışındaki herşeyin karşısındasın.. ama senin safbilincinin üzerinde islam zihni/perdesi var.. ve senin mücadelen bu islam karşıtlığı ve kısmen de bu islamın onayladığı semavi dinleri yanlışlamakla geçecektir..
dünyanın hangi coğrafyasına gidersen git ve orda yaşamaya başla, sen sahip olduğun zihni heryere götüreceksin, yani seninle beraber gelecek..
bak sitemizde yutdışında yani gayrimüslim ülkelerde yaşayan üyelerimiz var.. onların hepsi islam zihni taşıdıkları için teistler islamı doğrulamaya, nonteistler islamı yanlışlamakla zaman geçirmektedirler..
yani sevgili OffSpring, sen yarın öbürgün bir sebeple yurtdışına çıkıp orda yaşamaya başlarsan ve felsefeye ilgin devam ederse gidip de o ülkenin inancıyla boğuşmayacaksın, yani japonya gidersen budizmi, hindistana gidersen hinduizmi, israile gidersen museviliği, avrupa amerikaya gidersen hristiyanlığı/iseviliği yanlışlamak sana hiç bir haz/tatmin vermeyecektir.. sen ne yapıp edip internetten böyle islam başta olmak üzere kısmen de semavi dinleri yanlışlamak için internet sitelerinde dolaşacaksın..
çünkü sahtebenlik/ego yalancı tatmin/tatminsizlik üzerine kurgulanmıştır..
yine çok uzattım :)
umarım bu kez "zihin hapsi"nin ne olduğunu aktarabilmişimdir..
paslıçivi
25-05-2011, 06:40
Allah bazıseyler dısından ozgur ırade gıbı seyler dısında etrafımızdakı herseyı kurmustur
sevgili orionflex717..
varoluş özgür iradeyi de serbest bırakmamıştır, insanoğlunda özgür irade yoktur..
tüm irade varoluşun kendi iç dinamiklerinin(iradesinin) kontrolündedir..
nitekim kendi zaman ve coğrafyasının aydını muhhammed(islamın kurucusu) bunu çok güzel dile getirmiştir.. diğer aydın insanlar da bunu değişik ifade şekliyle dile getirmişlerdir..
senin şu an sahipolduğun bilinç/inanç pozisyonun senin öziredende değildir..
şayet herşey benim irademde diyorsan
senden yarım saatliğine başka bir bilinç/inanç deklarasyonuna dönüşüp başkalaşmanı istesem yapabilir misin, imkansızdır..
varoluşun kendi içdinamiklerinin senin beyin nörokimyanda oluşturduğu bir yapı/konektom var.. sen bunun dışına çıkamazsın..
varoluşun iç dinamikleri(iradesi) müsaade etmediği sürece "sen neysen o kalmaya" mahkumsun..
senden yarım saatliğine başka bir bilinç/inanç deklarasyonuna dönüşüp başkalaşmanı istesem yapabilir misin, imkansızdır..
varoluşun kendi içdinamiklerinin senin beyin nörokimyanda oluşturduğu bir yapı/konektom var.. sen bunun dışına çıkamazsın..
varoluşun iç dinamikleri(iradesi) müsaade etmediği sürece "sen neysen o kalmaya" mahkumsun..
Sevgili dostum paslıçivi ;
Eğer biz insanlar "Özgür irade" sahibi değil de,
her insan kendi beyin nörokimyasında oluşturduğu bir yapı/konektom'un içinde,
ve
bu yapıya mahkum olup bunun dışına çıkamıyorsak,
"Değişim"ler nasıl gerçekleşebiliyor ?
Mesela,
Yahudi iken Müslüman olan,
Müslüman iken Hristiyan olan,
veya
hangi din olursa olsun,
bir teist iken,
agnostik,deist,ateist vs olanlar vb gibi.
Bir çok arkadaşım ve dostum var.
Kimisi ateist,
Kimisi Yahudi,
Kimisi Hristiyan,
Kimisi Müslüman,
Kimisi Yüce Manituya inanan yani bildiğimiz Kızılderili.
Kimisi Hindu,
Kimisi Zerdüşt,
Kimisi Alevi imiş zamanında bu dost ve arkadaşlarımın.
Ancak şu an itibarı ile Bahailer.
Bu ve benzeri diğer durumlarda,
beyinlerinde var olup onları mahkum bırakan,beyin nörokimyalarını nasıl aşıp bu değişimi gerçekleştirebiliyorlar ?
Sevgilerimle....
paslıçivi
26-05-2011, 08:33
Sevgili dostum paslıçivi ;
Eğer biz insanlar "Özgür irade" sahibi değil de,
her insan kendi beyin nörokimyasında oluşturduğu bir yapı/konektom'un içinde,
ve
bu yapıya mahkum olup bunun dışına çıkamıyorsak,
"Değişim"ler nasıl gerçekleşebiliyor ?
Mesela,
Yahudi iken Müslüman olan,
Müslüman iken Hristiyan olan,
veya
hangi din olursa olsun,
bir teist iken,
agnostik,deist,ateist vs olanlar vb gibi.
Bir çok arkadaşım ve dostum var.
Kimisi ateist,
Kimisi Yahudi,
Kimisi Hristiyan,
Kimisi Müslüman,
Kimisi Yüce Manituya inanan yani bildiğimiz Kızılderili.
Kimisi Hindu,
Kimisi Zerdüşt,
Kimisi Alevi imiş zamanında bu dost ve arkadaşlarımın.
Ancak şu an itibarı ile Bahailer.
Bu ve benzeri diğer durumlarda,
beyinlerinde var olup onları mahkum bırakan,beyin nörokimyalarını nasıl aşıp bu değişimi gerçekleştirebiliyorlar ?
Sevgilerimle....
güzel insan psiko..
benim yaşam hikayemi az çok bilirsin..
1 a)-müslümanlıkla başlayan hayatımda sırasıyla,
b)-ateizm,
c)-deizm,
d)-panteizm,
e)-klasik agnostisizm, (tanrı bilinemezlik)
2 -benim kendi tanımladığım agnostisizm (evren/varoluş bilinemezlik)
ve nihayetinde otomatikman/zorunlu olarak ulaştığım
3-aydınlanma/farkındalık (insanlaşma)
süreçlerini okumuşsundur.. (ve bu süreçlerin sadece okuyarak, düşünerek, araştırarak değil, temelde meditasyonla gerçekleştiğini yazıyorum hep ama şimdi o konuya girmek istemiyorum)
bak şimdi bunları masaya koyalım.. ortada 2 temel şey var
1-ben (somut bedenimin varlığı) sabit değişmez..
2-benim bilincime yansıyan varlığa/evrene verdiğim "anlam ve içerikler" değişkendir..
konunun daha iyi kavranması açısından varlığa/evrene verdiğimiz "anlam ve içerikleri bir gömleğe" benzetelim..
şimdi masada bir "ben" varım, bir de "gömlek"..
doğduğumuzda hepimize bir gömlek giydirirler, benimki islam dı.. daha sonra gördüğün gibi ben islam gömleğini çıkarıp çok değişik gömlekler giydim.. bunlar yukarda saydığım 1 rakamının altındaki a,b,c,d,e isimli gömlekler..
yılardır çocukluğumdan beri farkında olmadan yaptığım oyunun bir meditasyon olduğunu öğrenip de farkında olarak meditasyon yapmaya başlayınca son gömleği de üzerimden çıkarıp çırılçıplak kaldım.. ve 2 numaralı bilinç düzeyine geçtim..
yani bilmek ve inanmak arasındaki farkın farkındalığına.. tanrı kavramından tamamen özgürleşip/soyutlanıp evrene/varlığa çırılçıplak bir gözle(safbilinç) bakmaya başladım ve deklerasyonum "evren/varlık bilinemezdir" dedim..
bu bilince çıktıktan sonra tüm dünya insanlığının evreni/varlığı "bildiğini zannetme yanılgısı içinde" yaşadıklarını gözlemleyip farkına vardım.. yani teizm ve nontezim düzeyi bilinçaçıklığı.. 1 ile sınıfladığım insanlar..
ben bu 1. kademede saydığım gömlekleri değiştirip giyerken ne değişim zamanların ne de gömleklerin içeriği benim kontrolümde/planımda değildi.. tüm bunlar bir bütün olan ve benimde vazgeçilmez bir parçası olduğum tümleşik/bütünleşik varoluşun/varlığın/evrenin içdinamikleri kontrolündeydi/iradesindeydi..
varoluşun içdinamiklerinde bir takım değişiklikler/izinler olmadığı sürece yani varoluşun iradesi müsaade etmediği sürece benim de gömlek değiştirmem imkansızdı..
şayet bu gömlek değiştirme varoluşun içdinamikleri/iradesi dışında değil de salt benim irademde olsaydı ben istediğim zaman istediğim gömleği giyip çıkarabilmeliydim..
daha açık ifade etmek gerekirse..
-ben 3 gün sonra deist olup 1 hafta öyle takılıcam..
-daha sonra müslüman gömleğimi giyeceğim 2 hafta öyle takılıcam
-daha sonra budist gömleğimi giyeceğim, 15 gün takılıcam
-daha sonra ateist gömleğimi giyip 10 gün takılıcam..
-daha sonra bahai gömleğimi giyip 3 günde öyle takılıcam
bu örnekleri dünyada ne kadar gelmiş geçmiş gömlek çeşidi varsa arttırabilirsin..
şimdiii..
bizim böyle bir irademiz var mı? biz istediğimiz gömleği kendi irademizle planlayıp istediğimiz zaman giyip çıkarma iradesine sahip miyiz?
-ben böyle bir irade sahibi insanım, varoluşun/varlığın içdinamiklerine/iradesine meydan okurum, istediğim zaman istediğim gömleği giyerim ve çıkarırım diyen biri varsa..
bir adım öne çıkıp bize bu başkalaşım/dönüşüm örneğini göstersin.. biz de hep beraber ayakta alkışlayalım..
değerli dostum psiko, fırsatım olursa yarın da senin bahsettiğin kişinin kendi iredesinde gibi görünüp aslında varoluşun iradesinde olan bu değişimleri açıklamaya çalışayım..
insanlar belki şu muhammed'in bahsettiği "kalplerini mühürledik" kavramını anlayabilirler..
Sevgili dostum paslıçivi ;
Bir çocuk saflığı ve İÇtenliği ile sorduğum sorulara,
sabrı ve tahammülü cisimlendirmiş yanıtların adına teşekkürü bir borç bilirim.
Yine saf ve içten bir sorum olacak.
Dinsel terminolojide "Kibrit-i Ahmer" diye bir deyim vardır.
Bu Kibrit-i Ahmer,
simyacıların,
bakırı altına çevirecek madde olduğunu söyledikleri
ve
simyacıların bu maddeyi ömür boyu aradıkları söylenir.
Ve yine dini anektodlardan birisinde 6.İmam Cafer-i Sadık'ın,
kendini Mü'min tanımlayıp,
"Ben şöyle Mü'minim böyle iman sahibiyim." deyip duran birisine
-Mü'min Kibrit-i Ahmer'e benzer.Sen hiç Kibrit-i Ahmer gördün mü ?
dediğinden bahsedilir.
Bu simyacıların arayıp ta bulamadığı "Dönüştürücü"
yani bir maddeyi bir başka madde haline getiren araç,
insanlar kendi konektomlarının,
yani bir gömlek içindeyken,
onları bir başka konektoma çeviren/eviren araç da İlahi Mazharlar olabilir mi ?
Yani İlahi Mazharlar da bir nev'i "Kibrit-i Ahmer" sayılabilirler mi ?
Hani "Kalplerini mühürledik" sözünün anlamı üzerinde de hazır konuşacakken :)
paslıçivi
27-05-2011, 08:25
Bir çok arkadaşım ve dostum var.
Kimisi ateist,
Kimisi Yahudi,
Kimisi Hristiyan,
Kimisi Müslüman,
Kimisi Yüce Manituya inanan yani bildiğimiz Kızılderili.
Kimisi Hindu,
Kimisi Zerdüşt,
Kimisi Alevi imiş zamanında bu dost ve arkadaşlarımın.
Ancak şu an itibarı ile Bahailer.
sevgili dostum.. burda saydıkların ve daha sayamadığın yüzlerce binlerce anlam içerik verme(inanç) hepsi birer gömlektir..
bu gömlekler bizi "gayb(bilinmeyen görünmeyen)" in belirsizliğinden/soğuğundan korur, ısıtır, güven verir.. şayet gayba inanmazsan çok büyük bir boşluğa düşersin.. insanoğlu henüz bu seviyede yaşamaya uygun evrilmedi, çünkü hala "düşünce&duygulanma" simbiyotik birlikteliğinde yaşamak zorunda..
bu iki kompenent(unsur) birbirini muazzam bir şekilde otokontrol eder.. düşünce ve duygu ayrı/bağımsız değildir, olamazlar.. her ikisi de biribirini hem besler hem kontrol eder.. ikisi biribirinin, bir bütünün ayrılmaz vazgeçilmez birer parçasıdır..
peki gayb nedir..?
daha önce bir kaç kez sayılarla açıklamaya çalıştım..
varoluş= 1 (bütün/mutlak 1)
bildiklerimiz= A (epistemolojik gerçeklik)
bilmediklerimiz= X (1-A=X=gayb)
materyalizm: X'i sınanabilinir, gözlemlenebilinir, tekrarlanabilinir ve evrensel onay almadan "A' nın devamıdır, A+0=1 " derler..
idealizm: X' i sınanabilinir, gözlemlenebilinir, tekrarlanabilinir ve evrensel onay almadan "B" dir derler, A+B=1 dir derler..
yani hem materyalizm hem idealizm bütün(mutlak 1) olarak evreni ortaya koyamadan bilincinde bütüne tamamlayarak 1 derler.. yani evren/varoluş "bilinemez" değil "biliyorum" derler..
olayın daha iyi kavranması açısından akvaryumdaki balık benzetmesini yapayım..
bir akvaryumdaki nesiller boyu yaşamış bir balığı düşün, bu balığa bir bilinç verelim.. bu balık hiç bir neslinde akvaryum dışına çıkamadığı için tüm varlığı "akvaryumdan ibaret" sanır/zanneder..
yani akvaryum dışındaki insanlardan, diğer canlı cansız varlılardan, havadan, denizlerden, karaparçalarından, gökyüzünden güneşten, aydan, yıldızlardan, galaksilerden, rüzgardan, ateşten vs habersiz bir yaşam sürer..
bu balıklardan materyalist olanlarına "varlık nedir?" nedir diye soracak olursan "-işte bu akvaryum ve devamı" derler..
idealistlere sorarsan; bir tek kendisine arada bir yem atan insanoğlunun elini görenler "-tanrı diye bir şey vardır tüm varlığın hakimi odur" derler..
ne idealistler ne materyalistler akvaryum (epistemolojik gerçeklik) ve insan eli (tanrı) dışına çıkıp sonsuzluğu(tüm evren; 1/&) algılayamazlar..
bu balıklar bilim diye bir şeyle uğraşılar ve bazen akvaryum dışında olabilecek bir olgu/kavramı ortaya atarlar, örneğin ateş veya rüzgar.. ve bilim bir tez/hipotez/teori ortaya atar, ateş, rüzgar vs diye bir şey olabilir ama biz henüz bununla bu akvaryumda karşılaşmadık ama deneylerimiz gözlemlerimiz bunu işret ediyor diye.. materyalist ve idealist balıklar hemen bu tez/hipotez/teorinin ya yanında ya karşısında yer alırlar.. çünkü onlar varlığı bilmektedir, bu tezin/teorinin doğru ya da yanlış olmasına imkan yoktur, tarafsız gözle bakamazlar, bir tez/teori henüz kanun/yasa düzeyine gelmeden ya sahiplenirler ya dışlarlar, çünkü onlar varlığı biliyorlardır, yeni sonsuz olasılıklara açık değildirler..
şayet insanoğlunun bilinci tam açılabilirse "madde ve tanrı" gibi iki fakir olasılık içinde kısır döngüde birbirini yemez..
materyalisti de idealisti de tüm evrenin sonsuz olduğunu ve bu yüzden bilemeyeceklerinin farkına varırlar..
ama dediğim gibi insanoğlu ancak doğduğunda bu kadar saf/temiz bir bilince sahiptir.. daha sonra yaşadığı zaman ve coğrafyaya göre bu bilinç saf/temiz bırakılmaz, çünkü ilkeldir, vahşidir, korunmaya muhtaçtır ve ataları tarafından hemen bir gömlek(zihin/ego) giydirilir.. ve insanoğlunun o amansız derin uykusu(bildiğini zannetme) başlar..
doğduğunda çırılçıplak ve varoluşla bütünleşik olan o masum yavru varlığı/evreni "bilmediğinin" farkındadır ama yetişkin yaşa gelmeye başladığında artık ben "evreni/varoluşu bilmiyorum" diyemez.. bildiğini zanneder(materyalizm ve idealizm)
artık kendisine giydirilen gömlekte yaşamaya başlar..
bu gömlek giydirme işlemi yavru doğduğu andan itibaren başlar.. genetik ve çevresel sonsuz sayıda faktör rol oynar bu gömlek giydirme işleminde..
bu gömlek; beyin hücrelerinin, atomlarının, elektronlarının içine kadar işleyerek adeta bir maya/harç görevi görür ve kişi yetişkin yaşa geldiğinde (14-18 yaş civarı) kişinin artık beyin dokusunun temel iskeleti çoktan bitmiş badana boya işlemleri başlamıştır bile..
o artık masum/saf cahil(bilmeyen) bir insayavrusu değil..
bir ingiliz ve hristiyandır
bir japon ve budisttir
bir arap ve müslümandır
bir yahudi ve musevidir
bir hintli ve hindudur
bir kızılderili ve ulumanitucudur
bir afrika yerlisi ve gargamelizmcidir(götümden uydurdum)
bir kürt ve alevidir
bir türk ve sünnidir
bir patoganyalı ve katoliktir
bir eskiyunan ve zeusçudur
muhammeden önce yaşamış bir arap ve putperesttir
bir yahudi(musevi) ama isa'dır
vs.....
işte insanoğlu kendi eliyle kendini kendinden çalmıştır, kendine yabancılaştırmıştır, özünü/doğasını unutalı binlerce yıl olmuştur..
ve insanoğlu bu gömleklerin(konektomlar) içinde bir yaşam sürer, bu çok ama çok derin bir uykudur..
zaman zaman bu konektomların niteliği bozulur(okuma, araştırma, çok ciddi psikolojik travma, meditasyon vs) ve insanoğlu bu uykudan uyanmaya çalışır.. felsefeye bulaşır, onunla bununla kavga eder, küfreder, gerekirse kendi türünden birini bu uğurda öldürür, savaşlar çıkar vs..
tüm amaç uyuduğu o güzel uykusundan onu uyandıracak tüm faktörlerini yoketmektir.. tüm bunlar egonun amansız çalışan savunma mekanızmaları eşliğinde olur..
yine çok uzattım sevgili dostum..
hangi gömleği giydiğinin hiç bir önemi yoktur, şayet üstünde bir gömlek varsa önünde sonunda dünyada savaşacak, dalaşacak bir grup insan bulursun..
gömleksizlik; evrenseldir, insanlaşmadır, tekrar o anne karnından çıktığın saflığa masumluğa cahilliğe ulaşmaktır..
ona ulaşamadığın sürece bilgi ağacının meyvesinden yemişsindir ve cennetten kovulursun..
ama anne karnından çıktığın saflığa ulaşmak ya da o bilgi ağacının meyvesinden yemiş olman insanoğlunun değil varoluşun kendi içdinamiklerinin dengesindedir yani iradesindedir.. ama insanoğlu çok derin bir uykuda olduğu için tüm iradenin kendisinde olduğunu zanneder, zaten böyle de olması gerekmektedir..
sonuç itibariyle; insanoğlu bir hayvan, bir bitki, bir taş, bir toprak kadar masumdur, suçsuzdur ve çok derin bir uykudadır..
ölmeden önce de uyanamaz (gömlekten arınmak, egonun ölmesi)
sevgili orionflex717..
varoluş özgür iradeyi de serbest bırakmamıştır, insanoğlunda özgür irade yoktur..
tüm irade varoluşun kendi iç dinamiklerinin(iradesinin) kontrolündedir..
nitekim kendi zaman ve coğrafyasının aydını muhhammed(islamın kurucusu) bunu çok güzel dile getirmiştir.. diğer aydın insanlar da bunu değişik ifade şekliyle dile getirmişlerdir..
İnsanın özgür iradesi olmadığını ''zamanının aydını muhammed'' mi çok güzel getirmiş? İnsanların davranışlarından ötürü sorumlu olmadığını mı anlatmış yani?(:
güzel insan psiko..
fırsatım olursa yarın da senin bahsettiğin kişinin kendi iredesinde gibi görünüp aslında varoluşun iradesinde olan bu değişimleri açıklamaya çalışayım..
insanlar belki şu muhammed'in bahsettiği "kalplerini mühürledik" kavramını anlayabilirler..
İyice ayar oldum şimdi ha, yav bizim muhammed neler anlatmak isiyormuş da bizler yanlış anlıyormuşuz...
ereninthenature
27-05-2011, 21:34
İyice ayar oldum şimdi ha, yav bizim muhammed neler anlatmak isiyormuş da bizler yanlış anlıyormuşuz...
Allah kardeş ben sana inanmıyorum bana anlatsana neden şeytana uyup bizi cennetten attın.direk şeytanı yok etseydin ya.birde neden imamlara para yollamıyorsun bu kadar örgütleniyolar para(mız) için.müslümanların banka hesaplarına yatırsana her ay 5 milyar.
saygılar.
atesvedemir
27-05-2011, 21:39
Sayın Moderatörler
ALLAH ismi nick olarak alınmamalı. Lütfen rica ediyorum sizlerden. Sevgili arkadaşım nickini değiştirsin. Kimsenin dini ve inandığı şey üzerine bir nick ile dalga geçilmesine müsaade etmeyin.
Saygıyla
ereninthenature
27-05-2011, 21:42
Sayın Moderatörler
ALLAH ismi nick olarak alınmamalı. Lütfen rica ediyorum sizlerden. Sevgili arkadaşım nickini değiştirsin. Kimsenin dini ve inandığı şey üzerine bir nick ile dalga geçilmesine müsaade etmeyin.
Saygıyla
ben atesvedemire tapıyorum.silin bu arkadaşı.:ban:
sevgili dostum.. burda saydıkların ve daha
işte insanoğlu kendi eliyle kendini kendinden çalmıştır, kendine yabancılaştırmıştır, özünü/doğasını unutalı binlerce yıl olmuştur..
ve insanoğlu bu gömleklerin(konektomlar) içinde bir yaşam sürer, bu çok ama çok derin bir uykudur..
hangi gömleği giydiğinin hiç bir önemi yoktur, şayet üstünde bir gömlek varsa önünde sonunda dünyada savaşacak, dalaşacak bir grup insan bulursun..
gömleksizlik; evrenseldir, insanlaşmadır, tekrar o anne karnından çıktığın saflığa masumluğa cahilliğe ulaşmaktır..
ona ulaşamadığın sürece bilgi ağacının meyvesinden yemişsindir ve cennetten kovulursun..
ama anne karnından çıktığın saflığa ulaşmak ya da o bilgi ağacının meyvesinden yemiş olman insanoğlunun değil varoluşun kendi içdinamiklerinin dengesindedir yani iradesindedir.. ama insanoğlu çok derin bir uykuda olduğu için tüm iradenin kendisinde olduğunu zanneder, zaten böyle de olması gerekmektedir..
sonuç itibariyle; insanoğlu bir hayvan, bir bitki, bir taş, bir toprak kadar masumdur, suçsuzdur ve çok derin bir uykudadır..
ölmeden önce de uyanamaz (gömlekten arınmak, egonun ölmesi)
İnsan iradesi olmayan bu kadar önemsiz değersiz birşeyse, ''gömleksiz'' olmayı bu kadar değerli göstermeye çalışmanın ne anlamı var?
atesvedemir
27-05-2011, 23:11
ben atesvedemire tapıyorum.silin bu arkadaşı.:ban:
Sevgili dark varsa bir inancın ve atesvedemir nicki ile inancınla dalga geçildiğini düşünüyorsan nick değişikliği yapmaya hazırım. Senin ve inandıkların için.
Ancak kendimce doğru olduğuna inandığım Kuransal ve mantıksal açıdan ispat ettiğim yazılarımdan hoşnut olmadıysan mantıksal olarak okumassın olur biter. Elde varsa Kuransal bir tespitin veya din adına mantıksız vicdansız ve akılsız bulduğun bir nokta seninle tartışmakta benim için zevktir.
Saygıyla
paslıçivi
28-05-2011, 07:43
Sevgili dostum paslıçivi ;
Bir çocuk saflığı ve İÇtenliği ile sorduğum sorulara,
sabrı ve tahammülü cisimlendirmiş yanıtların adına teşekkürü bir borç bilirim.
Yine saf ve içten bir sorum olacak.
Dinsel terminolojide "Kibrit-i Ahmer" diye bir deyim vardır.
Bu Kibrit-i Ahmer,
simyacıların,
bakırı altına çevirecek madde olduğunu söyledikleri
ve
simyacıların bu maddeyi ömür boyu aradıkları söylenir.
Ve yine dini anektodlardan birisinde 6.İmam Cafer-i Sadık'ın,
kendini Mü'min tanımlayıp,
"Ben şöyle Mü'minim böyle iman sahibiyim." deyip duran birisine
-Mü'min Kibrit-i Ahmer'e benzer.Sen hiç Kibrit-i Ahmer gördün mü ?
dediğinden bahsedilir.
Bu simyacıların arayıp ta bulamadığı "Dönüştürücü"
yani bir maddeyi bir başka madde haline getiren araç,
insanlar kendi konektomlarının,
yani bir gömlek içindeyken,
onları bir başka konektoma çeviren/eviren araç da İlahi Mazharlar olabilir mi ?
Yani İlahi Mazharlar da bir nev'i "Kibrit-i Ahmer" sayılabilirler mi ?
Hani "Kalplerini mühürledik" sözünün anlamı üzerinde de hazır konuşacakken :)
sevgili dostum psiko..
ben de sayende yeni yeni terminolojiler öğreniyorum :) ilahi mazhar ve kibrit-i ahmer, biraz googleden araştırdım ne olduklarını anlayabilmek için..
daha önce de bahsettiğim gibi bir insanın varolan bilinç/inanç dekleresayonunu o kişinin kendi iradesinde değildir..
yani ateizm, hristiyanlık, bahailik, deizm, islam, musevilik, hinduluk, budizm vs arasında yaşanan bu geçişler varoluşun/varlığın kendi içdinamiklerinin müsadesi ve iradesindedir..
varoluşun kendi içdinamikleri müsaade etmedikçe kişi değil varolan inancını değiştirmek, inancından şüpheye bile düşemez..
peki nedir bu varoluşun kendi içdinamikleri ve iradesi..
bilincimize yansıyan ve bizim de vazgeçilmez bir parçası olduğumuz varlık/evren bir "bütündür, tamdır, mutlak 1" dir.. biz insanoğlu bu bütünün sadece bir parçası gibi görünmekle beraber aslında varlık/evrenden ayrı bir parça değiliz.. yani "ben ve evren" diye 2 parçaya ayıramayız.. ama bize öyleymiş gibi görünür..
ben ve evren
ben ve ağaçlar
ben ve diğer insanlar
ben ve hayvanlar
ben ve güneş
ben ve galaksimiz
ben ve dünya adlı gezgenemiz
hayır bunların hiçbiri biribirinden maddesel/fiziksel olarak bağımsız değildir, bunların hepsi biribirinin vazgeçilmez bir bütünün parçalarıdır..
bizim ulaşabildiğimiz maddenin en küçük formu (elektron, proton, foton, quark)neyse artık, bunlar bir bütünlük içinde bir uyum/disiplin içindedir..
bizim bedenimizdeki bir protonun hareketi tüm evreni/varlığı tetikler, yakınlığına uzaklığına göre değişir bu.. yani bizim bir organımızı hareket ettirmemiz milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki bir gezegeni etkiler.. çünkü o gezegen de bu bütünün/tamın vazgeçilmez bir parçasıdır..
varlığı/evreni parçalara ayıran biziz, yoksa varlık birbirinden bağımsız iradesi olan ayrı ayrı parçalar değildir..
"ben ve karşımdaki ağaç" derken aradaki "hava boşluğu" bir ayıraç değildir.. "ben, aradaki hava ve ağaç" ayrı ayrı şeyler değildir..hepsi bir bütünün birbiriyle iletişimde olan vazgeçilmez parçalarıdır.. sadece biz insanoğluna sunulan çok sınırlı yeteneklere sahip olan 5 duyumuzla bizler onu 3 farklı şeymiş gibi algılarız..
yani; ben de, aradaki hava boşluğu da, ağaç da hepsi aynı şeydir, farklı farklı farklı parçalar değildir.. bunu farklı nitelikte parçalar gibi algılatan şey bizim beynimizin 5 duyu ile algılayabilme sınırından kaynaklanır..
şayet biz insanoğlu olarak sınırlı limitlerde algılayabilen ve sınırlı 5 duyu organı değilde , sınırsız duyu organı ve sınırsız algılama yeteneğiyle donatılsaydık o zaman işte varlığı/evrenin parçalardan değil bir bütünden ibaret olduğunu kavrayacaktık..
bırak sonsuz yeti ve sayıda duyu organını, bizim 5 değil 6 tane duyu organımız olsaydı bilincimize yansıyan varlık bambaşka bir şekil/biçim alacaktı..
yani varlığı/evreni bu şekilde ortaya koyup biçimlendiren biz insanoğluyuz, yoksa varlık/evrenin mutlak biçimi bu değil..
şöyle düşün.. senin beş duyun var.. bu beş duyundan 4 ünü tamamen işlevsiz hale getirelim.. yani görme, duyma, tatma, dokunma ve tatma duyularında herhangi 4 tanesini işlevsiz hale bırakıp seni hiç bilmediğin bir ortama bırakalım.. ama öncesinden sana diyelimki
-bak şimdi senin herhangi 4 duyunu kapatıp sadece 1 tanesini işlevsel bırakıp bir ortama koyucaz..
ve bu deneyi aynı anda 5 kişiye uygulayalım ve herbirinin değişik bir duyu organın serbest bırakıp diğerlerini kapatalım..
yani birinin sadece gözleri,
diğerinin sadece kulakları,
diğerinin sadece teni,
diğerinin sadece burnu,
diğerinin sadece dili,
işlevsel/on durumunda olup diğerleri kapalı/off durumda olsun..
bu 5 kişiyi bir günlüğüne hepsini aynı ortama bırakalım ve gün sonunda
-gelin bakalım, şimdi bu bir gün boyunca kaldığınız ortamı bize tanımlayın, ortaya koyun, diyelim..
bu beş kişi sadece işlevsel/on durumda olan duyu organının izin verdiği limitlerde algıladığı ortamı ortaya koyacaktır..
ve hepsi algıladıkları ortamı ortaya koyarken sadece "konuşarak" bize akatarabilecektir..
yani sadece "kulağı açık" olan kişi bize ancak "seslerden" bahsedecek ve bu sesi bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır..
sadece "burnu açık" olan kişi bize ancak "kokulardan" bahsedecek ve bu kokuları bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır..
sadece "dili açık" kişi bize ancak "tadlardan" bahsedecek ve bu tadları bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır
sadece "teni/derisi açık" olan kişi bize ancak "dokunma hissinden" bahsedecek ve dokunma hissini bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır
sadece "gözleri açık" kişi bize ancak "gördüklerinden" bahsedecek ve gördüklerini bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır..
bu 5 insanın anlattıklarının hepsi çok farklı "anlam ve içerikte" olacaktır ve biz bu insanları sadece dinleyebileceğiz..
yani kulak dediğimiz duyu organını kullanıp, onların anlatıkları, "sesleri, kokuları, tadları, dokunma hissini, gördüklerini" kendi duyu organlarımızla tatmadan, koklamadan, işitmeden, görmeden, dokunmadan algılamaya çalışıcaz..
yani bize konuşarak anlatılan şeyleri "deneyimlemeden" algılamaya çalışıcaz..
şunu anlatmaya, ifade etmeye çalışıyorum..
varlık/evrenin mutlak bir biçimi/şekli/içeriği yoktur.. varlığı bu şekilde biçimlendirip, ayrıştırıp, anlam içerik veren sadece biz insanoğluyuz..
yani bu evrendeki bize "var" gibi görünen herşeyi
yaratan,
şekillendirip biçim veren,
anlam içerik yükleyen
tek canlı türü biz insanoğluyuz..
adeta herkes kendi hologramını ortaya koyup seyrediyor, her bir insan tanrı gibi bir dünya/evren yaratıp ortaya koyuyor..
yani hepimiz birer yaratıcı tanrıyız..
varlığın/varoluşun kollektif bilincinin birer parçayısız sadece..
ne anlatacaktık ne anlatıyoruz :)
işte bu tümleşik/bütünleşik varlığın her bir küçük parçacığı biribiriyle bir uyum/disiplin/denge içindedir..
bu tümleşik/bütünleşik varlığın tek bir iradesi vardır ve o irade eşliğinde her şey olur ve değişimler/dönüşümler gerçekleşir..
ben müslümandım ateist oldum
hristiyandım, budist oldum
satanistdim, musevi oldum
deisttim, agnostik oldum..
aleviydim, bahai oldum..
oldu canım :)
burdaki dönüşüm/başkalaşmalar senin özgür iradende oldu sanıyorsun.. özgür irade sahibi isen yarım saatliğine bir başka bilinç/inanç deklarayonuna geç bakalım becerebilecek misin?
yani müslümanlığı kendin mi seçtin, o zaman yarım saatliğine bir ateiste dönüş/başkalaş sonra tekrar müslüman kimliğine dönersin..
ateizmi "kendin mi" seçtin, o zaman yarım saatliğine bir hristiyana dönüş/başkalaş, sonra kendi iradeni kullanarak tekrar ateizme geçersin..
budizme kendi iradenlemi geçtin, gel yarım saatliğine bir hinduya dönüş/başkalaş sonra tekrar o kendi iradeni kullanarak budizme dön bakalım..
kendi iradenlemi bahailiğe geçtin, peki o zaman yarım saaatliğine alevi ol, sonra kendi iradenle tekrar bahailiğe dönüş/başkalaş bakalım..
sen daha ne/kim olduğunu bilmiyorsun ki, henüz kendinle tanışmadın ki bir iraden olsun.. sen sadece varoluşun/varlığın içdinamiklerinin/iradesinin bir piyonusun, vazgeçilmez bütünün bir parçacığısın, bir yandan öbür yana savrulup duruyorsun, o içdinamikler/irade müsaade etmediği sürece bırak inancını değiştirmeyi, varlığı dahi sorgulama iradesine sahip değilsin..
ama senin yaşamda kalıp soyunu devam ettirebilmen için bunu böyle algılaman/zannetmen gerekiyor .. sen varoluşun sana verdiği rolü tıpış tıpış oynuyorsun sadece.. inancını da, yaptığın tüm tutum ve davranışları da varoluşun içdinamikleri/iradesi belirliyor.. sen bu kollektif bilincin/iradenin sadece çok küçük bir aynasısın.. sana ne izin veriliyorsa sen sadece ona inanıp onu yapabilirsin.. ne bir adım öte ne bir adım geri..
işte konektom dediğimiz beynimizin nörokimyasal yapısı bu "mutlak 1" olan varlığın/bütünün bir aynası, bir parçacığı sadece..
"mutlak 1" in içdinamikleri ve bilinci/iradesi müsaade etmediği sürece değil inancını değiştirmek tuvalete bile gidemezsin de altına yaparsın..
ve tüm bu anlattıklarımı algılayıp, gözlemleyebilmen, kavrayabilmen için anne rahminden çıktığı günkü kadar saf/cahil/masum bir bilince sahip olmalısın.. sana sonradan yüklenen zihin/ego/perde bu safbilincini kapatıyor, seni uyutuyor, hem de öyle bir uyutuyor ki, uyanmadan gördüğün şeyin bir rüya olduğunu algılaman imkansız..
o yüzden bedensel ölüm gerçekleşmeden senin ölmen gerekiyor, yani sana yüklenen o zihnin/egonun/perdenin ölmesi ve aradan çekilmesi gerekiyor.. sen ancak o zaman varlığı/varoluşu çıplak/safbilincinle okuyabilir ve idrak edebilirsin..
aksi halde yaşadığın hayatı bir gerçeklik zannederek çok derin bir uykuda rüya görmekten başka bir şey yapamazsın..
senin ne olduğunun hiç bir önemi yok, ister hrisityan ol, ister bahai, ister müslüman, ister ateist, ister budist, ister satanist, ister agnostik vs..
sen o zihin/ego/perde nin müsaade ettiği rüyayı görürsün sadece.. o zihin/ego/perde senin bilincinle varoluş arasında bir filtre görevi görür..
sabah sabah çenem düştü gene..:)
neyse güzel, gönlünce ve sevgi dolu bir hafta sonu olsun herkese..
ama senin yaşamda kalıp soyunu devam ettirebilmen için bunu böyle algılaman/zannetmen gerekiyor .. sen varoluşun sana verdiği rolü tıpış tıpış oynuyorsun sadece.. inancını da, yaptığın tüm tutum ve davranışları da varoluşun içdinamikleri/iradesi belirliyor.. sen bu kollektif bilincin/iradenin sadece çok küçük bir aynasısın.. sana ne izin veriliyorsa sen sadece ona inanıp onu yapabilirsin.. ne bir adım öte ne bir adım geri..
Arkadaş yine döktürmüş, önce her zamanki gibi insanın ne kadar değersiz olduğunu anlatmış...
o yüzden bedensel ölüm gerçekleşmeden senin ölmen gerekiyor, yani sana yüklenen o zihnin/egonun/perdenin ölmesi ve aradan çekilmesi gerekiyor.. sen ancak o zaman varlığı/varoluşu çıplak/safbilincinle okuyabilir ve idrak edebilirsin..
sonra bu değersizlikten, sanki çok büyük bir anlamı varmış gibi bir amaç uydurmuş...
aksi halde yaşadığın hayatı bir gerçeklik zannederek çok derin bir uykuda rüya görmekten başka bir şey yapamazsın..
Ama hayatın yanılsama olduğunun farkına varmanın niye önemli olduğunu açıklayamamış. Bunun bilincine varınca hayatı gerçeklik mi kazanacak, diğer insanlardan farklı bir konuma mı yükselecek, rüya görenlerden daha huzurlu mutlu mesut mu olacak? Ne bu havalar yani?(:
ereninthenature
29-05-2011, 00:33
Sevgili dark varsa bir inancın ve atesvedemir nicki ile inancınla dalga geçildiğini düşünüyorsan nick değişikliği yapmaya hazırım. Senin ve inandıkların için.
Ancak kendimce doğru olduğuna inandığım Kuransal ve mantıksal açıdan ispat ettiğim yazılarımdan hoşnut olmadıysan mantıksal olarak okumassın olur biter. Elde varsa Kuransal bir tespitin veya din adına mantıksız vicdansız ve akılsız bulduğun bir nokta seninle tartışmakta benim için zevktir.
Saygıyla
ya arkadaşın biri nick almıs Allah diye ne var bunda alıncak ben onu anlamıyom.neyse çok alındıysan değiştirsin nickini.
OffSpring
29-05-2011, 01:19
Sayın Moderatörler
ALLAH ismi nick olarak alınmamalı. Lütfen rica ediyorum sizlerden. Sevgili arkadaşım nickini değiştirsin. Kimsenin dini ve inandığı şey üzerine bir nick ile dalga geçilmesine müsaade etmeyin.
Saygıyla
Bırak allah savunsun kendisini.
Birisinin ismi diğerinin hoşuna gitmiyor diye biz birşey yapamayız mantıkken.
Düşünsene adamın teki fazilet koyuyor hiçbir hakaret yok diyorsunki ben bu ismi sevmiyorum...
Allahta bir nicktir sonuçta , içerisinde bi hakaret var mı ? Yok.
Küfür var mı ? Yok.
O zaman , sorunda olmamalı.
Greatestlieevertold
29-05-2011, 01:44
sevgili dostum psiko..
ben de sayende yeni yeni terminolojiler öğreniyorum :) ilahi mazhar ve kibrit-i ahmer, biraz googleden araştırdım ne olduklarını anlayabilmek için..
daha önce de bahsettiğim gibi bir insanın varolan bilinç/inanç dekleresayonunu o kişinin kendi iradesinde değildir..
yani ateizm, hristiyanlık, bahailik, deizm, islam, musevilik, hinduluk, budizm vs arasında yaşanan bu geçişler varoluşun/varlığın kendi içdinamiklerinin müsadesi ve iradesindedir..
varoluşun kendi içdinamikleri müsaade etmedikçe kişi değil varolan inancını değiştirmek, inancından şüpheye bile düşemez..
peki nedir bu varoluşun kendi içdinamikleri ve iradesi..
bilincimize yansıyan ve bizim de vazgeçilmez bir parçası olduğumuz varlık/evren bir "bütündür, tamdır, mutlak 1" dir.. biz insanoğlu bu bütünün sadece bir parçası gibi görünmekle beraber aslında varlık/evrenden ayrı bir parça değiliz.. yani "ben ve evren" diye 2 parçaya ayıramayız.. ama bize öyleymiş gibi görünür..
ben ve evren
ben ve ağaçlar
ben ve diğer insanlar
ben ve hayvanlar
ben ve güneş
ben ve galaksimiz
ben ve dünya adlı gezgenemiz
hayır bunların hiçbiri biribirinden maddesel/fiziksel olarak bağımsız değildir, bunların hepsi biribirinin vazgeçilmez bir bütünün parçalarıdır..
bizim ulaşabildiğimiz maddenin en küçük formu (elektron, proton, foton, quark)neyse artık, bunlar bir bütünlük içinde bir uyum/disiplin içindedir..
bizim bedenimizdeki bir protonun hareketi tüm evreni/varlığı tetikler, yakınlığına uzaklığına göre değişir bu.. yani bizim bir organımızı hareket ettirmemiz milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki bir gezegeni etkiler.. çünkü o gezegen de bu bütünün/tamın vazgeçilmez bir parçasıdır..
varlığı/evreni parçalara ayıran biziz, yoksa varlık birbirinden bağımsız iradesi olan ayrı ayrı parçalar değildir..
"ben ve karşımdaki ağaç" derken aradaki "hava boşluğu" bir ayıraç değildir.. "ben, aradaki hava ve ağaç" ayrı ayrı şeyler değildir..hepsi bir bütünün birbiriyle iletişimde olan vazgeçilmez parçalarıdır.. sadece biz insanoğluna sunulan çok sınırlı yeteneklere sahip olan 5 duyumuzla bizler onu 3 farklı şeymiş gibi algılarız..
yani; ben de, aradaki hava boşluğu da, ağaç da hepsi aynı şeydir, farklı farklı farklı parçalar değildir.. bunu farklı nitelikte parçalar gibi algılatan şey bizim beynimizin 5 duyu ile algılayabilme sınırından kaynaklanır..
şayet biz insanoğlu olarak sınırlı limitlerde algılayabilen ve sınırlı 5 duyu organı değilde , sınırsız duyu organı ve sınırsız algılama yeteneğiyle donatılsaydık o zaman işte varlığı/evrenin parçalardan değil bir bütünden ibaret olduğunu kavrayacaktık..
bırak sonsuz yeti ve sayıda duyu organını, bizim 5 değil 6 tane duyu organımız olsaydı bilincimize yansıyan varlık bambaşka bir şekil/biçim alacaktı..
yani varlığı/evreni bu şekilde ortaya koyup biçimlendiren biz insanoğluyuz, yoksa varlık/evrenin mutlak biçimi bu değil..
şöyle düşün.. senin beş duyun var.. bu beş duyundan 4 ünü tamamen işlevsiz hale getirelim.. yani görme, duyma, tatma, dokunma ve tatma duyularında herhangi 4 tanesini işlevsiz hale bırakıp seni hiç bilmediğin bir ortama bırakalım.. ama öncesinden sana diyelimki
-bak şimdi senin herhangi 4 duyunu kapatıp sadece 1 tanesini işlevsel bırakıp bir ortama koyucaz..
ve bu deneyi aynı anda 5 kişiye uygulayalım ve herbirinin değişik bir duyu organın serbest bırakıp diğerlerini kapatalım..
yani birinin sadece gözleri,
diğerinin sadece kulakları,
diğerinin sadece teni,
diğerinin sadece burnu,
diğerinin sadece dili,
işlevsel/on durumunda olup diğerleri kapalı/off durumda olsun..
bu 5 kişiyi bir günlüğüne hepsini aynı ortama bırakalım ve gün sonunda
-gelin bakalım, şimdi bu bir gün boyunca kaldığınız ortamı bize tanımlayın, ortaya koyun, diyelim..
bu beş kişi sadece işlevsel/on durumda olan duyu organının izin verdiği limitlerde algıladığı ortamı ortaya koyacaktır..
ve hepsi algıladıkları ortamı ortaya koyarken sadece "konuşarak" bize akatarabilecektir..
yani sadece "kulağı açık" olan kişi bize ancak "seslerden" bahsedecek ve bu sesi bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır..
sadece "burnu açık" olan kişi bize ancak "kokulardan" bahsedecek ve bu kokuları bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır..
sadece "dili açık" kişi bize ancak "tadlardan" bahsedecek ve bu tadları bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır
sadece "teni/derisi açık" olan kişi bize ancak "dokunma hissinden" bahsedecek ve dokunma hissini bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır
sadece "gözleri açık" kişi bize ancak "gördüklerinden" bahsedecek ve gördüklerini bize "konuşarak" aktarmaya çalışacaktır..
bu 5 insanın anlattıklarının hepsi çok farklı "anlam ve içerikte" olacaktır ve biz bu insanları sadece dinleyebileceğiz..
yani kulak dediğimiz duyu organını kullanıp, onların anlatıkları, "sesleri, kokuları, tadları, dokunma hissini, gördüklerini" kendi duyu organlarımızla tatmadan, koklamadan, işitmeden, görmeden, dokunmadan algılamaya çalışıcaz..
yani bize konuşarak anlatılan şeyleri "deneyimlemeden" algılamaya çalışıcaz..
şunu anlatmaya, ifade etmeye çalışıyorum..
varlık/evrenin mutlak bir biçimi/şekli/içeriği yoktur.. varlığı bu şekilde biçimlendirip, ayrıştırıp, anlam içerik veren sadece biz insanoğluyuz..
yani bu evrendeki bize "var" gibi görünen herşeyi
yaratan,
şekillendirip biçim veren,
anlam içerik yükleyen
tek canlı türü biz insanoğluyuz..
adeta herkes kendi hologramını ortaya koyup seyrediyor, her bir insan tanrı gibi bir dünya/evren yaratıp ortaya koyuyor..
yani hepimiz birer yaratıcı tanrıyız..
varlığın/varoluşun kollektif bilincinin birer parçayısız sadece..
ne anlatacaktık ne anlatıyoruz :)
işte bu tümleşik/bütünleşik varlığın her bir küçük parçacığı biribiriyle bir uyum/disiplin/denge içindedir..
bu tümleşik/bütünleşik varlığın tek bir iradesi vardır ve o irade eşliğinde her şey olur ve değişimler/dönüşümler gerçekleşir..
ben müslümandım ateist oldum
hristiyandım, budist oldum
satanistdim, musevi oldum
deisttim, agnostik oldum..
aleviydim, bahai oldum..
oldu canım :)
burdaki dönüşüm/başkalaşmalar senin özgür iradende oldu sanıyorsun.. özgür irade sahibi isen yarım saatliğine bir başka bilinç/inanç deklarayonuna geç bakalım becerebilecek misin?
yani müslümanlığı kendin mi seçtin, o zaman yarım saatliğine bir ateiste dönüş/başkalaş sonra tekrar müslüman kimliğine dönersin..
ateizmi "kendin mi" seçtin, o zaman yarım saatliğine bir hristiyana dönüş/başkalaş, sonra kendi iradeni kullanarak tekrar ateizme geçersin..
budizme kendi iradenlemi geçtin, gel yarım saatliğine bir hinduya dönüş/başkalaş sonra tekrar o kendi iradeni kullanarak budizme dön bakalım..
kendi iradenlemi bahailiğe geçtin, peki o zaman yarım saaatliğine alevi ol, sonra kendi iradenle tekrar bahailiğe dönüş/başkalaş bakalım..
sen daha ne/kim olduğunu bilmiyorsun ki, henüz kendinle tanışmadın ki bir iraden olsun.. sen sadece varoluşun/varlığın içdinamiklerinin/iradesinin bir piyonusun, vazgeçilmez bütünün bir parçacığısın, bir yandan öbür yana savrulup duruyorsun, o içdinamikler/irade müsaade etmediği sürece bırak inancını değiştirmeyi, varlığı dahi sorgulama iradesine sahip değilsin..
ama senin yaşamda kalıp soyunu devam ettirebilmen için bunu böyle algılaman/zannetmen gerekiyor .. sen varoluşun sana verdiği rolü tıpış tıpış oynuyorsun sadece.. inancını da, yaptığın tüm tutum ve davranışları da varoluşun içdinamikleri/iradesi belirliyor.. sen bu kollektif bilincin/iradenin sadece çok küçük bir aynasısın.. sana ne izin veriliyorsa sen sadece ona inanıp onu yapabilirsin.. ne bir adım öte ne bir adım geri..
işte konektom dediğimiz beynimizin nörokimyasal yapısı bu "mutlak 1" olan varlığın/bütünün bir aynası, bir parçacığı sadece..
"mutlak 1" in içdinamikleri ve bilinci/iradesi müsaade etmediği sürece değil inancını değiştirmek tuvalete bile gidemezsin de altına yaparsın..
ve tüm bu anlattıklarımı algılayıp, gözlemleyebilmen, kavrayabilmen için anne rahminden çıktığı günkü kadar saf/cahil/masum bir bilince sahip olmalısın.. sana sonradan yüklenen zihin/ego/perde bu safbilincini kapatıyor, seni uyutuyor, hem de öyle bir uyutuyor ki, uyanmadan gördüğün şeyin bir rüya olduğunu algılaman imkansız..
o yüzden bedensel ölüm gerçekleşmeden senin ölmen gerekiyor, yani sana yüklenen o zihnin/egonun/perdenin ölmesi ve aradan çekilmesi gerekiyor.. sen ancak o zaman varlığı/varoluşu çıplak/safbilincinle okuyabilir ve idrak edebilirsin..
aksi halde yaşadığın hayatı bir gerçeklik zannederek çok derin bir uykuda rüya görmekten başka bir şey yapamazsın..
senin ne olduğunun hiç bir önemi yok, ister hrisityan ol, ister bahai, ister müslüman, ister ateist, ister budist, ister satanist, ister agnostik vs..
sen o zihin/ego/perde nin müsaade ettiği rüyayı görürsün sadece.. o zihin/ego/perde senin bilincinle varoluş arasında bir filtre görevi görür..
sabah sabah çenem düştü gene..:)
neyse güzel, gönlünce ve sevgi dolu bir hafta sonu olsun herkese..
kelebek etkisinden girmişsin (ki aslında kaos teorisine bağlıdır bahsetmeye çalıştığın şeyler) sonra algılardan devam edip bir şekilde ölünce zihin/ego deyip yukardaki yazdıkların son derece konuYLA ilgiliymiş gibi gösterip içinde bariz birçok doğru ile bezenmiş, fikrimce uzun ve biraz gereksiz diyebileceğim bir yazı yazmışsın.
benim bilincim/iradem senin dediğin gibi bu evrenin iç dinamiklerinde her maddenin birbiri ile bağlı olmasından değil. kelebek etkisi bir diyelim bir kelebek kanat çırptığı zaman ortaya çıkan enerjinin bir kasırgayı oluşturması/şiddetlendirmesi teorisidir. yani ortaya çıkan enerjinin bir sonucu olduğudur ve sınırsız sayıda değişik sonuçları olabileceğidir. hava durumları ile ilgili araştırma yapan bir profesörün aynı girdiler ile farklı sonuçlar almasından sonra ortaya çıkan bir terimdir bildiğim. dediğim gibi kaos teorisi ve domino etkisi bu bahsettiklerin.
aslında bahsedilen kaotik sistemlerin öngörülemezliğidir. ayrıca kelebet etkisi gözlemlenemez bir fenomendir. doğruluğunu bilemeyiz. senin iddia ettiğin gibi bir organını hareket ettirirsen teoride evrendeki başka bir yıldıza etki önemsiz bir etki yapman gerekir. ama aynı hayatında yaptığın her hareketin önemli bir sonucu olmadığı gibi bu yaptığının da önemli bir sonucu olmaz. zaten yerçekiminin hızının ışık hızı olması sebebiyle evrenin bazı bölgelerine (evrenin kendi yaşam zamanı içinde bile) etki edemeyeceğiz
dine inanan birisinin baban yanlış yola dönüp annene çarpıp tanıştığı için sen varsın, allahın planıydı deyip aldanmasıdır. aslında senin yaptığın, sonsuz değişik sonuç çıkabilecekken,çıkan sonuca doğaüstü bir anlam yüklemen.
senin bilincinin yıllar içinde kendi özbenliğin+dış etkenler ile şekillenip seni sen yapan insana çevirmesidir. hangi dinde karar kıldığın, veya bir konuda vereceğin karar bununla ilgilidir, ve senin dediğin gibi değişmez değildir, iradesiz bir piyon değilsin, sadece özgür iradeni allah belirlelemiştir, hayatın boyunca seni sen yapan olaylar zinciri etkilemiştir. ve bu kelebek etkisi değil domino etkisidir. tanrıyla alakası yoktur.
insan ileriki yaşlarda değişebilir ama daha zor olması muhtemeldir. bunda doğa üstü birşey yoktur.
paslıçivi
29-05-2011, 07:26
İnsanın özgür iradesi olmadığını ''zamanının aydını muhammed'' mi çok güzel getirmiş? İnsanların davranışlarından ötürü sorumlu olmadığını mı anlatmış yani?(:
sevgili ALLAH..
öncelikle aramıza (deliler koğuşu) hoşgeldin. kuranda geçen ve hem müslümanların hem ateistlerin bir türlü algılayamayıp eleştirdikleri bazı şeyler var..
-kader kavramı,
-iyilik de kötülük de allahtandandır,
-biz onları kalplerini mühürledik,
-biz müsaade etmedikçe imana gelmezler
-vs
dedikten sonra bir de bu inanmayanları ölüm sonrası cehennemle cezalandırmaktan bahseder..
yani;
hem herşey benim(allah) kontrolümde/irademde diyor
hem de inanmazsanız öldükten sonra postunuza ot tıkarım diyor..
burdaki çelişkiyi/espriyi insanoğlu algılayamıyor aslında zaten algılamaması gerekiyor :)
ilerleyen zamanlarda bu konuya açıklık getirmeye düşünüyorum ama bu yazacaklarım beni de bu anlamsız kısırdöngü savaşına sokacağı için henüz tam karar veremedim..
"davranışardan sorumlu olmak" konusuna kısaca değineyim..
davranış "somut" bir eylemdir..
bu eylemi gerçekleştiren/tetikleyen şey "soyut" olan düşünce/duygulanma halidir..
yani beynimizde/bilincimizde oluşan düşünce/duygulanmanın dışa vurum halidir..
akıl hastası birinin "topluma ters/zararlı" bir davranışını mazur/hoş görebilirken(delidir ne yapsa yeridir)
normal dediğimiz bir insanın aynı davranışını mazur/hoş görmüyoruz..(ya tımarhaneye ya hapisanaye gönderiyoruz)..
akıllı/iradeli olmak ile deli/iradesiz olma sınırını biz insanoğlu belirliyoruz..
bunu kim belirliyor? çoğunluk olan ve kendilerine normal diyen insanlar..
çok uzatmak istemiyorum,
-şizofren(akılsız/iradesiz) olduğu için insana/topluma zarar veren biriyle
-evrene/varoluşa verdiği "anlam ve içerik" (teizm ve nonteizm bilinçaçıklığı yani inanç/milliyet/ahlak/politika) sebebiyle insana/topluma zarar veren birinin
arasında ne fark vardır?
ve bu insanların bu "insani olmayan" tutum ve davranışlarına kim anormal deyip bir yaptırım uygulayacak?
isa'nın, muhammed'in, budha'nın brahma'nın musa'nın yani bir insanoğlu bireyi olup da bu insanoğlunun hiç bir zaman deneyimleme şansı olmayan ölüm sonrası yaşam ve yaptırımlarla dünyada bir zihin hapsi(din) yaratıp binlerce yıl insanlığı terbiye etmesinden bahsediyorum..
konu oldukça derin ve hassas.. ve o yüzden çok açık konuşmayı açıkçası tercih etmiyorum..
ama zaman zaman yazılarımda ilkelbenlik, sahtebenlik/ego ve özbenlik kavramlarından bahsedip bunların bir altbenlikleri tımarlayıp insanlaşmaya zorladıklarından bahsediyorum.. şimdilik bu kadar olsun..
İnsan iradesi olmayan bu kadar önemsiz değersiz birşeyse, ''gömleksiz'' olmayı bu kadar değerli göstermeye çalışmanın ne anlamı var?
gömleksiz olmak bir "değer" değil bir insanın kurtuluşudur, kişiseldir, bireyseldir..
insanın kendini tanıması, bulması ve özüne dönmesidir..
diğer dünya insanlarıyla kardeş olduğunu farkedip tüm kavganın/kaosun "kendi adına" sona ermesidir..
Arkadaş yine döktürmüş, önce her zamanki gibi insanın ne kadar değersiz olduğunu anlatmış...
sevgili dostum, yazılarımın çoğunu okumadığın için böyle düşünüp aldanıyorsun sanırım :)
ben insandan öte hiç bir kavrama (tanrı, allah dahil) değer vermezken sadece insana değer verilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum yazılarımda..
benim yıllar içerisinde zorlu bir içsel yolculuktan sonra ulaştığım bilinç düzeyim;
yaşama/varoluşa/evrene bir "anlam ve içerik verme" (teizm ve nonteizm bilinçdüzeyi) odaklı/bazlı değil..
"insan" odaklı/bazlıdır..
insandan öte hiç bir kavram(tanrı dahil) insandan daha üstün ve kıymetli değildir diyorum..
Ama hayatın yanılsama olduğunun farkına varmanın niye önemli olduğunu açıklayamamış. Bunun bilincine varınca hayatı gerçeklik mi kazanacak, diğer insanlardan farklı bir konuma mı yükselecek, rüya görenlerden daha huzurlu mutlu mesut mu olacak? Ne bu havalar yani?(:
:) bence sitede biraz zaman geçir..
-bazı insanların "sadece ben" dediğini göreceksin.. "ilkelbenlik"
-bir çoğunun "ben ve benim gibiler (biz)" dediğini göreceksin.. "ego/sahtebenlik"
benim ne demek istediğimi de zamanla algılarsın..
paslıçivi
29-05-2011, 08:12
aslında senin yaptığın, sonsuz değişik sonuç çıkabilecekken,çıkan sonuca doğaüstü bir anlam yüklemen.
senin bilincinin yıllar içinde kendi özbenliğin+dış etkenler ile şekillenip seni sen yapan insana çevirmesidir. hangi dinde karar kıldığın, veya bir konuda vereceğin karar bununla ilgilidir, ve senin dediğin gibi değişmez değildir, iradesiz bir piyon değilsin, sadece özgür iradeni allah belirlelemiştir, hayatın boyunca seni sen yapan olaylar zinciri etkilemiştir. ve bu kelebek etkisi değil domino etkisidir. tanrıyla alakası yoktur.
insan ileriki yaşlarda değişebilir ama daha zor olması muhtemeldir. bunda doğa üstü birşey yoktur.
sevgili Greatestlieeveertold (umarım nickini doğru yazabilmişimdir :), türkçe yazıştığımız bir ortamda niçin yabancı dilde nick kullanır insanlar, türk değilim, milliyetçisi hiç değilim, sadece daha iyi iletişim kurup anlaşılabilir olmak adına söylüyorum)
zihinde yaşamak öyle hapisanedir ki, negatif(-) tarafta olanlar(inanmayanlar), pozitif(+) tarafta olanlardan(inanırlar) daha çok bu hapis ıstırabını çekerler..
sokakta dolaşan kendi halinde bir inanır(hangi dine inandığı hiç önemli değil) felsefeyle uğraşmaz, o gayet mutlu bir şekilde yaşamı sorgulamadan, hatta dininin kutsal kitabını bir kez bile okumadan keyfine bakar, yaşamı pek ıskalamaz..
zaten dinlerin bir amacı da budur, bir zihin oluşturulur ve kişi yaşamı/varlığı sorgulamak gibi zahmetli bir işten yırtıp hayatını yaşar.. çünkü varlığı/varoluşu bildiğinden o kadar emindir ki o sadece mutlu olmak, günlük işlerini yapmak, kendinin ve ailesinin geçimiyle uğraşır..
şimdi sokaktan bir adam getirip bu sitedeki yazıları okutsak ağzını bir karış açar, gözlerini patlatır ve -kardeşim siz manyakmısınız, sizin işiniz gücünüz yokmu nelerle uğraşıyorsunuz, saçma sapan şeyler yazıyorsunuz deyip kaçar gider..
ama bu zihnin negatif tarafında olan yani inanmayan kişi sadece inanmamaktadır ama bu zihnin öyle bir içindedirki, gece gündüz bunları düşünür, uykusuz kalır, tartışır, yazışır, insanları alaya alır, hakaret eder, küfür ve kavga eder vs..
tam inançlı biri yaşamı yaşayıp ıskalamazken inanamyan kişi yaşamı/varlığı sorgulayıp diğer farklı düşüncede/inançta olan insanlarla amansız/anlamsız bir kördöğüşü içinde yaşamını ıskalar ve gönlünce yaşayamaz..
bunları niçin anlatıyorum, niçin zihin hapsinden bahsediyorum..?
yukarda alıntı yaptığım ifadende; benim yazımdan "doğaüstü bir güç ve tanrı" gibi şeylere bağladığımdan bahsetmişsin..
benim yazımın neresinden "doğaüstü bir güç/tanrı" anlamı çıkardın?
paslıçivi
29-05-2011, 09:00
türk değilim, milliyetçisi hiç değilim
bu ifademe bir açıklık getireyim, yanlış anlaşılmasın..
annem babam, yunanistandan 60' lı yılların başında türkiyeye göçetmişler, atalarım türk, yani insanların tabiriyle yunanistan muhaciriyiz.. ve trakyada(tekirdağda) ikamet ediyorum, aslen bursa doğumluyum, ailem hala bursada yaşıyor..
annem babam hala "türk" türler ve müslümandırlar(hacca gitmiş sünni tayfasından) ama ben ikisi de değilim :)
yani ne türküm ne müslüman..
sadece bir insanım, "insandan öte" hiç bir değerim ve etiketim yok..
umarım şimdi açıklığa kavuşmuştur..
Greatestlieevertold
29-05-2011, 17:05
sevgili Greatestlieeveertold (umarım nickini doğru yazabilmişimdir :), türkçe yazıştığımız bir ortamda niçin yabancı dilde nick kullanır insanlar, türk değilim, milliyetçisi hiç değilim, sadece daha iyi iletişim kurup anlaşılabilir olmak adına söylüyorum)
zihinde yaşamak öyle hapisanedir ki, negatif(-) tarafta olanlar(inanmayanlar), pozitif(+) tarafta olanlardan(inanırlar) daha çok bu hapis ıstırabını çekerler..
sokakta dolaşan kendi halinde bir inanır(hangi dine inandığı hiç önemli değil) felsefeyle uğraşmaz, o gayet mutlu bir şekilde yaşamı sorgulamadan, hatta dininin kutsal kitabını bir kez bile okumadan keyfine bakar, yaşamı pek ıskalamaz..
zaten dinlerin bir amacı da budur, bir zihin oluşturulur ve kişi yaşamı/varlığı sorgulamak gibi zahmetli bir işten yırtıp hayatını yaşar.. çünkü varlığı/varoluşu bildiğinden o kadar emindir ki o sadece mutlu olmak, günlük işlerini yapmak, kendinin ve ailesinin geçimiyle uğraşır..
şimdi sokaktan bir adam getirip bu sitedeki yazıları okutsak ağzını bir karış açar, gözlerini patlatır ve -kardeşim siz manyakmısınız, sizin işiniz gücünüz yokmu nelerle uğraşıyorsunuz, saçma sapan şeyler yazıyorsunuz deyip kaçar gider..
ama bu zihnin negatif tarafında olan yani inanmayan kişi sadece inanmamaktadır ama bu zihnin öyle bir içindedirki, gece gündüz bunları düşünür, uykusuz kalır, tartışır, yazışır, insanları alaya alır, hakaret eder, küfür ve kavga eder vs..
tam inançlı biri yaşamı yaşayıp ıskalamazken inanamyan kişi yaşamı/varlığı sorgulayıp diğer farklı düşüncede/inançta olan insanlarla amansız/anlamsız bir kördöğüşü içinde yaşamını ıskalar ve gönlünce yaşayamaz..
bunları niçin anlatıyorum, niçin zihin hapsinden bahsediyorum..?
yukarda alıntı yaptığım ifadende; benim yazımdan "doğaüstü bir güç ve tanrı" gibi şeylere bağladığımdan bahsetmişsin..
benim yazımın neresinden "doğaüstü bir güç/tanrı" anlamı çıkardın?
ismim önemli değil yanlışda yazabilirdin, dürüst bir hatayı hepimiz yapabiliriz :) ingilizce olmasının sebebi türkçe ingilizce olmasını umursamamamdan. ilk denediğim nick alınmıştı ve sitenin konseptine uygun aklıma gelen ilk isim buydu. açıkçası üye olduktan sonra uzun süre hiç yazı yazmadım hatta arada bakıyordum. facebook da seviyesiz tartışmalardan bıktıktan sonra burası aklıma geldi ve daha iyi neresi olabilir ki diyip yazı yazmaya karar verdim.
"o yüzden bedensel ölüm gerçekleşmeden senin ölmen gerekiyor, yani sana yüklenen o zihnin/egonun/perdenin ölmesi ve aradan çekilmesi gerekiyor.. sen ancak o zaman varlığı/varoluşu çıplak/safbilincinle okuyabilir ve idrak edebilirsin.."
malesef burdaki yazıyı gece 1 veya 2 olması sebebiyle yanlış anlamışım uykusuzdum zaten cevap bekleyemeden yatmıştım. ama suç sende biraz, yazı çok uzundu :P sonlara doğru uykusuzluğunda etkisiyle yanlış anlamışım. düzeltiyorum mesajımı özür dilerim :)
ama yine de insanın değişmeyen bir düşünce yapısına veya iradeye sahip olduğuna karşıyım. evet neysen osun, ve evet bir sistemin parçasıyız ama pratikte birbirimize etkimiz gözardı edilecek kadar az. evet irademiz birçok etken yüzünden sınırlıdır. ama beynimiz en büyük şansımız. bize (klişe bir laf olacak ama) değişme yeteneğini veren organımız.
Greatestlieevertold
29-05-2011, 17:08
malesef mesajı editleme tuşu artık orada değil. neyse düzeltme mesajımı yazdım görevimi yaptım sayıyorum kendimi :)
sevgili ALLAH..
öncelikle aramıza (deliler koğuşu) hoşgeldin. kuranda geçen ve hem müslümanların hem ateistlerin bir türlü algılayamayıp eleştirdikleri bazı şeyler var..
Eleştirilerin algılayamamaktan kaynaklandığını ifade ettiğinize göre, siz -müslüman ve ateistlerden farklı olarak-doğru algılıyor olmalısınız sevgili paslıçivi, bizleri de bu konuda aydınlatabilir misiniz, sizin bilinç düzeyinize erişmeden bunu algılayabilmemiz mümkün mü?
-kader kavramı,
-iyilik de kötülük de allahtandandır,
-biz onları kalplerini mühürledik,
-biz müsaade etmedikçe imana gelmezler
-vs
dedikten sonra bir de bu inanmayanları ölüm sonrası cehennemle cezalandırmaktan bahseder..
hem herşey benim(allah) kontrolümde/irademde diyor
hem de inanmazsanız öldükten sonra postunuza ot tıkarım diyor..
burdaki çelişkiyi/espriyi insanoğlu algılayamıyor aslında zaten algılamaması gerekiyor :)
Tüh hevesim kursağımda kaldı, demek algılamamamız gerekiyor, iyi de siz nasıl algıladınız kafam karıştı şimdi...
ilerleyen zamanlarda bu konuya açıklık getirmeye düşünüyorum ama bu yazacaklarım beni de bu anlamsız kısırdöngü savaşına sokacağı için henüz tam karar veremedim..
Sabırsızlıkla bekliyoruz...
"davranışlardan sorumlu olmak" konusuna kısaca değineyim..
akıllı/iradeli olmak ile deli/iradesiz olma sınırını biz insanoğlu belirliyoruz..
bunu kim belirliyor? çoğunluk olan ve kendilerine normal diyen insanlar..
Çoğunluk şizofrenlerden oluşsaydı bize mi hasta denilecekti, insanoğlunun ürettiği kavramlar bu kadar temelsiz değil yapmayın, hem bunların sorumla ne alakası var?
isa'nın, muhammed'in, budha'nın brahma'nın musa'nın yani bir insanoğlu bireyi olup da bu insanoğlunun hiç bir zaman deneyimleme şansı olmayan ölüm sonrası yaşam ve yaptırımlarla dünyada bir zihin hapsi(din) yaratıp binlerce yıl insanlığı terbiye etmesinden bahsediyorum..
Özgür iradenin olmadığını algılayan muhammedin, insanları terbiye etmek için sorumluluk ve ölüm sonrası yargılama yalanını uydurduğunu mu söylüyorsunuz doğru mu anlıyorum?
sevgili dostum, yazılarımın çoğunu okumadığın için böyle düşünüp aldanıyorsun sanırım :)
ben insandan öte hiç bir kavrama (tanrı, allah dahil) değer vermezken sadece insana değer verilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum yazılarımda..
insandan öte hiç bir kavram(tanrı dahil) insandan daha üstün ve kıymetli değildir diyorum..
Temelde böyle düşünerek yazıyor olabilirsin ama -bu başlıkta okuduğum- iletilerinden çıkan sonuç tersini gösteriyor. İnsanın yaşamda kalıp soyunu(genlerini) devam ettirmesi için, tamamen zihninin uydurmuş olduğu bir yanılsamada yaşayan piyon olduğunu, özgür irade ve benlik dahil insansı tüm kavramların uydurma olduğunu ifade eden sen değil misin? Böyle bir gerçeklikte insan nasıl değerli olacak? Bunun farkındalığı insanı egosunu yenmesinden ziyade ''nasılsa bir yalanı yaşıyorum, insanlık kimin umrunda'' tarzında bir yaklaşımla haz merkezli bencilce bir yaşama götürür(:
paslıçivi
31-05-2011, 07:52
malesef burdaki yazıyı gece 1 veya 2 olması sebebiyle yanlış anlamışım uykusuzdum zaten cevap bekleyemeden yatmıştım. ama suç sende biraz, yazı çok uzundu :P sonlara doğru uykusuzluğunda etkisiyle yanlış anlamışım. düzeltiyorum mesajımı özür dilerim :)
sevgili greatest (kısaltma yapıyorum, idare et :) )
bu kadar kalın puntolu özre hiç gerek yok, :) yazdıklarımı yanlış anlamış olmanı farketmen yeterli, keşke herkes senin gibi olabilse..
hepimiz hata yaparız, yanlış anlarız, 44 yıllık hayatımın 40 yılı öyle hatalarla dolu ki, geçmişe dönüm baktığımda sadece bir tebessüm edebiliyorum.. :) çünkü ben kendimde değilmişim, insanlarla olan kavgam aslında kendimle olan kavgammış, kendimi aradığımı farketmemişim, bunu ancak kendimle/özümle karşılaşınca kendimi bulunca kavrayabildim..
ve keşke herkes kendi dünyaya/varoluşa verdiği anlamdan(inancından) ne kadar eminse, diğer farklı anlam veren insanların da kendinden(inancından) o kadar emin olduğunu kavrayabilse.. dünya adeta bir cennete döner..
ama yine de insanın değişmeyen bir düşünce yapısına veya iradeye sahip olduğuna karşıyım. evet neysen osun, ve evet bir sistemin parçasıyız ama pratikte birbirimize etkimiz gözardı edilecek kadar az. evet irademiz birçok etken yüzünden sınırlıdır. ama beynimiz en büyük şansımız. bize (klişe bir laf olacak ama) değişme yeteneğini veren organımız.
ben "insanoğlunun varoluşa verdiği anlam değişmez" demiyorum zaten, bunu enfazla yaşayanlardan biriyim, müslümanlıktan geldiğim noktaya bak.. hepsi çok güzel bir rüyaymış, uykuda rüya görüyormuşum da farkında değilmişim, ama insanoğlu sabah olup da uyanmadan rüya gördüğünü farkedemiyor ki..
benim anlatmaya çalıştığım ama bir türlü ifade edemediğim olay şu..
sahipolduğumuz bilinç/inanç deklarasyonlarımız( müslümanlık, budistlik, hristiyanlık, ateistlik, deistlik, musevilik, hinduluk, panteistlik, bahailik vs) değiştiğinde bu insanoğlunun/bizim irademizde olmuyor..
evet dünyada çok sınırlı sayıda insan bu değişimleri yaşayabiliyor ama bugün dünya nüfusunun tamamında istatiski bir çalışma yapılsa sadece günümüzde yaşayan 7 milyar insanda bile bu oranın çok küçük olduğu görülecektir.. googleden arat, "dünya inanç atlasını" bul ve inançların nasıl belli bölgelerde lokalize olduğunu gör..
günümüzde artık bilgiye ulaşmak bilgisayarda "bir tık" kadar yakın ve özellikle bu internetin icadıyla bundan sonra bu bilinç/inanç değişimlerin oranı daha da artacaktır..
çok değil bundan 20-30 yıl öncesine kadar dünyadaki değişik coğrafyalarda yaşayan insanlar birbirinden günümüzdeki kadar haberdar değildi, şurda bırak interneti daha televizyon, radyo gibi dünyayla iletişimizi sağlayan kitlesel medya araçları bile insanlık tarihinde daha yeni doğmuş bir bebek gibi.. binlerce yıllık insanlık tarihinde elektriğin icadı bile henüz yaklaşık 100 yıl civarında.. bilim ve teknolojideki bu akıl almaz geometrik ilerleme dünyayı her geçen gün devasa bir gezegen olmaktan çıkarıp küçücük bir köy haline getirme yolunda hızla ilerliyor.. önümüzdeki on-yüz yıllar çok şeye gebe gibi görünüyor.. tabi kendi elimizle kendi türümüzün soyunu tüketmezsek :) (nükleer silahlanma ve küresel ısınma)
şayet tüm dünya insanlığında istatiski bir çalışma yapılabilseydi %90-95 in üzerinde bir oranla herkesin dünyaya geldiği zaman ve coğrafyadaki bilinç/inanç deklarasyonunda yaşadığı görülebilirdi..
ama bunu pratikte şöyle canlandırabiliriz..
sen şimdi amerika ve avrupaya git, orda köken olarak oranın yerlisi olan insanları sokakta gezerken rastgele çevir.. bunlara inançlarını sor, %95;in(ve hatta daha yüksek) üzerinde bir oranla hristiyanlığın çeşitleri olduğunu görürsün..
sonra israile geç; yine aynı oranda museviliği
sonra çin japonya, hindistan gibi uzak doğu ülkelerine git, yine aynı oranda budizm, hinduizm, jainizm gibi batıdaki semavi dinlerden çok farklı bir içeriğe sahip inançları
türkiye, arabistan iran, ırak vs gibi yerlere git, yine aynı oranda islamiyetin çok ağır bastığını göreceksin..
eski dönem SSCB(rusya) ye git, yine aynı oranda materyalizmi
antikyunana git, o dönemin inancını göreceksin..
yani insanoğlu dünyaya geldiğinde önüne tüm dünya dinleri konup da "buyur bunlardan birini seç" denmiyor.. doğduğu andan itibaren her çocuğa kendi zaman ve coğrafyasının hakim olan "varoluşa anlam verişi(inancı)" yüklenmeye başlanıyor.. ve bu dönemde bebeğin nörokimyası olgunlaşma gelişme sürecinde çok masum ve savunmasız.. ne veririsen onu almak zorunda, karşı çıkmak gibi ne bir iradesi, ne bir bilinci, ne de gücü var..
işte bu aşamada konektom oluşmaya başlıyor, yani beynin nörokimyasal yapılanması gerçekleşiyor.. ve kişi hangi zaman ve coğrafyada dünyaya geldiyse kendisine yüklenen bu zihni(inanç, varoluşa verilen anlam içerik) artık bir gerçeklikmiş gibi yaşamaya başlıyor..
geçen gün forumumuzda bir müslümanla bir ateist arkadaşın tartışmasını okudum..
müslüman arkadaşımız ateist olana diyor ki;
-ya kendinize yalan söylemeyin bari, geceleyin şöyle bir gükyüzüne aya yıldızlara bakın allahı görüp hissedeceksiniz..
evet bu müslüman arkadaşımızın beyin nörokimyası(konektomu) bu şekilde biçimlenmiş, bu arkadaşımız dünyanın neresine giderse gitsin gece gökyüzüne baktığında hep "islamın allahını" görüp hissedecektir.. bu arakadaşımızı japonyaya çine rusyaya israile hindistana kutuplara, avusturalyaya, amerikaya, avrupaya, afrikaya götürelim hep aynı şeyi görüp hissedecek ve olur da o coğrafyanın insanıyla bu inanç konularını konuşmaya kalkarsa yine aynı şeyi söyleyecektir..
-ya kendinize yalan söylemeyin bari, islamın allahını görüp hissetmiyormusunuz ..
bu sadece bir müslüman için geçerli değil.. bir ateist, bir hrisitiyan, bir hindu, bir budist, bir panteist de gökyüzüne baktığında kendi beyin nörokimyasının biçimini(konektomunu) görüp hissedecektir..
bir budist dünyaynın hangi coğrafyasına giderse gitsin hep Budhayı ve onun öğretilerini görecektir, bir hristiyan/isevi yine aynı şekilde isa ve onun öğretilerini görüp hissedecektir..
ateist tanrısızlığı..
deist, panteist kendi bireysel tanrı anlayışını görüp hissedecektir..
ve bu insanlar her zaman birbirleriyle sürekli bir kaos/çatışma içinde olacaktır.. bunun eğitimle, zekayla ilgisi yok..
elektronik dehası bir budistle, matematik dehası bir musevi, fizik dehası bir hristiyan bir araya gelip de varoluşa verdiği anlam ve içerikleri tartışmaya başladığı zaman akan sular durur.. 5 dk önce bilim adamı kimliğinde biribiriyle çok insani/medeni ilişkiler içinde olan bu 3 adam birden birbirlerine yabancılaşırlar ve hepsi "dediğim dedik çaldığım düdük" uzun havasını söylemeye başlarlar.. hatta bu grubun içine bir de meşhur ateist biyolog ve evrimci Dawkins'i koyalım..
ve karşıya geçip gümbürtüyü seyredelim :)
zihinde/egoda yaşayan(teizm ve nonteizm bilinaçıklığı) bir insan için şaşmaz kural şudur ve bu istisnasızdır.. bunu sıkça dile getiriyorum..
benim varoluşa verdiğim anlam-içerik(inancım) hakikat/doğru,
diğer tüm anlam-içerikler(inançlar) yanlış/batıldır..
bu kural/yasa istisnasız tüm dünya insanlığı için geçerlidir, çünkü dünya insanlığı bir rüyada yaşamaktadır, bir zihinde, çok büyük perde/filtrenin arkasında yaşamaktadır.. müslümanı da aynıdır, hindusu da, ateisti de, deisti de, agnostiği de, hristiyanı da vs, akılana gelebilecek ne kadar anlam-içerik varsa hepsinin durumu aynıdır..
bu istisnasız kuralın dışına çıkabilen insan artık o derin uykudaki rüyadan uyanmıştır, aydınlanmıştır ve insanlaşma yolunda o ilk devasa adımını atar..
çünkü kendini görüp tanımıştır..
gerçekle yüzleştiği için o kişide artık bir inanç kalmaz,
o ya biliyordur ya bilmiyordur..
yani bilmek ve inanmak arasındaki farkın farkındalığın varmıştır..
tüm uykular ve uyku mahmurlukları sona ermiştir..
ve bambaşka bir yaşam başlar...
çizdiğim dünya insanlığının bu genel tablosunda müslüman, hristiyan, musevi, hindu, budist vs gibi kendi zaman ve coğrafyasının zihninde yaşayan insanlara ben "teizm düzeyi bilinaçıklığı" diyorum (teist değil), bu insanlar çok derin bir uykuda rüya görür gibi yaşam sürerler ama "bilinç/inanç ve tatmin/duygulanmadaki o hassas dengeyi" yakalamışlarsa kurtuluşa ermişlerdir ve yaşamı/varoluşu sorgulamazlar ve günlük yaşam mücadelesi veren mutlu, huzurlu insanlardır ve gayba(bilinmeyen, görünmeyen) inanırlar.. bilinç/inanç-tatmin dengesi bozulmadığı sürece o mutlu/huzurlu rüyaları devam eder ve yaşamı sorgulama(felsefe) işine bulaşmazlar..
kendisine yüklenen bu zihinle çatışmaya girip nonteist dediğimiz bir dini inancı olmayıp ama kendince varoluşa bir anlam-içerik verip bunu sahiplenip sabitleyen insanlara da "nonteizm düzeyi bilinçaçıklığı" diyorum.. bu insanlar o derin uykudan uyanmaya başlamış insanlardır ama bu uyanmanın acı bir bedeli vardır, bilinç/inanç-tatmin dengesi bozulur ve kişinin mutluluğu huzuru kaçar.. günlük yaşamının ötesinde çok ciddi bir şekilde varlığı sorgulama(felsefe) işine bulaşırlar.. bunlardan bazıları aynı teizm düzeyindekiler gibi "bilinç/inanç-tatmin dengesini" yakalayıp felsefeden uzaklaşırlar ve günlük yaşamlarını huzurlu ve mutlu bir şekilde sürdürürler.. bunlar bir ateist, deist panteist, deist,(tek tanrılı zihindeki dinsiz) hinduizme inanmayan(hinduizm ve karma yaşam zihinli dinsiz) budizme inanmayan(budizm ve yenidendoğumlu zihinli dinsiz) olarak yaşamlarını mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürürler..
bu insanlar da aynı teizm düzeyindekiler gibi gayba(bilinmeyen görünmeyen) inanan insanlardır.. çünkü inanmasalardı "evren/varoluş bilinemez" derlerdi ama onlar bilinemez derler, evren/varoluşun bütünü hakkında bilinçlerinde sahiplenip sabitledikleri bir deklarasyonları vardır..
işte bu bahsettiğim "bilinç/inanç-tatmin dengesi" nde yaşayan bir insan değişim dönüşüm ve başakalaşım yaşamaz, yaşayamaz..
yani mutlu ve huzurlu bir müslüman, ateist, hristiyan, budist, musevi, hindu, deist vs kessen inancını değiştiremezsin, zaten o bu felsefe denen bataklığa düşmez.. o kendisine sunulan yaşamın keyfini çıkarmakla, yaşamın mücadelesini vermekle meşguldür, kendiyle, ailesiyle ve yaşadığı toplumla beraber bir uyum içinde yaşam mücadelesi vermektedir..
ama gün gelir o nörokimysal yapı(konektom) bir şekilde bozulur, konektomdaki dengenin bozulması demek "bilinç/inanç-tatmin dengesi" nin alt üst olması demektir.. ve işte o sıkıntılı sancılı arayış, süreç başlar..
kişinin yıllardır huzurla demirlediği o limanda devasa dalgalar çıkar, kişi alabora olmaya başlar.. kişi artık o limanda suların durgun olmadığını farkeder ve limanı terketmeye hazırlanır..
bunun insanoğlunun yaşama yansıma biçimi;
önce kendi dinini, inancını sorgulamaya başlar, yıllardır bir kez bile eline almadığı kutsal kitabını okuyup araştırmaya başlar, düne kadar teslim olduğu inancındaki tüm öğretiler ona anlamsız saçma gelmeye başlar.. onu bırakır başka dinlerin kutsal metinlerini okur araştırır, bilimsel gelişmeleri öğrenmeye çalışır, çevresindeki insanlarla dini inanaç tartışmalarına girmeye onlarla dalaşmaya, düne kadar dost olduğu insanlarla kavga etmeye başlar..
limansız kalmıştır, kendini o devasa dalgalı okyanusun içinde bulur bir an.. ve bir an önce dalgasız, güvenli bir limana demir atmak için can atmaktadır.. şayet çevresinde başka dinlerden insanlar yoksa ilk güvenli liman ateizm veya deizmdir..
başka dinlerden insanlar varsa onlarla konuşur, onların limanına demir atmaya çalışır, zaten onlar da kendisi gibi inanan insanların dünyada sayısını artırarak inandıkları şeyin gerçeklik olmasını arzuladıkları için hepsi doğuştan misyonerdir.. bu dinin hangi din/liman olduğu hiç ama hiç önemli değildir.. yeterki kişi o uçsuz bucaksız evrendeki/okayanustaki devasa dalgalardan/bilinemezlikten/gayb'dan kurtulsun..
başka bir liamana demirleyene kadar kişi ileri dercede mutsuz ve huzursuzdur, çünkün gaybın içine girmiştir ve o karanlıktan bir an önce çıkması gerekmektedir.. çünkü insanolu dediğimiz canlı türü hala duygu&düşünce simbiyotik birlikteliğinde yaşamak zorunda olan ve hala hayvandan insana olan evrim süreci içinde olan bir canlı türüdür..
insanoğlu günümüz itibariyle hayvanla insan arasındaki bir araformdur.. hala bu iki ucun arasındaki kimlik arayışındadır.. ne hayandır ne insanlaşabilmiştir.. ve bu durum insanoğlu denen canlı türünün kesinlikle bir suçu/hatası/kusuru değildir.. tüm dünya insanlığı saf bir bebek kadar masumdur ve suçsuzdur.. o sadece varoluşun içdinamikleri/iradesindeki o uçsuz bucaksız yolculuğuna devam etmektedir, hepsi bu..
anlatmaya çalıştığım şey şu..
bir insan durduk yerde kendi iradesiyle bilinç/inanç değişim dönüşüm başkalaşım gerçekleştiremez.. yani yukarda bahsettiğim "bilinç/inanç-tatmin dengesi" ni yakalamış bir insan
dur ben ateist olayım
dur ben sıkıldım biraz hrisityan olayım
dur bu beni baydı biraz budist takılayım
dur ya bu sünnilik çok banal biraz alevi takılayım
demez, diyemez, demesi imkansızdır..
peki bunları demesi, bu dönüşüm/başakalaşıma onu zorlayan şey nedir?
beyin nörokimyasındaki(konektom) dengelerin alt üst olmasıdır.. beyin nörokimyamız, "bir bütün(mutlak 1)" olan varlığın/varoluşun vazgeçilmez bir parçacığıdır..
tüm varoluş muazzam bir etkileşim ve denge (aslında kaotik bir denge) içindedir.. ve bu kotik dengenin iradesi dışına hiç kimse çıkamaz.. herşey o kaotik içdinamiklerin/iradenin kontrolündedir..
ve dediğim gibi kendi zaman ve coğrafyasının tam uyanığı/aydını muhammed aslında bunu çok güzel dile getirmiştir.. o buna "allah" demiştir..
şimdilik bu kadar yeter, daha ilerisini konuşmak ve tartışmak "insani olmayan" bir tutum ve davranıştır..
atesvedemir
31-05-2011, 14:51
Merhaba paslıçivi
Öncelikle çıkarımlarınızda haklısınız.
Benliğinizi/nörokimyanızı/konektomunuzu parçalayacak birşey genellikle gereklidir. Çoğunlukla da bir travmadır bu.
Travma sonrası yumurtanın kabuğundan merkeze doğru bir yolculuk başlar. Ardından sorular gelir. İşte o sırada bir fırtınanın ortasındaki bir gemidesinizdir tekbaşınıza. Dikkatli olan, akleden insan fırtınanın gücünü de geminin gücünü de bilen insandır. Fırtına ne kadar güçlü olursa olsun gemisini hala idare eden insandır. Bu firtına sırasında başka başka limanlara sığınanlar da olur. Ama sığınılacak yerin aslında kendi olduğunu bilenler tüm fırtınalarında elbet son bulacağını da bilir.. Bir liman bulmasanızda geriye kalan şey yine gemi ve kendinizsinizdir.
Yani kabuktan merkeze göçettiğinizde bulduğunuz/bulacağınız şey size garip gelecek ama yine kendinizsinizdir. Özdeki şey sizsinizdir aslında.
Bundan sonra olmadığı halde dünyaya/maddeye/evrene ve olmadığı halde diğerlerine bakışınız değişecektir. Ben e bakışınız değişecektir.
Dua ettiğinizde kim duyar sizi. Kendiniz :)
Secde dışınızdakine mi içinizdekine mi? :)
Hiç içindeki dururken dışındakine secde edenden ADAM olur mu? ;)
Hiç başka bir halife ile emeline ulaşan olmuş mu? ;)
Öze yolculuk özü bulmakla biter.
Sonra uyanırsınız.
Greatestlieevertold
31-05-2011, 15:43
Merhaba paslıçivi
Öncelikle çıkarımlarınızda haklısınız.
Benliğinizi/nörokimyanızı/konektomunuzu parçalayacak birşey genellikle gereklidir. Çoğunlukla da bir travmadır bu.
Travma sonrası yumurtanın kabuğundan merkeze doğru bir yolculuk başlar. Ardından sorular gelir. İşte o sırada bir fırtınanın ortasındaki bir gemidesinizdir tekbaşınıza. Dikkatli olan, akleden insan fırtınanın gücünü de geminin gücünü de bilen insandır. Fırtına ne kadar güçlü olursa olsun gemisini hala idare eden insandır. Bu firtına sırasında başka başka limanlara sığınanlar da olur. Ama sığınılacak yerin aslında kendi olduğunu bilenler tüm fırtınalarında elbet son bulacağını da bilir.. Bir liman bulmasanızda geriye kalan şey yine gemi ve kendinizsinizdir.
Yani kabuktan merkeze göçettiğinizde bulduğunuz/bulacağınız şey size garip gelecek ama yine kendinizsinizdir. Özdeki şey sizsinizdir aslında.
Bundan sonra olmadığı halde dünyaya/maddeye/evrene ve olmadığı halde diğerlerine bakışınız değişecektir. Ben e bakışınız değişecektir.
Dua ettiğinizde kim duyar sizi. Kendiniz :)
Secde dışınızdakine mi içinizdekine mi? :)
Hiç içindeki dururken dışındakine secde edenden ADAM olur mu? ;)
Hiç başka bir halife ile emeline ulaşan olmuş mu? ;)
Öze yolculuk özü bulmakla biter.
Sonra uyanırsınız.
ne yaparsan yap, eninde sonunda özüne döneceksin, kimsen, neysen, ne olman gerekiyorsa o olacaksın, sanırsam söylemek istediğiniz bu.
eğer öyleyse tanrının imtihan amacı nedir? ne kadar bi tarafımızı yırtsak da hep aynı kişiye döneceksek?
paslıçivi yazdığın çoğu şeye katılmamak elde. ben her zaman irademizin bizi oluşturan bütün çevresel + bizden kaynaklı bütün etkenler ile şekillenip, yarım olarak ve özgür olmaktan uzak sayılabilecek bir yetenek olduğuna inanırım. ama seçme şansımız ve her insanın içinde değişim yeteneğinin var olduğuna inanırım. sadece değişmek için çevresinden veya çevresi nötr sayılabilecek ise kendi içinde gerekli katalizörü almalı/bulmalı (benim durumuma benzer).
bence bu konuştuklarımızın çoğu sosyal psikolojinin konusu. önümüze sunulan şeyi az veya çok da olsa değiştirme kapasitesine sahibiz. herkez yapamaz, genellikle kendi suçu değil. insan ne kadar birşeyi istesede/istemesede, sürekli çevresiyle etkileşim içinde. bu etkenlerin onu belirli bir doğrultuya sürüklemesi kaçınılmazdır.
uzun lafın kısası geleceğin şekillenmiş olduğuna inanmıyorum. evrendeki dengeyi insanoğluna uyarlamak benim kabul edemediğim nokta. evren bir dengede gibi dursada yavaş yavaş o dengeyi kaybetmektedir. büyüyen bir evrene sahip olduğumuz için enerji yoğunluğu sürekli azalmaktadır.
paslıçivi
01-06-2011, 07:22
Eleştirilerin algılayamamaktan kaynaklandığını ifade ettiğinize göre, siz -müslüman ve ateistlerden farklı olarak-doğru algılıyor olmalısınız sevgili paslıçivi, bizleri de bu konuda aydınlatabilir misiniz, sizin bilinç düzeyinize erişmeden bunu algılayabilmemiz mümkün mü?
sevgili ALLAH..
kutsal metindeki bir veriyi "doğru yanlış" algılamak diye bir şey olamaz, sadece "farklı" algılamak diye bir şey olur..
ama insanoğlu herhangi bir "öğretiyi" yorumlarken kendi algısını "doğru" diğerlerini "yanlış" olarak yorumlar.. oysa dediğim gibi öğretinin doğrusu yanlışı olmaz, çünkü öğreti dediğimiz şey "kanun/yasa/bilgi" değildir..
bilim bu konuyu çok net bir şekilde ortaya koymuştur ve bir veriyi 4 aşamada sınıflandırır..
1.tez (iddia)
2.hipotez/varsayım (önerme)
3.teori (gerçekliğe çok yakın ama henüz gerçeklik değil)
4.kanun/yasa (gerçeklik)
bir verinin/düşüncenin insanoğlu eylemi açısından 2 yönü vardır..
1.bilmek
2.inanmak
yukarda saydığım bu 4 aşamalı veri tanımında 4. maddenin diğer maddelerden ayıran çok önemli bir özelliği vardır..
4.kanun/yasa (gerçeklik):
-gözlemlenebilir
-sınanabilinir
-tekrarlanabilinir
-evrensel onay(tüm dünya insanlığının hemfikir olması)
işte bu özellikleri taşıyan bir veriye insanoğlu hakikat/gerçek demiştir, bunun felsefedeki adı "epistemolojik gerçeklik" tir..
bir insan bu özelliklere sahip bir veriyi öğrenip deklare ettiğinde "bilmek" eylemi içindedir, bu kanun/yasa/gerçeklik dediğimiz şeyin en önemli özelliği "evrensel onay"ının olmasıdır.. yani tüm dünya insanlığı bu veri hakkında hemfikirdir ve bu yüzden kendi aralarında bir ayrımcılığa, bölücülüğe ve kavgaya düşmezler.. "insani olmayan" bir tutum ve davranış içine giremezler..
dünyanın küresel şekli vardır
havaya atılan cisim yere düşer
denizlerin suyu tuzludur
kuşlar uçabilen canlılardır vs..
bu örnekler kanundur, gerçekliktir.. dünya insanlığını birbirine düşürmediği, bölmediği gibi aksine insanoğlunu birleştirip, hizmet eder ve kardeşçe yaşamasını sağlar..
şimdi gelelim diğer 3 maddeye; tez, hipotez, teori..
bu kavramlar "gözlemlenebilme, sınanabilme ve tekrarlanabilme" özeliklerine göre zayıftan güçlüye göre sıralanmıştır.. en zayıfı tez, en güçlüsü teoridir..
ama bu 3 kavramın tartışılmaz bir gerçeği vardır..
-evrensel onayı yoktur, yani tüm dünya insanlığı bu veriler hakkında kesinlikle hemfikir değildir, o yüzden biribiriyle ayrımcılığa, bölücülüğe ve düşmanlığa gidecek bir "insani olmayan" tutum ve davranış içindedirler..
evrensel onayı yoktur ve olamaz.. çünkü insanoğlunun 5 duyusu karşısında
gözlemlenebilinir
sınanabilinir
tekrarlanabilinir
özellikleri taşımaz.. bu sınavdan başarıyla geçemeyen bir veri hiç bir zaman evrensel onay alıp kanun/yasa/gerçeklik düzeyine erişemez..
ama zihinde yaşayan yani derin bir uykuda rüya gören insanoğlu bireyi kendi zihin/konektom yapısına göre bu "tez, hipotez, teori" düzeyindeki veriyi aynen bir kanun/yasa yani gerçeklikmiş gibi algılar.. işte gerçeklik düzeyine erişmemiş bir veriyi öğrenip kendi bilincinde kanun/yasa haline getiren insanoğlu "inanmak" eylemi içindedir..
-tanrı/tanrılar vardır/yoktur
-ölüm sonrası yaşam/yaşamlar vardır/yoktur
-cennet/cehennem(semavi), yeniden doğumlar(budizm), karma yaşam(hinduizm) vardır/yoktur..
örneklerini verdiğim veriler henüz değil bir gerçeklik, teori ve hipotez bile değildir.. gerçekliğe en uzak olan gözlemlenebilinir, sınanabilinir, tekrarlanabilinir ve evrensel onayı olmayan sadece bir tezdir, yani iddiadır..
ama zihinde/egoda yaşayan insanoğlu bu yukardaki öğretileri kendi bilincinde kanun/yasa düzeyine getirir..
örnekliyelim..
bir budist için; "havaya atılan cismin yere düşmesi" ne kadar gerçekse ölüm sonrası yeniden doğumlar(reenkarnasyon) o kadar gerçektir..
bir müslüman için; "denizlerin suyunun tuzlu olması" ne kadar gerçese allahın olması ölüm sonrası cennet cehennem o kadar gerçekliktir..
bir ateist için; "kuşların uçabilen canlıların olması" ne kadar gerçeklikse tanrı/tanrılar ve ölüm sonrasının yaşamların olmaması ve evrim teorisi o kadar gerçekliktir..
bir isevi için; "dünyanın küresel şekli" ne kadar gerçeklise İsa'nın tanrının şekil almış insan olması o kadar gerçekliktir..
bir hindu için; "canlılar bir gün ölür" ne kadar gerçeklikse ölüm sonrası karma yaşam o kadar gerçekliktir..
bir musevi(yahudi) için; "güneşin dünyamızı aydınlatması ve ısıtması" ne kadar gerçeklikse Musa'nın tanrının tek elçisi olması ve kendilerinin seçilmiş kavim olması o kadar gerçekliktir..
işte insanoğlu böyle bir rüyada yaşamaktadır..
henüz "bilmek ve inanmak arasındaki "farkın farkındalığına" erişmemiştir.. o yüzden inandığı şeyi bildiğini zannetme yanılgısında yaşadığı için diğer tüm dünya insanlarıyla büyük bir ayrımcılık, bölücülük, kaos, savaş ve insani olmayan bir tutum ve davranışta yaşamaktadır..
şimdi konumuza dönersek dünyadaki tüm kutsal metinler/öğretiler sadece bir tezdir, iddiadır.. o yüzden bunun "doğrusu/yanlışı" olmaz, sadece "farklı" yorumlanması vardır..
ama kutsal metinler hakkında insanoğlu yorum yaparken hep şunu söyler,
-benim yorumum doğru diğer tüm yorumlar yanlış. bırakın bir ateistle müslümanın kurana bakış açısını,
dünyadaki tüm müslümanları bir araya getirseniz ve kuranı yorumlayın deseniz, kaçtane müslüman varsa o kadar değişik yorum ortaya çıkacaktır.. o yüzden bir din mevlanalar, yunus emreler çıkarabileceği gibi el kaideler talibanlar da çıkarabilir..
burda mesele kişin hangi dine hangi -izme inandığı değildir.. kişinin doğduğu andan itibaren varoluşun tümüyle olan temasından ortaya çıkan beyin nörokimyasıdır yani konektomudur..
bu konektomun yapılanmasında ilk ana belirleyici faktör genetiktir, yani soydan gelen kalıtımsal özelliklerdir.. ondan sonra çocuk doğduğu andan itibaren aile, akrabalar, komşular, yaşadığı toplum, kitlesel medya araçları, eğitim öğretim, yaşamda deneyimleri vs gibi milyarlarca parametre eşliğinde bir beyin nörokimyası oluşur, yapılanır..
kişi yetişkin yaşa geldiğinde 14-18 yaş civarları artık konektom sağlam bir beton gibi yerine oturmuştur, bundan sonrakiler deneyimlemeleri de konektomu etkiler ama temel yapılanma kolay kolay bozulmaz.. ama kişi yaşadığı sürece konektomu varoluşun içdinamikleriyle sürekli bir iletişim ve dolayısıyla dönüşüm başkalaşım içindedir..
konektom dediğimiz şey beyin nörokimyasal yapılanmasıdır.. ve düşünce duygulanma, inanç, bilinç gibi soyut kavramların doğduğu kaynaktır.. ve bu soyut kavramların yapısı bizim tutum ve davranışalrımzı belirleyen yöneten yegane karargahtır, merkezdir, tek odaktır..
kısaca bahsetmek istediğim şey "konektomumuz neyse biz oyuz"..
ya da benim ifademle "insanoğlu nörokimyasal bir robottur"..
bu konektomdaki yazılımı bizim özgür irademiz değil bir bütün olan "mutlak 1" in içdinamikleri yani iradesi belirler..
insanoğlunun zihinden/egodan arınması sadece okumayla araştırmayla anlatmakla olmaz.. beyin nörokimyasında ciddi bir yapılanma/değişim dönüşüm gereklidir..
kişisel deneyimlerimden edindiğim kadarıyla bunun yolu ciddi bir psikolojik travma ve meditasyondur.. bu ikisinin birlikteliği kişiyi tekrar o ana rahminden doğduğu andaki "safbilince" taşır..
artık varoluş ve bilincin arasındaki zihin/perde/ego kalkar ve varoluşa bir bütünlük sağlarsın.. sen ve varoluş ayrı iki şey değildir, sen varoluşsundur, varoluş sendir..
işte bunun adı da; insanoğluna özüne dönmesi, kendini bulması, tanıması, bilmesi, kendiyle ve gerçeklerle yüzleşmesidir.. kişide artık hiç bir inanç kalmaz.. "mutlak inançsızlık" dediğim düzeye gelirsin..
"gayb" ın farkına varırsın, gayb bilinmeyendir, görünmeyendir, beş duyumuza ve bilime yansımayandır..
o yüzden ya biliyorsundur ya bilmiyorsundur..
bildiğiniz zanetme yanılgısı(inanç) kavramı ortadan kalkar..
ve en önemlisi tüm dünya insanoğluyla müslümanıyla, ateistiyle, alevisiyle, sünnisiyle hristiyanıyla, budistiyle, türküyle, kürdüyle, zencisiyle, çingenesiyle, japonuyla yahudisiyle, afrikalısıyla aynı atadan geldiğini yani hepsinin özkardeşin olduğunu farkedersin..
artık ilkel benliğini tımarlayan ego/sahtebenlikten arınmış, uyanmışsındır ve özüne/özbenliğine ulaşmışsındır.. atalarının sana yapıştırdığı tüm gömlek/etiketlerden arınır ve çırılçıplak kalırsın..
yani ana rahminden doğduğun andaki gibisindir.. hiç bir tanrın, inancın, dinin, izmin, milliyetin, etniğin, ahlakın, siyasetin kalmaz..
sadece "insan"sındır..
paslıçivi
02-06-2011, 07:35
-kader kavramı,
-iyilik de kötülük de allahtandandır,
-biz onları kalplerini mühürledik,
-biz müsaade etmedikçe imana gelmezler
-vs
dedikten sonra bir de bu inanmayanları ölüm sonrası cehennemle cezalandırmaktan bahseder..
hem herşey benim(allah) kontrolümde/irademde diyor
hem de inanmazsanız öldükten sonra postunuza ot tıkarım diyor..
burdaki çelişkiyi/espriyi insanoğlu algılayamıyor aslında zaten algılamaması gerekiyor :)
Tüh hevesim kursağımda kaldı, demek algılamamamız gerekiyor, iyi de siz nasıl algıladınız kafam karıştı şimdi...
sevgili ALLAH.. (bu kelimeyi(ALLAH) büyük harflerle yazmamın nedeni bir "insan" olan sizin bu nicki seçmiş olmanızdandır, yoksa semavi dinlere inanan insanların vurguladığı tanrı(allah) ın benim yaşamımda hiç bir anlam ve önemi yoktur, siz bir insan olarak o allahtan çok daha değerlisiniz benim gözümde.. kendi yaşamımda "allah" kavramının ne yanındayım ne karşısında ama bir çok insan için varoluşa verilen anlam ve içerik açısından çok önemli olduğunun farkında olduğum için bunu sahiplenen(teist) ya da karşısında duran(ateist) insanlara saygı ve sevgi duyarım..
yukarıdaki alıntılarda bahsedilen algılamama durumu aslında dediğim gibi yanlış kullanılmış bir ifade.. bunu "algılamama" değil "farklı algılama" olarak düzeltmem gerekir..
çünkü ortada kutsal bir metin var, bunu herkes okuyor ve görüyor, müslüamanı da, ateisti de, hrisitiyanı da, musevisi de, deisti de, siz de, ben de..
şimdi ben niye "farklı algılıyorum", ondan bahsedeyim biraz..
ben de her insan evladı gibi bu dünyada belirli bir zaman ve coğrafyada gözlerimi açtım/doğdum..
zaman; 20. yüzyılın sonları
coğrafya; türkiye idi..
bu zaman ve coğrayada hakim olan zihin islamdı ve dolayısıyla bana da her çocuğa olduğu gibi kendi toplumumun zihni yüklendi, yani islam.. başka bir zaman ve coğrafyada dünyaya gelseydim çok farklı bir zihin/din/inanç yüklenecekti.. hiç bir insanoğlu evladının bu "zaman ve coğrafya" yı seçme gibi bir lüksü ve şansı yok..
anne rahmindeyken -"ulen ben ille de MS. 250 yıllarında papaua yeni ginede dünyaya gelip orda yetişmek istiyorum" diye bağırsak bile ebeveynlerimiz bizi duyup kazımayacaklardır.. o yüzden herkes maruz kaldığı bu olaydan/mağduriyetten zevk almaya devam etmeli.. çünkü bundan kaçış yok maalesef..
neyse dediğim gibi zaman ve coğrafya gereği islam tipi konektomla yapılandırıldım.. 18 yaşlarına kadar bir müslüman gibi yaşadım, ibadet ettim.. 16 yaş sonrası beyin nörokimyası değişmeye başlamış olmalı ki son 2 yılım şüphecilik/kuşkuculuk içinde geçti,.. 18-20 yaş arası bir gayba dalış ve 20 li yaşlarda kuran denen kutsal kitaba tekmeyi yapıştırarak "-s.ktirgit sen allahın kitabı değilsin" diyerek ateizme geçiş yaşadım.. (burda kullandığım ifadeyi inanır arkadaşlarımız lütfen bir hakaret ve aşağılama olarak algılamasınlar, sadece kendi yaşam hikayemi anlatıyorum ama yine de bu ifadeyi kullandığım için özür dilerim)..
müslüman olduğum dönemlerde kuranı okurken kainatın yarattığı tanrının(allah) sözleri olarak okuyor ve algılıyordum, hiç bir şüphem ve sorgulamam yoktu.. çünkü konektomum hala olgunlaşama/yapılanma süreci içindeydi..
yaklaşık 3 yıl süren ateizm dönemimde kuranı okurken bugünkü ateistler gibi hep çelişkili yerleri okuyup vurgulamaya başladım, çevremdeki arkadaşalrımla tartışırken( o zamanlar internet yoktu) bu çelişkileri öne sürer, allahın olmadığını, muhammed'in yalan dolan kendi krallığını/haremini kurmak için bir kitap yazdığını anlatmaya çalışır ve arkadaşlarımla çok büyük tartışmalara girerdim, bu çelişkileri/saçmalıkları nasıl görmezsiniz diye.. oysa daha 3-4 yıl öncesine kadar ben de onlar gibi yorumlardım bu kuran denen kitabı.. "anti-teizm/islam" tarzı bir tutum ve davranış içine girmiştim..
neyse bu 3-4 yıllık kavga/gürültüden sonra bizdeki gayb boşluğunu dolduran dinimiz/islam ortadan kalkınca gayb ortada çırılçıplak kaldı.. islam dini bir uydurma yalansa o zaman bu varoluşun/yaşamın anlamı ne idi? tüm bu varlık ne anlama geliyordu, nasıl olmuştu da böyle bir düzen vardı? bilim bunlara "kanun düzeyinde" bir açıklama getiremiyordu ve bir boşluk oluşmuştu.. sorgulama devam ettikçe bu varlığı vareden, yapılandıran yöneten dinlerden özgür bir "birey gücün/iradenin/tanrının" varlığına ulaştım, o zamanlar bunun adının "deizm" olduğunu dahi bilmiyordum.. ulaştığım bu metafizik güce/iradeye "orjin" ismini takmıştım.. bu deizm döneminde de hala islam ve kuran karşıtlığı ve yanlışlaması içindeydim.. yani ateizmdeki "anti-teizm/islam" tutum ve davranışım aynen devam ediyordu..
uzun yıllar deist bilinçaçıklığında yaşadım ama bu arada sorgulamalarım hala devam ediyordu.. sonra bu birey güç/iradenin olamayacağı, varlığın/evrenin kendisinin kendi içinde bir bütün olarak güç ve irade/tanrı sahibi olduğu kanısına vardım, bunun adı da sonradan öğrendiğimde panteizm olduğunu öğrendim.. ama bu dönemde de hala islam ve kuran karşıtlığım ve yanlışlama çabalarım devam ediyordu.. yani hala bir "anti-teizm/islam" tutum ve davranış içindeydim..
bu durumum da 1-2 yıl sürdü ve daha sonra yine felsefik terminolojisinin "agnostisizm" olduğunu öğrendiğim dinlerden özgür bir ister birey(deizm) ister evrenin tamamı olan bir tanrı(panteizm) kavramının kesin olarak bilinemeyeceği ama inanılabileceği düzeyine ulaştım.. ama bu dönemde de hala islam ve kuran karşıtlığı olan "anti-teizm/islam" düzeyi tutum ve davranışlarım devam ediyordu..
tüm bunlar devam ederken 17-26 yaş arası benim duygu&düşünce birlikteliğime yani bilincime çok sıkı "dip yaptıracak" 4 tane psikolojik travma yaşadım.. ama bunları atlatmayı başarabildim(yıkılmadım ayaktaydım :) ) ve gördüm ki dip yapan bir bilincin artık gidecebileceği tek yer vardı.. zirve.. lastik bir topu yere ne kadar güçlü vurusanız o kadar yükseğe zıplar gibi..
bu arada elime rastegele geçen hint kökenli "Osho" isimli bir filozofun meditasyon isimli kitabını okurken oradaki bir meditasyon tekniğinin benim çocukken yalnız kaldığım dönemlerde oyun olarak yaptığım şeyle birebir aynı olduğunu çakıştığını gördüm. çok ilgimi çekti.. meditasyonun bir ilaç(medicine) olduğundan insanoğluna doğduktan sonra yüklenen zihni temizleyip bilinci yükseltip açtığından bahsediyordu..
neyse ordaki teknikleri okuyup öğrenmeye ve denemeye başladım.. trans/meditatif haline geçmenin kolay olmadığını bunun zaman alacağından, biraz tecrübe gerektiğinden falan bahsediyordu ama ben ilk denemelerimde trans/meditatif haline geçebilmiştim,, çünkü zaten bu benim çocukluğumdan itibaren yaptığım hoş eğlenceli bir oyundu..
neyse bu kitap beni sarmış ve çok ilgimi çekmişti.. bu tekniklerin çok daha ayrıntılı anlatıldığı 2 ciltlik bir serisi vardı ve o kitapları okumaya ve teknikleri denemeye başladım..
agnostisizm döneminin sonuna kadar sadece yaşama verdiğim analam-içerikler(inancım) değişmişti, onun haricinde hala milli kimliğim(türkçülük), siyasi görüşüm(sosyal demokrat) ve toplumsal/göreceli ahlaki yapım devam ediyordu.. hatta bunlara eskisinden daha çok sıkı sıkıya sarılmıştım..
ben bu kitapları bitirinceye kadar yaklaşık bir 3 ay süre geçmişti, bu 3 aylık süre içerisinde hemen hergün bir meditasyon tekniğini deniyordum ve günümün yaklaşık 2-3 saati meditatif/trans halinde geçiyordu..
ve bu 3 ay sonunda bende inanılmaz değişim/dönüşümler başladı.. türkçülük, politik görüş, göreceli ahlak kavramları yavaş yavaş buharlaşıp kaybolup gitti.. bu kavranlar benim için çok önemli iken şimdi hayatımda hiç bir önemi kalmamıştı.. geriye dönüp baktığımda savunduğum şeylere sadece bir tebessüm edebiliyordum.. ve bu durum gerçekten çok ilginçti..
bu değişim dönüşüm sadece bu milli kimlik/etnitisite, politika, ahlak düzeyinde değildi.. varoluşa anlam-içerik bazlı bilinçte yaşadığım için doğduğumdam beri "tanrı" kavramının etrafında savrulup duruyordum.. teizm, ateizm, deizm, panteizm, agnostisizm..
bu 3 aylık yoğun meditatif sürecin sonunda "tanrı" kavramı da diğer kavramlar("milli kimlik, politika, ahlak") gibi buharlaşıp yokolup gitti..
artık tanrı kavramından özgürleşmiştim, bağımsızlaşmıştım.. tanrı kavramının ne yanındaydım ne karşısında.. benim için hiçbir önemi yoktu artık..
dolayısıyla;
-20 yaşına kadar süren "teizm/islamcı"
-ve 20 yaşından yaklaşık 39-40 yaşlarına kadar süren "anti-teizm/islamcı"
bilinç düzeylerine bağlı tutum ve davranışlardan kurtulup arınmıştım..
1-teizm düzeyi bilinaçıklığına sahip iken beni(ego/sahtebenlik) tatmin eden şey; islamı ve diğer sahip olduğum değerleri savunmak iken
2-non/anti-teizm düzeyi bilinçaçıklığına sahip iken beni(ego/sahtebenlik) tatmin eden şey;islamı yanlışlamak ve diğer sahip olduğum değerleri savunmak idi.. günümüz non/anti-teistlerin dinleri yanlışlarken kürtçülük, türkçülük, ahlaki, siyasi görüş yüzünden biribirini yemesi ve ayrımcılığa bölücülüğe düşmesi gibi..
neyse; dediğim gibi tüm bu değerlerden arınırken tanrı kavramından da arınmıştım, dolayısıyla "tanrı bilinemezlik" olan "klasik agnostisizm" de uçup gitmişti..
artık çırılçıplak kalmıştım, tutunacağım hiç bir soyut değer kalmamıştı, ne yanındaydım bunların ne karşısında.. işte bu durum gaybın tam içine balıklama atlamaktır.. dipsiz kör bir kuyuya hiç bir halata tutunmadan düşmektir..
artık anne rahminden doğduğum gibiydim, hiç bir soyut değere sahip değildim, ne bir tanrım ne bir inancım ne bir etniğim ne bir politik göüşüm ne de bir ahlaki yapım vardı, hepsi benden kopup gitmişti, bu çok zor atlatılması sıkıntılı bir süreçti, o devasa dalgalı okyanusta ne tutunacak bir halat ne bir gemi ne de bir liman vardı..
işte tam bu aşamada quntal bir bilinç sıçrayışı oluyor, bilincin adeta kristalleşiyor, yıllardır o safbilincinin üzerini karabir bulut gibi örten sahtebenlik/ego/zihnin kompenentleri olan her şey şidddetli bir kasırgayla dağılıp gidiyor..
artık gökyüzünde hiç bir perde/bulut yok, pırıl pırıl önünde duruyor ve varoluşla bir bütünlük içine giriyorsun.. yani evrenle senin aranda bir perde kalmıyor ve çıplak gözle/safbilinçle varoluşla kaçınılmaz bir temasa geçiyorsun.. ben buna algı/sezgi dünyası diyorum.. bir çok insanın göremediği algılayamadığı şeyi görüp, gözlemelem algılama şansına sahip oluyorsun..
bunun adı "farkındalıktır".. bilincin anne karnından doğduğu andaki tam bir uyanıklık hali yani "safbilinç" durumudur..
ve artık varoluşun insanoğluna yansıyan iki temel öğesinin farkındalığına varırısın..
1.epistemolojik gerçeklik.. beş duyumuza ve dolayısıyla bilime yansıyan gözlemlenebilinir, sınanabilinir, tekrarlanabilinir ve evrensel onayı olan veriler, datalar topluluğu..
2. gayb.. yani epistemeolojik gerçekliğin dışında kalan 5 duyumuza ve bilime yansımayan bilmediklerimiz ve görmediklerimiz..
yani bilmek ve inanamak arasındaki farkın farkındalığına varırsın.. tüm dünya insanlığının sadece epistemeolojik gerçeklikte yaşayamayacağını ve mutlaka gayba inanamsı gerektiğini kavrar ve gözlemlersin..
günümüz ve dünyada binlerce yıldır yaşamış insanoğlunun neredeyse tamamının bu gayb denen bilinemezliği/görünemezliği/boşluğu; idealizm ve materyalizm adlı 2 ana başlıkta doldurduğunu gözlemler ve farkına varırsın..
yani günümüz insanoğlunda "gaybın farkındalığı" yoktur..
peki ne vardır..?
epistemeolojik gerçeklik+kendi kişisel varlığa verdiği anlam ve içeriği yani inancı..
bu "epistemolojik gerçeklik+inanç" kombinasyonu insanoğlunu çok derin bir uykuda ve biribiriyle çok büyük bir bölücülük, ayrımcılık, kaos içinde yaşatır..
yani insanoğlu henüz hayvandan insana olan evrim sürecinde alması gereken çok mesafe vardır.. ve bu bilinçaçıklığında yaşayan insanoğlunun hiç bir kusuru/hatası yoktur..
o sadece varoluşun kendi içdinamikleri/iradesi içinde kendine verilen rolü oynayıp ölüp gitmektedir..
paslıçivi
03-06-2011, 07:40
isa'nın, muhammed'in, budha'nın brahma'nın musa'nın yani bir insanoğlu bireyi olup da bu insanoğlunun hiç bir zaman deneyimleme şansı olmayan ölüm sonrası yaşam ve yaptırımlarla dünyada bir zihin hapsi(din) yaratıp binlerce yıl insanlığı terbiye etmesinden bahsediyorum..
Özgür iradenin olmadığını algılayan muhammedin, insanları terbiye etmek için sorumluluk ve ölüm sonrası yargılama yalanını uydurduğunu mu söylüyorsunuz doğru mu anlıyorum?
sevgili ALLAH..
bir an olsun islam zihin hapsinden çıkıp dünyadaki "başarılı olmuş" organize inançları yani dinleri tarafsız gözlemleme şansına sahip olabilirseniz bir şeyi farkedeceksiniz..
burda dinler derken batı dünyasının semavi dinlerini değil doğu dünyasının dinlerini de düşünmenizi istiyorum.. batı dünyasının insanı tek tanrılı dinlerin zihin hapsinde yaşadığı için bir budizmi, hinduizmi, jainizmi vs din olarak görmez çoğu kez. bunları bir çeşit felsefe/öğreti olarak algılar.. bir akımın din olması için ilahi olması yani tanrıdan vahiyle/kitapla gelmesi gibi bir önyargı içinde bakar.. ayrıca "tanrının varlığı ve birliği" öğretisine ters düştüğü için yine doğu dinlerini pek ciddiye alıp dinden saymaz.. aynı şekilde doğu dünyasının insanı da batı dünyasının semavi dinlerini ciddiye alıp sorgulamaz bile, onlara çok saçma gelir bu vahiy/peygamber olayı..
dediğim gibi başarılı olmuş dinlerin içeriği çok farklıdır..
batıdaki hakimiyet kurup bir zihin hapsi oluşturan dinlerin içeriği "tek tanrı ve ölüm sonrası cennet/cehennem" ile yapılanırken,
doğuda hakimiyet kurup bir zihin hapsi oluşturan dinlerin içeriği "tanrısızlık ve ölüm sonrası yeniden doğumlar (budizm)"
"çok tanrılılık ve ölüm sonrası karma yaşam (hinduizm)"
gibi çok farklı bir yapılanma içindedir..
-tanrının olup olmaması,
-sayısının farklı olması,
-ölüm sanrası farklı yaşamların olması gibi
çok farklı yapılanma içinde olan bu dinlerin hepsinin kesiştiği tek bir ortak nokta vardır..
-ölüm bir son değildir ve ölüm sonrası adalet (yargı/infaz/ödül/ceza) vardır..
insanoğlu tarihi bilindiğinden beri bir çok tanrı din ve inanç kavramları ortaya atılmıştır ama çoğuorganize olup günümüze kadar gelememiştir yani "başarılı olamayıp" tarihin içinde yok olup gitmiştir..
ama..
bir hinduizm 9-10 bin yıllık bir dindir(tahmini)
bir budizm 2500 yıllık bir dindir
bir musevilik 4000 yıllık bir dindir
bir hristiyanlık 2000 yıllık dindir
bir islam 1400 yıllık bir dindir..
ve bilim ve teknolojide bunca ilerlemememize rağmen binlerce yıllık bu dinler hala dimdik ayakta durmakta ve milyarları peşinden sürüklemektedir.. ve bu milyarların içinde çok zeki , eğitimli, bilim adamı düzeyinde insanlar vardır..
bu işin sırrı nedir?
bu dinleri incelediğimizde tanrının varlığı, sayısı, ölüm sonrası yaşamlardaki adalet mekanizmasının çok farklı içerikte olmasına rağmen tüm dinlerin temel bir öğretisi vardır..
adam/insan olun,
iyi olun,
kötülük yapmayın,
kötünün çirkinin peşinden değil iyinin güzelin peşinden gidin..
dinlerin kutsal metinlerine baktığımızda hepsinin içeriğinin ayrıntıda çok farklılık gösterdiğini görüyoruz..
ama dinler bir sonraki nesillere aktarılması kutsal metinlerin ayrıntılı içeriği değil süzgeçten/filtreden geçtikten sonra bir tablet gibi zihin hapsi olarak geçmektedir..
şöyleki..
islam dinini tüm ayrıntlarıyla inceleyen bir ilahiyatçıyla, sokakta cahil cühela büyümüş, hiç bir din eğitimi almamış insanın zihnindeki temel hapishane/tablet şudur..
-allah vardır ve öldükten sonra onun emirlerine uyan cennete uymayan cehenneme gidecektir..
budizm dinini tüm ayrıntılarıyla inceleyen bir din adamıyla kırsal kesimde hiç bir budizm din eğitimi almayan insanın zihnindeki temel hapishane/tablet şudur..
-Budhha bu dünyada en aydınlanmış kutsal insandır ve öldükten sonra onun öğretilerine uyanı güzel yeniden doğumlar beklerken uymayanları çirkin yenişden doğumlar beklemektedir..
hinduizm dinini tüm ayrıntılarıyla inceleyip öğrenmiş biriyle ganj nehrinin kenarındaki eğitimsiz cahil bir insanın zihnindeki temel hapishane/tablet şudur..
-brahmanın öğretileri eşliğinde yaşayanı öldükten sonra güzel karma yaşamlar beklerken uymayanları kötü/çirkin karma yaşamlar beklemektedir..
yine aynı şekilde hristiyanlık/isevilik, musevilik dinlerinde de aynı zihin hapsi/tablet geçerlidir..
yani anlatmaya çalıştığım şey şu.. bir dinin kutsal metnini istediğiniz kadar inceleyin, tüm hadisler, öğretiler, anlatılan efsaneler, mucizeler, o dinle ilgili aklınıza gelebilecek ne kadar ince ayrıntı varsa artık hepsini inceleyenle bunları incelemeyenler arasında sonunda sadece tek bir şey kalır..
-ölüm son değildir, ölüm sonrası adalet mekanızması vardır..
bakın bir tanrıdan ve ölüm sonrası cennet cehennemden bahsetmeyen Budha'nın öğretilerine
Dört Yüce Gerçek
(1) Acı çekme evrenseldir
(2) Acı çekmenin sebebi tutku veya bencil arzu (trishnâ)dur.
(3) Acı çekmekten kurtulmak arzunun yok edilmesidir.
(4) Acının yok edilmesini başarmanın yolu Orta Yol'u, Sekizkatlı Yol'da tanımlanan tekniği izlemektir.
Sekizkatlı Yol:
bilgelik(prajna) bölümü:
1- Doğru görüşler
(Doğru anlayış)
2- Doğru amaç
..............................................
ahlak (shila) bölümü:
3- Doğru söz
4- Doğru davranış
5-Doğru seçim
..............................................
idrak/tahakkuk (samadhi) bölümü:
6- Doğru çaba
7-Doğru dikkat
8-Doğru yoğunlaşma
Sekizkatlı Yol, üç bölümüyle -"bilgelik" , "idrak" (tahakkuk-realization ç.n.) ve "ahlak"- tüm dinlerde zorunlu olarak bulunan hakikat, ruhsal yol ve fazilet şeklindeki üç unsurun örneğini vermektedir.
Ahlak bölümünde "davranış" unsuru "Beş Emir" şeklinde bilinen gündelik kurallarda açıklanır.
Beş Emir
1. Cana kıymaktan sakınma
2. Verilmeyeni almaktan sakınma
3. tüm gayri-meşru cinsel eylemlerden sakınma
4. Yalan söylemekten sakınma
5. Sarhoşluk verici maddelerden sakınma
bir insanla konuşarak her konuda onun fikrini değiştirebilirsiniz..
ama iş "varlığa verilen anlam ve içeriklere" gelince yani "inançlara" gelince kişi şayet bu inancıyla bir "bütünlük/tatmin" sağlamışsa onun inancını konuşarak anlatarak değiştirmeniz imkansızdır..
her türlü yeniliğe açık elektronik dehası bir japon budistle her konuyu konuşabilirisiniz.. ama iş budizme geldiğinde onun inancını değiştirmeniz imkansızdır..
matematik dehası bir yahudinin inancını konuşarak değiştirmeniz imkansızdır..
biyoloji konusunda bir deha/uzman olan Richard Dawkins'in inancı olan ateizmi değiştiremezsiniz..
dünya bilim konseyinin üyesi olan müslüman bir profesörün inancının konuşarak değiştiremezsiniz..
uzay bilimci hristiyan bir fizikçinin inancını değiştiremezsiniz..
bizim güzel insanımız psiko'nun bahailik inancını konuşarak değiştiremezsiniz :) (sevgili dostum alınmıyorsun değilmi)
tüm bu insanlar bu zihin hapsinde yaşamak zorundalar..
ne zamana kadar mı?
onları yöneten o beyin nörokimyalarındaki konektomun yapısı değişene kadar..
bu saydığım tüm insanlar kendine yabancı, kendinden çok uzakta ve merkezde değil çeperde yaşıyorlar..
o çeperin adı bizi bize yabancılaştıran "ego"dur, yani ikinci benliğimiz olan sahtebenliğimizdir..
biz insanoğlunu uyutup öyle bir güzel rüya gördürür ki, uyanmadığınız sürece gördüğünüz şeyin bir rüya olduğunu farketmeniz imkansızdır..
gece gördüğünüz rüya size nasıl gerçeklik gibi geliyorsa bu dünyaya verdiğiniz anlam ve içerik(inanç) te size o kadar gerçeklik gelecektir..
işte sizi bu zihin hapsine sokan ve insanlığına yön vermiş insanlar bu derin uykudan uyanmış insanlardır..
onlar ölmeden önce ölen insanlardır..
budha'yla muhammed'in brahma'yla isa'nın bir farkı yoktur..
onlar zihin imalatçılarıdır, zihinsiz doğan insanoğlu yavrusuna bir zihin vermişler ve o yüzden başarılı olmuşlardır..
onlar siz insanoğlunu "gayb" denen o uçsuz bucaksız zifiri karanlıktan korumuşlardır ..
onlar sizin hem ilkel benliğinizi/nefsinizi hem ikinci benliğiniz olan egonuzu tımarlamışlardır ve bu iş hala devam etmektedir..
bugünlük bu kadar yeter..
Sevgili paslıçivi, sorularıma karşılık vereceğiniz cevapların bitmesini beklemeyi düşünüyordum ama bu peyderpey yanıtlarınızın sonu yok gibi, araya girmemi yadırgamazsınız umarım. Muhtemelen zamanınız kısıtlı olmalı ki bu yolu tercih ediyorsunuz yakınmıyorum, ama şunu ifade etmeliyim ki çoğu soruyla alakasız bu uzun cevaplardan hoşlanmadım.
''Hem müslümanların hem de ateistlerin bir türlü algılayamayıp eleştirdikleri bazı şeyler var, kader ve özgür irade arasındaki espriyi anlayamıyorlar'' dediğiniz için doğrusunun ne olduğunu sormuştum, hoş bunu farklı algılamak olarak değiştirdiniz ama yine uzun iletinizin neticesinde ''insanoğlunun nörokimyasal bir robot olduğunu, sadece varoluşun iradesi içinde kendine verilen rolü oynadığını'' söyleyerek ateistlerin bu konuda iddia ettikleri çelişkiyi yine onaylamış oldunuz, demekki farklı algıladığınız bir şey yok, ortada gerçektende bir çelişki var, muhammed de bunun farkında olduğu halde toplum düzeni vs adına ''ölüm sonrası yaşam/ödül-ceza'' yalanını uyduruyor diyorsunuz. Ben yazdıklarınızdan herhangi bir ateizm eleştirisi çıkaramadım, çıkaran varsa beri gelsin(:
paslıçivi
04-06-2011, 06:21
sevgili ALLAH..
şöyle ifade etmeye çalışayım.. bu sitede 3bine yakın yazım var.. zaman zaman çoğu forumdaşımız ifade etmeye çalıştığım şeyi tam olarak anlayamadaklarını dile getiriyorlar.. dinsel, mistik, felsefik ve bilimsel(psikiyatrik) terminolojiyi kullanarak düşüncelerimi ifade etmeye çalışıyorum..
siteyi biraz inceleyin, değişik konu başlıkları altında yüzlerce topic var.. neredeyse tüm topiclerin konusu ne olursa olsun nihayetinde
"allah/tanrı varmı yokmu?"
ya da diğer bir öz ifadeyle tanrı kimsenin umrunda değil,
"ölüm sonrası yaşam (cennet özellikle de cehennem) var mı?"
ya kilitlendiğini gözlemleyeceksiniz..
ister islam forumu olsun, ister bilim, ister evrim teorisi hepsinde sorgulanan ve cevap aranan ana hedef budur.. insanoğlunun ister teizm olsun ister nonteizm olsun zihnindeki bu "tanrı/cennet/cehhennem" virüsünden kurtulamadığı ve felsefe adı altında biribiriyle nasıl boğuştuklarını, biribirlerine nasıl düşüp ayrımcılığa/bölücülüğe düştüklerini gözlemliyeceksiniz..
bu durum sadece bizim forumumuzda geçerli değil, dünyadaki tüm felsefe sitelerini gezin, tüm dünya insanlığının teizm ve nonteizm bilinaççıklığında yaşayıp biribirileriyle "insani olmayan" bir tutum ve davranış içinde yaşadıklarını göreceksiniz..
ve ben 2bin küsür yazımın büyük bir çoğunluğunda bu sorunu/hastalığı dile getirmeye çalışıyorum.. insanoğlunun varolduğundan beri bu sorunlu/hastalıklı bilinç düzeyinde yaşadığını ve bunun ileride düzelebileceği umudumu taşıdığımı dile getiriyorum..
ve bu sorunun/hastalığın sebebinin insanoğlunun hayvandan insana olan evrimsel geçişindeki bir zorunluluk olan "ikinci ve sahte bir benlik olan EGO" olduğunu dile getirmeye çalışıyorum..
-bizim özümüzün/doğamızın bir hayvan olduğunu
-ve bu hayvanın benlik çeşidinin "ilkelbelik/ID/nefs" olduğunu,
-bu benlikle insanoğlunun insan gibi medeni yaşamayacağını
-ve arageçiş formu ve zorunlu olarak "ikincibenlik/EGO" nun oluştuğunu
-ve bu egonun birinci ilkel benliği tımarlayıp terbiye ettiğini
-ve bu sayede insanoğlunun hayvandan farklı olarak bir parça olsun insani/medeni yaşamaya itildiğini dile getirmeye çalışıyorum..
bu ikinci benliğin/EGO nun içeriğinin "dini inanç, milli kimlik" başta olmak üzere "ahlak ve siyaset" gibi 4 ana faktörden oluştuğunu anlatmaya çalışıyorum..
daha açık ifade etmek gerekirse..
biz insanoğlu olarak içimizdeki hayvanı/nefsi/ilkelbenliği/ID'i
-dini inanç
-milli/etnik kimlik
-göreceli yöresel ahlak
-siyaset/politika
gibi 4 ana unsurla terbiye edip hiç olmazsa belli bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında bir insanlaşma/medeniyetleşme/hukuk oluşturabildiğimizi dile getirmeye çalışıyorum..
dünyada doğan her insan yavrusunun doğduğunda ilkelbenliğe sahip olduğunu ve bu yüzden çocukluk davranışının tüm dünyada evrensel olduğunu..
ama..
kendi zaman ve coğrafyasına göre "çok farklı"
-dini inanç
-milli/etnik kimlik
-ahlak
-siyasi/politik görüşle
yani bir EGO yla giydirilip bezendiğini ve işte insanoğlunun bu EGO da yaşadığı için "farklılıklar" yüzünden biribiriyle sonu ve anlamı olmayan bir kördöğüşü/kaos içinde "insani olmayan" bir tutum ve davrranış içinde yaşadığından bahsetmeye çalışıyorum..
şimdi tüm bunlardan sonra tabii ki insanoğlu benim bu anlatıklarımı algılamayıp "zihinde/egoda" yaşadığı için
- abicim bırak bu süslü lafları, sen bize söyle bakalım allah varmı yokmu, cennet cehennem varmı yokmu, muhammed doğrumu söylemiş, milleti kandırmışmı gibi zihnindeki virüsle mücadele etmek zorunda kalıyor..
burda mesele allahın varlığı yokluğu, birliği çokluğu, ölüm sonrası cennet cehennemlerin, reenkarnasyonların, karma yaşamların, varlığı/yokluğu, buddha'nın, muhammed'in, isa'nın musa'nın brahma'nın ne dediği değil;
bu bilinçaçıklığında yaşayan insanoğlunun aydınlanmadan/insanlaşmadan ve farkındalıktan ne kadar uzak olduğunu dile getirmeye çalışıyorum..
ama bu bilinçaçıklığının da anlatarak/konuşarak/düşünerek değişmeyeceğini zaten tüm bu mekanızmaya hakim olan şeyin EGO olup,
egonun kendi bindiği dalı kesmeyeceğini
ve bu uğurda çok güçlü çalışan savunma mekanızmaları olduğunu..
ve herşeyden öte, tüm bunların farkına varmış birinin (ben paslıçivi)
bu sitede yazarak/anlatarak insanoğluna bunları aktarmaya çalışmanın nasıl bir çelişki/paradoks olduğunu görüp
kendimi zırdeli ilan etmekten başka bir çarem kalmıyor..
ya da zaman zaman dile getirdiğim gibi Fuzuli'den esinlenerek
söylesem tesiri yok, sussam gönlüm razı değil diyerek
avare avare saçmalıyorum işte..
bunca yazıya rağmen ulaşabildiğim bir kişi(fırlama evladım düşüngen) bile beni hala umutlandırıyor..
bugünlük bu kadar, sevgisiz kalmayın, sevgi sizinle olsun..
paslıçivi
05-06-2011, 08:17
ben insandan öte hiç bir kavrama (tanrı, allah dahil) değer vermezken sadece insana değer verilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum yazılarımda..
insandan öte hiç bir kavram(tanrı dahil) insandan daha üstün ve kıymetli değildir diyorum..
Temelde böyle düşünerek yazıyor olabilirsin ama -bu başlıkta okuduğum- iletilerinden çıkan sonuç tersini gösteriyor. İnsanın yaşamda kalıp soyunu(genlerini) devam ettirmesi için, tamamen zihninin uydurmuş olduğu bir yanılsamada yaşayan piyon olduğunu, özgür irade ve benlik dahil insansı tüm kavramların uydurma olduğunu ifade eden sen değil misin? Böyle bir gerçeklikte insan nasıl değerli olacak? Bunun farkındalığı insanı egosunu yenmesinden ziyade ''nasılsa bir yalanı yaşıyorum, insanlık kimin umrunda'' tarzında bir yaklaşımla "haz merkezli bencilce" bir yaşama götürür(:
sevgili dostum..
aslında çok güzel düşünüp aklıcı çıkarımlara varıyorsun..
evet ego denen mekanızma bizim içimizdeki ilkelbenliği/hayvanı/nefsi tımarlıyorsa, terbiye ediyorsa..
biz bu "ego"yu ortadan kaldırdığımızda tekrar o içimizdeki sadece kendini düşünen "haz merkezli bencil hayvan"a döneriz..
gibi geliyor insana, ilk bakışta..
ama modern/freudçu psikiyatride bir de "süperego" denen bir kavram vardır..
süperego; egonun evrimleşmiş yani insanlaşmış hali olan bir "üstbenlik" mekanizmasıdır.. ruhsal/manevi aygıtımızdaki acımasız adaletli bir mahkeme/yargıç gibi davranır.. ama süperego denen aygıtın oluşması için öncelikle kişiye bir ego yüklenmesi gerekmektedir.. yani bir insana ilk doğduğu andan itibaren bir ego yüklemezsek, o kişide süperego denen mekanızma oluşmaz.. böyle bir kişide sadece doğuştan gelen ID/ilkel benlik/vahşi hayvan/nefs/altbenlik olur.. daha açık ifade etmek gerekirse bildiğimiz bir hayvandan farkı kalmaz..
süperego; vicdandır, suçluluk duygusudur.. egonun zayıf olup süperegonun baskın olduğu insanlar vicdanlıdır, sürekli o içlerindeki acımasız mahkemedeki yargıcın kontrolünde yaşarlar.. hep kendilerini suçlu hissederler, içlerindeki ilkelbenliği/ID'i tamamen öldürmüş insanlardır.. yaşamda kalıp soyumuzu devam ettirecek olan beslenme, barınma, cinsellik gibi temel/primer/zorunlu ihtiyaçlarımızı güdüleyen ID/ilkelbenlik çok zayıftır bu insanlarda, hatta ölmüştür bile diyebiliriz.. bu insanlar bu üstbenliğin kölesi gibi yaşadıkları için yaşamdan kopmuş, tatminsiz, mutsuz, huzursuz insanlardır.. çünkü ID/ilkelbenliğini doyurmayan, ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar adeta yaşayan bir ölü gibidirler.. kendi arzu/isteklerinin tatmini efendiliğinde değil de bu acımasız mahkemenin(süperegonun) onları demirlediği hapishanede tutsak/köle bir yaşam sürerler.. toplumda bu tarz insanlardan sıkça görmüşsünüzdür.. bu insanlarda ego çok ciddi hasar görmüştür ya da sağlıklı gelişmemiştir..
işte EGO dediğimiz mekanızma bu altbenlik/ID ile üstbenlik/SÜPEREGO arasındaki dengeyi sağlayan mekanızmadır..
ID/altbenlik/ilkelbenlik; yaşamda kalıp soyunu devam ettirmeye yönelik beslenme, cinsellik, barınma gibi primer/zorunlu ihtiyaçların "hemen şimdi ve tamamen" giderilmesini, tatmin edilmesini isteyen bir benliktir.. bir insan yavrusu dünyaya geldiğinde bu benlikte yaşar, hayvanlar da aynı şekilde bu benlikte yaşayan canlı türüdür..
bir bebek dünyaya geldiğinde "yaşamda kal ve soyunu devam ettir" kodlamasıyla/içgüdüsüyle davranır.. ve bunun için ihtiyacı olan beslenme, barınma ve tuvalet ihtiyacının giderilmesi gibi şeyler için, toplumun diğer bireylerinin önceliklerini görmez, tanımaz, ileri derecede bencil ve hazcıdır.. karnı acıktığında ya da susadığında besin maddesi/su bulmak için beklemez, günün hangi saati ve ortamı olursa olsun ciyak ciyak ağlayarak "beni doyurun/sulayın" der..
tuvalet ihtiyacı geldiğinde uygun zaman ve mekanı bekleyemez, anında koyverir :) ondan sonra da altındaki pislikten rahatsız olduğu için yine ciyak ciyak ağlıyarak "altımı temizleyin" der..
hasta olup bir ağrı/rahatsızlık hissettiğinde, bu rahatsızlığın giderilmesi için uygun zaman ve mekanı bekleyemez, yine her zaman ki gibi avazı çıktığı kadar ağlayarak "bu sorunumu/ağrımı halledin" der..
bir bebek/çocuk tüm bu ihitiyaçlarının/sorunlarının giderilmesi için;
-ne birlikte yaşadığı insanların hak ve önceliklerini
-ne uygun bir mekanı
-ne de uygun bir zamanı
beklemez, bekleyemez.. çünkü ilkel/alt benliğin doğası/özü/kurgusu budur.. onun tek derdi yaşamda kalmak için bu benliğin tüm hazlarının bir an önce ve tamamen giderilmesi, tatmin edilmesidir..
ve benim "farklı algılamama" göre; bir çok dindeki kutsal metinlerde geçen "şeytan/iblis" denen tanrıya/allaha başkaldırmış isyan etmiş şey işte bu ilkel/alt benliğimizdir.. o şeytan/iblis denen şey kural/kanun tanımaz, hiç bir kimsenin/canlınin hak, hukuk, iyiliğini, saadetini, ihitiyaçlarını gözetmez ve düşünmez.. yaptığı tutum ve davranışlar yüzünden sadece kendi iyiliğine/çıkarlarına çalışıp diğer tüm canlılara kötülük eder.. o uslanmaz, terbiye olmaz, tımarlanmaz, ehlilleşmez çok zararlı bir canavardır..
evet ruhsal aygıtımızın 3 kompenenti, ID, EGO, SÜPEREGO dedik..
hayvan ve insan dediğimiz tüm canlılar ilk doğduklarında bu ID/ilkelbenlik denen standart donanım paketiyle fabrikadan/ana rahminden çıkar..
EGO gelişmeyen/yüklenmeyen bir canlı türü bu ID de yaşamak zorunda kalır yani bildiğimiz hayvan olur.. ki hayvanların ve küçük bebek/çocukların yaşam biçimi bu şekildedir..
dünyadaki doğan tüm insanoğlu yavrusu yetişkin birey olup kendi ayakları üzerinde durana kadar önce ebeveynlerine, sonra birlikte yaşadığı topluma muhtaçtır.. onlar olmadan yaşamda kalamaz, ya açlıktan ya soğuktan ya da diğer canlıalrın onu yemesiyle yaşamı son bulur..
işte bu atalarına olan zorunlu bağımlılık o insanda bir ego/ikinci benlik oluşumunu zorunlu kılar.. yani bir insan ne kadar eğitimsiz, cahil, ilkel bir toplulukta yetişirse yetişsin mutlaka bir ego sahibi olmak zorundadır.. ama bu egonun gücü ve içeriği/niteliği çok farklı olabilir ama olmaması gibi bir durum söz konusu değildir..
işte artık yetişkin bir birey olan insanda biz bu EGO'yu ortadan kaldırırsak yada gücünü zayıflatıp etkisiz hale getirirsek ilk akla gelen şey sizin de bahsettiğiniz gibi "haz merkezli bencilce" bir yaşama götürür gibi görünüyor..
EGO her yetişkin bireyde olmak zorunda dedik ama SÜPEREGO dediğimiz şey egonun bir üst halidir, evrimleşmiş halidir diyoruz.. herkeste ego gelişir ama ya süperego?
herkeste süperego gelişir mi, ya da gelişse de ne kadar güçlü/etkin gelişir..
ID "varoluşsaldır" ama ego ve süper ego varoluşsal değil hayvanlıktan insanlığa evrimde/geçiş sürecinde "insanoğlusaldır"
varoluş bize ID'i vermiştir, biz insanoğlu da ego ve onun türevi/ikincili süperogoyu geliştirmişizdir..
işte hem varoluşsal ID hem de insanoğlusal ego ve süper ego oluşumunda 2 ana faktör belirleyicidir..
1.genetik yani kalıtımsal gelen içsel faktörler, donanımlar
2.çevresel yani doğduğumuz ve büyüdüğümüz zaman coğrafya ve birlikte yaşamak zorunda olduğumuz önce ebeveynlerimiz sonra toplum..
o yüzdendir ki; ID, EGO ve SÜPEREGO birlikteliğinde yaşamak zoruna olan insanoğlu sonsuz sayıdaki parametrenin etkisi altında şekillenir, biçimlenir ve yapılanır..
o yüzdendir ki; her insanoğlunun parmakizi farklıdır..
o yüzdendir ki; her insan ayrı bir dünyadır..
ve o yüzdendir ki her şeyde olduğu gibi insanoğlu arasında da bir kaos olmak zorundadır..
işte bu kadar sonsuz parametre/faktör altında ruhsal/manevi aygıtı şekillenen insanoğlunda egoyu ortadan kaldırınca çok farklı kişilik yapıları orataya çıkar..
ego; ID/ilkel benlikle SÜPEREGO/üstbenlik arasında bir terazi ayıracı gibi görev görür.. Id ile süperego sürekli bir çatışma halindedir..
İd; herşey hemen şimdi, tamamen olsun ister
süperego; bundan rahatsız olup vicdan yapar suçluluk duyar..
işte ego da terazinin bu iki kefesi arasında bir dengeleyicidir..
ID egemenliğinde yaşayan biri toplumla uyum içinde yaşayamaz, çalar, cana kasteder, tecavüz eder.. sonunda toplumdan dışlanır(hapisaneye düşer, öldürülür, herkes tarafından nefret edilen biri haline gelir vs) yani sonuç; kişisel mutsuzluk, tatminsizlik ve huzursuzluktur
SÜPEREGO egemenliğinde yaşayan biri de toplumla uyum içinde yaşayamaz, toplumun ve diğer insanların kölesi, oyuncağı, maskarası haline gelir, hiç bir hakkını, hukukunu arayıp savunamaz, canlı cenaze gibidir, yaşayan bir ölü gibidir, sürekli vicdan ve suçluluk duygusu içinde ezilir, mahvolur, itilir kakılır, yaşamı cehennneme döner.. sonuç; aynı ID gibi mutsuzluk, tatminsizlik ve huzursuzluktur
EGO bu iki uçtaki benliğin dengeleyicisidir, bir taraftaki kefe ağır bastığında hemen diğer kefeye biraz birşeyler koyup terazideki dengeyi sağlar.. hem ID i hem süperegoyu belirli toplumsal kurallar içinde tutup kişiyi dengeler.. sonuç; kişisel ve birlikte yaşadığı coğrafi bölgesel toplumla dengeli bir yaşam yani dengeli/sınırlı bir mutluluk, tatmin ve huzurdur..
EGO'yu ortadan kaldırdığımızda bu dengeler altüst olur.. kişi ID ve SÜPEREGO arasındaki çatışmanın arasında kalır, BU MUAZZAM BİR KAOSTUR.. kişi kendini/kimliğini kaybetmiş gibidir, körkütük sarhoş gibi ordan oraya savrulur..
ve nihayetinde sonsuz parametre altında şekillenmiş bu üçlü mekanızma arasında dengeyi kurmak zorundadır.. ama bu denge/terazi artık tam ortada/merkezde değildir, kefenin biri ağır basmaya başlar.. kişi ya ID e dönerek hayvanlaşır ya da SÜPEREGOYA dönerek kendi içine kapanıp canlı cenazeye döner..
evet terazinin kefeleri yine durağanlaşmıştır, statükoyu kazanmıştır.. ama eskiden(ego varken) iki kefe de yerçekimine uzaklığına göre eşit, birbirine paralel iken artık kefelerden biri yere diğerinden çok daha yakındır.. terazinin dengesini gösteren ayıraç artık 90 derece olup direk gökyüzündeki tepeyi/zirveyi yani doğruyu göstermez..
peki neyi gösterir?
ağır basan kefenin yamuk/yanlış tarafını göstermeye başlar..
yarın fırsatım olursa şimdiye kadar mistiklerin/dinlerin bahsettiği ama henüz modern psikiyatride yer almayan benötesi psikolojinin konusu olan "özbenlik"ten bahsetmek isitiyorum..
sevgiyle kalın..
paslıçivi
06-06-2011, 08:17
EGO dediğimiz ikinci sahtebenliğimiz aslında biz insanoğlunun kendine/özüne/doğasına yabancılaşmasıdır.. kendi özkimliğini kaybetmesidir.. özündeki mutlak mutluluğu/tatmini kaybetmesidir.. mutsuz tatminsiz bir hayvan ve bitki yoktur, tatmin/mutluluk tüm canlılara varoluşsal bir hediyedir..
hayvanlar dünyaya geldikten sonra özüne çok yakın birebir yaşarlar nerdeyse ama ya insanoğlu dediğimiz canlı türü öyle midir?
hayvan ve insanoğlu dünyaya geldiğinde bir benliği vardır, ilkel/alt benlik.. yani ID..
hayvanlarda bu ID korunur ya da çok minimal bir dönüşüm gözlemlenir.. o dönüşüm de o hayvanın kendi türü ve doğada diğer hayvan türleriyle birlikte yaşamasından kaynaklanan yaşamda kalmak için zorunlu olan bir dönüşümdür..
bir aslan, geyik, maymun, ayı, kedi, köpek, fil vs, yavrusu dünyaya geldiğinde saftır, masumdur, cahildir, varoluşun ona verdiği mutlak tatminle ürkek bir çoşku içinde sadece oyun oynmaya, yaşamı doyasıya kutlamaya yönelik bir tutum ve davranış içindedir.. ama birlikte yaşamak zorunda olduğu türün hayatta kalıp soyunu devam ettirebilmesi için evrim süreci içerisinde bir takım özellikler kazanmışlardır.. o yüzdendir ki değişik hayvan türleri çok farklı yaşam biçimleri geliştirmişlerdir..
varolan tüm canlı türlerinin biribiriyle olan ilişkileri/hiyerarşisi tamamen ID in yaşamda kalıp soyunu devam ettirmesi için primer zorunlu olan "beslenme" üzerine kuruludur.. canlılar arasında besin zinciri hiyerarşisi vardır, bu besin zincirinin
en tepesinde insanoğlu,
sonra etobur hayvanlar
onun altında otobur hayvanlar
ve en altta bitkiler vardır..
biz bu varlıklara "canlı varlıklar" ve yapısına da "organik madde" diyoruz..
bunun altında/dışında olan toprak, su, hava, tuz vs gibi varlıkların tümüne de "cansız varlıklar" ve yapısına da "inorganik madde" diyoruz..
aslında canlı/organik olsun cansız/inorganik olsun tüm bu varlıklar bir bütün olan "mutlak 1" dediğim varoluşun tümünün vazgeçilmez ve birbirinden bağımsız olmayan atom ve atom altı parçacıklarının değişik şekil/biçim almış bir formundan başka şeyler değildir.. tüm bu parçacıklar biribiriyle sürekli iletişim ve biçimsel dönüşüm yaşayan bir bütünden başka bir şey değildir..
bir insan vücudunu düşünün.. içinde çok değişik yapıda organ/doku/hücre ve bunları oluşturan atomaltı parçacıklarının bir ahenk içinde sürekli iletişim ve dönüşüm halinde bir bütün "mutlak 1" olmasından başka bir şey değildir..
işte evren/varlık/varoluş dediğimiz şey de aynı bir insan vücudu gibi bir ahenk içinde bütünlüğünü koruyan bir şeydir..
beslenme zincirinin en altında "bitkiler" vardır dedik, onların yaşamda kalıp soylarını devam ettirmeleri için zorunlu olan beslenme kaynakları inorganik madde dediğimiz cansız varlıklardır.. o yüzden bitkiler için toprak ve su yeterlidir..
beslenme zincirinde bir üstte "otobur" yani sadece bitkilerle beslenen hayvanlar vardır.. o yüzden otobur tüm hayvanların arasında bir düşmanlık yoktur.. çünkü otobur hayvanların beslenme kaynağı olan bitkiler çok fazla ve hareketsizdir, yani besin kaynağına ulaşmak için bir çaba, mücadele ve rekabet yoktur.. bir çok otobur hayvan bir otlakta/ormanda biribirlerini bir tehdit/düşman gibi algılamadan dostça yaşarlar.. bir geyiğin bir fille, bir zebranın bir zürafayla, bir bufalonun bir keçiyle bir alıp veremediği yoktur.. doğada biribirleriyle karşılaştıklarında bir tehdit bir tehlike olarak algılamazlar birbirlerini ve aynı ortamda çok rahat bir şekilde beslenip yaşamda kalıp soylarını devam ettirirler..
beslenme zincirinin bir üst kademesinde sadece etle yani "etobur" hayvanlar vardır.. işte burda dananın kuyruğu kopar.. çünkü etobur hayvanlar hem besin kaynaklarının ortak ve sınırlı olması açısından hem de kendilerinin de bir et/besin kaynağı olmasından dolayı doğada birbiriyle karşılaştıklarında kıyamet kopar.. etobur hayvanların besin kaynağı öncelikle otobur hayvanlar ve ikincil sırada diğer etobur hayvanlardır.. ve bu besin kaynağı sınırlı ve bir bitki gibi hareketsiz değildir, o yüzden beslenmeleri için çok büyük bir mücadele, çaba ve rekabet gerekmektedir.. karşılaştıklarında içlerindeki/özlerindeki zaten tayakkuz durumunda olan varoluşsal ID dediğimiz ilkelbenlik hemen bir tehdit/tehlike/düşman olarak algılayarak savunma ve saldırı pozisyonuna geçer.. o yüzden etobur hayvanlar arasında bir dostluk değil amansız bir rekabet ve düşmanlık vardır.. aynı ortamda/ormanda dostça yaşayıp beslenmeleri imkansızdır..
bazı hayvanlar da vardır ki hem etobur hem de otoburdur.. benim aklıma gelen ayılar ve maymunlardır..
beslenme zincirinin en üstünde varoluşun yegane hakimi bilinç sahibi insanoğlu vardır.. eti de otu da çok güzel yemesini bilir.. ve bu besin kaynaklarına ulaşması için ilkel çağlardan beri sadece avlanma değil bunu yanında bu besin kaynaklarını(et ve ot) bizzat kendi yetiştirmektedir..
ormanların kralı aslan ise dünyanın kralı insandır..
ve ne gariptir ki; canlılar yaşamda kalıp soylarını devam ettirebilmek için biribirlerini yemek zorundadırlar..
yani şöyle bir kurgu/düzen olabilirdi..
tüm canlılar aynı bitkiler gibi sadece inorganik/cansız maddelerle beslenip yaşamda kalabilirlerdi..
ama hayır kurgu böyle değil, hayvan dediğimiz canlı türü(buna insanoğlu da dahil) diğer canlı türlerini öldürüp yemek ve beslenip hayatta kalmak zorunda.. yani hayvan dediğimiz canlı türleri arasında amansız bir rekabet, kaos ve savaşa zorlanmışız.. yaşamda kalmak için diğer canlı türlerini öldürmek zorundayız, bu bir zorunluluk..
aslında insanoğlunun etobur beslenmek gibi bir zorunluluğu yok.. çünkü doğada varolan bitkisel kaynaklarla beslenerek yaşamda kalabilir.. ihtiyacı olan temelbesin maddeleri proteinler, karbonhidratlar, yağlar, su, tuz hiç bir hayvanı öldürmeden sadece otobur(bitkisel) beslenerek sağlanabilinir.. vücudumuzdaki sistem zaten bu temel besin maddeleri arasında dönüşümü sağlıyor.. ve tıbbi gelişmeler ve araştırmalar gösteriyor ki otobur beslenmek, etobur beslenmeye oranla çok daha sağlıklı.. dünyada en ölümcül hastalıkların başında birinci sırada kalp/damar hastalıkları geliyor.. ve hayvansal gıdalar bu hastalıklarda risk grupları içerisinde(kolesterol)..
belki bilim ve teknolojideki buluşlarımız ve bilincimiz arttıkça canlılara daha çok sevgi ve saygı besleyip en azından bize bir zararı olmayan hayvanları beslenmek ve zevk için avlanmak/öldürmek gibi alışkanlıklarımızdan vazgeçeçeciğiz.. (umarım ben o dönemi görmem, mangalda yapılmış yağlı kuzu, dana, balık vs nin tadını da hiç bir bitki vermezki kardeşim :) )
neyse biz konumuza dönelim.. hayvanlar doğduklarındaki o varoluşsal benliği/kimliği ve tatmini koruyorlar dedik..
ama insanoğlu dediğimiz canlı türü öyle mi? o doğduğundaki saflığı masumluğu, mutlak çoşku ve tatmini koruyabiliyor mu? yeni doğan bir kedi yavrusuyla yeni doğan bir bebek aynı benliğe ve çoşkuya sahip iken kedi çok değişmiyor ama insan öyle bir değişiyor öyle bir kimlik kaybına uğruyor ki.. ondan sonra binlerce yıldır kendine öyle bir yabancı hayat yaşıyor ki, "ben kimim neyim?" demek bile aklına gelmiyor..
çünkü şu an "bu benim(EGO)" dediği şeyin aslında gerçek kendisi olmadığının, kendisine çok yabancı bir benlikte/kimlikte yaşadığının ve dolayısıyla çook derin bir uykuda rüya gördüğünün farkında bile değil..
insanoğlunun özünde bir benlik var ama o özündeki benlikte değil sonradan kendi eliyle kendi adına ürettiği yalancı/sahte bir benlikte yaşıyor.. yani insanoğlu kendi merkezinde değil, merkezinin çok uzağında/yabancı/yalancı/sahte çeperde oluşan bir benlikte yaşıyor..
işte o benliğin adı EGO..
gerçek kendinizle, özünüzle tanışmak, karşılaşmak istemiyorsunuz, o yüzden sürekli dinle, milliyetle, ahlakla, malla, mülkle, parayla, siyasetle, politikayla, iktidarla, otoriteye, mevkiye ulaşmaya çalışıyorsunuz.. çünkü kendinizle yüzleşmek sizi korkutuyor, ürkütüyor.. aslında korkacak hiç bir şey yok, bir insanın gerçek kendisiyle tanışmasının verdiği haz, evrendeki tüm servetlerin üstünde bir bedel bir hazinedir..
varoluşu/hakikati, tanrıyı görmek anlamak bilmek mi istiyorsunuz.. o zaman hiç dışarıya/çepere bakmayın, sadece içinize bakın, içinizi görmeye çalışın.. o zorlu içsel yolculuğu yapıp becerebilirseniz artık gerçekle yüzleşmişsiniz demektir, artık herhangi bir şeye inanmanıza gerek kalmamıştır, zaten insanoğlu evladı olarak varolan donanımızla bilebileceğiniz şeyi biliyorsunuzdur artık.. bilincinizin üzerinden tüm perdeler filtreler kalkar ve varoluşla çırılçıplak bir bütünlük içine girersiniz..
kendinizle ilgili hiç bir kaygı kalmadığı anda bilin ki özünüze ulaşmışsınızdır..
güzel sevgi dolu bir hafta diliyorum herkese..
atesvedemir
06-06-2011, 12:40
Ne gariptir ki dünyanın kralı olan insan hiçbir donanımı olmadan doğar. İnsan bebeği eğer ebebeynleri tarafından korunmazsa onu bekleyen son mutlak ölümdür. Ancak doğada yaşayan canlıların birçoğu daha bebekken yaşamda kalabilmek adına türlü donanımlarla doğmak zorundadır.
İnsandaki fark onu diğer canlılardan ayıran akletmedir. Akletme ile icadlar yapar akletme ile efendiliğini ilan eder.
Akıl maalesefki herzaman iyiye veya doğruya hizmet etmez. Akıl yanlışa ve kötüye de hizmet edebilir.
İd dediğimiz ilkelbenliği egemen insanlar-şeytan hakimiyeti diyelim- doğal olarak benmerkezcidir. Onlara göre onların ihtiyaçlarının giderilmesi en birincil sorundur. Bu sorunla mücadelede hak yer, gaspeder, tecavüz eder ve öldürebilir bile.
Tüm dinlerin ortak noktası bu ilkelbenliğin traşlanmasıdır. Akıl ise bu ilkelbenliği traşlayacak yegane argümandır.
Vicdan dediğimiz içşey ise üstbenliktir. Yaşanmışlıklardır, sorumluluklardır, gelenektir yeri geldiğinde, öğrenilmişliklerdir. Kısaca doğru ve yanlışlar sinsilesidir. Kişiler bu içsesi dinleyebilirler veya dinlemeyebilirler. İçses genellikle ortak doğrulara götürür. Ne zamanki bir toplumda içses dinamikleri negatif yönde değişmeye başlasa, ortak kabul edilen alandan uzaklaşılsa,doğrular artık doğru olmasa bu içses bize haberciler yollamakta ve insanlara doğru ile yanlışın tekrar tanımı yapılmaktadır. Bunu ben bir radyo vericisine benzetiyorum. Bu radyo vericisi herzaman yayında. Ancak alıcıları güçlü, alıcıları örtülmemiş insanlar bunu yakalıyor ve bize bu içsesi anlamlı sözlere döküyorlar.
Yaşanmışlıklarla gelişen zekanın önünde 2 yol var:
Ya idin isteklerine boyun eğecek ve buna uygun davranışlarda bulunacak
veya süperegonun baskılayıcılığında yaşayacak ve buna uygun davranacak.
Süperegonun baskılayıcılığında yaşayanlar -yaşayan ölüler- kendi idlerinin baskılayıcılığında yaşayanlarla karşılaştığında boyun eğmezler. Yaşayan ölü olmak her id sahibinin dediğini yapmak değildir. Böyle bir yaşam tarzı diğer şeytanlara teslimiyet olurki kendi şeytanına teslim olmamış birinden hele hele başka kişilerin şeytanlarına teslim olmalarını beklemek saçma olur.
Radyo alıcısı örtülmemiş ve güçlü olanlar mutlak bir dediğimiz olguyu keşfetmiş olanlardır. Ancak bu haberciler yaşadıkları deneyimi ve mutlak biri anlatırken metaforların kullanılması gereklidir ki anlaşılabilsin. İşte bu metaforlar müteşebih lerdir.
Bir insan örnekleyelim. Hiçbir elçiye muhatab olmasın. Neye göre yargılanır. Tabiki onu yargılayacak sistem yine kendi içindeki süperegosudur. İd ve süperego sizin 2 tanığınızdır, ve yargıç ise yine kendinizdeki süperegodur.
Aradığınız şey kesinlikle yine kendi içinizde. Olmayan bir zaman akışında ve sadece impulslardan ibaret olan bu dünya görsel bir şölendir. Bizde bu görsel şöleni keyifle izleyerek ve ne olup ne olmadığımızı bilerek uyanması gerekli olanlarız. Uyanma için gidilecek yol kendi içinizdedir. Sıklıkla bir travma veya içsel bir yolculukla mümkündür. Uyuyanları uyandıranlar kibriti ahmerdir. Kibriti ahmerler o yayını bulan ve onu dinleyenlerdir.
Ve kibriti ahmerlerin sonu genellikle hüsrandır. O yüzden bu kibriti ahmerlere yüce kurban denilir. Yoksa bir hayvanı boğazlamakla insan mutlak bire yaklaşamaz, yakınlaşamaz, kibriti ahmer olamaz.
İnsanlığın uyanmak için ve insan olmak için daha çok dönemlerden geçmesi gereklidir.
Devenin elbetteki iğne deliğinden geçmesi gereklidir.
Deve iğne deliğinden geçer mi? Elbetteki.
Evreni okuduğumda ben bunu görüyorum.
Güzelliklerle dolu bir gün dileğiyle
atesvedemir
ereninthenature
06-06-2011, 13:09
iyinin kötünün tanımını güzelce yaparsa bir insan sorun çıkmayacaktır hayatında.bir insan başkasına zarar vermedikçe istediği herşeyi yapabilir mesela.ben böyle düşünüyorum.ama din böyle demiyo.namaz kılmıyorsan ama Afrika'ya yardım götürüyorsan aç insanlara kötüsün.zaten tesitlerin iyiliğe kötülüğe düzgün gözlerle bakmasına imkan yok.bir insan açlıktan ölüyorsa ben yardım ederim ama bir tesit o test ediliyo, tanrının yollarından biridir, tanrı öyle bir kader çizmiş ona filan saçma gerekçelerle zaman geçirir.teizm'den kurtulmadıkça bu dünyada aç insanlar olucak.bu bir gerçek.ne zaman insanoğlu iyinin de kötünün de kendisi olduğunu anladı.yukardan inmedi iyilik, yukardan inmedi kötülük o zaman eşitlik ve barış gelicek dünyaya.yoksa hiç bir dinin elinde dünyaya barış, bolluk, mutluluk gelemez.karnı tok, iyi eğitim almış, sağlılı bir insan kötü olamaz.oluyorsa psikolojiktir, tedavi edilebilir.
ereninthenature
06-06-2011, 13:13
İd dediğimiz ilkelbenliği egemen insanlar-şeytan hakimiyeti diyelim- doğal olarak benmerkezcidir. Onlara göre onların ihtiyaçlarının giderilmesi en birincil sorundur. Bu sorunla mücadelede hak yer, gaspeder, tecavüz eder ve öldürebilir bile.
çözüm basit işte.iyi eğitim ve düzgün bir yaşam standatındaki bir insan asla kötü olamaz.sence rahat bir sex hayatı yaşaması, alkol alması bir insanı kötü yapar mı?
atesvedemir
06-06-2011, 13:55
Sevgili dark
Öncelikle Kuranda namaz diye çevrilen salatın namaz olmadığını bilmeniz gerekiyor. Aslında salat sizin aç insanı doyurmak için yaptığınızdır.
Yaratıcı hiçkimseye zulmetmez. Zulmü yapan yine diğer insanlardır. Dünyanın zayıflamak uğruna harcadığı para bile açları doyurmaya yeterde artar. ayrıca bunun KDR ile uzak yakın ilgisi yoktur.
"teizm'den kurtulmadıkça bu dünyada aç insanlar olucak.bu bir gerçek" sözlerinizeise katılmıyorum. Bunun teistlikle uzak yakın bir ilgisi yok yine. Bu obez idlerle ilgili bir olay sadece.
"karnı tok, iyi eğitim almış, sağlılı bir insan kötü olamaz" sözünüze de katılmak pek mümkün değil. Pekala da kötü olabilir. Altında çalışan binlerce işçiye mesailerini vermeyen veya az bir paraya çalıştıran işverenler yok mu? Sorun dediğim gibi psikolojik de değil. Sorun o kişilerin idinin yeterince tırpanlanmaması sonucu yüksek id uyarılarına yanıt olarak idi doyurma girişimleri sadece.
Çözüm: herkese çok iyi eğitim, sosyal hukuk devleti, laik bir düzen. Gerisi inanın çorap söküğü gibi gelecektir.
İnsanı kötü yapan şey dışarıdan alınanlar değildir dark. İnsanı kötü yapan şey (meni, idrar, ter, tükürük, dışkı hariç) içeriden çıkanlardır. Tıpkı gerçek ışığın gözlerinden içine giren değil içinden gözlerine yansıyan olduğu gibi.
Selamlar
Allah işkence edenlerin en hayırlısıdır.
Cehenneme söz vermese herkes cennetlikti.Fakat o söz verdi cehenneme Güneş kara balçıkta batar Biz önce kemikleri yapar sonra et giydiririz.Aslında yazmıyacaktım bir daha Süper ego ile ilgili bunca bilgisizlik nedir yav .Süper ego Üst ben.Kültür başka birşey değil Entellektüel görünmek için bu kadar saçmalamayın.Bunları dediğiniz anda Yaradılışı yıkıyosunuz İçinizde Adem yokmu sizin İlkel benlik id İçimizdeki hayvan demek Bir elinde kuran diğer elinde Frud Gezerek Ne kuran bilimsel olur NEDE bilim dindar olurFakat birşeyleri bizi çürütmek için bile olsa okumanıza sevindim.İşkencecilerin en hayırlısı Amen
paslıçivi
07-06-2011, 03:19
Allah işkence edenlerin en hayırlısıdır.
Cehenneme söz vermese herkes cennetlikti.Fakat o söz verdi cehenneme Güneş kara balçıkta batar Biz önce kemikleri yapar sonra et giydiririz.Aslında yazmıyacaktım bir daha Süper ego ile ilgili bunca bilgisizlik nedir yav .Süper ego Üst ben.Kültür başka birşey değil Entellektüel görünmek için bu kadar saçmalamayın.Bunları dediğiniz anda Yaradılışı yıkıyosunuz İçinizde Adem yokmu sizin İlkel benlik id İçimizdeki hayvan demek Bir elinde kuran diğer elinde Frud Gezerek Ne kuran bilimsel olur NEDE bilim dindar olurFakat birşeyleri bizi çürütmek için bile olsa okumanıza sevindim.İşkencecilerin en hayırlısı Amen
sevgili gega gördüğüm kadarıyla bu işlerden biraz anlıyorsun..
id, ego ve süperego..
egonun id'le süperego arasında bir dengeleyici olduğunu ve bu konuda bir çok savunma mekanızması geliştirdiğini de biliyorsundur..
Latince bir kelime olan Ego, ben, benlik, kendilik demektir. Ego, egoizm, bencillik, id ve superego kelimeleriyle ilişkilidir. Egonun, bireyi diğerlerinden ayırt eden göreceli, soyut bir varlığı vardır. Ego insanın hem özne boyutunu tanımlayan irade, bilinç ve vicdanı hem de onun nesne boyutunu tanımlayan, dürtülerini, iç isteklerini, tutkularını, içsel enerji kaynaklarını içine alan çok boyutlu komplekstir. Yapısı emergent özellikte olduğundan, parçaların bütünleşmesi, etkileşimi ve gelişimi sonucunda görünür hale gelen misali varlıktır. Göreceli hakikatler üzerinden kıyas yoluyla, mutlak gerçekliği, anlama aracı olan egonun varoluş fonksiyonları, organizmanın kendi sınırlarını bilme kapasitesinden, deneyimlerinden bilgi toplayıp çıkarımlarda bulunmasından, içinde yaşadığı çevreye uyum sağlama kapasitesinden türevlenir. Bu kapasiteler, içgüdüsel olarak, dürtüler halinde diğer canlılarda değişik seviyelerde bulunur. Ancak insanda bu kapasiteler, dürtüler, istekler, eğilimler, biyopsikososyal gelişim esnasında ego dediğimiz bir yapı şeklinde kristalize olup örgütlenirler. Ego, hem öznel hem de toplumsal yaşamında, bireyin kendini tanımlayıp, anlamlandırabileceği ve koruyabileceği içsel olarak işleyen bir referans noktası oluşturur. İnsan benliğinin(kendiliğin) bir bileşeni olan Ego, sosyal çevreye uyumla ve sosyo-kültürel etkilerle modifiye edilip şekillenen kristalize olan(inşa edilmiş) benlik katmanıdır.
Dinamik bir matriks olan ego çevreden gelen uyarıları, bilgileri filtre edip, yapılandıran işlemlerden oluşur. İnsanda arka planda otomatik olarak işleyen algılayıcı, seçici, düzenleyici ego sistemi, gerçekliğin filtresi ve editörüdür. Çevreden insana gelen uyarılar, ego filtrelerinde süzülüp, kontrolden geçtikten sonra, cevap üretilir. Egonun kendisi değil, düşünce, duygu ve davranış tarzları şeklinde etkileri gözlenebilir. Egonun şekillendiği sosyokültürel çevrenin inanç sistemleri ve ahlak anlayışı, onun gerçekliği filtre ve kontrol etme fonksiyonlarını etkiler. Bireyi ötekine karşı içsel koruyucu ve düzenleyici olan ego, iç ve dış gerçekleri, ya göz ardı eder, ya inkar ya da tahrif eder. Otomatik olarak işleyen ancak irade ve bilinçle kontrol edilebilir olan bu mekanizmalar, psikolojide ego savunma sistemleri olarak adlandırılır. İnsanların her biri, farklı ego filtrelerine ve kişilik ekranlarına sahiptir.
daha önceki yazımda egonun yokolması veya çok zayıflaması durumunda ya ID'e yaklaşıp hayvanlaşabileceğini ya da süperegoya yaklaşıp suçlulukduygusu içinde yaşayan bir ölüye dönüşeceğini belirtmiştim..
bu dünyada teistinden ateistine, müslümanından budistine, hristiyanından hindusuna, deistinden agnostiğine herkesin EGOda yaşadığını söylüyorum..
bu ego denen mekanizma kendi sağlığını/mutluluğunu korumak adına bir takım savunma sistemleri geliştirmiştir.. sanırım bunlardan da haberin vardır..
şimdi egoda yaşayan bu tüm dünya insanlığı kendi adına bir denge kurmuştur, yani ID'le SÜPEREGO arasındaki çatışmayı egonun savunma mekanızmalarıyla halleder ve kişi mutlu/tatmin olup, en azından kendi coğrafyasındaki insanlarla sosoyokültürel psikolojik bir denge/uyum sağlamaya çalışır..
işte egoda yaşayan tüm bu dünya insanlığı hala ID ile SÜPEREGO arasında çatışmanın içindedir.. ama daha öncede söylediğim gibi bu 3 kompenentin oluşması içsel/genetik ve dışsal/çevresel sonsuz sayıdaki faktörün etkisi altında bir nitelik kazanır..
o yüzdendir ki; her insanoğlu evladının ID, EGO, ve SÜPEREGO arasındaki ilişki dengesi çok farklıdır.. ortada dengeleyici bir ego olmasına rağmen bazı insanlarda kişilik/kimlik yapısı ID ağırlıktadır ki biz bunlara kaba tabirle "yobaz" diyoruz..
yani yobazlık denen şey inanç şekline değil, kişinin bu ruhsal aygıtındaki dengelerle ilgili bir şey..
bazı insanlarda da kişilik/kimlik yapısı SÜPEREGO ağırlıktadır ki biz bu insanlara kaba tabirle "erdem sahibi" diyoruz..
yani bir insanın "yobaz/hayvana yakın" ya da "erdem sahibi/insana yakın" ollmasını belirleyen şey ne ateist olması, ne teist olması, ne müslüman olması, ne hristiyan olması, ne budist olması, ne alevi, ne sünni vs olması değildir...
çünkü ne inanırlar görüyoruz ki bir çok ateistten çok daha "erdem sahibi" iken
ne ateistler görüyoruz ki bir inanırdan çok daha "yobaz" olabiliyorlar..
burdan da görüldüğü üzere..
bir insanın varoluşa/evrene verdiği anlam ve içerik(inancı) ne olursa olsun onu insan ve hayvan arasındaki uçlara kaydıran şey bu inancı değil,
ruhsal aygıtındaki bu bermuda şeytan üçlüsünün arasındaki dengedir..
ve bermuda şeytan üçgeninin arasındaki ilişkiye insanoğlunun özgür iradesi etki etmez..
peki hangi irade eder?
ayrılmaz ve vazgeçilmez bir bütün olan "mutlak 1" in kendi iç dinamikleri irade eder..
tüm bunlardan sonra yukarıdaki iletini bir kez daha okuyup kendinin hangi tarafa yakın olduğunu yani kendi özünü görebilmeni arzuluyorum..
paslıçivi
07-06-2011, 06:41
''Hem müslümanların hem de ateistlerin bir türlü algılayamayıp eleştirdikleri bazı şeyler var, kader ve özgür irade arasındaki espriyi anlayamıyorlar'' dediğiniz için doğrusunun ne olduğunu sormuştum, hoş bunu farklı algılamak olarak değiştirdiniz ama yine uzun iletinizin neticesinde ''insanoğlunun nörokimyasal bir robot olduğunu, sadece varoluşun iradesi içinde kendine verilen rolü oynadığını'' söyleyerek ateistlerin bu konuda iddia ettikleri çelişkiyi yine onaylamış oldunuz, demekki farklı algıladığınız bir şey yok, ortada gerçektende bir çelişki var, muhammed de bunun farkında olduğu halde toplum düzeni vs adına ''ölüm sonrası yaşam/ödül-ceza'' yalanını uyduruyor diyorsunuz. Ben yazdıklarınızdan herhangi bir ateizm eleştirisi çıkaramadım, çıkaran varsa beri gelsin(:
sevgili AL-İLAH..
gözlemlediğim kadarıyla burdaki bir çok müslüman ve ateistten çok farklı bir bilinçdüzeyine/algıya sahipsiniz..
o yüzden sizinle daha aleni konuşmakta bir sakınca görmüyorum.. çünkü standart bilinçdüzeyinde biriyle bu konuları yazışmak pek insani/vicdani bir durum değil..
ben bu tür tartışma/yazışma bilinç düzeyine "teizm ve nonteizm bilinçaçıklık düzeyi" diyorum ve bu düzeyde bir yazışmada karşıdaki insana ne bir şey verebilir ne de bir şey alabilirisniz.. sadece karşılıklı bir kalp kırma, hakaret etme, karşıdaki insanın yaşamına anlam veren bu içeriği yoketmeye/yanlışlamaya yönelik bir tartışma düzeyidir.. her insan için varoluşa verdiği "anlam ve içerik(inancı)" çok önemlidir, bu bir müslüman için ne kadar kıymetliyse bir ateist bir hristiyan bir hindu bir budist bir deist için aynı kıymettedir.. çünkü varoluşa verilen anlam ve içerikler insanoğlunu gayb denen o uçsuz bucaksız karanlığın içine gömülmesine engel olur..
bilincimize yansıyan bir varoluş/evren var ve insanoğlu temel olarak idealist ve materyalist olarak 2 ana başlık altında bu evrene anlam ve içerik vermiştir..
ama bilincimize yansıyan ve bizim de yansıtmak zorunda olduğumuz bu evreni zaman, mekan, nitelik, nicelik vs olarak sınırlarını çizip bir bütün "mutlak 1" olarak masanın üzerine koyamıyoruz..
yani tüm evreni
gözlemlenebilinir,
sınanabilinir,
tekrarlanabilinir
ve evrensel onay almış olarak ortaya koyamıyoruz..
peki ne yapıyoruz?
idealizm; adı altında 5 duyu ve bilime yansıyanlar haricinde fizikötesi bir güç ve olgu(ki şimdiye kadar buna sadece tanrı ve/veya ölüm sonrası yaşamlar denmiştir) ekleyerek "gaybı(5 duyumuza yansımayan)" ortadan kaldırıyoruz..
ya da
materyalizm; adı altında yine tüm evreni "tüm varlık, fiziktir maddedir" diyerek yine "gaybı" ortadan kaldırıyoruz..
ve bu düzeylerde yaşayan biriyle varlığa verilen "anlam içerik temelli" tartışmalar sadece karşımızdaki insanı kırar, üzer, onun dünyasını yıkmaya çalışırız.. bu son derece insani olmayan bir tutum ve davranıştır..
bir müslümanla islamiyeti yanlışlamak üzerine yapılan bir tartışma o müslüman için ne kadar yıkıcı ve kırıcı ise
bir ateistle ateizmin temel inancı "herşey maddeden ibarettir" i yanlışlamak üzerine yapılan tartışma da o ateist için o kadar yıkıcı ve kırıcıdır..
ateistiyle, müslümanıyla, budistiyle, hindusuyla, hrisityanıyla vs hepimizin tek bir ortak noktamız var.. "insan olmak"..
ve benim dünyaya bakış bilincim işte bu ortak noktamız, yani "insan olmak temelli"..
şayet bu bilinç temelinde benimle konuşup yazışmak isterseniz, tüm dinler ve din kurucuları hakkındaki samimi düşüncemi/tezimi sizinle konuşabiliriz..
ama siz de dünyadaki her insan gibi "benim varlığa verdiğim anlam içerik(inancım) doğru/gerçek diğerlerinin hepsi yanlış/batıl" temelli bir bilinç/kavrayış düzeyindeyseniz yapacağımız konuşma en baştan kırıcı, üzücü ve insani olmayan bir platforma kayacaktır..
ve bunu sezdiğim anda tartışmadan çekilirim..
zaten benim bu sitedeki tezim; bu bilinç düzeylerinin bir bilinçyetmezliği sendromu hastalığı olduğu yönünde..
ve ben bu tarz bir kısırdöngü/bilinçsizlik içinde konuşmaktan, yazışmaktan kendimi men etmek zorundayım..
aksi halde kendime yalan söylemiş ve ihanet etmiş olurum..
paslıçivi
07-06-2011, 07:06
Tüm dinlerin ortak noktası bu ilkelbenliğin traşlanmasıdır.
sevgili ateşvedemir..
yazınızın tamamının çoğuyla hemfikir olmamla birlikte bu tarz düşünebilen, algılayabilen insanların olmasını görmek ayrıca kendi adıma oldukça sevindirici bir gelişme..
sevgili AL-İLAH da bu konuşmaya katılırsa sanrım insanlık adına oldukça faydalı bir takım edinimler elde edebiliriz..
gerçi tüm bu inançlar, anlam ve içerikleri koruyan mekanızmamız egodur.. egonun öyle sinsi ve kurnaz savunma mekanızmaları vardır ki, kişi ne bu savunma mekanızmalarından ne de nasıl çalıştığından habersiz yalancı bir hayat sürer..
o yüzden ben şimdiye kadar yaptığım ve gözlemlediğim tüm bu insanlar ve tartışmalarda hep kazananın insanlık değil ego olduğunu gördüğüm için açıkçası çok umutlu değilim..
ama yine de çıkmayan candan umut kesilmez derler ya..
o yüzden susmaya gönlüm razı değil, konuşarak tesirli olmak için elimden geleni yapmaya hazırım..
atesvedemir
07-06-2011, 08:54
Sevgili paslıçivi
Bende sizin söylediklerinizin çoğuna katılıyorum.
İblis elbise demek, kafirse elbiseyi giyen yani örtülü.
Elbisenin ne olduğunu anlatmaya çalışıyorum sadece.
Elbise iblis bize itaat etmeyen bizi de kendine itaate çağıran o ilkel benliğimiz.
Şimdi kim kafir belli oldu değil mi?
Vicdan dostum, süperegon. Süperegoya teslimiyet ve onun baskılayıcılığında yaşamak. Yaşayan ölü olmak değil mi islam, selam, teslim, müslim.
Kelimelerle çok oynamışlar dostum. Çooook
Hangi dinden olursanız olun ve hangi tanrıya inanır olursanız olun teslim olmadıkça gerçekler sizden siz e gerçeklerden kaçacaksınız.
Paslıçivi İstekler ve Yaşamın koşulları Arasındaki canlı yani insan.İstekler gereksinimlerdirdir .İd.En ilkel yaşam programı .Beslenme yaşamı koruma .üreme Oyun Vs Temel olarak Yaşam ve yıkım iç güdüleri Tüm insanların taşıdiğı mini proğramcıktır Uygarlık bu iç güdülerin baskılanması ve modifiye edilmesidir .Üst ben dediğimiz Yasalar Din .Geleneksel Ahlak anlayışı VS.İşte itirazım Tam bu noktada Müşrikleri öldürün diyen din İlkel benliği geliştirmediği gibi onu Faşistçe kendi hasta emellerine alet ediyor .Ateistleri öldürme mantığı budur .Dindarlar katillere canlı bombalara dönüştürülüyor .İnsan denen canlı Dinin ben üzerindeki baskısı yok edilmeden gelişemez .Froud Bir ateisttir .bilim adamıdır bilim ise tarih boyunca dininm saldırısı altında gelişmiştir.Dindar olan bazı insanların içlerindeki hayvanı ehlileştirmesi mümkün olabilir Terside mümkündür .Esas olan ise Uygarlaşmada ilkel benliğin uygarlaştırılmasının Bilimsel metotlarla olacacağdır.Kadın başının paketlenmesi gerektiğini söyleyen din uygarlığın düşmanıdır saygılar
sevgili AL-İLAH..
ve bu düzeylerde yaşayan biriyle varlığa verilen "anlam içerik temelli" tartışmalar sadece karşımızdaki insanı kırar, üzer, onun dünyasını yıkmaya çalışırız.. bu son derece insani olmayan bir tutum ve davranıştır..
bir müslümanla islamiyeti yanlışlamak üzerine yapılan bir tartışma o müslüman için ne kadar yıkıcı ve kırıcı ise
bir ateistle ateizmin temel inancı "herşey maddeden ibarettir" i yanlışlamak üzerine yapılan tartışma da o ateist için o kadar yıkıcı ve kırıcıdır..
ateistiyle, müslümanıyla, budistiyle, hindusuyla, hrisityanıyla vs hepimizin tek bir ortak noktamız var.. "insan olmak"..
ve benim dünyaya bakış bilincim işte bu ortak noktamız, yani "insan olmak temelli"..
Sevgili paslıçivi, benim için gerçeğe ulaşmak önemlidir, ona ulaşmak için her türlü sorgulamayı yaparım, sırf birilerini kırmamak adına ulaştığım bilgileri sizin gibi kendimce eğip bükemem...
Siz hem özgür irade yoktur diyorsunuz, hem de bu bilgiyle tartışılmaz bir şekilde çelişki barındıran dini öğretileri savunmaya çalışıyorsunuz, hem gerçeklik bizim algıladığımız gibi değil, beş duyumuzla sadece bize göre anlamı olan yalan bir dünya yaratıyoruz diyorsunuz, hem de bu saçma gerçeklikte yaşayan insanı yüceltip insan olmayı ulaşmamız gereken bir hedef gibi empoze ediyorsunuz. Söylediklerinizde hiç tutarlı değilsiniz.
Size göre ahlaksızlık olarak nitelendirdiğiniz, yapmaktan iğrendiğiniz şeylerde, genleriniz kendilerini daha sağlıklı kopyalayabilselerdi, bu gün insan dediğimiz varlığın uğruna öldüğü-el üstünde tuttuğu değerleri bu ahlaksızlıklardan oluşturacaktı. Doğada iyi-kötü doğru-yanlış yoktur, insan olmanın zihniniz dışında hiçbir anlamı yoktur dedikten sonra hiçbir amacı yüceltemezsiniz.
Zaten ''insan olmak'' sizin elinizde değil, özgür iradeniz yok, şartlar oluşursa buna ulaşırsınız demeniz tüm olayınızı bir komediye dönüştürüyor. Tüm bunların farkındaysanız, bu binlerce iletiyi yazmak-karşı tarafa birşeyler anlatmaya çabalamak için gereken motivasyonu nasıl ediniyorsunuz, muhtemelen yine kendinize yalanlar uydurmak zorunda kalıyorsunuzdur(:
paslıçivi
08-06-2011, 08:16
Sevgili paslıçivi, benim için "gerçeğe ulaşmak" önemlidir, ona ulaşmak için her türlü sorgulamayı yaparım, sırf birilerini kırmamak adına ulaştığım bilgileri sizin gibi kendimce eğip bükemem...
35.
Dedik ki: “Ey Adem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”
http://www.diyanet.gov.tr/kuran/mainimg/SPACE.GIF36.
Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik.
sevgili Al-İlah..
sadece siz değil tüm dünya insanlığının amacı "gerçeğe ulaşmak"..
felsefenin kelime anlamı, bilgiye/gerçeğe ulaşma sevdasıdır, biliyorsunuz.. tüm dünya insanlığı bunun peşinden koşmuştur ve hala koşmaktadır..
oysa "mutlak gerçek" diye bir şey yoktur, çünkü biz insanoğlu(adem) olarak çok sınırlı algıya sahibiz.. 5 duyumuz ve bu beş duyudan gelen verileri algılayıp dışarı yansıtan bir bilincimiz var..
bizim 5 duyumuz değil 15 duyumuz da olabilirdi, o zaman bilincimize yansıyan varlığı çok farklı bir şekilde algılayacaktık.. varlık/evren bir bütün, tüm atom parçacıklarıyla beraber sürekli birbiriyle iletişimde ve her atomaltı parçacık bu varlığın vazgeçilmez bir parçası..
ve sahip olduğumuz bu beş duyumuzun limitlerinin çok sınırlı olduğunu biliyoruz artık..
yani gözümüz beli ışık boylarını görebiliyor
kulağımız belli frekansları işitebiliyor
derimiz/tenimiz belli sertlikteki cisimleri algılayabiliyor
dilimiz belli limitlerdeki tadları alabiliyor
burnumuz belli limitlerdeki kokuları algılayabiliyor..
ve biz ancak bu limitler dahilinde algılayıp, varoluşu/evreni bilincimizle dışarı yansıtıp ortaya koyabiliriz..
doğuştan sağır olan biri için varoluşta ses diye bir kavram yoktur.. böyle bir insana bir bir bülbülün sesini aktaramazsınız..
doğuştan kör olan biri için varoluşta görsel kavramlar, renkler vs yoktur..böyle bir insana kırmızıyı, sarıyı vs aktaramazsınız..
doğuştan koku duyusu kayıp bir insana bir çiçeğin o güzel kokusunu aktaramazsınız
vs gibi..
sadece bu beş duyumuzun algıladığı sınırları değiştirsek bile varoluşun bize yansıma şekli bambaşka olacaktı.. yani gözümüzün, kulağımızın, burnumuzun, derimizin, dilimizin algıladığı sınırları bir anlığına değiştirdiğimizi düşünelim, varoluş birden çok farklı seslerin, renk boylarının, kokuların, değişik hallerde maddelerin vs olduğu bambaşka bir varlık alemi olacaktı..
şunu demeye çalışıyorum.. bugün bizim evren/varlık dediğimiz şeyleri ortaya koyan mekanızma bizim sınırlı sayı ve limitlerde çalışan beş duyumuza bağlıdır.. biz ancak bu limitlerde varlık alemini algıyabilir ve ortaya koyabiliriz..
basit bir örnek vermek istiyorum..
şu hazine/gömü avcılarının kullandığı metal dedektörleri düşün.. bu metal dedektörü sadece metalleri algılayıp dışarı bir uyaran verebilir yani ortaya koyabilir.. bir metal dedektörünü dillendirelim ve "varlık nedir?" diye soralım..
bize vereceği cevap
"-varlık metal cisimlerden ibarettir"
diyecektir.. bir sudan, tahtadan, topraktan, sesten, bitkiden, insandan vs haberi olmayacaktır.. çünkü onun algı sınırı sadece metaldir..
bir metal dedektörönün "varlık metal cisimlerden ibarettir" ortaya koyumu sadece o dedektör içindir.. mutlak varlığın gerçek dışa yansımı değildir..
diğer bir örnek vereyim..
tüm yaşamını okyanusun dibinde geçiren bir balık için; varlık sadece o algıladığı okyanusun dibindeki reseptörlerine yansıyanlardır.. dağlardan, ormanlardan, insanlardan, güneşten bihaber bir yaşam sürer ve ölüp gider..
işte insanoğlu da çok sınırlı bir reseptör/algıyacıyla donanmıştır ve ancak bu sınırlı algıyacılarının müsaade ettiği oranda varlık alemini algıyabilir ve dışarı yansıtabilir, yani ortaya koyabilir..
tüm bunları niçin anlatıyorum? ademoğlu için "gerçeğe ulaşmak" diye bir şey yoktur..
ama insanoğlunu bir bilinci ve merak duygusu vardır, işte bu donanım bize varlığı merak ettirip ortaya koymamız için zorlar.. oysa bir hayvanda bizim sahip olduğumuz bilinç olmadığı için o varlığa bir anlam ve içerik vermek zorunda değildir, hayvanlar ve bitkiler bu zahmetli ve canlıları biribirine düşman eden kavramdan uzaktırlarlar yani onlar sürekli cennete yaşarlar..
ama insanoğlu o bilgi ağacının meyvesinden yemiş ve birbirine zulmeden(zalim) olmuştur.. hristiyanı, müslümanı, ateisti, budisti, musevisi, hindusu, deisti, alevisi, sünnisi, ortodoksu, protestanı, zeusçusu, ulumanitucusu, firavunu vs hepsi kendi haricindekilerin dışındaki tüm insanlara zulmeder, zalimdir..
o yüzden ademoğlu "biribirine düşman olarak inmiştir"..
ve bu durum bir cehennem hayatıdır.. yani ID, EGO, SÜPEREGO'nun karmaşasındaki EGO önderliğinde yaşam insanoğlunu birbirine düşürmüştür, cehenneme atmıştır..
ve bugün tüm dünya insanlığı her zaman belirttiğim gibi EGO'da yaşamaktadır..
insanoğlu bu egoda yaşadığı sürecede ademoğlu cehennemde yaşamak zorundadır, bundan kaçış yoktur.. bu varoluşun kendi içdinamiklerinin/iradesinin insanoğlunun kalbine verdiği bir "hastalıktır"..
hastalıktan kurtulmak egodan kurtulmaktır, ama egodan kurtulmak kolay bir şey mi? kesinlikle hayır..
insanoğlunun iradesinde olan bir şey değildir, o sırat köprüsünden geçmeden(çok ağır psikolojik travma/acı) olmadan cennete ulaşamazsınız.. bu hastalıktan kurtulamazsınız.. o yüzden herkes cehenemde yanmak zorundadır, cehennemde yanmadan cennete geçiş yok..
ama o sırat köprüsünden herkes geçemeyecek ve bunu da belirleyen yine varoluşun kendi içdinamiklerinin iradesi.. o yüzden iyilik de kötülük de varoluşun kendi içdinamiklerinde olan bir şeydir..
cennet; egodan/sahtebenlikten kurtulup özbenliğe ulaşmaktır..
herkesin ulaşabileceği özbenliğin niteliği farklıdır ama özbenlik bir ID kadar güçlü ve ihtiraslı olmakla beraber, bir süperego kadar da yüksek insani bilinçtir.. yani muazzam güçlü enerjisi olan bir benlik çeşididir.. ve bunu ancak deneyimleyenler anlayabilir..
ve bu yüzdendir ki, özbenliğine ulaşmış insanlar(isa, muhammed, buddha, tao, musa, brahma vs) insanları etkileyip peşinden sürüklemeyi başarmışlardır.. bu insanlar zihinsizliğe/egosuzluğa/mutlak inançsızlığa ulaşıp insanoğluna hazır paket program bir zihin(din) imal etmişlerdir..
peki tüm bunlardan sonra ben islamı mı savunuyorum, islamın ifade ettiği allahımı savunuyorum, ben bir müslüman mıyım...?
hayır tabii ki, ben o islamdan/müslümanlıktan kopalı 25 yıl oluyor..
sadece tüm bu rüyalardan uyandım ve arındım..
artık o bilgi ağacının meyvesinde yemeye çalışmanın(gerçeğe/bilgiye ulaşmanın) nasıl bir cehennem olduğunun, insanoğlunu nasıl birbirine düşürüp zulmettiğinin ve düşmanlık yarattığının farkına vardım..
o yüzden ben bilgi ağacının meyvesinin peşinden değil, kendi türüm olan ademoğlunun peşinden gidiyorum..
benim temelim/hedefim; yaşama bir anlam içerik vermek değil,
insan olmak, olabilmek..
ve bunun tadı da aşktır, sevgidir..
sayın paslıçivi bir vahdet felsefeniz yoksa mahlukatı sevme gerekçenizde yok demektir
dinlerin tasavvuf erbabı olanlar bu vahdeti elde eden ve Yaratıcıda iradelerini eriterek benliklerinden vazgeçen insanlardır siz insanlığın peşine düşmüşsünüz fakat mahlukatın birliğine erememişsiniz iradenizi eritememişsiniz benliğinizi yok edememişsiniz ozaman bu sevgi nasıl sizi yüksek mevkilere taşıyacak. yükselişiniz nasıl olacak...
atesvedemir
08-06-2011, 09:54
Ancak bir cehennem anlatabilir insana
Kırık ayaklarla cennete girilemeyeceğini.
Sevgiyle kalın.
paslıçivi
09-06-2011, 06:48
sayın paslıçivi bir vahdet felsefeniz yoksa mahlukatı sevme gerekçenizde yok demektir
sevgili limit sitemize hoşgeldiniz..
yazınızı anlayabilmek için googledan biraz araştırma yapmam gerekti, terminolojinize biraz yabancıyım çünkü..
vahdet felsefesi; genel anlamda birlik çatısı altında toplanmak
mahlukat; yaratılmış canlı varlıkların tümü olarak algıladım..
yanlış anlamışsam lütfen düzeltin..
ben kendi ulaştığım bilincimde zaten "insan olmak" birliği çatısı altında tutum ve davranış sergileyen biriyim..
hatta daha ileri gidip "canlı olmak" birliği çatısı altında tutum ve davranış bilincine ulaştım ama henüz bunu paylaşabileceğim tartışabileceğim biriyle karşılaşmadım.. evrensel-insan isimli bir üyemiz vardı, o "insan temelli" bilince ulaşmıştı.. bir ara ona bu konuda uzlaşabilirsek seninle "can temelli" bilinci konuşalım demiştim ama bir türlü fırsat olmadı ve evrensel-insan nickli kişi şu an üyemiz değil..
dediğim gibi benim
"vahdet felsefem"; hepimizin "insan olma" birliği..
"mahlukatı sevme" konusuna gelince...
insanoğlu kendi dışındaki bir varlığa duyduğu sevgi konusunda kabaca 3 konumdadır..
1. bu varlığa karşı nötrdür yani 0 yüklü/yüksüzdür..
2. bu varlığa karşı pozitif(+) yüklüdür, yani seviyordur..
3. bu varlığa karşı negatif(-) yüklüdür, yani nefret ediyordur..
bu mahlukat içinde insanları ele alırsak benim insanlara karşı konumum genel anlamda nötrdür ama bazıları vardır ki bunlara karşı pozitifdir.. bu pozitif dediğim insanlar da herkeste olduğu gibi ilişkide olduğum ve birinci derece yakınlarım dostlarım ve dünyadaki bazı insanlardır.. ve bunlar da özelikle süperegonun ağır bastığı insanlardır.. yani içindeki hayvanı/ilkel benliği kısmen öldürebilmiş, üstbenlikte yaşayan insanlardır.. diğer bir ifadeyle vicdanlı/erdemli insanlardır..
ama içindeki ilkelbenlik/hayvan ölmemiş ve hala baskın olan bir çok insan vardır yeryüzünde.. bunlara karşı negatif yüklü değilimdir, yani nefret etmem/edemem.. çünkü farkındayımdır ki; o insanın o durumu onun özgür iradesinde değildir, varoluşun içdinamikleri/iradesi o insana şimdilik bu gömleği uygun görmüştür..
şunu anlatmaya çalışıyorum.. karşımdaki insanın sahip olduğu dini, milli, siyasi, ahlaki etiketleri görmem, onu sadece kendi türümden bir canlı olarak görürüm.. onunla dini, milli, siyasi, ahlaki değerleri üzerinden tartışmaya girmem ve o kişiyi o değerleriyle "olduğu gibi" kabullenirim.. onun değerlerini ne yanlışlama ne de doğrulama yoluna gitmem.. ben onu sadece benim de üyesi olduğum insanoğlu türünden biri olarak görürüm..
dinlerin tasavvuf erbabı olanlar bu vahdeti elde eden ve Yaratıcıda iradelerini eriterek benliklerinden vazgeçen insanlardır siz insanlığın peşine düşmüşsünüz fakat mahlukatın birliğine erememişsiniz iradenizi eritememişsiniz benliğinizi yok edememişsiniz ozaman bu sevgi nasıl sizi yüksek mevkilere taşıyacak. yükselişiniz nasıl olacak
bu kısmı biraz açıklamanızı rica edicem.. çünkü tam olarak ne demek istediğinizi anlamadım..
yaratıcı derken neyi/kimi kastediyorsunuz?
bahsettiğiniz benlik/irade nedir?
yüksek mevkilere erişmek derken neyi vurguluyorsunuz, anlayamadım?
bunlara açıklık getirirseniz ben de dilim döndüğünce cevap vermeye çalışırım..
paslıçivi
09-06-2011, 08:23
Müşrikleri öldürün diyen din İlkel benliği geliştirmediği gibi onu Faşistçe kendi hasta emellerine alet ediyor .Ateistleri öldürme mantığı budur .
sevgili gega..
dinler ilkel benliği geliştirmez.. çünkü ilkel benlik vahşi, uslanmaz, tımarlanmaz bir hayvandır.. kural, kanun, insaf, vicdan tanımaz.. kendinden başka hiç bir şeyi düşünmez, kendi primer ihtiyaçları için tüm canlıların hakkını yer ve gerekirse canlarına kasteder.. ve tüm bunları gücü oranında yapar..
bunun en güzel örneği güçlü bir erkek aslandır..
kendi yaşamının ve soyunun devamı için bir aslan sürüsüne ihtiyacı vardır.. o yüzden belli bir yaşa gelen erkek aslanlar sürüden kovulur ve yalnız başlarına kalırlar..
yalnız başına kalan erkek aslan yeteri kadar avlanma becerisine sahip değildir, çünkü günlük tüketmesi gereken et miktarı çok fazladır ve etobur olduğu için büyükçe hareket halindeki hayvanları avlayıp beslenmek zorundadır.. bunu tek başına becerme yetisine sahipolmadığı için avlanma konusunda daha becerikli dişi aslanlara ihtiyaç duyar.. dişi aslanlar hem onu besleyip hayatta kalmasını sağlayacak hem de çiftleşerek soyunun devamını sağlayacaklardır..
işte bu sebeplerden dolayı dişi aslanların olduğu bir sürüye ihtiyacı vardır, böyle bir sürüye dahil olmazsa hem yaşamının hem de soyunun en kısa zamanda son bulacağının farkındadır.. ve arayışa başlar.. karşılaştığı her aslan sürüsünün başında egemen bir erkek aslan vardır ve bu aslanın hakimiyetine son vermek zorundadır.. sürünün erkek aslanına kafa tutar, saldırır, başaramzsa kuyruğunu kıstırıp kaçar gider ve yeni bir sürü aramaya başlar.. bu işi genellikle bir kaç denemek zorundadır..
ve nihayetinde yaşlanmış ve güçten düşmüş bir erkek aslanın sürüsüne rastladığında ölümüne saldırır ve genellikle galip gelir.. erkek aslanı ya öldürür ya da kovar.. yenilen eski lider artık o sürüde kalamaz ve hala yaşıyorsa sürüden ayrılmak zorunda kalır ve tek başına avlanamdığı için çok kısa bir süre sonra ya açlıktan ya da diğer yırtıcıların avı olarak yaşamı sona erer..
bu sürüye lider olan yeni erkek aslanın ilk işi o sürüdeki yavruları öldürmektir ve hepsini boğarak öldürür ve hatta karnı açsa onları yer.. amaç dişilerin kendisiyle çifteleşip kendi soyunu devam ettirmesidir.. ve artık sadece soyunu devam ettirmekle kalmaz uzun bir süreleğine yaşamda kalmasını garantiye alır.. çünkü sürü içindeki dişi aslanlar avlanma konusnda çok beceriklidir.. bir hayvan avlandığı zaman değil dişi aslanlar yavrular bile o ava yaklaşamazlar.. yaklaşmaya çalışan olursa en şiddetli ve acımasızca bedelini öder.. önce "aslan payı" denen kısmı sürünün lideri yer.. avlanan hayvanın en lezzetli kısımlarını tıka basa doyuncaya kadar yer, sonra geriye kalanları sürünün diğer bireyleri yer..
işte ilkelbenlik böyle bir şeydir.. "gücüm oranında herşey önce benimdir" der.. yani egoizmin zirvesindedir..
bu yapıdaki bir benliği hiç bir sistem geliştiremez, bu benlik sadece tımarlanabilir, ehlilleştirilebilir ve bunun tek yoluda acımasızca ceza ve ödül yöntemidir..
ceza olarak canını yakarak ve aç bırakarak yaşamını ve soyunu tehdit etmek, ödül olarak da ilgi sevgi göstermek ve besin maddesi vererek yaşamını ve soyunu idame ettirme güveni vermektir..
ve bu ödül/ceza yöntemiyle bu ilkelbenlik yokedilemez, çünkü "varoluşsaldır" ve canlılığının devamı için her zaman gizli bir şekilde potansiyel güç/tehlike olarak durur..
o yüzden tüm hayvanlarda (insanoğlu dahil) bu ilkelbenlik kendini muhafaza eder ve canlı canlılığını yitirene yani ölünceye kadar bu benliği taşır..
vahşi doğadaki hayvanlar zaten bu benlikte yaşarlar, bu benliği tımarlayıp daha vicdanlı bir benlik(ego, ikinci sahtebenlik) gelişmemiştir onlarda.. sadece doğduğunda çok saftirik ve masum olan tüm hayvan yavruları büyümeye başladıklarında kendi türü ve diğer canlı türleriyle olan ilişkilerini yaşayarak/deneyimleyerek öğrenirler.. bir yavru aslan önceleri erkek aslanın yemeğine dadanır, ona bulaşır ama bir kaç deneme ve biraz büyüdükçe bu erkek aslana bulaşmamasını ceza yöntemiyle öğrenir.. bu durum tüm hayvan türleri arasında kendi hiyerarşisini oluşturmuştur.. her hayvan türü yavrusu birkaç deneyimleme ve biraz büyüdükçe o sürü içinde kime nasıl davranacağını çok iyi öğrenir.. aksi halde yaşamı son bulur..
bu ilkelbenlik insanlarda da bastırılmış(ego altında) olarak gizli bir güç/tehlike olarak muhafaza edilir dedik.. peki bu ilkel benlik ne zaman ortay çıkar?
kişinin yaşamı çok ciddi bir şekilde tehditle karşılaşınca..
elinde öldürücü bir silahla seni yaşamını kastetmeye yönelik biri çıktığında işte orda ilkel benlik adeta bir sigorta gibi devreye girer ve senin ego dediğimiz ikinci sahtebenliğin devre dışı kalır, yani şalter atar..
insanoğlunun yaşamını tehdit edecek bir çok durum olabilir, bu tehdit ortaya çıkıp kişi bu yaşamının sona ermesi tehlikesiyle karşılaşamadığı sürece egoda yani onu bir parça olsun insanlaştıran sahtebenlikte yaşar..
tarihte yaşanmış bir çok örnek vardır.. medeniyetten uzak kalan insan topluluğu açlık baş gösterince yamyamlığa başvurmuştur.. uçak kazası sonucu hayatta kalan insanların ölüleri ve nihayetinde birbirlerini yemeleri..
amerikanın ilk kurulduğu yıllarda batıya göçeden insanların kar nedeniyle dğda mahsur kalıp önce ölüleri sonra birbirlerini öldürüp yemeleri.. vietnam savaşında bir adaya gönderilen japon askerlere destek kesilince önce elindeki esirleri hem de öldürmeden(kişi yaşadığı sürece et bozulmaz) belli bir parçasını kesip yemeleri, esirler bitince de biribirlerini öldürüp yemeleri..
bunlar haberdar olduğumuz örnekler, haberimizin olmadığı kimbilir böyle kaç çeşit vaka yaşanmıştır..
bu dünyada sadece "müşrikleri öldürün" diyen bir dinin mensupları ateistleri öldürmeüyor sadece.. bu dünyada her türlü inançtan insan diğerlerini öldürüyor binlerce yıldır.. "can temelli" bilince yükselmiş Budha'nın takipçisi budistler bile gereğinde kendilerine düşman insanları çok kolay öldürüyorlar..
sevgili gega, siz de islam zihinli bir ateistsiniz.. yani zihninizde islam dini var, bu ya aktif ya da pasif bir şekilde yüklenmiş..ve siz bu zihnin negatif(-) tarafındasınız, müslüman dediğiniz insanlar bu zihnin pozitif(+) tarafındalar.. her iki tarafta bu zihinden/egodan arınmadıkça ve aynı coğrafyada yaşadığınız sürece birbirinize düşmanca/insani olmayan bir tutum ve davranış içinde olavaksınız.. ve hatta siz ya da bir müslüman bu coğrafyadan başka bir coğrafyaya taşınıp orda yaşamak zorunda kalsanız bile biribirinizi bir şekilde bulup bu insani omayan tutum ve davranışalra devam edeceksiniz.. yani islamın hakim olmadığı bir ülkeden bahsediyorum.. avrupaya amerikaya japaonyaya vs giden müslüman veya islam zihinli bir ateist hala felsefeye bataklığında ise o coğrafyanın hakim dinini savunan insanlarla dalaşmaktan haz almaz.. çünkü kişi nereye giderse gitsin zihnini yanında götürür.. bugün bir budist de, hindu da hristiyan da islamiyeti kabul etmez.. ama ne müslüman ne de islam zihinli bir ateist bu insanlarla oturup felsefe bataklığında sidik yarıştırmaktan keyif/haz almaz..
çünkü bu zihin/ego dediğim şey yalancı tatmin ve tatminsizlik üzerine kurgulanmıştır.. dünya insanlığı binlerce yıldır kendi taşıdığı zihnin karşı tarafındakiyle dalaşamaktan büyük bir tatmin alır..
bu siteye müslüman gelir atesitlerle dalaşır ve her tartışmasında üstünlük sağladığı oranda çok büyük bir tatmin alır, üstünlük sağlayamazsa ya küfreder, hakaret eder, ya da kendi isteğiyle yada şutlanarak siteden uzaklaşamak zorunda kalır.. gittiği başak bir islamı sitede de islamın ayrıntıları/mezhepler vs yüzünden biribirleriyle dalaşırlar..
aynı şeyler islam zihinli ateistler için geçerlidir.. siteye bir müslüman düşse de onunla oynayıp biraz tatmin olmayı beklerler.. sitede çok fazla müslüman olmadığı dönemlerde o ego onları rahat bırakmaz.. bu kez birbirleriyle dalaşmaya başlarlar.. pozitif/negatif ateizm, diyalektik materyalizm başka bir materyalizm, onlar biter milli/etnik/ahlaki/siyasi ayrılıklar yüzünden birbirleriyle dalaşırlar. vs..
peki bu durumlar bu insanların iradesinde ve onların hatası mı? biz şimdi tüm bu insanları suçlayıp dışlayıp eleştirelim mi?
tabi ki hayır.. bu insanlar henüz ego dediğimiz yalancı bir benlikte yaşadıkları için ve bu benlikte yaşadıklarının farkında bile olmadıkları için içlerindeki kendilerine yabancı olan bu benliğin huzursuzluğunu sıkıntısını diğer insanlarla dalaşarak kavga ederek uzaklaştırmak ve rahatlamak zorundalar.. o yüzden felsefe denen illet insanlarda bağımlılık yapar.. kişi artık gece gündüz bu sitededir.. kiminle nasıl sidik yarıştırırım, kimin yaşama verdiği anlam ve içeriği(inancı) yanlışalrım diye sürekli bir avlanma içindedir..
oysa yaşaması gereken, ölüm gelmeden önce ıskalamaması gereken bir yaşamını doyasıya yaşamak varken, burda yaşamını heba etmektedir..
ve hepsine sorarsan bunu insanlık adına yaptığını söylerler..
insanlığın kurtluluşu islamdadır
insanlığın kurtuluşu ateizmdir
insanlığın kurtuluşu isa'nın yolundan gitmektir..
bunu istediğin kadar artıtırabilirsin..
herkesin vitrinininde insanlık vardır ama içerdeki mutfakta insani olmayan çok farklı şeyler pişip masaya getirilmektedir..
çok uzattım insanca kalın, sevgiyle kalın..
Sevgili paslıçivi aşağıdaki sözler sizin yazınızdan
1)ilkel benliği geliştirmez.. çünkü ilkel benlik vahşi, uslanmaz, tımarlanmaz bir hayvandır..
2)bu yapıdaki bir benliği hiç bir sistem geliştiremez, bu benlik sadece tımarlanabilir, ehlilleştirilebilir ve bunun tek yoluda acımasızca ceza ve ödül yöntemidir..
Şimdi bu karşıt tezlerden hangisini doğru kabul edelim Kurbağanın güvercinin ve balığın ilkel benlikleri Aynıdır diyeniyorsak Evrimin ilkel benliğimizide kapsadığını düşünebiliriz Size sayfalar dolusu yazabilirim herkes kavrasın istiyorum Anlaşılır olmak istiyorum.İçimizde yamyamlık var Evet Yamyamlığa temelden karşı bir kültürümüz var evet İnsan yamyamlığa tepki duyar.Eğer kültür ki bunun en büyük bileşeni dindir yamyamların cennette huri kovalıcanı önerseydi yanmıştık İslamiyet Öldürme iç güdülerimizi baskılayan bir din olmadığı gibi Onu vahşice kışkırtır .Uygarlık iç güdülerimizin baskılanma sürecidir Allah ve dinden bahsedenlerin İçgüdüleri Açıklama haklarıda yoktur birikimleride buna yeterli değildir Ayrıca Entellektüel traş yapan birisi olmak bana biraz uzak birşey İçimizden gelen şeyleri yapamayız İnsan patronunun gözüne yumruk atmak ister fakat frenler kendini .Bilim bu konularda gerekenleri zaten anlatıyor Şimdi biriki Froud Biriki Adler okuyup Bu konuda konuşup ahkam kesmek Biraz bana sanki haddi aşmak gibi geliyor HY nin Richard Dawkinse Evrim anlatması gibi yani Paraşütlerimiz Açılırda yere inersek Daha iyi olurmuş gibi Yinede paslı çivi dostum eğer okuyorsanız Hatta bir müslüman olarak okuyorsanız ceketimi saygı ile iliklerim önünüzde Esenlikler
Din içimizdeki Vahşiyi kullanır .
Din ilkeldir
Din Acımasızdır
Bu sözlerim sadece islamla sınırlıdır
oysa "mutlak gerçek" diye bir şey yoktur,
çünkü biz insanoğlu(adem) olarak çok sınırlı algıya sahibiz.. 5 duyumuz ve bu beş duyudan gelen verileri algılayıp dışarı yansıtan bir bilincimiz var..
Mutlak gerçek diye birşey vardır, sizin onu kavrayacak bir mekanizmanızın olmaması onun olmadığını göstermez. Benim ulaşmak istediğimi belirttiğim gerçeklikten kasıt da bu değildi zaten, yazdıklarımdan anlaşılıyor olması lazım.
Mutlak gerçekliği olduğu gibi deneyimlemediğimiz de bir gerçekliktir, özgür irademizin olmadığı da keza bir gerçekliktir; ben bu gibi gerçekleri kavramaktan ve bunları -birilerini kırmamak adına- onlara göre eğip bükmemekten bahsettim.
ve biz ancak bu limitler dahilinde algılayıp, varoluşu/evreni bilincimizle dışarı yansıtıp ortaya koyabiliriz..
doğuştan sağır olan biri için varoluşta ses diye bir kavram yoktur.. böyle bir insana bir bir bülbülün sesini aktaramazsınız..
doğuştan kör olan biri için varoluşta görsel kavramlar, renkler vs yoktur..böyle bir insana kırmızıyı, sarıyı vs aktaramazsınız..
doğuştan koku duyusu kayıp bir insana bir çiçeğin o güzel kokusunu aktaramazsınız
vs gibi..
Mutlak gerçeklikte ses, renk, koku, sertlik vs gibi kavramlar zaten yoktur biliyorsunuz değil mi? Çiçeği güzel yapan hiçbirşey yoktur aslında, bu kavramların hepsini o yanılsamalarla örülü dediğin zihnin uyduruyor.
şunu demeye çalışıyorum.. bugün bizim evren/varlık dediğimiz şeyleri ortaya koyan mekanızma bizim sınırlı sayı ve limitlerde çalışan beş duyumuza bağlıdır.. biz ancak bu limitlerde varlık alemini algıyabilir ve ortaya koyabiliriz..
Duyularımız sınırlı olduğu gibi, o sınırlı duyularımızla varlık aleminden gelen veriyi yorumlayarak farklı bir şeye de dönüştürüyoruz aynı zamanda; yani varlık aleminin bir kısmını olduğu gibi ortaya koymuyoruz, o bir kısmıyla uydurduğumuz hayali bir gerçeklikle muhatabız.
insanoğlu bu egoda yaşadığı sürecede ademoğlu cehennemde yaşamak zorundadır, bundan kaçış yoktur.. bu varoluşun kendi içdinamiklerinin/iradesinin insanoğlunun kalbine verdiği bir "hastalıktır"..
ama o sırat köprüsünden herkes geçemeyecek ve bunu da belirleyen yine varoluşun kendi içdinamiklerinin iradesi.. o yüzden iyilik de kötülük de varoluşun kendi içdinamiklerinde olan bir şeydir..
Varoluşun umrunda bile değildir insanın ne olup olmadığı, onda iyilik-kötülük doğru-yanlış babında hiçbirşey bulamazsın. İşte gen dediğimiz şeyler evrim sürecinde kendilerini daha iyi kopyalayabilmek adına(bilinçli bir amaç değil, varoluşsal bir zorunluluk olarak) seni varetmemişler miydi, aynı süreçlere göre de yokolup gideceksin, ileride muhtemel yerine gelecek olan makinelerde, bu sefer ''makine olmak'' diye birşey uydurup onu yüceltecekler(:
benim temelim/hedefim; yaşama bir anlam içerik vermek değil,
insan olmak, olabilmek..
ve bunun tadı da aşktır, sevgidir..
Hani şu genlerin kontrol ettiği bir takım hormon salınımından kaynaklanan yanılsamalardan mı bahsediyorsun?(:
paslıçivi
10-06-2011, 08:06
Mutlak gerçek diye birşey vardır, sizin onu kavrayacak bir mekanizmanızın olmaması onun olmadığını göstermez. Benim ulaşmak istediğimi belirttiğim gerçeklikten kasıt da bu değildi zaten, yazdıklarımdan anlaşılıyor olması lazım.
Mutlak gerçekliği olduğu gibi deneyimlemediğimiz de bir gerçekliktir, özgür irademizin olmadığı da keza bir gerçekliktir; ben bu gibi gerçekleri kavramaktan ve bunları -birilerini kırmamak adına- onlara göre eğip bükmemekten bahsettim.
sevgili Al-ilah..
tabii ki mutlak gerçek diye bir şey vardır ve ben buna bir bütün olan "mutlak 1" ismini koydum ama benim anlatmaya çalıştığım şey;
biz insanoğlu olarak bu "mutlak 1" gerçeğini ortaya koyamayız, en azından şimdilik.. ama bir 1000-100000000 bin yıl sonra ne olur onu bilemeyiz.. çünkü bilimdeki gelişmeler geometrik(katlanarak) olarak inanılmaz bir hızla ilerliyor.. evren hakkında kimbilir daha ne muazzam şeyleri keşfedeceğiz.. örneğin şimdilik "evren sonsuzdur" diyoruz bunu dememiz evreni sonsuz yapmaz, sadece biz evrenin sınırlarını çizemediğimiz için ona şimdilik sonsuz diyoruz.. gerçi bilimadmları evrenin çapını ölçmeye çalışıyorlar 14 milyar ışık yılı gibi rakam hatırlıyorum.. hadi bunu doğru kabul edelim, bu sınırdan sonra ne var, onu bilmiyoruz.. yani ifade etmeye çalıştığım şey evreni/varoluşu "gerçeklik" anlamında keşfetmenin tek yolu var o da bilim..
sevgili Al-ilah.. gerçeğe ulaşmaktan kastınız, günümüz dinlerinin ve özellikle de sizin zihninde olan islamın öğretilerinin, ölüm sonrası söylemlerinin doğru olup olmadığı yönünde sanırım.. ulaşmak istediğiniz gerçeklik bu mu? şayet buysa belirt ona göre bir yazışma yolu seçelim..
Mutlak gerçeklikte ses, renk, koku, sertlik vs gibi kavramlar zaten yoktur biliyorsunuz değil mi? Çiçeği güzel yapan hiçbirşey yoktur aslında, bu kavramların hepsini o yanılsamalarla örülü dediğin zihnin uyduruyor.
bu konuda hemfikiriz, mutlak gerçeklikte bunlar yoktur, biz insanoğlu bu beş duyuya sahip olduğumuz için bu kavramları/sıfatları üretmek zorundayız.. yani varlığın belli bir kısmı belli nitelikte bize yansıyor ve biz ancak o limitlerde algılayı dışarı konuşarak yansıtıyoruz.. yani mutlak varlığın niteliği ve niceliği bizim sınırlı ortaya koyumumuzdan çok daha geniş ve farklı kavramlar içeriyor.. bizim varlığın tümünü ve sıfatlarını tamamını algılamamız zaten imkansız, bizler sadece varlık karşısında çok aciz yetileri olan bir canlı türüyüz.. ben zaten bu konuda "teslimiyetimi" daha önceki yazılarımda açıklamış biriyim..
Varoluşun umrunda bile değildir insanın ne olup olmadığı, onda iyilik-kötülük doğru-yanlış babında hiçbirşey bulamazsın.
evet katılıyorum, varoluşun umrunda bile değildir insanoğlu dediğimiz canlı türü.. varoluş kendi içdinamikleri/iradesi kendi dengesi kurmak adına gerektiğinde yerkabuğunu çatlatır yerinden oynatıp 9 şiddetinde bir deprem ya da devasa bir tsunami, hortum, çığ, yanardağ patlaması, vs gibi bizim doğal afet dediğimizi vareder.. ve bunu yaparken bu coğrafyada iyi kötü doğru yanlış insanlar/kavramlar varmı yokmu bakmaz.. hepsini siler süpürür.. ya da gezegenler arası bir denge oluşturmak için iki gezegen çarpışıp yokolur, burda iyi kötü doğru yanlış canlılar/kavramlar varmı diye bakmaz..
İşte gen dediğimiz şeyler evrim sürecinde kendilerini daha iyi kopyalayabilmek adına(bilinçli bir amaç değil, varoluşsal bir zorunluluk olarak) seni varetmemişler miydi,
genlerin kendini kopyalamasını bilinçli bir amaç değil varoluşsal bir zorunluluk olarak belirtmişsin..
ben yazılarımda sık sık tüm canlıların "yaşamda kal ve soyunu devam ettir" şeklinde kodlandığını/güdülendiğini söylerim.. bu durum canlıların iradesinde olan bir şey değildir, buna insanoğlu da dahildir.. canlı dışı bir iradenin bunu kodladığının/güdülediğinin farkındayım.. ama henüz keşfedemediğimiz bu iradeyi ben ancak "mutlak 1" dediğim tüm varlığın kendi iradesi olarak yorumlayıp açıklayabilirim..
yani sadece bir "tez/iddia" ortaya atabilirim..daha ötesi için elimde
gözlemlenebilir,
sınanabilinir,
tekrarlanabilinir
ve evrensel onayı olan
veriler olması lazım..
aynı süreçlere göre de yokolup gideceksin, ileride muhtemel yerine gelecek olan makinelerde, bu sefer ''makine olmak'' diye birşey uydurup onu yüceltecekler(:
ileride ne olacığını bilemem ama dediğin gibi "makine olmak" gibi bir şey uydurup kendi türü arasında "makine olma temelli" bir bilince ulaşıp yaşarlarsa aralarında ayrımcılık, düşmanlık, bölücülük olmayacak, dolayısıyla birbirleriyle savaşıp biribirilerini öldürüp yoketmeyeceklerdir.. "makine olmak birliği" altında daha güzel, daha barış içinde yaşayacaklardır/varolacaklardır..
benim temelim/hedefim; yaşama bir anlam içerik vermek değil,
insan olmak, olabilmek..
ve bunun tadı da aşktır, sevgidir..
Hani şu genlerin kontrol ettiği bir takım hormon salınımından kaynaklanan yanılsamalardan mı bahsediyorsun?(:
evet hala öyle diyorum.. insanoğlu "konektomu neyse odur" "nörokimyasal bir robottur"..
buna tüm canlılar ve insanlar da dahil olmak üzere ben de dahilim..
yaşadığım zaman ve coğrafya gereği zorunlu olarak "sünni müslüman ve türk" olarak başladığım hayatımda bugün ne türküm ne müslümanım.. ama ateist de değilim, hristiyan da, budist de, deist de panteist de, agnostik de vs değilim..
yani insanoğlunun yaşama vermek zorunda olduğu tüm anlam ve içeriklerden(inançlar) arındım.. artık hiç bir etiketim yok.. nasıl ana rahminden doğduğumda sadece "saftirik, cahil, masum, ürkek, çoşkulu, etiketsiz bir insan yavrusu isem bugün aynı durumdayım.. insandan öte tutunduğum hiç bir dalım, etiketim yok.. ne bir dinim, ne bir tanrım, ne ölüm sonrası bir yaşamım, ne milli/etnik kimliğim, ne göreceli ahlaki yapım ne de siyasi/politik bir görüşüm yok.. çünkü ana rahminden doğduğumda bunların hiçbirine sahip değildim, sadece bir insandım ve tüm insanlara hiç bir ayrım yapmadan gülümseyebiliyor ve çoşkulu bir mutluluğum vardı..
ama dünyaya geldiğim zaman ve coğrafya gereği her insan evladı gibi bana da bir din, bir milli/etnik kimlik, bir ahlak, bir siyasi görüş yüklediler.. çünkü o zamanlar önce ebeveynlerime sonra da birlikte yaşadığım topluma muhtaçtım, savunmasızdım.. "yaşamda kalıp soyumu devam ettirebilme" içgüdümü devam ettirebilmek adına bana verilen tüm etiketleri/gömlekleri almak zorundaydım, bunları reddetmek gibi ne bir bilincim ne de bir şansım/lüksüm vardı.. ve ben bu etiketleri/gömlekleri giydim, herkes gibi..
ama ben dünyanın başka bir zaman ve coğrafyasında da dünyaya gözlerimi açabilirdim, meselea
m.ö 3000 yıl önce afrikada,
m.s. 250 yılında amerikada,
günümüz japonyasında,
m.ö 4500 yıllarında hindistanda,
m.s. 1960larda rusyada,
m.s. 1980lerde israilde vs. olabilirdi..
nitekim örneklerini verdiğim zaman ve coğrafyada milyarlarca insan dünyaya gelmiş yaşamış ve ölmüştür.. tüm bu insanlar doğduklarında hepsi etiketsizdi, evrenseldi ama ataları onlara aynı bana giydirildiği gibi bir gömlek/zihin yüklediler..
bu zihin/gömleğin içeriği; din, milli kimlik, ahlaki yapı ve siyasi görüştür..
işte doğduğunda tüm bebekler sadece "yaşamda kalıp soyumu devam ettireyim" dediğimiz
"evrensel" bir ilkelbenliğe/ID sahip iken
daha sonra zaman ve coğrafyaya göre yüklenen bu gömlek/zihin dolayısıyla
"evrensel olmayan çok farklı" bir "ikinci benlikte" yaşamaya başlarlar.. işte o benliğin adı "ego" dur..
ve bu ego dediğimiz sahtebenliğimiz bizi ayakta uyutur, rüya gördürür, bilincimize yansıyan varlık alemini bildiğimizi zannettirir(inanç) diğer insanoğluyla bizi birbiribirimize kırdırır.. ayrımcılık, bölücülük yapar.. o bir şeytandır, iblistir..
işte o ademoğlu doğduğunda yani bir bebek cennettedir ama o da o bilgi ağacının meyvesinden yemek zorunda kalır ve cennetten kovulur.. uzak durun denen bilgi ağacıdır.. "o ağaca yaklaşırsanız zulmedenlerden olursunuz" dediği şeydir.. ve o yüzden "ademoğlu dünyaya düşman olarak indirilmiştir"..
"insandan öte" bu değerler (din, tanrı, milli kimlik, ahlak ve politik görüş) için insanoğlu varolduğundan beri bu düşmanlık içinde yaşamış ve hala yaşamaktadır..
peki dünyaya yön vermiş batının peygamberleri doğunun mistikleri(özüne ulaşmış insanlar) niçin ölüm sonrası adalet sunan sonsuz yaşamı bir gerçeklişmiş gibi sunmuşlardır.. isterseniz bunu da konuşuruz..
bu konu en heyecanlı yerinde kalmış
peki dünyaya yön vermiş batının peygamberleri doğunun mistikleri(özüne ulaşmış insanlar) niçin ölüm sonrası adalet sunan sonsuz yaşamı bir gerçeklişmiş gibi sunmuşlardır.. isterseniz bunu da konuşuruz..neden acaba bi fikri olan varmı
insan ne zaman ki hiçliğin o huzurlu görkemine kapılır işte o zaman paslı Çivi arkadaşımızında içinde oldugu boyuta gecer.yani insan ilk önce bir hiç oldugunu kabullenecek.
Dünya altımilyar yaşında kimbilir Daha Ne kadar yaşar.insan oglunun sahneye cıkısı ıkıyuzbın yıl Kadar soyle bır baktıgımızda bır cok sey YENİ kesfediliyor elektrigin bulunması telefonun ıcadı Televizyon Radyo Arabalar ucaklar cep telefonu İnternet (ki kendılerı sınırları kaldırmıstır) bır cok kesif içinde bulundugumuz yuzyılda yapıldı.bu demektırkı ınsanın tanrıyı bulması yakin Yani kendısını
Ne din Adamları nede Bilim Adamları suna bi acıklık getıremıyor.neden buradayız.dınler sorgulamadan Kabil etmemızı ıstıyorlar.
Bilim adamlarıda bır noktaya Kadar acıklayabılıyor varlıgımızın nedenını.bıg patlama oldu evren olustu sonra gezegenler sonra dunya sonra Matsuda'nın Yaşayan bi takım organızmalar.o organızmalar Evrim gecırerek hayvanlar donustu hayvanlar ınsanlara donustu dıyorlar.
ama tum bunların nedenını Kimse acıklayamıyor.
yuzyıllardır ınsanoglu tuketmekten Baska bırsey yapmıyor.herseyı Sonsuz bır vahsılıkle tuketıyoruz.oysa cogu insan bır kargasa bır kaos bır hayal alemınde yıtıp gıdıyor.ınsanlıktan nasıbını almamıs derler ya iste o Misal ınsanlıktan nasıbını almadan Hayati ıskalayıp gecıyor.aslında ınsanoğlu bır HIC oldugunu bılıyor bu nedenlede hıclıgının ıcını doldurmaya calısıyor.ahıret olumden sonra yasam cennet Cehennem bır Çeşit Kendini avutma.yada reenkarne karması Felsefesi Gibi ınanclar.hepsıde ınsanın Kendi zihninde o uydurdugu bır Çeşit avunma.
bu nedenle hic kimse sadece bır HIC oldugunu oldukten sonra yokolup gıdecegı dusuncesını kabullenmez kabullenemez.soyle bi dusunsenıze oldukten sonra yok olacagınızı.oysa biz hala bırbırımızın etını yemekle mesguluz.ateistı dıncısıne bok atıyor
dıncısı ateistine agnostıgı hepsıne.kımsenın Kimseye tahammulu yok.kımsenın kımsenın
ınancına saygısı yok.oysa bunların hicbir anlami yok hayat yeterınce kısa met kordogusunun içinde dahada kısalıyor.
onun ıcın sevmek lazim sevılmek lazim.
asik olmak lazim.
dıbıne Kadar ıcmek lazim.
Ağız dolusu gülmek lazim.
cennette cehennemde ıcımızde.
yaradan hep Ayni Seyi soylemıs ınsana Kendi ruhumu ufledım.
o zaman ınsanın İlk kez kendısını bulması lazım.ınsanın Kendi degerını bılmesı lazim.
ve paslı cıvı arkadasımız bırının daha tanrıya ulastıgını gordum yanı kendıne kendi ozune.ne mutlu ona.umarım dıgerlerıde bu mertebeye ulasabılır.benım hala umudum var
evrensel-insan
12-08-2013, 23:49
Güncelleme
Baslik benden hemen sonra acilmis. O yuzden yazim yok. :)
Baslik benden hemen sonra acilmis. O yuzden yazim yok. :)
Yarın bu konuda yazışalım o halde
Güzel zengin bir başlık
evrensel-insan
12-08-2013, 23:59
Burada genelde bir kisinin serbest soyutlamasini kisitlama soz konusu.
Cunku butun bunlarin kendi ya da giydirilmis islerliklerinin disinda; kisinin farkindalik ve bilissellik ile bunlara mudahele edebilmesi, degistirebilmesi ve kontrol edebilmesi soz konusu.
Ayrica butun bu kavramlarin, bir ...e gore temelinde farkli anlam ve icerigi ve de farkli algi ve tanimi vardir.
Özgür irade, kişinin eylemlerini, arzu, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilme ve belirleme gücüdür. Kişinin belli eylem ya da eylemleri gerçekleştirmede ser*gilediği kararlılık; belli bir durum karşısın*da, gerçekleştirilecek olan eylemi, herhangi bir dış zorlama ya da zorunluluk olmaksı*zın, kararlaştırma ve uygulama gücü; eyle*me neden olan eylemi başlatabilen yetidir.
Kisaca ingilizceden tercume edilen, "freewill" deki "free" ozgur degil, serbesttir.
Benlik=Egoluk yani giydirilmis elbisedir. Bunun ozu ise bilincaltinda olan ve kisice farkedilmeyen dogumdan itibaren kaydedilen ve bilincte olmayandir.
Egoda, dogumdan itibaren giydirilen ve kisiyi yasam ve iliskide yonlendiren dusunce ve davranisidir.
evrensel-insan
13-08-2013, 00:23
Yarın bu konuda yazışalım o halde
Güzel zengin bir başlık
Tabi olur. Sen bir giris yaparsin.
evrensel-insan
08-04-2014, 22:50
Yarın bu konuda yazışalım o halde
Güzel zengin bir başlık
Yarindan bu yana nerdeyse 8 ay gecmis.
Senin yarinin, hangi dunyanin yarini? :)