Jolly Jocker
21-02-2012, 06:10
Eski düzenin temsilcisi ulusalcılar var. Yeni düzenin öznesi AKP var. Bir de bunların arasındaki -büyük oranda sonuçlanmış- didişmeye göre konum belirleyen sol var. Konum alırken politik perspektif sahibi olmak önemlidir. Sol(liberal ya da ulusalcı olmayan devrimci-özgürlükçü sol) meseleye nasıl bakmıştı? Ve meseleye doğru bakabilmek için kerteriz ne olmalı?
Diyorduk ki TC emperyalizmin yarı sömürgesi durumundaki faşist-oligarşik bir diktatörlüktür. Sermayenin küreselleşmesi, ortak pazar, emperyalist ülkelerden ziyade emperyalist kuruluşların belirleyiciliğinin artması, imparatorluk tezleri, ulus üstü entegrasyon projeleri v.s. bağlamında yarı sömürge tanımı eleştirilebilir. G-20 üyesi bir ülke hala emperyalist zincirin alt basamaklarındadır ama nasıl yarı sömürge oluyormuş diye itiraz edilebilir. Ama en azından, krizleri daha sık nükseden ve işi ekolojik bir yıkıma kadar götüren küresel kapitalizmin kendi varlığını sürdürülebilir kılmak için dünyanın her yerinde otoriter bir yönelime girdiğini, artan tepkileri sindirmek için de kaçınılmaz olarak demokrasisini biçimde bırakıp örtük bir faşizmi söz konusu edeceğini söyleyebilir, bu noktada ortaklaşabiliriz. Zaten ''yarı sömürge tipi faşizm''in bir diğer adı da 'örtük faşizm' idi. Yani esas mesele 'yarı sömürge' meselesi değil, zaten kapitalizm içsel bir olgu olduğu ve her halükarda antikapitalist bir mücadeleye dayanmak zorunda olduğumuza göre 'yarı sömürge' tesbitinde uzlaşma ısrarının fazla bir anlamı da yok. Asıl olan örtük faşizm tesbitinde uzlaşmaktır. Çünkü belli bir derinliği olan bir demokraside solculuk yapmak ile son tahlilde faşist yüzü açığa çıkan bir düzende solculuk yapmak farklıdır. Kapitalizmin global bir krizde olduğu aşikar ama herşeye rağmen bu krizi yönetebildiği de aşikar. Evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçtiği tespitiyle benzeşiyor mu? Mahir Çayan'ın sadece yari sömürge ülkeler için yaptığı bu değerlendirme sanki global boyutta anlam kazandı. Global boyutta emekçiler tepkili ama otoriterleşen yönetimlerle arada bir 'suni denge' de kurulmuş vaziyette. Bu suni dengenin kırılması gerekiyor. Kapitalizmin, ekolojik felaketi bile kapıya dayayan yapısı, ulaştığı bu aşamada 'sürekli bunalım' içerisindedir.
Özgürlükçü bir sosyalizmi savunuyorsak 'aşağıdancı' olmak, geleceğin toplumunun nüvelerini bugünden atmak, şimdiden özgürlükçü ve eşitlikçi insan ilişkilerini geliştirmek gerekiyor. Solculuk iddiasında bulunanlar, bugünden sokağa çıkıp emeğin devletten, sermayeden ve onun ideolojilerinden bağımsızlaşması, kendini yönetme yetisini geliştirdiği pratiklerin tabanda yayılması ve nihayetinde devrimle sonuçlanacak bir 'ikili iktidar' durumunun yaratılması için çabalamak zorunda. Bu yönde bir çaba yokken ya da çaba varsa da sonuç yokken, 'Hayır' mı yoksa 'Yetmez Ama Evet' mi dendiği üzerinden taraflaşmak ve kıyameti koparmak da 'lafazanlık üzerinden birbirine devrimcilik taslamak' olarak görülebilir. İçeriksiz, boş bir tartışma gibi... Öyle anlaşılıyor ki, sokağı örgütlemekte başarısız olan solun bu sancısı çenesine vurmuştur ve faşizmle dövüşebilecek denli gelişemeyenler birbiriyle dövüşmeye, son tahlilde düzen içi bir akımın kuyrukçuluğunu yapmaya mahkumdur.
Bu noktada, geleceğin sosyalizminin ve düzeni devrimci bir krize sokacak olan ikili iktidarın öz yönetim organlarını bugünden oluşturmak için sokağa inmenin yetmediği, emekçilerle iletişim kurup onları taraflaştırmak için burjuva siyasetinin iç çelişkileri üzerine de sözümüz olması gerektiği söylenebilir. Yüzümüzü topluma dönmek için devleti görmezden gelemeyeceğimiz belirtilebilir. Fakat söyleyeceğimiz her sözün, mücadelemizin temeli olan taban örgütlülüğü üzerine ayaklarını basması gerektiği, bunu layıkıyla yapamadığımız sürece sözümüzün havada kalacağı unutulmamalı. Yani şu an her yeri sarmış taban (öz)örgütlerimiz olsaydı ulusalcı ve liberal versiyonlarıyla düzen içi tüm tarafların bize karşı tutumlarını daha net görebilir ve ona göre 'evet' ya da 'hayır' tutumu alırken daha net olur, daha az bölünürdük diye düşünüyorum. Çünkü solun ciddi bir gücü olsaydı zaten düzen kendi iç mücadelesini erteler ve bize saldırırdı. 12 Eylül öncesi MC hükümetleri ittifakı gibi; milliyetçisi, liberali, muhafazakarı, ordusu ve cemaati ittifak olup solun üzerine gelirdi. O vakit ne ulusalcının bağımsızlık umurunda olurdu ne de liberalin demokrasi umurunda olurdu! Biz de ne birine ne diğerine yanaşır, ikisinin de ne olduğunu çok daha gösterme olanağı bulur, 'hayır' da 'yetmez ama' da demezdik. Kendi işimize bakardık. Çünkü demokratikleşme hikayesini biz güçlüyken gündeme getirmezler, anayasa referandumu falan yapmazlardı.
Renkli devrimler, 'kontrgerillanın tasfiyesi' söylemleri ve 'demokratikleşme' tam da Doğu Blokunun çökmesi, işçi sınıfı hareketinin güçten düşmesi ve solun etkisizleşmesiyle dünyanın gündemine girdi. Bugünkü 'demokratikleşme'nin kırmızı çizgisi sınıf mücadelesi ve solun yokluğudur. Bunlar güçsüz olduğu için demokrasi rüzgarı estiriyorlar. Biraz kafamızı kaldıralım, faşizmin karasını görürüz yine. Nitekim Hopa'da gördük, yumurta atınca gördük, KCK üzerinden de görüyoruz.
Kısacası diyeceğim odur ki, solun bugünkü kamplaşma ve iç didişmeleri aslında kendi güçsüzlüğünden kaynaklanmaktadır ve güçlenmek dışında da bir çaresi yoktur. Sokağı örgütlemektense muarızını 'darbecilik' ya da 'liboşluk'la suçlamak daha kolay çünkü. 'Hayır'ı ya da 'Yetmez ama evet'i savunmaktansa sokağı örgütlemeyi düşünsek hepimiz için çok daha faydalı olur. Tam da böyle düşündüğüm için Hayır ya da Yetmez Ama türünden taraflaşmaları, keza ergenekon süreci üzerinde yaşanan ayrımları son tahlilde kıymetsiz ve gereksiz görme eğilimindeyim. Toplumsal alanda gücü ve mecali tükenen sol düzen içi didişmeyi yorumlarken spekülasyona dalmakta ve başkasının gücünden medet umarak(AKP'den demokrasi ummak gibi) bir yere gelmeye çalışmaktadır. Oysa yapılması gereken basittir: Öz gücünü inşa et ya da sus. Konuşacaksan da öz gücünü inşa ederken konuş. Onunla bir bağı olsun.
Fakat sokağı örgütlemeye, emeği sistemden bağımsızlaştırmaya, öz yönetim örgütleri kurmaya kalktığımızda daha ilk adımlarımızda kolluk güçlerini ve hukuksuzluğu karşımızda buluyoruz. Evet, özgürlükçü sol bir taban örgütlenmesi ancak ve ancak nispeten demokratik bir ülkede yapılabilir. Baskıcı, hukuksuz bir ülkede ikili iktidarı kurabileceğin ağları yaratmana izin vermezler. Nitekim KCK operasyonları bunun bir göstergesi. O halde, ''Biz aşağıdan bir mücadele ile öz yönetim organlarını kuracak, sosyalizmin nüvelerini bugünden atacağız'' derken hayal mi görüyoruz? Kısmen! Çünkü faşizmde bunu yapamayız. Daha doğrusu, zor da olsa yaprız ama bu özörgütlülükler faşizme karşı direniş odakları hüviyeti de kazanmak, hatta mümkünse -PKK örneğinde görüldüğü üzere- silahlı bir güçle desteklenmek zorundadır. Aslında PKK gözümüzün önündeki açık bir örnektir. Silahlı gücü olmasa -kitleselliğine rağmen- yasal parti çalışması ya da KCK örgütlenmesi yapabilir miydi? Hiçbir legal-demokratik mücadeleyi yaşatmazlardı. Bu, faşizmin realitesidir. Bu noktada Kürt hareketini silah bırakmaya çağırmakla onu kendini tasfiye etmeye çağırmak arasındaki çizgi de çok incedir. Çünkü demokratik bir ülkede yaşamıyoruz hala.
Hayır ve Yetmez Ama Evet diyenlere aynı mesafedeymiş gibi davranmayacağım. Yetmez Ama Evet diyenler AKP'nin burjuva demokrasisini tamamlayarak faşizmi tasfiye ettiğini, bu sürecin solun sokağı örgütlemesi için gerekli özgürlük ortamını da getirebileceğini iddia ettiler. Oysa söz konusu demokratikleşme tam da 12 Eylül darbesiyle solun ezilip geçilmesine dayanan, solsuzluğu şart koşan bir sahte demokratikleşmeydi. Söz konusu olan ''burjuva demokrasisinin tamamlanması'' değil, eski tip örtük faşizmin biçim değiştirmesi, emperyalizmin yeni yönelimlerine göre revize edilmesiydi. Eski faşizmin Türkçü ayağı törpülenip dinsel ayağı öne çıkarılıyor, kadrolar da ona göre değiştiriliyordu. Elbette emperyalizm tüm dünyada yaptığı gibi bunu da -AKP eliyle- bir demokratikleşme olarak topluma sundu. Düne göre daha çok desteklenen ve önü açılan muhafazakarlar için görüntü 'demokratikleşmeye' benzese de diğer kesimler için değişen birşey yoktu.
O halde liberal solun ve Yetmez Ama Evetçilerin temel yanılgısı neydi? Kendi özgüçleri yerine bir başka öznenin(AKP-cemaat ikilisinin) gücüne dayanarak siyaset yapmaya kalkmaları ve ülkedeki sistemi doğru okuyamamalarıydı. Ülkeyi tahlil ederken marksist bir perspektiften hareket edip demokrasiyi sınıfsal temelleriyle ilişkilendirmek yerine tıpkı liberaller gibi sınıfsal meseleyi göz ardı ederek bunu salt bir vesayet sorunu olarak ele aldılar. Bu bakımdan ''liberal sol'' adlandırmasını hak ettiklerini söyleyebiliriz. Söz konusu olanın bir demokratikleşme değil örtük faşizmin revizyonu olduğunu da bu yüzden gözden kaçırmışlardı.
Peki Hayırcı sola ne demeli? 28 Şubat'ta ''Ne darbe ne şeriat'' derken, sonrasında da ''Yesinler Birbirlerini'' manşeti atarken doğru tutum almışlardı. Referandumdaki Hayır'ı ise süreci doğru okuyan bir politik öznenin -ulusal solun etkisiyle- yaptığı bir mantık yanlışı olarak görüyorum. İlkokul seviyesi mantık dersine gerek yok, ''İkisine de hayır'' demek boykot demektir. Fakat bu çok da önemli değil. Zira solun özgücü sıfıra yakınken ne dediğiyle ilgilenmiyorum. Sokakta özgücümüzü örgütlemek, öz yönetim organlarını yaymak gerekiyor. Ama tam da faşist-oligarşik bir diktatörlükle karşı karşıya olduğumuz için bunu yapmamıza izin verilmiyor, ilk adımda devlet tepemize biniyor. Çözüm ne?
Önümüzde açık bir örnek var. PKK örneği. ''Demokratik sosyalizm''leri gereği onlar da özyönetim organları yaratıp yaymak hedefindeler. Parlamenter-legal yolu da kullanıyorlar. Ama devletin yüzde 10 barajı ve BDP'yi yok etme niyetleri duruyor, KCK operasyonları sürüyor. Öz yönetim organlarının yaratımı ve yayılması için gerekli asgari demokrasinin mevcut olmadığını biliyorlar. Tam da bu yüzden silahlı güçleri olmadan bir hiç olacaklarını seziyorlar. Bunca yıl silahlı güçlerine dayanarak ayakta kaldıkları; bu olmasaydı gerek parti kapama gerek polis operasyonlarıyla çoktan tasfiye edilmiş olacaklarını bilmek için de herhalde çok zeki olmak gerekmiyor. Solun tükenmişliğini aşamaması ama PKK'nin uzun yıllar direnebilmesi bize çok temel soruları yeniden sormayı gerekli kılıyor: Faşizme karşı mücadele nasıl bir mücadeleydi? Oligarşi ile halkın menuniyetsizliği arasındaki suni dengeyi kırmanın yolu neydi? İktidarın gücünün abartılı olmadığını halka göstermenin yolu neydi?
Mahir Çayan'ı hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. ''Dokunan yanar'' algısının toplumda yarattığı pasifizmi başka türlü aşabilmek zor.
Diyorduk ki TC emperyalizmin yarı sömürgesi durumundaki faşist-oligarşik bir diktatörlüktür. Sermayenin küreselleşmesi, ortak pazar, emperyalist ülkelerden ziyade emperyalist kuruluşların belirleyiciliğinin artması, imparatorluk tezleri, ulus üstü entegrasyon projeleri v.s. bağlamında yarı sömürge tanımı eleştirilebilir. G-20 üyesi bir ülke hala emperyalist zincirin alt basamaklarındadır ama nasıl yarı sömürge oluyormuş diye itiraz edilebilir. Ama en azından, krizleri daha sık nükseden ve işi ekolojik bir yıkıma kadar götüren küresel kapitalizmin kendi varlığını sürdürülebilir kılmak için dünyanın her yerinde otoriter bir yönelime girdiğini, artan tepkileri sindirmek için de kaçınılmaz olarak demokrasisini biçimde bırakıp örtük bir faşizmi söz konusu edeceğini söyleyebilir, bu noktada ortaklaşabiliriz. Zaten ''yarı sömürge tipi faşizm''in bir diğer adı da 'örtük faşizm' idi. Yani esas mesele 'yarı sömürge' meselesi değil, zaten kapitalizm içsel bir olgu olduğu ve her halükarda antikapitalist bir mücadeleye dayanmak zorunda olduğumuza göre 'yarı sömürge' tesbitinde uzlaşma ısrarının fazla bir anlamı da yok. Asıl olan örtük faşizm tesbitinde uzlaşmaktır. Çünkü belli bir derinliği olan bir demokraside solculuk yapmak ile son tahlilde faşist yüzü açığa çıkan bir düzende solculuk yapmak farklıdır. Kapitalizmin global bir krizde olduğu aşikar ama herşeye rağmen bu krizi yönetebildiği de aşikar. Evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçtiği tespitiyle benzeşiyor mu? Mahir Çayan'ın sadece yari sömürge ülkeler için yaptığı bu değerlendirme sanki global boyutta anlam kazandı. Global boyutta emekçiler tepkili ama otoriterleşen yönetimlerle arada bir 'suni denge' de kurulmuş vaziyette. Bu suni dengenin kırılması gerekiyor. Kapitalizmin, ekolojik felaketi bile kapıya dayayan yapısı, ulaştığı bu aşamada 'sürekli bunalım' içerisindedir.
Özgürlükçü bir sosyalizmi savunuyorsak 'aşağıdancı' olmak, geleceğin toplumunun nüvelerini bugünden atmak, şimdiden özgürlükçü ve eşitlikçi insan ilişkilerini geliştirmek gerekiyor. Solculuk iddiasında bulunanlar, bugünden sokağa çıkıp emeğin devletten, sermayeden ve onun ideolojilerinden bağımsızlaşması, kendini yönetme yetisini geliştirdiği pratiklerin tabanda yayılması ve nihayetinde devrimle sonuçlanacak bir 'ikili iktidar' durumunun yaratılması için çabalamak zorunda. Bu yönde bir çaba yokken ya da çaba varsa da sonuç yokken, 'Hayır' mı yoksa 'Yetmez Ama Evet' mi dendiği üzerinden taraflaşmak ve kıyameti koparmak da 'lafazanlık üzerinden birbirine devrimcilik taslamak' olarak görülebilir. İçeriksiz, boş bir tartışma gibi... Öyle anlaşılıyor ki, sokağı örgütlemekte başarısız olan solun bu sancısı çenesine vurmuştur ve faşizmle dövüşebilecek denli gelişemeyenler birbiriyle dövüşmeye, son tahlilde düzen içi bir akımın kuyrukçuluğunu yapmaya mahkumdur.
Bu noktada, geleceğin sosyalizminin ve düzeni devrimci bir krize sokacak olan ikili iktidarın öz yönetim organlarını bugünden oluşturmak için sokağa inmenin yetmediği, emekçilerle iletişim kurup onları taraflaştırmak için burjuva siyasetinin iç çelişkileri üzerine de sözümüz olması gerektiği söylenebilir. Yüzümüzü topluma dönmek için devleti görmezden gelemeyeceğimiz belirtilebilir. Fakat söyleyeceğimiz her sözün, mücadelemizin temeli olan taban örgütlülüğü üzerine ayaklarını basması gerektiği, bunu layıkıyla yapamadığımız sürece sözümüzün havada kalacağı unutulmamalı. Yani şu an her yeri sarmış taban (öz)örgütlerimiz olsaydı ulusalcı ve liberal versiyonlarıyla düzen içi tüm tarafların bize karşı tutumlarını daha net görebilir ve ona göre 'evet' ya da 'hayır' tutumu alırken daha net olur, daha az bölünürdük diye düşünüyorum. Çünkü solun ciddi bir gücü olsaydı zaten düzen kendi iç mücadelesini erteler ve bize saldırırdı. 12 Eylül öncesi MC hükümetleri ittifakı gibi; milliyetçisi, liberali, muhafazakarı, ordusu ve cemaati ittifak olup solun üzerine gelirdi. O vakit ne ulusalcının bağımsızlık umurunda olurdu ne de liberalin demokrasi umurunda olurdu! Biz de ne birine ne diğerine yanaşır, ikisinin de ne olduğunu çok daha gösterme olanağı bulur, 'hayır' da 'yetmez ama' da demezdik. Kendi işimize bakardık. Çünkü demokratikleşme hikayesini biz güçlüyken gündeme getirmezler, anayasa referandumu falan yapmazlardı.
Renkli devrimler, 'kontrgerillanın tasfiyesi' söylemleri ve 'demokratikleşme' tam da Doğu Blokunun çökmesi, işçi sınıfı hareketinin güçten düşmesi ve solun etkisizleşmesiyle dünyanın gündemine girdi. Bugünkü 'demokratikleşme'nin kırmızı çizgisi sınıf mücadelesi ve solun yokluğudur. Bunlar güçsüz olduğu için demokrasi rüzgarı estiriyorlar. Biraz kafamızı kaldıralım, faşizmin karasını görürüz yine. Nitekim Hopa'da gördük, yumurta atınca gördük, KCK üzerinden de görüyoruz.
Kısacası diyeceğim odur ki, solun bugünkü kamplaşma ve iç didişmeleri aslında kendi güçsüzlüğünden kaynaklanmaktadır ve güçlenmek dışında da bir çaresi yoktur. Sokağı örgütlemektense muarızını 'darbecilik' ya da 'liboşluk'la suçlamak daha kolay çünkü. 'Hayır'ı ya da 'Yetmez ama evet'i savunmaktansa sokağı örgütlemeyi düşünsek hepimiz için çok daha faydalı olur. Tam da böyle düşündüğüm için Hayır ya da Yetmez Ama türünden taraflaşmaları, keza ergenekon süreci üzerinde yaşanan ayrımları son tahlilde kıymetsiz ve gereksiz görme eğilimindeyim. Toplumsal alanda gücü ve mecali tükenen sol düzen içi didişmeyi yorumlarken spekülasyona dalmakta ve başkasının gücünden medet umarak(AKP'den demokrasi ummak gibi) bir yere gelmeye çalışmaktadır. Oysa yapılması gereken basittir: Öz gücünü inşa et ya da sus. Konuşacaksan da öz gücünü inşa ederken konuş. Onunla bir bağı olsun.
Fakat sokağı örgütlemeye, emeği sistemden bağımsızlaştırmaya, öz yönetim örgütleri kurmaya kalktığımızda daha ilk adımlarımızda kolluk güçlerini ve hukuksuzluğu karşımızda buluyoruz. Evet, özgürlükçü sol bir taban örgütlenmesi ancak ve ancak nispeten demokratik bir ülkede yapılabilir. Baskıcı, hukuksuz bir ülkede ikili iktidarı kurabileceğin ağları yaratmana izin vermezler. Nitekim KCK operasyonları bunun bir göstergesi. O halde, ''Biz aşağıdan bir mücadele ile öz yönetim organlarını kuracak, sosyalizmin nüvelerini bugünden atacağız'' derken hayal mi görüyoruz? Kısmen! Çünkü faşizmde bunu yapamayız. Daha doğrusu, zor da olsa yaprız ama bu özörgütlülükler faşizme karşı direniş odakları hüviyeti de kazanmak, hatta mümkünse -PKK örneğinde görüldüğü üzere- silahlı bir güçle desteklenmek zorundadır. Aslında PKK gözümüzün önündeki açık bir örnektir. Silahlı gücü olmasa -kitleselliğine rağmen- yasal parti çalışması ya da KCK örgütlenmesi yapabilir miydi? Hiçbir legal-demokratik mücadeleyi yaşatmazlardı. Bu, faşizmin realitesidir. Bu noktada Kürt hareketini silah bırakmaya çağırmakla onu kendini tasfiye etmeye çağırmak arasındaki çizgi de çok incedir. Çünkü demokratik bir ülkede yaşamıyoruz hala.
Hayır ve Yetmez Ama Evet diyenlere aynı mesafedeymiş gibi davranmayacağım. Yetmez Ama Evet diyenler AKP'nin burjuva demokrasisini tamamlayarak faşizmi tasfiye ettiğini, bu sürecin solun sokağı örgütlemesi için gerekli özgürlük ortamını da getirebileceğini iddia ettiler. Oysa söz konusu demokratikleşme tam da 12 Eylül darbesiyle solun ezilip geçilmesine dayanan, solsuzluğu şart koşan bir sahte demokratikleşmeydi. Söz konusu olan ''burjuva demokrasisinin tamamlanması'' değil, eski tip örtük faşizmin biçim değiştirmesi, emperyalizmin yeni yönelimlerine göre revize edilmesiydi. Eski faşizmin Türkçü ayağı törpülenip dinsel ayağı öne çıkarılıyor, kadrolar da ona göre değiştiriliyordu. Elbette emperyalizm tüm dünyada yaptığı gibi bunu da -AKP eliyle- bir demokratikleşme olarak topluma sundu. Düne göre daha çok desteklenen ve önü açılan muhafazakarlar için görüntü 'demokratikleşmeye' benzese de diğer kesimler için değişen birşey yoktu.
O halde liberal solun ve Yetmez Ama Evetçilerin temel yanılgısı neydi? Kendi özgüçleri yerine bir başka öznenin(AKP-cemaat ikilisinin) gücüne dayanarak siyaset yapmaya kalkmaları ve ülkedeki sistemi doğru okuyamamalarıydı. Ülkeyi tahlil ederken marksist bir perspektiften hareket edip demokrasiyi sınıfsal temelleriyle ilişkilendirmek yerine tıpkı liberaller gibi sınıfsal meseleyi göz ardı ederek bunu salt bir vesayet sorunu olarak ele aldılar. Bu bakımdan ''liberal sol'' adlandırmasını hak ettiklerini söyleyebiliriz. Söz konusu olanın bir demokratikleşme değil örtük faşizmin revizyonu olduğunu da bu yüzden gözden kaçırmışlardı.
Peki Hayırcı sola ne demeli? 28 Şubat'ta ''Ne darbe ne şeriat'' derken, sonrasında da ''Yesinler Birbirlerini'' manşeti atarken doğru tutum almışlardı. Referandumdaki Hayır'ı ise süreci doğru okuyan bir politik öznenin -ulusal solun etkisiyle- yaptığı bir mantık yanlışı olarak görüyorum. İlkokul seviyesi mantık dersine gerek yok, ''İkisine de hayır'' demek boykot demektir. Fakat bu çok da önemli değil. Zira solun özgücü sıfıra yakınken ne dediğiyle ilgilenmiyorum. Sokakta özgücümüzü örgütlemek, öz yönetim organlarını yaymak gerekiyor. Ama tam da faşist-oligarşik bir diktatörlükle karşı karşıya olduğumuz için bunu yapmamıza izin verilmiyor, ilk adımda devlet tepemize biniyor. Çözüm ne?
Önümüzde açık bir örnek var. PKK örneği. ''Demokratik sosyalizm''leri gereği onlar da özyönetim organları yaratıp yaymak hedefindeler. Parlamenter-legal yolu da kullanıyorlar. Ama devletin yüzde 10 barajı ve BDP'yi yok etme niyetleri duruyor, KCK operasyonları sürüyor. Öz yönetim organlarının yaratımı ve yayılması için gerekli asgari demokrasinin mevcut olmadığını biliyorlar. Tam da bu yüzden silahlı güçleri olmadan bir hiç olacaklarını seziyorlar. Bunca yıl silahlı güçlerine dayanarak ayakta kaldıkları; bu olmasaydı gerek parti kapama gerek polis operasyonlarıyla çoktan tasfiye edilmiş olacaklarını bilmek için de herhalde çok zeki olmak gerekmiyor. Solun tükenmişliğini aşamaması ama PKK'nin uzun yıllar direnebilmesi bize çok temel soruları yeniden sormayı gerekli kılıyor: Faşizme karşı mücadele nasıl bir mücadeleydi? Oligarşi ile halkın menuniyetsizliği arasındaki suni dengeyi kırmanın yolu neydi? İktidarın gücünün abartılı olmadığını halka göstermenin yolu neydi?
Mahir Çayan'ı hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. ''Dokunan yanar'' algısının toplumda yarattığı pasifizmi başka türlü aşabilmek zor.