PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Spinozacı Marksizm ve Anarşiye Varan Teorisi


Jolly Jocker
22-02-2012, 08:14
Burjuva düşünürleri, örneğin Thomas Hobbes, Leviathan adlı çalışmasında doğal durumu ''herkesin herkesle savaşı'' olarak tanımlar ve doğal durumdan sivil duruma geçişi bireyin güvenlik ihtiyacına bağlar. Ona göre bu geçiş medeniyeti getirmiştir. Devlet bu şekilde doğmuştur. Bireysel çıkar farklılıklarının çatışmaya dönmesini engellemek için bireyler üstü -topluma aşkın- bir iktidar olarak devlet ve hukuk ortaya çıkar. Hak da bireyin devlete karşı ödev ve sorumlulukları temelinde anlamlandırılır.

Spinoza ise bu kurguyu kabul etmez. Ona göre hak bir ''yapabilirlik olanağını'' değil eylemi ifade eder. Yani hak kavramı güçle ilgilidir. Kullanmadığın hakkın anlamı yoktur. Bu yüzden haklar bir beyanname gibi yazılıp kabul edilmez. Kullanılır sadece. Kullanıldığında da kullananın öznelliğinin hükmündedir hak. Bir başka (aşkın) iktidarla ilişkilendirilmez. Sadece yaşanır. Birey, eyleyebildiği güç kadar hakka sahiptir.

Görüldüğü üzere bu perspektif aşkın bir iktidara, aşkın bir hukuka ve dolayısıyla devlete yer vermez. Zira doğal durum herkesin herkesle savaşı değildir. Burjuva perspektifi, soyutlanmış bir birey ve onun etrafıyla çelişik çıkarları önkabulünden hareket ettiği için bunu iddia eder. Ama birey toplumsal bir varlıktır. Etrafı ve diğer bireylerle sürekli ilişkidedir. Spinoza, kendi materyalizmi gereği, varlığın içkin kudretiyle ilgilenir. Örgütlenme, sözleşme yoluyla güvencede olan birey üstü bir biçim değildir. Politik örgütlenme, tekilliklerin kendi içkin güçleri(arzularını) eylemek üzere kendi gibilerle(ortak arzuyu taşıyanlarla) bir araya gelip organsız bir beden oluşturmasıdır. Bu ortak bedenin kurucu gücü, onun ortak arzusudur. Bu noktada politika, arzuları ortaklaştırmanın ifadesidir. Bu yüzden ontoloji, politika ve etik iç içedir.

Burjuva perspektifte yer alan, bireyin doğal durumdan kaçıp kişisel çıkarını güvenceye alabilmek için kendi gücünü devrettiği bir aşkın iktidara bizim düşüncemizde yer yoktur. Biz doğal olanla barışığız. Doğal-politik beden, birbirini yemeye hazır soyut bireyler topluluğu değil, ortak bir etkinlikte birleşen tekilliklerin oluşturduğu çokluktur. İki şey bir araya gelirse ortaklaşa daha fazla hakka sahip olurlar. Biraraya gelme ne kadar fazla olursa elde edilen hak da o kadar fazla olur. Çünkü birlikten kuvvet doğar. Doğal durum herkesin herkesle savaşını değil, tekilliklerin ortak arzuyu gerçekleştirmek için ortak eylemsellikte birleşmesini ve bu da elde edilen hakkın artışını doğurur. Çıkarları uyumlaştıran, ortaklaşmış arzumuz ve eylemde birlik olmaktır. Burada tekil bedenler aynı arzuyu yaşayan ve aynı eylemi gerçekleştiren ortak bir beden haline gelirler. Bu bedende baş ve ayaklar yoktur. Çünkü iktidar aşkın değil içkindir.

Bu perspektifte politik örgüt doğal hakkı reddetmek için değil gerçekleştirmek için kurulur. Buna egemenlik denir. Egemenlik komünal iradeye dayanır. Tekillikler, kendi doğalarını kaybetmeden çokluğu oluşturdukları için egemenlik içkindir ve hepsi bunun bir parçasıdır. Bu iktidar, onlara aşkın değildir. Her tekillik buna sahiptir. Spinoza da iki kavram göze çarpar. Potantia ve potestas. Bunlar; içkin kurucu güç ve aşkın iktidar anlamına gelir. İçkin kurucu güç kendini gerçekleştirdiğinde aşkın iktidar yıkılır. ''İktidarı yıkalım, sonra nasılsa özgürlük toplumu doğar'' fikri değil; ''biz özgür ilişkileri bugünden yaydıkça iktidar yıkılacaktır'' fikri hakimdir. Yani karşıtını olumsuzlayan değil kendini olumlayan bir yaklaşım söz konusudur burada.

Kullan(a)madığın hak, hak değildir. Kullanamadıktan sonra kağıt üzerinde sana tanınmış olması birşeye yaramaz. Bu yüzden hak kavramı bir potansiyeli ifade etmez. Eylemselliği ifade eder. Hak yalnızca gerçekleştirildiğinde anlamlıdır. Gerçekleştiğinde ise söz konusu hak sadece gerçekleştirenle ilişkidedir, başka bir (aşkın)iktidarla ilişkiye giremez. İnsan hakları manifestosu yazmayın, insan haklarının eylemde yaşanmasını gözetin. Hukuk kuralları yazmayın, insanın özgürce toplumsallaşmasını ve toplumsal bedenin kendini gerçekleştirmesini sağlayın. Böylece toplumun üzerinde aşkın bir iktidara gerek kalmaz. Devlet, insanlar arasındaki ilişkisellikten doğar. İnsanlar birbiriyle farklı türde ilişkilenmelidir. Ancak o zaman devlet ortadan kaldırılabilir. Devletin yok edilmesi tarihsel maddi koşulların belli bir gelişim aşamasının sonucu değildir, insanlar arasında ortaklaşmış ve özgürleşmiş ilişkilenmelerin sonucudur. Bırakın ve destekleyin ki insanlar kendi tekilliklerini muhafaza edebildikleri bir çoklukta politik bir beden haline gelsin.

Spinoza'da insanın varoluş ve eyleyiş gücünün artması bireyde sevinç, bu gücün kendinden farklı/aşkın bir iktidar tarafından engellenmesi ise bireyde keder yaratır. Bireyin doğal yönelimi, varoluş ve eyleyiş gücünü artırmak, sevinci kovalamak ve kendini gerçekleştirmektir. Bu aynı zamanda özgürlüktür. İktidar ise bireyleri kederlendirerek kendini vareder. İktidara direnişin kökeni de bireyin kederden kaçış yöneliminde bulunabilir(ki son derece doğal ve insani bir yönelimdir).

Akıl ile beden(arzu) arasındaki dualite(ikilik) her türlü toplumsal ikiliğin(devlet ve sivil toplum ikiliği, özel alan ile kamusal alan ikiliği v.s.) temelidir. Buna göre akıl bedeni kontrol ve disipline eder. Arzuyu çeşitli amaçlar için bastırır ve manipüle eder. Akıl araçsallaştırılmıştır burada. Devlet, aşkın bir iktidar olarak toplumsal bedeni kontrol eder. Devletin mantığı, akıl ile beden arasında ikiliğe dayanan ve akla bedeni kontrol yetkisi veren zihniyete dayanır. Dinin mantığı da aynıdır. Akıl bedeni dizginlemekle mükellef ise ve bedenin arzuları tehlikeliyse o halde bunlar farklı tabiatta iki cevher olmalıdır. Bu bakış açısı kolayca aklı bedenden ayırıp daha yüksek bir akılla ilişkilendirmeye ve dine varır. Spinoza'nın materyalizmi ise bunu en keskin biçimde reddeder. Aklın görevi bedeni(arzuyu) dizginlemek değil bilmektir. Bilmelidir ki bedeniyle barışsın ve benzer arzuyu duyumsayan bedenlerle biraraya gelsin. Böylece ortak arzuyu gerçekleştirmek için ortak etkinlik yürüten organsız bir beden(komün) haline gelebilirler. Bu durum, akıl ve bedeni barıştırıp birleştirir. Tutkular kölelik değildir. Ancak akıl tarafından bastırıldığında kölelik olur. Bu bastırma ve yönetme kaygısı ahlakın da temelidir. Oysa arzu, insanın özüdür. Devrimci politikanın özü, arzuyu kollektif biçimde örgütlemektir. Bu aynı zamanda etiğimizin temelidir. Etik ile ahlak burada karşı karşıya gelmektedir.

Akıl ve beden arasındaki ikiliği savunmak yabancılaşmayı(en başta da bireyin kendine yabancılaşmasını), sınıfları, hiyerarşiyi ve devleti doğurur. Akıl ve beden arasındaki yarılmayı aşmak ve bütüne ulaşmak, arzuyu gerçekleştirmek üzere aklı seferber etmek bize her türlü yabancılaşmayı aşma olanağı verir. Buradan yıkıcı değil kurucu bir anarşi doğar. İkilikler bir olur. Ontoloji, etik ve politika da bir olur. Politika, arzuyu manipüle etmek ya da yönetmek(burjuva politikası) olmaktan çıkar ve ortak arzuyu özgürleştirmek-örgütlemek halini alır(komünist politika). Ortak arzunun örgütlenmesi devrimci mücadeledir. Kurucu gücümüzün temelidir. İçkin kurucu güç ortaya çıktıkça toplumsal beden üzerindeki denetim mekanizmasının ve aşkın iktidarın çökmesi devrimdir. Ortak arzunun her bireyin hakkını genişleterek hayat bulması özgürleşmedir.

Spinozacı marksizm, otonomist marksizm hareketinin teorisidir. Ayrıca anarşist komünist çizgideki Deleuze'de de bulunur. Bu başlıkta çeşitli iletilerle otonomist marksizmi anlatmaya çalışacağım.

Jolly Jocker
04-06-2012, 23:39
Beden politikası önemli.

Bedenin dokunulmazlığı ve özgürlüğü, teorimizdeki temel başlıklardan biri olmalı. Beden; uzuvları, arzuları, düşünceleri, vicdanı ve kendini ifade etme biçimiyle bir bütündür ve tahakküm edilemez. İktidar bedeni tahakküm ediyor. Beden bir savaş alanı. Devlet, kapitalizm, patriarşi, genel ahlak ve din önce bedeni tahakküm ediyor. Hapishaneler, akıl hastaneleri ve evler. İşkence, dayak ve tecavüz. Hepsi iktidarların bedeni hizaya sokma çabası. Giyim-kuşam ve davranış kalıpları. Mimik ve jestlere dek kıstırıyor bizi. Güdülen, kontrol edilen ve denetlenen, hizaya sokulan bir sürü müyüz?

Bedenimiz bizden başka kime ait olabilir? Devlete mi, yoksa Tanrıya mı? Bedeni özgür bırakan bir din var mı ki? İnsanları sürü gibi görmeyen, Tanrıyı başına çoban dikmeyen, herkesin kendi yaşamının biricik sahibi olduğunu kabul eden bir din var mı?

Bedenimiz bir öncü partinin merkez komitesine ait olabilir mi peki? Ya da çok bilmiş bir lidere?
Potansiyelimiz sınırlanamaz. Özgürlük, bedenlerin kendilerini gerçekleştirebilmesi ve herkesin kendi yaşamının biricik hakimi olmasıyla sağlanabilir ancak.

Beden politikasında ontoloji, etik ve politika iç içe geçiyor. Bedenler hür türden iktidara direniyor.

Heteronormatif ahlak arzulara sınır koyuyor, farklı arzulayanları yargılıyor. Ataerkil ahlak arzunun özgürce dile gelmesini ve yaşanmasını kısıtlıyor, kadın cinselliğini görünmezleştirmeye çabalıyor, toplumsal cinsiyet rollerine direnenleri dışlıyor. Bu yüzden haremlik ve selamlık uyguluyor, bu yüzden kadını 'kapatıyor'. Farklı varoluşların ''Ben de varım!'' demesi devrimcileşiyor. Toplumsal cinsiyet kalıbı olarak ''erkek'', ancak toplumsal cinsiyet kalıbı olarak ''kadın'' yeniden üretildikçe kendini ve iktidarını sürdürebiliyor. Rolleri ve kalıpları aşmak hayati önem taşıyor.

Kapitalizm, emek ile sermaye arasındaki sınıflaştırma diyalektiğinden doğuyor. Emeğin sınıfsızlaşma pratiklerine sermaye devletleşerek cevap veriyor, şiddet uyguluyor. Burjuvazi, emeğin özgürleşme edimleri karşısında devlet oluyor, otoriterleşiyor. Emekçiler 'ücretli emek' olarak sınıflaştırılıyor, tahakküm ediliyor. Üretim sürecinde ipler emekçi kitlelerin elinde değil. Emekçi bireyler alınıp satılabilen metalar haline getiriliyor. Kapitalizmde bireysellik, özgürlük üzerinden değil, sermayeye dayanarak başkalarını tahakküm etme üzerinden tanımlanıyor. Kapitalizm tüm yaşamı üretiyor. Tüm toplum fabrikalaşırken işçi sınıfının kapsamı genişliyor. Emekçiler, bir sınıf olmaktan kurtulmak için mücadele ediyor. Burjuvaziye, kendilerini işçileştirdikleri için isyan ediyor. Çünkü herkes için özgürlük ancak böylesi bir isyanla mümkündür.

Tekilliklerin biraraya gelmesiyle oluşan başsız ve ayaksız toplumsal beden her açıdan direnmeli. Bu direniş politik ve etiktir. Ontolojik ayağı da görülmeli. Bu ayak, Spinoza ve Marks'ın birbirine dokunduğu yerdedir. Direnişin sloganı, ''Hayatımı geri alıyorum'' olabilir.