PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Haklı Olan Bir Ayak Başparmağı


AhbAp
02-03-2012, 21:34
HAKLI OLAN BİR AYAK BAŞPARMAĞI

Bütün gün kentin sıkışık kalabalığı içinde, oradan oraya itilip kakılmaktan sinirleri bozulmuştu. Kalabalığın arkasından itmesiyle, kaç kez gitmek istemediği yere sürüklenerek zorla götürülmüştü. Saatlerce beklediği kuyruklarda, zorlukla binebildiği taşıtlarda ezilmiş, çiğnenmiş, sıkıştırılmış, mıncıklanmıştı. İşi gereği girip çıktığı devlet dairelerinde küçük memurlar, hatta hademeler, odacılar kendisini azarlamışlar, aşağılamışlardı. Boksörlerin pancıkbol dedikleri o içi kum dolu yumruk atma torbalarına benzemişti. Nasıl boksörler, alıştırma için o kum torbalarını durmadan yumruklarlarsa, onu da işte öyle dirseklemişler, itmişler, kakmışlar, çekmişler, çekiştirmişlerdi. Öne geçmek, yer kapmak, öncelik kazanmak için herkes birbiriyle açıkgözlük yarışına girmiş gibiydi.

Akşam işte bu sinir gerilimiyle evine dönmüştü. Evi, kentin o saldırganlığından, tedirginliğinden daha rahat değildi. Sanki evin havası çekilmişti. Boğulur gibi oluyordu. Ağzında lokmaları büyüye büyüye akşam yemeğini yedikten sonra kendini sokağa attı. Gecenin serinliğinde, bungunluktan kurtulmak istiyordu. Geceleyin kentin kara kalabalığı dağılmıştı. Gündüzün yerlere tükürenler, birbirlerine bağırıp sövenler, itişip kakışanlar, o kaba ve kara kalabalık, ev denilen içleri aydınlatılmış kabuklarına çekilmişti. Anayoldan geçen arabalar da azalmıştı. Adam, büsbütün kendisiyle kalabilmek için anayoldan ayrıldı, ara yollardan birine saptı. Buradan insanlar daha seyrek geçiyordu. İnsan ki düşünmeden duramaz, ama o, ne düşündüğünün bilincinde bile değildi.

Aysız, yıldızsız, çok karanlık bir geceydi. Üstelik bu yürüdüğü yol, ya sokak lambaları olmadığından, ya da lambalar yanmadığından büsbütün karanlıktı.

Bir sokak kedisi, teleserek geçip gitti önünden.

Solunda, duvar boyunca uzanan dar çimen şeridine bakarak yürürken, otların arasından parlak bir nesnenin havaya sıçradığını gördü. Bir karış kadar havaya sıçrayan o nesne, yere düşüp otların arasında yitti. Pek az sonra yeniden sıçradı. Sıçraya sıçraya gidiyordu. Otların arasından zıplayıp çıktıkça, karanlığa ışıktan bir çizgi çiziyordu. Belki de küçük bir kurbağaydı. Ama kurbağalar ışıklı olmaz ki... Merak etti. Çimene eğildi. Sıçraya sıçraya giden o şeyi gördü. Ama ne olduğunu anlayamadı. İzledi o yaratığı. Bir karıştan biraz az yükseğe sıçrayarak, her sıçrayışında dört-beş parmaklık yol alıyordu. Yani gidişi hızlı değildi. O denli meraklandı ki, bu şaşılası yaratığı tutmak için elini uzattı. Handiyse tuttu tutacakken bir ses duydu. Duyduğu insan sesiydi.

- Beni rahat bırakın rica ederim.

İrkilip elini çekti. O canlı şey nedense, bir kısa süre sindikten sonra yine sıçradı. Adam merakını yenemedi. O şeyi tutmak için bir daha elini uzattı.

- Dokunmayın bana!..

Kimdi bu konuşan? Ancak bir çakıl iriliğindeki o şey mi konuşuyordu yoksa?

Ürkmüştü. Tutmak için o şeye elini uzatamıyordu artık.

- Kim konuşuyor? Diye fısıltıyla sordu.

- Ben.

- Sen kimsin?

- Bir ayak başparmağıyım.

- Ayak başparmağı mı?

- Evet.

-Konuşan başparmak!

- Şaşmakta haklısınız.

Birisinin kendisiyle alay ettiğini sanarak çömeldiği yerden kalkıp çevresine bakındı, duvarın öte yanına baktı. Kimseler yoktu.

Cin, peri, şeytan gibi uyduruklara da inanmazdı. Ama yine de bir korkuya kapıldı. Konuşan bir başparmak ne denli merak çekici bir nesne olursa olsun, yine de dönüp gidecekti, hatta koşarak gidecekti ki, yine o sesi duydu:

- Ben de bir zamanlar, sizin gibi bütün bir insanken, bir başparmağın konuştuğunu ne işitmiş ne de başkalarından duymuştum.

Arkasını ona dönmüş olan adam, ne adım atabildi ne de başparmağa dönebildi. Konuşan bir ayak başparmağı bile olsa, onu konuşurken bırakıp gitmek kabalık olacaktı.

- Merakınızı gidermemi ister misiniz, diye sordu başparmak.

Adam, yanıtsız bırakmak kabalık olduğu için, söz olsun diye,

- Yani... Ne gibi, dedi.

- Konuşan bir başparmağın başından geçenleri... dedi başparmak.

- Doğrusu ben de başımdan geçenleri birisine anlatmayı çok gereksiniyordum. Altı ayı geçti, hiç kimseyle konuşmadım. Bir insanın, bunca zaman konuşmaması çok zor; o insan parçalana parçalana sonunda benim gibi bir ayak başparmağı kalsa bile...

- Bir insan mı, diye şaşarak sordu adam.

- Bir zamanlar, evet, ben de, şimdi sizin olduğunuz gibi bütün bir insandım, dedi başparmak.

Adamın ağzından,

- Yaa! diye bir şaşkınlık sesi çıktı.

- Az ilerde bir çocuk bahçesi var. Geceleri kimse gelmez, rahat konuşuruz. İsterseniz gidelim, orda anlatırım başımdan geçenleri size.

Ayak başparmağı sıçraya sıçraya gidiyordu. Adam da kimileyin onun yanından, kimileyin arkasından yürüyordu.

Çocuk bahçesine girdiler. Başparmak, çimen otlarının arasındaydı. Adam da çimene oturdu. Çiğnenmiş çimenden adamın pantolonu ıslandı.

- Başlayalım mı anlatmaya, diye sordu başparmak.

- Lütfen, dedi adam.

Korkusu kalmamıştı. Konuşan bir başparmağa alışmış gibiydi.

- Bundan iki yıl öncesine dek, sizin gibi doğal bir insandım. Başım, gövdem, ellerim, yani bütün organlarım vardı.

Ayak başparmağı, başından geçenleri şöyle anlattı:

*

"Bir akşam vapura binmiştim, kentin öteki yakasına geçeceğim. Vapurun arka salonunda kanepeye oturdum. Az sonra yolcular doldu. Kanepe ve koltuklara yolcular oturdu. Boş yer kalmadı. Benim başında oturduğum kanepede üç yolcu oturuyordu. Ama koltuğun sağ başındaki yolcu, öylesine yayılıp kaykılmıştı ki, iki kişilikten daha geniş yeri kaplamıştı. Üstelik, kanepenin sağ yanını gövdesiyle örtmüş olduğundan, orda boş yer olduğunu kimse göremiyordu. Salona giren yolcular, boş yer aranıyor, bulamayınca dönüp gidiyorlardı. Vapur çok kalabalıktı. Yolcuların yarısına yakını ayakta kalmıştı. Bunca insan ayakta yolculuk ederken, o saygısız bencil herifin yarı yatar gibi kanepeye uzanmış olmasına çok canım sıkıldı. Bir süre, salona girip oturacak yer aranan yolculardan birinin, koltuktaki o boş yeri görmesini bekledim. Kimse görmedi. Göremezdi, çünkü o bencil herif, koltuktaki boş yeri görünmeyecek şekilde örtmüştü. Bir süre de, başka bir yolcu, bu terbiyesiz herifi uyarır diye bekledim. Ne koltuktaki boş yeri gören, ne o bencil herifi uyaran oldu.

Yaşlılar, çocuklu kadınlar ayakta kalmıştı. Artık dayanamadım, kanepeye yayılıp kaykılmış olan o bencil herife, yine de olabildiğince incelikle,

- Beyefendi, birazcık yanaşır mısınız lütfen, o boş yere birisi otursun, dedim.

Vay efendim vay!.. Ben miyim bu sözü söyleyen... Açtı ağzını, yumdu gözünü... Bar bar bağırıyordu. Herkes onu dinliyor, o salonda kimseden ses çıkmıyordu.

- Boş yer varsa gel de otur! diye bağırdı.

- Benim yerim var beyefendi, ben oturmuşum. Kendim için söylemiyorum, başkalarını düşünüyorum.

- Şuna bak şuna! Başkalarını düşünüyormuş... Sen komünist misin be!..

- Ama bunca insan ayaktayken...

- Sana ne ulan!.. Sen kendin yer bulmuşsun ya oturacak, daha ne istiyorsun?

- Yaşlı kadınlar var ayakta...

- Çok acıyorsan kalk da kendi yerini ver!

Bencil adam, gittikçe sesini dikleştiriyor, ben de gittikçe aşağıdan alıyordum. Doğrusunu isterseniz, o salondan birkaç kişinin bu tartışmaya karışacağını umuyordum. Çünkü ben o denli haklıydım, o bencil adam da o denli haksızdı ki, yolcuların hepsi değil, birkaçı sesini çıkarsa, saldırgan adam yana çekilip susmak zorunda kalacaktı. Ama kimseden ses çıkmıyor, hepsi kulak kesilmiş, bizi dinliyordu. Saldırgan adam, kendim oturacak yer bulmuşken ayakta kalan başka yolcuları düşündüğüm için bana "Komünist!" diye bağırıyordu.

Anlıyorum, siz bile şimdi, neden bu bencil saldırgan karşısında susmamış olmama şaşıyorsunuz. Neden susmadım? Çünkü yardım umarak salondaki yolcuların yüzlerine bakıyordum. Hepsinin gözlerinden bana hak verdiklerini anlıyordum. Hatta kimisi, başlarını sallayarak beni yüreklendiriyordu. Bu durumda susamazdım. Ben de sesimi birazcık yükselterek,

- Bunca yolcu ayaktayken, sizin iki kişilik yer kaplamanız ayıp değil mi, dedim.

Bu sözüm, o bencil saldırganı büsbütün çileden çıkardı. Ayağa fırlayıp üstüme saldırdı. O zamana dek bu çatışmaya karışmamış olan ve beni bakışlarıyla, baş sallamalarıyla yüreklendirmek, hatta kışkırtmak isteyen salondaki yolcuların artık işe karışacaklarını umuyordum. Ama umduğum olmadı. Hiçbirisi, hiç olmazsa damaklarında "cık cık" sesleri çıkararak olsun, bu saldırgan herifi protesto etmedi. Herif bana vurmaya başladı. Dayak yememe izin vermezler, araya girerler sanıyordum. Oysa salondakilerin kılı bile kıpırdamadı. Bana kıyasıya vuran herife karşı kendimi savunmaya çalışıyordum. Bir ara, yumruklarına karşı yüzümü korumaya çalıştığım sağ elimi, adam tutup arkama büktü ve kıvırmaya başladı. Kolumun omuz başından, tıpkı bir menteşe yuvasından çıkar gibi "kırt!" diye bir ses duydum. O sırada vapur iskeleye yanaşmıştı. Yolcular vapuru boşaltmaya başlamışlardı. Adam da söverek beni bırakıp salondan çıktı. Sağ kolumun omuz başı öyle acıyordu ki, yerimden kıpırdayamamıştım. Salondaki yolcular yanımdan geçerken, hepsi de sanki ezberlemiş gibi,

- Siz haklıydınız! deyip salondan çıkıyorlardı.

İçlerinden kimisi, arada bir sözcükleri değiştirerek,

- Yerden göğe hakkınız vardı...

Ya da,

- Kutlarım sizi, haksızlığa karşı geldiniz! gibi sözler söylüyordu.

Omuzbaşımda dayanılması çok zor bir ağrı ve acı vardı ama, salondaki bütün yolcuların beni haklı bulmaları da doğrusu sevindiriciydi. Tek kişi bile beni haksız bulmamıştı. Ya bir de beni haksız bulsalardı, ne yapardım? Ağrı gittikçe arttı. Eve gelir gelmez bayılmışım. Hastaneye kaldırdılar. Kolumu ta omuzbaşına dek alçıya koydular. Üç ay alçıda kaldım. Ne yazık ki iyileşemedim. Sağ kolumu omuzbaşından kestiler. Haklı olmak uğruna sağ kolumu yitirmiştim.

Günlerden birgün yine vapurla karşı yakaya geçiyordum. Soğuk bir kış sabahı. Vapurun alt kat salonuna indim. Salonun duvarında dört ayrı yerde "Bu salonda cıgara içilmez" diye yazılı. Karşımdaki adam, hem fosur fosur cıgara içiyor, hem de dumanını yüzüme doğru üflüyor. Bir süre sesimi çıkarmadım ama, sonunda dayancam kalmadı,

- Burada cıgara içilmez beyefendi, dedim.

Orda bulunanlardan başkaları da duysun da beni desteklesin diye biraz yüksek sesle söyledim.

Cıgara içen adam, dumanı büsbütün yüzüme üfleyerek, alaylı alaylı,

- Nedenmiş o, diye sordu.

- Yasaktır da onun için, dedim.

- Kim koymuş o yasağı?

- Belediye.

Utanmaz utanmaz sırıtarak cıgarasını tüttürdü yine. Salondaki yolcuların yüzüne baktım. Hepsi de bana "Sağol! Doğru söylüyorsun" demek ister gibiydiler. Onların beni destekler bakışlarından yüreklenerek, cıgara içen adama,

- Okuryazar mısın, diye sordum.

- N'olmuş, diye o da bana sordu.

Duvarlardaki "Cıgara içmek yasaktır" yazılı levhaları gösterdim:

- Bak ne yazıyor! Oku!

Sulu sulu sırıtarak,

- Benim içtiği cıgara filtreli...

Eliyle karşısındaki yazıyı göstererek,

- Bak, sen de oku ne yazıyor.

Duvara asılı kartondaki "Cıgara içemk yasaktır" yazısının başına, ipsizin biri, el yazısıyla "filtresiz" yazmış, böylece o yazı şöyle olmuştu: "Filtresiz cıgara içmek yasaktır".

İyice kızmıştım. Salondaki yolcuların beni desteklediklerini bakışlarından anlıyordum. Nasıl olsa içlerin bir-ikisi benden yana olur, o zaman da bu uygunsuz adam cıgarasını söndürmek zorunda kalırdı. Bir-iki kişi bile istemez, bir kişi daha benden yana olup cıgara içmemesi için adamı uyarsa, adam cıgarasını söndürmek zorunda kalacaktı.

- Rica ederim, söndürün cıgaranızı! Herkesi rahatsız etmeye hakkınız yok! dedim.

- Senden başka kimsenin rahatsız olduğu yok! Olsalar söylerler, dedi.

Vapur iskeleye yanaşmış olacak, yolcular salondan çıkmaya başlamıştı. Ben de şu ağız dalaşından kurtulayım diye merdivene yürüdüm. Ama o adam,

- Kaçma! Dur bakalım, seninle hesaplaşacağız, dedi.

Demesiyle yakama yapıştı. Adam, tam bir bulaşık belaydı. Elinden yakamı kurtarmak için boşuna uğraştım. Birisi araya girip beni kurtarır diye oradaki yolculara baktım. Hepsi durmuş, adamın beni nasıl tartakladığını seyrediyordu. Çımacı, iskeleye halatı atmıştı. Vapur iskeleye yanaşıyordu. İşte o sırada adam beni hızla itti. İskeleyle vapur arasındaki boşluğa düştüm. Burası dar olduğu için denize düşmedim; o aralıkta sıkışıp kaldım. Kendimi kurtarmaya çalışırken, vapur da iskeleye yanaşmaktaydı. Sıyrılıp yukarı çıkmak isterken, sol bacağımı kurtaramadım. Sol bacağım, vapurla iskele arasında sıkışıp kaldı. Can acısıyla bağırmaya başladım. Yolcular da, vapuru iskeleden çekmesi için kaptana haykırarak sesleniyordu. O sırada kimi yolcuların kendi aralarındaki konuşmaları da parça pürçük kulağıma geliyordu.

- Ben olaya tanık oldum. Bu adam haklı.

- Hangi adam beyefendi?

- Ayağı ezilen şu adam, bar bar bağırıyor ya, işte o.

- Ben de oradaydım efendim. Tamamen haklı.

- Alt salonda cigara içilmez tabii...

- Bu zavallı uyarınca...

- Haklı efendim!

Bayılmışım. Vapur iskeleden açılmış. Beni oradan çıkarıp hastaneye götürmüşler ve hemen ameliyat etmişler. Gözümü açıp kendime geldiğimde, sol bacağım yoktu. Aylar sonra hastaneden çıktım. Koltuk değneği ile yürüyebiliyordum. Bir gün yolda giderken bir hanım selam vererek,

- Sizi tanıdım, dedi.

Nereden tanıştığımızı sordum.

- Siz, vapurun alt salonunda cıgara içen adamı uyarmıştınız, değil mi? Hatta adam, sizi vapurdan aşağı itmişti. Hepimiz size hak verdik, sonradan konuştuk da, siz cankurtaranla hastaneye götürülürken... Çok haklıydınız...

İşte böylece tek kollu ve tek ayaklı kalmıştım.

Yine günlerden bir gün, gecenin geç saati tiyatrodan çıkmış evime gidiyordum. Yeraltı yol geçidinden geçiyordum. O geçitte satıcılar sıralanmış, kimisi yiyecek, kimisi giyecek satıyor, kimisi kaçak cıgara, çalınmış mal, müstehcen resim satıyor, kimisi de lotarya çektiriyor. Ordan kalabalık gelip geçiyor. Geçidin dikmelerinin birinin önünde, ancak 14-15 yaşında gösteren güzel bir çocuk da, tahta üç ayak üstündeki küçük camekanında revaniye benzer bir tatlı satıyor. Çocuğun taşralı olduğu belli. Yanına otuz yaşlarında bir kopuk sokulmuş, bir şeyler söyleyerek çocuğu zorluyor. Zavallı çocuğun gözlerinden yaşlar süzülüyor. Ordan geçenler, bu görünüm karşısında ilgisiz duramıyorlar. Hepsi de ilgilenip orda toplanıyorlar. Satıcı çocuğun çevresinde otuz-kırk kişi olmuştuk. Ben o kopuk herife yakın olduğumdan, çocuğa neler söylediğini duyuyordum. Zavallı çocuğun kazancından haraç istiyor, çocuğa gözdağı veriyordu. Sanırım, gözünü yıldırarak çocuğu sapık cinsel isteği için de kullanacaktı. O kış gecesinin o saatinde, satıcı çocuğun yaşıtları sıcak yataklarında uyurlarken, bu yavrucak amansız yaşam savaşı veriyordu. Seyirci kalabalıktan biri karışır, çocuğu o kopuğun elinden kurtarır diye umutla bekledim. Kimseden ses çıkmayınca dayanamadım artık,

- Niçin çocuğu zorluyorsun, diye çocuğu tutmuş sürüklemek isteyen kopuğa çıkıştım.

"Başına bunca bela geldikten sonra aklın başına gelmedi mi hala?" derseniz, haklısınız. Ben böyle söylerken, ordaki kalabalıktan birkaç kişinin beni destekleyeceğini umuyordum. Bir-iki kişi daha benden yana olsa, kopuk, çocuğu bırakır giderdi. Kopuk da, ordakilerin beni destekleyeceklerini ummuş olacak ki, önce sustu. Ama kimseden ses çıkmayınca, bir elinden tuttuğu çocuğu sürüklerken, bana da,

- Sana ne ulan! Git yoluna, benden bulma, diye bağırdı.

Çocuk, camekanını koluna takmış, ağlayarak direniyordu.

- Polis yok mu burada, diye bağırdım.

İçlerinden biri koşup polis çağırsın diye kalabalığa baktım. Hepsinin bakışlarından, benden yana oldukları belliydi. Kendisini koruduğumu anlayan çocuk, elini kopuğun pençesinden kurtarıp, benim koltuk değneğimi tuttu. Tek kol - tek bacak, ne yapabilirdim? Sırtımı dikmeye dayayıp, tek elimle çocuğu tuttum. Benim kolsuz ve bacaksız olduğumu görünce, elbet o kalabalıktan biri çocuğu korur diye düşündüm. Ama kimse aldırmadı. Kopuğun çektiği bıçağın ışıltısını gördüm. Kanlar içinde yerdeydim. Kopuk, çocuğu alıp gitmişti.

Bir kaç kişi üstüme eğildi. Onlardan biri,

- Çok haklıydınız, dedi.

Öbürü,

- Ben de size hak veriyorum, dedi.

Bu bıçaklanmadan sonra, sol kolumdan da oldum. İki kolu, bir bacağı olmazsa, insan ne hale gelir? Tek bacağının üstünde, dalsız bir ağaç kütüğüne dönmüştüm. Kendi kendime yürüyemediğim için, tuttuğum aylıklı bir adam, beni tekerlekli sandalyeye benzer bir arabada gezdiriyordu. Sıkıldım, bir yaz günü deniz kıyısında bir açık çayevine gitmiştim. Tekerlekli sandalyemdeydim. Bir adam, bir kadını dövmeye başladı. Ama nasıl dayak atıyor, görseniz içiniz parçalanır kadıncağızın halini. Anladınız değil mi? Kimse kadını kurtarmıyordu. Dayanamadım, tekerlekli sandalyemi itmesini söyledim sürücüye. Bir yandan da dayak atan adama bağırıyordum kadını bırakması için. Sandalyemle aralarına girdim. Bir tabanca patladı. Herhalde o saldırgan adamın niyeti beni değil, dövdüğü kadını öldürmekti. Ama kurşun, benim göğsüme saplanmıştı. Orda bulunan herkes, çil yavrusu gibi kaçışıp dağıldı. Tabancayı ateşleyen adam da, tekerlekli sandalyemin sürücüsü de kaçmıştı. Göğsümdeki kurşun yarasından kanlar akıyordu. Epey zaman sonra, başımda kalabalık toplandı. Konuşmalarından, onların az önceki kaçışanlar olduklarını anladım. Benim konuşacak gücüm yoktu ama, onları duyuyordum.

- Bu adam yerden göğe kadar haklıydı!

- Herkes onun gibi yapsa, haksızlık kalmaz...

Hastanede aylarca yattım. Artık tam bir sakattım. Çünkü kör olmuştum, bir gözüm görmüyordu.

Küçüle küçüle, parçalana parçalana, nasıl bir ayak başparmağı kaldığımı anlamışsınızdır sanırım.

Bir gün de... yine bir sürücü benim tekerlekli sandalyemi arkadan itiyor. Bir özel araba, ortalığı birbirine katarak anayolda gidiyor ama, nerdeyse tekerlekleri yerden kesilecek. Kimi arabalara sürterek, kimisine bindirerek, toslayarak geldi, otobüslerin arkasında sıkışıp kaldı. Çok lüks bir araba. Direksiyonda 17-18 yaşlarında bir delikanlı. Tam da yanımda duruyor. Öbür arabaların sürücüleri, lüks arabanın genç sürücüsüne sövüp duruyorlar.

Önü tıkanmasaydı, o lüks araba benim tekerlekli sandalyeme çarpacak, her neyim kalmışsa onları da ezip parçalayacaktı.

- Suç bu oğlanın değil, bu yaştaki çocuğun altına bu milyonluk arabayı veren ana-babasının, dedim.

Sıkışıklıkta gidiş-geliş durduğu için orda birikenler,

- Çok haklısınız, diyerek sözlerimi onayladılar.

- Hakkınız var...

Lüks arabanın sürücüsü olan şımarık oğlan, oturduğu yerden,

- Şimdi gösteririrm sana, siye bağırıp, arabayı hızla üstüme sürdü. Tekerlekli sandalyem parça parça oldu. Benimse parçalanacak pek bir yanım kalmamıştı. Yalnız o lüks araba, başımı ezerek üstümden geçmişti.

Bir başka gün de... Evet, evet... Yine herkes bana hak veriyordu. Ama hiçbiri dakikalarca içini kazıya kazıya sökerek çıkardığı koca bir balgamı şap diye çocuk parkına tüküren külhanbeyine bir şey dfemiyordu. İçlerinden bir-ikisi olsun, bu yaptığının iğrenç bir kabalık olduğunu benim gibi o külhanbeyine söylemiş olsaydı, o külhanbeyi de bıçağını çekip, pırasa doğrar gibi beni bıçaklayıp doğramak yürekliliğini gösteremeyecekti.

Vücudumda ölecek çok az parçam kalmış, bu bıçaklı saldırıyla onlar da ölmüştü. Kala kala bir ayak başparmağı olarak kalmıştım. Beni öldü diye vücudumda kalan parçalarımı mezara gömdükleri zaman, sağ ayak başparmağımın canlı kaldığını kimse bilmiyordu. 6-7 aydan beri bir başparmak olarak yaşıyorum. Kimseye görünmemek için gündüzleri ortaya çıkmıyorum. Geceleri el-ayak çekilince biraz dolaşıyorum. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Size içimi döktüm, biraz rahatladım."

*

Ayak başparmağı susmuştu. Ona daha başka sorular sormak isteyen adam çimene eğildi. Tuttuğu başparmak, kendi sağ ayak başparmağıydı. Yaz gecesi, çorapsız giydiği sandaletin ucundan dışarı çıkmış olan başparmağının tırnağı, gecenin karanlığında sanki fosforluymuş gibi pırıltılıydı. Adam, sandaletten dışarı çıkmış başparmağını okşadı. Sonra, yerlerinde duruyorlar mı diye kollarını, bacaklarını, başını elledi. Her organı yerli yerindeydi. Islak çimenden kalktı. Ayak başparmağını görmemek için, başını yere eğmeden evine doğru dik dik yürüdü.


AZİZ NESİN

vartor
03-03-2012, 03:59
Ustadin bu hikayesini okumamistim, cok da guzel ve manidarmis. Degisen bir sey yok, Aziz Nesin'in canlandirdigi tipler hala aramizda.

AhbAp
03-03-2012, 18:24
Ustadin bu hikayesini okumamistim, cok da guzel ve manidarmis. Degisen bir sey yok, Aziz Nesin'in canlandirdigi tipler hala aramizda.

Aziz Nesin, burada daha çok yalnızlığını anlatıyor. Gericiliğe, iktidarlara, mantıksızlığa karşı verdiği mücadelesindeki yalnızlığını, destek beklediği sözüm ona aydınların sadece uzaktan ve fısıltıyla "Haklısın Aziz" demesi karşısındaki sitemini anlatıyor. Eğer onunla birlikte diğer aydınlar da ellerini taşın altına soksalardı, çirkinler o denli ve bu zamana kadar yaşanmayacaktı belki de.

Nesin'in yazdığı özyaşam öykülerindeki anılarında da görürüz bunu. 6-7 Eylül olayları sırasında, Yaşar Kemal'den beklediği destek ama Kemal'in sessiz sedasız kalması, her tutuklanışında Akbaba Dergisi'ndeki ortağı Yusuf Ziya Ortaç'ın hiç destek vermeyişi bilinen şeyler. Daha kimler kimler.

İşte durum, bugün de farklı değil. 1-2 kişi çıkıp bir şeyler hakkında konuşurken, diğerlerinin sessizce köşelerine çekilmesi hatta eskisine nazaran "Neme gerek" diyenlerin sayısında artış...

Aziz Nesin'in mizah tarifini çok severim. Şöyle diyordu: "Bazen insan, ağzına acı bir şey alır, yutmak ister ama yutamaz ve tükürmek zorunda kalır. İşte o tükürdüğü şeye mizah denir" gibisinden bir şeydi. "Ağlasınlar diye yazdıklarıma insanlar gülüyor" demişti.

"Neme gerek"çilerin suratına tükürsen ne fayda?

vartor
03-03-2012, 22:21
"Ağlasınlar diye yazdıklarıma insanlar gülüyor" demişti.

O kadar gucluydu ki kalemi, insan elinde olmadan hem sinirlenip hem aglardi hikayelerine. Aziz Nesin'i okumamis birileri varsa, muhakkak okumalarini tavsiye ederim. Yarim asir once de yazmis olsa, bugune de kolaylikla adapte edilebilir .

rastaman
04-03-2012, 00:09
Nasılsa yazar bu adam,parası var,oturduğu yerden karalıyor işte diyenlere Nesin'in bu hikayeleri ne şartlarda yazdığını da anlatmak lazım.En verimli olduğu dönem 50-75 arası,cepte beş kuruş yok,birikmiş kira bekliyor.Bazen elektrik kesik.
Evden atılmamak için bir gecede oturup aklındakilerini sabaha kadar hikayeye yada mecmua için yazıya döküyor,sabaha yetiştiriyor.Yıllarca böyle geçmiş hayatı.

Ömrünün sonunda koca halkın tek hatırladığıysa ''din düşmanı Aziz'in Türk halkına ettiği hakaret.''
''Sırf onun yüzden ortalık karıştı,Sivasta insanlar öldü.'' Yoksa,o masum kalabalığın bir suçu yok.

Yalan olmasın,tam rakamı hatırlamıyorum ama 105 kadar kitabı basıldı Türkiyede,anavatanında.İrandaysa tam 135 tane!Adamlar röportajlarını bile kitap haline getirmiş.Kendi ülkesinde gösterilmeyen saygınlığı şeriatla yönetilen bir ülkede bulmuş.