Orijinalini görmek için tıklayınız : Kutsal Taşlar
Kutsal taşlar üzerine yazmayı epeydir düşünüyordum. Ancak oldukça kapsamlı bir konu. Kutsal taşlar deyince aklımıza hemen Cem Yılmaz'ın meşhur ettiği kutsal taşlar yada Süperman'in kriptonitleri geliyor olabilir. Biraz deşelim şu insanoğlunun taş serüvenini, bakalım başka neler çıkaracağız.
Bir süre önce Muazzez Ilmiye Çığ'ın bir kitabı vardı elimde. Ortadoğu Kültür Mirası adında. Not almayı unuttum. Orda Çığ'ın anlattığı birkaç taş öyküsü vardı. Biri Muhammed'in Teyyemmüm taşı olarak "Kutsal Emanetler" arasında yer alan taş üzerine. Taş aslında eski bir Asur tableti. Bir yerel görevlinin krala yazdığı mektup. Ancak nasıl olmuşsa teyemmüm taşı olmuş. Benzer şekilde Şam'da bir caminin duvarında yer alan iki taş yazıttan bahsediliyordu. Bu taşlar yazılı metinlermiş ve halk kutsal kabul ediyor. Taşların alınmak istenmesi üzerine Suriye'de olay oluyor bu iş. Neyse, biz başlayalım taş konumuza.
"Taş" eskitaş devrinden beri kutsallıkla, büyüyle ve tanrısallıkla birlikte düşünülmüş. Sağlamlığı ve dayanıklılığıyla, gerektiğinde bir silah olarak koruyucu gücü, kapatıcılığı, kapsayıcılığı ile ideal bir dinsel semboldür. Taşlar ile ilgili olarak 3 konu öne çıkıyor.
1. Temsil gücü: Taşa, sadece taş olduğu için tapılan bir dönem olmamış. Taş her zaman başka bir gücü temsil ettiği sürece bir tapım, yada saygı nesnesi olmuş. Bu sayede bir ritüel nesnesi olmuştur.
2. Büyüyle ilgisi: Tarih boyunca dinlerden çok büyü ile ilgili olduğu görülüyor. Ancak binlerce yıldır insanlar üzerinde o kadar etkili olmuştur ki, en modern dinler bile taşın "gücünün" içlerine sızmasını engelleyememişler, ya da bunu tercih etmişler.
3. Sağlamlık, güç, saygınlık sembolü: Bu özelliği kutsalla ilişkilendirilmesini sağlayan temel özellik. Ancak bir de koruyucu özelliği vardır ki, mezar taşlarının arkasındaki dinsel düşünce buna bağlıdır. Ölünün ruhunun dağılmadan korunmasını sağlar taş. Yani mezar bekçisidir.
Kutsal sayılan taşları sınıflandırmak oldukça zor. Sırayla sayacak olursak
- Menhirler (erkek taşlar)
- Dolmenler (dişi taşlar)
- Bereket taşları (doğurganlık sağladığına inanılan taşlar)
- Delik taşlar
- Yağmur taşları
- Göktaşları ve Beyteller
İnsanoğlunun en uzun dönemi taş devri olarak adlandırılan tarihöncesi dönemdir. Yakın tarihimizin kral mezarlarına, piramitlere vb. gelmeden çok önce mezar megalitleri ile karşılaşıyoruz. Özellikle Avrupa ve Hindistan'da megalitlere oldukça sık rastlanıyor. Eski Yunanca mega ve lith yani büyük-taş anlamında birt sözcük. Bir kaç taşın biraraya getirilmesinden oluşan bir yapı. Anlamı üzerine hala tam bir açıklık oluşmuş değil ama daha yakın tarihe ait bildiklerimizle kıyaslayarak dinsel bir anlam taşıdıkları kabul ediliyor.
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/thumb/b/ba/Dscn5212-mane-braz_800x600.jpg/300px-Dscn5212-mane-braz_800x600.jpg
Menhirler tek olan uzun taşlar. Fallik bir simgesellik taşıyorlar. Genellikle 1 metre ile 3 metre arasında oluyorlar. En büyük menhir İngiltere'de. 12 metre boyunda, 150 ton kadar bir taşcık. Aslında birçok menhir epey bir hasara uğramış. Özellikle hıristiyan din adamları bunlara tapmayı engellemek için ciddi mücadele vermişler, epey bir menhir ve dolmen'i parçalamışlar. Ama her zaman engelleyemeyince, menhirleri yontup haç şekline getirmiş yada üzerine kutsal semboller falan yapıp hıristiyanlığın içine çekmişler bunları. Aşağıdaki bir örnek.
http://www.eichfelder.de/kulte/megalit/mosel/fraubillen.jpg
Hindistan'daki Dravid kavimlerinde birisi öldüğünde oğlu yada mirasçısının mezara 3 metrelik bir kaya dikmesi gerekiyormuş. Zor bir iş olduğundan sürekli ertelenen, bazen hiç yapılmayan bir gelenekmiş.
Mezar taşları özellikle beklenmedik bir ölüm yaşandığında önem taşımış. Doğal yollardan olmayan bir ölüm durumunda ölümün ruhu kızgın, sinirli, pişman bir ruhtur ve toplum içinde yaşamaya çalışır. "Taş" ruhun toplumda dolaşmasını engeller. Onu bir biçimde kapatır, bir şekilde evi olur.
Menhirlerden bahsedince çocukluğumuzdan beri tanıdığımız Obelix'in menhirini göstermeden geçmek istemiyorum.
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/thumb/c/ca/Asterix-Obelix.gif/180px-Asterix-Obelix.gif
Menhirlerle ilgili oldukça kapsamlı bilgi veren bir site:
http://www.eichfelder.de/kulte/megalit/menhire.html
Inanirmisin, yazinin baslangicini okurken, hemen aklima obelix geldi, biraz asagida resmini gorunce kendi kendime deli gibi guldum. Nasil sartlanmisiz ki asterixden, hem senin hem benim aklima geldi obelix.
*Verdigin link almanca, ingilizcesi de var mi?
exclusive
23-09-2006, 02:18
Böyle enteresan konular da hep senden çıkıyor Sargon. Belgesel gibisin yahu. İlgiyle izliyorum :)
Sevgili vartor,
Ben verdiğim sitedeki bazı bilgilerden yararlanmıştım. Ama bu konuda epey çok sayıda İngilizce site var. Bunları topluca wikideki şu maddenin altında duran external links bölümünden ulaşabilirsin.
http://en.wikipedia.org/wiki/Megalith
Çok güzel resimler var bu linklerde. İnsanın canı sadece bir topic'i menhir, dormen, çember şeklinde dizilmiş taşlar, renkli taşlar, delikli taşlar vb.e ayırmak istiyor. Açıkçası ben ilkel insanın bu taşlara tapmasını anladığımı sanıyorum. İnsanın içine gerçekten güven veriyorlar. Büyük bir güç duygusu veriyorlar. Örneğin şu linkteki dolmenlere bir bak. Bakınca insanın içine bir dinsellik taşıyor adeta değil mi?
http://dolmen2.free.fr/oc2/Hypogees_de_Pr.html
Daha iyi anlaşılması için bir menhir (erkek taş) bir de dolmen (dişi taş) resmi koyuyorum.
http://dolmen2.free.fr/oc2/Hypogees_de_Pr/IMAG0003.JPG
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/1/1b/Kergadiou_menhirs.JPG/200px-Kergadiou_menhirs.JPG
Kuşkusuz tarihöncesine ait en önemli taş tapımı sembolü olarak İngiltere'deli Stonehenge'i saymamız lazım. Kelt'lerin (Druidlerin) ağaç inançları konusuna daha önce ağaç tapımlarını işlerken değinmiştik. (Sevgili Meas sağolsun) Şimdi de aynı topluluğun taş tapımı önümüze geliyor.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Stonehenge
Yukardaki linkten İngilizce bölümüne tıklayıp geçerseniz, daha kapsamlı bilgi ve bu konuda 100'den fazla site adresi bulabilirsiniz.
Taş tapımı ve *ağaç tapımı eski dünyada o kadar yaygın ki nerdeyse hemen her kültürde bunu görmemiz mümkün. Bize en yakın olana bakalım en azından. Dr. Yaşar Kalafat'ın eski Türk dini Tengrizm (şamanizmin bir çeşidi) üzerine yazısından bir bölüm aktarayım.
Tengricilikte: kutsal sular, kutsal taslar, kutsal agaçlar etrafinda ibadet yapilir. Mescit yoktur. Tengricilik'deki kutsal taslardan birisi Taskent'e 100 km mesafedeki Susak (Susali) Tas'idir. Bu tasin kutsalligi Samanizm döneminden gelmektedir. Simdi bu tür yerlerin ziyaretine ruhsat yoktur. Eskiden bu mevkide kurban kesilirdi. Koçkar Ata diye bilinen bir tepe vardir. Burada kurban kesilir, çocuk istenilir. Dua burada yapilir, ama Allah'a yalvarilir.
http://vlib.iue.it/carrie/cec/TENGRICILIK.shtml
Yaşar Kalafat "müslümanlıkta kutsal taşlara itibar yoktur" diyor, ancak bence yanılıyor. Evet şaman inanışlarına uygun tarzda kutsal taş kullanılmasına karşı çıkıyor İslam, ama onun da başka kutsal taşları var. İlerde tartışacağımız Hacer-ül Esvet taşı apaçık kutsal bir taştır. Taş, ağaç ve su tapımı bütün Hindistan-Akdeniz bölgesinde yayılmış ve Mısır-Yahudi-Arap kültüründe de ilerde göreceğimiz gibi derin izleri olan bir tapım. İslamiyetin bu tapımdan kurtulması da sözkonusu değildi tabii.
Şimdi de biraz taş tapımının içeriği ve ritüellerin nasıl gerçekleştiğine dair bilgi veriyim. Öncelikle şunu belirteyim. Konuyu işlerken Mircea Eliade'nin kitabını temel kitap alıyorum, (özellikle içerik ve ritüeller çerçevesinde) ancak Eliade konuyu oldukça teorik bir çerçevede işliyor, dinler tarihi ile daha önce ilgilenmeyen birisi için anlaması pek kolay olmayabilir. Ben biraz popüler bir tarzda resimle eşliğinde aktarmaya çalışıyorum.
Taş, kaya, dikilitaş, dolmen, menhir vb. temsil ettikleri ruhsal güç sayesinde kutsal sayılıyorlar. Bu temsil ettiği şeyi bugünkü şekliyle bir tanrı olarak düşünmek pek doğru olmaz. Değişik dönemlerdeki çeşitli tapım biçimlerini düşünmek gerekli bunun için. Eliade en eski tapımların ölü ve ata tapımları olduğunu ve taş tapımlarının en eski örneklerinin bunları gösterdiğini belirtiyor. Hindistan'da genç evliler çocukları olması için taş anıtlara yakarırlar yada kısır kadınlar kendilerini dölleyeceklerine inandıkları dolmenlere adaklar adarlar.
En son örnek biraz kafa karıştırıcı gelebilir. Dişi bir dolmen kısır kadını nasıl döller gibi. En eski inançlarda kadının karnına çocuğu koyan eşi değildir. Yani şuna inanılır, çocuk bir şekilde kadının dokunduğu, değdiği bir şeyden kadının içine girmiştir. Bu şey içinde çocuğu taşıyan şeydir. Kayaların içlerinde kapalı çocuk ruhlarının olduğuna ve yanından geçen bir kadının içine gireceğine inanılır. Örneğin Avustralya'da büyük bir kayanın yanından geçen kadın çocuk istemiyorsa şöyle der: "Bana gelmeyin, ben yaşlı bir kadınım!" Birçok yerde, örneğin Yeni Gine, Kalifornia, Hindistan vb. yerlerde kısır kadınlar gebe bir kadına benzeyen bir kayaya götürülüp dokundurulur. Avrupa'nın bazı yerlerinde genç evliler evliliklerini bereketli kılmak için bir taş üstünde yürülermiş. Ancak taşların doğruganlık verdiğine dair inançlar, tektanrılı dinlerin baskısı altında zayıflamış, kimi zaman da biçim değiştirmiştir.
Taşların çocuk getirmesi konusuna yeniden döneceğiz ancak taşların çocuk getirmesi dışında genel olarak bereket verdiğine dair de çok sayıda inanç var. Birçok yerde tüccarların bereket getiren taşları yağlaması şeklinde ilginç bir inanç var. Taş üzerinde kayma yada sürtünme, bazı yerlere (özellikle ata ve ölü tapımlarında) taş atma şeklindeki ritüellere biraz daha ayrıntılı bakacağız şimdi.
Sevgili Sargon,
*Iman vesilesi olan herseye karsiyim, taslari arastirirken Easter island' da bir medeniyetin tas dikme ugruna, nasil ormanlarini yok edip acliktan birbirlerini yeme durumuna dustugunu gosteren bir dokumanter aklima geldi, inanc degil mi hepsi de zararli.Galiba National geografi hazirlamisti bu dokumanteri.
Kayma, Sürtünme ve Dönme
Taş üstünde kayma ve taşa sürtünme çok eski iki gelenek. Çocukları olmayan kadınlar kutsal bir taşın üstünde, taş boyunca kayarak, çocuklarının olmasını sağlamaya çalışırlarmış. Yine kutsal taşlara sürtünerek aynı şey yapılmaya çalışılırmış. Eliade bu geleneklere bazı örnekler vermiş kitabında. Örneğin Fransa'da Pierre-frite adı verilen bölgede bulunan bir taşın üstüne otururlarmış. Carnac'da, kadınlar, Creuz-Moquem adlı bir dolmenin üstüne elbiselerinin *eteklerini toplayarak oturduklarından, hıristiyan rahipler bunu engellemek için kayanın üstüne bir haç dikmişler. Bu türden önlemler oldukça yaygın. Aşağıdaki metin üreme getirdiğine inanılan taşlara ilişkin daha ayrıntılı bilgi veriyor.
http://www.opus-magnum.de/ribi/komplexe/html/kap10.html
Yine Avrupa'dan birkaç örnek: Kadınlar, evliliklerinin ilk gecesinde "Taş Kısrak" denilen bir taşa gidip karınlarını sürterlermiş. Hamile kalmak isteyen kadınlar da ardarda üç gece bu taşın üstünde yatarmış. Aslında bu adetlere birçok yerde rastlanıyormuş. Birçok yerde kadınlar karınlarını taşlara sürterek doğruganlık kazanıyorlar.
Rahiplerin bu adetleri engelemek için yaptıkları şeylere daha önce bir örnek vermiştim. Creuz-Moquem dolmeninin üstündeki haçın resmini internette bulamadım. Yerine başka bir resim vereceğim.
http://www.eichfelder.de/kulte/megalit/_menhire/zylmann.jpg
Kayadan kayma adeti Yunanlılara da geçmiş. Örneğin Atina'da kadınlar iyi bir doğum yapmak için Nymphalar Tepesindeki bir kayadan aşağı kayar ve Apollon'a dua ederlermiş. Zamanla taşlara sadece dokunmakla da iyi bir doğum yapılacağına inanılır olmuş. Taş tapımları baştaki niteliklerini korumasalar da cinsellikle ilişkili özellikleri kuşaklar boyunca devam etmiş. Hala birçok yerde "aşk" ve "evlilik" adı taşıyan birçok taş var.
Bir başka adet ise taşların etrafında dönmedir. Size çok yakın zamanlardan bir adeti aktaracağım:
"Yaklaşık 1880'de, Carnac yakınlarında bir yerde, uzun yıllar boyunca evli olan, ama çocuğu olmayan çiftler, ay hilal durumundayken bir menhire gelirler, giysilerini çıkarırlar ve kadın kocasından kaçar gibi yaparak taşın etrafında dönerdi; çiftin anne ve babaları da inanmayanların saldırılarından korunmak için bir yerden olayı gözlerlerdi. *(Sebillot'tan aktarma) Bu tür yöntemlere geçmişte çok sık başvurulduğu açıktır. Ortaçağda kralların ve ruhban sınıfının taş tapımını, özellikle de taşlar önünde cinsel ilişkide bulunmayı ve erkeklerin ersuyu boşaltmalarını yasakladıkları bilinmektedir. " (Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş s.228)
Eliade yukardaki ritüeli sadece bir taş tapımı değil aynı zamanda ay tapımı ritüeli olarak açıklar. Bu dönme ritüeli üzerinde biraz daha ayrıntılı duracağız, çünkü Araplardan İslamiyete geçmiş bir ritüel. Başlangıç olarak aşağıdaki metnin okunmasını öneririm.
http://www.blogcu.com/sargon/Hacer_Ana
Genellikle tarihsel bir sıra izlemeye çalışıyorum. Önce Tevrat ve İncil'e sonra Kuran yada İslam'a geliyorum. Ancak yeri gelmişken direk İslam yada Arap geleneklerine atlayalım bu sefer.
Kabedeki Hacer-ül Esvet taşı üzerine daha önce forumlarda tartışmıştık. Arap putperest geleneklerinden İslama geçmiş bir tapınma biçimi olduğu biliniyor. Bunu İslam kaynakları da kabul ediyorlar. Peki bu Arap geleneğinin kökeninde ne var?
Burda göktaşlarına geçmemiz gerekiyor. Göktaşları gökten geldikleri için kutsaldır ve Ulu Ana'nın imgeleridir. Kabe Arap geleneğinde dünyanın merkezi olarak kabul ediliyor. Sadece dünyanın merkezi değil aynı zamanda üstünde "Göğün kapısı' bulunmaktadır. Bu kapı, Hacer-ül *Esvet gökten taşının düşerken açtığı bir deliktir ve bu delikten yer, gökle temasta bulunmaktadır.
Yani göktaşları, gökten düştükleri ve "dünyanın merkezi"ni temsil ettikleri için kutsaldırlar. İskenderiye'li Clemens "Araplar taşa taparlar" diye yazar. *İlerde Sami geleneğinde taşın ne kadar önemli yer tuttuğunu Tevrat üzerinden de göstereceğiz. Ancak hemen şunu belirtelim. İslamiyet öncesinde Arapların, Romalıların ve Yunanların taşlara taptıkları ve Sami kökenli bir kelime olan "baytili"nin "Tanrının evi" anlamına geldiği son yapılan araştırmalarla ortaya konmuş. (Eliade)
Araplarda taş tapımını çok sayıda kaynak anlatıyor. Bunlarda birini özetleyeyim. Arabistan'daki kabileler yılın belli bir dönemi Kabe'ye gelip kurban keserler ve Hacer-ül Esvet taşının etrafında dönerlermiş. Belli nedenlerden dolayı Kabe'Yi ziyaret edemezlerse Kabe'den almış oldukları bir taşı bulundukları bir yere koyup aynı ritüeli bu taşın etrafında yaparlarmış.
Putperest Arap toplumundan kalma bu gelenek, İslamiyetin milyonlarca insana yayılması sayesinde binlerce yıl sonra bile tekrarlanıyor. Şimdi iki soruya yanıt arayacağız.
1. Dönme işlemi İslamiyetten önce nasıl yapılıyordu? Carnac'daki gibi çıplak olabilir mi?
2. Hacer-ül Esvet taşı neyi temsil ediyordu?
agnostic_z
28-09-2006, 21:27
Arkadaşlar kutsal taş demişken şu muallak taşıydı heralde hani şu muhammed miraca yükselirken üstüne basmış,hamur gibi yumuşamış sonra miraca çıktığı merdiven boyunca 2 3 metre yükselmiş,muhammedin dur ihtarıyla yerçekimine inad boşlukta durmuş ve hala duruyomuş,sonra görenler aklını,hamile kadınlar çocuğunu düşürüyo diye altına destek yapmışlar bilgisi veya fotosu olan var mı bu konuda :D:D:D
Dönemin cinsellik yönünden ortamını Peygamber’in arkadaşlarından Cabir şöyle anlatır:
“Biz Mina’ya giderken zekerlerimizden meni damlıyordu” (kaynak: Buhari, Hac/81; Umre/6; Şirket/7; Muslim, hac/141; Hadis/1216; Neşe-I Menasik/77; Ibn-I Meca, menasik/77 Hadis/2980; Ahmet Ibn-I Hanbel, Müsned 3/317-366)
Yukardaki hadis İslamiyet öncesinde çıplak tavaf yapıldığını ifade ediyor. Ancak bir hadis, geleneğin böyle olduğunu göstermeye yetmeyebilir. Başka işaretler de bize bir zamanlar çıplak tavaf yapıldığını gösteriyor. En belirgini "ihrama girmek"tir. İhram iki parça havludan ibarettir. Dikişli olan hiçbirşey taşınmaz, hacı adayı bu iki peştemal/havluya sarınır. Bir tür çıplaklaşma ritüelidir bu aslında.
Bir zamanlar "Say" ile ilgili İslami siteleri kurcalarken bazı ifadeler dikkatimi çekmişti. ("Say" Safa ile Merve tepeleri arasında koşar adımlarla 7 defa gidip gelmedir.) O zamanlar çıplak tavaf geleneği üzerine düşünmediğim için üzerinde durmadan geçtim. Hadislerde ısrarla Muhammed'in "say" yaparken *dizlerinin görüldüğü anlatılıyordu. İslamiyet öncesinde çıplak tavaf ve belki de say yapıldığı kafamada netleşince bir kez daha baktım. Size de aktarayım.
http://www.sevde.de/islam_Ans/S/02.htm
Habibe binti Ebi Şecra'dan rivayet edilen bir hadiste de şöyle denilmektedir: "Kureyş'ten kadınlarla birlikte Ebû Hüseyin'in ailesinin evine girdik. Rasûlüllah (s.a.s), Safa ile Merve arasında sa'y ediyordu. Biz de ona bakıyorduk. Sa'y'ın şiddetinden elbisesi beline dolanmıştı ve hatta ben dizlerini gördüğümü bile söyleyebilirim.
Bir de şöyle garip bir hadis daha var:
"Cahiliye devrinde, Ensar deniz kenarında bulunan İsaf ve Naile adlarındaki iki put için telbiye getirirlerdi. Sonra Mekke'ye gelerek Safa ile Merve arasında sa'y yaparlar, peşinden de traş olurlardı. İslâm gelince câhiliye döneminde yapmakta oldukları gibi sa'yetmekten çekindiler. Bunun üzerine; "Safa ile Merve Allah'ın şeairindendir..." âyeti nâzil oldu (Müslim, Hac, (43) 261; Buhârî, Hac, 79; Değişik rivayetler için bk. Taberî, a.g.e., II, 45, vd.)
Burda dikkatimi çeken şey say yaptıktan sonra traş olma geleneği. Bunun ne anlam taşıdığını açıkçası anlayamadım.
İslamiyet öncesi tavafın çıplak yapıldığı konusundan sonra da bu taşın, Hacer-ül Esvet taşının neyi temsil ettiğine gelelim. Eliade, göktaşlarını Ula Ana sembolleri olarak sınıflandırıp hacerül esvet taşını * Anadolu'da (sonradan Friglerde) görülen Kibele ile birlikte ele alır. Kibele de hacerül esved gibi gökten gelmiştir.
Kibele'nin Ula Ana sembolü olması çok açıktır. Frih yazıtlarında Matta, Mother biçiminde de geçer ve heykelleri ile, tapımı sırasında tapınmaya gelenlerin bereket ve doğurganlık alabilmek için Kibeleye ve yanındaki aslanların üreme organlarına el sürmeleri şeklindeki ritüeller ile açıkça bir Ulu Ana'dır Kibele.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kibele
Hacerül esved taşı ise Hacer'i, yani Arap'ların Ulu Ana'sını temsil eder. Hacer Samilerde önemli bir figür. Tevrat'ta da Kuran'da da İbrahim'in cariye olan karısı olarak geçiyor. İsmail'in annesi ve Kabe' ile ilgili birçok inanışta açıkça Hacer'in öyküleri var. Zemzem suyu Hacer'le İsmail için fışkırır, Safa ve Merve tepeleri arasındaki Say Hacer'in su aramak için çaresizlikle koşturmasını sembolize eder.
Burada tartışmak istediğim ise Hacer'in Tevrat ve Kuran'da oldukça gölgede bırakılmış olması. Bu kadar önemli bir figürün nerdeyse yok edilme ye çalışılması gibi bir durum var ortada. Eliade dini semboller ile ilgili şöyle diyor: "Genelde, eski tapıma ait nesneler ve biçimler, dinsel anlamlarında ve değerlerinde meydana gelen değişikliklerden sonra yeni din tarafından kabul edilirler."
Bana göre Hacer, eski Mezopotamya geleneğinde, Lilith'in karşılığıdır. Lilith, Adem'in Havva'dan önceki karısıdır. Tevrat'ta insanın yaratılma öyküsü iki kez anlatılır. İlkinde kadın ve erkek olarak çift yaratılmıştır. İkincisinde ise sadece Adem yaratılmış, kadın, yani Havva ise onun kaburga kemiğinden yaratılmıştır. İlk öyküdeki Lilith adı Tevrat'tan silinmiş olmasına karşı eski İbrani metinlerinde geçer. Bunun dışında İncil'de de gizli bir biçimde geçer. Yılan öyküsünü anlatırken buna değinmiştik. İncil'İn son kitabı Vahiy'de geçen öyküyü tekrar aktarıyorum:
Gökte olağanüstü bir belirti, güneşe sarınmış bir kadın göründü. Ay ayaklarının altındaydı, başında on iki yıldızdan oluşan bir taç vardı. Kadın gebeydi. Doğum sancıları içinde kıvranıyor, feryat ediyordu. Ardından gökte başka bir belirti göründü: Yedi başlı, on boynuzlu, kızıl renkli büyük bir ejderhaydı bu. Yedi başında yedi taç vardı. Kuyruğuyla gökteki yıldızların üçte birini sürükleyip yeryüzüne attı. Sonra doğum yapmak üzere olan kadının önünde durdu; kadın doğurur doğurmaz Ejderha çocuğu yutacaktı. Kadın bir oğul, bütün ulusları demir çomakla güdecek bir erkek çocuk doğurdu. Çocuk hemen alınıp Tanrı`ya, Tanrı`nın tahtına götürüldü.
Kadınsa çöle kaçtı. Orada bin iki yüz altmış gün beslenmesi için Tanrı tarafından hazırlanmış bir yeri vardı.
Bu öyküde yer değiştirme var gibi görünüyor. Ejderha Lilith'i sembolize ederken sonra yer değiştirip tersine ejderha'dan kaçan kadın ve onun çocuğu haline geliyor. Eski Sami öyküsünün Araplar ve Yahudiler tarafından farklı biçimlerde yorumlanmış olması da mümkün.
Şunu iddia ediyorum: Hacer aslında Ulu Ana'dır. Eski tanrıça Ulu Ana zaman içinde sıradan bir insan haline getirilip yeni dinlerin içine sokulmuş. Bu arada iki karılı Adem'in öyküsü ile iki karılı İbrahim'in öyküleri arasındaki şaşırtıcı benzerliklere de dikkat çekmek istiyorum. Bu öyküler sanki aynı öykünün farklılaşmış versiyonları gibi. Benzerlikleri sıralarsak
1. Adem de İbrahim de iki karısıyla sorunlar yaşıyorlar
2. Her ikisi de atadır. Adem tüm insanlığın, İbrahim Samilerin atasıdır. (Burdan devamla başlangıçtaki İbrahim'in, yani kabile, soy atasının yanına Adem'in sonradan eklenmiş olabileceğini de düşünebiliriz.)
3. Çocuklarla ilgili benzer sorunlar vardır. Adem'in çocukları birbirini öldürür (Habil-Kain) İbrahim'in Hacer ve İsmail'i çöle atmasında da İsmail'in yeni doğan İshak'la alay etmesi vardır. Bu sefer İsmail ölmez, melek su getirip onu kurtarır. Olan Habil'e olmuştur.
4. Lilith Adem'den kaçar, Adem onu çağırır, melekler gönderir vb. Hacer'i ise İbrahim atmıştır. Ancak sonuçta bir ayrılık var.
İçimde bazen kendim çalıyor, kendim oynuyormuşum gibi bir his oluyor, neden acaba? (mcin dostum iyimisin?)
Senin yazılarının bir çok kısmını not alıyorum haberin olsun sargon....
buda kendin çalıp kendin oynamadıgının resmidir :)
Meas, senden katkılar da bekliyorum aslında. Panteidar da son zamanlarda katılamıyor, o olsa bu konuda (Hacerül esvet taşını kestediyorum) mutlaka birşeyler söylerdi. Daha önce ağaç konusunda çok güzel katkılar yapmıştın. Bir de eğer kaçırdıysan yılan yazısını da okumanı ve düşüncelerini yazmanı isterdim. Ben biraz daha taş yazmaya devam ediyim.
Sanırım artık Tevrat'a geçebiliriz. Daha önce "baytili" sözcüğüne değinmiştil. Tanrının evi anlamına gelen Beytel konusuna geliyoruz. Taş tapımına dair Tevrat'ta çok sayıda bölüm var. Taşlar tanıklık için dikilirler. Hem tanrı ile insan arasındaki anlaşmaların tanığıdırlar, hem de insanların kendi aralarındaki anlaşmaların. En önemli taş dikme öyküsü kuşkusuz Yaratılış'ta geçen Yakup'un düşü bölümü. Metni aktarıyorum:
Yakup`un Düşü - Yaratılış,28
10 Yakup Beer-Şeva`dan ayrılarak Harran`a doğru yola çıktı.
11 Bir yere varıp orada geceledi, çünkü güneş batmıştı. Oradaki taşlardan birini alıp başının altına koyarak yattı.
12 Düşte yeryüzüne bir merdiven dikildiğini, başının göklere eriştiğini gördü. Tanrı`nın melekleri merdivenden çıkıp iniyorlardı.
13 RAB yanıbaşında durup, “Atan İbrahim`in, İshak`ın Tanrısı RAB benim” dedi, “Üzerinde yattığın toprakları sana ve soyuna vereceğim.
14 Yeryüzünün tozu kadar sayısız bir soya sahip olacaksın. Doğuya, batıya, kuzeye, güneye doğru yayılacaksınız. Yeryüzündeki bütün halklar sen ve soyun aracılığıyla kutsanacak.
15 Seninle birlikteyim. Gideceğin her yerde seni koruyacak ve bu topraklara geri getireceğim. Verdiğim sözü yerine getirinceye kadar senden ayrılmayacağım.”
16 Yakup uyanınca, “RAB burada, ama ben farkına varamadım” diye düşündü.
17 Korktu ve, “Ne korkunç bir yer!” dedi, “Bu, Tanrı`nın evinden başka bir yer olamaz. Burası göklerin kapısı.”
18 Ertesi sabah erkenden kalkıp başının altına koyduğu taşı anıt olarak dikti, üzerine zeytinyağı döktü.
19 Oraya Beytel adını verdi. Kentin önceki adı Luz`du.
20 Sonra bir adak adayarak şöyle dedi: “Tanrı benimle olur, gittiğim yolda beni korur, bana yiyecek, giyecek sağlarsa,
21 babamın evine esenlik içinde dönersem, RAB benim Tanrım olacak.
22 Anıt olarak diktiğim bu taş Tanrı`nın evi olacak. Bana vereceğin her şeyin ondalığını sana vereceğim.”
Tevrat metninde taş kutsallığını apaçık görüyoruz. Hatta farklı gelenekleri birarada görüyoruz. Hem taşın yağlanması geleneği var, hem taşın dikilip tanık olarak gösterilmesi, hem de Tanrı'nın evi anlamı taşıması var bu metinde.
İnsanlar arasındaki anlaşmalara tanık olarak kullanılması örneği, Yaratılış-31:
44 Gel anlaşalım. Aramıza tanık koyalım.”
45 Yakup bir taş alıp onu anıt olarak dikti.
46 Yakınlarına, “Taş toplayın” dedi. Adamlar topladıkları taşları bir yere yığdılar. Orada, yığının yanında yemek yediler.
47 Lavan taş yığınına Yegar-Sahaduta, Yakup ise Galet adını verdi.
48 Lavan, “Bu yığın bugün aramızda tanık olsun” dedi. Bu yüzden yığına Galet adı verildi.
Mezmurlarda sık sık Tanrı'ya "kayam", "sığınağım" olarak seslenilir.
Mez.18: 46
RAB yaşıyor! Kayam'a övgüler olsun!
Yücelsin kurtarıcım Tanrı!
Mez.19: 14 Ağzımdan çıkan sözler,
Yüreğimdeki düşünceler,
Kabul görsün senin önünde,
Ya RAB, kayam, kurtarıcım benim
Not: "Kurtarıcım benim": Kurtarıcı diye çevrilen İbranice "Goel" sözcüğü "Yakın akraba" anlamına gelir (bkz. Rut 2:20).
Yeşaya'da taşın kutsallığı yine belirgindir.
Yeşaya 28:16
Egemen RAB diyor ki, "İşte Siyon'a sağlam temel
olarak bir taş, denenmiş bir taş, değerli bir köşe taşı
yerleştiriyorum. Ona güvenen yenilmeyecek.
Görüldüğü gibi Sami geleneğinde taş tapımı oldukça belirgin bir öğe. Ancak sadece bu kadar değil. Beytel tanrının evidir. Beytel'in hangi tanrı olduğu konusu epey tartışılmış. Eski Sami metinlerinde Beytel ve El'in aynı tanrıya hitap için kullanıldığı tespit edilmiş. Arapların da Hacerül esvet taşını tanık olarak kullandıklarına dair bir öyküyü daha önce aktarmıştık.
http://www.blogcu.com/sargon/Hacer_Ana
Sargon;
Satır aralarında benden söz etmişin siteden uzun zamandır tanıyanlar bilir şu yeni işyeri biter bitmez tekrar elimden geldigince bende katkıda bulunmaya çalışırım sen genede ara verme yazılarına bizler için rahat olsada senin buraya astıgın yazıların degerli bana kalırsa sağlıcakla kal...
agnostic_z'nin bahsettiği taşın hikayesini bende duydum taş guya yerden bilmem ne kadar hawada duruormuş. Sevgili Sargon, bu taş hakkında bilgin var mı?
http://img502.imageshack.us/img502/7848/asltazn8.jpg
Bu başlığa bir katkım olsun istediğim için Sargon'dan önce davrandım.
Bu resim bir photoshop düzenlemesi midir bilmiyorum ama açıklaması şöyle;
"Kudüst'te Kubbet-üs Sahra’nın içinde "Asılı Duran Taş" anlamına gelen Hacer-i Muallak taşı bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in Miraç’a çıktığı kabul edilen kaya işte burasıdır. Bu kayanın en geniş yeri 18 metre, en dar yeri ise 13.5 metredir. Bu kayanın içine on bir basamak merdivenle inilebilmektedir. Kayanın iç kısmı yaklaşık 1.5 metre yüksekliğinde ve 4.5 metre x 4.5 metre boyutlarında boş bir mekandır. İçeriden tavana bakıldığında havada asılı izlenimi verir, bundan dolayı Hacer-i Muallak olarak anılmaktadır.
Peygamberin kızı Fatma bu kayanın yanında namaz kıldıgından özellikle çocuk sahibi olmak isteyen kadınların dua ettikleri bir mimber yapılmıştır. Cami içinde mermere gömülü ve dışı tahta oymalı bir kutu içinde ‘’sakalı şerif’’ vardır. Ziyaretçiler bu sakal-ı şerife dokunabilmek için ellerini bu kutunun içine sokarlar. Yine muallak taşı’nın altında, Hz.Huhammed, kendisini almaya gelen meleğin kanatlarının üzerinde iken, onunla birlikte yükselen kaya, peygamberimizin işareti ile durmuştur. kayaya sonradan sütunlarla destek yapılmış.
Peygamberin miraca çıkarken üzerine bastığı taş olmasının yanı sıra İbrahim Peygamberin oğlu İsmaili kurban etmek için yatırdığı taş olması islam dünyasındaki önem hanesine artı iki puan ekler.
Yahudilerce, bu bölgede bir zamanlar Hz. Süleyman’ın mabedinin bulunduğu varsayıldığından, bu bölge onlar için de kutsal kabul edilmektedir. Hatta bu mabet Kubbet-üs Sahra’nın altındaki Hacer-i Muallak isimli kayanın üzerine kurulu olduğu için, bu kaya ve onun bulunduğu yer Yahudiler için yeryüzündeki en kutsal mekan kabul edilmektedir.
Ayrıca bu bölge, Hıristiyanlar tarafından da kutsal olarak kabul edilir. Çünkü Hz. İsa'nın bu bölgede halka hitap ettiğine inanılır. Hıristiyanlara ait birçok kilise ve dini yapı da yine bu bölgede bulunmaktadır."
Gerçekte (bugün) bu kayanın altında destek taşlar varmış.
agnostic_z
30-09-2006, 22:30
Eğer bu taş cidden fake deilse inanırım ama zannetmiyorum.
Hmm, ilginç bir resim, gerçek hayatta gidip görmek isterdim bu taşı. Demek bu taş da doğurganlık için kullanılıyormuş.
Dindar bir siteden aldıgım bilgi ise soyle;
"Muallak Kayası geleneğinin aslı
Muallak Kayası'nın havada asılı kaldığı inancının sonradan çıktığı besbelli.
İsra Suresi 60'ıncı ayeti Mi'rac'ın bir imtihan vesilesi kılındığını beyan eder. Bu da Mi'rac'ın şahitlerinin sessiz olmasını gerektirir. Eğer Türk İslamiyeti'nde anlatıldığı gibi havada asılı bir taş olsaydı bu konuşan ve herkesi imana zorlayan bir şahit olacaktı. Muallak Kayası'nın havada asılı kaldığı geleneği hadiste ilk noktalarını bulsa da bütünlüğü itibariyle sonradan çıkmış bir gelenek olsa gerektir. Ancak Ortaçağlarda Araplar ve Yahudiler arasında Kuruluş Kayası'nın yerinden oynayıp havalarda dolaştığı hakkında inanışlar yaygındı. 1496 yılında Kudüs'le alakalı bir kitap yazan Kadı Mucireddin, 11. yüzyılın sonunda bir Kudüslü Arapın taşı havalanmış olarak gördüğünü kaydeder. 1641 yılında Kudüs'ü gezen Karait gezgini Samuel ebn Davud taşın sık sık yerinden oynadığını ve hamile kadınlar onu gördüklerinde korkup düşük yaptıklarından insanların etrafına duvarlar yaptıklarını anlatır.
1847 yılında Kudüs'ü ziyaret eden Binyamin Lilienthal isimli bir Yahudi hahamı Yahudiler arasında Muallak Taşı ile alakalı o dönemlerdeki bir inancı şöyle aktarır: Allah bu taşı Mesih'in geleceği zamanı insanlara bildirmek için bir işaret olarak havada sarkıtmıştır. Taş yere düştüğünde İsrailoğullarının Mesihi gelecek ve İsrailoğulları yeryüzüne hakim olacaklardır. Türkler bu taşın neden havada durduğunu öğrendiklerinde Mesih'in gelmesinden korkarak taşın altına destekler koymuşlar ve etrafını doldurmuşlardır. Bu şekilde İsrailoğullarının Mesihinin gelmesini engellemeye çalışmışlardır"
Arabistan'ı kutsal yapan Mekke, Mekke'yi kutsal yapan Kabe, Kabe'yi kutsal yapan ise bir Siyah Taş'tır.
Sözcük olarak ‘Kâbe’, Arapça ‘küb’ ve ‘mikâb’tan gelmekte, yapının geometrik şekli olan ‘küp’ü ifade etmektedir. ‘Kıble’ sözcüğü ise yine Arapça ‘kıbel’ yani ‘yön’ anlamına gelmektedir.
Dînî mimarideki anlamı açısından, yön kavramı üzerinde biraz duralım. Gerek çok tanrılı, gerekse tek tanrılı dinlerde tapınma veya dualar, eskiden beri belirli bir doğrultuya yöneltilmiştir. Yani insanlar, tapınım veya ibadetlerini, evvelden saptanmış bir yöne doğru yerine getirmişlerdir. Tapınak ve mabet mimarilerini incelediğimiz zaman, antik çağ tapınaklarına Doğudan girildiğini, sunak veya mihrabın Batı yönünde yer aldığını görüyoruz. Bu planlamanın amacı, mekânın sonuna yerleştirilen tapınım objelerinin, tanrı veya tanrıça heykellerinin, Doğudan gelen sabahın ilk ışıkları ile aydınlanabilmesini sağlayarak kişiler üzerindeki etkisini arttırmaktır. Tek tanrılı semâvî dinlere gelince: Musevîlikte, havralar (sinagoglar), kutsal kent Kudüs’e (Yeruşalayim – Jerusalem) yöneltilmiştir. Hristiyanlıkta kiliselere Batıdan girilir, mihrap Doğu yönünde tertiplenir. İslâm’da hicretin ikinci yılına kadar, kutsal kent Kudüs yönünde ibadet edilirdi. İkinci yılda bir gün, Hz. Muhammed’in Kudüs’e doğru kıldığı namazın ikinci rekâtından sonra, yüzünü Kâbe yönüne çevirerek namazını tamamladığı görülmüş. Aslında bu eylem, Bakara Suresi, 139 da ‘Yüzünü Mescid-i Haram’a çevir’ mealindeki ayette yerini almıştır.
Kâbe’nin tasarım ve inşaatı hakkında bilimsel kaynak bulmak zor. Bizim inancımıza göre Hz. İbrahim, Allah’ın emri ile eşi Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail ile Filistin’den Mekke’ye göçtü. Hz. İbrahim, eşi ve oğlunu bir ağacın altına bıraktı. Hz. Hacer susadı; çevrede su aramaya koyuldu. Safa tepesi ile Merve arasını 7 kere gitti-geldi. Yedinci turunda (ki hacı adayları da bu yolu kat ederler) suyu Merve’de buldu. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinin 9. cildinde bu olayı bu günün Türkçesi ile şöyle yorumluyor: ‘’Zemzem, İbranicede ‘jenijem’dir…(Yedi kere gidiş-gelişi anlattıktan sonra)…Hz. İsmail’in tepinerek topuğunu vurduğu yerden pınar çıktı. Hz. Hacer koşarak geldi; suyu görünce ‘elhamdülillâh’ anlamında İbranice ‘jenijem’ (Zemzem) diye bağırdı ve dua etti’’ diyor.
İşte bu pınarın (kuyunun) yanına Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından Kâbe inşa edilir. Baba-oğul, Ebu Kubeys Dağı’ndan getirdikleri Hacer-ül Esvet taşını da yapının Doğu köşesine yerleştirerek ‘Tanrı Evi’ni tamamlarlar. (Al-i Ümran Suresi, 90. ve Bakara Suresi, 121. ayetler.) Bazı kaynaklarda, ilk dönemdeki Kâbe’nin, üstü açık, harçsız taşlarla örülmüş alçak duvarlı basit bir yapı olduğu ifade ediliyor. Daha sonraki bir zamanda yapılan inşaatla, yapının bu günkü formuna yakın bir biçime geldiği anlatılıyor. Ancak, Hz. Muhammed’in gençlik yıllarında oluşan büyük bir selin, bu yapıyı da yıktığı söyleniyor. Bazı kaynaklara göre, yıkımın ardından Kâbe’yi yeniden yapmak üzere, Cidde limanında karaya oturmuş bir gemide bulunan inşaat malzemeleri ve kereste ile beraber, yapı ustası Bizanslı Bagum’un Mekke’ye celp edildiği; kimsenin ellemeye cesaret edemediği, yıkımdan kalan moloz ve taşların din adamları tarafından toplandığı, kâgir inşaatın Bagum usta, ahşap işlerinin Mekke’li bir kıptî (kopt) usta tarafından yapıldığı, Hacer-i Esvet’in yine eski yerine, binanın Doğu köşesine yerleştirildiği anlatılıyor.
Bu yapı faaliyetlerinden de anlaşıldığı gibi Kâbe, İslâm’dan önceki dönemde de dinsel bir mekândı. Araplar, genelde tek tanrıya inanmakla beraber, tanrı ile aralarında şefaatçı (aracı) olarak putları kullanırlardı. Kâbe’nin içinde 360 kadar put vardı. Binanın orta kısmına Hubel putu yerleştirilmişti, ki bu putun üzerinde gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin tasvirleri bulunuyordu. Yine önemli putlardan Bedevi kabilelerin taptığı El-Uzza, Kureyşlilerin en kutsal saydıkları güneş tanrıçası El-Lat vardı. Arap şairler, tanrıya adadıkları kasidelerini Kâbe duvarına asarlardı. O günlerden kalan bir âdet olan ağaçlara adak bezi bağlama günümüzde de devam ettiği gibi, hâlâ daha Taif taraflarında Lat’ı kutsal tanıyan topluluklar olduğu söyleniyor. Hicretin 8. yılında, yani 630 yılında Mekke’nin Müslümanlarca fethi ile Kâbe’deki putlar indirildi, kırıldı. Kâbe çevresinde yapılan tüm eski dinsel törenler, İslâm’a göre yeniden düzenlendi. Hicretin 10. yılında da ‘Hac’ törenleri başladı.
İslâm döneminde, hac farîzasının gerektirdiği Kâbe çevresi, alan yeniden düzenlendi. Bu alanın adı, Mescid-i Haram veya Harem-i Şerif’tir. Kâbe, bu dairesel alanın ortasında kalır. Çevresi, sütunlu revakla çevrilmiş olup, üç katlıdır. Zemzem kuyusu, Hacer-i Esvet’in karşısında yer alır. Alanda bir metre yükseklikteki dairesel duvara El-Hatim denir. Yine alandaki küçük kubbeli mahalle, ‘Makam-ı İbrahim’ denir ki, kubbe altındaki taş, Hz. İbrahim’in inşaatta oturup dinlendiği taş olarak nitelenir. Alandaki sığ bir çukurluğa En-Nican (Tekne) denir ki Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in harç kardığı yer olarak kabul edilir.
Hicretin 64. yılında, yani 686 yılında Yezid’in komutanı Hasan bin Nubeyr, Mescid-i Haram’ı kuşattı ve Kâbe’yi taşa tutarak harap etti. Yezid’den sonra halife olan Abdullah bin Zübeyr, harabeyi yıkarak Hz. İbrahim’in yaptığı temellere ulaştı. Bulunan temeller üzerine yeniden inşa ettiği mekânı 687 yılında bitirdi. Kâbe, daha sonra, zaman zaman tamir gördü ise de ana yapıda fazla değişiklik yapılmadı.
Osmanlı döneminde, Yavuz Sultan Selim, Harem-i Şerif çevre revaklarının ahşap olan tavanlarına kâgir kubbeler yaptırdı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise, 1533 te yapılan inşaatı Evliya Çelebi şöyle anlatıyor: ‘’Mekke-i Mükerreme ve Beytullah-ül Harem, Bekke denilen bir dere içredir. Seller, Harem-i Şerif’i suya gark edermiş. Sultan Süleyman Han, Mimar Sinan’ı ve Mahmud Paşa’yı mutemet yapıp, 7 senede çevreyi yükseltmiş, selden kurtarmış.’’ diyor. Daha sonra, 1612 de Sultan Ahmed onarmış. 1621 de deprem, Kâbe’nin üç duvarını yıkmış ve çatısı çökmüş. IV. Murat, yapıyı eski durumuna uygun olarak yeniletmiş ve Kâbe, 1629 da yeniden açılmış. Daha sonra gelen Osmanlı padişahları da yapı ile yakın ilgilerini devam ettirmişler. Örneğin, Kâbe’nin çörteni (su oluğu), Sultan Aziz’in fermanı ile som altından imal edilmiş ve yerine konmuştur.
Şimdi Kâbe’nin planını inceleyelim. Kareye yakın olan plandaki köşegen çizgilerinin uzantısı dört coğrafi yön doğrultusundadır. Dört köşenin ayrı isimleri vardır. Kutsal taşın yerleştirildiği Doğu köşesi, Er-Rükn-ül-Esvet; Batı köşesi, Er-Rükn-üş-Şamî; Kuzey köşesi, Er-Rükn-ü-Irakî; Güney köşesi, Er-Rükn-ül-Yemenî’dir. Yani bu üç köşe, yönlerindeki kentlerin adını almışlardır. Plan ölçüleri şöyledir: Doğu köşesinden itibaren saat ibresi yönünde gidersek, Güney-Doğu duvarı 12,70 m., Güney-Batı duvarı 12,04 m., Kuzey-Batı duvarı, 11,28 m., Kuzey-Doğu duvarı, 11,03 m. ölçülmüş. Duvar kalınlıkları 90 cm. kadardır. Bu ölçülere göre iç mekân alanı, 118 m2 kadar oluyor. Kenarlar farklı ölçülerde, bunun sonucu olarak iç açılar 90 ar derece olamadığına göre tam kare değil, ama kareye yakın. Yükseklik, 13 m. kadar olduğuna göre küp te değil, ama küpe yakın.
Kâbe’nin taşıyıcı duvar malzemesi yontma taştır. Evliya Çelebi: ‘’…sarıya çalan zeytûnî renkte savvan taşından yapılmıştır.’’ diyor. Savan taşının ne olduğunu bilmiyoruz, ama aslı Mekke çevresinden çıkarılan koyu renkli taşlardır. Şimdi de iç mekânı inceleyelim. Zemin ve iç duvarlar mermer kaplama. Doğu köşede, 1,5 m. kadar yüksekte Hacer-i Evset duruyor. Bu kutsal taş, üç büyük ve bir küçük parçaya ayrılmış olup, taşlar bir gümüş halka ile birleştirilmiş. Rengi siyahtan açık neftîye çalan benekli bir taş. Hacı adayları, dış köşede bulunan, yine aynı adlı taşa dokunabiliyorlar. Binaya, Kuzey-Batı cephesinde bulunan 2 m. yükseklikteki kapıdan giriliyor. Kapı kaplaması gümüş diye tarif ediliyor; galiba şimdi altın yapmışlar. Kapı, dış platforma göre yüksekte kaldığından, içeriye girileceği zaman tekerlekli bir ahşap merdiven yanaştırılıyor. Orta hizada bulunan üç adet ahşap direk, ahşap tavanı ve çatıyı desteklemektedir. Bir de çatıya tırmanmak için ahşap merdiven bulunmaktadır. Çatıdaki yağmur suyunu dışarıya akıtmak için Kuzey-Batı yönünde bir altın oluk (çörten), (Arapça mizab) vardır. Kâbe’nin içine girmek herkese ve her hacı adayına nasip olmaz. Evliya Çelebi girmiş, ‘’Beyt-i Şerif’in içi, ‘Lâ İlâhe İl-Allah, Muhammeden Resulullah’ yazılı kırmızı ipek perdelerdir. Tavandan altın ve gümüş kandiller sarkar. Fakat cami ve mescitler gibi süslü değildir.’’ diyor.
Sargon'un taşlarla ilgili yaptığı gruplandırmada "Yağmur taşları" var. Buna en iyi örneklerden biri "Yada Taşı"dır.
Taş ve kayalar Türklerin inanç sisteminde önemli bir yere sahiptir. Bunlar arasında "Yada Taşı" diye adlandırılan bir cins taş, Türklerin hayatında asırlarca olağanüstü nitelikleri ile yaşamıştır.
İbni Fadlan, Türkistan'da sancıyı kesen taş, kanamayı durduran taş, etrafı aydınlatan taş Yada taşı olmak üzere farklı özellikleri olan taşlardan bahsedilmektedir.
Türklerin bu taşı kullanarak, Türk tarihinin en eski devirlerinden XVIII. yüzyıl sonlarına kadar yağmur, kar ve dolu yağdırıp fırtına ve tufan çıkardıklarına dair kaynaklarda pek çok bilgi vardır. Ancak bu taş, daha çok yağmur yağdırmakta kullanıldığı için "Yağmur taşı" adıyla da bilinir. Bu taşa Arapça yazılmış kaynaklarda, "Hacer-i metar, hacerü’l-metar, hacerü'l-berd", Farsça kaynak ve eserlerde, "Seng-i yede, seng-i metar, büzürk mühre", Moğolca'da, "Bezoar, dzada yağmurlu" isimleri kullanılmıştır. Türkçenin çeşitli lehçe ve şivelerinde de farklı söyleniş tarzlarına rastlanır. Bunlar, "yat, yet, yada, yade, yeda, yede; cada, ced, ceda, cede, cata, cay ve sata" şeklindedir. Yağmur yağdırma ameliyesine "yada yapma", bu işi yapanlara da, "yadacı" bazen de “yagmurcu” denirdi.
Yada taşının menşei hakkında kaynaklarda farklı bilgiler vardır. Kimi kaynaklara göre bu taş, Tufanı müteakip Ulu Tanrı tarafından Nuh Peygamber'e, Türklerin atası sayılan Yafes için bir ihsan olarak verilmiştir. Miras yolu ile sonraki Türk nesillerine intikal etmiştir. Kimilerine göre bu taş Çin'in uzak hududlarında bulunan madenlerin mahsülüdür. Kimi kaynaklar taşın, Türk ülkesinde bir dağdan alındığını, hatta bu dağ civarındaki vadilerden geçenlerin, geçiş esnasında taşların birbirlerine sürtünmesinden mütevellit yağmur, kar, dolu yağıp, fırtına ve tufan çıkmasın diye hayvanların ayaklarını yün ve benzeri yumuşak şeylerle sardıklarını kaydetmektedirler. Yada taşının kaynağının Karluk ülkesi olduğunu ifade edenler olduğu gibi, daima rüzgâr esen dağlar olduğunu, bu taşı yıldırım isabet eden yerlerde aramak lâzım geldiğini söyleyenler de vardır.
Hemen her renkte olabilen yada taşının şekli genel olarak yuvarlak veya yuvarlağa yakın, * fındık * büyükIüğünde, *yumurta *şeklinde *ve *büyüklüğünde, * sülün *yumurtası büyüklüğünde diyenler de vardır.
Yada taşının yağmur yağdırma işleminde kullanılış şekli hakkında farklı rivayetler vardır. Genel görüş, bu işi yalnız Türklerin bildikleri ve yaptıkları hakkındadır. Bununla birlikte en sağlam görünen rivayet, Tûsû’nin bir hekimden yaptığı nakildir. Buna göre yadacı, iki adet yada taşını bir kaba doldurulmuş suya batırarak birbirine sürter. Sonra kaptan avuçla aldığı suyu etrafa serper. Bir yandan da dualar okuyup Tanrıya yalvarır. Bu böyle aralıksız yedi defa tekrarlanır. Sonunda yağmur yağar.
Yada taşı yalnız yağmur yağdırmak için kullanılmayıp, bulutlan dağıtmak, kar ve soğuk kasırgalar ile fırtınalar koparmak, tufan derecesinde bol miktarda yağmur, kar, dolu yağdırmak ve sis getirmek; gök gürültüsü ve şimşekler çaktırmak; yaz aylarında yapılan yolculuklarda sıcağın defi için de kullanılırdı.
Yadanın, genelde savaş halinde düşmana karşı bir silah olarak kullanıldığı sıkça görülmektedir.Bunun son örneğine 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşında rastlanmıştır. Bu savaş sırasında Osmanlı ordusunun uğradığı Hotin bozgununun sebebine, Ruslarla işbirliği eden Kalmukların Yada taşıyla çıkardığı tufan olduğuna inanılır.
"Burda dikkatimi çeken şey say yaptıktan sonra traş olma geleneği. Bunun ne anlam taşıdığını açıkçası anlayamadım."
Sargon, Hac'da traş olma, haccın vaciplerindendir. Kur'an emri olduğu için uygulanır.
Fetih/27. Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi. *
Sanırım bu da *çıplaklaşma, dünyevi kazanımları terketme ritüellerinin bir parçası..
Bu "Muallak Kayası aklimi celdi, yoksa muhammedi ucan daireye koyup fezaya mi goturmustu uzaylilar.oyle ya, hikaye biraz UFO hikayelerine benziyor.
Sevgili panteidar, gelir gelmez hemen konuyu zenginleştirmişsin. Çok teşekkürler. Merwe ve Meas'a da katkıları için teşekkürler. Sizin sayenizde ben de agnostik'in önerdiği muallak taşını araştrmaya giriştim. Birileri birşeyler çıkarıp tartışmaya sürmezse şevk gelmiyordu.
Muallak taşı denilen taş sanırım en politik taşlardan biri. Olay yada bu taşın öyküsü dinsel inançlardan daha çok politik çıkarlar sınıfına giriyor gibi geldi bana. Bu taşı biraz araştırdım ve bulduklarım şunlar. Birincisi taş şu anda havada asılı durmuyor. İnsanlar taşın bir zamanlar havada asılı duruyor olduğunu söylüyorlar sadece. Dolayısıyla yukardaki fotoğraf fotomontaj yoluyla hayallenene uygun yapılmaya çalışılmış. Bu taş yukardaki yazılarda da bahsedildiği gibi Kudüs'te Dome of Rock denen araplarda ise Kubbe-us Sahra denen türbede duruyor.
http://www.sonuyari.org/kudusalbum/33KubbetusSahraMuallakTasi.jpg
Taş hem müslümanlar hem Yahudilerde kutsal kabul ediliyor. Yahudilerde zaten birçok kutsal taştan bahsetmiştim. Yahudilere göre hem İbrahim'in oğlu İshak'ı kutsadığı, hem de Yakup'un şu korkunç rüyayı gördüğü yer. Müslümanlara göre ise Muhammed'in El Burak'ın üstünde, Cebrail'in de yardımıyla göğe yükseldiği yer. Bu arada taşın üstünde Cebrail'in parmak izi ve Burak'ın tornak izi olduğuna da inanılıyor
http://en.wikipedia.org/wiki/Sakhrah
http://sacredsites.com/middle_east/israel/jerusalem.html
Taşın politik olduğunu şundan dolayı söylüyorum. Muhammed zamanında gerçekte Kudüs'e hiç gitmiş değil. Kudüs Ömer zamanında ele geçiriliyor ve Ömerin istediği şey, yani Ömer camii yani Kubbe-us Sahra yani Dome of Rock bu işgalden 55 yıl sonra 9. halife Abd-al Malik tarafından inşa ettiriliyor.
Bu işgalden sonra Yahudiler üzerinde İslamiyetin dinsel otoritenin inşası için gündeme gelmiş bir Kudüs düzenlemesi yapılmış gibi görülüyor. Yani birçok olayda olduğu gibi bir Mirac efsanesi yaratılıp Kudüs'ün üzerine giydirilmiş. Kuran'a bunun için bazı eklemeler yapılıp yapılmadığı da tartışılmalı bence. Bir sürü gelişme var o dönemle ilgili. Sıkı bir incelemek gerek ama bu taşın kutsallığı bana kalırsa fazlaca politik nedenlerle geliştirilmiş, hatta abartılı bir kutsallık. Öyle ki, Hacer-ül Esvet'in yanında İslamiyetin en kutsal ikinci taşı olarak sayanlar var.
Aşağıdaki adresten bir foto-tur yapabilirsiniz. (Tur ve rehberlik ücretlerini paypal yoluyla sitemiz gişesine ödeyebilirsiniz. Para işleriyle merwe arkadaşımız ilgileniyor. *:D )
http://www.sacred-destinations.com/israel/dome-of-the-rock-photo-tour/index.htm
Ek Not: Alıntı yaptığınızda alıntı yerlerini de verebilirseniz iyi olur. Araştırırken kolaylık olur.
Sevgili Sargon, kusura bakma unutmuşum alıntı yaptıgım forumun adresini: (http://www.ravda.net/rf/include.php?path=forum/showthread.php&threadid=41578&PHPKITSID=ab4fda8c2a7d0ca95dad05ca68fc6302)
Not: Ben tatlı özellikle künefe şeklinde yapılan ödemelerle ilgilenmekteyim. :D Gerisi beni aşar.. *:wink:
Sevgilki Vartor, Sevgili Merwe,
Bu taş ve üstüne kurulmuş olan Kubbet-us Sahra'nın öyküsü oldukça ilginç. Hatta girince ortaya bir Kudüs tarihi bile çıkacak gibi duruyor. Ancak konunun ayrıntılarını öğrenebilmek için İngilizce gerekiyor. Çok sayıda metin İngilizce. Belki Türkçe vardır ama ben ulaşamadım. Bu metinlerden bir özet yapıp sunmaya ne dersiniz?
Şurdaki metin nesnel bir tarihçe gibi ve en ayrıntılı anlatım burda var:
http://sacredsites.com/middle_east/israel/jerusalem.html
Bu da akademik bir çalışma
http://www.thehope.org/domecour.htm
Ve İslami bakış açısını yansıtan bir site
http://www.noblesanctuary.com/
Bu arada adamın biri de benim gibi kutsal taşlar, mağaralar, dağlarla falan uğraşmış
http://witcombe.sbc.edu/sacredplaces/stones.html
Ayrıca wikipedi'de çok sayıda metin var.
Bu muallak taşı ile birlikte İskenderiyeli Clemens'in sözünü daha çok doğru bulmaya başladım. Ne demişti: "Araplar taşlara tapar." Aslında bu söz İslamiyetten önceki Araplar için söylenmiş, ama görüldüğü gibi oldukça güçlü bir tapımı İslamiyetten sonra da sürmüş. Hatta bir taşın etrafında büyülü, doğaüstü bir öykü yaratınca bugün bile insanları afallatıyor. Doğaüstü olaylara inanmaya oldukça meyilli olan İslam dünyasında da böyle öyküler büyük bir coşkuyla heryerde anlatılıyor.
Sevgili Sargon verdiğin ilk link çalışmıyor, diğerlerini inceledikten sonra kısa özetlerini koyacagım gun içinde
Merwe, sanırım çalışmayan şu linktir.
http://sacredsites.com/middle_east/israel/jerusalem.html
Benim bağlantı hızımla bile sayfanın açılması için epey beklemem gerekiyor. Sayfa oldukça yavaş açılıyor. Ancak oldukça detaylı bir yazı. Sana özel mesaj olarak da gönderdim yazıyı. Diğer linklerden de çalışmayan var mı?
Yok diğerlerinin hepsi çalışıyor. Teşekkürler :)
Sevgili Sargon verdiğin linkleri inceleyince ilgi çekici bilgiler edindim.
Öncelikle bu taş 3 dinde de kutsal bulunmakta. Yahudi ve hristiyanlar senin de bahsettiğin gibi İbrahim oglu İsmail'i bu taşın altında tanrıya kurban etmek istediği ve bundan dolayı Süleyman meşhur tapınağı buray inşa ettiği için kutsal addediyor bu kayayı.Ayrıca İsa'nın çarmıha gerilmesi olayının da gene aynı tepelerde gerçekleştiği düşünülüyor. *Bu kayaya Süleyman'ın tapınağı bir kaç kez inşa edilmiş ve çeşitli medeniyetler tarafından tekrar tekrar yıkılmış.
En son Müslümanlar tarafından üstüne Kubbet-üs Sahra inşa edilmiş. Bu makalelerde de senin de dediğin gibi bu inşanın politik amaçlı olduğu soyleniyor. Çevresinde özellikle kilise ve sinagog varlığına izin verilmiş ki Kubbet- üs Sahran'ın ustunlugu yani İslam'ın üstünlüğü vurgulansın. Yani 'Sizin kutsal varlığınızda İslam tapınagı hüküm sürüyor'mesajı verilmek istenmiş.
Süleyman'ın tapınağı yahudiler ve hristiyanlar için çok önemli, çünkü inançlarına göre bu tapınak tekrar inşa edileceği zaman, mesih gelecek, ve müridleriyle dünyaya hüküm sürecek. Taşın kutsallığı da buradan geliyor. Bu mesih beklentisini bitirmek için de müslümanlar kendi kutsal mabetlerini inşa etmişler. Zaten filistin'deki en büyük çekişmelerden birinin kaynagı da bu.
Müslümanlar için bu taşın kutsallıgı ise Mirac sırasında Muhammed'in bu taş uzerinde yukselerek cennete çıkması ve bir kaç yıl boyunca kıble olarak bu taşın bulundugu yonun seçilmiş olması.
İlginç bir nokta daha, buradaki dağlara Moriah dağları deniyor. (İsim benzerliği dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama Tolkien'in yüzük serilerinde ismini çıkaramdığım kötü karakterin şatosunun bulunduğu tepelerin adı da Moriah idi. )
Taşın yükselmiş oldugu sadece bir söylenti ama bu söylenti sadece müslümanlara ait değil, aslında aynı söylenti daha çok Yahudiler arasında dolaşmakta.
Şimdilerde ise, yahudilerin ve hristiyanların kubbet- üs sahra'yı bombalayıp Süleyman'ın tapınağını aynı kaya üzerinde inşa etme isteklerinden bahsediliyor. Tabi, bu şimdilik bir komplo teorisi sadece. Ama bunu gerçekten isteyen insanların sayısı hiç de az değil.
Demiş olduğun gibi 3 dinin tarihi bu taş ve kudüs'te birbirine dolanmış durumda. Hepsi de farklı nedenlerden ötürü bu taşı *kutsal buluyor ve üzerinde tartışmlar kavgalar savaşlar çıkıyor. Ugruna kan dökülüyor.
Benim merakımı çeken bir nokta ise, 3 dinin birden farklı nedenlerle aynı noktayı kutsal bulması. Bu olayların hepsinin aynı kayada gerçekleşmiş olması bana pek mantıklı gelmiyor. Kendi düşünceme göre bu kutsalıklar sonradan bu nesneye kondurulmuş. Amaç dinlerin bir diğerini ezip geçmeye çalışması. Hepsi farklı bir kaya bulup onu kutsal bilse ve ugruna bunca kavga cıkmasaydı keşke *:(
Soyle bir goz attim, haklisin, Kudusun tarihcesinden bahsediyor. Ilk firsatta ozet olarak yazarim onemli noktalari.
Teşekkürler Merwe, olayın anlaşılmasını sağlayacak şekilde gayet güzel özetlemişsin. Bu kaya herhalde gelmiş geçmiş en politik kayadır. Bir kayanın bu kadar büyük bir politik soruna dönüşebilmesinin kökeninde ise izeri derinlerde olan taş tapımları var tabii. Bu kökleri de yeni ortaya çıkan dinler büyük bir hırsla kullanmışlar.
Olayı senden okuyunca bazı yerlerde gülme tuttu. Hani derler ya güleriz ağlanacak halimize. Şundan dolayı: Samilerde taş tapımının ne kadar güçlü olduğunu biliyoruz. Yahudileri örnekledik zaten. Hala bir duvara gidip ağlıyorlar. Araplar'ın da Hacer-ül Esvet'leri var. Dediğin gibi güzel güzel kendi kayalarına ibadet ederlerken niye gidersin onun kayasının üstüne kurulursun. Var mı böyle bişey. Zaten senin bir taşın var, ikinciyi niye zorluyorsun. Tipik bir Emevi zorbalığı yani. Üstelik o zamanlar İslamiyet bu adamların gözü dönmüş saltanat düşkünlüklerine öyle bir güç katmış ki, servet akıyor resmen. Kubbet-us Sahra'nın *o Kudüs'ün sembolü haline gelen geniş kubbesi bir zamanlar altındanmış. Şimdi alüminyyum'dan tabii, ama Emevi'lerin iktidar için dökebildikleri para da ortada. Ve herşey, yani bir dinin diğerine üstünlüğü için verilen bu azgın kavganın asıl nedeni ise siyasi iktidar, servet ve güç hırsı.
Bütün bunları öğrendikten sonra bir de dönüp insanlarımızın nasıl ulviyet, huşu ve sukünet yalanlarıyla aldatıldığını düşünüyorum. Bakın bir vatandaşımız Kudüs'e gitmiş ve bu kutsal mekanı ziyaret etmiş. Duygularını da yazıp bize aktarmış:
Annem Camiden çıktığında çok duygulanmış olacak ki, bana ağlayarak çok mutlu olduğunu ama, doyamadığını söyledi. Ben de kendisini beklediğimi ve bir kez daha camiye girmesini teklif ettim. Galiba Hz. Muhammet’in Miraçça çıktığı yeri görebilmiş olmanın verdiği bir duygu ile, nedense buraya her gelişimde, gittikçe artan ve sebebini bilmediğim bir ağlama başlar bende. Galiba bu sefer dozunu iyice arttırmış olacağım ki, omuzuma bir elin değdiğini hissetim. Döndüğümde yaşlı bir Arab’ın bozuk bir İngilizce ile ‘’Türk müsün?’’ diye sordu. Nasıl anlamıştı bilmiyorum. Acaba, diğer Müslümanlar benim gibi salya sümük değiller miydi? Büsbütün ağlamam arttı. Büyük bir gururla başımı salladım. Derken adımı sordu. Ona Fatoş’un asıl anlamının ‘’Sütten kesilmiş mahsum kız çocuğu olduğunu kırk saat anlatamayacağım için’’ Fatma’nın kısaltmışı’’ dedim. Adam pek sevindi ve beni kolumdan tuttuğu gibi her tarafı gezdirmeye başladı. Derken etrafımızı insanlar sardı. Beni; hele hele adımı, pek sevdiler sanırım. Gruptan ayrıldıktan sonra kendimi yine Muallak Taşı’nın yanına attım. İki şey için şükrettim Allahım’a: Birincisi beni Türk ve ikincisi de Müslüman yarattığı için... *
http://mintltd.com/1/best/arsiv/kuduste_turk.htm
Yapilan arkeolojik arastirmalarda, ilk sehir, M.O 3000 yilinda, Moriah daginin guneyinde kurulmus. Bu sehrin adi Urusalem'mis (tanrinin temeli manasin tasiyor), Jebusite adinda karisik bir toplum yasarmis o zamanlar.
* M.O 1000 yilnda,yahudi krali David bu sehri zaptetmis, Yahudi kralliginin bassehri ilan ederek adini Jerusalem'e cevirmis. ( ibranice, sulh sehri manasina geliyormus, tam adina layik bir sehir degil mi?)Icinde, Sina daginda Musa'ya inen on emir tabletlerini tasiyan( buyrun , bir kutsal tas daha) ve yahudilerce, ordan oraya tasinan Ark, M.O 955 yilinda bu sehire tasinmis.
* *Moriah dagi, eski bir sami inanisi olan, dagin tepesindeki ciplak kaya, "Tahum"adini verdikleri bir yilanin agzinda durur ve yeralti ve yer ustu dunyasinin gecit yeri oldugu inanci , ayrica Ibrahimin de oglunu (Isaac) kurbana goturdugu tas oldugu inanci *yonunden kutsal sayilirmis.
* Isaac'in oglu Jacob, gine ayni yerde, babasinin kurban edilecegi tasi yastik yaparak uyudugunu ve ruyasinda gorduklerine dayanarak yag ile tasi kutsadiktan sonra, tasin yere gomuldugu, ve Suleymanin tapinaginin temel tasi oldugu inanci da buradan kaynaklanmaktadir. (Uf be amma da zormus tercume etmek, helal olsun su kitaplari dilimize cevirenlere).
* Sevgili Sargon, simdilik ara veriyorum, ilgini cektiyse devam ederim.
Sevgili Vartor, eline sağlık. Bence bunlar çok ilginç konular ve haklarında da Türkçe olarak az şey yazılmış. Yazılanlar da daha çok batıl inanışlar biçiminde şeyler gerçekten. *Bir konuda hayal kırıklığına uğradım doğrusu. Hep türkçedeki kaynak sayısının diğer İslam ülkeleriyle kıyaslanınca oldukça fazla olduğunu düşünürdüm. Ancak bu konuda bilimsel sayılabilecek birşey bulmak *ne kadar zor. Halbuki ortalık taşın yerden yükselmesi, peygamberin onu durdurması yada Cebrail'in tutması ve parmağının izinin çıkması gibi uyduruk hikayelerle dolu. Demek ki insanımız bunları talep ediyor, birileri de talep edileni sunuyor.
Bence şu ana kadar epey bir malzeme çıkarıp koyduk ortaya bu konuda. Yağmur taşlarını sağolsun Pate işlemiş. Bundan sonra geriye delik taşlar ve kadınlarımızın taşıdığı süs taşları, inci, elmas, laciverttaşı ve nazar bocuğu gibi konular kaldı.
Bir taş üzerinden yapılan din kavgasını düşününce aklıma nedense hep bir zamanlar yaşadığım şu hikaye geliyor. Bu olay bizim ailede yıllardır anlatılır.
Benden küçük kuzenlerim - ki o zaman daha 7-8 yaşlarındalardı- birbirleribi sürekli kıskanırlardı. Çocuklarda her zaman olan, bildiğimiz birşey. Bir gün birinin okulunda bit salgını yaşanıyor. Tabii benimn küçük kuzenimde de bit buluyorlar. Annesi saçını temizlerken, bir bit buluyor, tam o sırada biti öbür kuzenim elinden kapıyor. Saçından bitin alındığını gören diğer kuzen kıyameti koparıyor: "Benim bitim, benim bitim" diye. Sen onun bitini nasıl alırsın.. *:D Yıllardır bu tür olaylar yaşanınca aklıma gelen hep bu söz olur: "Benim bitim, benim bitim"
Amaç bit değil, gördüğünüz gibi. Kıskançlık, çekememezlik vb. 7-8 yaşındaki çocuklar için bunlar çok normal şeyler. Tersine bunları yaşamayan çocuktan şüphelenmek lazım. Peki koca dinlere ne diyeceğiz. Dünyanın en çok etkili olmuş üç dini birbirine girmişler: "Benim taşım, benim taşım" diye. Var mı böyle bişey ya.
O tas baslarinda paralanirdi gercekten tanri sifatina yakisacak bir tanri olsaydi. Demek ki hala tas devrinden kurtulamamis bazilari...
Taş tapımı ve kutsallığını değişik örneklerle açıkladık. Bir de simgesel özelliği olan ve dolaylı olarak din ve büyüyle ilgili olan taşlar sözkonusu. Örneğin Çin'de yeşimtaşı oldukça önemli bir yere sahipmiş bu açıdan. Eski Çin'de bu taşın toplumsal düzende hükümdarlık ve güç anlamına geldiği, tıpta ise her derde deva olduğu ve bedenin yenilenmesi için yutulduğu biliniyor. Yeşimtaşı ruhların besinidir.
Benim asıl değinmek istediğim ise incidir. İncide de kutsal bir özellik olduğu düşünülmüş hep. Bu konuda Mircea Eliade'nin bir çalışması varmış, onu okumadım ama "Dinler Tarihine Giriş" kitabında bu çalışmasının küçük bir özetini yapıyor. Buna göre inci üç temel kutsal özelliği barındırır. Bunlar su, ay ve kadındır. Daha önce su, yılan,ay ve kadın kutsallıklarına ilişkin bazı açıklamalar yapmıştım.
İnci, Hindistan'da her derde devadır; kanamalara, sarılığa, deliliğe, zehirlenmeye, göz hastalıklarına,frengiye vb. iyi gelir. Avrupalıu doktorlar inciyi özellikle melankoliyi, sarayı ve deliliği iyileştirmek için kullanmışlardır; görüldüğü gibi sözünü ettiğimiz hastalıkların çoğu "ayla" ilgili hastalıklardır (melankoli, sara, kanama vb.) Zehirlenmelere iyi gelmesinin başka bir açıklaması olamaz: ay tüm zehirlenmelere iyi gelir. Ama Doğu'da inci özellikle cinsel gücü, bereketi artırıcı ve tılsımlı olarak bilinir. Bir mezara inci konulduğunda, hatta cesede inci takıldığında, ölü, incinin simgelediği kozmolojik ilkeyle bütünleşir. Başka bir deyişle, inci, ayın evrelerinin simgelediği doğum, yaşam, ölüm ve yeniden doğum döngüsünden oluşan kozmik ritim içine sokarak ölüyü yeniler. Ölü incilerle kaplanır böylece "ayın" kaderine sahip olur, kozmik devreye dahil olabilir; çünkü ayın, canlılar yaratan gücünü paylaşır. (M. Eliade, "Dinler Tarihine Giriş", s.419)
Bir başka değerli taş da elmastır. Bu konuda da Eliade'den bir alıntı yapacağım. Buna "yılan taşı" da deniyor. Neden böyle adlandırıldığını ve bu inancın arkasında nasıl bir mantığın yattığını bir alıntıdan anlamaya çalışalım.
Pekçok bölgede, değerli taşların, yılanların yada ejderhaların başından düştüğüne inanılır. Örneğin, elmasın zehirli olduğuna inanılır ve dudaklara değdirilmemesi gerektiği söylenir çünkü yılanların boğazından çıkmıştır (Bu inanışın kökeni Hindistan'dır, buradan Helen ve Arap uygarlıklarına geçmiştir.) Değerli taşların yılanların salgısından türediğine olan inanç, Çin'den İngiltere'ye kadar uzanan oldukça geniş bir bölgeye yayılmıştır. Hindistan'da naga'ların, kursaklarında ve kafalarında göz kamaştırıcı çok değerli büyülü taşlar bulunduğuna inanılmaktadır. Plinius, Doğu kökenli bu inanışları, ejderhaların beyninde oluşan, dracontia yada draconties adını taşıyan bir taş olduğunu söyleyerek mantıklı bir biçimde açıklamaya çalışır. Aynı türden mantıklı açıklamalara Philosratus'ta rastlıyoruz, ona göre, bazı ejderhaların gözü "göz kamaştıran" parlaklığa sahip bir taştır ve büyülüdür; Philostratus, büyücülerin sürüngenlere taptıktan sonra, onların kafasını kestiklerini ve değerli taşları topladıklarını anlatmıştır.(agy. s. 426)
Eliade bizdeki "nazar boncuğu" örneğine girmemiş. Halbuki ilginç bir değerlendirme olabilirdi. Ortada nazar var, göz var, kadın var, büyü var, hem de koruyucu bir "taş" var. Üstelik bir yerde Muhammed'in kızı "Fatma'nın gözü" olarak değerlendirildiğini de gördüm. Bu konuda katkı yapacak olan var mı?
sisyphos
20-06-2007, 23:31
Ziya'nın taşı var bi de sargon, onu atlamışsın. Bence en kutsal taş odur. Bir insanın yaşama bağlanışıdır.. Diğerleri ne ki onun yanında, hacerler vs. Yaşamlarının bir dönemlerinde anımsar, gider tapınır gelirler. Ama Ziya'nın taşı öyle mi ya? Al taşı garibin altından, bak bakalım yaşama nasıl tutunacak?
Bi de şu taş ve doğurganlık meselesine pek güldüm. Gülmemek lazım aslında, ayıp oluyo ama kahrolası beyin durmuyo ki, bi sürü şey geliyo akla. Mesela, çocuğu olsun diye gidip taşın üstünde yatan hatunlar... Adamın yanında yatsa daha mı faydalı olur diye düşündüm funduk beynimle yani.
Taş demişken bi de benim şu yıllardır sürüp tepeye çıkardığım taş var ki, o da bana göre en bi kutsal taş. Hani, arada insana başarısızlık hissi yaşatıyor, daha kaç bin yıl sürecem ben bu taşı acaba diye bi soru geliyor akla, yoksa hiç başını ağrıtmazdım.
Tamam ciddi olucam, tek durucam ve taşlarla ilgili araştırma yapıcam, sevdim ben bu taş işini, çok zengin gibi görünüyo. *Her aklıma geleni de yazmıycam. :D
Daha evvelce buraya bir ileti asmıştım ama yok oldu, yedegi de olmadıgı için ileride tekrardan yazmak üzere bir Uygur destanını vererek taş kültünün Türkler için önemine dikkat çekmek istiyorum.
* * *Yulun Tigin adlı Uygur hükümdarı Çinlilerle yıllarca savaşır. Sonunda savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigin'i, Çin hükümdar ailesinden Kiü-lien adlı bir kızla evlendirmeye karar verir.
* * Uygur yurdunda Tanrı Dağı adında bir dağ, onun güneyinde de Kutlu Dağ denilen bir kaya vardır. Uygur yurduna gelen Çin elçileri, çevreyi gezerler ve prensesi bu kutlu dağ karşılığında vermeyi önerirler. Hükümdar bu istekte bir sakınca görmez. Çinliler, kayanın çevresini odunlarla doldurup bu odunları ateşlerler. Kayayı iyice kızdırdıktan sonra üzerine keskin sirke döküp parçalarlar. Sonra o parçaları arabalara koyarak Çin'e götürürler. İşte o zaman Uygur yurdunun kurdu kuşu dile gelir, kendi dillerince kayanın düşmana verilişine ağlarlar. Yedi gün sonra da bu düşüncesiz Hakan ölür. Ama onun ölümüyle ülke felaketten kurtulamaz. Bir Çin prensesi uğruna çekinmeden feda edilen yurdun bir kayası, Türkeli'nin felaketine sebep olur. Halk rahat ve huzurunu yitirir. Irmaklar birbiri ardınca kurur, göllerin suyu çekilir, topraklar ürün vermez olur.
**** Günlerden sonra tahta torunlardan biri geçer. O zaman yurtta soluk alan almayan ne varsa hepsi birden:
**** - Göç!.. Göç!.. diye çığrışmaya başlar. Derinden gelen bu iniltilere; hüzün dolu, çaresiz bir çığrışmalara yürekler dayanmaz.
**** Uygurlar bunu bir kutsal bir buyruk bilip göçe başlar. Bu göç iniltilerin bittiği yere dek sürer. * *
* * *saygılarımla
Sevgili sisyphos,
sitemize hoşgeldin. Epey yoğun bir değerlendirme olmuş seninki. Bu kadınların taşlara sürtünmesinden daha komik bir şey var. Bilmiyorum buna ilişkin birşey yazmışmıyım ama sen söyleyince aklıma geldi. Yerini tam hatırlayamıyorum, bulunca orijinal metni de eklerim. Sanırım Avrupa'da bir yerde yine böyle doğurganlık veren bir taş var. Yeni evli çift taşın yanına geliyorlar. Çırılçıplak soyunuyorlar. Sonra da taşın etrafında kadın koşmaya başlıyor, erkek de onu kovalıyor. Böyle komik bir şekilde taşın etrafını birkaç defa tavaf ediyorlar. Bir de yanlış hatırlamıyorsam bu işi ayın dolunay olduğu zamanda yapmaları gerekiyor. Sonra da elbiselerini giyip gidiyorlar. Bu ayinin doğurganlık sağladığına inanıyorlar. İnsan okuyunca gülmekten kendini alamıyor.
İnsanlar nelere inanmışlar.. *:D *:D *:D
Yeni katkılarını bekliyoruz.
sisyphos
23-06-2007, 00:42
Evet komik, hatta komedi ötesi. Ama işin içine insan girince böyle arapsaçı oluyor işte çocuk yapmak kadar basit bir şey bile. Hani Hilmi Yavuz der ya :
"Kendi ellerimizle kurduğumuz gurbetten
Daha zor bir sürgün yoktur." diye.
Gerçi Hilmi Abi'de, yüzünü İslama dönüp kalbimi kırmıştır ama pek güzel özetlemiştir insan denen mahlukatı. Neler yapıyoruz, neler yaratıyoruz kendi ellerimizle, sonra da bunları çözmeye, çözümlemeye çalışıyoruz.
Neyse gelelim taşlara...
Elmasın bedeni temizlediği, negatif güçleri uzaklaştırdığı yönünde bir inanç var . Eh, nazar da kem göz değmesi ya da negatif enerji aktarımı olarak tanımlandığına göre elmas, bir nevi nazar boncuğu muamelesi görmüş olabilir, bir bağlantı ararsak. Bir de doğada bulunan en sert madde olduğu göz önünde bulundurulursa ( hani negatif enerjiye kalkan olması, nazar boncukları gibi çatır çutur kırılmadan sağlam durabilmesi babında) *geriye bir tek mavi nerden çıktı peki demek kalıyor. Eh, mavinin hem psikoloji de kanıtlanmış rahatlatıcı olumlu etkisi hem de eski inanışlardan islama kadar gelen koruyucu ve kutsal sayılan özellikleri burada etkili olmuştur muhtemelen.
Diğer taraftan elmasa yüklenen olumsuz anlamlar biraz kafa karıştırıyor. Uğursuz bir taş nasıl koruyuculuk misyonu üstlenir diye.
Çok eskiye dayanmayan, bulduğum bir hikayede uğursuzluk getiren bir mavi elmastan bahsediliyor. Bunu Fransız bir gezginin bir budha heykelinin gözünden söküp aldığı ve kimin eline geçti ise ona uğursuzluk getirdiği, şimdi ise Amerika’da bir müzede saklandığı anlatılıyor.
Bağlantı var mıdır bunlar arasında, mavi elmas, tanrısal güçlere karşı yapılan bir ayıptan dolayı insanlardan öcünü alırken, korunma kalkanları mavi boncukla mı kurgulanmıştır(hani elmas pahalı ya, camı boyayıverelim maviye olsun bitsin hesabı) yoksa Orta Asya inanışlarındaki maviyi kutsal sayıp (Gök Tanrı’nın koruyuculuğundan dolayı) medrese ve cami süslemelerine kadar yansıyan bir anlayışın uzantısı mıdır bilmem. *
İkincisi daha kuvvetli gibi görünüyor ama her şey de mümkündür. Ne de olsa insan beyni girer işin içine.
Çok eskiye dayanmayan, bulduğum bir hikayede uğursuzluk getiren bir mavi elmastan bahsediliyor. Bunu Fransız bir gezginin bir budha heykelinin gözünden söküp aldığı ve kimin eline geçti ise ona uğursuzluk getirdiği, şimdi ise Amerika’da bir müzede saklandığı anlatılıyor.
* Amerikaya getirmis mi tartisilir ama butun dunyaya, oraya yerlestikten sonra ugursuzluk getirdigi asikar.
:cry:
çakırcalı
27-08-2008, 18:53
Bundan yıllar önce, Bilim ve Teknik dergisinin bir sayısında Hacer-ül Esvet ile ilgili bir makale okumuştum. Hacer-ül Esvet, milattan önceki tarihlerde Sakarya taraflarında Murat nehri kıyısına düşmüş bir göktaşı. Kibele tapımı gereği (sanırım Frigler tarafından) kutsal bir taş olarak kabul görmüş. Arapların bir saldırısı ve yağmalamaları sırasında bu taş da alınıp Arap Yarımadası'na götürülmüş ve yine kutsal taş tapımında kullanılmaya devam etmiş... Hatta Arapça "kıble" sözcüğünün de "Kibele"den geçtiği ve günümüze kadar varlığını sürdürdüğü iddia edilliyordu.
İlgilenenler için çok güzel bir araştırmaydı. Konu başlığını ve iletileri görünce, sözkonusu dergiyi epey aradım ama bulamadım (kitaplarımın büyük çoğunluğunu yerleştirme imkanım olmadığı için koliler halinde istiflenmiş duruyorlar), ilk fırsatta bu makaleyi bulup paylaşmak istiyorum.
Biri Muhammed'in Teyyemmüm taşı olarak "Kutsal Emanetler" arasında yer alan taş üzerine. Taş aslında eski bir Asur tableti. Bir yerel görevlinin krala yazdığı mektup.
..........
Sevgili Sargon,
Belki Teyemmüm taşı hakkında bilgilerini paylaşacak yeni arkadaşlar olur diye başlığı güncelledim.
Harika bir konu ve çok güzel şlenmiş. Kimbilir böyle ne kadar emek sarfedilmiş başlık vardır forumda.
Neyse,
Teyemmüm taşı üzerinde tamö olarak ne yazıyor. bilen var mı acaba ?
Sayın Çiğ'in ortadoğu ve Miras kitabını okumadım ben. Eğer onda yazı , metin olarak varsa satın almayı düşünüyorum kitabı.
Bir de Muallak Taşı şu anda havada asılı diye okuyoruz internetten hep. Bu bilgi de mi yanlış ? Yoksa taşlar mı farklı ? Alttaki resmdeki taşın adı nedir?
http://img143.imageshack.us/img143/580/lltp7az2.jpg
Çok ilgimi çeken bir konu. Hele teyemmüm taşı...
Selamlar.
Oki photoshopta yapılmış bir resim, fake bu fake.
http://gizliilimler.tr.gg/Muallak-Ta&%23351%3B&%23305%3B-Nedir-f-.htm
http://www.bilgipasaji.com/forum/hz-muhammed-sav-381/102770-muallak-tasi-nedir-havada-asili-duran-tas-yalan.html
Kaynaklar çok ciddi idare et.
Selamlar.
Yav arkadaşlar evreni tanrının yarattığına inanıyorsanız, bunu fizik yasalar içinde yaratmıştır. Bana gözlemleyip de ispat edebileceğiniz doğaüstü bir olay gösteremezsiniz.
Ama gerçektende iki cisim o şekilde durabilirler süper iletkenlerle ve manyetik alanlarla ilgili bir deney/gösteri vardı sanırım youtube da izledim.
Eğer tanrı taşı öyle havada asılı tutmak istese bunu mistik bir güç marifetiyle değil, tamamen fizik yasaları çerçevesinde manyetik alan ve süper iletken mantığından faydalanarak yapacaktır.
Selamlar.
http://www.turan-dursun.com/forumlar/showthread.php?t=7326&highlight=U%E7an
Sevgili Oki, Muallak tasi ile ilgili tartisma bu topikin 3-4. sayfalarinda. Muallak tasi bir caminin dibinde duruyor, havada falan degil, demir ayaklarin ustunde. Havada durduguna inanildigi icin oyle koymuslar iste. Herkes Kudus'te gidip gorebilir.
Demek ki, muallak taşı nasılsa havada millette göremiyor, en iyisi photoshopta yapalım bir tane rahat rahat seyretsin demiş bizim sivri akıllılar.
Ama teyemmüm taşı,bu önemli arkadaşlar. İstanbulda olan bir arkadaş gitsede topkapıda ki yetkiliden bilgi alsa keşke.
Üzerinde ne yazıyor.
Google da ben bulamadım.
Ayrıca teyemmüm taşı olarak kullanılması da çok ilginç. Yani bir abdesti, İslam gibi putları kırmaya gelmiş bir dinin peygamberi kullandığında bu neden hakkında menfii olarak kullanılmadı?
Acaba diyorum bu teyemmüm taşı da, diğer sözde kutsal emanetler gibi %99 bidat mı?
Selamlar
Gizliilimler
08-10-2008, 00:32
Oki photoshopta yapılmış bir resim, fake bu fake.
http://gizliilimler.tr.gg/Muallak-Ta&%23351%3B&%23305%3B-Nedir-f-.htm
http://www.bilgipasaji.com/forum/hz-muhammed-sav-381/102770-muallak-tasi-nedir-havada-asili-duran-tas-yalan.html
Kaynaklar çok ciddi idare et.
Selamlar.
Kaynak verdiğin site(m)de zaten gerçek Muallak Taşı'nın (ve bulunduğu yerin) resmi de vardı:
http://80.190.202.79/pic/g/gizliilimler/muallaktasi.jpg
http://80.190.202.79/pic/g/gizliilimler/muallaktasialti.jpg
Sanırım şu internette gezen sahte resmin sebebini, toplum olarak (iyi niyetle bile olsa) somut'la somut olmayan (Muallak taşı, somut değildir demiyorum.), metafizikle metafizik olmayanı bağdaştırma ya da metafiziğin "eksik" verilerini birey ve toplum olarak "tamamlama" içgüdüsünde aramalıyız. Her devirde "toplumca merak edilen" ve toplumun ilgisini celbeden bir çok konunun bu "tamamlama" ve "birleştirme" mantığıyla "bireysel olarak yeniden yorumlanmış", bu da bilgi birikimindeki gerçekliğin ilüzyonlarla örtülmesine, yarı hayal gücü ve yarı realite inanışların doğmasına sebep olmuştur.
En basitinden, bir hafta sonunu evinizde geçiriyorsunuz ve bilmem ne gazetenin ekindeki kare bulmacayı çözmeye çalışıyorsunuz. Bulmaca'nın sonlarına doğru geldiğinizde, doğru olarak cevaplandırdığınız bilgilerin yanında içgüdüsel olarak o bulmacayı tamamlamak, yarım bırakmamak istersiniz ve son boş karelere de size en mantıklı gelen harfleri yazarsınız. İptidai ve semâvi dinlerde bu olgu, tıpkı bulmaca örneğinde olduğu gibi, "bilinmeyen"e dair giden bahislerde insanların meraklarını gidermek için alegoriler, realiteyi çevreleyen hayalgücü olaylar ya da kendinden önceki dinlerin kaynaklarından başvurma/"İsrailiyat" gibi diğer inanışlardan aldığı verileri dine ekleme yoluyla konuyu muallakta bırakmama, yani noktalama yoluna gidilmiştir. Örneğin, Hz.İsa'dan sonraki havariler / ilk kilise babaları döneminde birbirinden farklı onlarca "Müjde" kaleme alınmış, Hz.İsa'nın peygamberliği dışında doğumundan ölümüne kadar tüm hayatı, (Halkın merakını gidermek ya da eski dinleriyle paralellik varmış gibi gösterip insanların o dine girmesini yaygınlaştırmak ve teşvik etmek adına) hayâl gücü ve mistik tahayyülenin, Eski Yunan ve Mısır öğretilerinin bakış açısıyla yeniden yorumlanmıştır. (Öyle ki bu birleştirme içgüdüsü, iyi niyetle kaleme alınan onca apokrtafyayla sınırlı kalmamış ve İsa'nın kul özünden çıkıp tanrılaştırılmasına, Time ve Pisagor'un "trinity", yani üç'lü birlik felsefelerin ve bir yığın helensitik mitin Hıristiyanlığa ve bu ilahi dinin tahrif olmasına girmesine sebep olmuştur.)
Sonuç olarak; Muallak Taşı'yla ilgili bilgi ve rivayetler, 11. yüzyılın sonlarından beri tarihçiler tarafından yazılmış olmasına karşılık, birçok miti de içine alarak günümüze kadar gelmiştir. Fakat; bu demek değildir ki "Muallak Taşı", TÜMÜYLE hayal gücü ürünü ya da "mistik bir fanteziden ibaret" olan bir taştır. Fiziğin açıklayamadığı, bilimin "değişken" verilerine uymayan her örgü, "bilimdışı" denilebilir; ama "gerçeklik dışı" denilemez. Çünkü bilimin verileri değişkendir ve sadece bulunduğumuz zaman için geçerlidir. Yani "aksi ispat edilene kadar" bir gerçeklik saltanatı vardır. Ama fiziğin kuralları kadar bu kuralları koyan bir Yaratıcı vardır ki, gün olur, Güneş'i Batı'dan da doğdurur; gün olur "mühürlü" bir kalbe vesilelerle seslenip onu ötelerin ötesi ilim ve irfânla da donatır....
Gizli İlimler.
Yani şimdi bu muallak taşı havada mı değil mi? iş karıştı ben hala anlamadım.
1. hala havada
2. havadaydı ama şimdi destekli kendiliğindne havada duramıyor.
3. muallak taşı diye birşey yok
Konuyla ilgli arkadaşlar şunu bir açıklığa kavuştursa yeter benim için
Selamlar
1. Havada değil.
2. Havaya kalktı : Muhammed Mirac'a Mescid-i Aksa'da ki Muallak taşının üzerinden çıktığı rivayeti var. O zaman da taş havaya yükselmiş aynı rivayetin devamı.
3. Hala taş Mescid-i Aksa da. Havada değil. Ama altından geçiyorlar, fakat yanlarından zemine basıyor taş.
Selamlar.
3. Hala taş Mescid-i Aksa da. Havada değil. Ama altından geçiyorlar, fakat yanlarından zemine basıyor taş.
..........
Yani bir tür taş köprü veya eski su kanallarındaki mihenk taşı gibi ortada yanlara basarak duruyor. Doğru mu anladım.?
Öyleyse bu nasıl oluyor ki,, hem yanlara basarken hem de buna bir kutsallık atfedilmesi.
Sanıırm cevap dremalalinin yolladığı metinde saklı.
Peygamber Muhammed'den başka bir muhammedun muhammed icat edenlerin marifeti bu gib görünüyor.
Aslında aynı şeyi söylüyormuşuz da, anlatımlar farklı gibi geldi bana.
Peygamber var mı ? El cevap var.
Muhammedun Muhammedilik var mı.. Kati cevap yok..
Tarihsel bilgileri önemseyenler Muhammed'e kadar inip Muhammedi savunurken, rivayetler ile Muhammed diye "Muhammediliği öğrenenler, haklı olarak Muhammed yok diyorlar. Sonra Muhammedin dönemini sular seller gibi bilenler, beslendikleri kaynaklarda Muhammedilik zaten Peygamber Muhammed ile karıştırılarak dinsel bir devlet gücü haline getirildiği için, her iksini bir anlıyor ve karşı çıkıyor.
Muhammedilik ile Peygamber Muhammed arasındaki farkı, inancın verdiği hüsnüzandan ayrılmış bir gözle okuyanlar da, Kaynaklarınız bu Muhammed de bu diyerek Peygamber muhammedi muhammedilik ile eşleştirip oradan da dinin algılanmasına varıyorlar.
İşte hadislerde kafanın karıştı yerde buraası olyor her iki taraf içinde.
Ki,,, Kuran'ın cem edimesi meselesi de hala muallak taşı gibi muallak iken, inanç aşka dayanıp dine sarılırken, ,inançsızlık tanrı diye bilime inanarak farklı bir inanç sergiliyor.
Aslında her iki tarafında yaptığı bence riyakarlık. Aşk aşk diyen Oki de riyakar, bilim bilim deyip te bilim adamlarının bina ettiği binlerce sonradan ortaya çımış kasıtlı yalanlara bile bile dayanmakta riyakarlık.
Gerçek; algılarımızla direkt alakalı olduğuna göre, iki zıt inancın aslında tek bir doğruyu farklı olarak söylediklerini müşahade edebilmek binlerce yılın sonunda nefes alan köklerimizin şansı olacak gibi geliyor bana.
Tıpkı Sıfır gibi.
Var olarak sayılan ama yok olduğu kabul edilen SIFIR gibi. Kimbilir belki 1/0 dediğinde torunlarımız bir değeri var kabul edecekler..
Şimdi farketim ki, Muallak olan taşlar değil, taş olmuş kalpler ile bizleriz.
Kimimiz taşı parlatmak için tanrı adını taktığı egosunu kadife bezi olarak kullanıyor, kimimizde egosunun ardında gizlenen Tanrı adlı EROS'unu..
Selamlar.
AKHENATON
31-10-2008, 22:30
http://tr.wikipedia.org/wiki/Stonehenge
Yukardaki linkten İngilizce bölümüne tıklayıp geçerseniz, daha kapsamlı bilgi ve bu konuda 100'den fazla site adresi bulabilirsiniz.
Tengricilikte: kutsal sular, kutsal taslar, kutsal agaçlar etrafinda ibadet yapilir. Mescit yoktur. Tengricilik'deki kutsal taslardan birisi Taskent'e 100 km mesafedeki Susak (Susali) Tas'idir. Bu tasin kutsalligi Samanizm döneminden gelmektedir. Simdi bu tür yerlerin ziyaretine ruhsat yoktur. Eskiden bu mevkide kurban kesilirdi. Koçkar Ata diye bilinen bir tepe vardir. Burada kurban kesilir, çocuk istenilir. Dua burada yapilir, ama Allah'a yalvarilir.
.
sargon ,
bu yazınla yapmış olduğun tek şey harun yahyacılıktan başka bir şey değil.
öncelikle
Stonehenge , bir tapınma taşları veya dinlerle uzaktan yakından alaksı olan bir taş değildir.
Tengri konusu ile moneist din veya tapınma anlayışının uzaktan yakından alakası olmayıp , Tenriciliği din olarak göstermek Judeocu Durkheim' in zamanın bilgi ve belgesiyle yazmış olduğu söylemler olup gerçeği yansıtmaz.
Lütfen bilmediğimiz konularda ahkam kesmeyelim.Akşama kadar HY suçlayıp aynısını yapılınca ve birde mod olan biri tarafından yapılınca garipsiyorum.
Stonehenge!
http://tr.wikipedia.org/wiki/Stonehenge
http://www.ntvmsnbc.com/news/460118.asp
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/haberler/arkeoloji/S-440-5.pdf
Birkaç gün önce NationalGeographic de Stonehenge ile ilgili bir belgesel seyretmiştik.
Araştırmacılar Stonehenge den yanıbaşında bulunan ırmağa bir yol olduğunu bu ırmağın akış istikametine doğru bu yolun takip edildiği ve Stonegenge den kilometrelerce uzakta aynı mimari ölçülerde ancak ağaçtan yapıldığı zannedilen bir bölgenin varlığından bahsediyorlardı.
Teori şuydu;
Taş; öte dünyanın bir işareti, kalıcı, net.
Tahta; bu dünyayı işaret etmekte, çürüyen, geçici, esnek.
Yaz günlerinde, güneşin doğuş açısı, yapının diziliminde en geniş aralıkdan ve son aralıktan aynı açı ile geçmekte.
Bu sürelerde uzaktan gelen insanlar sabahleyin ayinler eşliğinde tapınıma başlamakta, daha sonra bu yol ve ırmağı takip eden bir yürüyüş gerçekleştirmekte ve en sonunda ikinci ağaç yapıya ulaşmaktadır.
Akşam ayinini yaptıktan sonrada eğlenceler eşliğinde gece geçirilmekteymiş.
Bu bir teori.
Ancak alıntıladığımız üç kaynak ve bu teori stonehenge in din dışı bir amacı olduğunu söylemiyor.
Sn. AKHENATON
"Stonehenge , bir tapınma taşları veya dinlerle uzaktan yakından alaksı olan bir taş değildir."
Tezinizin dayanağı ve nedeni nedir?
H.Yahyacılıktan kastınız nedir?
Belki de bu başlığı biraz sulandıracak, ancak yazmamız gereken hatıramız tam da bu başlığın konusu.
Çocukluğumuz Doğu Karadeniz dağlarındaki yaylalarımızda geçti. Yaylamızda 3-5 km aralar ile birkaç tane taşın üzerinde ayak izleri vardı.
Birinde sadece bir ayak, diğerinde adım atıyormuşcasına iki ayak, hatta en büyük taşın üzerinde birkaç adım insan ayak izi yanında köpek ve bir de baston izi dahi vardı.
Söylencemiz müthişti :)
Bu izlerin; Hızır Peygamberin ayak izleri olup buralarda gezdiği ve hatta yanında bir köpeğinin olduğu ve asası ile o taşların üzerine basınca ayak izlerinin çıktığı...!!! :confused:
Bu söylence ile biz ahalinin davranışları daha da müthişti
Hasta olan bebekler ile iştahsız çocukları bu taşın üzerinde gezdirilir, şifa umulurdu.
İşin aslı, biz ortaokul yıllarındayken ortaya çıktı.!!!
Bulunduğumuz bölge zengin Ermeni ailelerinin de yerleşim yerleri idi. 1914 ten sonraki talihsiz yıllarda sürgün edilen Ermeni aileler, neleri var neleri yoksa altına çevirip, gah komşularına emanet gah da dağ taş gizlemişlerdi.
Gizledikleri yeri daha sonra bulabilmek için de yerli kayaların üzerine anlamlı işaretler bırakmışlardı.
Tahminimce; garip işaretlerden şüphelenilmesin diye ayak izlerinden faydalanmışlar.
Henüz 70-80 yıl içinde bile söylencelerin oluşturduğu adetleri düşününce yüzlerce ve hatta binlerce yılda oluşabilecekleri tahmin dahi edemeyiz gibime geliyor.
http://www.internetajans.com/default.asp?nid=93515
Gazetelerde, TV'lerde bir "sakal" davası sürüp gidiyor. 21. yüzyılda
hâlâ -ilkçağın insanları gibi- totem peşinde koşuyoruz! Hz. Muhammed,
bunu önlemek için, "Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası
yapma!.." demiş.
Bu hadis, peygamberin ağzından çıktığını bütün hadisçilerin kabul
ettikleri 17 hadisten biridir. Bu sözü söyleyen Hz. Muhammed, tıraş
olurken kıllarını toplattırır mıydı?
Dünyada yüzlerce "Sakal-ı Şerif" diye tanımlanan kıl var.
Hepsi uydurma. Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki "Kutsal Emanetler" diye
saklanan birçok eşya, onun-bunun saraya bahşiş almak için getirdikleri
nesneler.
"Fatıma Anamız"ın seccadesi denen seccade, 17. asır halısı,
Peygamber'in teyemmüm taşı olarak saklanan taş ise bir Asur tableti!?
Bunun gibi daha birçokları var... Bunları bir kitap halinde toplayan
ilk Müze Müdürü Tahsin Öz'ün 1953 yılında basılan kitabı, ne yazık ki
zamanın yönetimi tarafından hemen toplattırıldı ve o günden bugüne de
ülkeyi aynı kafada olanlar idare etti! Uydurulmuş şeylere inanmak,
doğruları araştırmaktan daha kolay geliyor insanımıza...
Bu sakal olayı, bana başka bir olayı hatırlattı: 1970-78 yılları
arasında, eşim Kemal Çığ Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü idi. Daha önce
de -1944'ten beri- Müdür Yardımcısı ve Kitaplık Şefi olarak
çalışıyordu müzede. Müdürlüğü esnasında, o zamanın Diyanet İşleri
Başkanı Lütfü Doğan, "Kutsal Emanetler"i ziyaret etmek için randevu
istiyor. Kemal Çığ, gazetecileri getirmemek koşulu ile halka kapalı
olan bir günde randevuyu veriyor.
Kararlaştırılan günde büyük bir cemaat akın ediyor "Kutsal Emanetler
Salonu"na. Peygamberin hırkası olarak tanımlanan hırka çıkarılıyor.
Gelenler büyük bir huşu içinde dualara, kuran okumalara başlıyorlar ve
sonunda her ay bu ziyareti yapmaya karar veriyorlar...
Salonda iş bitince, eşim, baştakileri odasına kahve içmek için davet
ediyor. Tam kahveler bitmek üzere iken Kemal Çığ, "Hazır bütün din
büyüklerimiz burada iken kafamı kurcalayan bir soruyu sormak
istiyorum." diyor ve sorusunu soruyor:
"Benim bildiğime göre, Hz. Muhammed'in ağzından çıktığından bütün
muhaddislerin hemfikir olduğu 17 hadisten biri, 'Yâ Rab, benim
eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..'dır. Şimdi sizin hırka'ya ve
diğer eşyalara dualar yapmanız bu hadise karşı değil midir?"
Bu söz üzerine, gelenlerin hepsi birden yerlerinden fırlarlar ve bir
şey söyleyemeden oradan ayrılırlar! Fakat, her ay gelmeyi istedikleri
halde bir daha uğramamaları da Kemal Çığ'ın sorusunun yanıtı
olmuştur...
Şimdi ben de bugünkü hocalarımıza soruyorum:
Böyle bir hadisi biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı,
bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları
uyarmıyorsunuz? Neden?
Muazzez İlmiye Çığ
haberdeki yazı ile ilgili başlığımız var mı diye arama yaptığımda sargon'un kutsal taşlar başlığı ile karşılaştım bu vesile ile de bu güzel çalışmayı güncellemiş oldum.
Kubbet-üs Sahra'nın içinde "Asılı Duran Taş" anlamına gelen Hacer-i Muallak taşı bulunmaktadır. Hz. Peygamber (sav)'in Miraç'a çıktığı kabul edilen kaya işte burasıdır. Bu kayanın en geniş yeri 18 metre, en dar yeri ise 13.5 metredir. Bu kayanın içine on bir basamak merdivenle inilebilmektedir. Kayanın iç kısmı yaklaşık 1.5 metre yüksekliğinde ve 4.5 metre x 4.5 metre boyutlarında boş bir mekandır. İçeriden tavana bakıldığında havada asılı izlenimi verir, bundan dolayı Hacer-i Muallak olarak anılmaktadır.
Hz. Peygamberin Mirac'a çıkarken üstünde durduğu taş olmasının yanı sıra Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail'i kurban etmek için kullandığı taşın da bu olduğuna inanılmaktadır.
Onun tamamen havada olması, imtihan sırrına ters düşer. Çünkü bu takdirde böyle bir mucize karşısında bütün insanlar iman etmek zorunda kalırdı. Oysa, akla kapı açmak fakat ona tek zorunlu istikamet göstermemek, farklı ihtimalleri karşısına çıkarmak imtihanın gereğidir.
Bununla beraber Muallak Taşı olarak bilinen bu kaya parçası, direkisz olarak boşlukta bile olsaydı garipsecek bir durum olamazdı. Çünkü kâinattaki yüzlerce, binlerce küreleri, havada direksiz durduran, bir kısmını top güllesinden yetmiş bin defa daha hızlı bir şekilde evirip çeviren bir kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Nitekim üzerinde durduğumuz Yer Küre'si de boşluktadır.
sefaqwzx
06-11-2012, 16:07
Herkese merhaba,
İnanç bir taşı kutsallık adına, havada tutmaya, hatta uçurmaya uğraşırsa, başına yerçekimi yasası düşer.
Yeter ki havada duruyor izlenimi versin, bir tür kemer de durumu idare eder.
İnanmaya kendini adamışlık bu denli iştahlı olsun, o zaman o taşı uçurmaya da yeter. İmanlıya uçar taş, imansız nerden bilecek?
Oysa taş taştır, taş kemerse kemer.
Sağlıcakla kalınız.
Balkocha
27-10-2017, 06:39
Muallak tasi konusunun ilgi ceken tek yani bir gizem arayisindan baska bir sey degildir.Yorumlardam birindeki Fatos isimli musluman kadindan aktarilan duygularin abartisi sadece histerik nevroz olarak tanimlanabilir.
Ben bu tasi 3 kez gordum.Tasin 18 metreye 13 metre gibi bir tanimlamasi oldugu halde ,altindaki boslugun 4.5 metreye 4.5 olmasi hic mi dikkatinizi cekmiyor.Biraz mantik,kucuk bir matematik.Hendese icin muhendis olmaya gerek yok.Tabii inanc herseyi yaratiyor.
Muallak tasinin altindayken her yerini gerek dokunarak ,gerek de santimetrik yakinlikla gozlemledim.200 metrekareden buyuk bir kayanin altindaki yaklasik 20 metrekarelik bir oyuk.Yuksekligi 1.5 metrelik bu oyuktan 11 basamakli bir cikisin uzerine dikilmis bir genis alanli kubbe.Kutsalligi anlatilan hikayelerde.
Kudusun her yerinde bir suru tas ve masal var
http://it.tourbina.ru/photos.3/4/1/418389/big.photo/Khram-Groba-Gospodnya-.jpg
Tabut tasi. Храм Гроба Господня Isanin carmihtan indirildikten sonra yatirildigi tas.Tasin uzerine dokunularak dilekte bulunuyorlar.Yuzyillardir dokunulmaktan oyulmus.
Kuduste ayni muaallak tasi benzeri ,bazi kiliselerin altinda merdivenle inilerek ulasilabilen goruntuler var.Buralari ziyaret edenler, sadece kendi inanclariyla ilgili mekanlari abartmakla kalmiyorlar.Ortamin gosterisi ve tarihsel sunumu da bir o kadar etkileyici.Isanin carmiha gerilisi asamalarinin yasandigina inanilan her noktaya bir kilise yapilmis.Soz konusu guzegahta ilk dinlendigi nokta diye bir tas ve o yerde tarih boyunca eklemelerle guzellestirilmis bir kilise.En son noktada da yukarda ornekledigim carmihtan indirildigi tasin uzerine dikilmis bir kilise.
Aslinda bu boylece devam ediyor.Kudusun tamami hem musluman,hristiyan ve yahudi putlariyla bezebmis bir ibadethane