Orijinalini görmek için tıklayınız : Yedi Başlı Ejderha, Nefret İdeolojileri, Bencillik ve Sevgi
Jolly Jocker
03-04-2012, 05:12
Bu konuyu hangi bölüme açacağıma bir süre karar veremedim. Sonra bu bölüme açtım.
Karışık gideceğim...
ABD emperyalizmi, dünya kapitalizminin polis gücü misyonuyla dünyanın her yerinde askeri darbeler yaptı. En şiddetlileri Şili ve Türkiye'deydi. Bizim ''yarı-sömürge ülke'' dediğimiz pek çok ülkede ''demokrasi için'' askeri darbeler yapıldı. ''Özgürlükler için'' askeri diktatörlükler kurulup dinci ve milliyetçi hareketler desteklendi. ''İnsan hakları için'' işkencehaneler kuruldu, faili meçhul ölümler ve kayıplar, kitle katliamları gerçekleştirildi, kontrgerilla örgütleri kuruldu. Bu yaşananlar ABD'nin, özel mülkiyet ideolojisinin ve ''liberal demokrasi'' denen şeyin aslında demokrasi, özgürlükler ve insan haklarıyla zerrece ilgili olmayıp sadece mülkiyet hakkıyla ilgili olduğunu vicdanıyla bakan herkese gösterdi. Öte yandan ''sosyalizm olma'' iddiası taşıyan devletlerde de pek çok yanlış uygulama gerçekleşti. Bunun temelinde de totaliter nitelikli bir devlet aygıtı ve bürokrasi yatıyordu.
Kendini ''sosyalizm'' diye tanıtan ama basbaya devlet kapitalisti olan ülkelerin sorunu açıktı: devletçilik. Ama ''demokrat Batı'nın'' sorunu neydi? Sadece özel mülkiyetten mi ibaretti? Öyle olsa, gerek buralarda gerekse darbe yaptıkları ülkelerde sadece mülk sahibi azınlıktan destek görür ve bu denli etkili olamaz, yaptıklarını yapamazlardı. Kitleleri onlara destek olmaya motive eden neydi? Örneğin, kendi paramiliter güçlerinde pek çok sivil ve emekçi kökenli destekçiye sahip olduklarını biliyoruz? Örneğin Maraş katliamını halktan insanlar yaptı. Komşularını kesip biçtiler. Sivas katliamını yapan kalabalık da devlet görevlisi değildi. Zamanında Ermeni ve Rum komşularını boğazlayanlar da kitlelerdi. Ama neden? Darbe sonrasında -örneğin Şili'de ve Arjantin'de de- solla az ilişkili insanlar bile kaçırılıp öldürülebildi. Burada solcu ya da ulusal-dinsel azınlık olan kitleye karşı bir toplu yok etme isteği, bir nefret var. Bu nefretin sebebi ne? İnsanları bu nefretle dolduran, saldırı yapmaya ya da saldırıyı onaylamaya motive eden nedir?
İşte bu noktada din ve milliyetçilikle karşılaşıyoruz. Kendi ülkemizden örnekle devam edersek; Ermeni ve Rumlara yapılanlarda hem din hem milliyetçilik, komünistlere yapılanlarda özellikle din, komünist kadınlara yapılanlarda din ve ataerkillik, Kürtlere yapılanlarda ise milliyetçilik ana etmen oldu. İnsanları farklı olana bu nefretle dolduran, toplu yok etme ve kıyıcı davranmaya motive eden ana etmenler din ve milliyetçilik oldu hep. Kendi çıkarlarını savunmaya kalkan burjuvazi ve elitler de kitleleri destekçi kılabilmek için din ve milliyetçiliği kulandılar dünyanın her yerinde. Din ve milliyetçilik, yandaşlarına hep nefret aşıladı. İnsanları katliam yapabilir hale getirdi. Çok daha geniş bir kitleyi ise katliamlara, işkencelere, büyük acılara destekçi kıldı.
Din duygusu, dinsiz olarak görülen kişinin zulme uğramasını umursamayan, hatta bu zulmü teşvik ederek dinsizde suç bulan bir eğilimi zaten yapısı gereği içinde barındırıyor. Cehennem inancından biliyoruz bunu. Sadece inançsız olduğumuz için sonsuza dek akıl almaz işkencelerle yanmayı hak ettiğimize inanabiliyorlar. Milliyetçilik duygusu insanları birbirine yabancılaştırıyor. Başka bir milletten olan insanların acılarına duyarsız bırakıyor yandaşlarını, hatta farklı milletleri ezmekte bir gurur vesilesi bulabiliyor. Öldürülen ya da zulüm gören bir Ermeni ya da Kürtle ilişkilenemiyor insanlar. Onları, yaşasalardı aynını bize yapacak insanlar gibi gösteriyor milliyetçilik. Onların içinden çıkmış milliyetçilerin suçlarını göstererek, kendi suçlarına destek arıyor. Ataerkillik de, özellikle kadını eylemci ve aktivist kılan sol ideolojiye karşı, ahlak nutuklarıyla ama aslında bal gibi kadının ikincilliğini savunarak saldırdı hep. İşkencedeki solcu kadınlar ''elinin hamuruyla bu işlere giren o..spular'' olarak görüldü ve tacize, tecavüze, eziyete, öldürülmeye maruz kaldı.
''Benim dinime inanmıyor, benim gibi düşünmüyor mu? O halde cehennemde yanmayı hak ediyor. O halde onun başını ezmeliyim. Din için, Allah için. Bu kadın baş mı kaldırmış? Vay fahişe! Demek özgürlük diyor ha? Özgürce aşk yapacakmış. Kim bilir kaç kişinin altına yatmıştır. o halde benim altıma da yatsın! tecavüze hakkım var. Hatta bu tecavüzden bile sayılmaz! Bu Ermeni bizi sattı, bu Kürtler zaten terörist olur. O halde bunları yok etmek benim milletimi sevdiğimin bir göstergesi olacaktır. Herşeyi yapmaya hakkım var! Bu vatan düşmanlarını kahredeceğim!''
Yedi başlı bir canavar karşımızda. Başlardan birinde devlet yazıyor, bürokratik elitler. İkincisinde milliyetçilik yazıyor, ulusal gurur. Üçüncüsünde ırkçılık yazıyor, ırksal gurur. Dördüncü de cinsiyetçilik yazıyor, cinsel gurur. Beşincide din yazıyor, Tanrıya yaraşır olmak. Canavarın bu başları kalın bir baştan çıkyorlar: Cehalet, empati yoksunluğu. Onun da kökeninde yedinci ve hepsinin kökü olan bir baş var: Bencillik. Yedi başlı bir canavar karşımızda. Her insanda var bu. Her insanda mücadele etmemiz gerekiyor bu canavarla. Ona karşı mücadelenin tek yolu ise sevgi.
Ancak sevgiyle, kendinden farklı olanı severse ona zulmetmeyi bırakır ve bu zulme yol açan inancını sorgular insan. Bir ateistin de iyi bir insan olduğunu bilir ve onu severse, artık ona dönük bir saldırıya destekçi olmayacak, hatta kendi inancındaki cehennemi de sorgulayacaktır. Kimseye zararı olmayan bu insan sorf farklı düşündüğü, farklı inandığı için neden eziyet görsün sorusunu soracaktır. Eğer farklı uluslardan insanların da kendisi gibi dertleri ve istekleri olan, kendine ve ailesine bakmaya çabalayan insanlar olduğunu fark ederse onları sevecek ve milliyetçiliği, ırkçılığı bırakacaktır. Eğer kadınların da kendisi gibi istekleri, sevgi ihtiyaçları, arzuları olduğunu bilir ve kendine eş değer görürse, yani hakikaten kadını severse işte o zaman adamdaki ataerkil kanaatler birer birer düşecektir. Birbirini seven bir toplum uyumu da yakalayacak ve kendini yönetecektir. Devlete ihtiyaö kalmaz. Çünkü devlet, toplumun üstündeki bir yöneticiler sınıfı demektir ve bu sınıf toplum kendi haline bırakılınca uyumsuz olacak ve kargaşa doğacaktır kanaatini yayarak kendi varlığını gerekçelendirir. Sevgi dolu insan, farklılıkları tehdit olarak görmez, vicdan ve empatiyle yaklaşır. İşte bu cehaletin aşılmasıdır. Sevgiyi yayabilmek için bencillikleri kırmamız gerekiyor. Sevgi, bencil duvarlarda bir kapı açacak anahtardır. İçeri girip kök saldıkça bencilliğin kalesini fetheder.
Sevgi ve her bireydeki bencillik karşı karşıyadır. Ulusal, ırksal, cinsel gurur, yöneticilerdeki gurur, bunların tümünün kökünde bencillik vardır. ''Ben, diğer herkesten daha akıllı ve yetenekliyim. Onlar kendini yönetemez ama ben hem kendimi hem de onları yönetirim!'' ''Ben, kadınlrdan akıllıyım. Onlar benim değerimde olamaz. Bana ait olabilirler ancak!'' ''Ben ve benim gibiler, biz bır ırkız. Ben, bu ırk gereği, diğerlerinden üstünüm.'' ''Ben ve benim gibiler bir milletiz. Ben, bu milletten olduğum için diğerlerinden üstünüm!'' ''Ben, ben, ben..!''
Farklı bir nokta vardır burada. O da dindir. İlk bakışta bencillik bağı görülmez. Hatta tam tersi sanılır. Dinin bencillikle karşıtlık içinde olduğu düşünülür. Oysa dinde birey kendi egosundan tiksinir ama yanlış bir yönelime girer. Egosunu yenmek yerine, kendi gibilerle birlikte egosunu Tanrısal bir varlığa dönüştürürler. Ve kendilerini ona kul ederler. Böylece ''Benim gururum'', yerine ''Kul olduğum Tanrının gururu'' demeye başlarlar. O Tanrıyı hakim kılmak için boyun eğdikçe ve zulmettikçe gururlanır, coşarlar. Sadomazoşizmde mazoşist taraftırlar. Benzer bir durum lider fetişizminde de vardır. Ululanan lider hükmettikçe, onun kulları da gururlanır. Onların Tanrısı öyle kibirlidir ki günde beş vakit secde edilmesini ve övülmeyi ister. İnsanları bu yüzden yarattığını söylemiştir açık açık. Övülmek, tapılmak için. Sürekli övülmediğinde esip gürleyen bir kibirdir bu. Sırf ona tapmadılar diye insanları sonsuz eziyetler cehennemine atabilir. Bu kadarını Hitler bile yapmaz oysa. Onların Tanrısı faşistin de faşistidir. Kışkançtır üstelik. O varken diğer herşey hiçtir. Kurban istemesi bu yüzdendir. Yine bu yüzden en küçük puta bile tahammülü yoktur. En küçük baş kaldırı şiddetle cezalandırılır. O, bu konuda baş meleğini bile cezalandırmış, onu kovup şeytan ilan etmiştir. Böyle bir Tanrının kibrini, kıskançlığını, bencilliğini hiç sorgulamadan -ki o bu konularda zirveye çıkmıştır- kendilerini ona adayan dindarlara bu sorguyu ancak sevgi yaptırabilir.
İnsanları sadomazoşist ilişkilerden, duygulardan çıkarabilecek tek güç sevgidir. Sevgi bazılarının bencilliğiyle, bazılarının da inanıp adeta kul oldukları varlığın(Tanrı, lider, reis, devlet, patron, baba v.s.) bencilliğiyle savaşacaktır.
Fakat işimiz zor. Nefret dolu yürekleri var karşımızda. Üstelik bu nefret ideolojileri kendilerinin daima haklı ve iyi oldukları konusunda yandaşlarını inandırmış. Bu konuda da hiçbir sorguya izin vermiyorlar. Onları bencillikleriyle ya da bağlandıklarının bencilliğiyle yüzleştirmemiz gerekiyor. Yüreklerini yumuşatmamız, sevgiyi aşılamamız gerekiyor. Farklı olanla empati yapma yeteneklerini, vicdanlarını uyandırmamız gerekiyor. Fakat bizden nefret ediyorlar. Ve bize öyle şeyler yaptılar ki biz de onlardan nefret etsek yeridir. Ama edemeyiz. Edersek onlardan farkımız kalmaz. Farklı olandan, farklı düşünenden, farklı yaşamak isteyenden nefret etmek onların işidir. Biz sevgiye sarılmak zorundayız. İnancı, ulusu, cinsi, ırkı ne olursa olsun tüm insanları sevgide birleitmeyi savunmak durumdayız. Çünkü biz enternasyonalistiz, sosyalistiz.
Bize benzer idealleri olan, insandaki nefretin kaynağının bencillik(sahte benlik) olduğunu keşfeden ve yüz yıllardır bunu sevgiyle kırmak için uğraşan bazı ''dinler'' de var. Gnostisizm böyle. Budizm böyle. Sanırım Hinduizmin bazı versiyonları, Sihizm, Alevilik, Jainizmin bazı versiyonları da böyle. O halde birbirimizi tanımalı, konuşmalı, el birliği etmeliyiz. En azından birbirimizin esas mücadele ettiğimiz nefret ideolojilerinden farkını bilmeliyiz diye düşünüyorum.
Jolly Jocker
03-04-2012, 05:20
Şimdi diyeceksiniz ki bu konuyu niye açtın?
Şu yüzden açtım... Sadece ırkçılık değil, milliyetçilik, ataerkillik, devletçilik(hükmetme tutkusu) ve dinin kökeninde benzer, hatta aynı şeyler var. Tahakküm isteği var, bencillik var, farklı olandan şüphe, korku ve nefret var. Mülkiyetçiliğin kökünde de bencillik var. Benim olacak duygusu, sahip olma arzusu var. Milliyetçilikse, bu bencilliğin kişinin kendine kültürel olarak yakın gördükleriyle el birliği edeek sergilemesi örneğin. Ataerkillik bu bencilliğin hemcinsleriyle el ele vererek sergilenmesi. Kadınların sahiplenilmesi. Devletçilik, hükmetme isteği. Din ise sadist karakterli bir Tanrıya mazoşistçe boyun eğişte keramet aranması, bunun yüceltilmesi, o Tanrı adına farklı olanları ezdikçe bundan garip bir haz alınması anlamını taşıyor.
Bunların tümü nefret ideolojisi. Tümü insanlığın tümünü değil ancak bir kısmını sahipleniyor ve geri kalanları ezmekte sakınca görmüyor. Tümü bencilliğin farklı varyasyonları. Ve tümüyle mücadele etmek için sevgiye, vicdana tutunmak gerekiyor. İnsanlığın tümünü göz önünde tutmayı savunmak gerekiyor. Buna ister enternasyonalizm densin ister hümanizm.
Farklı olana duyulan şüphe, korku ve nefret cehalet göstergesidir. Sevgi, vicdanı ve anlayışı geliştirerek cehaleti ortadan kaldırabilir. Milliyetçilik ve erkek egemenliğine karşı sevgi temelinden hareket edilmeli.
Dine ve Tanrı inancına karşı sevgi temelinden hareket edilmeli. Sevgi dindarların yüreğinde de kök salsın diye uğraşılmalı. Eleştiri ve üslup buna yöneltilmeli. Sevgi yayılırsa yürekte dine yer kalmayacaktır.
nobullshit
03-04-2012, 19:11
Yedi başlı bir canavar karşımızda. Başlardan birinde devlet yazıyor, bürokratik elitler. İkincisinde milliyetçilik yazıyor, ulusal gurur. Üçüncüsünde ırkçılık yazıyor, ırksal gurur. Dördüncü de cinsiyetçilik yazıyor, cinsel gurur. Beşincide din yazıyor, Tanrıya yaraşır olmak. Canavarın bu başları kalın bir baştan çıkyorlar: Cehalet, empati yoksunluğu. Onun da kökeninde yedinci ve hepsinin kökü olan bir baş var: Bencillik. Yedi başlı bir canavar karşımızda. Her insanda var bu. Her insanda mücadele etmemiz gerekiyor bu canavarla. Ona karşı mücadelenin tek yolu ise sevgi.
Tamamen kendi kurmacaların bunlar. Tüm bunların kökeninde bencilliğin yattığını söylemen oldukça talihsiz olmuş. Birincisinden başlayalım. Devlet ortak idealin yürütülmesini sağlamak amacıyla kurulur. Esasen devleti kuran grup kendi ideallerini topluma empoze etmek, bir ahlaki kavrayış oluşturmak ister. Devletin kökeninde bencillik olması mümkün değildir çünkü devletin getirdiği dünya görüşü bireyleri bu dünya görüşüne göre yaşamaları konusunda zorlar. Bencil bir birey kendini zorlayan bir sistemi destekleyemez çünkü bencil insan için önemli olan devletin ve ideolojinin ona ne söylediği değil kendisinin kendisine ne söylediğidir.
Milliyetçilik. Uluslar aynı tarihsel ruhu paylaşan toplulukların birleşmesiyle oluşur. Başta bir topluluktan bahsediyoruz. Bir topluluk bir arada kalabilmek için etik ve kültürel değerlere ihtiyaç duyar. Bu değerler toplumun yeni üyelerine empoze edilir. Toplumdaki her birey bu değerleri sonradan öğrenir ki toplumdan ayrılmasın. Dolayısıyla bir toplum bireyselliğinin farkına varmış bencil bir bireyi baskılar. Birey bencil olmazsa ve kendiliğinden taviz verirse topluma ve sürüye uymakta, kendisine biçilmiş toplumsal rolü oynamakta, kendi sesi yerine toplumda hep bir ağızdan çıkan sesi dinlemekte sorun yaşamayacaktır. Çünkü kişi bencil değildir, kendiliğini görmezden gelir. Bir askerin kendi iradesi yoktur. Emir alır ve uygular. Toplumda da bu emirler örf adetlerle şekillenmiştir ve bireysel iradesini hiçe sayan kişi bu toplumun gerektirdiklerine göre yaşayacaktır.
Cinsiyetçilik. Bu da milliyet ve devlet kavramı gibi havada kalan soyut bir kimliktir. Bu kavram ve kimliklerin hiç biri biricik olan bireyi tanımlayamaz. Bu yüzden erkek veya kadın olmanın getirdiği bazı kimliksel stereotipler kişinin kim olduğunu ifade edemez ancak onun bir parçası olabilir. Bencil birey kendi karakterinin bir parçası olan bazı stereotiplerden yola çıkılarak oluşturulmuş soyut bir kimliğin kendisinin üzerinde etiketleyici ve tanımlayıcı bir unsur olmasına izin vermez. Çünkü bencil kişinin düşünceleri ona giydirilen cinsiyetçi rolün gerektirdiği kalıpların dışına çıkabilir ve bu durumda cinsiyetçi anlayış ile bencil kişinin iradesi çatışacaktır.
Din. Bu konuyla ilgili yazdıklarında ne kadar zorlama argümanlar sunduğunu gösterdin zaten. Tanrı insanların kendilerinde olmayan yücelikleri yükledikleri soyut bir kişileştirme olabilir. Bu yüzden tanrının vasıfları bu kişilerin ulaşmak istedikleri vasıflardır. Tanrının şahaneliğinden gurur duymak bir liderin ya da bir ulusun şahaneliğinden gurur duymakla aynı prensiplere sahiptir. Ancak bu vasıfların o dindeki ya da ulustaki tüm bireyler tarafından takdir edilmesini beklemek aptallık olur. Yine bencil bireyin kendi iradesi ve vasıfları, kendi iradesi ve vasıflarıyla onu baskılayan bir tanrıyla ya da liderle çelişecektir.
Şimdi buradaki en önemli nokta bir bireyin ilgilendiği ve üzerinden hareket etmek istediği bir kavramın başka bireylerin ilgisini çekip çekmediğidir. A kişisi bir şeyi belli bir zamanda belli bir şekilde belli bir yerde gerçekleştirmek istiyorsa, B kişisi de aynı şeyi aynı koşullar altında istiyorsa A ve B kişisinin iradeleri bir ortaklaşalık sunmaktadır. Bu ortaklaşalık en başında devleti kuran, toplumun değerlerini ve kültürünü kuran, dini kuran ve diğer tüm soyut kurumları kuran şeydir. Bu ortaklaşalığın kurduğu soyut kurumlar altına aldıkları yeni bireylerin üzerine külfettir. Yeni birey önceden birilerinin kurduğu bu kuruma ya istemeyerek boyun eğecektir, ya bu kurumların değerlerini benimseyecektir ya da bunları reddedip isyan edecektir. En nihayetinde herkes hayatta kalabilmek için kendi dünyasını ve kendi kavramlarını diğer bireylerden korumak zorundadır. Tek başına hiç bir insan başarılı olamayacağı için insanlar aynı dünyayı ve idealleri paylaşacakları insanlarla bir araya gelip bir ortaklaşalık kurma eğilimindedirler. Konu sevgi ya da nefret değil. Herkesin herkese karşı savaşı.
Jolly Jocker
03-04-2012, 21:17
Herkesin herkesle savaşı ancak bencillik söz konusu olduğunda mümkündür. Bencilliği aşmış, uyumlu bir topluluk ise eş değerli bireylerin dayanışmasını geliştirir. İki kişi bir kişiden daha çok hak elde eder. Çünkü birlikten kuvvet doğar. Bu, bencillikten kaynaklanan zorunlu bir işbirliği değil, sevgi ve empatiden kaynaklanan bir çeşit toplu güç istencidir. Mesele, bencilliğin aşılmasında düğümleniyor gibi. Zira bu aşılamadığında, benciller bir araya geldiğinde diğerleriyle rekabet ve yıkıcı ilişkileri sürdürürler. Bir araya gelme, söz konusu bencil grubun çıkarına göre değişir. Bu bazen bir milletin diğerlerini olumsuzlaması şeklinde olabileceği gibi bazen de bir cinsin diğerini olumsuzlaması şeklinde olabilir. Elbette, bencillik, olumsuzlananlarda bir direnişi de işaret edecektir. Ama çatışmayı bitirmek için olumsuzlayan grubun bencilliğini kırmak gerekir.
Ben bencilliğin, bireyde aşılamadığı durumda kollektif olarak da ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Yani bencil ve diğer herkese karşı acımasız biri, kendi gibilerle bir araya gelip işbirliği yaptığında, aynı acımasızlığı kendi grubu dışındakilere de gösterir. Onun bireysel acımasızlığı, kendi gibi bencillerle oluşturduğu toplulukta, topluluğun genel karakterini tayin edecektir. İşte bu tür topluluklar -yapısına göre- ırkçı, milliyetçi, ataerkil özellikler gösterir. Hiyerarşik ve tahakkümcü özellik de gösterir. Zira bencillerin işbirliği de kendi içinde yarışır ve birbirini tahakküme almaya uğraşır. Ama bencillik kırılırsa, kolektif eylemler diğer toplulukları olumsuzlayan bir içeriğe bürünmeyecek, aksine onlarla ilişkilenip birleşerek büyüme yoluna gidecektir. Yani bencillerin oluşturduğu topluluk ile bencil olmayanların oluşturduğu topluluğun iç işleyişi de başka topluluklara karşı takındıkları tavır da farklı olacaktır. Ayrıca bireyin tahakküme direnişi birey olmanın gereğidir zaten. Bencillik ise başka birey ya da kendisinin dahil olmadığı grupların(öteki ırklar, öteki uluslar, öteki cins v.s.) olumsuzlanması anlamına geliyor. Benciller biraraya geldiklerinde bencillikleri ortadan kalkıyor değil. Kollektif bir hal alıyor yalnızca. Bu durum farklılıkların topluluk halinde olumsuzlanması olarak kendini gösteriyor. Milliyetçilik, ırkçılık, erkek egemenliği bunun bir sonucu olarak ortaya çıkıyor diye düşünüyorum.
Din ve devlet konusunda ise sadomazoşist bir ilişkisellik var. Devlet ve Tanrı sadist tarafı, kitleler ise mazoşist tarafı oluşturuyor. Kitleler devleti-Tanrıyı güçlendirdikçe, ululadıkça, hakim kıldıkça ona olan teslimiyetlerinde bir çeşit gurur buluyor ve mazoşistçe haz alıyorlar. Burada kitleler kendi bencilliklerini devlete-lidere-Tanrıya yansıtarak onu bencil hale getiriyorlar. Kendilerini ise acı çeken, teslim olan, ezik bir hale getiriyorlar. Huzur ve güvenliği, yaratıp büyüttükleri bu güce teslimiyette arıyorlar. Bu gücün bencilliklerinde kendi benliklerinin tatminini arıyorlar. Fanatizm buradan kaynaklanıyor. Benzer bir durum ataerkil kültürü sindirmiş olan kadınlarda da mevcut diye düşünüyorum. Tanrı bencildir. Bu insanlar neden bencil bir Tanrı tasarladılar dersin? Devleti yönetenler de kibirli ve bencildir. ''İnsanlar kendilerini yönetemez ama ben hem kendimi hem de onları yönetirim'' düşüncesi bencilce bir düşüncedir. Kibirlidir. Keza ataerkil kültürden kendi çıkarı için faydalanan ve bu kültürü, eşitsizliği sürdüren adam bencildir. Neye itiraz ettiğini tam anlayamadım.
nobullshit
03-04-2012, 23:00
Herkesin herkesle savaşı ancak bencillik söz konusu olduğunda mümkündür. Bencilliği aşmış, uyumlu bir topluluk ise eş değerli bireylerin dayanışmasını geliştirir.
Üzgünüm ama bireyciliği aşmak kişinin kendisini ve kendi çıkarlarını reddetmesi demektir ve asla mümkün olamaz.
İki kişi bir kişiden daha çok hak elde eder.
İki kişinin hakkı o bir kişinin haklarından daha üstün değildir.
Çünkü birlikten kuvvet doğar.
İnsanlar kendi çıkarlarına göre bir araya gelirler ya da birbirlerinden sakınırlar.
Bu, bencillikten kaynaklanan zorunlu bir işbirliği değil, sevgi ve empatiden kaynaklanan bir çeşit toplu güç istencidir.
Aslında bu tam da bireycilikten kaynaklanan kendini tatmin etme halidir. Bir şeyi sevmek o şeyin seninle ilişkisi ya da seninle ilişkili bir şeyle ilişkili olması koşuluna bağlıdır. Atatürk'ü, kurduğu cumhuriyeti, ulus-devlet fikrini sevmiyor olmanın nedenini sorgulamalısın. Bahsettiğin şey hayali ve pembe bir sevgi yalanıdır. Empati ise yine kişinin kendi çıkarları doğrultusunda bir ihtiyaç olarak sergilediği bir eylemdir. Empati bir ihtiyaç olarak kullanıldığında empati kurulan kişinin nasıl hissettiğini, neler yaptığını ya da yapabileceğini vb. tahmin etmek için kullanılır ki bu doğrudan empati kuran kişinin çıkarlarına hizmet eder. Empatinin vicdanla olan ilişkisi yine kişinin çıkarlarıyla dolaylı yoldan ilişkilidir. Vicdan, ki genetik hafızadan mı aktarılmış yoksa sonradan mı öğrenilmiş olduğundan emin değilim, kişinin geliştirdiği empati yeteneği sayesinde ortaya çıkar ve temel işleme prensibi vicdan yapan kişinin kendini acıdığı kişinin yerine koyması ve onun yerinde olmaktan hoşnutsuz olması şeklindedir. Hepimiz birine acıyıp ona vicdanlı davrandığımızda alt metinde "ya ben de bu durumda olsaydım ne olurdu?" sorusu ve "en azından ben bu durumda olan kişiye yardım ediyorum umarım birisi de ben bu duruma düşersen yardım eder" telkini geçmektedir. Yani vicdan empati yeteneği üzerinden açığa çıkan, evrimde ve türlerin hayatta kalma savaşında "istenmeyen" bir şeydir.
Mesele, bencilliğin aşılmasında düğümleniyor gibi. Zira bu aşılamadığında, benciller bir araya geldiğinde diğerleriyle rekabet ve yıkıcı ilişkileri sürdürürler.
Bana hayatta rekabetin ve yıkıcı ilişkilerin olmadığı bir alan gösterebilir misin? Bu alan ancak komünist bir dünya sistemi gibi ütopik, asla gerçekleşemeyecek bir alan olabilir belki. Hiç bir sistem bireyi ve bireyin hayatta kalması için ihtiyaç duyduğu çıkarları baskılayamaz. Bu yüzden rekabet ve yıkım sürmeye devam edecek.
Bir araya gelme, söz konusu bencil grubun çıkarına göre değişir. Bu bazen bir milletin diğerlerini olumsuzlaması şeklinde olabileceği gibi bazen de bir cinsin diğerini olumsuzlaması şeklinde olabilir. Elbette, bencillik, olumsuzlananlarda bir direnişi de işaret edecektir. Ama çatışmayı bitirmek için olumsuzlayan grubun bencilliğini kırmak gerekir.
Çatışmayı bitimek için herkesin aynı olması gerekir ya da herkesin hiçbir kavramsal unsura sahip olmaması gerekir bu total olarak her şeyden arınmak demektir ki bunu bir fıçıda yaşayarak bile sağlayamazsınız. "Fıçıda yaşan insan" da bir kavramdır ve üstünüzü örtecektir. Bencilliğin yanlış bir kelime olduğuna karar verdim. Çünkü hastalıklı ve aşırı bir açgözlülüğü ifade ediyor gibi. Bence senin demek istediğin bu değil, bireycilik olmalı. Olumsuzlayan grubun bireyciliğini kırdığımızda maalesef ortada bir grup kalmayacaktır. Bir grubun, kolektivitenin bir araya gelebilmesi için kolektif üyelerinin ortak çıkarlara sahip olması gerekir bildiğin gibi. Bu ortak çıkarların "çıkar" olarak tanınması ancak bireyin kendisinde başlar ve birey bireyciliğinin farkında olursa ancak çıkarlarının farkında olabilir. Eğer bireyciliği kırılmış bir insandan söz ediyorsak bu insan sürüde güdülen bir koyundan farklı değildir ve kendi öz iradesiyle sürüden ayrılıp kendi birliğini kuramayacaktır.
Ben bencilliğin, bireyde aşılamadığı durumda kollektif olarak da ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Yani bencil ve diğer herkese karşı acımasız biri, kendi gibilerle bir araya gelip işbirliği yaptığında, aynı acımasızlığı kendi grubu dışındakilere de gösterir. Onun bireysel acımasızlığı, kendi bencillerle oluşturduğu toplulukta, topluluğun genel garakterini tayin edecektir. İşte bu tür topluluklar -yapısına göre- ırkçı, milliyetçi, ataerkil özellikler gösterir.
Bireyci kişi ancak kendi yaşamının dengesini tehdit eden bir unsura karşı acımasızlaşabilir. Eğer birey bu tehdit unsuruna karşı bir önlem almak isteğindeyse yine bu isteği/istenci paylaşan bireylerle birlik olup bahsettiğin ırkçı, ataerkil toplulukları kurabilir.
Hiyerarşik ve tahakkümcü özellik de gösterir. Zira bencillerin işbirliği de kendi içinde yarışır ve birbirine tahakküme almaya uğraşır. Ama bencillik kırılırsa, kolektif eylemler diğer toplulukları olumsuzlayan bir içeriğe bürünmeyecek, aksine onlarla ilişkilenip birleşerek büyüme yoluna gidecektir.
İşte kolektifler aslında matah şeyler değildir. Bireycilerin işbirliği her bireyin çıkarına göre olduğu için bu birlik içinde de çatışmalar olacaktır ve bana göre doğru olan kişinin bireyciliğinin kırılıp kolektif içinde erimesi, pasifleşmesi değil, kolektiften ayrılmasıdır. Bencilin birinin diğerlerini tahakküm altına alması ve kendi çıkarlarını bu kişilere benimsetmesi tahakküm altına alınıp sömürülen kişilerin bireyciliklerinin kırılmış olması değil midir?
Yani bencillerin oluşturduğu topluluk ile bencil olmayanların oluşturduğu topluluğun iç işleyişi de başka topluluklara karşı takındıkları tavır da farklı olacaktır. Ayrıca bireyin tahakküme direnişi birey olmanın gereğidir zaten.
Bireycilerin oluşturduğu topluluk kimsenin kimseyi sömüremeyeceği, bireylerin çıkarlarına göre hareket edildiği bir topluluktur ama bireyci olmayan bir toplulukta bireyler sömürülmeye açık olacaklardır ve kendi iradeleri bir şey ifade etmeyecektir. Bireyin tahakküme direndiği noktada aklına kendi çıkarları geldiği için o birey bireycidir zaten.
Bencillik ise başka birey ya da kendisinin dahil olmadığı grupların(öteki ırklar, öteki uluslar, öteki cins v.s.) olumsuzlanması anlamına geliyor. Benciller biraraya geldiklerinde bencillikleri ortadan kalkıyor değil. Kollektif bir hal alıyor yalnızca. Bu durum farklılıkların topluluk halinde olumsuzlanması olarak kendini gösteriyor. Milliyetçilik, ırkçılık, erkek egemenliği bunun bir sonucu olarak ortaya çıkıyor diye düşünüyorum.
Bireycilik ve bencillik kesinlikle farklı şeyler ama ben bu farklılığın öteki olanın olumsuzlanması olduğunu düşünmüyorum. Bu olumsuzlama değil de bireyin "ben" ya da "biz" dediği şeyi ötekinden daha yüce görmesiyse bu yine kendisinin ötekine göre üstün olmasının onun hayatta kalma mücadelesine olumlu katkı yaptığını düşünmesidir. Eğer ortada gerçekten bir olumsuzlama varsa öteki olan şey "ben"in ya da "biz"iz mülkiyetini tehdit edici niteliklere sahip olmalıdır. Bu da yine bireyin çıkarlarıyla ilgilidir. Bu, karbondioksitin insanlar için zehirli olduğunu bile bile solumaya benzer. Diğer insanları zehirlememek için solumayı kesmezsiniz. Hiçbir şey "ben"in üzerinde bir değer teşkil edemez.
Din ve devlet konusunda ise sadomazoşist bir ilişkisellik var. Devlet ve Tanrı sadist tarafı, kitleler ise mazoşist tarafı oluşturuyor. Kitleler devleti-Tanrıyı güçlendirdikçe, ululadıkça, hakim kıldıkça ona olan teslimiyetlerinde bir çeşit gurur buluyor ve mazoşistçe haz alıyorlar.
Aslında dini kurumsallaştıranlar da yine ortak çıkarları altında birleşmişlerdi. Din kurumunun etkisi altında yetişen yeni bireylere tinsel mefhumlarla ilgili neler hissetmeleri gerektiği de öğretilmiştir. Dindar bir kimse ya kendisine öğretilenleri sorgulamayı düşünemeyecek kadar cahildir ya da tecavüzcüsüne aşık olan bir kadın gibi öğretileri benimsemiştir. Öğretileri benimsediği noktada bile "bu kişi bu dini kendi özgür iradesiyle benimsiyor" diyemeyiz. Bu biraz şuna benziyor; X kişisi Y kişisine "sana ileride bunu yapma diyeceğim ama buna rağmen yapmalısın" der ve ileride X kişisi Y kişisine "bunu yapma" der ama Y kişisi o an karşısında olan "bunu yapma" gerçeğine rağmen eskiden öğrenmiş olduğu "desem bile yap" faktörüne göre davranır. Dini öğrenmiş biri dinin çelişkilerini belirten argümanlarla ilgili "dinde çelişki yoktur, çelişkiler insanın insan olmasından dolayı yanlış anladığı paradigmalardır" diye düşünür çünkü önceden ona böyle öğretilmiştir ve dolayısıyla o anda karşısında olan çelişkilerin teşkil ettiği gerçeğe rağmen ona eskiden söylenmiş olanı yapar. Yani kişi özgür iradesini kulanmaz. Özgür iradeden bahsedemiyorsan bireycilikten bahsetmenin de manası yoktur.
Burada kitleler kendi bencilliklerini devlete-lidere-Tanrıya yansıtarak onu bencil hale getiriyorlar. Kendilerini ise acı çeken, teslim olan, ezik bir hale getiriyorlar. Huzur ve güvenliği, yaratıp büyüttükleri bu güce teslimiyette arıyorlar.
Çünkü onlara huzur ve güvenliğin bu güç odaklarında olduğu tembihlenmiştir. Bu kişiler kendilerine söylenen şeylere inandıkları ve onları yaptıkları için bireyci olamazlar. (Hala bencil ile bireyci demek istediğini varsayıyorum)
Bu gücün bencilliklerinde kendi benliklerinin tatminini arıyorlar. Fanatizm buradan kaynaklanıyor. Benzer bir durum ataerkil kültürü sindirmiş olan kadınlarda da mevcut diye düşünüyorum. Tanrı bencildir. Bu insanlar neden bencil bir Tanrı tasarladılar dersin? Devleti yönetenler de kibirli ve bencildir. ''İnsanlar kendilerini yönetemez ama ben hem kendimi hem de onları yönetirim'' düşüncesi bencilce bir düşüncedir. Kibirlidir. Keza ataerkil kültürden kendi çıkarı için faydalanan ve bu kültürü, eşitsizliği sürdüren adam bencildir. Neye itiraz ettiğini tam anlayamadım.
Kendi benliklerinin tatminini aradıkları doğru çünkü onlara öğretilen tatminin de tanrıda veya liderde olduğu. Bu kişiler dediğim gibi öğrendikleri şeyleri uyguladıkları için bireyci olamazlar ama altı dolu olmayan bir bencillikle ikonlara biat etmekteler. Çocuklukta koruyucu ve kollayıcı olan baba yetişkinlikte devlet ve tanrı olmaktadır. Kişi çocukluktan yetişkinliğe varıp içgüdüsel bencilliğinin altını entelektüel farkındalıkla doldurmaya ve kazmaya başladığında bireyci vasıflara kavuşur ve bunların farkına varır. Bunların farkına varmaya başlayan ergen babasıyla, annesiyle çatışmaya başlar. Ergenlikten yetişkinliğe adım atan birey yeni koruyucu figürleri olan devleti, tanrıyı ve bunların kendi benliği üzerindeki baskıcı etkilerini sorgulamaya ve bunlarla çatışmaya başlaması için bireyci farkındalığının biraz daha gelişmesi gerekmektedir. Ben bireyi kolektif içine hapseden her şeye karşı çıkıyorum.
Jolly Jocker
04-04-2012, 16:15
Neyi ne anlamda kullandığımı biraz daha netleştireyim o zaman.
Bireysellik ile bireyciliği ayırıyorum. Bireycilik derken, kendi bireyselliğini diğer bireyleri olumsuzlamak üzerinden olumlamayı, yani bencilliği kastediyorum. Evet, bu hastalıklı bir içerik taşıyor. Bir çeşit sadist karakter. Sadece yatakta değil, insan ilişkilerinde de. Sadizm ve mazoşizm birbiriyle ilişilidir. Biri diğerini üretir. Biri olmadan da diğeri olmaz. Bu yüzden mozaşizm de bencillikle ilgilidir. Bireyin kendi bireyselliğini olumsuzlamak üzerinden, bir başkasının(sadistin) bireyselliğini olumlamasına yardım etmesi ve bundan haz almasıdır.
Ben insan ilişkilerinin sadomazoşizmden ibaret olmak zorunda olmadığını, sadistik ve mazoşistik karakter taşımayan sağlıklı bir bireyselliğin de varolduğunu düşünüyorum. Burada esas ayrım noktası bireyselliğin nasıl tanımlandığı. Kişi, bireyselliğini kendi olmak üzerinden tanımlarsa, bencil ve rekabetçi yönelimlere girmez, hatta bu tür yönelimlerle kendini gerçekleştirebilmek için çatışır. Özgürlük ve eşitliği arar. Benzerleriyle eşitlerin gönüllü birliği temelinde biraraya gelir. Başka insanlarla bütünleşmeyi arar. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Toplumsallığı sadece çıkar amaçlı değildir. Varoluşu gereği toplumsallık arar insan. Çıkarların gerektirmese Robinson gibi kendini adaya mı kapatacaktın?
Fakat kişi bireyselliğini olmak değil sahip olmak üzerinden tanımlarsa -ki sınıflı toplum yapısı bunu koşullar- işte o zaman bireysellik diğer bireylerle çatışmak, onlarla yarışmak, elemek ya da tahakküme almak üzerinden gerçekleşir. Bu sadizmdir, bireyciliktir, bencilliktir. Mazoşizm de bununla bağlantılıdır. Mazoşizmde, rekabetçi-dışlayıcı-tahakkümcü insan ilişkilerinin kaybeden tarafı söz konusudur. Kaybeden taraf; ya sağlıklı bir bireysellik arar(bahsettiğim bencil olmayan kolektivite), ya sadistleşme olanağı arar(senin bahsettiğin bireyci tepkisellik), ya sadece kendisini mağdur eden bu ilişkiselliği yıkma yönelimine girer(yıkıcılık-psikopati) ya da kaybetmekten zevk almaya başlar(mazoşizm).
Bireyselliği kısıtlanan insandaki bencil tepki ile benim bahsettiğim tepki çok farklı. Birinde kişi varolan eşitsiz ilişkilerde yükselmek, ezilen değil ezen taraf haline gelerek kendini kurtarmak ister. Oysa bir çeşit sadist haline gelecektir. Benim dediğimde ise kişi ezme-ezilme ilişkilerini koşullayan toplumsallığı sorgular ve ona(sadomazoşist insan ilişkilerine) karşı çıkar. Bunu tek başına yapmasının sınırları olduğunu bilir. Bu yüzden kendi gibilerle, yani bir başkasını olumsuzlamayı istemeden sadece kendini olumlamayı düşünenlerle biraraya gelir ve sağlıklı bir toplumsallık oluşturur. Bu toplumsallık bireysellikle birbirini tamamlar.
Senin bahsettiğin bireycilik ise toplumsallıkla(diğer bireylerle) sürekli sürtüşme halindedir. İnsan toplumsal bir varlık olduğu için, toplumla sürtüşen bencil, aslında kendini de belli ölçüde olumsuzlamaktadır. Sadist, kendine de zarar verir. Bir kere, sadist kişi özgür değildir, çünkü mazoşist olmadan kendini eksik ya da hiç hisseder. Karısını döven adamların karısını kaybetmeyi(boşamayı v.s.) asla göze alamamalarından görebiliriz bunu örneğin. Karısını sevdiğini iddia eder. Ama aslında karısını değil, onu olumsuzlamak(örneğimizde dövmek) üzerinden kendini olumlamasını(gücünü yaşamasını) sevmektedir.
Devlet sadisttir, tebası mazoşist. Ataerkil kültürde erkek sadisttir, kadın mazoşist. Dinde Tanrı sadisttir, kullar mazoşist. İnsan topluluklarının birbirini olumsuzlamasına dayanan sınıflı toplum yapısında bireyler, uluslar ya da -duruma göre- ırklar v.s. birbirini olumsuzlama yarışına girebilir. Bu durum sadece kaynakların kıt olmasından kaynaklanmaz. Diyelim günde 12 bardak su içmeye yetecek bir kaynak var ve iki grup söz konusu. Bu gruplar sadist karakterli, bencil kişilerden oluşuyor ya da böyle kişilerin yönetimi altındaysa, iki grup da birbiriyle savaşacak ve kazanan grup günde altı bardak su içebilecektir. Tabi kazanan grubun içinde de üyeler daha fazla içebilmek için birbiriyle yarışır. Sonunda kazanan belki günde 36 bardak su içebilecektir. Ama bir insanın o kadarına ihtiyacı var mı? Mesele bu değildir. Bencilleri motive eden şey bir başkasıyla yarışıp elemenin verdiği hastalıklı kazanma duygusu(sadizm) ve mümkün olduğunca çok şeye sahip olmaktır. Çünkü bencil kişi(bireyci) kendi bireyselliğini ne kadar çok şeye sahip olduğuyla tanımlar. Bu yarışta kazanandan çok kaybedenin olması kaçınılmazdır. Herkesin herkesle savaşıdır bu. Burada ittifaklar zorunluluktan doğar. Yoksa aslolan herkesin herkesle savaşıdır. Fakat buradaki ''herkes'', sadistik karakter yapısında olanları, bencilleri, bu kültürce şekillendirilmiş olanları anlatır. Yoksa 'bireyin özü' değildir bu.
Sadomazoşist ilişkilerden kaçınan bireylerden oluşsaydı bu iki grup, işte o zaman birleşir ve iki grubun her üyesi günde 6 bardak su içerdi. Bu kadarını yeterli görürlerdi çünkü bir başkasını olumsuzlamaktan keyif almazlardı. Onlar sadist değildir. Onlar bireyselliklerini ne kadar çok şeye sahip olduklarıyla da tanımlamazlar. Bu yüzden içemeyecekleri kadarını depolamak için birbirleriyle tepişmeye kalkmazlar. Onlar sadece kendileri olmak isterler. Üç bardak içeyim ama özgür olayım, barış içinde olayım, diğerleriyle sorunlu ve güvensiz değil samimi ve sevgi dolu bir ilişki geliştireyim derler. Tıpkı aile içindeki ortam gibi. Aileleri içindeki sevgi ve paylaşım ortamını tüm insanlığa yayma eğilimi gösterirler. Çünkü onlar kendilerine, kendi mutluluk, özgürlük ve rahatların odaklanmıştır; bir başkasına(başkasını tahakküm etmeye) ya da nesnelere(ne çok şeye sahip olduklarına) değil. Bu açıdan onlarınki biricik sağlıklı bireyselliktir de. Bireycilik ise bireyselliği sakatlar. Zira bireyi sürekli bir çatışma ve yarışa sokar. Herkesi herkesle kavgaya sokar, ötesi var mı? Parçayı bütünle savaşa sokar. Bireyi, kendine değil sahip olduklarına odaklar. Aslında bireycilik bireyselliği olumsuzlamaktadır.
Oysa gerçek bireysellik, kendi gibilerle sağlıklı biçimde ilişkilenebilmek, başka insanlara ya da nesnelere ne kadar söz geçirebildiği ya da sahip olabildiğine değil kendi özgürlüğüne, kendi yaşamına ne kadar söz geçirebildiğine bakmaktır. Sağlıklı bir toplumsallık böyle ortaya çıkar. Vicdana uyan da budur. Özgürlük ancak böyle söz konusu olur. Özgürlük sadizm değildir. Tahakküm yarışı da olamaz. Birbirinden her dakika şüphe eden, otoriteye teslimiyette güvenlik ararken o otoriteyi ortaya çıkaranın tam da onun gibi kendini güvensiz hisseden milyonlardan kaynaklandığını görmeyen, kendini sahip olmak üzerinden tanımladıkça bencilliğe, çatışmaya, elemeye, can yakıcılığa saplandığını bilmeyen insanlar özgür olamazlar. Sadece sürekli bir güvensizlik, risk, rekabet ve bunların koşulladığı otoriteye sığınma yönelimine kapılırlar. Onların gözünde devleti, lideri ya da Tanrıyı çekici kılan budur. Bu yüzden bencillik ile din, devlet ve otoriteler fazlasıyla ilişkilidir. İlişkilidir çünkü bencilliğin olduğu yerde hiçbir bencil güvende değildir. Bencilliğin olduğu yerde kazanandan çok kaybeden vardır ve en çok korkanlar kazananlardır. Bir gün kaybetmekten çok korkarlar. Kaybetmiş herkesi(yoksulları, ezilenleri) kendileri için tehdit olarak görürler. Ve kendi güvenlikleri için otoriteleri bizzat bu benciller destekleyip büyütürler.
Sen bencilliğin ve kendini sahip olmak üzerinden tanımlamanın toplumu rekabet ve güvensizlikle doldurmasını, kazanma-kaybetme ilişkilerini v.s. göz önüne almadan, toplumdan yalıtık biçimde bencilliği ele alıyorsun ve ''Adam bencil ise hiçbir otoriteye de uymayıp özgürlüğünü isteyecektir'' diyorsun. Bütüne bakmadan parçayı değerlendirmeye alıyorsun. Oysa istediği kadar bencil olsun, herkes toplumla ilişkilidir. Diğer insanlarla ilişkide olmak zorundadır. Bencilliğin, rekabetin, eleme ve olumsuzlamanın üzerinde yükselen bir toplum korku, şüphe ve baskı toplumudur. Burada bencillik sadece başlangıç adımıdır. Ama sonraki adımlarını atamadan bir kalıba dökülüverir. Kazananlar ve kaybedenler vardır. Aslolan bunlardır. Kazanan benciller, kazandıklarını korumak ve daha fazla kazanmakta avantaj elde etmek için otoriteden sonuna dek yararlanıp otoriteyi büyütürler. Kaybeden benziller ise, kazananların otoriter ağlarına dolanıp birer mazoşist olmak için şekillendirilirler. Din bunun içindir. Devlet bunun içindir. Milliyetçilik bunun içindir. Burada esas mesele bencillik değil. Esas mesele, bireyin bir başkasını olumsuzlamak üzerinden değil kendini olumlamak üzerinden tanımlanması. Mesele, sahip olmak değil kendin olmak. İşte bunu yapabilmek için de kendini ve başkalarını sevebilmen gerekiyor. Sevgi bu yüzden anahtar rolde.
Komünizm, totaliter devletlerin varolduğu SSCB gibi devlet kapitalizmi değil gerçek komünizm, günümüzdeki gibi bencil-bireyci-sadist ya da mazoşist kitlelerce getirilemez elbette. Böyle insanlara bakıp da komünizm beklemek biraz ütopik görünüyor evet. Ama insanlar değişebilir. Bireysellik başka biçimde tanımlanabilir. Devrim bireyde başlar en başta. İşte o zaman komünizm olanaklı olmanın da ötesinde kaçınılmaz hale gelecektir. Zira birbiriyle sadomazoşizmin ötesinde sağlıklı biçimde ilişkilenen bireycileşmemiş bireylerin toplumsallığının adı komündür.
nobullshit
05-04-2012, 01:26
Neyi ne anlamda kullandığımı biraz daha netleştireyim o zaman.
Bireysellik ile bireyciliği ayırıyorum. Bireycilik derken, kendi bireyselliğini diğer bireyleri olumsuzlamak üzerinden olumlamayı, yani bencilliği kastediyorum. Evet, bu hastalıklı bir içerik taşıyor. Bir çeşit sadist karakter. Sadece yatakta değil, insan ilişkilerinde de. Sadizm ve mazoşizm birbiriyle ilişilidir. Biri diğerini üretir. Biri olmadan da diğeri olmaz. Bu yüzden mozaşizm de bencillikle ilgilidir. Bireyin kendi bireyselliğini olumsuzlamak üzerinden, bir başkasının(sadistin) bireyselliğini olumlamasına yardım etmesi ve bundan haz almasıdır.
Bunun psikolojik nedenleri vardır. Mazoşizmin bencillikle ilgili olduğunu hiç sanmıyorum.
Ben insan ilişkilerinin sadomazoşizmden ibaret olmak zorunda olmadığını, sadistik ve mazoşistik karakter taşımayan sağlıklı bir bireyselliğin de varolduğunu düşünüyorum.
Sadomazoşizm'i ahlaki açıdan doğru bulmuyorsun yani?
Burada esas ayrım noktası bireyselliğin nasıl tanımlandığı. Kişi, bireyselliğini kendi olmak üzerinden tanımlarsa, bencil ve rekabetçi yönelimlere girmez, hatta bu tür yönelimlerle kendini gerçekleştirebilmek için çatışır. Özgürlük ve eşitliği arar.
Zihin deneyi yapalım. Sen ve bir başkası bir noktadan sonra hayatınıza devam etmek için gereken 1 birimlik yaşam kaynağına ihtiyaç duyuyorsunuz. 1 birimlik kaynak ancak bir kişiye tam yetiyor. 1 birimin altındaki miktarlar yetersiz. İkinizin arasında bu kaynak konduğunda birbirinizle rekabet edeceksiniz. Kaynağı eşit paylaşmanızın ikinize de yararı olmayacak çünkü. Zaten eşit varlıklar olmadığınız için biriniz rekabette üstün gelecek.
Temel nokta burası. İnsan ilişkilerinde görülen tüm rekabetin kaynaklandığı yer burası.
Benzerleriyle eşitlerin gönüllü birliği temelinde biraraya gelir. Başka insanlarla bütünleşmeyi arar. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Toplumsallığı sadece çıkar amaçlı değildir. Varoluşu gereği toplumsallık arar insan. Çıkarların gerektirmese Robinson gibi kendini adaya mı kapatacaktın?
İnsanın toplumsallığı ancak bireyin çıkarları doğrultusunda gerçekleşmelidir bence. Başka insanlarla neden bütünleşeyim durduk yere? Benim onlara, onların da bana ihtiyaçları var. Ne için? Çünkü ben istencimi gerçekleştirmek için onlara ihtiyaç duyuyorum, onlar da kendi istençlerini gerçekleştirmek için bana ihityaç duyuyorlar. İnsanın varoluşu gereği toplumsallık aramasının nedeni de bu. Çıkarlarım gerektirmese o toplumdan ayrılıp çıkarlarım doğrultusunda başka insanlar arardım. Neden kendimi ölü bir sürüye hapsedeyim?
Fakat kişi bireyselliğini olmak değil sahip olmak üzerinden tanımlarsa -ki sınıflı toplum yapısı bunu koşullar- işte o zaman bireysellik diğer bireylerle çatışmak, onlarla yarışmak, elemek ya da tahakküme almak üzerinden gerçekleşir.
Kişi zaten sahip olmadan var olamaz. Mülk kişinin objesidir. Hatta kişinin kendisi bile onun üzerine düşündüğü bir objesidir. Bu kaçınılmaz olduğundan kaynaklar ve mülkiyet üzerinde insanların arasında çıkar rekabetleri var. Eğer kişinin istenci var olan mülkü paylaşmayı değil hepsine sahip olmayı gerektiriyorsa kişi mülkün hepsine sahip olmak için savaşmalıdır. :fencing:
Aksi taktirde birey bir takım ahlaki ve eşitlikçi değerler tarafından baskılanmış olacaktır. Ben buna kesinlikle karşıyım.
Bu sadizmdir, bireyciliktir, bencilliktir. Mazoşizm de bununla bağlantılıdır. Mazoşizmde, rekabetçi-dışlayıcı-tahakkümcü insan ilişkilerinin kaybeden tarafı söz konusudur. Kaybeden taraf; ya sağlıklı bir bireysellik arar(bahsettiğim bencil olmayan kolektivite), ya sadistleşme olanağı arar(senin bahsettiğin bireyci tepkisellik), ya sadece kendisini mağdur eden bu ilişkiselliği yıkma yönelimine girer(yıkıcılık-psikopati) ya da kaybetmekten zevk almaya başlar(mazoşizm).
Freud ne demiş bu konuda? :)
Bireyselliği kısıtlanan insandaki bencil tepki ile benim bahsettiğim tepki çok farklı. Birinde kişi varolan eşitsiz ilişkilerde yükselmek, ezilen değil ezen taraf haline gelerek kendini kurtarmak ister. Oysa bir çeşit sadist haline gelecektir. Benim dediğimde ise kişi ezme-ezilme ilişkilerini koşullayan toplumsallığı sorgular ve ona(sadomazoşist insan ilişkilerine) karşı çıkar.
Şu söylediğin şey hristiyan ahlakını ve tanrı öznesini hümanist ahlak ve insan öznesiyle değiştirmekten başka bir şey değil yahu.
Bu Feuerbach'çı retoriklerin sonu iyi değil Jolly. Bak: :hippie:
Bunu tek başına yapmasının sınırları olduğunu bilir. Bu yüzden kendi gibilerle, yani bir başkasını olumsuzlamayı istemeden sadece kendini olumlamayı düşünenlerle biraraya gelir ve sağlıklı bir toplumsallık oluşturur. Bu toplumsallık bireysellikle birbirini tamamlar.
Şöyle söyleyeyim, eğer diğerini olumsuzlayıp olumsuzlamamak kişinin keyfine kalmış, hayati olmayan bir tercihse o kişi olumsuzlamamayı seçebilir ancak sanma ki bunu bencil olmadığı için yapıyor. Kişi diğerini olumsuzlamadığı anda dahi kendisini tatmin ediyor çünkü. Mesela sen de üstüne örttüğün hümanist, eşitlikçi ve özgürlükçe kisvelerle ve bu değerleri benimsemiş olan karakterinle gurur duyarak kendini tatmin ediyorsun.
Senin bahsettiğin bireycilik ise toplumsallıkla(diğer bireylerle) sürekli sürtüşme halindedir. İnsan toplumsal bir varlık olduğu için, toplumla sürtüşen bencil, aslında kendini de belli ölçüde olumsuzlamaktadır. Sadist, kendine de zarar verir. Bir kere, sadist kişi özgür değildir, çünkü mazoşist olmadan kendini eksik ya da hiç hisseder. Karısını döven adamların karısını kaybetmeyi(boşamayı v.s.) asla göze alamamalarından görebiliriz bunu örneğin. Karısını sevdiğini iddia eder. Ama aslında karısını değil, onu olumsuzlamak(örneğimizde dövmek) üzerinden kendini olumlamasını(gücünü yaşamasını) sevmektedir.
Birey çıkarları doğrultusunda diğerlerini olumsuzlamalı ve sürtüşmeli diyorum ben de. Sen devrim yapmak istiyor musun? Devrimi yaparken kimseyi olumsuzlamayacak, kimsenin kanını dökmeyecek misin? Devrim yaptığında tatmin olmayacak mısın? Proleterya diktatörlüğü işçi sınıfının çıkarlarını desteklemiyor mu?
Devlet sadisttir, tebası mazoşist. Ataerkil kültürde erkek sadisttir, kadın mazoşist. Dinde Tanrı sadisttir, kullar mazoşist. İnsan topluluklarının birbirini olumsuzlamasına dayanan sınıflı toplum yapısında bireyler, uluslar ya da -duruma göre- ırklar v.s. birbirini olumsuzlama yarışına girebilir. Bu durum sadece kaynakların kıt olmasından kaynaklanmaz. Diyelim günde 12 bardak su içmeye yetecek bir kaynak var ve iki grup söz konusu. Bu gruplar sadist karakterli, bencil kişilerden oluşuyor ya da böyle kişilerin yönetimi altındaysa, iki grup da birbiriyle savaşacak ve kazanan grup günde altı bardak su içebilecektir. Tabi kazanan grubun içinde de üyeler daha fazla içebilmek için birbiriyle yarışır. Sonunda kazanan belki günde 36 bardak su içebilecektir. Ama bir insanın o kadarına ihtiyacı var mı? Mesele bu değildir. Bencilleri motive eden şey bir başkasıyla yarışıp elemenin verdiği hastalıklı kazanma duygusu(sadizm) ve mümkün olduğunca çok şeye sahip olmaktır.
Kazanma duygusu çok önemli konu. Nietzsche'ye göre güç istenci hayatın lokomotifidir. Kazanma duygusu, her zaman daha fazlasına sahip olma isteği güç istenci yüzünden var olan şeyler. Kapitalizmde bunun üzerine oynuyor zaten. Daha pahalı saat, daha yüksek hacimli motorlu otomobil, daha çok kanallı uydu alıcısı vb. bunların hepsi kapitalizmi ayakta tutan ve insanın güç istencinden dolayı ortaya çıkan zaafından yararlanan şeyler.
Çünkü bencil kişi(bireyci) kendi bireyselliğini ne kadar çok şeye sahip olduğuyla tanımlar.
Bence bencil kişi kendiliğini, kendini ne kadar çok tatmin edebildiğiyle açıklar. Bu sadece miktarsal anlamda sahip olmaktan ibaret değil. Yücelttiğin sevgi ve barış kavramlarına hizmet etmek de sana tatmin veriyor olabilir.
Bu yarışta kazanandan çok kaybedenin olması kaçınılmazdır. Herkesin herkesle savaşıdır bu. Burada ittifaklar zorunluluktan doğar. Yoksa aslolan herkesin herkesle savaşıdır. Fakat buradaki ''herkes'', sadistik karakter yapısında olanları, bencilleri, bu kültürce şekillendirilmiş olanları anlatır. Yoksa 'bireyin özü' değildir bu.
Bireyin özünün olmadığını, her bireyin biricik olduğunu düşünüyorum. Ama bu tabi ki birey üzerinde tümden-varım tahlilleri yapmamıza engel değil. Acıdan kaçmayı, güçlü olmayı, mutlu olmayı ve iyi hissetmeyi her insan ister ve bir insan bunları istiyorsa bireycidir/bencildir/bireyseldir/egoisttir vb. dir. Kişinin kendiliğinin ötesinde hiç bir tanımlayıcı ve belirleyici ahlaki ya da doğrucu kavram olamaz. 5 milyar insan bir şeye hastalıklı dese ve sadece bir kişi bile o şeyin doğru olduğunu düşünse bile o şey onun doğru olduğunu düşünen birey için hastalıklı değildir. Yoruma açık kavramlarla ilgili objektivitenin olduğunu asla düşünmüyorum. Onun dışında 2+2=4 zaten yoruma açık değildir. Ancak insan hayatının her noktasında salt gerçeklik yoktur.
Sadomazoşist ilişkilerden kaçınan bireylerden oluşsaydı bu iki grup, işte o zaman birleşir ve iki grubun her üyesi günde 6 bardak su içerdi. Bu kadarını yeterli görürlerdi çünkü bir başkasını olumsuzlamaktan keyif almazlardı.
Başkasını olumsuzlamaktan keyif almayan o insanlar bu sefer de ideallerindeki o ahlaki doğruluğu gerçekleştirmekten keyif alıyor olacaklardır. Ne yaparsa yapsınlar yaptıkları her davranış çıkarları ile ilişkilidir. Tatmini elde etmek, ki kişinin tatmini kişinin çıkarıdır, için mutlaka birini olumsuzlamanız gerekmez.
Onlar sadist değildir. Onlar bireyselliklerini ne kadar çok şeye sahip olduklarıyla da tanımlamazlar. Bu yüzden içemeyecekleri kadarını depolamak için birbirleriyle tepişmeye kalkmazlar. Onlar sadece kendileri olmak isterler. Üç bardak içeyim ama özgür olayım, barış içinde olayım, diğerleriyle sorunlu ve güvensiz değil samimi ve sevgi dolu bir ilişki geliştireyim derler.
Eğer birey gerçekten 6 bardak suyun onu tatmin ettiğini düşünüyorsa ve aynı şeye diğer bireyler de düşünüyorsa o topluluğun içinde zaten bir çıkar ilişkisi kurulmuş demektir. Samimiyet ve sevgi içi boş yüzeysel kavramlar. En samimi ilişki ancak bireyler birbirlerinin çıkarlarını gözeterek ve saygı duyarak hareket ettiklerinde kurulabilir. Ben bana 6 bardak su yeter diyorsam, sen de aynı şeyi söylüyorsan anlaşmışızdır. Sen 7 bardak istiyorsan ve benim 5 bardak içmemi istiyorsan anlaşamayız ve ben seni "sevdiğim" için buna razı olmam. Bahsettiğin kafandaki o ideal topluluk bile çıkar ilişkisine dayalı.
Tıpkı aile içindeki ortam gibi. Aileleri içindeki sevgi ve paylaşım ortamını tüm insanlığa yayma eğilimi gösterirler. Çünkü onlar kendilerine, kendi mutluluk, özgürlük ve rahatların odaklanmıştır; bir başkasına(başkasını tahakküm etmeye) ya da nesnelere(ne çok şeye sahip olduklarına) değil.
Aile kurumunun kutsallığını mı destekliyorsun ne? :lol: Jolly sen sandığımdan daha ahlaklı çıktın. Aile içindeki sevgi de çıkara dayalıdır. Çocuğunu koşulsuz sevdiğini söyleyen anne aslında çocuğunu değil, çocuğunu severken hissettiği mutluluğu sevmektedir. Anne çocuğunu bu noktada sömürür. Çocuğu üzerinden iyi hissetmeyi amaçlar. Annenin çocuğu öpmesi ya da okşaması annenin tatmin olmasına neden olur. Anne sonuç olarak çocuğunda kendi tatminini arar. Aile yapısını genellemek de doğru değil. Aile içindeki koşullar değiştikçe aile bireyleri yine çıkarları doğrultusunda hareket edeceklerdir. Bu koşullar annenin çocuğunu öldürmesine kadar gidebilir, örnekleri vardır.
Bu açıdan onlarınki biricik sağlıklı bireyselliktir de. Bireycilik ise bireyselliği sakatlar. Zira bireyi sürekli bir çatışma ve yarışa sokar. Herkesi herkesle kavgaya sokar, ötesi var mı? Parçayı bütünle savaşa sokar. Bireyi, kendine değil sahip olduklarına odaklar. Aslında bireycilik bireyselliği olumsuzlamaktadır.
Bireyler zaten sürekli belli koşullar altında çatışma ve rekabet yaşarlar. Bu insanlık tarihinin başından beri böyle. Tarihi sosyal bilimlerin laboratuarı olarak düşünürsek iki kutubun çatışmasının hukuksal bir kural olduğunu da söylebiliriz sanırım. Bireyin kendisini sahip oldukları tanımladığı için birey kendine odaklandığında sahip olduklarını görecektir. Birey aslında hiçliktir, algıladığı dünyaya ait bilgiler bireyin objesidir ve birey bu bilgileri öğrendiğinde onlara sahip olur. Toplum, dış dünya bu bireyin karakterini şekillendirir ve artık bireyin elinde şekillenmiş bir karakteri de olur. Bu karakter de bireyin objesidir yani ona da sahiptir. Bireyin mülkiyeti yoksa bireyden söz edemeyiz. Mülkiyet maddi de olabilir kavramsal da olabilir.
Oysa gerçek bireysellik, kendi gibilerle sağlıklı biçimde ilişkilenebilmek, başka insanlara ya da nesnelere ne kadar söz geçirebildiği ya da sahip olabildiğine değil kendi özgürlüğüne, kendi yaşamına ne kadar söz geçirebildiğine bakmaktır.
Kendi gibilerle sağlıklı biçimde ilişkilenebilmek bireyin diğer bireylerle olan çıkar ilişkisiyle doğrudan alakalıdır. Bireyin kendi özgürlüğüne ve kendi yaşamına sahip olması için de bunlar için savaşması gerekir. Çünkü diğer insanlar da kendilerinki için savaşmaktadırlar. Herkesin mülkiyet iddia ettiği bir ortamda çatışma engellenemez. Bir bestecinin bestelediği eseri kendisine ait bir mülktür. Çünkü o ürünün ortaya çıkması için gereken emeğin sahibi (emek de üretilebilen bir mülk) o kişidir. Ancak beste yapan tek kişi o değildir. Bir beste yarışmasında besteci "beste yarışmasını kazanmış besteci" kavramsal mülküne ve o mülkün bireye getireceği tatmine sahip olmak için diğer bestecilerin kaybetmesini isteyecektir, yani onları olumsuzlamış olacaktır.
Sağlıklı bir toplumsallık böyle ortaya çıkar. Vicdana uyan da budur. Özgürlük ancak böyle söz konusu olur. Özgürlük sadizm değildir. Tahakküm yarışı da olamaz.
Öncelikle özgürlük diye bir şeyin olmadığını itiraf edelim. Bireylerin arasındaki çıkar ilişkisinin izin verdiği ölçüde bireyler özgür olabilir. Eğer birey bu özgürlük alanından hoşnut değilse ya boyun eğer ya da istediği oranda özgürlüğe sahip olmak için diğerleriyle çatışır. Sen de bu çatışmayı yapan bireye sadist diyorsun. Bu yanlış. Kişi başkalarının hakkını yediğinde tatmin oluyorsa başkalarının hakkını yemek için savaşmalıdır. Diğerleri de haklarını korumak için savaşmalıdır. Bu onu sadist yapar ama en azından bireyin kendisine saygısı olduğunu gösterir. Başkaları mağdur olmasın diye kendi isteğini baskılayan insan diğerlerini tahakküme almadığı için sadistçe davranmıyordur belki ama asla bencilliğinden vazgeçmiş değildir. Çünkü başkalarını rahatsız edip kendi istediğini yaptığında elde edeceği mülkün değerinin, başkalarını rahatsız etmediğinde elde edeceği mülkün değerinden daha az olduğunu hesaplamıştır. Bu tür hesapları hepimiz yapıyoruz. Bu hesaplar tarih boyunca toplumda pratik sonuçlar getiriyor ve toplumda oturuyor sonra buna ahlak diyoruz.
Birbirinden her dakika şüphe eden, otoriteye teslimiyette güvenlik ararken o otoriteyi ortaya çıkaranın tam da onun gibi kendini güvensiz hisseden milyonlardan kaynaklandığını görmeyen, kendini sahip olmak üzerinden tanımladıkça bencilliğe, çatışmaya, elemeye, can yakıcılığa saplandığını bilmeyen insanlar özgür olamazlar.
Özgürlük de bir mülktür Jolly. Kimse kimseye özgürlük vermiyor, veriyorsa bile yine kendi tatmin olduğu için veriyor. Hiçbir şeyin kendi çıkarına olmadığı koşullar altında kimse bir diğerine lütufta bulunmaz çünkü o koşullar altında o kişi bir şeyleri kendi çıkarına çevirmekle meşguldür. Başında bin bir belanın ve derdin olduğu koşullar altında, hayatında bir şeyleri düzeltmeye mi emek harcarsın yoksa "bugün kime iyilik yapsam acaba" diye mi düşünürsün?
Sadece sürekli bir güvensizlik, risk, rekabet ve bunların koşulladığı otoriteye sığınma yönelimine kapılırlar. Onların gözünde devleti, lideri ya da Tanrıyı çekici kılan budur. Bu yüzden bencillik ile din, devlet ve otoriteler fazlasıyla ilişkilidir.
Kişinin tanrıya veya devlete güvenmesi kişinin yine çıkarına göre hareket etmesi demek olabilir ama kişinin tüm hayatı güven duygusundan ibaret değildir. Birini öldürmek isteyen bir adamın devletin ve toplumun otoritesiyle çatışmadığını, ramazan ayında mastürbasyon yapmak isteyen gencin Allah'ın otoritesiyle çatışmadığını söyleyebilir misin? Kişi bencilse bu otoritelerle çatışır ve otoritenin güttüğü sürüden çıkar. Bencilliğin tanrı ve devletle ancak belli kavramlar çevresinde ilişkisi olabilir. Tümden bir ilişkisi yoktur.
İlişkilidir çünkü bencilliğin olduğu yerde hiçbir bencil güvende değildir. Bencilliğin olduğu yerde kazanandan çok kaybeden vardır ve en çok korkanlar kazananlardır. Bir gün kaybetmekten çok korkarlar. Kaybetmiş herkesi(yoksulları, ezilenleri) kendileri için tehdit olarak görürler. Ve kendi güvenlikleri için otoriteleri bizzat bu benciller destekleyip büyütürler.
Kaybedenler bencil olmadıkları için kaybetmişlerdir zaten. Herkes bencil olsa kendi mülkiyetini iddia edecek cesareti bulurdu kendinde. Bunun akabinde bireyler çıkarları için savaşırlardı ya da anlaşırlardı. Ama siz bencil olmadığınız, sürünüzü çok sevdiğiniz, tanrı yerine insana taptığınız ama kendinizi hep baskıladığınız için kaybediyorsunuz. İnsana değil kendinize tapın. "İnsan hakları yok, benim haklarım var" diyebilmeyi öğrenin.
Sen bencilliğin ve kendini sahip olmak üzerinden tanımlamanın toplumu rekabet ve güvensizlikle doldurmasını, kazanma-kaybetme ilişkilerini v.s. göz önüne almadan, toplumdan yalıtık biçimde bencilliği ele alıyorsun ve ''Adam bencil ise hiçbir otoriteye de uymayıp özgürlüğünü isteyecektir'' diyorsun. Bütüne bakmadan parçayı değerlendirmeye alıyorsun. Oysa istediği kadar bencil olsun, herkes toplumla ilişkilidir. Diğer insanlarla ilişkide olmak zorundadır.
Anlatamadığım nokta şu; rekabetin, kazanma-kaybetme ilişkisinin olmadığı bir dünya yok, olmayacak. Sınıf savaşı bencillik üzerine kuruludur. İşçi, sınıf savaşından haberdar olduğunda "ben" demez ama "biz" der ki bu da "ben" ile doğrudan ilişkilidir. Komünizm sadizm değil mi? Komünist toplumda bireysel girişim olumsuzlanmıyor mu? Kapitalist anlayış tahakküm altına alınmıyor mu?
Bireyin toplumla olan ilişkisi sürü psikolojisi olmamalıdır. Senin bahsettiğin toplum soyut insan yapımı doğrular ve idealler üzerinden ilerleyen ölü bir toplumdur. Benim bahsettiğim toplum bireylerin çıkarlarına göre şekillenmiş, herkesin rıza gösterdiği şekilde ilerleyen, kimsenin baskılanmadığı, otoritenin ve yönetenin olmadığı anarşik bir toplum.
Bencilliğin, rekabetin, eleme ve olumsuzlamanın üzerinde yükselen bir toplum korku, şüphe ve baskı toplumudur. Burada bencillik sadece başlangıç adımıdır. Ama sonraki adımlarını atamadan bir kalıba dökülüverir. Kazananlar ve kaybedenler vardır. Aslolan bunlardır. Kazanan benciller, kazandıklarını korumak ve daha fazla kazanmakta avantaj elde etmek için otoriteden sonuna dek yararlanıp otoriteyi büyütürler. Kaybeden benziller ise, kazananların otoriter ağlarına dolanıp birer mazoşist olmak için şekillendirilirler. Din bunun içindir. Devlet bunun içindir. Milliyetçilik bunun içindir. Burada esas mesele bencillik değil. Esas mesele, bireyin bir başkasını olumsuzlamak üzerinden değil kendini olumlamak üzerinden tanımlanması. Mesele, sahip olmak değil kendin olmak. İşte bunu yapabilmek için de kendini ve başkalarını sevebilmen gerekiyor. Sevgi bu yüzden anahtar rolde.
Yahu sevgi dediğin şey zorla olmaz. Bir insanı ya da bir şeyi onu sevmen gerekiyor diye sevemezsin. Eğer bir objeyi seviyorsan onu sevmek seni tatmin ettiği, kişisel çıkarına uygun düştüğü içindir. Kaybedenler de şekillenmesin bir zahmet haklarını ve mülkiyetlerini savunsunlar. Ama esas mesele o kaybedenlerin haklarını ve mülkiyetlerini aldıklarında onları elde etmek için ezmek zorunda kaldıkları kişileri sevecek olup olmadıklarıdır. 28 Şubat'tan itibaren bu sorunun cevabını defalarca aldık, almaya devam ediyoruz. Bir şeyi sevmek çıkarına değilse ve tatmin sağlamıyorsa sevemezsin zaten.
Bu arada Zizek diyor ki "sevgi faşizmdir". Sevgi, sevilenleri sevilmeyenlerden kayırır, üstün tutar diyor. Ne diyorsun? :)
Jolly Jocker
05-04-2012, 03:11
Üslubun tanıdık geldi. Hadi ''hayırlısı.'' Önceden tanışıyor muyuz? Yazdıkların bana çok da ters değil aslında. Hatta ''Hayvan Cinayetleri ve İkiyüzlülük'' ve ''Öldürmek Üzerinden Ahlak Konusu'' diye başlıklarım var bu forumda. (Copy paste yapamadığım için linklerini veremedim). O konularda savunduğumun zıttı birşey savunuyormuşum gibi görünmek istemem. Aslında ilişkili.
Sana yanıtı paragraf paragraf verirsem daha iyi olacak:
1- Bencillikle ilgili olan şey, sadizm. Mazoşizm ise sadizmle ilgili.
2- Sadomazoşizmi toplumsal açıdan doğru bulmuyorum zira tahakküm üretiyor. ''Herkes bencil olsa kimse kimseyi tahakküm edemez, oturup konuşurlar, eşitlikçi-anarşik bir toplumda anlaşırlar'' türü bir düşünce ise doğru gibi görünüyor ama benim için fazla naif. Bencillik tahakkümü, tahakküm ise mazoşist ilişkileri ve karakterleri üretiyor. Böylece herkesin bencil olması(kendini ezdirmeme anlamında bencil yani) mümkün olamıyor. Bencillikte devrimci bir taraf göremiyorum. Böyle derken fedakarlığı övüyor değilim. Fedakarlık da bir başkasının bencilliğinden koru(n)mak için yapılır. Bencillik ve fedakarlık durumlarının reddinden bahsediyorum.
3- Günümüzde kaynaklar pek de kıt değil. Kıtlık söz konusu olunca elbette sevgi tomurcuğu olup açlıktan geberecek değilim. Soru mu bu şimdi? Ama kaynaklar kıt değilken, ihtiyaç fazlası için yıkıcı bir rekabete girmenin hastalıklı olduğunu ve bireysellikle ilgisi olmadığını düşünüyorum. İhtiyacını karşılayabiliyorsan neden daha fazlsı için bir savaşa girip yaralanasın? Neden vaktini öldüresin? Eğlenmene ve dinlenmene baksana. Tabi bir de şu var ki kaynaklar kıt değilken bile aşık olduğum bir kız için seve seve canımı veririm. Bol para ve statü karşılığında birilerinin kıçını yalamam ve zamanınım büyük bölümünü işe vermem gerekiyorsa asla kabul etmem. Bencillik mi bu? Bence sistemin sadizmine direniştir. Tahakkümün diyalektiğinden çıkıştır. Sahip olmak uğruna kendini satmamaktır. Kendin olmaktır. Ben özgürlüğü burada buluyorum. Bu bireyselliğe sahip çıkmaktır. Ama bir başkasını ezmeyi içermiyor, bu yüzden bencillik değil. Sadece benim hayatımı ilgilendiren bir karar çünkü.
4- Mesele ihtiyaç ya da çıkar değil. Bireyselliği nasıl tanımladığımız. Kendini olumlamak üzerinden mi, başkasını olumsuzlamak üzerinden mi? Kendin olmak üzerinden mi, sahip olmak üzerinden mi? Sence hippiler bencil mi? Bence kimseye zararları yok.
Mesele çıkar değil. Çıkarı nasıl tanımladığımız. Çıkarım ne? Çıkarlarım kendimle ilgili mi, yoksa sürekli başkalarıyla mı ilgili? Başkalarına hükmetmek, başkalarınca saygın bulunmak, mümkün olduğunca çok şeye sahip olmak v.s... Bunlar seni başkalarına ve nesnelere bağımlı yapar. Özgür değilsindir. Bağımlı olduğun şeylerle sürekli sürtüşme içinde olmak ise sağlıksız bir durum. Benim yaşamımda çatışma ve çıkar uyuşmazlıkları yok mu? Elbette var. Toz pembe bir dünya hayal ediyor değilim. Ama kendi işine bakarken ara sıra -kaçınılmazlıklardan kaynaklı- çatışma yaşamak var; bir de, insan veya nesne ayırmaksızın mülk edinme, söz geçirme tutkusu nedeniyle baştan sona başkalarıyla çatışma içinde yaşamak var. İkisi aynı şey değil.
5- Kişi sahip olmadan yaşayamaz demişsin. Sahip olduğumuz şeyler olacak elbette. Hep birlikte sahip olduğumuz. Ya da sahipsizliğinden eşitçe yararlandığımız diyelim. Öte yandan bireysel alan da elbette olacaktır. Fakat kendine ait bir odan olması ile kendine ait kölelerin olmasını aynı kefeye koyamayız değil mi?
6- Freud'u değil Fromm'u dikkate alıyorum.
7- Söylediğim şeyin hıristiyan ahlakıyla ilişkisini anlamadım. Bence reformizm ile devrimciliğin ayrımı var orada. Sistem içinde yükselip egemen haline gelme tutkusu ile ezme-ezilme ilişkilerinin reddine dayanan bir sistem dışılığın farkı var.
8- Kendini tatmin etmek bencillik ya da sadistçe birşey değildir. Niye böyle algılıyorsun? Kendini nasıl tatmin ettiğin noktasında bencillik giriyor devreye. Kimseyi olumsuzlamamışsan, böyle bir isteğin de yoksa, hükmetmek ya da sahip olmaktan ziyade kendin olmak, kendine yetmek ve hayatını yaşamak istiyorsan sadece, buradaki bireysel tatmin hiç de sadistik değildir.
9- Ben sınıf mücadelesinden çok, sınıfsızlaşma pratiğini devrimci buluyorum. Burjuva devlete alternatif yatay-demokratik ilişkileri ve kolektifleri tabanda yaymak ve bunu büyüttükçe devleti tasfiye etmek şeklinde bir görüşüm var. Sınıf mücadelesi ise, burjuvaları bulup öldürmek anlamına gelmez. Onları işçileştirmek anlamına gelir. Benim gibi işçi olması çok da olumsuzluk değildir herhalde. Çünkü kendimle bir tutuyorum, aşağıya koymuyorum.
10- Kazanma duygusu elbette önemli. Ama bir kitap yazmakla ya da başarılı bir ameliyat yapmakla da kazanma duygusu edinilebilir, birine tecavüz etmekle de. Bu iki örnekteki kazanma duygusu aynı mı sence? Bunu ahlaki duyarlılıkla değil, tümüyle faydacı -ama insan merkezli bir faydacılık- gereği soruyorum. Sadece kendimi değil genel olarak insanları merkeze alıp düşünüyorum. Çünkü hem böyle yapmazsam kendimi kurtaramam(çünkü toplumsal varlığız neticede) hem de iyi kalpliyim ne yapayım? :)
11- Mastürbasyon yapmak bana tatmin verir. Tecavüz etmek de bir başkasına. İkimiz de tatmini aramışızdır. Ama ben bunun için bir başkasıa(bir kurbana) ihtiyaç duymuyorum. O ise duyuyor. bu yüzden her ne kadar olumsuzlasa da olumsuzladığı o nesneye bağımlı. O özgür değil, ben özgürüm. Ben sadece kendim olmak üzerinden hareket ediyorum ve kendime yetiyorum. Tatminin nasılı çok önemli. Konuyu zaten bunun üzerine açtım.
12- Evet, birey acıdan kaçmayı, mutlu olmayı, tatmin olmayı v.s. ister, katılıyorum. Ama bu istençler onu egoist ya da bireyci, bencil v.s. olarak tanımlamaya yetmez. Birey deriz sadece. Egoizm, bencillik v.s., acıdan kaçıp mutluluğu kovalarken ne yaptığınla ilgili. Mutluluğu neyde aradığınla ilgili.
13- Mesele çıkar ya da keyif almak değil. Neyden keyif aldığın. Toplu halde keyif alabiliyor musun? Örneğin, bir işte sevmeden, sırf çıkarın için çalışmak ile severek çalışmak arasında fark vardır. Ya da biriyle eşitlerin gönüllü ve arzulu ilişkisi içerisinde sevişmek ile parasını verip bencilce faydalanmak arasında fark vardır. İlki güzeldir, özgürlüktür, sağlıklı olandır, bireyselliği daha da geliştirir. İkincisi ise köleliktir, çünkü bağımlılıktır, sadizmdir, zarar vericidir, kolektiviteyi de sakatlar.
14- Beni sevdiğin için senden fazla bardak su içmeme razı olmayabilirsin. Bundan bahsetmiyorum. Bu haksızlığa razı olmadığında yapmak istediğin nedir, mesele bu. Sen de on bardak mı içmek isteyeceksin yoksa ihtiyacın olan, sana yeterli gelen altı bardak kafi mi? İşte asıl mesele burada.
15- Anne çocuğunu severken içinde neden mutluluk hissetmektedir? Sevgiyi reddedebilmek için öznesinden koparıyorsun. Kızma bana ama ''Ben kimseyi sevmem'' türünden ergen hezeyanlarını andırıyor bu. Alttan alta arabesk çalıyorsun sanki. Ben sevgi pıtırcığı olmayı savunuyor değilim. Bu duygunun varlığını reddedemeyiz, reddetmek bize birşey kazandırmaz zaten, hatta bu duyguyu din başta olmak üzere otoritelere, milliyetçiliğe, ırkçılığa v.s. karşı kullanmak gerekir; bunun faydası dokunur diyorum sadece. Açtığım bu konunun özeti bu aslında.
16- Birey aslında hiçtir ve toplumca, dış dünyaca, sistemce şekillendirilir evet. Bu önermeye katılıyorum. Benim söylediğim, ''birey aslında hiç olduğunu ve karakterini/benliğini sonradan edindiğini fark ederse, kendini dış dünyaya, kültüre, mülke v.s. kaptırmayacaktır, bu da onu özgür kılacaktır''dan ibaret.
17- Beste yapabilmek için beste yarışmalarının ve bunun sağladığı motivasyonun şart olmadığını görebilmek gerekiyor. Birşey üretmek için diğerlerini olumsuzlamak şart değil. Bunu anlatmaya çalışıyorum sabahtan beri.
18- Bencilliği savunabilmek için özgürlüğün gerçek olmadığını söylemen ironik olmuş. Ben özgürlükçüyüm herşeye karşın. Bencilliğe de karşıyım. Bencilliğe, fedakarlığı yücelttiğim için değil özgürlüğe önem verdiğim için karşıyım. Burada temel motivasyonum başkalarını mağdur etmemek değil, bu bir çıktı sadece, asıl olan kendini sahip olma isteğine ve dolayısıyla sahip olduklarına mümkün olduğunca bağımlı kılmamak.
19- Geri kalan paragraflara sonra cevap yazayım zira çok yoruldum. uykum da var. Ama belki de gerisini yanıtlamaya fazla gerek yok. Hangi argüman üzerinden hareket ettiğim anlaşılmıştır zaten...
nobullshit
05-04-2012, 06:04
Üslubun tanıdık geldi. Hadi ''hayırlısı.'' Önceden tanışıyor muyuz? Yazdıkların bana çok da ters değil aslında. Hatta ''Hayvan Cinayetleri ve İkiyüzlülük'' ve ''Öldürmek Üzerinden Ahlak Konusu'' diye başlıklarım var bu forumda. (Copy paste yapamadığım için linklerini veremedim). O konularda savunduğumun zıttı birşey savunuyormuşum gibi görünmek istemem. Aslında ilişkili.
Hayır tanışmıyoruz. Ama üslubumu kiminkine benzettiğini merak ettim.
2- Sadomazoşizmi toplumsal açıdan doğru bulmuyorum zira tahakküm üretiyor. ''Herkes bencil olsa kimse kimseyi tahakküm edemez, oturup konuşurlar, eşitlikçi-anarşik bir toplumda anlaşırlar'' türü bir düşünce ise doğru gibi görünüyor ama benim için fazla naif. Bencillik tahakkümü, tahakküm ise mazoşist ilişkileri ve karakterleri üretiyor. Böylece herkesin bencil olması(kendini ezdirmeme anlamında bencil yani) mümkün olamıyor. Bencillikte devrimci bir taraf göremiyorum. Böyle derken fedakarlığı övüyor değilim. Fedakarlık da bir başkasının bencilliğinden koru(n)mak için yapılır. Bencillik ve fedakarlık durumlarının reddinden bahsediyorum.
Sen olaya toplumsal açıdan bakıyorsun. Ben bireyin penceresinden bakıyorum. Herkes bencil olsa ve bencil-çıkarcı olmak ahlaki olarak bir tabu olmaktan çıksa insanlar birbirlerine beklentilerini ve isteklerini açık açık söylerler ve insanlar arasındaki ilişki ona göre gelişir. İnsanlar birbirlerinin beklentilerine saygı duyar. Cinsel ilişkide kadının beklentilerini açık açık söylememesi ölü bir toplumun mekanizmasının yataktaki iyi bir yansımasıdır. Halbuki cinsel ilişki bencilliğin kendini en açık şekilde gösterdiği bir mecra. Bireyler birlikte kendi tatminleri için emek harcarlar. Herkes beklentilerini ortaya koymalı.
Seks üzerinden devam edelim. Bencilliğin tahakkümü ürettiği nokta eşlerden birinin kendi tatmini adına eşinden onun yapmak istemediği bir şeyi istemesi ve yapmaması durumunda ona tahakküm uygulaması olabilir. Bu noktada tahakküm uygulanan birey mazoşist değilse gasp edilen hakkını savunacaktır. Yani eşiyle çatışacaktır. Eğer mazoşist ise boyun eğecektir. Her iki durumda da tahakküm altına alınan bireyin çıkarları söz konusu. Mazoşist olmayan bireyin çıkarını biliyoruz. Mazoşist olanın çıkarı da tahakküm altına alınmaktan tatmin olmasıdır. Dolayısıyla iki durumda da rızasızlık durumu yoktur. Ama eğer birey mazoşist olmadığı halde boyun eğiyorsa işte asıl problem burada. Yani mazoşist olmak değil problem, mazoşist olmadığı halde insanların tahakküm altına alınması.
Mazoşist olmayan ve tahakküm altına alınan bireyin onu tahakküm altına alan kişiye karşı direnmesini ve çatışmasını savunuyorsan bencilliği reddetmemelisin çünkü bencillik tam da budur. Tahakküm altına alan sadist bireyinki bencilliktir, hakkını savunanınki de bencilliktir. Sadistin bencilliğini reddedersen ezilenin bencilliğini de reddedersin. Çünkü sadisti tahakküm altına almaya iten de, tahakküm altına alınanı direnmeye iten de bencilliktir.
3- Günümüzde kaynaklar pek de kıt değil. Kıtlık söz konusu olunca elbette sevgi tomurcuğu olup açlıktan geberecek değilim. Soru mu bu şimdi? Ama kaynaklar kıt değilken, ihtiyaç fazlası için yıkıcı bir rekabete girmenin hastalıklı olduğunu ve bireysellikle ilgisi olmadığını düşünüyorum. İhtiyacını karşılayabiliyorsan neden daha fazlsı için bir savaşa girip yaralanasın? Neden vaktini öldüresin? Eğlenmene ve dinlenmene baksana.
Kaynaklar kıtken gösterdiğin davranış da bencillikle ilişkili. Ancak kaynaklar kıt değilken gösterebileceğin sadistik davranış da bencillikle ilişkili. İhtiyacını karşılayabiliyorsan daha fazlası için rekabet etmenin nedeni daha güçlü olmaktır. Çünkü pratikte güçlü olanın hukuku öter maalesef.
Ama bencilliğinin dozunu ayarlamayı seçebilirsin tabii ki. Sadizmi ahlaki açıdan doğru bulmuyorsan sadist davranışlara yönelmezsin ama bunu bencil olmadığın için değil, sadizm fikrinden rahatsız olduğun ve tatmini eşitlik fikrinde bulduğun için yaparsın. Yani yine tatmin, yine bencillik.
Tabi bir de şu var ki kaynaklar kıt değilken bile aşık olduğum bir kız için seve seve canımı veririm. Bol para ve statü karşılığında birilerinin kıçını yalamam ve zamanınım büyük bölümünü işe vermem gerekiyorsa asla kabul etmem. Bencillik mi bu? Bence sistemin sadizmine direniştir. Tahakkümün diyalektiğinden çıkıştır. Sahip olmak uğruna kendini satmamaktır. Kendin olmaktır. Ben özgürlüğü burada buluyorum. Bu bireyselliğe sahip çıkmaktır. Ama bir başkasını ezmeyi içermiyor, bu yüzden bencillik değil. Sadece benim hayatımı ilgilendiren bir karar çünkü.
Aşık olunan kız için can vermek, aşık olunan vatan için can vermek vb. hepsinin altında bu objelerin "senin" olması yatıyor. Başkasının aşık olduğu kız için can vermezsin. Senin aşkın olmalı. Senin olmasından tatmin olduğun bir obje için canından vazgeçebileceğini düşünmen o objenin dünyanda kapladığı yerin neredeyse hayatının anlamına ulaşacak kadar yakın olduğunu gösterir. İnsanın hayatındaki objeler için fedakarlık yapması yine bencilliğinden kaynaklıdır. Kişi o objeyi sever ve onun için fedakarlık yaptığında bunun o objenin lehine olacağını düşünerek yapar ve bundan haz duyar. Yani bu da bir çeşit mazoşizm.
Bol para ve statünün değeri şu anda senin için "bol para ve statü için patronlarının kıçını yalamayan ve zamanının büyük bölümünü işe vermeyen, sadizme karşı direnen biri" olmanın ve bu oluşun mülkiyetinin değerinden daha az olduğu için böyle düşünüyorsun. Az önce tanımını yaptığım oluşun mülki değeri seni bol paralı ve statülü biri olmanın değerinden daha çok tatmin ediyor.
4- Mesele ihtiyaç ya da çıkar değil. Bireyselliği nasıl tanımladığımız. Kendini olumlamak üzerinden mi, başkasını olumsuzlamak üzerinden mi? Kendin olmak üzerinden mi, sahip olmak üzerinden mi? Sence hippiler bencil mi? Bence kimseye zararları yok.
Kendini olumlamak için başkasını olumsuzlaman gereken şartlar olabilir. Bunun dışında kendin olmak için zaten sahip olmalısın. En başta kendine sahipsin.
Bence herkes bencil ama itiraf etmeye korkuyorlar. Bir insan neden sevgi ve barış ister? Sevgi insana iyi hissettirdiği için ve barışın insanların huzurunu sağladığı için mi? Bunların altında yine bireyin tatmini ve çıkarı yok mu? İyi hissetmek ve huzurlu olmak bireysel çıkarlar değil mi?
Mesele çıkar değil. Çıkarı nasıl tanımladığımız. Çıkarım ne? Çıkarlarım kendimle ilgili mi, yoksa sürekli başkalarıyla mı ilgili? Başkalarına hükmetmek, başkalarınca saygın bulunmak, mümkün olduğunca çok şeye sahip olmak v.s... Bunlar seni başkalarına ve nesnelere bağımlı yapar. Özgür değilsindir. Bağımlı olduğun şeylerle sürekli sürtüşme içinde olmak ise sağlıksız bir durum.
Çıkarlar tabii ki kişinin kendisiyle ilgili. Sadistik eğilimler de barışçıl eğilimler de kişinin kendi çıkarıyla ilgili. İnsanların başkalarına ve nesnelerine bağımlı olduğunu zaten biliyoruz. Öyle olmasaydı toplum olmazdı değil mi? Hepimiz birbirimize bağımlıyız. Ben sana bağımlı olmasan gecenin şu vaktinde bu kadar yazıyı yazmazdım. Sana bağımlıyım çünkü seninle tartıştığımda iyi hissediyorum. Zaten özgür olsaydık kimseye ihtiyaç duymazdık. Bağımlı olunan objeyle sürtüşüldüğü ve çatışıldığı koşullar o objenin artık kişinin çıkarlarına hizmet etmemeye başladığına işaret eder. Ancak bu olayın tek bir bakış açısından yorumu. Belki kişi çatışma eyleminin kendisinden haz alıyordur, bu durumda çatışılan obje hala kişinin çıkarlarına hizmet eder.
Benim yaşamımda çatışma ve çıkar uyuşmazlıkları yok mu? Elbette var. Toz pembe bir dünya hayal ediyor değilim. Ama kendi işine bakarken ara sıra -kaçınılmazlıklardan kaynaklı- çatışma yaşamak var; bir de, insan veya nesne ayırmaksızın mülk edinme, söz geçirme tutkusu nedeniyle baştan sona başkalarıyla çatışma içinde yaşamak var. İkisi aynı şey değil.
Bence ikisi de aynı şeyin farklı katmanları, farklı seviyeleri. Her iki örnekte de yola çıkış noktası kişinin kendi öznesi.
5- Kişi sahip olmadan yaşayamaz demişsin. Sahip olduğumuz şeyler olacak elbette. Hep birlikte sahip olduğumuz. Ya da sahipsizliğinden eşitçe yararlandığımız diyelim. Öte yandan bireysel alan da elbette olacaktır. Fakat kendine ait bir odan olması ile kendine ait kölelerin olmasını aynı kefeye koyamayız değil mi?
Benim seninle paylaşmak istemediğim bir mülkiyetim olamaz mı? Aramızda bir sınırın olması gerekmiyor mu? Seninle ortaklaşa sahip olmaya razı olduğum şeyler olabilir. Ama paylaşmak istemediğim şeyler de olabilir.
Bahsettiğin iki sahip olma durumunu tabii ki aynı kefeye koyamayız çünkü boyutları ve türleri farklı. Birisinde kendisi üzerine düşünemeyen bir objeye sahipsin, diğerinde kendisi için suje olan ama senin için obje olan şeylere sahipsin. Her ikisinde de yaptığın şey sahip olmak. Burada işin içine insanın değer yargıları ve ahlakı giriyor. Sen toplumsal olarak baktığın için kölelere sahip olmanın yanlış olduğunu savunuyorsun. Ben bireysel baktığım için bireyin isteği dışında hiçbir ahlaki doğruluğu kabul etmiyorum.
7- Söylediğim şeyin hıristiyan ahlakıyla ilişkisini anlamadım. Bence reformizm ile devrimciliğin ayrımı var orada. Sistem içinde yükselip egemen haline gelme tutkusu ile ezme-ezilme ilişkilerinin reddine dayanan bir sistem dışılığın farkı var.
Söylediğin şey hümanist içerikliydi. Hümanizm hristiyan ahlakının materyalist yorumudur sadece. Hümanist değerlerin birçoğu İncil'de ayet ayet vardır. Ancak bu değerler insan öznesiyle ilgili değil tanrı öznesiyle ilgilidir.
Bizde de "yaratılanı severim yaratandan ötürü" var. Sen bunu alıp "yaratılanı (insan) severim yaratılan olduğundan ötürü" yapıyorsun. Tanrının yerine insanı koyuyorsun.
8- Kendini tatmin etmek bencillik ya da sadistçe birşey değildir. Niye böyle algılıyorsun? Kendini nasıl tatmin ettiğin noktasında bencillik giriyor devreye. Kimseyi olumsuzlamamışsan, böyle bir isteğin de yoksa, hükmetmek ya da sahip olmaktan ziyade kendin olmak, kendine yetmek ve hayatını yaşamak istiyorsan sadece, buradaki bireysel tatmin hiç de sadistik değildir.
Sen bencilliği benim anladığım gibi anlamıyorsun. Bu yüzden anlaşamıyoruz. Bencilliğin katmanları var. Bu katmanların her biri ayrı ayrı tanım taşımıyorlar. Kendini tatmin etmek kişinin çıkarıdır ve her türlü çıkar -türü ve boyutu ne olursa olsun- bencillikle ilişkilidir. Kendini nasıl tatmin ettiğin noktasında değil, kendini tatmin etmeyi istediğin an bencillik başlıyor. Bireysel tatmin sadistik değilse dahi bencilliktir çünkü bencillik kendine bakabilmek, kendini kollayabilmektir. Sadistik olan tatminler de olmayanlar da bencillikle ilişkili. Dediğim gibi bencilliğin şiddet uygulama ve sadizm ölçüsünde seviyeleri var.
9- Ben sınıf mücadelesinden çok, sınıfsızlaşma pratiğini devrimci buluyorum. Burjuva devlete alternatif yatay-demokratik ilişkileri ve kolektifleri tabanda yaymak ve bunu büyüttükçe devleti tasfiye etmek şeklinde bir görüşüm var. Sınıf mücadelesi ise, burjuvaları bulup öldürmek anlamına gelmez. Onları işçileştirmek anlamına gelir. Benim gibi işçi olması çok da olumsuzluk değildir herhalde. Çünkü kendimle bir tutuyorum, aşağıya koymuyorum.
Burjuvaları işçileştirdiğinizde onları öldürmüyorsunuz ama burjuva oluşun mülkiyetini ortadan kaldırıyorsunuz. Burjuvaları işçileştirmek burjuvalar için onların olumsuzlanmasıdır. Ulus-devletin azınlıkları asimilasyona tabi tutmasıyla aynı mantık. Karşılaştırmalı gidersek, soykırım (burjuvaların öldürülmesi) bir olumsuzlamadır. Asimilasyon (burşuvaların işçileştirilmesi) de bir olumsuzlamadır ama sadistik ölçüde şiddeti daha azdır.
10- Kazanma duygusu elbette önemli. Ama bir kitap yazmakla ya da başarılı bir ameliyat yapmakla da kazanma duygusu edinilebilir, birine tecavüz etmekle de. Bu iki örnekteki kazanma duygusu aynı mı sence? Bunu ahlaki duyarlılıkla değil, tümüyle faydacı -ama insan merkezli bir faydacılık- gereği soruyorum. Sadece kendimi değil genel olarak insanları merkeze alıp düşünüyorum. Çünkü hem böyle yapmazsam kendimi kurtaramam(çünkü toplumsal varlığız neticede) hem de iyi kalpliyim ne yapayım? :)
Kitap yazmak ve başarılı bir ameliyat yapmak başarının elde edilmesiyle alakalı. Tecavüzde nasıl bir başarı var? Kurbanı ne kadar dahice kıstırdığının başarısı mı? Tecavüz etmek hırsızlık gibi bir şey. Emek karşılığı kazanılan ile hırsızlık ile kazanılanı karşılaştıralım. Ben emek ile kazanılandan alınan tatminin çalınandan alınabileceğini düşünmüyorum şahsım adına. Emekle kazanılan şeyin tadı bambaşkadır bana göre. Tecavüz eden adam o an mutlu olabilir belki ama sonra düşündüğünde rahatsız olacak ve ezikliğinden utanacaktır bence. Çünkü mantıken birine tecavüz ediyorsan o kişiyi kendi vasıflarınla ve emeğinle elde edemeyeceğini düşünüyorsundur. E bu da adama koyar yahu. Bir eziklik psikolojisi oluşturur ve bu onu rahatsız eder. Tecavüz etmenin getirilerini ve götürülerini tartışalım.
Tecavüzün kişiye faydası anlıktır diye düşünüyorum. Anlık hedonizmden kaynaklı bir eylem. Tecavüzün topluma faydası yoktur, toplum tarafından yargılanacak olan bireye de geniş zamanda faydası yoktur. Dolayısıyla pragmatik olarak tecavüzün getirisinden çok götürüsü vardır. Ancak yine söylüyorum, hiçbir genelleme kişinin biricikliğinden kaynaklanan farklılıkları üzerinde bir etkiye sahip değildir. Kişi tecavüz anında yaşadığı mutluluğu tecavüzünün bedeli olarak ödeyeceği diğer şeyin üstünde bir değer olarak görüyorsa tecavüz etmeyi sürdürebilir. Kişi yine kendi pragmatik hesaplamalarını yapar. Ama bu hesaplamaların sonucu hepimiz için aynı olmaz. İşte işin sadizme kayıp kaymayacağı bu hesaplamaların sonucunun o birey için ne ifade ettiğine göre değişiyor.
11- Mastürbasyon yapmak bana tatmin verir. Tecavüz etmek de bir başkasına. İkimiz de tatmini aramışızdır. Ama ben bunun için bir başkasıa(bir kurbana) ihtiyaç duymuyorum. O ise duyuyor. bu yüzden her ne kadar olumsuzlasa da olumsuzladığı o nesneye bağımlı. O özgür değil, ben özgürüm. Ben sadece kendim olmak üzerinden hareket ediyorum ve kendime yetiyorum. Tatminin nasılı çok önemli. Konuyu zaten bunun üzerine açtım.
Mastürbasyon yaparken kimi düşünüyorsun ya da kime bakıyorsun? Aklında tecavüz ettiğin kişiye ihtiyacın yok mu? :)
12- Evet, birey acıdan kaçmayı, mutlu olmayı, tatmin olmayı v.s. ister, katılıyorum. Ama bu istençler onu egoist ya da bireyci, bencil v.s. olarak tanımlamaya yetmez. Birey deriz sadece. Egoizm, bencillik v.s., acıdan kaçıp mutluluğu kovalarken ne yaptığınla ilgili. Mutluluğu neyde aradığınla ilgili.
Bunun cevabını altı çizili cümleyle başlayan paragrafta verdim.
13- Mesele çıkar ya da keyif almak değil. Neyden keyif aldığın. Toplu halde keyif alabiliyor musun? Örneğin, bir işte sevmeden, sırf çıkarın için çalışmak ile severek çalışmak arasında fark vardır. Ya da biriyle eşitlerin gönüllü ve arzulu ilişkisi içerisinde sevişmek ile parasını verip bencilce faydalanmak arasında fark vardır. İlki güzeldir, özgürlüktür, sağlıklı olandır, bireyselliği daha da geliştirir. İkincisi ise köleliktir, çünkü bağımlılıktır, sadizmdir, zarar vericidir, kolektiviteyi de sakatlar.
Bir işte sevmeden çalıştığında elde edeceğin mülkiyetin değeri ile sevdiğin bir işte çalıştığında elde edeceğin mülkiyetini değerini tartarsın. Sana göre hangisi daha tatmin ediciyse o işte çalışırsın. Bireylerin gönüllü ve arzulu ilişkisi içinde sevişmenin mülki değeri ile parasını verdiği kadını becermenin mülki değerini karşılaştırırsın bir sonuca varırsın. Ama şu da var; sevdiğin işte çalışırken de, sevmediğin işte bir amaç uğruna çalışırken de, sevdiğin insanla sevişirken de, parayla birini becerdiğinde de gönüllüsün ve rızan var. Rızanın olmadığı hiç bir şeyi yapmak istemezsin. Yaptırırlarsa tahakküm altına alınmışsın demektir. O aşamada özgürlüğün için savaşmaktan başka bir çaren yoktur zaten.
Neticede sonuçlar her kişi için farklıdır. Zaten bu yüzden özgür irade var. Kimin ne yapması gerektiğini söylüyorsun sen. Yaptığın şey baskıcılık ve dikta. Neyin sağlıklı ve doğru olduğuna sen karar veriyorsun ve bu kararın herkes için bağlayıcı olduğunu düşünüyorsun ve buna göre insanları yargılıyorsun.
14- Beni sevdiğin için senden fazla bardak su içmeme razı olmayabilirsin. Bundan bahsetmiyorum. Bu haksızlığa razı olmadığında yapmak istediğin nedir, mesele bu. Sen de on bardak mı içmek isteyeceksin yoksa ihtiyacın olan, sana yeterli gelen altı bardak kafi mi? İşte asıl mesele burada.
İşte bu benim yapacağım pragmatik çıkar hesaplarının sonuçlarının bana ifade ettiği şeye göre değişecek. Tartıda hangisi daha ağır basıp kişisel çıkarlarıma ve tatminime daha çok fayda sağlayacaksa onu yapacağım ve bu her kişiye göre değişir.
15- Anne çocuğunu severken içinde neden mutluluk hissetmektedir? Sevgiyi reddedebilmek için öznesinden koparıyorsun. Kızma bana ama ''Ben kimseyi sevmem'' türünden ergen hezeyanlarını andırıyor bu. Alttan alta arabesk çalıyorsun sanki. Ben sevgi pıtırcığı olmayı savunuyor değilim. Bu duygunun varlığını reddedemeyiz, reddetmek bize birşey kazandırmaz zaten, hatta bu duyguyu din başta olmak üzere otoritelere, milliyetçiliğe, ırkçılığa v.s. karşı kullanmak gerekir; bunun faydası dokunur diyorum sadece. Açtığım bu konunun özeti bu aslında.
Anne çocuğunu neden sever? Bu çok zor bir soru. Kendinden dolayı ve fedakarlıklarının sonucu olarak var olan bir şey olduğu için olabilir mi? Ya da genetik hafızadan gelen bir sevgi ihtiyacıdır yani biyolojik bir nedeni vardır. Ama bu sevgi öyle annenin çıkarlarından uzak, anneyi kutsayan çok yüce bir şey değildir diyorum. Annenin çocuğu olan obje karşısında hissettikleri annenin tatminini sağlıyor mu? Annenin beyni çocuğu görünce uyarılıyor ve bir takım tatminkar hormonlar salgılıyor mu? Evet. Peki bunlar olmasaydı? Anne çocuğu karşısında hiç bir mutluluk hissetmese o yüce anne sevgisinden bahsedebilir miyiz? Ya da anne çıkarları için çocuğunu feda etmek zorunda kalsa, buna zorlansa çocuğunu feda etmeyecek mi? Burada kendini kurşunun önüne atmak gibi yeterince düşünülmeden yapılan coşkulu bir fedakarlıktan bahsetmiyorum. Bebeğini kucağında tutan bir annenin ayaklarının altına konan ve yavaşça ısıtılan bir sacın anneye yaptıracağı şeyden bahsediyorum. Sac ısındıkça annenin hayatı tehlikeye girecek. Belli bir noktadan sonra anne dayanamayacak ve refleksif bir hareket ile bebeğini saca koyup onun üstüne çıkacaktır. Böyle bir deney yapılmış sanki oradan aklımda kalmış. Ama eğer yapılmadıysa bile zihinsel bir deney olarak kulağa çok hoş geliyor. Bunun açıklaması şöyle olabilir; bireyin çıkarlarına karşı tehdit ne kadar büyürse bireyin çıkarlarıyla ilgili seçim yapabilme lüksü o kadar azalır. O sıcaklığa maruz kalan annenin pragmatik çıkar hesaplamaları yapma gibi bir lüksü olamaz zaten.
16- Birey aslında hiçtir ve toplumca, dış dünyaca, sistemce şekillendirilir evet. Bu önermeye katılıyorum. Benim söylediğim, ''birey aslında hiç olduğunu ve karakterini/benliğini sonradan edindiğini fark ederse, kendini dış dünyaya, kültüre, mülke v.s. kaptırmayacaktır, bu da onu özgür kılacaktır''dan ibaret.
Marx'ın bahsettiği bir toplumsal nedensellik var. Hepimizin karakterimizi edinmemizi sağlayan şeyin tarihsel ruh (Hegelian geist) olduğunu söylüyor ve bireyin biricik olduğunu reddediyor. Ben buna katılıyorum ama belli bir noktaya kadar. Hepimiz aynı toplumun ürünüyüz, evet. Ama hepimizi bugüne getiren biz olmamızı sağlayan deneyimler hepimiz tarafından farklı koşullarda, farklı zamanlar, farklı şekillerde yaşandı. Bu deneyimlerin farklı yaşanması zaten bireyi biricik kılan şeydir. Kimse bir olayı benim o olayı deneyimlediğim gibi deneyimleyemeyeceği için ben o kişiden farklıyım ve biriciğim.
Bence birey özünde "ben" dediği ve "ben" olarak hissettiği şeyin bir bir hiç, boş bir küre (veya "empty vessel") olduğunu kavrayıp karakterini oluşturan şeyin yetiştiği toplumun tarihsel ruhu içerisinde farklı deneyimlediği şeyler olduğunu gördüğünde bir birey olarak biricik olduğunu anlayacaktır ve bence bu onu kolektiviteden/sürüden ayrı düşünmeye ve hareket etmeye itecektir. Birey bu aşamada kendi olmanın gerekliliklerini anlayacaktır.
17- Beste yapabilmek için beste yarışmalarının ve bunun sağladığı motivasyonun şart olmadığını görebilmek gerekiyor. Birşey üretmek için diğerlerini olumsuzlamak şart değil. Bunu anlatmaya çalışıyorum sabahtan beri.
Yahu tamam beste yarışması olmadan da beste yapabiliriz. Peki bu marksist-komünist bir dünyada beste yarışmalarının olmayacağı anlamına mı geliyor? :) Eğer olacaksa olumsuzlama olmadan nasıl olacak?
18- Bencilliği savunabilmek için özgürlüğün gerçek olmadığını söylemen ironik olmuş. Ben özgürlükçüyüm herşeye karşın. Bencilliğe de karşıyım. Bencilliğe, fedakarlığı yücelttiğim için değil özgürlüğe önem verdiğim için karşıyım. Burada temel motivasyonum başkalarını mağdur etmemek değil, bu bir çıktı sadece, asıl olan kendini sahip olma isteğine ve dolayısıyla sahip olduklarına mümkün olduğunca bağımlı kılmamak.
Bireyciyim diye her şeyi kusursuz bir konseptin gerektirdiği şekilde savunmak istemiyorum. Özgürlük elbette var. Benim bahsettiğim olmayan özgürlük sınırsız özgürlük. Bu yok. İnsan ilişkilerine dayanan sınırlı özgürlükler var. Madem özgürlüğe önem veriyorsun, sadistin işkence etme özgürlüğünü neden yadırgıyorsun?
Sahip olma isteğine ve sahip olduklarına bağımlı olmamanın senin için getirisi nedir? Bu getirinin senin gözündeki değeri daha çok şeye sahip olmanın değerinden büyük mü?
Jolly Jocker
05-04-2012, 14:40
Sıkıldım. Yanıtlar çok uzun oluyor. Daha özet gidelim. Daha netleştireyim.
Seninle terminoloji farkımız var. Sen herşeye bireycilik-bencillik diyorsun. Ben ise ayrım yapıyorum. Bireysellik ve bireyciliği-bencilliği-sadizmi ayırıyorum. Ayırmak gerektiğini de söylüyorum. Ayrımda temel noktanın kendin olmak ile sahip olmak arasında yattığını belirtiyorum. Kendin olmak, hiçbir şeye sahip olmamak, isteklerini öldürmek değildir. Sahip olma hırsına kapılmamak demektir. Çünkü bu hırsa kapılırsak, bireyselliğimizi de özgürlüğümüzü de yitiririz aslında. Sağlıklı değil bu. Neye göre sağlıklı değil? Toplumsal açıdan baktığımızda ortak iyi için düşünmek zorunda kalırız ve işte buna göre sağlıklı değil. Topluma ihtiyacın olduğu sürece onu göz ardı edemezsin. Bencil değilsen, rekabetten değil uyum ve toplu faaliyetten haz alacağın için zaten toplumu göz ardı etmek de istemezsin. Örneğin oyun oynamayı seviyorum. Ama bir başkasıyla birlikte oynamayı da seviyorum. O halde o kişiyi de gözetirim değil mi?
Zaten bireyin sahip olma hırsıyla kendini heba etmesi sadece toplumu değil en başta kendini yıpratır. Toplumu dikkate almam ve bireyi toplumsallığı içinde ele almam onu ezdiğimi ya da silip attığımı göstermiyor. Aksine, toplumsallığı dikkate almadan yalıtık biçimde bireyi ele alıp bencillik savunusu yaparsan işte asıl o zaman bireyi silersin. Ben demeden biz demek hastalıklıdır, bizi görmeden ben demek de hastalıklıdır. İki tutum da en başta ben'e zarar verir. Ben için de biz için de en tatminkar olanı ben diyerek biz diyebilmektir.
Canlılar hayatta kalma mücadelesi verir. Bu mücadelede kolektif çalışma, uyum ve dayanışma bireysel rekabetten çok daha fazla avantaj sağlar canlıya. Sağlıklı bir toplum, sahip olma hırsına kendini kaptırmamış, zevki ve tatmini burada aramayan bireylerle kurulur ancak. Bireyin maksimum özgürlüğü de böyle bir toplumsallık içinde elde edilir.
Herkes bencil olursa, kazananlar ve kaybedenler olacaktır, buna göre ahlak, din, genel bakış açısı, devlet, sınıflar ortaya çıkacaktır ve bir sistem gelişecektir. Bu sistem kaçınılmaz olarak otoriter ve hiyerarşiktir, bireylere eşlitsiz yaklaşır. Artık geçmişte kazananlar -elde ettikleri avantaj gereği- daha kolay kazanmaya ve kaybedenler de daha kolay kaybetmeye başlar. Kaybedenlerin -kazanma olasılıkları güçleştikçe- çoğunda çeşitli mazoşist yönelimler gelişir. ''Tecavüz kaçınılmaz, bari zevk almaya bakayım'' diye düşünmeye başlarlar. ''Ben toplumsal değil bireyci açıdan bakıyorum'' diyerek toplumu, sistemi, devleti, genel ahlakı ve bunların olağanüstü etkilerini görmezden gelemezsin. Sanki her birey aynı koşullarda doğup yaşamaya başlıyormuş gibi kurgulayıp yazıyorsun. Birbirlerine ne istediklerini belirtecekler ve herşey güllük gülistanlık olacak! Yok böyle birşey. Çulsuzken git bir başbakana, orgenerale ya da tekelci burjuvaya ''Ben statü ve parandan pay istiyorum, seninle başka türden ilişkilenmek istiyorum, çünkü ancak böylesi bencilliğime uyuyor'' de bakalım ne yapıyorlar sana. Toplumsallığı görmeden bireyi ele almak dinsel bakış açısından hala çıkamadığını gösteriyor aslında.
Bencilliğini gerçekleştirebilmek için çoğalabilmen, mazoşist kitleyi hiyerarşik yapıları yıkmak üzere harekete geçirmen, bunun için de onların anlayacakları biçimde konuşman, propoganda yapman gerekiyor. Sevgiye küfrederek yapamazsın bunu. Ben keyfimden mi sevgiyi yüceltip duruyorum sence? Hayvan öldürmekte sıkıntı olmadığını iddia eden başlıklarım var benim. Ahlak falan da tanımam. Sana daha önce de satır arasında yazdım. Bu konuyu açma sebebim, sevgi tomurcuğu olmam değil, din ve devlet başta olmak üzere otoritelerin kıyıcı yüzünü öne çıkarıp bireylerin bunlara olan sevgisini kırmaktır. Sevgiyi, anti-otoriter mücadele için kullanmaya, politikleştirmeye çabalıyorum.
Sevgi bende amaç değil araçtır. (Bu durum, senin gibi sevgi duygusunun varlığını inkar etmeme yol açmıyor ama. En az öfke kadar gerçektir bu duygu. Gereklidir de). Bireyciliği bencilliğe eşitlemiyorum. Sadistleri sevmiyorum. Bana sadistlik yaptıklarında sevmiyorum. Başkasına yaparken gördüğümde de sevmeyebilirdim ama açıkçası fazla umurumda değil. Belki benim sadistlik yapma hakkım olsa yapardım. Ama kendimi sadizme kaptırmazdım, bu da gerekli gördüğüm sürece kullandığım bir araç olurdu sadece. Bu yüzden sadistlik yapsa da sadist denmeyecek biri olurdum. Çünkü sadizme bağlı olmazdım, kaptırmazdım kendimi. Bunu vurguluyorum bu konuda. Özgürlük, herşeyi yapabilmek ama hiçbirine kendini kaptırmamaktır. Bencil olduğunda ise kendini kaptırırsın işte.
Sadistçe şeyler de yapabilirsin ama sadistliğe kendini kaptırırsan sadist olursun ancak. Yer yer sadistlik yapmayı da olumlu bulan, özgürlüğüne düşkün ve az çok kafası çalışan biri olarak bu kadar açık sözlü olmanın iyi olmadığını da bilirim. Sen bencil olduğunu söylüyorsun. Doğrudur. Ama pek akıllıca konuşmuyorsun. Akıllıca konuşsan, bencilliğini belli etmenin olası zararlarının da farkında olur ve en az ben kadar sevgiyi diline dolardın. Tekrar edeyim, bu kadar sevgi lafını sevgi tomurcuğu olduğum için ediyor değilim. Daha ne diyeyim yani, anla artık!
Yaptığımız tartışma saçma aslında. Çünkü başkalarının okumasına açık bir başlıkta sevgiye açık açık laf etmek salaklıktan başka şey değil. Bencilsen herkesten daha sevgi dolu görüneceksin, çünkü topluma ihtiyacın var, ilişkide olmak zorundasın. Bu yüzden maske takmak zorundasın. Sen ise hem maskeni çıkarıyor hem de bencillikten bahsediyorsun. :)
Seksten örnek verelim. Biriyle ilişkiye girerken onun da seni arzuladığını görmeyi isteyebilir, bunu arzulayabilir, aksi halde seks yapmaktan kaçınabilirsin. Ben biraz böyle bir tipimdir mesela. Ya da karşı tarafça arzulanmayı önemsemez ve sadece kendi isteklerine bakarsın, karşı tarafın rıza göstermesini yeterli bulursun. İlk durumdaki kişi sence kendini karşı tarafın istekleri için silmiş midir? Hayır. Arzulanmak da hoştur. Hoşuna gitmeyen şeyler yapsa bile, seni istiyor olması hoştur bence. Ama ikinci durumdaki adam sadece kendine bakıyor. Kendi arzusuna odaklanmış. İlk durumdaki adam bireyselliğinin farkındadır ama bencil değildir. İkinci durumdaki adam ise bireyci-bencildir. Çünkü bireysellik, olumlu geri bildirimleri gereksinir. Geri bildirimi önemsemiyorsan, bireyselliğini değil sadece arzunu düşünüyorsun demektir. Kendini kaptırmışsın, görmüyorsun. Özgür de değilsin demektir. Neyse bunu meseleyi uzatmak için değil anlatmak istediğimi anlatabilmek için yazdım.