PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Liberallerin İstismar Başlığı: Milli Demokratik Devrim


Jolly Jocker
09-05-2012, 02:40
CCN Türk'teki ''Dört bir Taraf'' adlı programda liberallerin görüşlerini daha detaylı dinleme olanağı buluyorum. 08/05/2012 tarihli Salı günkü programda söz ''solun şiddet düşkünlüğü'' ve ''Denizlerin idamı''ndan açılmıştı, Nazlı Ilıcak teyakkuz halindeydi. Enver Aysever'in açıklamasını soru sorma bahanesiyle sürekli bölmesi, Denizler konusundaki tahammülsüzlüğünün bir göstergesi gibiydi. Program boyunca bu havayı taşıdı üstünde. Bu nasıl bir öfkeyse, Denizlerin adı 40 yıl sonra bile Nazlı Hanım'ın tüylerini diken diken ediyordu. Bu gençlerin öldürülmüş olması bile Nazlı Hanım'ın hırsını dindirememiş anlaşılan. Bunda, her daim demokrat diye cilaladıkları Özal'ın idamlar konusunda destekçi olduğunu ifşa eden mektubunun gündemde olmasının payı da büyük olsa gerek. Nazlı Hanım'ın -önceki programlarından da gördüğüm üzere- savunduğu temel tez şuydu: ''Deniz Gezmiş, Mahir Çayan v.s. Milli Demokratik Devrim tezini savunuyorlardı. Bu tez Doğan Avcıoğlu'nun tezidir. Sol cuntacılığa, kemalizme dayanır.'' Milli Demokratik Devrim stratejisinin tek tip olduğunu varsayıyor. Bu tipi de Avcıoğlu'nun kavrayışına indirgiyor. İbrahim Kaypakkaya gibi anti-kemalist ve orduyla hiçbir ilişkisi olduğu iddia edilemeyecek birinin bile savunduğu bir stratejinin tek tip olduğunu ve bunu savunan herkesin darbeci olduğunu iddia etmek -eğer bilinçli bir çarpıtmanın ürünü değilse- tam bir cehalet gösterisidir.

Milli Demokratik Devrimin(kısaca MDD diyelim) herhalde en klasik savunucuları D.Avcıoğlu ve M.Belli'dir. Buna göre Türkiye yeterince gelişmemiştir, kır ağırlıklı toplumdur, feodal ya da yarı-feodal üretim yaygındır, işçi sınıfı yok denecek kadar azdır. MDD'ye göre aşamalı bir devrim söz konusudur. Evvela MDD, sonra Sosyalist Devrim söz konusu olacaktır. MDD'de, ''milli'' yön anti-emperyalizmi, ''demokratik'' yön de anti-feodalizmi belirtir. Dikkat edildiyse burada anti-kapitalizm yoktur. MDD'nin bir özelliği de anti-kapitalist olmaya gerek görmeksizin anti-emperyalist olunabileceğini, yani emperyalizmin dışsal bir olgu olduğunu savunmasıdır. TİP'in Sosyalist Devim çizgisinin reformist ve pasifist bir içerikte olması sebebiyle devrimciler evvela MDD içinde yer aldılar ama onlarınki klasik MDD'den çok farklıydı. Böylece bir MDD çeşitliliği oluştu.

Avcıoğlu anti-kapitalist ya da en azından anti-oligarşik bir çizgi izlemediği, bunu anti-emperyalizm için gerekli görmediği için sınıfsal bir perspektiften hareket etmedi ve ''milli'' burjuvasıyla-işçisiyle ulusu bir bütün olarak ele alıp çelişkiyi Türk ulusuyla emperyalizm arasına koydu. Yani ulusalcı denebilecek bir bakış açısı vardı. Hal böyle olunca kemalizmde de anti-emperyalist bir yön bulmak hiç zor olmadı. Kemalist devlet ve ordu savunusu da peşisıra geldi. MDD'de öncülüğü 'zinde güç' dediği orduya verip sol cuntayı destekledi.

Devrimciler(Denizler ve Mahirler) ise emperyalizmin içsel bir olgu olduğunu biliyordu. Bu yüzden anti-oligarşik bir perspektif olmaksızın anti-emperyalist olunamayacağını gördüler. Anti-oligarşik perspektif onların meseleye ulusal değil sınıfsal pencereden baktıklarını açıkça gösteriyor. Onlara göre emperyalizm ve bağımsızlık ele alınırken kapitalizm göz ardı edilemezdi. Bu da onları devletin ''faşist-oligarşik'' karakterini ifşa etme ve devletten(resmi ideolojisinden de) koparak devlete karşı silahlı örgüt kurmaya yönlendirdi. Görüldüğü üzere MDD'yi kavrayış bakımından bu iki grubun durumu çok farklı, hatta bazı yönlerden zıttır. Zaten devrimciler, kısa sürede MDD ismini bırakıp ''Anti-Emperyalist ve Anti-Oligarşik Devrim'' dedikleri, sonradan Demokratik Halk Devrimi(DHD) olarak anılacak stratejiyi savunmaya başladılar. Buna göre aşamalı devrim yoktu, demokratik devrim sosyalizme evrilecekti. Lenin'in de belirttiği gibi, emperyalizm döneminde demokratik dönüşümler de ancak proleter devrimlerin yapabileceği birşeydi. THKO'nun teorik düşüncelerinin yer aldığı yegane belge olan Türkiye Devriminin Yolu Bildirgesi incelendiğinde, -Lenin'in bu görüşüyle uyumlu olarak- THKO'nun kendi MDD'sinde öncülüğü sosyalistlere verdiği, eğer öncülük kemalizmde olursa kısa sürede yeniden emperyalizmin yarı sömürgesi durumuna düşüleceği belirtilmiştir. Kemalizmden bu kadar uzaktırlar. Mahir Çayan da ''Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori'' adlı çalışmasında öncülüğün sosyalistlerde olması gerektiğinin altını çizmiş, öncülüğü kemalistlere veren anlayışları sağ sapma diyerek mahkum etmiştir. Bu anlayışların başını Avcıoğlu çizgisindeki MDD'ci 'sol kemalistler' çekmektedir.

Kısacası, MDD tek tip değildir ve içinde birbirine zıt cüzleri bulunur. Zaten devrimciler, diğer görüşten farklarını daha net vurgulamak için kısa süre sonra stratejilerinin adını değiştirmiş ve MDD adı yerine daha uygun düşen DHD'yi(Demokratik Halk Devrimi) kullanmaya başlamışlardır. Bu çeşitliliği görmeden, sanki MDD tek tip bir görüşmüş gibi, o görüş de sol cuntacılıktan ibaretmiş gibi konuşanlar sonunda mahçup olmaya mahkumdur. Hadi diyelim Deniz'in, Mahir'in farkını bilemedin, kemalizme çok sert eleştirileri olan İbrahim Kaypakkaya'nın MDD'sinin farkını nasıl bilemedin diye sorarlar Nazlı Hanım'a!

Gelelim Nagehan Avcı'ya... Programın sonlarına doğru Özal'ın idamı teşvik eden mektubunu kınamak zorunda kaldı (öfkesi de zaten esas bundan kaynaklanıyordu) ama Aysever'den de Mahirlerin devrimci şiddet eylemini kınamasını istedi. Liberallerin huyudur, bir yanlışa tepki verirken illa karşı taraftan da birşeyler isterler. Onların gözünde, özeleştirinin de bir fiyatı vardır. Bu, psikolojik bir sıkıntının işareti olabilir. Ama bu tavrın kendisi sorunludur. Egemen bir gücün ''derin'' şiddeti ve sivilleri, öğrencileri hedef alan hukuksuzluğu ile sonunda bu duruma dayanamayıp kendini savunmak ve tepki göstermek zorunda kalmış insanların şiddeti aynı kefeye konamaz. Egemen İsrail devletinin hukuksuzluk ve şiddeti ile ona direnen Filistinlilerin şiddeti bir midir? İsrail tankıyla Filistinli taş atan gencin şiddetini bir tutup ikisini de kınamak, İsrail'i kayırırken Filistinliye haksızlık etmek olur. Aklı sıra iki tarafı da eleştirir görünen bu anlayış, aslında içinde sinsi bir haksızlık barındırmaktadır. Neyse ki Aysever bu girişime pabuç bırakmadı.

Liberaller sürekli olarak devrimcileri şiddet düşkünü insanlar gibi göstermeye çabalıyorlar. Sanki hukuksuzluk yoktu, demokratik girişimler acımasızca ezilmiyordu, faşist saldırılar, katliamlar yoktu da devrimciler durup dururken sırf macera olsun diye silah kuşanıp ''öncü savaşı'' teorileri yapmaya başladılar! Nazlı Hanım, Denizlerin idamını eleştirir görünüyor ama ceza almalarının gerektiğinde ısrar ediyor. Sanki Denizler ''şiddet eylemleri'' yüzünden asılmış gibi! Hayır, Denizlerin asıl öldürülme nedeni, -tıpkı Mahirler ve diğerleri gibi-, 6. Filo'yu ve Amerikan askerlerini denize dökmeleri, İsrail'e karşı Filistin'de savaşmaları ve işçi sınıfı mücadelesiyle gençlik mücadelesini buluşturmalarıdır. Bunlar egemenleri, yeryüzü ilahlarını kızdırmış, ''ibret-i alem'' için Denizler öldürülmüştür. ABD, İsrail ve Türk burjuvazisi kendi ''yüce'' çıkarlarına karşı gelen bu üç fidanın kurban edilmesini istemiştir. Eğer, onların idamından ve Mahirlerin öldürülmesinden sonra devrimci hareket bitseydi egemenler emellerine ulaşmış ve bu isimler hakikaten ölmüş olurdu. Ama devamı olan nesiller ve yoldaşları onları devrimci mücadeleleriyle yaşatmıştır. Yaşatmaya da devam edecektir.

Jolly Jocker
09-05-2012, 05:40
9 Mart cunta girişiminin öznesi Avcıoğlu çizgisindeki MDD'nin ve kemalizmin etksindeki kesimlerdir. bunlara kemalist denebilir, 'sol kemalist' denebilir, bugünün adlandırmasıyla ulusalcı denebilir ama sosyalist denemez! Bunun devrimcilerle, sosyalistlerle ilgisi yoktur.

12 Mart cuntasının öznesi ise, -ki sonrasında 12 Eylül'ü de yapmıştır-, Amerikan emperyalizmi, Türk burjuvazisi, Türk-İslam sentezinin özneleri olan Türk milliyetçileri(özellikle ülkücüler) ve islamcılardır.

9 Martçılar ve onların ideolojisiyle(kemalizm) haklı olarak hesaplaşılıyor. Ama 12 Mart/12 Eylül cuntacıları ve onların ideolojisi olan Türk-İslam senteziyle hesaplaşılmıyor.

Gerçek bir darbe karşıtlığı ve demokratikleşme için darbelere olanak sunan ideolojilerle ve darbelerin destekçisi öznelerle hesaplaşılmalıdır. 9 Martçı kadrolar zaten 12 Martçılarca ortadan kaldırıldı. Kemalizmle de yoğun olarak hesaplaşılıyor.

Ama 12 Mart/12 Eylül çizgisinin özneleri olan burjuvazi ve emperyalizmle, Türk milliyetçiliği ve islamcılıkla hesaplaşılmıyor. O halde liberal-muhafazakar cenahın demokrat ve darbe karşıtı olduğuna inanılabilir mi?

Kendisine karşı olunca darbeyle hesaplaşıyor, kendi darbesi olunca görmezden geliyor! Bu darbecilik, iki kesim(9 Martçılar ve 12 Martçılar) ve iki ideoloji(kemalizm ile Türk-İslam sentezi) arasında gerçekleşiyor. Sosyalist sol ise iki kesimin de hedefi durumunda.

27 Mayıs dabresi sıklıkla solla ilişkilendirilir. Oysa kemalistler yapmıştır. Üstelik aralarında Türkeş bile vardır. İlk sözü ''NATO'ya ve CENTO'ya bağlıyız'' olmuştur. Böyle bir oluşumu sosyalistlerle ilişkilendirmek için insanın aklını yemiş olması gerekir. Darbede sosyalistlerin yeri yoktur. Ama bu durum, 27 Mayısçıların hazırladığı anayasanın bugüne dek hazırlananlar arasında en özgürlükçü olduğu realitesini gölgelemez.

''Liberal-demokrat'' sözcüğü bir oksimorondur, kendi içinde çelişiktir. Çünkü liberalizmin, piyasanın ve burjuva sınıfının çıkarları tüm üçüncü dünya ülkelerinde askeri darbeler eliyle, o günkü sınırlı demokrasinin bile askıya alınmasını gerektirmiştir. Bizde de 12 Eylül darbesiyle 24 Ocak ekonomik liberalizasyon kararları arasında sıkı bir ilişki vardır. ''Liberal demokrasi'' ne menem birşey ise her yere darbeler, kontrgerilla cinayetleri, katliamlar ve işkencehanelerle geliyor! Gelenin gerçek bir demokrasi olmadığı gelişinden bellidir. Bu yüzden -en azından bizim gibi ülkelerde- hem liberal hem demokrat olunamaz.

Gerçek bir demokrasi için, askeri vesayeti olduğu kadar sermaye ve Amerikan vesayetini de aşmak gerekir. Çünkü darbelerin ardındaki esas güçler bunlardır. NATO'dur, Özel Harp Dairesidir, CIA'dir. Zaten askeri vesayetin ardında da bunlar vardır. Tam da bu yüzden bizde demokratlığın ölçüsü anti-kapitalizmdir.

12 Eylül darbesinde yapılan herşey, yükselen devrimci hareketi ve sınıf mücadelesini sindirmek ve ortamı 24 Ocak için düzlemek amacıyla yapıldı. Burjuvazi, ''Bugüne dek işçiler güldü, şimdi sıra bizde'' diyerek adeta dile geldi; emperyalizm de darbecileri kastederek ''Bizim oğlanlar başardı'' dedi. Zaten darbecilerin hepsi NATO tezgahından geçmişti. Devrimci hareket bitirilip Doğu Bloku dağılınca NATO'nun konsept değişimi gündeme geldi ve bu durum dünyanın pek çok yarı sömürge ülkesinde ''demokratikleşme'' adıyla yürütüldü. Bu tümüyle solsuzluğa dayanan, işçi sınıfığının sindirilmişliğini kırmızı çizgisi kabul eden sahte bir demokratikleşmedir. Zaten darbeleri yaptırtan egemen güçlerin hakimiyeti aynen sürmektedir.

Fakat ortamın düzlenmesi ve sosyalizm ''tehlikesinin'' ortadan kalkmasıyla egemen ittifak(Türk-İslam sentezinin Türkçü ve islamcı ayakları) birbirine girdi. Bu, darbenin esas öznelerini tasfiye etmeye dayanan değil, o özneleri en iyi hizmeti kendisinin vereceğine ikna edip onayını alarak birbirlerini tasfiye etmeye çabalayan bir mücadeleydi. Bu yüzden buradan demokrasi çıkmazdı, çıkmadı da. İlk atağı kemalistler yapmış(28 Şubat) ama islamcıların içinden emperyalizmin bölgesel planlarına daha uygun düşen yenilikçi bir kanadın çıkmasıyla olay yön değiştirdi. AKP zaten din üzerinden çoğunluk desteğini sağladığı için sandık üzerinden rakibini tasfiye edebilirdi. Etti de.

Bu tasfiye sürecini, 12 Mart/12 Eylül çizgisinin özneleri olan burjuvazi ve emperyalizmle çatışarak değil, aksine onların onayı ve gözetiminde sürdürdü. Bu yüzden gerçek bir demokratik muhtevası yoktur. Nitekim 12 Mart/12 Eylül cunta çizgisinin ideolojisi olan Türk-İslam sentezinin de eleştirisi yapmamıştır. Oysa en azından 12 Eylül 1980'den beri resmi ideoloji budur. Ama AKP, 12 Mart 1971'de tasfiye edilmiş, yani çoktan ölmüş kemalizmin üzerinde tepinerek kolay yoldan demokratlık payesi edinmeyi tercih etmiştir. Türk-İslam sentezinde ise Türkçü ayağı biraz geri çektirip islamcı ayağı biraz öne almaktan başka birşey yapmamıştır. Darbeci ideoloji ve darbenin temel özneleriyle ilişkiler gelişerek sürmektedir. Üzerine bir de muhafazakarlığın geleneksel otoriteryanlığı binmiştir. Tek din vurgusundan sanatı bile tahakküme almaya, dindar ve kindar nesil hedeflerinden üsluptaki agresifliğe dek bunu görebilmek mümkündür.

Demokrasi mi dediniz? Hala bir devrimin konusudur.

Jolly Jocker
10-05-2012, 15:44
Liberaller dünyaya gözlerini yumuyor, değişimi göremiyorlar.

Latin Amerika'da, Fransa'da, Yunanistan'da radikal sol ve sınıf mücadelesi yükseliyor. ''Arap Baharı'' adı verilen süreçte kitleler alanlarda demokrasiyi talep ettikleri kadar kapitalizme de tepki gösteriyorlar. Anti-kapitalizm ve gerçek bir demokrasi talebi el ele yükseliyor.

Evet, dünya SSCB dönemi dünyası değil. Ama SSCB'nin hemen sonrasının, ''elveda proleterya'' diyenlerin dünyası da değil. Artık o dönem de geride kalıyor, değişiyor.

Ama liberaller bu değişimi içlerine sindiremiyor, kabul edemiyorlar.

Bu yüzden yanı başımızda bile sosyalistler oy patlaması yaşarken onlar hala kapitalizme karşı çıkılamayacağını, işçi sınıfının bittiğini, sosyalist düşüncelerin zamanının geçtiğini salık veriyor. Dünyadan kopmuş haldeler. İman ettikleri teori, sokaklara dökülen yüzbinlerin taleplerine körleştiriyor onları. Kullandıkları dil iyice kabak tadı vermeye başladı. Bir ezber halini aldı. Çünkü değişimi kavrayamıyorlar. O dilin dönemi de geçti artık. Artık sosyalizmin geri çekildiği bir dönemde değil, kapitalizmin krize girip sorgulandığı ve anti-kapitalist toplumsal hareketlerin yükseldiği bir dönemdeyiz. Ve Ahmet Altanların fikirleri artık çağ dışı.

Liberaller Avrupa, Kuzey Afrika ve Latin Amerika'da, hatta Wall Street'te bile, kitlelerin hem demokrasi hem anti-kapitalizm yönündeki mücadelelerini kabul edemiyorlar. İş cinayetlerinde son 10 yılda 10.000'in üzerinde işçinin yaşamını kaybetmiş olmasını anlayamamaları gibi. Onlar sadece sınıfsal temelinden arındırılmış yalıtık bir demokrasi mücadelesi istiyorlar. Yüzbinlerin anti-kapitalist taleplerine ve demokrasiyi kapitalizme karşı mücadeleyle birleştirmelerine gözlerini sıkı sıkı yumuyorlar.

Gerçeklerden, kitlelerden kopuyor; koptukça agresifleşiyor ve sola, solun tarihine saldırıyorlar. İstifa eden Taraf yazarının da belirttiği gibi, ''Hah bulduk!'' sendromu içerisinde bir nefret söylemi geliştiriyorlar. Hal böyle olunca, Türkiye solunu dünya halklarının gerçekliğinden koparıp kendi liberal ütopyalarına ikna edebilecekleri vehmine kapılıyorlar. Sola suç atayım, şiddet düşkünü göstereyim derken, güya karşı çıktıkları kontrgerillayı temize çekiyorlar.

Darbelerin ve askeri vesayetin ardındaki esas güç olan emperyalist-kapitalist sistemi göremedikleri için, hiçbir zaman gerçek bir darbe karşıtlığı ve demokratikleşmeyi yapamayacaklar. Zaten yapamıyorlar da. Bu yüzden başbakanın her sözü onları şaşırtıyor, açılımların durmasına da şaşırıyorlar. Ama ''Acaba teorimizde, düşüncelerimizde bir hata mı var?'' sorusunu hiç kendilerine sormuyor, soldan bekledikleri özeleştiriyi asla kendileri yapmıyorlar.

''Reel sosyalizm'' dönemi kapandı. Hemen ardından gelen ''elveda proleterya'' dönemi de kapandı. Artık tüm dünyada yeni bir anti-kapitalist dalga yükseliyor. Kitleler hem en demokrasiyi istiyor hem de kapitalizmin aşılmasını talep ediyor. Yeni bir sosyalizm dönemi açılıyor. Bunu gören sol, pek çok ülkede başarılı oluyor. Türkiye halklarının bunu görmesine Ahmet Altanların teorik dezenformasyonları mani olamayacaktır.

Brian
23-05-2012, 22:03
Kemalistler ve Neoliberallerin İstediği İnsan Tipi Nasıldır

Bugün toplumsal birçok olay birçok kimsenin pek umurunda görünmüyor.

İnsanlar ancak bazı olaylar başlarına geldiği zaman bir şeyler düşünmeye başlıyor.

Başkasının başına gelen olaylar için genel tavır "o benim sorunum değil bana ne" düşüncesidir.

12 Eylül darbesinden sonra ODTÜ'de birçok profun dilinden düşmeyen bir cümledir bu. “benim sorunum değil bana ne"

Bu aslında Türkiye'de apolitik tutumun bir yansımasıdır.

Ve bu tutum özellikle Kemalist General Kenan Evren ve Dünya Bankası -küresel sermaye, IMF vb. dahil- politikalarının savunucusu neoliberal Turgut Özal tarafından zirveye taşındı.

Kolay yoldan köşeyi dönmek en büyük değer kabul edilirken eğitimli, aydın insanların politika ile ilgilenmesi iyi karşılanmadı.

Kafası çalışanlar bir şekilde köşeyi dönmeli ve cebini doldurmalı veya patronlarının daha fazla zengin olmasına yardım etmeli idi. En büyük değer bu idi.

Bu derece apolitik tutum halkı tümüyle politikadan soğuttu. Halk politika konusunda neredeyse tümüyle cahil ve yeteneksiz bırakıldı.

Aslında bu tavırlar tipik bir Osmanlı politikasıdır. Halk cahildir. Cahil kalmalıdır. Halk çünkü nihayetinde kuldur. Osmanlı bu şekilde cahil, yobaz, apolitik bir insan tipi yarattı. Ve daha fazlasını özellikle istemedi. Yakup Kadri Yaban isimli kitabında bu insan tipinin profilini başarılı bir şekilde çizer.

Kemalistler sözde aydınlanmacı olduğunu söyleseler de halkın aydınlatmasından, bilinçlenmesinden baştan beri çok korkuyorlardı. Evet eğitimli insan istiyorlardı ama aynı zamanda güdümlü, itaat eden, sorgulamayan bir insan da istiyorlardı. Yani kısaca apolitik insan istiyorlardı. Bu yüzden baştan beri Kemalist tutum Osmanlı'nın ötesine geçemedi, zaten Kemalist tutum aslında yeni bir Osmanlıcılıktan başka bir şey değildir.

Ve şimdi yaklaşık yüz yılda gelinen noktaya bakın. Yakup Kadri'nin kitabını okuyun ve bugün ile kıyaslayın; değişen ne diye sorun: Apolitik insan tipi hala karşımızda. Bu defa fazladan magazin, futbol vb. en büyük ilgi, düşünce alanı kabul ediliyor; çünkü insanların başka paylaşacakları pek bir şey yok.

Köy Enstitülerinin kapatılması boşuna değildi. Çünkü Kemalistler aşırı derecede rahatsız olmuştu. Kendi kurdukları okul bile onları bu derecede rahatsız ediyordu. Çünkü Kemalistler en başından beri itaat üzerine bir politika yürütüyorlardı. Bunu yıkacak en ufak bir kıvılcım bile onları rahatsız etmek için yeterliydi. Dogmatik tutum içinde olan insanların yetişmesi de aslında işlerine geliyordu.

Köy Enstitülerinin kapatılması Kemalistlerin son rahatsız oluşu değildi. 12 Eylülden önce de Kemalist generallerin birçoğu toplumsal uyanıştan çok rahatsız olmuşlardı. Kemalist General Kenan Evren bu rahatsızlığın çözümü olarak din derslerinin mecburi olmasını öneriyor ve hatta bunu Anayasa'ya yerleştirmekte sakınca görmüyordu.

Şimdi neoliberal Turgut Özal ve Kemalist General Kenan Evren gururla bakıyordur bu yukarıda çizilen tabloya. Elbette düşünmeyen yığınlar her zaman Evren veya Özal gibileri çok sevecektir. Nitekim….

zozyaliz
28-05-2012, 15:15
Gelelim Nagehan Avcı'ya... [...] Aysever'den de Mahirlerin devrimci şiddet eylemini kınamasını istedi. [...] Ama bu tavrın kendisi sorunludur. Egemen bir gücün ''derin'' şiddeti ve sivilleri, öğrencileri hedef alan hukuksuzluğu ile sonunda bu duruma dayanamayıp kendini savunmak ve tepki göstermek zorunda kalmış insanların şiddeti aynı kefeye konamaz.

Bu dediğine kendin de inandın mı? Bu lafı etmeden daha bir kaç satır önce bunu sen yazmadın mı?

Devrimciler(Denizler ve Mahirler) [...] göre emperyalizm ve bağımsızlık ele alınırken kapitalizm göz ardı edilemezdi. Bu da onları [...] devlete karşı silahlı örgüt kurmaya yönlendirdi. [...] Lenin'in de belirttiği gibi, [...] -Lenin'in bu görüşüyle uyumlu olarak-[...]

Bir dakika şimdi. Ben sandım ki bu gençler güzel güzel okulunda dersinde öğrencilik yaparken devlet durup dururken gelip bunlara derin şiddet yapınca bunlar da bu duruma dayanamayıp kendini savunmak ve tepki göstermek zorunda kalmış mazlum masum insanlardı?

Jolly Jocker
28-05-2012, 16:10
Bu dediğine kendin de inandın mı?
İnanılmaz bir laf mı ettim? Nesi inanılmaz?
Devrimciler öğrenci gruplarından çıkmadı mı?
Bu öğrenci gruplarının şiddet içermeyen gösterileri devlet destekli faşist şiddetle bastırılmadı mı?
Egemen devletin faşizan şiddeti ile devrimcilerin şiddeti bir mi?

Bu lafı etmeden daha bir kaç satır önce bunu sen yazmadın mı?

Bir dakika şimdi. Ben sandım ki bu gençler güzel güzel okulunda dersinde öğrencilik yaparken devlet durup dururken gelip bunlara derin şiddet yapınca bunlar da bu duruma dayanamayıp kendini savunmak ve tepki göstermek zorunda kalmış mazlum masum insanlardı?
Benden alıntıladığın yeri dikkatli okumamışsın.

Türkiye gibi ülkelerde emperyalizm içsel bir olgudur. Büyük burjuvazi işbirlikçidir. Ülke sadece ekonomik yönden değil, politik ve askeri yönden de emperyalizme bağlıdır. Bizim gibi yarı sömürge durumundaki ülkelerde kriz sık görüldüğü için halk sürekli memnuniyetsizdir. Devlet de bunu bastırabilmek için hukuku bol bol ihlal eder. Bizim gibi pek çok memlekette emperyalistler NATO eliyle kontgerilla örgütleri kurmuş ve askeri darbeler yaptırmıştır. Bu yüzden Mahirler devletin yapısını ''faşist-oligarşik diktatörlük'' olarak tanımlamıştır. Ne demiş? Faşist demiş. Faşizme karşı mücadele dünyanın her yerinde silahlı mücadeledir. Bu teorik tespitlerin elbette pratikte de göstergeleri vardı ve teoriyi bu ülkenin pratiğinden çıkardılar. Yoksa ''psikopat oldukları için'' böyle bir teoriyi icat ettiler değil!

Halkların geçmişten beri yaşadıkları zulüm, krizler, bağımlılık, ceberut devlet ve son olarak da öğrencilere yapılanlar genç devrimcileri bu teorik tahlilleri yapmaya yönlendirdi. Bu teorik çözümlemelere hak verilmiş olmalı ki halktan da destek gördü ve sol en kitlesel dönemini yaşadı. Zaten devletin faşizan yapısı kitlelerce de görüldüğü için olsa gerek, bu memlekette kim silahlı mücadeleye ağırlık verdiyse halk onu destekledi. Bunun son örneği de PKK oldu mesela.

zozyaliz
28-05-2012, 16:22
İyi güzel de senin bu devrimciler Lenin'e atıf yapıyor, ve ortada koca bir SSCB var ki gayet aktif şekilde devrimi ihraç etmeye çalışıyor. Bu durumda kalkıp nasıl diyorsun ki "NATO vardı, kontrgerilla, askeri darbe, vs." Peki bu dediklerin zaten SSCB'nin saldırganlığı karşısında ve Soğuk Savaş süresinde alınmış defansif tedbirler değil miydi? Kim burda saldırgan ve kim savunmada? Şerefinizle neyin nolduğunu söylesenize. Kaybedince ne diye yalan söyleyip mazlum ayaklarına yatıyorsunuz?

Jolly Jocker
28-05-2012, 16:54
Dünyanın pek çok ülkesinde NATO bünyesinde kontrgerilla örgütleri kurup cinayet işleyen, paramiliter faşist ve köktendinci örgütler kurup kullanan, işkencehaneler kurduran, askeri darbeler tertipleten Doğu Bloku değil ABD emperyalizmiydi. Herhalde bunu inkar etmeyeceksin? SSCB bizim ülke için kemalizmi yeterli görüyordu. İşgal etmeye niyeti yoktu, sonrasında çökmesinden anlaşıldı ki mecali de yokmuş. Kendi zar zor ayakta duran bir ülke için, ''Bizi işgal edecek, yiyecek'' yalanları atıp komünistlere, pırıl pırıl insanlara iftira ettiniz, zulmettiniz, ülkeyi ABD'nin sömürgesi ettiniz ve darbeler yaptınız. Bir de çıkıp utanmadan konuşma hala.

Özel Harp Dairesi güya ''olası bir Sovyet işgaline karşı'' kuruldu. Bildiğin kontrgerilla. peki icraatına bakınca ne iş yaptı? Sovyetler bırak bizi işgal etmeyi kendi çöktü gitti. Kontrgerilla ise hem ülkeyi ABD'ye daha da bağladı hem cinayetler işledi. Sadece solculara karşı da değil, Kürtlere ve Alevilere de. Senin gibi liberal geçinenler de bunu destekledi! Hep söyledim gene söylüyorum, bizim gibi ülkelerde hem liberal hem demokrat olunmaz. Ya liberalsin ya da demokrat, özgürlükçü, hümanist.

Bu arada, Lenin ''devrimin ihraç edilebileceğini'' savunmaz, bunu sonrakiler uydurdu. Zaten o dönem solun ana gövdesi SSCB çizgisine değil Latin Amerika çizgisine yakındı.

AlbatrosS
28-05-2012, 20:42
İyi güzel de senin bu devrimciler Lenin'e atıf yapıyor, ve ortada koca bir SSCB var ki gayet aktif şekilde devrimi ihraç etmeye çalışıyor. Bu durumda kalkıp nasıl diyorsun ki "NATO vardı, kontrgerilla, askeri darbe, vs." Peki bu dediklerin zaten SSCB'nin saldırganlığı karşısında ve Soğuk Savaş süresinde alınmış defansif tedbirler değil miydi? Kim burda saldırgan ve kim savunmada? Şerefinizle neyin nolduğunu söylesenize. Kaybedince ne diye yalan söyleyip mazlum ayaklarına yatıyorsunuz?

Ne güzel.

İki ''süper'' güç arasındaki bir kavga bahane edilerek 3. bir ülkenin anası koşalanabilirmiş.

X, Y'nin parasını çaldıysa Y de X'in komşusunun kızına tecavüz edebilir. Asıl senin buna mantığın yatıyor mu?

Brian
07-06-2012, 21:42
Bir liberal ile söyleşi:

-Özgürlük deyince ne anlıyorsunuz?

-Bakın ben patronum. Patronlar olmasaydı mesela sen olmayacaktın. Anladın değil mi?

-Kemalistler de benzer şeyleri söylüyor. Biz olmasaydık Yunanlılar olacaktı filan diye. İslamcılar biz olmasaydık, Fatih gibi adamlar olmayacaktı, sen olmayacaktın, varlığını bize borçlusun diye....Aslında bu mantık uzar gider...Siz de bu tür mantığa mı saklanıyorsunuz?

-Bakın evladım. Patron olmak kolay değil. Mesela ben babamdan kalan servet ile kafadan zengin oldum. Üç kardeşim vardı, diğerlerini kandırdım, korkuttum, sindirdim ve tüm mal varlığını üzerime geçirdim. Diğer kardeşim şimdi işçi olarak çalışıyor. Neden böyle? Çünkü bunlar sinik adamlar, korkak adamlar. Höt desen korkacak tipler. Patron akıllı, zeki adamdır. O yüzden elbette patrona inanacaksın, bak evlat ben bedeş yatabilirim. Çünkü mülkiyet kutsaldır tamam mı? Üç kağıt diyeceksin, sahtekarlık diyeceksin, güç kullanma diyeceksin, evlet bunlar üstün ve zeki insanın özellikleridir. Bu özellikleri kullanarak kardeşlerimi dolandırdım ve onları beş parasız bıraktım bundan dolayı bakıp ne kadar akıllı biriyim diyorum kendi kendime. Kardeşlerim sonra bana dava açtı; haklıydılar ama zaman aşımından davaları tek tek en sonunda kazandım evlat. İşte adalet ve hukuk böyle bir şey evlat. Zaman aşımı....

Zaman aşımı ile olay bitiyor evlat....Bu zaman aşımı ve adalet filan ne kadar iyi bir şey...Burjuva hukuku bu işte, ne kadar iyi değil mi? Keh keh keh....Tabi kafası çalışan için evlat...Keh keh keh...Kıskanma evlat...Yoksa kafan çalışmıyor mu senin?

Evlat ben 20 yaşında patron oldum. Ama benden yirmi yaşında sosyalist birinin geri zekalı saçmalıklarını dinlememi bekleme evlat.

-Demek istiyorsunuz ki güçlüyüm, zekiyim, o yüzden haklıyım, o yüzden liberalim.

-Evet evlat. Zekiyim, istersem istediğim zaman yatacağım, bedeş yaşayacağım, insanları istediğim gibi kullanacağım, çalıştıracağım, o yüzden liberalim evlat.Evlat bak şimdi:Bankada 500 milyon dolar param var. Malımın, mülkümün hesabını yakmakta zorlanıyorum. 1000 hektar arazim var. Boğazda bir villam. İstanbul'ün en lüks yerlerinde 100'ye yakın dairem, birçok iş yerim, apartmanım var. Borsada 700 milyon dolarlık yatırımım var. 3 şirketin yönetim kurulundayım. Yani say say bitmiyor evlat.İşte evlat bunları özgür biçimde değerlendireceğim.

-Peki kimler sizce sosyalist olur?

-Evlat yukarıdaki yaşantımı kıskanan çok insan var. Çoğu beyinsiz bunların. Kafa yok bunlarda. Kafa olsaydı zaten benim gibi olurlardı. Bunlar aşağılık, beyinsiz insanlar. Bizi kıskanıyorlar evlat sorun bu. Beyinsiz insanların kıskançlığıdır sosyalizm.

-Peki Stalin nasıl biri sizce?

-Evlat Stalin bu beyinsizlerin yöneticisi işte...Zaten başka türlü olamazdı. Aslında Stalin isteseydi iyi bir patron olabilirdi. Ama sosyalizm saçmalığı yüzünden bazı şeyleri tam yapamadı. Stalin kaba, saba bir adamdı bu bakımdan. Aslında Stalin patron kafasına sahip bir liderdir.

-Yani alında Stalin akıllı bir patrondur diyorsunuz...

-Bir bakıma öyledir...Zaten zeki olduğu için Stalin olup diktatör olmuştur. Liberalizm ile bu bağdaşmaz denilebilir elbette. Stalin bu bakımdan yanlış yoldadır. İşçiyi verimli çalıştıramamıştır.

Bak evlat bir ineği zincirle duvara bağlanman ondan iyi süt alacağın anlamına gelmez. Yine bir inekten döverek, söverek iyi süt alamazsın...Zaman zaman ineği iyi otlaması için serbest bırakman gerekir. Stalin bunu anlayamamıştır. O yüzden kaba bir patrondur Stalin.

-Ama insan bir inek değil ki?

-Kuşkusuz öyle...İşçi sınıfı inekten biraz daha zekidir...Zaten işçi sınıfı inekten biraz daha zeki olmasaydı Stalin'in kurduğu devlet hemen çökerdi değil mi? Gerçi sonradan yine çöktü ama biraz gecikti...Yani işçi sınıfı bu zekasıyla Stalin'in açıklarını kapatmıştır. Kuşkusuz Stalin'de işçi sınıfının kafasının çalışmadığını ama bir inekten biraz zeki olduğunu biliyordu. Ve o da bunu değerlendirdi. Ama ben diyorum ki çok daha olağanüstü biçimde değerlendirebilirdi sosyalizm zırvalığı yüzünden bunu yapamadı.

-Siz sonuçta işçi sınıfını inekten biraz daha zeki görüyorsunuz. Ve onun aslında özgür olamayacağını, özgür olsa bile ona verilmesi gereken özgürlüğün bir ineğin otlaması gibi bir şey olacağını söylüyorsunuz. Ama bu liberalizm ile çelişmiyor mu?

-İşçi sınıfı mı yönetsin diyeceğiz evlat....Tabii ki kafası çalışan patronlar yönetecek. Burjuva demokrasisi ve burjuva düzeni budur. Tabii işçi sınıfı oy kullanacak, ama bu manipulasyon amaçlıdır. Para ve güç bizde olduğu sürece bu gücü işçi sınıfının boynuna boyunduruk gibi geçireceğiz. Ve boynuna takılan kalın bir iple çekildiğinde inek nasıl direnemiyorsa işçi sınıfı da buna karşı koyamayacaktır. Çünkü güç burjuvadadır. Ve bu gücün arkasında başta ekonomi olmak üzere birçok unsur vardır evlat... Kenan Evreni ve Kemalistleri o yüzden çok severim evlat. NATO ordusu ne için evlat? Keh keh keh...Ben zengini severim evlat....

Dipnot: Buradaki tüm söyleşiler hayalidir. O yüzden gerçek olduğunu düşünerek yanıt yazmayın. Bununla birlikte ne kadar hayali de olsa, bazı gözlemlere dayanılarak yazılmış bir yazıdır.

Brian
09-06-2012, 10:22
Aslında Sovyet saldırısı, etkisi vb.sözler çok defa şirketlerin çıkarlarının savunulması bu bağlamda ülkenin talan edilmesi, ülkenin şirketlerce bir tür MUZ CUMHURİYETİ haline getirilmesi ve bu nedenle demokratik hareketlerin engellenmesi için darbelere bahane ve propaganda malzemesi olarak kullanıldı.

Örneğin:

1954 Haziran'ında ABD destekli bir darbe Guatemala başkanını devirmişti. 1952 yılında oyların yüzde 63'ü ile seçilen Jacobo Arbenz'in kurduğu koalisyon hükümetinde dört komünist üye yer almıştı. Deniz kıyısındaki tarlaların çoğunu kiralamış olan United Fruit Company alarma geçmiş ve yeni hükumetin Rusya'nın uydusu olduğu propagandasını yaymaya başlamıştı. Hükumetteki birkaç komünistin bu kadar güçlü olamayacağı aşikardı. Şirketin asıl korkusu toprak reformuydu.

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında Guatemala hükumeti Kızılderililer'in ortak mülkü olan yükseklerdeki tarlalara el koymuş ve buralarda kahve plantasyonları kurulmuştu. ABD muz şirketleri alçaklardaki arazileri ele geçirmiş ve ürünlerini limanlara nakledebilmek için demiryolları inşa etmişlerdi. En iyi toprakları ihracat yapan şirketler ele geçirmiş, yerli halk marjinal topraklara itilmişti. Yerli halkın hemen hemen hiç toprağı kalmadığı 1950'lerde, United Fruit elindeki büyük toprakların ancak beşte birini ekiyordu.

Arbenz iktidara gelir gelmez, büyük plantasyonların ekilmeyen topraklarını devletleştirmeye ve köylülere hemen toprak vermeye çalıştı. Şirketin iddialarının aksine, Arbenz özel mülkiyeti kaldırma girişiminde bulunmamıştı. Yalnızca şirketin elindeki 100 bin hektar araziyi köylülere dağıtmak ve mikrokapitalizmi geliştirmek istiyordu. Arbenz şansızdı; ABD Dışişleri Bakanı Foster Dulles 1936 yılında muz şirketinin 99 yıllık kira kontratlarını kendisi hazırlamıştı. Dulles şirketin arkasında olunca, komünist nufus bahanesi kullanılarak Soğuk Savaş'ın başlangıç yıllarında CIA tarafından bir darbe kaçınılmaz olmuştu. (David R. Montgomery, Toprak, s.142,143)


Yani solcuların ülkeyi ele geçirdikleri, geçirecekleri, tehlike oluşturdukları yalanı kolaylıkla propaganda malzemesi olarak kullanılarak birçok ülkede CIA, Gladio vb. oluşumlarca darbeler yapıldı. Böylece halkların bilinçlenmesi engellendiği gibi o ülkeler şirketler için birer MUZ CUMHURİYETİ haline getirilmeye çalışıldı.

Bunun sonunda şirketlerin çıkarlarını savunan Anayasalar yapıldı. Ülkelerde neoliberal politikalar uygulanmaya başladı. Ama bu ülkeler gelişip ilerlemedi mi?

Neoliberal politikalar kısa vadede ülkede refaha oluşturmuş görünse de uzun vadede bu tür ülkeler genellikle borç batağına sürüklenerek, yıkıma doğru sürükleniyordu. Bunların sonunda işçi sınıfı sadece kısa vadede kazandıklarını değil, iş güvencesini, işini de kaybediyordu. Yunanistan vb. ülkelerde yaşanan krizler zaten bunu doğrulamaktadır. Ama buna karşı neoliberalllerin yanıtı hep şöyle: liberal politikalar yeterince uygulanmadı o yüzden böyle oldu. Peki liberal politikalar nereye kadar uygulanacak o da belli değil. Burada bu yanıtın üzerinde durmayacağım çünkü bu yanıt kaçamak bir yanıt: doktora gidiyorsunuz onun verdiği ilaçları kullanıyorsunuz daha kötü oluyorsunuz doktor ise tam kullanmamışsın, bak şurada aksatmışsın vb. diyerek benzer ilaçlardan daha fazlasını veriyor öyle şeyler söylüyor ki harfi harfine uygulamanız imkansız, her seferinde kötüye gitseniz bile doktor yine kendini haklı çıkaracak durumda: harfi harfine uygulamamışsınız. İşte neoliberal reçeteler ve politikalar bu şekilde savunuluyor.

Çeşitli araştırmalar ve çalışmalar zaten bunu ortaya koymaktadır. (Dünya Bankası ve IMF'nin çarpıtılmış ve birçok bakımdan yalanlara dayalı verilerinden söz etmiyorum.) Neoliberal politikalar zengininin daha zengin olmasını ve gelir dağılımı arasındaki uçurumu daha arttırmıştır. Kısaca aslında zenginlerin çıkarlarını savunan ve çevre politikalarını yok sayan politikalardır buınlar. Yani siz bu işte bir birim kazanıyorsanız karşıdaki adam bu işten 10000 birim kazanıyor. İkimizde kazanıyoruz ne var bunda denilebilir. Ama bu kazanç farkları politika vb. belirlemede çok önemli bir unsur olduğu için ciddiye alınması gereken bir konu. Çünkü çok güçlü olan sahip olduğu güçle sizin kazanımlarınızı da bir çırpıda alabilir.

Neoliberal için küresel ısınma, çevrenin talan edilmesi, ekolojik değerler filan önemli şeyler değildir. Örneğin Çin'de neoliberal politikalar sonucu zengin ile fakir arasındaki uçurum sürekli olarak büyümüştür, bugün Çin gelir dağılımı bozukluğu konusunda en kötü ülkelerden biridir. Çevre için de benzer şeyler söylenebilir. Neoliberal politikalar sonunda Çin'de çevre kirliliği inanılmaz boyutlara ulaşmış ve bugün karbon emisyonunda Çin, ABD'yi geçmiştir.


However, neoliberalism has not resulted in increased national or individual wealth, nor better educational systems. Rather, neoliberalism, which is neither inevitable nor neutral, is “the restoration . . . of naked class power” through “a benevolent mask full of wonderful-sounding words like freedom, liberty, choice, and rights” (p. 119). Instead, as has been amply demonstrated, neoliberalism benefits the wealthy and impoverishes the rest (Davis,2007; Faux, 2006; Harvey, 2005; Jomo & Baudot, 2007; Klein, 2007; Stiglitz,2002).

The income gap has grown within and between countries.Moreover, not only has neoliberalism not achieved the promised economic gains, but prioritizing profi ts over non-monetary aspects of our lives has been disastrous for the environment, especially after the election of George W. Bush, who refused to endorse reductions in carbon emissions on the grounds that it might hinder economic growth (Bello, 2005, p. 183). In opting out of the Kyoto protocols, Bush claimed: “I will explain as clear as I can, today and every other chance I get, that we will not do anything that harms our economy. . . . That’s my priority. I’m worried about the economy”(Bush, cited in McKibben, 2006, p. 18). Such policies have exacerbated global warming to such an extent that implementing carbon emission reductions now may be too late to halt continued melting of ice sheets in Greenland and Antarctica with the related rise in sea levels (Hansen, 2006).

The negative consequences of China’s wholesale adoption of capitalist, neoliberal policies have become increasingly evident. Harvey (2005, p. 174) describes how neoliberal policies contributed to the degradation of China’s environment.

China now has sixteen of the twenty worst cities in the world with respect to air pollution (Bradsher, 2003) and has surpassed the United States as the top emitter of carbon dioxide (New York Times, 2007). Recent reports (Barboza, 2007) indicate that China’s air and water pollution causes 750,000 premature deaths annually and costs $160 billion a year in damages. Furthermore, the drive for capitalist expansion at all costs has contributed to numerous ecological disasters (Yardley, 2004), including benzene and nitrozine spills in the Singhua River (Lague, 2005), which contaminated drinking water for millions of people, and exporting dangerous products, including toys with lead paint, defective auto tires,and poisoned toothpaste.

Moreover, in China “the gap between the rich and the poor, urban and rural is constantly widening” and “has now become one of the world’s most unequal societies” (Broudehoux, 2007, p. 94). Under neoliberalism,people have lost health care, pensions, jobs, and homes previously provided by the government. (The Rich World and The Impoverishment of Education,Published 2009 by Routledge )

Brian
19-06-2012, 13:32
Türkiye'yi MUZ CUMHURİYETİ haline getirmek isteyenler ise Kemalist general Kenan EVREN ve onun büyük yardımcısı ve destekçesi neoliberallerdir.

Bunların çoğu Türkiye'nin ABD'nin kuklası olmasını şu veya bu biçimde benimsemiş kişilerdir. (Özgürlük deyince ne anladıklarını şöyle enine boyuna kurcalayın, hangi kuruluşlarla birlikte olduklarına, neyi onayladıklarına, neyi savunduklarına bakın sonunda ABD kuklası olmayı savundukları görülecektir.) Zaten Türkiye'de liberallerin birçoğu da ABD'nin sömürge politikalarını ve ABD'nin sömürgesi olmayı şu veya bu biçimde benimsemiş kişilerdir. (Gerçi onlara göre sömürge, kaynakların ele geçirilmesi, talan edilmesi vb. şeyler tümüyle yalandır.)

İşte tarihsel gerçekleri bile apaçık biçimde inkar eden bu neoliberaller ve onların Türkiye'de büyük yardımcıları KEmalist general Kenan Evren gibiler bu doğrultuda çalıştı, darbe yaptı, anayasa yaptı ve şirkletler ne istiyorsa onu yerine getirmeye çalıştı.

Brian
20-06-2012, 14:05
Kemalist general Kenan Evren'in yaptığı bu darbe ile İkinci Gazali dönemine girilmişti.

Neyi amaçlıyordu bunlar:

1. Düşünemeyen, sorgulamayan apolitik insanlar oluşturmak. Bu yüzden politika ciddi düzeyde önemsizleştirildi, felsefe derslerinin etkisi azaltıldı, din dersleri zorunlu yapıldı.

Böylece düşünemeyen, şirketlere itaat eden insanlar yetiştirilecekti.

Politika konuşmamak büyük bir vasıf, tarafsızlık olarak görülecekti.

2. Büyük şirketlerin istediği yasaları çıkartmak. Ve bu bağlamda burjuva ideolojisini esaslı biçimde savunmak.

3. Piyasa ekonomisini, özelleştirmeyi yüceltmek. Neoliberal politikaları tartışılmaz biçimde kafalara yerleştirmek ve neoliberalizmin zaferini ilan etmek.

Tabii bu dönem aslında 11. yüzyıldaki Gazali döneminden biraz farklılar taşımakta. Nedir bunlar:

Kemalist general Kenan Evren Gazali döneminden kalan felsefe vb. düşmanlığını en yüksek düzeyde politik boyuta taşımaya çalıştı. Neoliberalizmin tüm gerici unsurları ile Gazali'den kalan tüm gerici, yobaz unsurları birleştirerek hibrit ve gericilikte aslında daha da tehlikeli yeni bir ideoloji oluşturulmuş oldu.

Gazali felsefeyi, aklı ve düşünceyi direk tehlikeli olarak bulurken bunlar, tüm bu unsurları neoliberalizmi ve burjuva ideolojilerini savunmak, korumak, aynı zamanda dogmatik biçimde kafalara ve beyinlere kazımak için kullandılar. (Kemalist ideoloji de aslında baştan beri öyleydi.) Ama bunu dogmatik biçimde yaptılar, politik bakımdan halkın azami düzeyde apolitik kalması için özel çaba içinde kalarak yaptılar. Kemalist ideolojinin Köy Enstitülerinden rahatsız olması boşuna değildi. Ama Kemalist general Kenan Evren bunu biraz daha ileri boyuta taşıdı.

Brian
25-06-2012, 22:06
ABD ve niyetlerini anlamadan Türkiye'yi de anlamak çok zor.

Peki ABD ne peşinde? Birde Chomsky'den dinleyelim:

"ABD denetiminin güçlü olduğu bölgelerin dünyanın en korkunç bölgeleri olduğunu görmek için şöyle bir düşünmek yeter. Sözgelimi Orta Amerika neden böyle korku çemberidir? Guatemalalı bir köylü bir sabah gözlerini (Sovyet işgali altındaki) Polanya'da açsa göreli olarak kendini cenette sanır. Guatemala, bizim yüz yıldır etki altında tuttuğumuz bir bölgedir. İşte bu bir şeyler ifade ediyor. Ya da Brezilya'ya bakın: Potansiyel olarak devasa kaynaklara sahip, son derece zengin bir ülke; tek şanssızlığı Batı'nın tahakkümüne dayalı sisteminin bir parçası olmak gibi bir lanete uğramış olmasıdır. İşte bu yüzden, ülkenin zengin topraklarına sahip olan nispeten verimli kuzeydoğu bölgesinde her şey plantasyonlara ait. Brezilyalı tıp araştırmacıları, bu bölgedeki nüfusu insan beyninin, ancak yüzde 40'ına sahip yeni bir tür olarak tanımlıyorlar. Bu durum nesillerdir süren kronik kötü beslenme ve ihmalin sonucu. Üstelik nesiller sonra düzelebileceği söyleniyor, çünkü kötü beslenmenin etkileri insanların çocuklarında da ortaya çıkmaya devam ediyor.

Aslında dünyanın gelişmiş ülkelerine şöyle bir göz atacak olursanız beş dakikalık bir gözlemle herkesin açıkça görebileceği bir gerçekle karşılarız. Ama, ABD'de bundan bahseden birine rastlayamazsınız: Ekonomik olarak gelişmiş ülkeler Batı'nın sömürgeleştiremediği ülkelerdir. Batı'nın sömürgeleştirdiği her ülke tam bir yıkıntıdır."(Chomsky, İktidarı Anlamak, s. 91)

Peki Türkiye'de liberaller vb. bunu anlayabilir mi?

Aslında onların da bir kısmı bunu biliyor ama işlerine gelmiyor. Çünkü mesele iktidarda kalmak, zengin olmanın, inanılmaz eşitsizliğin devamı...Bunun için de ABD desteğine ihtiyaç duyuyorlar ve böylece kendilerini daha güven içinde hissediyorlar.

Brian
29-06-2012, 10:35
BURJUVA DEMOKRASİSİ HAKKINDA BAZI TESPİTLER

Şunu çok iyi bilmek gerekir ki, burjuva demokrasisi önemli ölçüde çarpıtmaya, yalanlara ve manipulasyona dayanır.

Bu bakımdan gerçek bir demokrasi filan değildir. Burjuva demokrasisinde gerçekte ve çok büyük oranda şirketlerin çıkarları savunulur. Ama büyük oranda halkın çıkarlarının savunulduğu söylenir ve halka bu inandırılır.

Burjuva demokrasisinde her bakımdan halkın çıkarları savunulmaz demiyorum. Ama burjuva demokrasisinde esas olarak ve öncelik olarak şirketlerin çıkarları savunulur. Öncelik ve esas budur. Burjuva demokrasisi zaten bunun için vardır. Halka avutmak ve teselli olsun diye zaman zaman bazı şeyler verilir.

Bunu anlamak için biraz da olayın tarihsel boyutunu bilmek gerekir.


Chosky'nin de dediği gibi:

"1870'de Adams, herkese eşit oy hakkı verilmesinin 'iktidarın, Atlantik yakasında Avrupalıların ve özellikle de Kelt proletaryanın', o korkunç İrlandalıların, 'Körfez kıyılarında Afrika proletaryanın ve Pasifik'te de Çinli proletaryanın eline geçmesinin hükümete ahlaksızlık ve cehalet getireceği' uyarında bulunuyordu- o zamanlar halk, oy hakkında konusunda mücadele ettiği için herkese eşit oy hakkı konusunda kafa yoruyordu. Adams, yirmi yüzyılda geliştirilecek olan karmaşık teknikleri görememişti. Bu teknikler, oy hakkı yaygın halk mücadelesi sonucunda yaygınlaştıkça stratejik planların siyasetten yalıtılmış halde kalmasını temin etmenin yanı sıra genel kamuoyunun marjinalleşmiş ve siyasetten soğumuş halde kalmasını, çağın yeni zihniyetine boyun eğmesini, kendilerini onurlu ve bağımsız düşünme hakkı olan özgür insan olarak değil de en azından şans yüzlerine güldüğünde kendilerini emek pazarında satabilen tüketim atomları olarak görmelerini garantilemektedir.

Adams, aslında daha eski bir fikri ifade etmektedir. Seksen yıl önce Alexandar Hamilton da bunu açık olarak ortaya koymuştu. Halkın en büyük canavar olduğu ve asıl belanın da demokrasi olduğu fikrinden bahsediyordu. Hamilton böyle diyordu. Bu fikirler eğitimli çevrelerde ciddi bir şekilde kabul görmüştü.

Lippman, 'Kamunun yeri, sorumlu yerlerde bulunan kişilerin kısıtlanmadan ve şaşkın ayaktakımının (Hamilton'un canavarı) gürültüsünden uzakta yaşayabileceği bir şekilde belirlenmelidir' diyordu. Lippman, bir demokraside 'cahil ve her işe burnunu sokan bu garibanların' gerçekten de bir işlevi' olabileceğine inanıyordu. Onların işlevi 'yapılan işlerin meraklı izleyicileri' olmak, ama 'katılımcısı' olmaya kalkışmamaktı. Bu garibanlar, periyodik olarak lider sınıfın kimi üyelerini desteklemek üzere ağırlıklarını koymak (ki buna seçim deniyor) ve sonra da dönüp kendi işlerine bakmak durumundaydılar. Aslında benzer nosyonlar yaklaşık olarak aynı zamanlarda ana-akım akademik kurumların da parçası olmaya başlamıştı. 1934'te Amerikan Siyasal Bilimler Derneği'nde başkanlık konuşmasında William Shepard, hükümetin 'bir güç ve akıl aristokrasisinin' elinde bulunması gerektiğini 'cahil, eğitimsiz ve toplum dışı unsurların' seçimleri denetlemesine izin verilmemesi gerektiğini savunuyordu ve yanlış bir şekilde geçmişte durumun böyle olduğuna inanıyordu. Modern siyaset biliminin (ve aslında iletişim alanın da) kurucularından biri olan Harold Lasswell, 1933 ya da 1934'te Sosyal Bilimler Ansiklopedisi'nde, Wilsoncu liberaller tarafından şaşırtıcı derecede geliştirilmiş olan modern propaganda tekniklerinin kamunun etkin bir şekilde denetlenmesini sağladığını yazıyordu. Lasswell, Wilson'un I. Dünya Savaşı'nda 'propaganda cephesinin büyük başkumandanı' diye tarif ediyordu. Wilson'ın I. Dünya Savaşı'nda propaganda konusundaki başarıları, Adolf Hitler de dahil olmak üzere çoğu kimseyi etkilemişti. (Kavgam'da bununla ilgili yerleri okuyabilirsiniz.) Ancak daha da önemlisi Amerikan iş dünyasını etkilemişti. Bu etki, kamuoyunun denetlenmesine tahsis edilmiş olan halkla ilişkiler endüstrisinin devasa bir şekilde genişlemesine yol açtı.

Bir siyaset bilimcisi olarak Laswell, modern propagandanın sağladığı bu yeni kamuoyunu denetimi tekniklerinin daha incelikli kullanımını savunuyordu. Laswell, kendi tabiriyle kitlelerin cehaleti ve hurafeleri yüzünden düzenin altını oyabilecek olan büyük canavarın bir tehdit oluşturduğunu ve bu incelikli tekniklerin toplumun akıllı adamlarına, yani doğal yöneticilerine bu tehdidin üstesinden gelme olanağı sağlayacağını söylüyordu. 'İnsanların kendilerine dair en doğru kararı yine kendilerinin vereceği yönündeki demokratik dogmatizme' yenik düşmemeliydik. En iyi kararları seçkinler verirdi ve seçkinlerin kendi arzularını, ortak yararlar olarak dayatmasını sağlayacak araçların temin edilmesi gerekirdi." (Chomsky, Demokrasi ve Eğitim, S.42, 43)

Burada seçkinler elbette büyük şirketlerin çıkarlarını öncelikli olarak dikkate alacaklardır. Yani aslında karar verecek olanlar büyük şirket sahipleri olacaktır. Seçkinler denilenler bir bakıma zaten onlardır. Ve burjuva demokrasisinde esas olarak onların çıkarları savunulacaktır. Öncelik ve ayrıcalık onlarındır. Çünkü onlar olağanüstü servete sahip sıradışı büyük insanlar. Ayak takımı değiller.

Toplumun sürü gibi denetlenmesi gerektiği neoliberalizmde çok daha ileri boyutlara taşınacaktı. Neoliberaller toplumun, toplumların denetlenmesi için kriz, terör vb. çıkarılmasını, darbeler yapılmasını bile çok uygun gördüler. Gladio vb. oluşumların kurulması boşuna değildi. Bunlar etkili bir şekilde dünyada birçok ülkede uygulamaya konuldu.

Brian
08-07-2012, 18:08
Burjuva demokrasilerinde daha önceki rezilliklerin milyar katı bile olsa, burjuva güçlü olduğu sürece, burjuvanın isteklerinin gerçekleşmesine şaşmamak gerekir.

"Ama halk zamanla bilinçleniyor." Halk zamanla bilinçlense bile burjuva için Gladio vb. yardımcı unsurlarla, propagandayla o bilinci yerle bir etmek o kadar zor değildir.

Bu bakımdan burjuva demokrasisi de bir tür totaliter rejimdir. Ama diğer totaliter düzenlerden farkı burjuva düzeninde özgür olduğumuzu düşünürüz, ama bu önemli ölçüde illüzyondur.

İşte o zaman Russel'ın dediği gibi olur:

'Hükümet icraatları sonucunda herkesin inanıp çıktığı saçmalıkların sonunun gelmeyeceğine ikna oldum. Bana, uygun bir ordu ile onlara sıradan insanın payına düşenden daha fazla para, ve daha bol yemek sağlayacak gücü de verin, ben de, otuz yıl içinde, nüfusun büyük çoğunluğunu, iki artı ikinin beş olduğuna, suyun ısıtıldığında donduğuna ve soğuduğunda da kaynadığına ya da devletin çıkarlarına hizmet edecek başka her türlü saçmalığa inandırayım. Elbette bu gibi inançlar oluşturulduktan sonra bile insanlar su ısıtmak için çaydanlığı buzdolabına koymayacaklardır. Suyun soğukta kaynadığı, Pazar ayinlerine özgü, kutsal ve mistik, huşu içinde sözü edilecek ama günlük hayatta asla uygulanmayacak bir hakikat olacaktır. Sonunda, bu mistik doktrinin sözlü olarak inkarı yasalara aykırı kabul edilip inatçı heretikler de halk önünde 'dondurularak' cezalandırılacaktır.​ Bu resmi doktrini büyük bir hevesle benimsemeyen kimsenin öğretmenlik yapmasına yada yetki sahibi olmasına izin verilmeyecektir. Sadece en üst düzeydeki yetkililer kendi aralarında bütün bunların ne kadar saçma olduğunu fısıldaşıp ardından da içip eğlenmeye devam edeceklerdir...' (Çeviri: Rabia Nilgün Aydoğan)