istatistik
23-10-2012, 23:44
Harun Yahya (Adnan Oktar)’ın yaptığı ilginçliklere (iyimserliği bir kenara bırakırsak saçmalıklara) sosyal paylaşım sitelerinde dolaşan videolarından aşinayız. Ciddiyetle izleyen var mı bilmiyorum ancak, kendi adıma gülmek için izlediğimi belirtmek isterim. Bu videolarının yanında, yazmış(!?) olduğu pek çok kitap olduğunu biliyoruz. Bilimsellikten uzak olduklarını düşündüğümden hiç birini okumaya değer bulmadım. Ancak, bilimsel olduğunu düşünen kişilerin, kitaplarda yazılan iddiaları sıklıkla kullanmalarından dolayı, yazılanlara aşinalığım var. Mucize iddialarından evrimi çürüttüğü düşünülen saçma iddialara kadar pek çok yazısıyla bire bir ilgilenmişliğim, yanlış olduklarını ortaya koymuşluğum bulunmakta. Yazdıklarım, kendisine inanları ne kadar etkileyebilir bilmiyor ve merak ediyordum. Çünkü öylesine iddialar ve çarpıtmalar vardı ki, konuya uzak kişileri kolaylıkla yanlış yola sevk edebilirdi. Ancak, son okuduğum kitapta öyle bir bölüm ile karşılaştım ki, kendisine inananların da akıllarından şüphe etmeye başladım. Çünkü, birazcık mantıklı düşünebilen bir kişi, benim okuduklarımı okumuşsa, elindeki kitabı 1 sayfa daha okumadan bir kenara bırakırdı.
Okuduğum satırlar, Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği (Bilim ve Gelecek Kitaplığı) isimli kitapta geçen ve Ender Helvacıoğlu tarafından kaleme alınan “Harun Yahya’nın Bilimin Yanıt Veremediği İddiaları. Dünya Böyle Alim Görmedi (Ayrıca Bkz: Bilim ve Gelecek Sayı 39)” bölümüne ait. Bire bir Ender Helvacıoğlu’nun kaleminden aktarırsak:
“Bu bir mizah yazısı değil. Benim öyle bir yeteneğim yok. Yaptığım şey sadece Harun Yahya’nın Yaratılış Atlası’ndan bölümler aktarmak. Bu atlas, yeteri kadar mizah unsuru barındırıyor. Hologram kapaklardan, kuşe kağıtlardan ve renkli fotoğraflardan gözleri kamaşıp evrim kuramına karşı güçlü bir yanıt verildiğini sananlara bazı gerçekleri göstermek istedik. İşte büyük alim Harun Yahya’nın müthiş buluşları!”
Yazının devamını okudukça, insanların nasıl kandırıldığını, dahası “aptal” yerine koyulduğunu kendi gözlerimle gördüm. Dahası, bu bölümlerin geçtiği Yaratılış Atlası’nın 2. Cildini indirip bizzat da teyit ettim(Bilimsel yöntem bunun gerektirir). Durum vahim. Akla mantığa sığmayacak iddialar, sanki bilimsel birer gerçekmiş gibi ardı ardına sıralanmış. İsterseniz lafı daha fazla uzatmadan, sizleri Harun Yahya’nın bilimsel(1) tespitleri ile baş başa bırakayım.
Nuh’un Buharlı Gemisi:
“Gönderilen elçiler, içinde bulundukları kavmin gelişmesine ve büyük değişim yaşayıp ilerlemesine vesile olmuşlardır. Peygamberler, Allah'ın ilhamıyla, detaylı ilmi bilgiye sahiptirler. Örneğin Hz. Nuh gemi yapma teknolojisini bilmektedir. Kuran'da yer alan bilgiden Hz. Nuh'un inşa ettiği geminin buharlı bir gemi olduğu anlaşılmaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu bilgiye, ayette yer alan "... tandır feveran ettiği zaman..." ifadesiyle dikkat çekilmektedir.
Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: "Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle." Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)
Tandır, halen çeşitli bölgelerde kullanılan bir tür ocaktır. Feveran etmek, fışkırmak ve kaynamak anlamındadır. Hz. Nuh'un gemisinin, tandırın feveran etmesiyle yani ocağın (kazanın) kaynamasıyla” hareket etmeye hazır hale geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde de, Hz. Nuh'un gemisinin "kazanla çalışan yani bir tür buharlı gemi" olduğu açıklanmaktadır. ( Harun Yahya, Yaratılış Atlası, Cilt 2, Sy:529)”
Evet, yukarıdaki satırlardan da görüleceği gibi, buhar makinesi teknolojisi, 1774'te James Watt'ın buhar makinesini geliştirmesinden ve 1776'da Fransız Claude François 13 m'lik bir tekneye Watt buhar makinesini monte etmesinden çok çok önceleri Hz. Nuh tarafından kullanılmış. Ancak, yeryüzündeki insanların çoğu yok olduğundan olacak, seyahat etme gerekliliği ortadan kalmış ve artık gereksinim duyulmayan bu teknoloji (nüfus yeniden artana ve insanlar dünyanın dört bir yanına dağılana kadar) unutulmuş. Ta ki, 1774’e kadar.
Süleyman’ın İleri Mühendislik Teknikleri:
Hz. Süleyman döneminde de, bu kutlu peygamber vesilesiyle bilim, sanat ve teknolojide çok önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Örneğin Kuran'da Hz. Süleyman döneminde uçak gibi hızlı ulaşım araçlarının kullanıldığına işaret edilmektedir:
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)... (Sebe Suresi, 12)
Bu ayet-i kerimede ulaşılması oldukça uzak olan mesafelere, Hz. Süleyman döneminde kısa sürede ulaşılabildiğine dikkat çekilmektedir. Bu, günümüzdeki uçak teknolojisine benzer bir teknoloji kullanılan, rüzgarla hareket eden vasıtalara işaret etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Ayrıca Kuran'da, Hz. Süleyman döneminde "kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar" yapıldığı haber verilmektedir. Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı.
"Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın." Kullarımdan şükredenler azdır. (Sebe Suresi, 13)
Bu ayetten, Hz. Süleyman'ın çok gelişmiş inşaat ve mimari teknolojisi kullandırttığı anlaşılmaktadır. Ayette, Hz. Süleyman'ın emrinde bina ustaları ve dalgıçlar olduğu bildirilmiştir:
... Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı. (Sad Suresi, 36-37)
Dalgıç cinlerin Hz. Süleyman'ın emrinde olması, o dönemde deniz altındaki zenginliklerin işlendiğine işaret etmektedir. Deniz altındaki petrol, altın gibi kıymetli madenlerin çıkarılıp işlenmesi, insanlara faydalı ve kullanılır hale getirilmesi için çok yüksek bir teknoloji gerekmektedir. Hz. Süleyman döneminde bu teknolojinin kullanıldığına dikkat çekilmektedir.(Harun Yahya, Yaratılış atlası Cilt 2, Sy: 529)
Buradan anlayacağını gibi, Hz. Süleyman “kombo” yapmış, hem mekanik hem de mimari teknolojide çığır açmıştır. Dünya zerindeki ilk havacılık faaliyetlerini başlatan Süleyman, geliştirdiği mimari teknikler ile havacılık faaliyetlerinin ihtiyaç duyduğu yan hizmetleri de yapabilmiştir. Bunun la da kalmayan Süleyman, denizler fatihi Nuh’un şanını aşmak için denizin dibini de faaliyet alanlarına dahil etmiştir. Tüm bunları gördükten sonra, Musevi, Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki “Soyunu İbrahim’e Dayandırma” yarışı daha bir anlamlı gelmeye başladı. Süeyman’dan sonra, deniz altı faaliyetlerine son verilmiş olsa da, havacılık faaliyetleri bir süre daha devam ettirilmiştir. Nasıl mı? Açıklayalım:
Geçmiş Dönem Hava Ulaşımı:
“Uçmak tarihin her döneminde insanların en büyük hayallerinden biri olmuştur. İçi sıcak hava ile dolu bir balonla olan ilk uçuş 1780'li yıllarda bir Fransız tarafından gerçekleştirilmiştir. 1903 yılında ise Wright kardeşler ilk motorlu uçağı yapmışlardır. Bu, insanoğlunun göklerdeki yolculuğunun bilinen tarihidir. Ancak, araştırmacılar insanın uçuş tarihini çok daha eski tarihlere kadar götürmektedirler. Geçmiş medeniyetlere ait kalıntılar incelendiğinde, hava ulaşımının bildiğimiz tarihten çok daha eskilere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Mayaların kalıntılarında, Mısır piramitlerindeki resimlerde, Sümer yazıtlarında ve Japonya'da bulunan kalıntılarda çeşitli uçak, planör, helikopter benzeri araçlara, pilot giysili heykellere sıkça rastlanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığı kadarıyla, günümüzden binlerce yıl önce de insanlar hava ulaşımını yapmakta, şu anda kullanılanlara benzer araçlar kullanmaktaydılar.
http://imageshack.us/a/img62/1436/uakf.jpg
Geçmiş medeniyetlere ait hava taşıtı kalıntıları sadece Mısır ile sınırlı değildir. Resimdeki uçak modeli Güney Amerika, Colombia'da bir mağarada bulundu. Bu model, şu anda Smithsonian Institution of Washington DC müzesinde bulunuyor ve 1000 yıldan daha yaşlı olduğu tahmin ediliyor. Bu küçük heykelciğin aerodinamik yapısı, kuyruk bölümündeki kenarları çıkıntılı dümeni, günümüzdeki modern uçaklardan farklı değil.(Harun Yahya, Yaratılış atlası Cilt 2, Sy:554)”
Havacılık tarihi her ne kadar antik mısıra kadar dayansa da günümüz teknolojinden oldukça uzaktı. Çünkü, bu hava taşıtları uçmak için pilotlara gereksinim duymaktaydı
Antik Pilotlar:
“Dogu'lar boyutları 7-30 cm arasında değişen kilden heykelciklerdir. Şu ana kadar 3000 adet Dogu heykeli bulunmuştur ve MÖ 500 – MÖ 10.000 yılları arasında yapıldıkları tahmin edilmektedir. Bu tarihler, tüm eski medeniyetlerden, hatta Mısır ve Sümer medeniyetlerinden, daha eskidir. Dogu'lar Japonya'nın en eski medeniyeti olarak kabul edilen Jomonlar tarafından yapılmıştır. Elde edilen tarihsel kayıtlara göre Jomon halkı seramik kullanan ilk medeniyettir.62 Kyushu'daki Fukui Mağarasında 12.700 yıllık bir seramik parçası bulunmuştur.
http://imageshack.us/a/img839/4060/pilotw.jpg
Dogu heykelleri geçmiş medeniyetlere ait heykellerden oldukça farklıdır. Heykeller dikkatle incelendiğinde, Dogu kıyafetlerinin çok kapsamlı teknik donanıma sahip oldukları görülmektedir. Bu kıyafetler 20. yüzyılın ilk çeyreğinde kullanılan pilot ya da dalgıç kıyafetlerine benzemektedir. Dogu kıyafetlerinin üzerindeki zırh, insana hareket imkanı sağlayan eklem yerlerine sahiptir. Nefes alma bölümleri bulunmaktadır. Gözler özel bir gözlükle korunmaktadır. Çıkarılabilir eldivenleri bulunmaktadır. Özellikle de miğferler çok ilgi çekicidir; yuvarlak, hava kanallı, kulaklıklı, nefes alma düzenekli ve korunaklı gözlüklere sahip şekilde tasarlanmıştır.(Harun Yahya, Yaratılış Atlası Cilt 2, Sy: 557)”
http://imageshack.us/a/img832/5639/pilot2qb.jpg
Her ne kadar uçak teknolojisi geliştirilmiş olsa da günümüz uçak teknolojisinden oldukça uzaktı. Bir kere insansız hava taşıtları yoktu. Her uçak bir insana gereksinim duyuyordu. Günün koşullarında insan gücüne diğer alanlarda daha fazla ihtiyaç duyulmuş olacak ki muhtemelen bir süre sonra bu uçakları ne uçuracak ne de tasarlayacak insan bulunamadı. Bunun sonucunda da tıpkı Nuh’un buharlı gemisi gibi bu teknoloji de bir kenara atılıp zamanla unutuldu. Oysa bir bilgisayar sistemleri olsa, insansız hava aracı yapabilirler, mühendislik işlerin bir kısmını da bu bilgisayarlara aktarabilirlerdi. Ama olmadı. Çünkü bilgisayarın icadına daha 2000 sene vardı.
2 Bin Yıllık Bilgisayar
“1900 yılında Ege Denizi'nin batı girişinde, Crete ve Kythera adalarının arasında batık bir gemi bulundu. Gemi heykeller, amforalar ve çeşitli kalıntılarla doluydu. Bu, modern arkeolojinin ilk büyük denizaltı buluşlarındandı. Kalıntıların büyük bir bölümü, Hz İsa'dan bir süre önce yaşamış Yunanlı sanatçıların eserleri olarak tanımlandı. Fakat içlerinden bir tanesinin; kireçlenmiş, bronz bir eserin, hangi amaçla kullanıldığı tam olarak belirlenemedi. Ancak yıllar sonra yapılan araştırmaların ardından, bu tanımlanamayan kalıntının "hayret uyandıran, karmaşık bilimsel bir alet" olduğu tespit edildi.
İlginç alet, yavaş yavaş kurudukça, eski tahta kaplama kalıntısı ve içindeki parçaları çatladı ve ortaya dört tane düz-yatay parça çıktı. Dişli çarkın iç tarafında ise zar zor okunabilen bir yazı vardı. Bilim adamları bu aletin bir denizcilik aracı olduğunu doğruladılar. Alet hakkında sürekli yeni fikirler ortaya atılıyor, net bir sonuca varılamıyordu. İnsan eliyle yapılmış bu alet hakkındaki spekülasyonlar, 1951 yılında Yale Universitesi'nden Profesör Derek de Solla Price'ın araştırmalarına kadar sürdü.
Aleti tekrar oluşturabilmek için, Price ve Yunanlı çalışma arkadaşları, X ve Gamma ışınları kullanarak mekanizmayı incelediler. Mekanizmada katman katman, üst üste, çeşitli boylarda dişlilerin bulunduğunu keşfettiler. Olası dişli oranlarının uzun hesaplamalarını yaptıktan sonra Price hayret verici bir sonuca ulaştı: eski Yunan mucitleri Güneş, ay ve gezegenlerin geçmiş, şimdiki ve gelecekteki gerçek hareketlerini taklit eden bir mekanizma tasarlamışlardı. Antikythera Mekanizması 2000 yıllık bir ANALOG BİLGİSAYAR idi. Bu buluş evrimcilerin Helenistik dönemden önce sadece basit araçlar kullanıldığı yönündeki iddialarını tamamen altüst ediyordu.(Harun Yahya,Yaratılış Atlası Cilt 2, Sy:558)”
Bilgisayarın da kaderi buharlı gemi ve uçak gibi olmuştur. Kullanılacak yer bulunmadığından işlevsiz olduğu düşünülmüş ve bir kenara atılıp unutulmuştur. Dönemin ileri gelenleri öylesine dar görüşlüymüş ki bilgisayar gibi bir aletten yararlanmak yerine güneşe, yıldıza, ağaca, taşa bakarak yönlerini bulmayı tercih etmişler. Günümüzde de böyle değil mi? İnsanlarımız sırf kolaya kaçmak uğruna, medeniyeti, toplumu ileri taşıyacak olan pek çok imkana sırt çevirmiyor mu? Oysaki Mısırlılar elektriği, Bağdatlılar pili bulmuştu! Sırf bilim için, insanlık için. Nankör herifler!
Piramitleri Aydınlatan Ampul
“Dendera'daki Hathor Tapınağı'nda bulunan bazı duvar resimleri, Antik Mısırla ilgili oldukça ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Resimde yer alan figürler, Antik Mısırlıların elektriği bildiği ve kullandığı ihtimalini gündeme getirmiştir. Söz konusu resim dikkatlice incelendiğinde, tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığı görülür: Ampul görünümündeki şekil dikdörtgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir. Resimdeki şeklin günümüz elektrik lambalarıyla olan bu şaşırtıcı benzerliği, çok dikkat çekicidir. Tunsten ışığının kaşifi olan Dr. Colin Fink, Mısırlıların bundan yaklaşık 4300 yıl öncesinden, zıt kutupla bakıra elektrik kaplamayı bildiklerini söylemektedir.(Harun Yahya, Yaratılış Atlası Cilt 2, Sy: 560)”
Günümüzde” Ampulü buldun lanet olsun sana Edison” diyen dar görüşlü ve bilgisiz apolitik klavye politikacılarının(paradoks oldu gibi) bilmesi gereken önemli bir keşiftir bu! Ayrıca, “Piramiteri uzaylılar yapmış abi yeaaaa” diyen komplo teorisyenleri de görüp ibret alsın. Nuh buharlı motoru buluş, Mısırlı elektriği bulmuş, sen hala “Abi teknolojisi yok, kesin uzaylılar yapmış” diye ortalıklarda dolan. Cahil herif!
Bağdat’ta Bulunan Pil
“1938 yılında Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından bulunan vazo görünümündeki bir parça, "Bağdat Pili" olarak adlandırılmaktadır. Peki yaklaşık 2000 yıllık bir geçmişi olduğu hesaplanan bu parçanın pil olarak kullanıldığı sonucuna nasıl varılmıştır? Zira, eğer bu parçanın pil olarak kullanıldığı doğruysa –ki yapılan araştırmalar doğru olduğunu göstermektedir- medeniyetin sürekli ileri gittiği, geçmişteki toplumların ise geri koşullarda yaşadığına dair tüm teoriler yerle bir olmaktadır. Ağız kısmı asfaltla kapatılmış olan bu toprak kabın iç kısmında bakır bir tüp bulunmaktadır. Alt kısmından bakır bir diskle kapalı olan bu tüp içinde bir demir çubuk üst taraftaki asfalt kapak aracılığıyla tutturulmuştur.
http://imageshack.us/a/img571/4964/piln.jpg
NOT: Pilin içinin açıldığı şeklindeki resimler H.Y tarafından uydurulmuştur.(İstatistik)
Çubuk, tüpün içine doğru sallanır pozisyondadır, ancak hiçbir noktayla temas etmemektedir. Kabın bir elektrolitle doldurulması durumunda ise, akım üreten bir pil elde edilmiş olunur. İşte bu, elektrokimyasal reaksiyon olarak bilinen olaydır ve günümüzde kullanılan pillerin işleyiş mekanizmasından hiçbir farkı yoktur. Bağdat pili esas alınarak oluşturulan modellerle yapılan denemelerde 1.5-2 volt arasında enerji elde edilmiştir. Bu durumda önemli bir soru daha gündeme gelmektedir: Bundan 2000 yıl önce pil, ne için kullanılmaktadır?(Harun Yahya, Yaratılış atlası Cilt 2, Sy: 567)”
Tabi ki hiçbir şey için! Eğer bir yerlerde kullanılsa böyle bir teknoloji unutulup, binlerce yıl hatırlanmadan tarihin tozlu sayfalarında gömülü kalabilir mi? Oysa ki bir kullanım alanı bulunsa(mesela analog bilgisayar gibi), bu teknoloji unutulabilir miydi? İşte görüyorsunuz, yön bulmak için bilgisayarı kullanmak yerine ağaca, taşa bakan insanlar bizim gelişimimizi nasıl etkilemiş. Bizleri nasıl da cehalete, karanlığa ve geriliğe mahkum etmişler. Yazık. Kaybettiğimiz 2000 yılın hesabını kim verecek?
Buraya kadar yazılanlardan anlıyoruz ki: Geçmiş medeniyetler teknolojide ne kadar ileri gitmiş olsalar da bu buluşlarından birbirlerini haberdar edememiş olmaları nedeniyle varmış oldukları ileri medeniyet seviyelerinde fazla tutunamamışlardır. Halbuki , içlerinden bir tanesi çıkıp telefonu bulmuş olsa ve bu uygarlıklar birbirleri ile iletişim kurabilseler neler olurdu? Kim bilir belki de Nuh’un buharı gemisini kullanan Mısırlılara ulaşan Yunanlılar “Sizin gemiye bizim bilgisayarı takalım, hem sizde elektrik de var” derdi. Mısırlılar, “Lan uçağa da takalım, enerjisini de Bağdatlıların bulduğu pille sağlarız” derdi. Böylelikle, antik Amerikan uygarlıklarının pilotlarına mahkum olan Mısır medeniyeti, bu kadar kolay kullanılan uçaklar için kendi pilotlarını yetiştirmeye başlardı. Ama olmadı.
Şakayı bir kenara bırakacak olursak, “yaratılış Atlası” gibi bilimsel olmaktan çok uzak kitapları okuyan insanların ne gibi iddialara maruz kaldığını görüyoruz. İşin kötü yanı, bizler ciddiye alıp neler yazdığına bakmadığımız ve karşı argümanlarımızı geliştirmediğimiz için bu iddialar karşılarında herhangi bir anti tez bulmuyorlar. Anti tezin olmaması ise insanlara “Karşı çıkılamayan bilimsel gerçekler” olarak pazarlanıyor. Burada bizim yapmamız gereken, her ne kadar saçma olursa olsun “Bunu da ciddiye alan çıkmaz” rehavetine kapılmadan, her türlü çarpıtmanın ve yalanın karşısında durmak. Çünkü içinde bulunduğumuz toplum, yıllarca cahil bırakılmış, kafası hurafelerle ve çeşitli hayallerle doldurulmuş bir toplum.
Okuduğum satırlar, Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği (Bilim ve Gelecek Kitaplığı) isimli kitapta geçen ve Ender Helvacıoğlu tarafından kaleme alınan “Harun Yahya’nın Bilimin Yanıt Veremediği İddiaları. Dünya Böyle Alim Görmedi (Ayrıca Bkz: Bilim ve Gelecek Sayı 39)” bölümüne ait. Bire bir Ender Helvacıoğlu’nun kaleminden aktarırsak:
“Bu bir mizah yazısı değil. Benim öyle bir yeteneğim yok. Yaptığım şey sadece Harun Yahya’nın Yaratılış Atlası’ndan bölümler aktarmak. Bu atlas, yeteri kadar mizah unsuru barındırıyor. Hologram kapaklardan, kuşe kağıtlardan ve renkli fotoğraflardan gözleri kamaşıp evrim kuramına karşı güçlü bir yanıt verildiğini sananlara bazı gerçekleri göstermek istedik. İşte büyük alim Harun Yahya’nın müthiş buluşları!”
Yazının devamını okudukça, insanların nasıl kandırıldığını, dahası “aptal” yerine koyulduğunu kendi gözlerimle gördüm. Dahası, bu bölümlerin geçtiği Yaratılış Atlası’nın 2. Cildini indirip bizzat da teyit ettim(Bilimsel yöntem bunun gerektirir). Durum vahim. Akla mantığa sığmayacak iddialar, sanki bilimsel birer gerçekmiş gibi ardı ardına sıralanmış. İsterseniz lafı daha fazla uzatmadan, sizleri Harun Yahya’nın bilimsel(1) tespitleri ile baş başa bırakayım.
Nuh’un Buharlı Gemisi:
“Gönderilen elçiler, içinde bulundukları kavmin gelişmesine ve büyük değişim yaşayıp ilerlemesine vesile olmuşlardır. Peygamberler, Allah'ın ilhamıyla, detaylı ilmi bilgiye sahiptirler. Örneğin Hz. Nuh gemi yapma teknolojisini bilmektedir. Kuran'da yer alan bilgiden Hz. Nuh'un inşa ettiği geminin buharlı bir gemi olduğu anlaşılmaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu bilgiye, ayette yer alan "... tandır feveran ettiği zaman..." ifadesiyle dikkat çekilmektedir.
Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: "Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle." Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)
Tandır, halen çeşitli bölgelerde kullanılan bir tür ocaktır. Feveran etmek, fışkırmak ve kaynamak anlamındadır. Hz. Nuh'un gemisinin, tandırın feveran etmesiyle yani ocağın (kazanın) kaynamasıyla” hareket etmeye hazır hale geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde de, Hz. Nuh'un gemisinin "kazanla çalışan yani bir tür buharlı gemi" olduğu açıklanmaktadır. ( Harun Yahya, Yaratılış Atlası, Cilt 2, Sy:529)”
Evet, yukarıdaki satırlardan da görüleceği gibi, buhar makinesi teknolojisi, 1774'te James Watt'ın buhar makinesini geliştirmesinden ve 1776'da Fransız Claude François 13 m'lik bir tekneye Watt buhar makinesini monte etmesinden çok çok önceleri Hz. Nuh tarafından kullanılmış. Ancak, yeryüzündeki insanların çoğu yok olduğundan olacak, seyahat etme gerekliliği ortadan kalmış ve artık gereksinim duyulmayan bu teknoloji (nüfus yeniden artana ve insanlar dünyanın dört bir yanına dağılana kadar) unutulmuş. Ta ki, 1774’e kadar.
Süleyman’ın İleri Mühendislik Teknikleri:
Hz. Süleyman döneminde de, bu kutlu peygamber vesilesiyle bilim, sanat ve teknolojide çok önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Örneğin Kuran'da Hz. Süleyman döneminde uçak gibi hızlı ulaşım araçlarının kullanıldığına işaret edilmektedir:
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)... (Sebe Suresi, 12)
Bu ayet-i kerimede ulaşılması oldukça uzak olan mesafelere, Hz. Süleyman döneminde kısa sürede ulaşılabildiğine dikkat çekilmektedir. Bu, günümüzdeki uçak teknolojisine benzer bir teknoloji kullanılan, rüzgarla hareket eden vasıtalara işaret etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Ayrıca Kuran'da, Hz. Süleyman döneminde "kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar" yapıldığı haber verilmektedir. Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı.
"Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın." Kullarımdan şükredenler azdır. (Sebe Suresi, 13)
Bu ayetten, Hz. Süleyman'ın çok gelişmiş inşaat ve mimari teknolojisi kullandırttığı anlaşılmaktadır. Ayette, Hz. Süleyman'ın emrinde bina ustaları ve dalgıçlar olduğu bildirilmiştir:
... Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı. (Sad Suresi, 36-37)
Dalgıç cinlerin Hz. Süleyman'ın emrinde olması, o dönemde deniz altındaki zenginliklerin işlendiğine işaret etmektedir. Deniz altındaki petrol, altın gibi kıymetli madenlerin çıkarılıp işlenmesi, insanlara faydalı ve kullanılır hale getirilmesi için çok yüksek bir teknoloji gerekmektedir. Hz. Süleyman döneminde bu teknolojinin kullanıldığına dikkat çekilmektedir.(Harun Yahya, Yaratılış atlası Cilt 2, Sy: 529)
Buradan anlayacağını gibi, Hz. Süleyman “kombo” yapmış, hem mekanik hem de mimari teknolojide çığır açmıştır. Dünya zerindeki ilk havacılık faaliyetlerini başlatan Süleyman, geliştirdiği mimari teknikler ile havacılık faaliyetlerinin ihtiyaç duyduğu yan hizmetleri de yapabilmiştir. Bunun la da kalmayan Süleyman, denizler fatihi Nuh’un şanını aşmak için denizin dibini de faaliyet alanlarına dahil etmiştir. Tüm bunları gördükten sonra, Musevi, Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki “Soyunu İbrahim’e Dayandırma” yarışı daha bir anlamlı gelmeye başladı. Süeyman’dan sonra, deniz altı faaliyetlerine son verilmiş olsa da, havacılık faaliyetleri bir süre daha devam ettirilmiştir. Nasıl mı? Açıklayalım:
Geçmiş Dönem Hava Ulaşımı:
“Uçmak tarihin her döneminde insanların en büyük hayallerinden biri olmuştur. İçi sıcak hava ile dolu bir balonla olan ilk uçuş 1780'li yıllarda bir Fransız tarafından gerçekleştirilmiştir. 1903 yılında ise Wright kardeşler ilk motorlu uçağı yapmışlardır. Bu, insanoğlunun göklerdeki yolculuğunun bilinen tarihidir. Ancak, araştırmacılar insanın uçuş tarihini çok daha eski tarihlere kadar götürmektedirler. Geçmiş medeniyetlere ait kalıntılar incelendiğinde, hava ulaşımının bildiğimiz tarihten çok daha eskilere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Mayaların kalıntılarında, Mısır piramitlerindeki resimlerde, Sümer yazıtlarında ve Japonya'da bulunan kalıntılarda çeşitli uçak, planör, helikopter benzeri araçlara, pilot giysili heykellere sıkça rastlanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığı kadarıyla, günümüzden binlerce yıl önce de insanlar hava ulaşımını yapmakta, şu anda kullanılanlara benzer araçlar kullanmaktaydılar.
http://imageshack.us/a/img62/1436/uakf.jpg
Geçmiş medeniyetlere ait hava taşıtı kalıntıları sadece Mısır ile sınırlı değildir. Resimdeki uçak modeli Güney Amerika, Colombia'da bir mağarada bulundu. Bu model, şu anda Smithsonian Institution of Washington DC müzesinde bulunuyor ve 1000 yıldan daha yaşlı olduğu tahmin ediliyor. Bu küçük heykelciğin aerodinamik yapısı, kuyruk bölümündeki kenarları çıkıntılı dümeni, günümüzdeki modern uçaklardan farklı değil.(Harun Yahya, Yaratılış atlası Cilt 2, Sy:554)”
Havacılık tarihi her ne kadar antik mısıra kadar dayansa da günümüz teknolojinden oldukça uzaktı. Çünkü, bu hava taşıtları uçmak için pilotlara gereksinim duymaktaydı
Antik Pilotlar:
“Dogu'lar boyutları 7-30 cm arasında değişen kilden heykelciklerdir. Şu ana kadar 3000 adet Dogu heykeli bulunmuştur ve MÖ 500 – MÖ 10.000 yılları arasında yapıldıkları tahmin edilmektedir. Bu tarihler, tüm eski medeniyetlerden, hatta Mısır ve Sümer medeniyetlerinden, daha eskidir. Dogu'lar Japonya'nın en eski medeniyeti olarak kabul edilen Jomonlar tarafından yapılmıştır. Elde edilen tarihsel kayıtlara göre Jomon halkı seramik kullanan ilk medeniyettir.62 Kyushu'daki Fukui Mağarasında 12.700 yıllık bir seramik parçası bulunmuştur.
http://imageshack.us/a/img839/4060/pilotw.jpg
Dogu heykelleri geçmiş medeniyetlere ait heykellerden oldukça farklıdır. Heykeller dikkatle incelendiğinde, Dogu kıyafetlerinin çok kapsamlı teknik donanıma sahip oldukları görülmektedir. Bu kıyafetler 20. yüzyılın ilk çeyreğinde kullanılan pilot ya da dalgıç kıyafetlerine benzemektedir. Dogu kıyafetlerinin üzerindeki zırh, insana hareket imkanı sağlayan eklem yerlerine sahiptir. Nefes alma bölümleri bulunmaktadır. Gözler özel bir gözlükle korunmaktadır. Çıkarılabilir eldivenleri bulunmaktadır. Özellikle de miğferler çok ilgi çekicidir; yuvarlak, hava kanallı, kulaklıklı, nefes alma düzenekli ve korunaklı gözlüklere sahip şekilde tasarlanmıştır.(Harun Yahya, Yaratılış Atlası Cilt 2, Sy: 557)”
http://imageshack.us/a/img832/5639/pilot2qb.jpg
Her ne kadar uçak teknolojisi geliştirilmiş olsa da günümüz uçak teknolojisinden oldukça uzaktı. Bir kere insansız hava taşıtları yoktu. Her uçak bir insana gereksinim duyuyordu. Günün koşullarında insan gücüne diğer alanlarda daha fazla ihtiyaç duyulmuş olacak ki muhtemelen bir süre sonra bu uçakları ne uçuracak ne de tasarlayacak insan bulunamadı. Bunun sonucunda da tıpkı Nuh’un buharlı gemisi gibi bu teknoloji de bir kenara atılıp zamanla unutuldu. Oysa bir bilgisayar sistemleri olsa, insansız hava aracı yapabilirler, mühendislik işlerin bir kısmını da bu bilgisayarlara aktarabilirlerdi. Ama olmadı. Çünkü bilgisayarın icadına daha 2000 sene vardı.
2 Bin Yıllık Bilgisayar
“1900 yılında Ege Denizi'nin batı girişinde, Crete ve Kythera adalarının arasında batık bir gemi bulundu. Gemi heykeller, amforalar ve çeşitli kalıntılarla doluydu. Bu, modern arkeolojinin ilk büyük denizaltı buluşlarındandı. Kalıntıların büyük bir bölümü, Hz İsa'dan bir süre önce yaşamış Yunanlı sanatçıların eserleri olarak tanımlandı. Fakat içlerinden bir tanesinin; kireçlenmiş, bronz bir eserin, hangi amaçla kullanıldığı tam olarak belirlenemedi. Ancak yıllar sonra yapılan araştırmaların ardından, bu tanımlanamayan kalıntının "hayret uyandıran, karmaşık bilimsel bir alet" olduğu tespit edildi.
İlginç alet, yavaş yavaş kurudukça, eski tahta kaplama kalıntısı ve içindeki parçaları çatladı ve ortaya dört tane düz-yatay parça çıktı. Dişli çarkın iç tarafında ise zar zor okunabilen bir yazı vardı. Bilim adamları bu aletin bir denizcilik aracı olduğunu doğruladılar. Alet hakkında sürekli yeni fikirler ortaya atılıyor, net bir sonuca varılamıyordu. İnsan eliyle yapılmış bu alet hakkındaki spekülasyonlar, 1951 yılında Yale Universitesi'nden Profesör Derek de Solla Price'ın araştırmalarına kadar sürdü.
Aleti tekrar oluşturabilmek için, Price ve Yunanlı çalışma arkadaşları, X ve Gamma ışınları kullanarak mekanizmayı incelediler. Mekanizmada katman katman, üst üste, çeşitli boylarda dişlilerin bulunduğunu keşfettiler. Olası dişli oranlarının uzun hesaplamalarını yaptıktan sonra Price hayret verici bir sonuca ulaştı: eski Yunan mucitleri Güneş, ay ve gezegenlerin geçmiş, şimdiki ve gelecekteki gerçek hareketlerini taklit eden bir mekanizma tasarlamışlardı. Antikythera Mekanizması 2000 yıllık bir ANALOG BİLGİSAYAR idi. Bu buluş evrimcilerin Helenistik dönemden önce sadece basit araçlar kullanıldığı yönündeki iddialarını tamamen altüst ediyordu.(Harun Yahya,Yaratılış Atlası Cilt 2, Sy:558)”
Bilgisayarın da kaderi buharlı gemi ve uçak gibi olmuştur. Kullanılacak yer bulunmadığından işlevsiz olduğu düşünülmüş ve bir kenara atılıp unutulmuştur. Dönemin ileri gelenleri öylesine dar görüşlüymüş ki bilgisayar gibi bir aletten yararlanmak yerine güneşe, yıldıza, ağaca, taşa bakarak yönlerini bulmayı tercih etmişler. Günümüzde de böyle değil mi? İnsanlarımız sırf kolaya kaçmak uğruna, medeniyeti, toplumu ileri taşıyacak olan pek çok imkana sırt çevirmiyor mu? Oysaki Mısırlılar elektriği, Bağdatlılar pili bulmuştu! Sırf bilim için, insanlık için. Nankör herifler!
Piramitleri Aydınlatan Ampul
“Dendera'daki Hathor Tapınağı'nda bulunan bazı duvar resimleri, Antik Mısırla ilgili oldukça ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Resimde yer alan figürler, Antik Mısırlıların elektriği bildiği ve kullandığı ihtimalini gündeme getirmiştir. Söz konusu resim dikkatlice incelendiğinde, tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığı görülür: Ampul görünümündeki şekil dikdörtgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir. Resimdeki şeklin günümüz elektrik lambalarıyla olan bu şaşırtıcı benzerliği, çok dikkat çekicidir. Tunsten ışığının kaşifi olan Dr. Colin Fink, Mısırlıların bundan yaklaşık 4300 yıl öncesinden, zıt kutupla bakıra elektrik kaplamayı bildiklerini söylemektedir.(Harun Yahya, Yaratılış Atlası Cilt 2, Sy: 560)”
Günümüzde” Ampulü buldun lanet olsun sana Edison” diyen dar görüşlü ve bilgisiz apolitik klavye politikacılarının(paradoks oldu gibi) bilmesi gereken önemli bir keşiftir bu! Ayrıca, “Piramiteri uzaylılar yapmış abi yeaaaa” diyen komplo teorisyenleri de görüp ibret alsın. Nuh buharlı motoru buluş, Mısırlı elektriği bulmuş, sen hala “Abi teknolojisi yok, kesin uzaylılar yapmış” diye ortalıklarda dolan. Cahil herif!
Bağdat’ta Bulunan Pil
“1938 yılında Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından bulunan vazo görünümündeki bir parça, "Bağdat Pili" olarak adlandırılmaktadır. Peki yaklaşık 2000 yıllık bir geçmişi olduğu hesaplanan bu parçanın pil olarak kullanıldığı sonucuna nasıl varılmıştır? Zira, eğer bu parçanın pil olarak kullanıldığı doğruysa –ki yapılan araştırmalar doğru olduğunu göstermektedir- medeniyetin sürekli ileri gittiği, geçmişteki toplumların ise geri koşullarda yaşadığına dair tüm teoriler yerle bir olmaktadır. Ağız kısmı asfaltla kapatılmış olan bu toprak kabın iç kısmında bakır bir tüp bulunmaktadır. Alt kısmından bakır bir diskle kapalı olan bu tüp içinde bir demir çubuk üst taraftaki asfalt kapak aracılığıyla tutturulmuştur.
http://imageshack.us/a/img571/4964/piln.jpg
NOT: Pilin içinin açıldığı şeklindeki resimler H.Y tarafından uydurulmuştur.(İstatistik)
Çubuk, tüpün içine doğru sallanır pozisyondadır, ancak hiçbir noktayla temas etmemektedir. Kabın bir elektrolitle doldurulması durumunda ise, akım üreten bir pil elde edilmiş olunur. İşte bu, elektrokimyasal reaksiyon olarak bilinen olaydır ve günümüzde kullanılan pillerin işleyiş mekanizmasından hiçbir farkı yoktur. Bağdat pili esas alınarak oluşturulan modellerle yapılan denemelerde 1.5-2 volt arasında enerji elde edilmiştir. Bu durumda önemli bir soru daha gündeme gelmektedir: Bundan 2000 yıl önce pil, ne için kullanılmaktadır?(Harun Yahya, Yaratılış atlası Cilt 2, Sy: 567)”
Tabi ki hiçbir şey için! Eğer bir yerlerde kullanılsa böyle bir teknoloji unutulup, binlerce yıl hatırlanmadan tarihin tozlu sayfalarında gömülü kalabilir mi? Oysa ki bir kullanım alanı bulunsa(mesela analog bilgisayar gibi), bu teknoloji unutulabilir miydi? İşte görüyorsunuz, yön bulmak için bilgisayarı kullanmak yerine ağaca, taşa bakan insanlar bizim gelişimimizi nasıl etkilemiş. Bizleri nasıl da cehalete, karanlığa ve geriliğe mahkum etmişler. Yazık. Kaybettiğimiz 2000 yılın hesabını kim verecek?
Buraya kadar yazılanlardan anlıyoruz ki: Geçmiş medeniyetler teknolojide ne kadar ileri gitmiş olsalar da bu buluşlarından birbirlerini haberdar edememiş olmaları nedeniyle varmış oldukları ileri medeniyet seviyelerinde fazla tutunamamışlardır. Halbuki , içlerinden bir tanesi çıkıp telefonu bulmuş olsa ve bu uygarlıklar birbirleri ile iletişim kurabilseler neler olurdu? Kim bilir belki de Nuh’un buharı gemisini kullanan Mısırlılara ulaşan Yunanlılar “Sizin gemiye bizim bilgisayarı takalım, hem sizde elektrik de var” derdi. Mısırlılar, “Lan uçağa da takalım, enerjisini de Bağdatlıların bulduğu pille sağlarız” derdi. Böylelikle, antik Amerikan uygarlıklarının pilotlarına mahkum olan Mısır medeniyeti, bu kadar kolay kullanılan uçaklar için kendi pilotlarını yetiştirmeye başlardı. Ama olmadı.
Şakayı bir kenara bırakacak olursak, “yaratılış Atlası” gibi bilimsel olmaktan çok uzak kitapları okuyan insanların ne gibi iddialara maruz kaldığını görüyoruz. İşin kötü yanı, bizler ciddiye alıp neler yazdığına bakmadığımız ve karşı argümanlarımızı geliştirmediğimiz için bu iddialar karşılarında herhangi bir anti tez bulmuyorlar. Anti tezin olmaması ise insanlara “Karşı çıkılamayan bilimsel gerçekler” olarak pazarlanıyor. Burada bizim yapmamız gereken, her ne kadar saçma olursa olsun “Bunu da ciddiye alan çıkmaz” rehavetine kapılmadan, her türlü çarpıtmanın ve yalanın karşısında durmak. Çünkü içinde bulunduğumuz toplum, yıllarca cahil bırakılmış, kafası hurafelerle ve çeşitli hayallerle doldurulmuş bir toplum.