ALKA
07-11-2012, 04:46
İşleyeceğim konuyu Turan Dursun 1990’larda kaynaklarında işlemişti. O zaman Diyanet işleri eski başkanlarından sayın Prof Süleyman Ateş’in de buna yanıt niteliğinde iki ciltlik bir çalışması yayınlanmıştı. Diyanet İşlari başkanlığınca terceme edilen Tecrid-i Sarih’te ilgili hadis kısmında ayrıca önemli açıklamalar var. İşleyeceğim konunun asıl kaynağı Kur’an’da zaten vardır. Ayrıca hadis külliyatında da bu konuda çok zengin bir döküman var. İslami kaynaklarda bunun kadar kanıtları hem çok, hem de sağlam olan başka bir konu bulmak hemen hemen mümkün görünmüyor. Konu anlatılınca zaten anlaşılacaktır. Bir de geçmişten günümüze kadar islam otoriterlerince benimsenen ortak bir görüş var; onu anlatacağım. Ayrıc Bediuzzamn Sait Nursi’nin bir noktada fikrini belirteceğim. Bunların hepsi mevzu hakkında ayni şeyler söylemiyor: Hemfikir değiller. Özellikle Turan D ursun farklı, sayın Ateş farklı, İslam camiasındaki görüşle Diyanet’in tercemesindeki anlayış da farklı. Durum bu olunca, konuyu kanıtlarıyla ve her kesimin argümanlarıyla birlikte enine boyuna işlemek istedim. Kanımca yazının sonuna doğru bir şeyler netleşecek.
Ayrıca bunu değerlendirmekle birilerin düşüncelerini çörütmek, kendime de pay çıkarmak gibi basit ve sığ bir anlayışım asla düşünülmemelidir. Amacım, insanlığı ilgilenlendiren çok önemli bir konuda okurları bilgilendirmektir.
Mevzu, Kur’an’da Maide suresinde geçen bir ayet ve ona bağlı olarak en başta hadislerde ve ilgili islami kaynaklarda anlatılan bir olay var. Önce ayetin mealini vereyim, daha sonra gerçekleşen olayı özetleyeyim.
1-) ”Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır” (Diyanet’in Kur’an terecemesinden, Maide, 33)
2-) ”Allah'a ve peygamberine karşı savaşmaya kalkışan ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, öldürülmelerinden veya asılmalarından veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesinden veya bulundukları yerden sürülmelerinden başka bir şey olamaz. Bu, onların dünyada çekecekleri bir zillettir. Ahirette ise kendilerine büyük bir azap vardır”(Hamdi Yazır’ın Kur’an tercemesinden)
3-) Allah ve elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmağa çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir.Âhirette ise onlara büyük bir azab vardır (Süleyman Ateş’in Kur’an tercemesinden)
4-) ”Allah ve resulüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası şudur: Öldürülürler yahut asılırlar yahut elleriyle ayakları çaprazlamasına kesilir yahut bulundukları yerden sürülürler. Bu onlar için dünyada bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır”(Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an terecemesinden)
Şimdi de hadise nedir, neyin nesidir onu izah edeyim.
Hicri (Medine döneminin) altıncı yılında Ukl kabilesiyle Becile kabilesine bağlı Ureynelilerden (yaygın olan görüşe göre) 8 kişilik bir grup Medine’ye gelip Hz. Muhammed’e ‘Müslüman olduklarını’ bildiriyorlar. Ancak Medine havası onlara iyi gelmiyor ve hastalanıyorlar. Sonuçta Hz. Muhammed onlara, gidin falanca yerde( Medine’den 6 mil uzakta “Feyfa’ul Habar” adında sakin bir yerde) devlete ait develer var; siz onların sütünden ve sidiğinden için iyileşirsiniz diyor. Bunlar da gidip önerilen programa uyuyorlar ve sözde iyileşiyorlar. Daha sonra Yesar adındaki çobanı öldürerek devele ri alıp götürüyorlar. Hatta kaynaklarda bu insanların öldürüldüğü yerin ismi “el-Münekka” diye geçiyor. Aynı zamanda götürülen develerin saysı da belli:15 deve; birini de kesip yiyorlar.[1] Peki sonuç ne oldu, bir de bunu özetleyeyim.
Sağlam diye kabul edilen altı temel hadis kaynaklarında müşterek olarak ve birkaç yerde tekrar edilerek konuya ilişkin bilgiler var. Diyanet’in terceme ettiği Tecrid-i Sarih’teki hadisi temel alarak konuyu özetleyeyim.
Hz. Muhammed, birgün sabahın erken saatlerinde bu çalma ve çoban öldürme haberini duyar duymaz, onların peşinden Kürz b. Cabir veya Sait b. Zeyd komutasında silahlı bir grup gönderir. Onlar gün yükselirken (çok kısa zamanda) o insanları yakalayıp Hz. Muhammed’in yanına getirirler. Hz. Muhammed’in talimatıyla onların elleri ve bacakları kesilir, gözleri oyulur ve henüz ölmemiş; ancak can çekişen o insanları, sıcaklığıyla meşhur olan “Harre” denilen yere bırakırlar (artık bu şekilde can verene kadar terk ölüme terk edilirler). O arada su istiyorlar; ancak kendilerine su da verilmiyor. Kütüb-i Sitte denilen tüm hadis kaynaklarında ve Tecrid-i Sarih’te olayın müşterek özeti bu[2]. Şu notu eklemekte yarar var. Bu konuda var olan hadislerin sonunda Ebu Kılabe şunu da belirtiyor: Bu ceza, hem çalmak suçunu işlemekten, hem adam öldürmekten, hem inandıktan sonra dinden çıkmalarından ve hem de böylece Allah’a ve peygambere karşı da savaşmış insanlar sınıfına girmelerinden dolayı onlara uygulandı diyor ve tam da az önce anlamını sunduğum Maide suresi 33.’ü ayetine uyarlıyor. Bu gerekçe, aynı zamanda Diyanet’in tercemesinde de geçiyor.[3]
Olayı bu şekilde anlatan hadisler, Buhari’de sekiz farklı bölümde onüç sefer geçmektedir. Ebu Kılabe, Katade, Sabit adındaki raviler Enes bin Malik’ten aktarıyorlar.[4]. Müslim’de “Kasame” bölümünde dokuz farklı ravi zinciriyle geçmektedir. Burada Süheyb, H amit, Ebu Kılabe, Muaviye b. Karre, Katade ve Süleyman Teymi adındaki bu altı şahıs Enes b. Malik’ten aktarıyorlar[5]. Nesai’de Tahrim-i Dem kısmında bu hadis 20 sefer, Taharet kısmında da iki sefer farklı ravi zinciriyle yazılmıştır. Burada hadis Hz. Ayşe, Enes b. Malik,Urve, Sait b. Müseyyeb, Zübeyir, halife Ömer’in oğlu Abdullah ve Ebu Zenad gibi kişilerden aktarılmıştır. [6] Ebu Davud ise, Enes b. Malik, halife Ömer’in oğlu Abdullah ve Ebu Zenad’dan aktarmıştır. Tirmzi’de, Taharet kısmında geçen bu hadisler, Enes b. Malik’a dayanmaktadır[7]. Konuya ilişkin İbni Mace’deki hadisler ise Hz. Ayşe ve Enes’e dayanır.
Tabi ki Maide sursi 33. ayetiyle ilgili tefsirlerde daha teferruatlı bilgiler var; ancak islami kesim tarafından sahih diye bilinen hadislerdeki bilgiler ve var olan ilgili ayet, konunun çözümü için yeterli. O bakımdan o detaylara girmeyi gereksiz buluyorum. Kaldı ki, tefsirlerde daha ağır aktarımlar var. Örneğin; Hz. Muhammed’in ateşte ısıttığı çivilerle onları dağladığı, gözlerini oyduğu, ateşte yaktığı gibi farklı bilgiler anlatılıyor[8]. Kurtubi kendi tefsirinde, “Onlar o halde su isterken, Muhammed buna karşılık’Ateş’ yanıtını veriyor. Yani size su mu vereceğim; zıkkım için anlamında alaylı bir şekilde yanıt veriyor[9] diyor. Belirttiğim gibi detaylara girmeğe gerek yok. Bir kere ortada ağır bir ceza yönteminden söz eden ayet var ve uygulma örneği de hadis külliyatında geçiyor.
Az önce de ifade edildiği gibi, altı hadis kaynaklarında geçen bu olay, birkaç sahabe tarafından aktarılıyor; ama en çok Enes b. Malik’in ismi geçiyor. Bu da normaldir. Çünkü Enes’in ayrıcalığı vardı. Kendisi, Hz. Muhammed’e on yıl yaverlik yapmış, hep onunla beraber olmuştur.[10]
Olayı bu şekilde ilgili kaynaklardan özetledikten sonra tekrar başa döneyim: Kim ne demiş; bir bakalım.(Diyanet, Süleyman Ateş ve İslam önderlerin görüşü ne?)
Önce Diyanet’ten başlayayım. Bir kere Diyanet’in yazdıklarında bazı bilgi eksikliklerini gördüm, önce onları hatırlatayım. Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesinde deniliyor ki, bu katliamla ilgili hadis, Buhari’de yedi yerde, dokuz farklı yolla geçiyor. Müslim’de de Hudud başlığı altında yedi yolla, Nesai’de dört yolla alınmıştır ve diğer hadis kaynaklarının tasnifine bu şekilde devam ediliyor. Belli ki, kitabı terceme eden bu hadis kaynaklarını yeterince gözden geçirmemiştir. Çünkü Buhari’de sekiz büyük bölümde onüç sefer ve onüç farklı ravi zinciriyle geçiyor. Bunun dökümanını dipnot olarak ekliyorum[11]. Görüldüğü gibi bu olayla ilgili Buhari’de kabarık bir liste var. Nesai bu cinayetle ilgili hadisi sadece bir bölümde yirmi sefer aktarmıştır. Ayrıca başka bir bölümde de iki sefer almıştır.[12] Benim için önemli olan içeriktir; sayısal ifadeye pek takılmam. Ancak madem Diyanet bu işi yapmış, bunun hakkını vererek yapmalıydı. Çünkü bu hadisler Buhari’de yedi sefer geçiyorsa ayrıdır, bunun iki katı kadar geçiyorsa farklıdır. Bir de bakarsın yazılmayan hadislerde farklı bir ipucu ortaya çıktı. O yüzden hepsini belirtmek önemlidir.
Gelelim işin önemli kısmına: Konuya ilişkin Tecrid-i Sarih mütercimi ve yorumcusu Ahmed Naim’in açıklaması.
Kendisi özetle şunları anlatıyor. Bazıları, Hz. Muhammed’in bu insanları bu şekilde öldürdüğünü tartışma konusu yapıyorlar. Yıllar önce bu hususta uzunca bir yazı yazmıştım, ondan bir özet aktarmak istiyorum diyor ve devam ediyor. Bunu anlatırken de Ahmet Zeyni Dahlan’ın(1816-1886) hazırlamış olduğu siyer kitabını temel alarak konuyu özetlemek isterim diyor. Hemen hemen hadiste anlatılanları yazıyor; ancak Hz. Muhammed bu insanlara iyilik yaptı, onlar ise çobanın ellerini ve ayaklarını kesip gözlerine diken patırarak “Müsle” denilen işkenceyle onu öldürdüler ve develeri çaldılar. Dolayısıyla Hz. Muhammed onlara karşı farklı bir şey uygulamamış; ancak kısasa karşı kısas uygulamıştır diyor ve olayı gayet normal görüyor. Bu konuda bazı islam otoriterlerin isimlerini de veriyor[13], onlar da kaynaklarında birçok hadis ekleyerek bunu işlemişlerdir diyor ve öldürülen bu insanlarla ilgili hadisler konusunda da,”Bu hadisler ve olay hakkında şüphe etmek hiçbir müslümanın işi(haddi) değildir” cümlesiyle nokta koyuyor.
Deve idrarının ilaç olup olmaması konusunda da iki noktadan bakmak lazımdır diyor. Biri tedavi açısından, diğeri de pislik. Bir kere o dönemde arapların deve sidiğiyle tedavi yaptıkları bir gerçektir diyor. Hatta deve sidiğinin ilaç olduğuna ilişkin islam alimlerinden kitap yazanlar da vardır diyor ve Davut Antaki’den örnekler veriyor. Kısacası, ilaç olabileceğini savunuyor. Deve sidiği necis mi değil mi konusunda da islam alimleri arasında ihtilaflar vardır diyor.
Bu deve idrarıyla ilgili hadis ve yorumlarına bakınca şöyle farklı bir hadis hatırıma geldi. Hz. Muhammed, “Her kim hergün sabahları ac karna yedi tane hurma (kimi rivayetlerde Medine’nin Acve denilen hurma cinsinden) yerse, o gün içinde o kimseye ne zehir (yılan-akrep gibi) ne de sihir/büyü zarar veremez” diyor. Bu hadis Buhari’de kaç yerde, Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesinde ve Müslim’de geçmektedir[14].
Hurma reklamı sorun değil de; çünkü nasıl olsa bir yiyecektir, sakıcası yok, isteyen yiyebilir. Ama iyi ki müslümanlar deve sidiğiyle ilgili hadisi duymamışlar; yoksa hurma, zemzem suyu gibi arapların deve sidiğini de kavanoslara doldurup Suudi Arabistan’dan getirip şifa niyetiyle insanlara içireceklerdi. Bunu hakaret anlamında demiyorum, yorum da değildir. Çünkü sağlam diye kabul edilen hadisler ortada.
Bakalım sayın Süleyman Ateş nasıl bir sonuca gitmiş; onu da aktarayım. Çünkü onun konuya bakışı, Tecrid-i Sarih mütercimi ve yorumcusunun açıklamasıyla genel İslami kesimin görüşüne terstir.
Kendisi, Hz. Muhammed’in bu insanları bu şekilde öldürmediklerini iddia ediyor, bunu inkar ediyor. Deve sidiğinin şifa olamayacağını ve Hz. Muhammed’in bunu yapmadığını öne sürüyor. Bakalım hangi kanıt ve argümanlarla bunu teyit etmeğe çalışmış.
1-) Hadislerde deniliyor ki, bu insanlar Ukl-Ureyne kabilesindendi.Kimi rivayetlerde bunlar yalnız Ukl kabilesinden, kimilerinde bir grup insanlar, bir topluluk, kimilerinde yalnız Ureyne kabilesinden şeklinde alatılınca, sayın Ateş bunu sorun yapıyor ve madem kim oldukları konusunda netlik yoktur; o halde buna güven olmaz diyor. Hatta Ukl-Ureyne’den başka bir de “Becile” kabilesini ekliyor. Bir kere Becile ayrı bir kabile değildir. Becile büyük bir kabile ve Ureyne de onun bir kolu. Bugünkü tabirle sanki biri ilçe, diğeri de o ilçenin köyü gibi. İlgili kaynaklarda zaten bu şekilde açıklma var[15] Bir de Ucl kabilesini ekliyor ve referans da Buhari’yi gösteriyor. Onun kaynak olarak gösterdiği yerde “Ucl” değil; Ukl geçiyor. Sanırım dikkatinden kaçmıştır.[16] Bir kere altı hadis kaynaklarında Ucl kelimesi hiç geçmiyor. Bir de bazı kaynaklarda Beni Füzare, Beni Süleym gibi isimler geçiyor. Sayın hocanın bu kelime taktiğine başvurmasının nedeni, dinden haberi olmayan saf müslümanın kafasını karıştırmak. Çünkü ceza işlenmiştir; bu konuda var olan kanıtlarda sorun yok. Şairin dediği gibi, “Bir mektup yazdım; ha sana , ha Hasan’a”. Ceza uygulandıktan sonra artık kişiler şunlar mı bunlar mı bu o kadar sorun değil. Süleyman hoca böylelikle işi yokuşa süremk istiyor; ancak bu taktiğin başarı şansı yok.
2-) Bir diğer argümanı da, alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in böylesine ağır bir cezayı uygulaması mümkün değildir diyor. Ayrıca temizliğe önem veren bir Muhammed nasıl olur da hayvan pisliğini o insanlara ilaç niyetiyle içirsin şeklinde bir mantık yürütüyor. Yani yanlışın adresini başka yerde arıyor; asıl yanlışı dillendirmekten uzak kalıyor veya ne bileyim belki de inanıyor.
3-) Bir de burada Hz. Muhammed’in bu yaptıklarına karşı şeriat dersini veriyor: Efendim bu olayda bir hırsızlık söz konusudur(aslında olay bir gasbdır; hırsızlık da değildir). Bu da eğer develer kapalı yerden çalınmış olsaydı ancak el kesme cazası uygulanırdı; hırsızlıkta kol ve bacak kesilmez diyor. Fakat bu olayda develeri kapalı yerden değil de; açık yerden aldıklarına göre, el kesmek de yoktur diyor. Bir de ayet bir kere bu fakir-zavallı kişilere uymuyor, onlar için inmemiştir diyor ve şöyle açıklıyor. Ayete göre bu ceza, yeryüzünde bozgunculuk yapan, Allah ve peygambere karşı savaşan kişilere verilir. Peki bu durumda bu hasta olan zavallı kaç kişi nasıl Allah’a karşı savaş ilan ettiler ki bu cezayı hakkettiler gibi bir mantık yürütüyor. Şunu da söylüyor. D iyelim ki bu insanlar o çobanı katlettiler; peki kim gördü, şahitler kimdi gibi sorularla olayın gerçekleşmediğini kanıtlamaya çalışıyor. Hatta şahit varsa ancak kısasa kısas gerekir diyor. Burada Kur’an’daki kısas ve el kesme cezalarını tabi ki kabul ediyor ve normal karşılıyor!
Sanki dini kuralların Muhammed’den çıktığını bilmiyor da onun icraatını onun kurallarına göre değerlendiriyor. Dini kurallarla Muhammed’in durumu,”Tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan” misaline benzemiyor: Kurallar Muhammed’den çıkmıştır. Ne istemişse onu yapmıştır. Kurallar daha sonra onun sistemi içinden seçilmiştir. Ona göre, sanki ayette geçen Allah’a karşı muharebe kelimesinden kasıt gerçek savaştır. Burada Allah’a karşı savaş, onun emir ve yasaklarını dinlememek demektir. Yoksa Allah görünen bir şey değil ki ona karşı savaş edilsin. Bu hasta birkaç kişi nasıl Allah’a karşı savaşabilir diyor.
4-) Bir de Kur’an’da pek de önemsenmeyen kelimelere takılıyor. Mesela; ayette bu cezalar anlatılırken, “Ya” anlamında olan”Ev” atıf harfi kullanılmış; “Ve” bağlacı şeklinde geçmiyor. Ve bağlacı olsaydı tüm bu cezalar birden uygulanabilirdi; ancak “yoksa” bağlacı olunca bunlardan biri uygulanır diyor. Durum bu olunca Hz. Muhammed nasıl tüm cezaları onlara uygulamış; bu olamaz diyor. Bir de ayette geçen muharebe kelimesinin fiil kalıbı şimdiki ve gelecek zaman kipindedir(Yüharibune). Yani kim bundan böyle bu ayette belirtilen suçları işlerse bu ceza uygulanır diyor. Halbuki eğer maksat o insanların olayı olsaydı, ayet daha sonra geldiğine göre geçmiş zaman kipiyle(Harebu) g elmesi gerekiyordu . Yani “Allah ve resulüne karşı daha önce savaş açmış olanların cezası işte budur”şeklinde olmalıydı diyor. Az sonra bunu açıklamasını yapacağım.
5-) Bir de burada tüm hadis kaynaklarında anlatılan ve bugüne kadar sağlamlığı tartışılmayan bu Ukl-Ureyne olayını içeren hadisi kabul etmiyor. Yani Hz. Muhammed bir kere böyle bir ceza uygulamamıştır diyor. Gerekçe de, bunu rivayet eden kişiler Enes b. Malik ve Ebuhüreyre’dir de ondan. Çünkü Hz. Muhammed vefat edince Enes henüz 15 yaşlarında bir çocuk ve Ebuhüreyre de Hz. Muhammed’in ölümünden 3 yıl önce müslüman olunca artık bu olay (eğer doğruysa) daha önce hicri dördüncü yılında olmuştur diyor. Dolayısıyla hem Enes’in küçük olması, hem de Ebuhüreyre’nin olaydan sonra müslüman olması, onların hadislerinin sağlıklı olmadığını kanıt olarak belirtiyor. Aslında bu ağır ceza, zaman içinde islam yöneticilerin hesabına g eldiği için, bilerek Hz. Muhammed’e mal edilmiştir,iftiradır, hadisler sahtedir diyor. İddialarını doğrulamak için ayrıca Ebuhüreyre üzerinde çok duruyor ve onun hadisleri hakkında güvensizlik oluşturmak için onun bibliyografisiyle/siciliyle ilgili dört sayfalık özel ve olumsuz bir açıklama da yapıyor.[17]
6-) Aslında bu ağır cezayı içeren ayet, Hz. Muhammed’le yahudiler arasında yapılan bazı anlaşmaları, yahudilerin bozmaları sonucu onlar hakkında inmiştir diyor. Demek ki ona göre söz konusu yahudiler olunca tanrının böyle bir ceza ayetini göndermesi gayet doğaldır. Ama bu inançta olanlar şunu hiç düşünmüyorlar ki, tanrı madem ki biz insanları yaratmış ve madem ki iyiliğimizi istiyor, o zaman makul-geçerli bir çözüm göstermesi gerekiyor. Kol-bacak kesin diyen tanrıdan korkulur doğrusu. İşte hoca bunu olumlu karşılıyor.
Başta da belirttim ki, bir yönüyle Sait Nursi’nin de görüşünü yazacağım. O da Ebuhüreyre ile ilgilidir. Hani Süleyman Ateş Ebuhüreyre’yi nerdeyse hadisler konusunda saf dışı bırakır. Ama Sait Nursi tam da tersini işliyor kaynaklarında[18]. Onu öylesine övgüyle anlatıyor ki, sanki Hz. Muhammed’in yardımcısı, tabir caizse yedek peygamberi gibi. Tabi ki bu bakış açısı aynı zamanda tüm mezhep liderlerin ve islami önderlerin de görüşü.
Süleyman Ateş’in Ebuhüreyre hakkında yazdıklarından bir özet vereyim. Halife Ömer ona güvenmediği için hadis rivayet etmeyi kendisine yasaklamıştı. Ömer hayatta olduğu sürece, Ebuhüreyre onun korkusundan diyemezdi ki Muhammed şu hadisi şöyle demiş. Hz. Ayşe ve İbni Ömer de onun hadislerine kuşkuyla bakıyorlardı diyor. Hatta Ömer onu Bahreyen’e vali tayin ederken, malında çok artış olur(yani rüşvet alır), bu yüzden Ömer hem onu valilikten alır, hem da malına el koyar. Hatta Ömer ona, Allah ve Kitap düşmanı, sen bu fazla malı nerden getirdin diye ağır hakaretlerde bulunur. Ebuhüreyre eşeğe binip Medine sokaklarından geçerken halka, “Çekilin çekilin vali geliyor” diye seslenirdi diyor. Kısacası, Ebuhüreyre’yi sanki komedyen, Nasrettin hoca tipi bir kişiliğin sahibi olarak takdim ediyor. Ama ilgili ceza ayetini ve tabi ki Muhammed’i kurtarmak için kusuru ba şkalarında arıyor. Diyanet’in terceme ettiği Tecrid-i Sarih mütercimi Ahmet Naim de, ”Bu hadis ve olay hakkında şüphe etmek hiçbir müslümanın işi (haddi) değildir” diyor.
Peki bu durumda normal bir müslüman ne yapsın, hangisi doğru, hangisine inansın?
İşte bu anlattıklarımdan sonra şimdi de konuyu toparlamaya geçeyim.
Bir kere sayın Süleyman Ateş’in,”Efendim o insanların olayı daha önce olmuş, ayet ise daha sonra gelmiş; dolayısıyla ayet onlarla ilgili olsaydı, Allah’a karşı şavaşmış olanlar (Harebu) şeklinde geçmiş zaman kipiyle söylenmesi gerekiyordu sözü, talihsiz bir açıklama. Çünkü bu zaman kipleri Kur’an’da (bazı istisnai durumlar dışında) pek uygulanmıyor. Hocanın bu basit kuralı bilmediğini iddia etmiyorum; bir taktik olarak öne sürdüğünü tahmin ediyorum. Bu kuralın genelde Kur’an’da geçerli olmadığına ilişkin bir-iki kısa örnek vermek gerekirse;
a) ”Biz en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık. Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk. O şeytanlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler ( onları yok eder).[19]
Burada son cümlede geçen ”Söz kapan olursa” anlamını veren fiil ’Hatife’ şeklinde geçmiş zaman kipiyle yazılmış; ’Yahtafu’ şeklinde şimdiki ve gelecek zamanı belirten fiil kipiyle yazılmamıştır. Halbuki burada tüm zamanlar geçerlidir; bir süreklilik söz konusudur. Ama buna rağmen geçmiş zaman kipiyle kullanılmıştır.
Yine ’Onu da delip geçen bir alev izler’ cümlesindeki ’İzler’ anlamına gelen ’Etbeahü’ kelimesi, dili geçmiş kipiyle yazılmış; ancak burada geniş zaman anlamını taşır.
b) ”Mutlu olanlar cennettedirler, gökler ve yer durdukça onlar orada ebedi kalacaklardır; kesintisiz bir lütuf olmak üzere” diyor[20]. Burada ’Gök ve yer durdukça’ cümlesindeki ”Durdukça” geçmiş zaman kipiyle (Arapçası Dâmet olarak ) yazılmıştır. Halbuki cennette olanlar orada ebediyyen kalacak, ta ki yer ve gök var oldukları sürece. Yani fiil mazi(geçmiş zaman) kipiyle yazılmış; ancak hadise cennet ehliyle ilgilidir, gelecekle ilgilidir. Yoksa kelime oyununa takılsaydık, ’Yer ve gök devam edecekleri sürece’ şeklinde gelecek zaman kipi olan ’Tedumü’ fiil kalıbı kulanılmalıydı demek olurdu. Yanlış anlaşılmasın! Bu gayet normalidir ve her dilde de geçerlidir. Mesela Türkçe’de, ’Yarın önemli bir etkinliğe katılıyorum’ denilebilir ve sıkça da şimdiki zaman kipi, gelecek için kullanılabilir. Yani illa ki ’Yarın önemli bir etkinliğe katılacağım’ şeklinde gelecek zaman kipi kullanılır diye bir şey yok. Dediğim gibi bu her dilde geçerlidir. Hele Kur’an bu gibi örneklerle doludur.
Yine sayın Süleyman Ateş’in öne sürdüklerinden biri, o ağır cezayı içeren ayette(ki öldürün, çarmıha gerin, el ve bacakları kesin ayeti, Maide, 33) ‘Ve bağlacının kullanılmamış olması; bunun yerine ’Ya’ anlamına gelen atıf harfinin (Arapçası Ev olan) kullanılmış olması. Bu görüş tefsirlerde de detaylıca işlenmiştir. Yani yeni bir konu değildir[21]. Tabi ki bu durumda ayette geçen cezalardan ‘Ya şu , ya da bu uygulanır’ anlamı çıkar. Yani Hz. Muhammed’in o insanlara uyguladığı söylenen tüm cezalar, ayete göre uygulanamz sonucu ortaya çıkar diyor ve bundan yola çıkarak Hz. Muhammed’in böyle bir cezayı uygulamadığını öne sürüyor; ancak bu da kurtarmıyor. Çünkü eğer bu arapça gramatik Kur’an’da uygulansa dengeler altüst olur. Kısacası, hocanın ileri sürdüğü argümanlar Kur’an’da geçerli değildir. (İstisnai durumlar dışında) Buna birkaç örnek vereyim.
1)Nisa suresinde,’Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın, onları dövün’ deniliyor.[22] Burada ‘Ve’ bağlacı geçiyor. Hocanın dediği gibi eğer ‘Ve’olu rsa hepsi birden uygulanır; ancak’ Ya da/Yoksa’ olursa tek bir şık uygulanır sözü bu ayette geçersizdir. Ayette demek istenen, önce öğüt, sonra yatakların ayrı olması, bu da sonuç vermiyorsa son alternatif dövmek gelir. Halbuki bağlaç, ‘Ve’ bağlacıdır ve bu durumda demek ki hem öğüt verin, hem yataklar ayrı olsun ve hem de dövün olması gerekir; ancak anlam böyle değildir. Kısacası, ‘Ve’ bağlacıyla ‘Ya da/Yoksa’ anlamına gelen ‘Ev’ bağlacı birbirlerin yerlerine kullanılan harflerdir ve bu konuda sorun yoktur. Hep belirtiyorum; istisnai durumlar vardır ve onlar da bellidir.
Aynı Sureden başka bir meşhur örnek vereyim.
”Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur”[23] deniliyor.
Ayrıca bunu değerlendirmekle birilerin düşüncelerini çörütmek, kendime de pay çıkarmak gibi basit ve sığ bir anlayışım asla düşünülmemelidir. Amacım, insanlığı ilgilenlendiren çok önemli bir konuda okurları bilgilendirmektir.
Mevzu, Kur’an’da Maide suresinde geçen bir ayet ve ona bağlı olarak en başta hadislerde ve ilgili islami kaynaklarda anlatılan bir olay var. Önce ayetin mealini vereyim, daha sonra gerçekleşen olayı özetleyeyim.
1-) ”Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır” (Diyanet’in Kur’an terecemesinden, Maide, 33)
2-) ”Allah'a ve peygamberine karşı savaşmaya kalkışan ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, öldürülmelerinden veya asılmalarından veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesinden veya bulundukları yerden sürülmelerinden başka bir şey olamaz. Bu, onların dünyada çekecekleri bir zillettir. Ahirette ise kendilerine büyük bir azap vardır”(Hamdi Yazır’ın Kur’an tercemesinden)
3-) Allah ve elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmağa çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir.Âhirette ise onlara büyük bir azab vardır (Süleyman Ateş’in Kur’an tercemesinden)
4-) ”Allah ve resulüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası şudur: Öldürülürler yahut asılırlar yahut elleriyle ayakları çaprazlamasına kesilir yahut bulundukları yerden sürülürler. Bu onlar için dünyada bir rezilliktir. Âhirette de onlara büyük bir azap vardır”(Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an terecemesinden)
Şimdi de hadise nedir, neyin nesidir onu izah edeyim.
Hicri (Medine döneminin) altıncı yılında Ukl kabilesiyle Becile kabilesine bağlı Ureynelilerden (yaygın olan görüşe göre) 8 kişilik bir grup Medine’ye gelip Hz. Muhammed’e ‘Müslüman olduklarını’ bildiriyorlar. Ancak Medine havası onlara iyi gelmiyor ve hastalanıyorlar. Sonuçta Hz. Muhammed onlara, gidin falanca yerde( Medine’den 6 mil uzakta “Feyfa’ul Habar” adında sakin bir yerde) devlete ait develer var; siz onların sütünden ve sidiğinden için iyileşirsiniz diyor. Bunlar da gidip önerilen programa uyuyorlar ve sözde iyileşiyorlar. Daha sonra Yesar adındaki çobanı öldürerek devele ri alıp götürüyorlar. Hatta kaynaklarda bu insanların öldürüldüğü yerin ismi “el-Münekka” diye geçiyor. Aynı zamanda götürülen develerin saysı da belli:15 deve; birini de kesip yiyorlar.[1] Peki sonuç ne oldu, bir de bunu özetleyeyim.
Sağlam diye kabul edilen altı temel hadis kaynaklarında müşterek olarak ve birkaç yerde tekrar edilerek konuya ilişkin bilgiler var. Diyanet’in terceme ettiği Tecrid-i Sarih’teki hadisi temel alarak konuyu özetleyeyim.
Hz. Muhammed, birgün sabahın erken saatlerinde bu çalma ve çoban öldürme haberini duyar duymaz, onların peşinden Kürz b. Cabir veya Sait b. Zeyd komutasında silahlı bir grup gönderir. Onlar gün yükselirken (çok kısa zamanda) o insanları yakalayıp Hz. Muhammed’in yanına getirirler. Hz. Muhammed’in talimatıyla onların elleri ve bacakları kesilir, gözleri oyulur ve henüz ölmemiş; ancak can çekişen o insanları, sıcaklığıyla meşhur olan “Harre” denilen yere bırakırlar (artık bu şekilde can verene kadar terk ölüme terk edilirler). O arada su istiyorlar; ancak kendilerine su da verilmiyor. Kütüb-i Sitte denilen tüm hadis kaynaklarında ve Tecrid-i Sarih’te olayın müşterek özeti bu[2]. Şu notu eklemekte yarar var. Bu konuda var olan hadislerin sonunda Ebu Kılabe şunu da belirtiyor: Bu ceza, hem çalmak suçunu işlemekten, hem adam öldürmekten, hem inandıktan sonra dinden çıkmalarından ve hem de böylece Allah’a ve peygambere karşı da savaşmış insanlar sınıfına girmelerinden dolayı onlara uygulandı diyor ve tam da az önce anlamını sunduğum Maide suresi 33.’ü ayetine uyarlıyor. Bu gerekçe, aynı zamanda Diyanet’in tercemesinde de geçiyor.[3]
Olayı bu şekilde anlatan hadisler, Buhari’de sekiz farklı bölümde onüç sefer geçmektedir. Ebu Kılabe, Katade, Sabit adındaki raviler Enes bin Malik’ten aktarıyorlar.[4]. Müslim’de “Kasame” bölümünde dokuz farklı ravi zinciriyle geçmektedir. Burada Süheyb, H amit, Ebu Kılabe, Muaviye b. Karre, Katade ve Süleyman Teymi adındaki bu altı şahıs Enes b. Malik’ten aktarıyorlar[5]. Nesai’de Tahrim-i Dem kısmında bu hadis 20 sefer, Taharet kısmında da iki sefer farklı ravi zinciriyle yazılmıştır. Burada hadis Hz. Ayşe, Enes b. Malik,Urve, Sait b. Müseyyeb, Zübeyir, halife Ömer’in oğlu Abdullah ve Ebu Zenad gibi kişilerden aktarılmıştır. [6] Ebu Davud ise, Enes b. Malik, halife Ömer’in oğlu Abdullah ve Ebu Zenad’dan aktarmıştır. Tirmzi’de, Taharet kısmında geçen bu hadisler, Enes b. Malik’a dayanmaktadır[7]. Konuya ilişkin İbni Mace’deki hadisler ise Hz. Ayşe ve Enes’e dayanır.
Tabi ki Maide sursi 33. ayetiyle ilgili tefsirlerde daha teferruatlı bilgiler var; ancak islami kesim tarafından sahih diye bilinen hadislerdeki bilgiler ve var olan ilgili ayet, konunun çözümü için yeterli. O bakımdan o detaylara girmeyi gereksiz buluyorum. Kaldı ki, tefsirlerde daha ağır aktarımlar var. Örneğin; Hz. Muhammed’in ateşte ısıttığı çivilerle onları dağladığı, gözlerini oyduğu, ateşte yaktığı gibi farklı bilgiler anlatılıyor[8]. Kurtubi kendi tefsirinde, “Onlar o halde su isterken, Muhammed buna karşılık’Ateş’ yanıtını veriyor. Yani size su mu vereceğim; zıkkım için anlamında alaylı bir şekilde yanıt veriyor[9] diyor. Belirttiğim gibi detaylara girmeğe gerek yok. Bir kere ortada ağır bir ceza yönteminden söz eden ayet var ve uygulma örneği de hadis külliyatında geçiyor.
Az önce de ifade edildiği gibi, altı hadis kaynaklarında geçen bu olay, birkaç sahabe tarafından aktarılıyor; ama en çok Enes b. Malik’in ismi geçiyor. Bu da normaldir. Çünkü Enes’in ayrıcalığı vardı. Kendisi, Hz. Muhammed’e on yıl yaverlik yapmış, hep onunla beraber olmuştur.[10]
Olayı bu şekilde ilgili kaynaklardan özetledikten sonra tekrar başa döneyim: Kim ne demiş; bir bakalım.(Diyanet, Süleyman Ateş ve İslam önderlerin görüşü ne?)
Önce Diyanet’ten başlayayım. Bir kere Diyanet’in yazdıklarında bazı bilgi eksikliklerini gördüm, önce onları hatırlatayım. Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesinde deniliyor ki, bu katliamla ilgili hadis, Buhari’de yedi yerde, dokuz farklı yolla geçiyor. Müslim’de de Hudud başlığı altında yedi yolla, Nesai’de dört yolla alınmıştır ve diğer hadis kaynaklarının tasnifine bu şekilde devam ediliyor. Belli ki, kitabı terceme eden bu hadis kaynaklarını yeterince gözden geçirmemiştir. Çünkü Buhari’de sekiz büyük bölümde onüç sefer ve onüç farklı ravi zinciriyle geçiyor. Bunun dökümanını dipnot olarak ekliyorum[11]. Görüldüğü gibi bu olayla ilgili Buhari’de kabarık bir liste var. Nesai bu cinayetle ilgili hadisi sadece bir bölümde yirmi sefer aktarmıştır. Ayrıca başka bir bölümde de iki sefer almıştır.[12] Benim için önemli olan içeriktir; sayısal ifadeye pek takılmam. Ancak madem Diyanet bu işi yapmış, bunun hakkını vererek yapmalıydı. Çünkü bu hadisler Buhari’de yedi sefer geçiyorsa ayrıdır, bunun iki katı kadar geçiyorsa farklıdır. Bir de bakarsın yazılmayan hadislerde farklı bir ipucu ortaya çıktı. O yüzden hepsini belirtmek önemlidir.
Gelelim işin önemli kısmına: Konuya ilişkin Tecrid-i Sarih mütercimi ve yorumcusu Ahmed Naim’in açıklaması.
Kendisi özetle şunları anlatıyor. Bazıları, Hz. Muhammed’in bu insanları bu şekilde öldürdüğünü tartışma konusu yapıyorlar. Yıllar önce bu hususta uzunca bir yazı yazmıştım, ondan bir özet aktarmak istiyorum diyor ve devam ediyor. Bunu anlatırken de Ahmet Zeyni Dahlan’ın(1816-1886) hazırlamış olduğu siyer kitabını temel alarak konuyu özetlemek isterim diyor. Hemen hemen hadiste anlatılanları yazıyor; ancak Hz. Muhammed bu insanlara iyilik yaptı, onlar ise çobanın ellerini ve ayaklarını kesip gözlerine diken patırarak “Müsle” denilen işkenceyle onu öldürdüler ve develeri çaldılar. Dolayısıyla Hz. Muhammed onlara karşı farklı bir şey uygulamamış; ancak kısasa karşı kısas uygulamıştır diyor ve olayı gayet normal görüyor. Bu konuda bazı islam otoriterlerin isimlerini de veriyor[13], onlar da kaynaklarında birçok hadis ekleyerek bunu işlemişlerdir diyor ve öldürülen bu insanlarla ilgili hadisler konusunda da,”Bu hadisler ve olay hakkında şüphe etmek hiçbir müslümanın işi(haddi) değildir” cümlesiyle nokta koyuyor.
Deve idrarının ilaç olup olmaması konusunda da iki noktadan bakmak lazımdır diyor. Biri tedavi açısından, diğeri de pislik. Bir kere o dönemde arapların deve sidiğiyle tedavi yaptıkları bir gerçektir diyor. Hatta deve sidiğinin ilaç olduğuna ilişkin islam alimlerinden kitap yazanlar da vardır diyor ve Davut Antaki’den örnekler veriyor. Kısacası, ilaç olabileceğini savunuyor. Deve sidiği necis mi değil mi konusunda da islam alimleri arasında ihtilaflar vardır diyor.
Bu deve idrarıyla ilgili hadis ve yorumlarına bakınca şöyle farklı bir hadis hatırıma geldi. Hz. Muhammed, “Her kim hergün sabahları ac karna yedi tane hurma (kimi rivayetlerde Medine’nin Acve denilen hurma cinsinden) yerse, o gün içinde o kimseye ne zehir (yılan-akrep gibi) ne de sihir/büyü zarar veremez” diyor. Bu hadis Buhari’de kaç yerde, Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesinde ve Müslim’de geçmektedir[14].
Hurma reklamı sorun değil de; çünkü nasıl olsa bir yiyecektir, sakıcası yok, isteyen yiyebilir. Ama iyi ki müslümanlar deve sidiğiyle ilgili hadisi duymamışlar; yoksa hurma, zemzem suyu gibi arapların deve sidiğini de kavanoslara doldurup Suudi Arabistan’dan getirip şifa niyetiyle insanlara içireceklerdi. Bunu hakaret anlamında demiyorum, yorum da değildir. Çünkü sağlam diye kabul edilen hadisler ortada.
Bakalım sayın Süleyman Ateş nasıl bir sonuca gitmiş; onu da aktarayım. Çünkü onun konuya bakışı, Tecrid-i Sarih mütercimi ve yorumcusunun açıklamasıyla genel İslami kesimin görüşüne terstir.
Kendisi, Hz. Muhammed’in bu insanları bu şekilde öldürmediklerini iddia ediyor, bunu inkar ediyor. Deve sidiğinin şifa olamayacağını ve Hz. Muhammed’in bunu yapmadığını öne sürüyor. Bakalım hangi kanıt ve argümanlarla bunu teyit etmeğe çalışmış.
1-) Hadislerde deniliyor ki, bu insanlar Ukl-Ureyne kabilesindendi.Kimi rivayetlerde bunlar yalnız Ukl kabilesinden, kimilerinde bir grup insanlar, bir topluluk, kimilerinde yalnız Ureyne kabilesinden şeklinde alatılınca, sayın Ateş bunu sorun yapıyor ve madem kim oldukları konusunda netlik yoktur; o halde buna güven olmaz diyor. Hatta Ukl-Ureyne’den başka bir de “Becile” kabilesini ekliyor. Bir kere Becile ayrı bir kabile değildir. Becile büyük bir kabile ve Ureyne de onun bir kolu. Bugünkü tabirle sanki biri ilçe, diğeri de o ilçenin köyü gibi. İlgili kaynaklarda zaten bu şekilde açıklma var[15] Bir de Ucl kabilesini ekliyor ve referans da Buhari’yi gösteriyor. Onun kaynak olarak gösterdiği yerde “Ucl” değil; Ukl geçiyor. Sanırım dikkatinden kaçmıştır.[16] Bir kere altı hadis kaynaklarında Ucl kelimesi hiç geçmiyor. Bir de bazı kaynaklarda Beni Füzare, Beni Süleym gibi isimler geçiyor. Sayın hocanın bu kelime taktiğine başvurmasının nedeni, dinden haberi olmayan saf müslümanın kafasını karıştırmak. Çünkü ceza işlenmiştir; bu konuda var olan kanıtlarda sorun yok. Şairin dediği gibi, “Bir mektup yazdım; ha sana , ha Hasan’a”. Ceza uygulandıktan sonra artık kişiler şunlar mı bunlar mı bu o kadar sorun değil. Süleyman hoca böylelikle işi yokuşa süremk istiyor; ancak bu taktiğin başarı şansı yok.
2-) Bir diğer argümanı da, alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in böylesine ağır bir cezayı uygulaması mümkün değildir diyor. Ayrıca temizliğe önem veren bir Muhammed nasıl olur da hayvan pisliğini o insanlara ilaç niyetiyle içirsin şeklinde bir mantık yürütüyor. Yani yanlışın adresini başka yerde arıyor; asıl yanlışı dillendirmekten uzak kalıyor veya ne bileyim belki de inanıyor.
3-) Bir de burada Hz. Muhammed’in bu yaptıklarına karşı şeriat dersini veriyor: Efendim bu olayda bir hırsızlık söz konusudur(aslında olay bir gasbdır; hırsızlık da değildir). Bu da eğer develer kapalı yerden çalınmış olsaydı ancak el kesme cazası uygulanırdı; hırsızlıkta kol ve bacak kesilmez diyor. Fakat bu olayda develeri kapalı yerden değil de; açık yerden aldıklarına göre, el kesmek de yoktur diyor. Bir de ayet bir kere bu fakir-zavallı kişilere uymuyor, onlar için inmemiştir diyor ve şöyle açıklıyor. Ayete göre bu ceza, yeryüzünde bozgunculuk yapan, Allah ve peygambere karşı savaşan kişilere verilir. Peki bu durumda bu hasta olan zavallı kaç kişi nasıl Allah’a karşı savaş ilan ettiler ki bu cezayı hakkettiler gibi bir mantık yürütüyor. Şunu da söylüyor. D iyelim ki bu insanlar o çobanı katlettiler; peki kim gördü, şahitler kimdi gibi sorularla olayın gerçekleşmediğini kanıtlamaya çalışıyor. Hatta şahit varsa ancak kısasa kısas gerekir diyor. Burada Kur’an’daki kısas ve el kesme cezalarını tabi ki kabul ediyor ve normal karşılıyor!
Sanki dini kuralların Muhammed’den çıktığını bilmiyor da onun icraatını onun kurallarına göre değerlendiriyor. Dini kurallarla Muhammed’in durumu,”Tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan” misaline benzemiyor: Kurallar Muhammed’den çıkmıştır. Ne istemişse onu yapmıştır. Kurallar daha sonra onun sistemi içinden seçilmiştir. Ona göre, sanki ayette geçen Allah’a karşı muharebe kelimesinden kasıt gerçek savaştır. Burada Allah’a karşı savaş, onun emir ve yasaklarını dinlememek demektir. Yoksa Allah görünen bir şey değil ki ona karşı savaş edilsin. Bu hasta birkaç kişi nasıl Allah’a karşı savaşabilir diyor.
4-) Bir de Kur’an’da pek de önemsenmeyen kelimelere takılıyor. Mesela; ayette bu cezalar anlatılırken, “Ya” anlamında olan”Ev” atıf harfi kullanılmış; “Ve” bağlacı şeklinde geçmiyor. Ve bağlacı olsaydı tüm bu cezalar birden uygulanabilirdi; ancak “yoksa” bağlacı olunca bunlardan biri uygulanır diyor. Durum bu olunca Hz. Muhammed nasıl tüm cezaları onlara uygulamış; bu olamaz diyor. Bir de ayette geçen muharebe kelimesinin fiil kalıbı şimdiki ve gelecek zaman kipindedir(Yüharibune). Yani kim bundan böyle bu ayette belirtilen suçları işlerse bu ceza uygulanır diyor. Halbuki eğer maksat o insanların olayı olsaydı, ayet daha sonra geldiğine göre geçmiş zaman kipiyle(Harebu) g elmesi gerekiyordu . Yani “Allah ve resulüne karşı daha önce savaş açmış olanların cezası işte budur”şeklinde olmalıydı diyor. Az sonra bunu açıklamasını yapacağım.
5-) Bir de burada tüm hadis kaynaklarında anlatılan ve bugüne kadar sağlamlığı tartışılmayan bu Ukl-Ureyne olayını içeren hadisi kabul etmiyor. Yani Hz. Muhammed bir kere böyle bir ceza uygulamamıştır diyor. Gerekçe de, bunu rivayet eden kişiler Enes b. Malik ve Ebuhüreyre’dir de ondan. Çünkü Hz. Muhammed vefat edince Enes henüz 15 yaşlarında bir çocuk ve Ebuhüreyre de Hz. Muhammed’in ölümünden 3 yıl önce müslüman olunca artık bu olay (eğer doğruysa) daha önce hicri dördüncü yılında olmuştur diyor. Dolayısıyla hem Enes’in küçük olması, hem de Ebuhüreyre’nin olaydan sonra müslüman olması, onların hadislerinin sağlıklı olmadığını kanıt olarak belirtiyor. Aslında bu ağır ceza, zaman içinde islam yöneticilerin hesabına g eldiği için, bilerek Hz. Muhammed’e mal edilmiştir,iftiradır, hadisler sahtedir diyor. İddialarını doğrulamak için ayrıca Ebuhüreyre üzerinde çok duruyor ve onun hadisleri hakkında güvensizlik oluşturmak için onun bibliyografisiyle/siciliyle ilgili dört sayfalık özel ve olumsuz bir açıklama da yapıyor.[17]
6-) Aslında bu ağır cezayı içeren ayet, Hz. Muhammed’le yahudiler arasında yapılan bazı anlaşmaları, yahudilerin bozmaları sonucu onlar hakkında inmiştir diyor. Demek ki ona göre söz konusu yahudiler olunca tanrının böyle bir ceza ayetini göndermesi gayet doğaldır. Ama bu inançta olanlar şunu hiç düşünmüyorlar ki, tanrı madem ki biz insanları yaratmış ve madem ki iyiliğimizi istiyor, o zaman makul-geçerli bir çözüm göstermesi gerekiyor. Kol-bacak kesin diyen tanrıdan korkulur doğrusu. İşte hoca bunu olumlu karşılıyor.
Başta da belirttim ki, bir yönüyle Sait Nursi’nin de görüşünü yazacağım. O da Ebuhüreyre ile ilgilidir. Hani Süleyman Ateş Ebuhüreyre’yi nerdeyse hadisler konusunda saf dışı bırakır. Ama Sait Nursi tam da tersini işliyor kaynaklarında[18]. Onu öylesine övgüyle anlatıyor ki, sanki Hz. Muhammed’in yardımcısı, tabir caizse yedek peygamberi gibi. Tabi ki bu bakış açısı aynı zamanda tüm mezhep liderlerin ve islami önderlerin de görüşü.
Süleyman Ateş’in Ebuhüreyre hakkında yazdıklarından bir özet vereyim. Halife Ömer ona güvenmediği için hadis rivayet etmeyi kendisine yasaklamıştı. Ömer hayatta olduğu sürece, Ebuhüreyre onun korkusundan diyemezdi ki Muhammed şu hadisi şöyle demiş. Hz. Ayşe ve İbni Ömer de onun hadislerine kuşkuyla bakıyorlardı diyor. Hatta Ömer onu Bahreyen’e vali tayin ederken, malında çok artış olur(yani rüşvet alır), bu yüzden Ömer hem onu valilikten alır, hem da malına el koyar. Hatta Ömer ona, Allah ve Kitap düşmanı, sen bu fazla malı nerden getirdin diye ağır hakaretlerde bulunur. Ebuhüreyre eşeğe binip Medine sokaklarından geçerken halka, “Çekilin çekilin vali geliyor” diye seslenirdi diyor. Kısacası, Ebuhüreyre’yi sanki komedyen, Nasrettin hoca tipi bir kişiliğin sahibi olarak takdim ediyor. Ama ilgili ceza ayetini ve tabi ki Muhammed’i kurtarmak için kusuru ba şkalarında arıyor. Diyanet’in terceme ettiği Tecrid-i Sarih mütercimi Ahmet Naim de, ”Bu hadis ve olay hakkında şüphe etmek hiçbir müslümanın işi (haddi) değildir” diyor.
Peki bu durumda normal bir müslüman ne yapsın, hangisi doğru, hangisine inansın?
İşte bu anlattıklarımdan sonra şimdi de konuyu toparlamaya geçeyim.
Bir kere sayın Süleyman Ateş’in,”Efendim o insanların olayı daha önce olmuş, ayet ise daha sonra gelmiş; dolayısıyla ayet onlarla ilgili olsaydı, Allah’a karşı şavaşmış olanlar (Harebu) şeklinde geçmiş zaman kipiyle söylenmesi gerekiyordu sözü, talihsiz bir açıklama. Çünkü bu zaman kipleri Kur’an’da (bazı istisnai durumlar dışında) pek uygulanmıyor. Hocanın bu basit kuralı bilmediğini iddia etmiyorum; bir taktik olarak öne sürdüğünü tahmin ediyorum. Bu kuralın genelde Kur’an’da geçerli olmadığına ilişkin bir-iki kısa örnek vermek gerekirse;
a) ”Biz en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık. Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk. O şeytanlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler ( onları yok eder).[19]
Burada son cümlede geçen ”Söz kapan olursa” anlamını veren fiil ’Hatife’ şeklinde geçmiş zaman kipiyle yazılmış; ’Yahtafu’ şeklinde şimdiki ve gelecek zamanı belirten fiil kipiyle yazılmamıştır. Halbuki burada tüm zamanlar geçerlidir; bir süreklilik söz konusudur. Ama buna rağmen geçmiş zaman kipiyle kullanılmıştır.
Yine ’Onu da delip geçen bir alev izler’ cümlesindeki ’İzler’ anlamına gelen ’Etbeahü’ kelimesi, dili geçmiş kipiyle yazılmış; ancak burada geniş zaman anlamını taşır.
b) ”Mutlu olanlar cennettedirler, gökler ve yer durdukça onlar orada ebedi kalacaklardır; kesintisiz bir lütuf olmak üzere” diyor[20]. Burada ’Gök ve yer durdukça’ cümlesindeki ”Durdukça” geçmiş zaman kipiyle (Arapçası Dâmet olarak ) yazılmıştır. Halbuki cennette olanlar orada ebediyyen kalacak, ta ki yer ve gök var oldukları sürece. Yani fiil mazi(geçmiş zaman) kipiyle yazılmış; ancak hadise cennet ehliyle ilgilidir, gelecekle ilgilidir. Yoksa kelime oyununa takılsaydık, ’Yer ve gök devam edecekleri sürece’ şeklinde gelecek zaman kipi olan ’Tedumü’ fiil kalıbı kulanılmalıydı demek olurdu. Yanlış anlaşılmasın! Bu gayet normalidir ve her dilde de geçerlidir. Mesela Türkçe’de, ’Yarın önemli bir etkinliğe katılıyorum’ denilebilir ve sıkça da şimdiki zaman kipi, gelecek için kullanılabilir. Yani illa ki ’Yarın önemli bir etkinliğe katılacağım’ şeklinde gelecek zaman kipi kullanılır diye bir şey yok. Dediğim gibi bu her dilde geçerlidir. Hele Kur’an bu gibi örneklerle doludur.
Yine sayın Süleyman Ateş’in öne sürdüklerinden biri, o ağır cezayı içeren ayette(ki öldürün, çarmıha gerin, el ve bacakları kesin ayeti, Maide, 33) ‘Ve bağlacının kullanılmamış olması; bunun yerine ’Ya’ anlamına gelen atıf harfinin (Arapçası Ev olan) kullanılmış olması. Bu görüş tefsirlerde de detaylıca işlenmiştir. Yani yeni bir konu değildir[21]. Tabi ki bu durumda ayette geçen cezalardan ‘Ya şu , ya da bu uygulanır’ anlamı çıkar. Yani Hz. Muhammed’in o insanlara uyguladığı söylenen tüm cezalar, ayete göre uygulanamz sonucu ortaya çıkar diyor ve bundan yola çıkarak Hz. Muhammed’in böyle bir cezayı uygulamadığını öne sürüyor; ancak bu da kurtarmıyor. Çünkü eğer bu arapça gramatik Kur’an’da uygulansa dengeler altüst olur. Kısacası, hocanın ileri sürdüğü argümanlar Kur’an’da geçerli değildir. (İstisnai durumlar dışında) Buna birkaç örnek vereyim.
1)Nisa suresinde,’Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın, onları dövün’ deniliyor.[22] Burada ‘Ve’ bağlacı geçiyor. Hocanın dediği gibi eğer ‘Ve’olu rsa hepsi birden uygulanır; ancak’ Ya da/Yoksa’ olursa tek bir şık uygulanır sözü bu ayette geçersizdir. Ayette demek istenen, önce öğüt, sonra yatakların ayrı olması, bu da sonuç vermiyorsa son alternatif dövmek gelir. Halbuki bağlaç, ‘Ve’ bağlacıdır ve bu durumda demek ki hem öğüt verin, hem yataklar ayrı olsun ve hem de dövün olması gerekir; ancak anlam böyle değildir. Kısacası, ‘Ve’ bağlacıyla ‘Ya da/Yoksa’ anlamına gelen ‘Ev’ bağlacı birbirlerin yerlerine kullanılan harflerdir ve bu konuda sorun yoktur. Hep belirtiyorum; istisnai durumlar vardır ve onlar da bellidir.
Aynı Sureden başka bir meşhur örnek vereyim.
”Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur”[23] deniliyor.